Biriz.biz'den derlenen bu koleksiyonda İslami geleneğin en güzel hikayelerini bulacaksınız. Dini hikayeler, dua hikayeleri, Hızır hikayeleri, hidayet öyküleri, namaz, oruç, ölüm ve şeytan hikayelerinden oluşan toplam 463 hikaye sekiz kategoride sizlerle.
Hikaye başlığına tıklayarak içeriği açın. Arama kutusunu kullanarak istediğiniz hikayeyi hızlıca bulun.
463 hikaye arasında arama yapın
Dini Hikayeler (363 hikaye)
Abdestsiz Nöbet Tutmam
Sultan
İkinci Abdülhamid Han
zamanında, Sarayda gece gündüz nöbet tutan
hassa askerleri vardı. Bu nöbetçilerin geleneksel olarak
geceleyin bir
seslenişleri yankılanırdı etrafta:
- Kimdir o?
- Kim var orda?..
Hiç kimse yoktur ama onlar sanki birilerini görüyormuş
gibi,
belli aralıklarla hep seslenirlermiş... Böylece devamlı uyanık
durduklarını ve
vazife başında olduklarını duyururlarmış. Ayrıca bu askerler her saat
başı
nöbeti başka arkadaşlarına devrederlermiş. Bir gece, yine
nöbet yerinden sesler
duyar Padişah:
- Kimdir o?
- Kim var orda?..
Aradan 1 saat
geçmesine rağmen, yine aynı ses bağırır:
- Kimdir o?
- Kimdir var orda?..
Padişah'ın
dikkatini çeker. Bu ses, bir saat geçtiği halde
değişmemiştir.
Halbuki her saat başı nöbetçi değişmelidir. Bir müddet
bekler ve tekrar sese
dikkat kesilir. Hayret, ses önceki sestir. Nöbetçi
niçin değişmemiştir? Sultan
Abdülhamid Han, hemen ilgilileri çağırtır ve durumu
öğrenmek istediğini söyler.
Çünkü kendisine karşı düzenlenmiş müthiş bir
bombalı suikasttan kıl payı
kurtulmuştur. Ve bu olay daha çok yenidir. Acaba yine bir Ermeni
oyunu mu
tezgâhlanıyor?
Biraz sonra saatinde değişmeyen
nöbetçi, Padişah'ın huzurundadır. Heyecan ve
korku ile yüzü yerde beklemektedir.
Padişah sorar:
- Sen kaç
saattir nöbettesin?
- Bir
buçuk saate yaklaştı, Hünkârım.
- Niçin
saat başında vazifeni devretmedin?
-
Hünkârım, benden sonraki arkadaş rica etti, onun yerine de
nöbet tutuyorum.
- Niçin?
Neden usulü çiğniyorsun?
O yiğit
Mehmetçik utançla indirir mübarek başını.
Ürkekliği iyice artar,
söylemek istemez. Fakat Padişah'ın ısrarı üzerine şöyle
konuşur:
- Padişah'ım, benden
sonraki
nöbetçi ihtilâm olmuş. "Ben bu halde iken
Halife-i Müslimîn'in korunmasında vazife alamam. N'olur, sen
benim yerime de
nöbet tut, sonra da ben senin yerine tutarım" dedi. Ben de
kabûl ettim.
Mehmetçiğin bu inceliği
Sultan
Abdülhamid Han'ın çok hoşuna gider. Sabahleyin
hemen gusülsüz nöbet tutmayan askeri huzuruna getirtir.
Geceki davranışından
duyduğu memnuniyetini ifade eder.
Abdestsiz Süt Vermedim
Ahmed-i Bîcân bir gün,
Gelibolu'nun en
büyük câmisinde vâz veriyordu. Herkes huşû içinde söylenenleri
dinliyordu.
"Kardeşlerim! İnsanı
Rabbinden
uzaklaştıran perdelerin en büyüğü, kalbi öldürmek, karartmaktır. Kalbin
ölmesine kararmasına sebep de dünyayı sevmektir. Bir hadîs-i kutsîde
buyruldu ki:"Ey Âdemoğlu! Kanâat et zengin ol. Hasedi terket, râhat ol!
Dünyâyı terket, dînin halis olsun."
Kim gıybeti terkederse,
Allahü teâlâya
karşı olan sevgisi çoğalır. Kim az ve doğru konuşursa, aklı tam olur.
Kim aza kanâat ederse, gerçekten Allahü teâlânın ahdine inanmış olur.
Kim dünyâ için kaygılanırsa Allahü teâlâdan uzaklaşır."
Ahmed-i Bîcân hazretleri vâz
ettiği
kürsüden bir ara başını kaldırdı. Câminin giriş kapısında ağabeyini
gördü. Ayakta bekliyor ve kendisine tebessüm ediyordu. İçeri girip bir
yere oturmamasına hayret etmişti. Sonra mânevî bir huzurla vâzına devâm
etti. Ağabeyinin bu şekilde beklemesi bir türlü aklından çıkmıyordu.
Akşam annesi ile sohbet
ederken bu
aklından çıkmayan şeyin sebebini öğrenmek istedi ve; "Anneciğim! Bugün
dikkatimi çeken bir şey oldu. Vâz ederken ağabeyim câmi kapısında
durmuş, bana bakıyor ve tebessüm ediyordu. Ama içeri girip oturmadı.
Sebebini ondan bir suâl eylesen." dedi. Evlâdını kıramayan anne ertesi
gün büyük oğlu Muhammed Bîcân'a giderek sohbet arasında kardeşinin vâzı
arasında niçin câmiye girmediğini sordu. O da; "Kardeşim âlim, ârif
biridir. Hâcı Bayram-ı Velî hazretlerini görünce bir başka Ahmed oldu.
Sözleri hikmet dolu. Gönülleri alan, ruhları cezbeden bir üslûbu var.
İlminden, irfânından istifâde edenlerin sayısı belli değil. Ben de
mübârek sözlerini dinlemek için gitmiştim. Meleklerin kanatlarını
sererek vâzını dinlediklerini gördüm. Basmamak için içeriye girmedim."
dedi.
Bu duruma çok sevinen annesi,
eve dönerek
durumu küçük oğlu Ahmed-i Bîcân'a anlattı. Ahmed Bîcân sevineceği yerde
durgunlaştı. Bunu fark eden annesi sebebini sorunca; "Ağabeyim
melekleri gördüğü hâlde ben niçin göremiyorum, acabâ sebebi nedir?"
dedi. Annesi hiç beklemediği bu soru karşısında şaşırdı. Ahmed-i Bîcân
hazretleri sonra ilâve etti; "Anneciğim bunun sebebini senin bilmen
lâzım. Biraz düşün bulacaksın." dedi.
Annesi bir süre düşündükten
sonra yaşlı
gözlerle oğluna; "Sen henüz süt emme çağında idin. Namaza durmuştum. O
esnada komşularımdan bir hanım geldi. Sen ağlamaya başladın. Selâm
vermeme de az kalmıştı. Kadıncağız ağlamayasın diye seni emzirmeye
başladı. Selâmı vermemle birlikte mâni oldumsa da sen bir kaç yudum
almıştın. Sonra sordum hanım abdestsiz imiş. Ben seni hiç abdestsiz
emzirmedim. Her halde sebebi odur." dedi. Ahmed Bîcân; "Doğru
söyledin." dedi.
Abid Kadınla Recep Ayı
Vakti
zamanında bir kadın vardı. Zamanını devamlı olarak
Kâbe'de ibadet etmekle geçiriyordu. Recep ayı girdiğinde de, Allah'a
olan
sonsuz sevgi ve saygısını dile getirmek için, günde on bir defa ihlâs
sûresini
okuyordu. Ayrıca Recep ayına karşı beslediği saygısını ifade için de
atlas
elbisesini çıkarıp, en değersiz elbisesini giyiyordu.
Abid
kadın bir Recep ayında hasta düştü. Çok sevdiği oğluna da öldüğü
takdirde
kendisini üzerindeki değersiz elbisesiyle defnetmesini vasiyet etti.
Nihayet
kadın bir gün ruhunu teslim edip bu fani âlem veda etti. Oğlu, sanki
annesinin vasiyeti yokmuş gibi, ötekine berikine gösteriş olsun diye,
annesini
en şık ve pahalı elbisesiyle defnederek onun son sözünü yerine
getirmedi.
Ölümünden
sonra bir gece rüyasında annesini gören oğlana annesi, "Sevgili
oğlum, niye vasiyetimi tutmadın? Ben senden razı ve hoşnut değilim"
diye
şikâyette bulunuyordu.
Sabah
uykudan uyanan oğlan gece rüyasında gördüğü annesinin vasiyetini yerine
getirmek üzere alelacele kabri başına varıp da kabrini açtığında baktı
ki,
annesi yok. Hayretten dona kalıp iki gözü iki çeşme hüngür hüngür
ağlamaya
başladı. Ama nasıl ağlıyordu, sormayın. Üstünü başını yolarak.
Tam
bu sırada bir ses duydu. Sesin sahibi şöyle diyordu: "Ey kulum, sen
bilmiyor musun ki Recep ayını oruç tutarak geçiren kimseleri biz,
kabrinde tek
başına yalnız bırakmayız."
Zübdetül
Vaizin
Adak
Padişahlar
meclisinin kandili Sultan Mahmut Gazne'den kalkıp Hintlilerle savaşa
gitmişti.
Hintlilerin
pek kalabalık olan ordularını görünce canı sıkıldı, şaşırdı. O adil
sultan bir
adakta bulundu; "eğer" dedi, "Bu orduyu yenebilirsem, elde
edeceğim bütün ganimetleri yoksullara dağıtayım." Nihayet savaş bitti.
Sultan Mahmut galip gelmiş, sayısız ganimetler elde edilmişti. O kara
yüzlü
düşman bozulup dağılmış, ardına da bir parçasına bile kimsenin değer
biçemeyeceği ganimetler bırakmıştı.
Sultan,
hemen adamlarından birini çağırıp dedi ki:
-
Bu ganimetleri yoksullara dağıt. Çünkü savaştan Önce Allah'a adakta
bulunmuştum. Şimdi bu adağımı yerine getirmem lazım."
Herkes
itiraz etti,
-
Bunca mal, bunca altın değer bilmez bir avuç yoksula verilir mi? Ya
askere ver,
memnun olsun, düşmanına kinlenerek savaşa hazırlansın, ya da emret
hazine ne
götürsünler" dediler.
Sultan
tereddüde düştü, düşünceye daldı. Adağımı yerine getirip yoksullara mı
dağıttırayım, yoksa dediklerini mi yapayım, diye şaşırdı kaldı. Tam o
sırada
Ebul Hüseyn denen zeki bin meczup ordunun içinden geçiyordu. Sultan
Mahmut onu
uzaktan görünce "hah" dedi, "Şu meczubu yanıma getirteyim, ona
sorayım, ne derse onu yapayım. Çünkü o ne asker tanır, ne de sultan.
Söylenecek
sözü sakınmadan söyler."
Ebul
HÜseyn'i yanına çağırdı, olayı ona olduğu gibi anlattı.
Meczup
dedi ki:
-Sultanım
şimdi iki şeyden birini yapmak gerek. Eğer bir daha Allah'a işin
düşmeyecekse
merak etme; bunların dediğini yap, adağını düşünme. Yok, bir zaman
gelecek,
yine işin ona düşecekse utan, onlara uyma sakın, adağını yerine getir.
Madem
Allah sana yardım etti, işini düze çıkardı; demek ki kendisine düşeni
yaptı.
Sana düşen iş nerde peki? Niçin sözünü yerine getirmiyorsun?
Sonunda
Sultan Mahmut ganimetin hepsini yoksullara dağıttırdı, sonu da adı gibi
Mahmut
oldu.
Mantıku't- Tayr, Kuş
Dili,
Feridüddin Attar
Adalet
İstanbul'un
fethinden sonra Hazreti Fatih bütün mahkumları serbest
bırakmıştı.
Fakat bu mahkumların içinden iki papaz zindandan çıkmak istemediklerini
söyleyerek dışarı çıkmadılar. Papazlar Bizans imparatorunun halka
yaptığı zülüm ve işkence karşısında ona adalet tavsiye ettikleri için
hapse atılmışlardı. Onlar da bir daha hapisten çıkmamaya yemin
etmişlerdi.
Durum
Hazreti Fatih'e bildirildi. O, asker göndererek, papazları huzuruna
davet etti. Papazlar hapisten niçin çıkmak istemediklerini Hazreti
Fatih'e de anlattılar. Fatih o dünyaya kahreden iki papaza şöyle hitap
etti:
-
Sizlere
şöyle bir teklifim var: Sizler İslam adaletinin tatbik edildiği
memleketimi geziniz, müslüman hakimlerin ve müslüman halkımın
davalarını dinleyiniz. Bizde de sizdeki gibi adaletsizlik ve zulüm
görürseniz, hemen gelip bana bildiriniz ve sizler de evvelki kararınız
gereğince uzlete çekilerek hâlâ küsmekte haklı olduğunu isbat ediniz.
Hazreti
Fatih'in bu teklifi papazlar için çok cazip gelmişti. Hemen Padişahtan
aldıkları tezkere ile İslam beldelerine seyahate çıktılar. İlk
vardıkları yerlerden biri Bursa idi... Bursa'da şöyle bir hadiseyle
karşılaştılar:
Bir
Müslüman bir yahudiden bir at satın almış, fakat hiçbir kusuru yok diye
satılan at hasta imiş. Müslümanın ahırına gelen atın hasta olduğu daha
ilk akşamdan anlaşılmış. Müslüman sabırsızlıkla sabahın olmasını
beklemiş, sabah olunca da erkenden atını alıp kadının yolunu tutmuş.
Fakat olacak ya, o saatte de kadı henüz dairesine gelmemiş olduğundan
bir müddet bekledikten sonra adam kadının gelmeyeceğine hükmederek
atını alıp ahırına götürmüş. Atını alıp götürmüş ama at da o gece
ölmüş.
Hadiseyi
daha sonra öğrenen kadı, atı alan müslümanı çağırtıp meseleyi şu
şekilde halletmiş:
-
Siz ilk
geldiğinizde ben makamımda bulunsa idim, sağlam diye satılan atı
sahibine iade eder, paranızı alırdım. Fakat ben zamanında makamımda
bulunamadığımdan hadisenin bu şekilde gelişmesine madem ki ben sebep
oldum, atın ölümünden doğan zararı benim ödemem lazım, deyip atın
parasını müslümana vermiş.
Papazlar
islam adaletinin bu derece ince olduğunu görünce parmaklarını
ısırmışlar ve hiç zorlanmadan bir kimsenin kendi cebinden mal tazmin
etmesi karşısında hayret etmişler.
Mahkemeden
çıkan papazların yolu İznik'e uğramış. Papazlar orada şöyle bir mahkeme
ile karşılaşmışlar:
Bir
müslüman diğer bir müslümandan bir tarla satın alarak ekin zamanı
tarlayı sürmeye başlar. Kara sabanla tarlayı sürmeye çalışan çiftçinin
sabanına biraz sonra ağzına kadar dolu bir küp altın takılmaz mı? Hiç
heyecan bile duymayan Müslüman bu altınları küpüyle tarlayı satın
aldığı öbür müslümana götürüp teslim etmek ister;
-
Kardeşim
ben senden tarlanın üstünü satın aldım, altını değil. Eğer sen tarlanın
içinde bu kadar altın olduğunu bilseydin herhalde bu fiata bana
satmazdın. Al şu altınlarını, der.
Tarlanın
ilk sahibi ise daha başka düşünmektedir. O da şöyle söyler:
-
Kardeşim
yanlış düşünüyorsun. Ben sana tarlayı olduğu gibi, taşı ile toprağı ile
beraber sattım. İçini de dışını da bu satışla beraber sana verdiğimden,
içinden çıkan altınları almaya hiçbir hakkım yoktur. Bu altınlar
senindir dilediğini yap, der. Tarlayı alanla satan anlaşamayınca mesele
kadıya, yani mahkemeye intikal eder. Her iki taraf iddialarını kadının
huzurunda da tekrarlarlar.
Kadı,
her
iki şahsada çocukları olup olmadığını sorar. Onlardan birinin kızı
birinin de oğlunun olduğunu öğrenir ve oğlanla kızı nikahlayarak altını
cehiz olarak verir.
Papazlar
daha fazla gezmelerinin lüzumsuz olduğunu anlayıp doğru İstanbul'a
Hazreti Fatih'in huzuruna gelirler ve şahit oldukları iki hadiseyi de
aynen nakledip şöyle derler:
- Bizler artık inandık ki,
bu kadar
adalet ve biribirinin hakkına saygı ancak İslam dininde vardır. Böyle
bir dinin salikleri başka dinden olanlara bile bir kötülük yapamazlar.
Dolayısıyla biz zindana dönme fikrimizden vazgeçtik, sizin idarenizde
hiç kimsenin zulme uğramayacağına inanmış bulunuyoruz, derler.
Büyük Dini
Hikayeler,
İbrahim Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi
Adalet ve Tevazu
Adetiniz Böyle Değil mi?
Adetiniz Böyle Değil mi?
Delinin
biri camiye girer, belli ki namaz kılacak. Ama
oturmaz, meraklı ve şaşkın gözlerle etrafı süzer-dolanır. Bir oraya,
bir buraya
her köşeye dikkatlice
bakar ve hızla çıkar gider.
style="text-align: start; widows: 1; word-spacing: 0px;">
Az
sonra
sırtında bağlanmış odunlarla tekrar gelir camiye ve tam namaza başlamak
üzere
olan cemaatle
birlikte saf tutar. Ama sırtındaki odunlarla güç bela bitirir namazını.
Eğilip
kalktıkça yere düşen odunlar, çıkardığı ses vs. derken, tabii cemaat de
rahatsız
olmuştur bu durumdan.
Nihayet biter namaz, bitmesine ama her kafadan bir ses çıkar. Herkes
kıpırdanmaya, adama söylenmeye
başlamıştır bile. İmama kadar ulaşır sesler, hafiften tartışmalar.
style="text-align: start; widows: 1; word-spacing: 0px;">
İmam
aynı
mahalleden, bilir az çok garibin halini, şefkatle yaklaşır meczubun
yanına ve
der ki:
“Oğlum
böyle namaz mı olur, sırtında odunlarla, sen ne yaptın? Hem kendini hem
de
çevreni rahatsız ettin
bak, bir daha namaz kılmaya yüksüz gel olur mu?”
Bunu
duyan meczub melül-mahzun, ama manalı bir bakışla sorar
“Âdetiniz
böyle değil mi?”
style="text-align: start; widows: 1; word-spacing: 0px;">
“Ne
âdeti?!” der Hoca..
Cemaat
da
toplanmış, merak ve şaşkınlıkla olayı izlemektedir o sıra..
Der
ki
meczub bu kez:
“Hocam
ben namaz kılmak için girdim camiye, şöyle kendime uygun bir yer
ararken
içeridekilere baktım,
gördüm ki herkesin sırtında bir şeyler var. Zannettim ki adet böyledir,
ben de
şu odunları yüklendim geldim
işte, neden kızıyorsun? Kızacaksan herkese kız, tek bana değil!
Hoca
şaşırır: “Benim sırtımda da mı var?” der..
“Evet”
der meczub, “Hepinizin sırtı yüklü!”..
Cemaatte
ise hafiften “deli işte!” manasına,bıyık altından gülüşmeler
başlamıştır.
Meczub bu kez öne atılır
ve
tek tek cemaati işaret ederek, saf bir çocukça, heyecanla bağırır:
“Bak
bunun sırtında mavi gözlü bir çocuk, bunda kocaman bir elma ağacı
vardı..
Bunda
kırık
bir kapı, bunda bir tencere yemek, bunda kızarmış tavuk, şunun sırtında
yeşil
gözlü esmer bir
hatun, bununkinde de yaşlı annesi vardı!..”
Sonra
iki
elini yanlarına salar başını sallar ve umutsuzca;
“
Boş
yok, boş yok hiç!. diye tekrarlar.
O
böyle
söyleyince, herkes dehşet içinde şaşkınlıkla birbirinin yüzüne bakar!
Aynen
doğrudur dedikleri çünkü; kimi
doğacak çocuğunu düşünüyordur namazda,kimi bahçesindeki meyve
ağaçlarını, biri
onaracağı kapıyı,
diğeri lokantasında pişireceği yemeği. Biri açtır aklında yiyeceği
tavuk,
birinin sırtında sevdiği kadın, diğerinde
de bakıma muhtaç annesi vardır.
“Peki
söyle bakalım bende ne vardı?” der, bu kez endişeyle Hoca..
O
da der
ki:
“Zaten
en
çok da sana şaştım hoca! Sırtında kocaman bir inek vardı!
style="text-align: start; widows: 1; word-spacing: 0px;">
Meğerse
efendim, hocanın ineği hastaymış, “öldü mü ölecek mi?” diye
düşünürmüş
namazda...
Harâbât
ehlini hor görme sakın, defineye mâlik viraneler var
style="font-weight: bold; font-family: cambria;">
Bildirince
bildiren, yüreği olan görüyor elbet
Ağızdaki Taşın Hikmeti
Birgün
Hazret-i Ebû
Bekr (r.a), hazret-i Fahr-i âlem
seyyid-i veled-i âdem Nebiyyi muhterem ve habîb-i mükerremin (s.a.v.)
huzûr-ı
şerîflerinde, se'âdetle otururlarken; Bir bedbaht kötü huylu kimse; bir
edebsizlik edip, Ebû Bekre dil uzatıp, yakışıksız sözler söyledi.
Hazret-i
Server-i kâinât; o edebsiz, Ebû Bekre edebsizlik etdikce; birşey
söylemez,
ba'zan da tebessüm eder idi. Hazret-i Ebû Bekr; o bedbaht ve edebsizin
edebsizliği
haddi aşınca; zarûrî olarak gadaba gelip, birkaç söz söyleyince;
hazret-i
Fahr-i kâinât, se'âdetle ve devletle yerinden kalkıp, gitdi. Hazret-i
Ebû Bekr
'radıyallahü teâlâ anh' Sultân-ı Enbiyânın ardına düşüp, yetişdi ve
dedi ki:
- Yâ
Resûlallah! Niçin, bir hayâsız, edebsizlik edip, gönül incitirken,
susu,
birşey söylemediniz. Şimdi, ben ona söyleyince, kalkıp, gitdiniz;
sebebi nedir.
Hazret-i
Fahr-i kevneyn ve Resûl-i sakaleyn 's.a.v.' buyurdu ki:
- Yâ
Sıddîk! O hayâsız ve bedbaht sana dil uzatmağa başladığı zemân,
Allahü
teâlâ bir melek gönderdi ki, o kimseyi karşılayıp, kovacak idi. Sen,
hemen
gadaba geldin; söylemeğe başladın. O melek gidip, yerine iblîs geldi.
İblîs-i
la'înin olduğu yerde, ben durmam.
Hazret-i
Ebû Bekr-i Sıddîk (r.a) ondan sonra, vaktli vaktsiz söz
söylememek
için, mubârek ağzına bir taş koyar idi. Ne zemân söz söylemek lâzım
gelse,
evvelâ fikr ederdi. Bir söz söyliyeceği zemân, o sözü kendi kendine
nice zemân
düşünür, tefekkürden sonra, mubârek ağzından o taş parçasını çıkarıp,
ne söz
söyliyecek ise söyler idi. Sonra o taş parçasını mubârek ağzına alıp,
tesbîh ve
tehlîl ile meşgûl olurdu. Kimseye, hayrdan ve şerden dünyâ kelâmı
söylemez,
eğer kat'î lâzım ise ve çok efdal ise, söylerdi. Yoksa, gecede ve
gündüzde tesbîh
ve tehlîl ile meşgûl idi.
Menakıb-i Çihar Yar-i
Güzin
Ahde Vefa
Hz.Ömer
arkadaşlarıyla sohbet ederken, huzura üç genç girerler, derlerki
-Ey
halife bu aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü ne gerekiyorsa
lütfen
yerine getirin.
Bu söz
üzerine Hz.Ömer suçlanan gence dönerek:
-Söyledikleri
doğrumu diye sorar.
Suçlanan
genç derki evet doğru bu söz üzerine Hz Ömer:
-Anlat
bakalım nasıl oldu diye sorar.
Bunun
üzerine genç anlatmaya başlar,derki :
-Ben
bulunduğum kasaba hali vakti yerinde olan bir insanım ailemle beraber
gezmeye çıktık kader bizi arkadaşların bulunduğu yere getirdi.
Hayvanlarımın
arasında bir güzel atım varki dönen bir defa daha bakıyor hayvana ne
yaptıysam
bu arkadaşların bahçesinden meyva koparmasına engel olamadım,
arkadaşların
babası içerden hışımla çıktı atıma bir taş atım oracıkta öldü,
nefsime bu
durum ağır geldi, ben de bir taş attım babası öldü, kaçmak istedim,
fakat
arkadaşlar beni yakaladı,durum bundan ibaret,dedi.
Bu söz
üzerine Hz Ömer söyleyecek bir şey yok bu suçun cezası idam, madem
suçunu da kabul ettin...
Bu sözden
sonra delikanlı söz alarak:
-Efendim
bir özrüm var, ben memleketinde zengin bir insanım babam rahmetli
olmadan bana epey bir altın bıraktı, gelirken kardeşim küçük olduğu
için
saklamak zorunda kaldım şimdi siz bu cezayı ifnaz ederseniz yetimin
hakkını
zayi ettğiniz için Allah indin'de sorumlu olursunuz, bana üç gün izin
veriseniz
ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim, bu üç gün için de yerime
birini
bulurum der.
Hz Ömer
dayanamaz derki:
-Bu
topluluğa yabancı birisin, senin yerine kim kalırki? der,
Sözün
burasında genç adam ortama bir göz atar derki,
-Bu zat
benim yerime kalır, o zat Amr ibni As' dan
başkası
değildir. Hz Ömer Amr 'a dönerek
-Ey Amr
delikanlıyı duydun, der.
O yüce
sahabi:
-Evet,
ben kefili, der ve genç adam serbest bırakılır.
Üçüncü
günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir haber yoktur,
Medinenin
ileri gelenleri Hz Ömere çıkarak gencin gelmeyeceğini, dolayısıyla
Amr'ın idamın yerine, maktülün diyetinin verilmesini teklif
ederler,
fakat gençler razı olmaz ve babamızın kanı yerde kalsın istemiyoruz,
derler.
Hz Ömer
kendinden beklenen cevabı verir, derki,
-Bu kefil
babam olsa farketmez, cezayı infaz ederim.
Amr tam
bir teslimiyet içerisinde derki,
-Biz de
sözümüzün arkasındayız.
Bu arada
kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç görünür.
Hz Ömer
gence dönerek derki,
-Evladım
gelmeme gibi önemli bir fırsatın vardı neden geldin.
Genç
vakurla başını kaldırır ve:
-Ahde
vefasızlık etti demeyesiniz diye geldim, der.
Hz Ömer
başını bu defa çevirir ve Amr'a derki,
-Ey Amr
sen bu delikanlıyı tanımıyorsun nasıl oldu da onun yerine kefil oldun?
Amr :
-Bu kadar
insanın içerisinden beni seçti, insanlık öldü dedirtmemek için kabul
ettim der.
Sıra
gençlere gelir derlerki,
-Biz bu
davadan vazgeçiyoruz, bu sözün üzerine Hz Ömer :
-Ne oldu
biraz evvel babamızın kanı yerde kalmasın diyordunuz ne oldu da
vazgeçiyorsunuz?
Gençlerin cevabı dehşetlidir :
- Merhametsiz insan kalmadı demeyesiniz diye.
Ahitname
Basra'lı
Şem'ûn kendi halinde bir mecusidir. Müslümanlarla
içli dışlıdır ve bir
sürü güzel haslet edinir. Kimseyle uğraşmaz,
yalan söylemez, sözünde
durur ve
cömerttir. Sonra o gülyüzlü komşusunu
(Hasan-ı Basri Hazretlerini) çok
beğenir,
uzaktan bile görse ayağa kalkar, hürmetle yol verir.
Hasan-ı
Basri, Şem'ûn'un Müslüman olmasını
çok ister. Hatta bazı geceler
sabahlara kadar yalvarır onun ve onun gibiler için
hidayet diler.
Rahman ve
Rahim olan Rabbimiz bu duaları kâbul eder ve
mübareğin tebliğ için
beklediği
fırsatı önüne çıkarır.
Nasıl mı? Anlatalım.
Şem'ûn
amansız bir hastalığa yakalanır. Birkaç
gün içinde mum gibi erir ki
artık öleceğinin farkındadır.
Hasan-ı Basri biraz süt, biraz hurma
alır,
komşusunun kapısını tıklatır. Şem'ûn onu görünce
çok duygulanır.
Ağlamakla
gülmek arasında gidip gelen bir sesle 'Ey asil
komşum' der 'niye zahmet
ettin
ki?'
-Ne
zahmeti, vazifemiz değil mi?
-Biliyor
musun ben gidiciyim.
-Hepimiz
gidiciyiz.
-Korkarım
ahirette de görüşemeyeceğiz. Zira
inandıklarım doğruysa aynı yerde
olmayacağız.
Mübarek
acı acı gülümser.
-Peki'
der, ya benim inandıklarım doğruysa?
-Yine
aynı yerde olmayacağız, zira beni
taptığımla yakacaklar.
-Bak
Şem'ûn ateş yaratıcı değil
mahlûktur. Alemlerin Rabbi (Celle Celalüh)
dilemezse kimseye bir şey yapamaz.
-Müslümanlar
buna benzer şeyleri çok söylerler ama ateşin
yakmadığı nerede
görülmüş?
-Ateşin
yakmadığını görsen bana inanır
mısın?
-İnanırım.
Biliyor
musunuz veliler hallerini bir sır gibi saklar,
tanınmaktan, bilinmekten
sıkılırlar. Ancak böylesi hayati
kavşaklarda keramet göstermek zorunda
kalırlar. Nitekim Hasan-ı Basri Hazretleri de mangaldaki
ateşi avuçlar,
kızgın
korla kollarını sıvazlar. Şem'ûn
hayretler içindedir. Büyük veli,
bunlar
sıradan şeylermiş gibi gülümser,
'İstersen yanan fırına girelim' der,
'var
mısın?'
-Yoo,
hayır. Bu kadarı yeter.
-Görüyorsun
işte. Senin, benim, dağların, göklerin,
denizlerin yaratıcısı onu
zararsız kıldı.
-Sanırım,
Allah'ın büyüklüğünü kabullenmek
zorundayım
.
-Al, istersen dokunabilirsin. Eğer ateş bir şeye
kaadirse yaksın da
görelim.
-Diyecek
bir şey bulamıyorum.
-Ama
benim diyecek çok şeyim var. Yapma Şem'ûn,
kendine kıyma. Gel iman et
ve
kurtul. Altından nehirler akan köşkler, nefis şerbetler,
bahçeler,
huriler seni
bekliyor. Bir kere kelimeyi şahadet söyle, ebedi saadete
kavuş.
-Bu
kadar kolay mı yani?
-Evet
bu kadar kolay.
-Ama
benim ömrüm günah içinde geçti.
-Benim
ki de öyle ama Allah-ü teâlâ affedicidir.
-Ne
desem bilmem ki, bunca yıldır mecusi olarak
yaşadıktan sonra...
-Sakın
'millet ne der?' diye düşünme, sadece kalbinin sesini
dinle.
-Kalbim
seninle beraber, yalnız endişelerim var.
-Nasıl
yani?
-Sahi,
Rabbim beni kâbul eder mi?
-Eder.
-Bana
kulum der mi?
-Der.
-Emin
misin?
-Adım
gibi.
-Peki
kefil olur musun?
-Olurum.
-Ahitname
de yazar mısın?
-Yazarım.
-Mührünü
de basar mısın?
-Basarım.
-İyi
öyleyse, sen şimdi bana yapmam gerekenleri söyle.
Şem'ûn
oğullarını, yakınlarını
çağırır. Kalabalığın
huzurunda iman eder.
Olacak
bu ya hemen o gün ecel şerbetini içer. Onu söz
konusu kâğıtla birlikte
toprağa
verirler.
Hasan-ı
Basri Hazretleri hem şaşkın, hem sevinçlidir.
Omuzlarından irice bir
yük gitmiştir. Definden sonra evine gelir. Bir
başına kalınca hadisenin
muhasebesini yapar ve birden dehşete düşer.
Büyük bir pişmanlıkla
'yaptığını
beğendin mi' der, 'sen kim oluyorsun da ahidname veriyorsun.
Kendini
kurtaracağın şüpheli, kalkıp
başkalarına kefil oluyorsun. Eyvah ki ne
eyvah!
Aman Allah'ım ben ne yaptım!'
O
gece binlerce, onbinlerce kez tövbe eder, 'Yarabbi, ben acizin,
zavallının
biriyim' der, 'n'olur bu cüretimi affeyle!' Hasan-ı Basri o
kadar ağlar
ve o
kadar yalvarır ki bitap düşer. Birara içi
geçer, rüyasında Şem'ûn
belirir, çok
neşelidir. Öylesine nurludur ki dolunayı imrendirir.
Başında cennet
cevahirleriyle süslenmiş bir taç vardır.
Hasan-ı Basri Hazretlerine
döner
'Meğer Allah-ü teâlâ ne
büyükmüş' der, 'merhametinin zerresi benim gibi
nice
asiye yetti.'
-Peki
ya ahitname?
-Ona
bakmadı bile, istersen geri verebilirim.
-Yalvarırım
ver, n'olur ver.
-Al!
Hasan
Basri Hazretleri heyecanla uyanır. Ne görse
beğenirsiniz.
Kâğıt
elindedir.
Ahsen-ül Kasas
Başlıkta
okuduğumuz terkip, 'Kıssaların en güzeli' demektir. Bu tâbir, Kur'ân-ı
Kerim'de, Hz. Yûsuf aleyhisselâmın kıssası için kullanılmıştır. Bu
kıssayı, ya
bir tefsirden, veya onunla alâkalı bir kitaptan okumanızı tavsiye
ederiz.
Bildiğimiz
sebeplerle Kenan diyarından Mısır'a getirilen Hz. Yûsuf, Yâkup
aleyhisselâmın
oğludur. Dedesi Hz. İshak, büyük dedesi de Hz. İbrâhim'dir. Hepsi de
şirke
karşı tevhîdi, küfre karşı îmânı tebliğ etmiş, Allâh'ın nûrunu kalplere
nakşetmek için mücâdele etmişlerdir.
Böylesine
muazzez, mukaddes ve müberrâ bir nesilden gelen Hz. Yûsuf, aristokrat
bir hayat
içinde yüzen Mısır saraylarında; hayâ, edep ve terbiye âbidesi olarak
insanlara
örnek olmuş, aslâ gayr-i meşrû tekliflere iltifat etmemişti. Hatta
ahlâksızca
yapılan îmâ ve baskılara karşı Cenâb-ı Hakka, bunlardan kurtarması için
yalvarıp, 'Zindan, bunların beni dâvet ettiği şeyden iyidir Rabbim,
dedi.' (S.
Yûsuf, 33)
Sonra,
Aziz ve
arkadaşları, Hz. Yûsuf (a.s.)'un mâsûmiyetini isbat eden bütün o kat'î
delilleri görmelerine rağmen, halkın dedi-kodusunu kesmek için onu
zindana
attılar. Hatta onunla beraber, biri hükümdârın sâkîsi, diğeri de
ekmekçisi
olmak üzere iki delikanlı daha hapse atıldı. Onlar, hükümdarı
zehirlemeye
teşebbüs etmek suçuyla itham olunuyorlardı.
Bunlardan
biri,
- Ben
rüyamda
kendimi şarap için üzüm sıkıyor gördüm, dedi.
Öbürü
ise;
- Ben de
rüyamda kendimi başımda ekmek götürüyor, kuşlar da gagalayıp yiyor
gördüm,
dedi. Bize bunların tâbirini haber ver; çünkü biz seni, iyilik
edenlerden
görüyoruz, dediler.
Dahhak
rahımehullah
hazretlerine;
- Yûsuf
aleyhisselâmın iyiliği ne idi? diye sorulduğunda, şöyle cevap verdi:
- O,
dâima
iyiliği tercih eder, bütün hâl ve hareketlerinde güzel ahlâkını
gösterirdi:
Zindandaki hastaları ziyaret eder, mahzunlara dost ve arkadaş olup
onları
tesellî eder, yeri dar olanlara genişlik sağlar, muhtaç olanlara yardım
toplayıp verirdi.
Yûsuf
aleyhisselâm delikanlılara dedi ki:
- Size
rüyanızda rızık olarak yiyecek bir şey gelecek oldu mu, ben muhakkak
onun ne
olduğunu, daha size gelmezden evvel rüyanızı tâbir eder, haber veririm.
Dikkat
edilirse, Yûsuf aleyhisselâm onları, kendisine sorulanlara cevap
vermezden
evvel, tevhîde dâvet ve doğru yola irşad etmek istiyor. Bu dâvet ve
tâbirinde
doğruluğuna delâlet etmek üzere de, gaybden haber verme mûcizesini
anlatıyor.
Zira bütün peygamberlerin, peygamber olduklarını isbat için mûcize
göstermeleri
gerekir.
Yûsuf
aleyhisselâm konuşmasına devam ederek şöyle diyor:
- Bu,
Rabbimin
bana öğrettiği ilimlerdendir. Çünkü ben, Allâh'a inanmayan, âhireti de
inkâr
eden bir kavmin dînini terk ettim. Atalarım İbrâhim, İshak ve Yâkub'un
dînine
uydum. Allâh'a herhangi bir şeyi ortak koşmamız bizim için doğru olmaz.
Bu
tevhid, bize ve bütün insanlara Allâh'ın bir lûtfudur; fakat,
insanların çoğu
buna mukabil şükretmezler.
Ey Benim
zindan
arkadaşlarım, düşünün bir kere; darma dağınık birçok rabler mi iyi,
yoksa her
şeyi hükmü altında tutan ve kahredici olan bir tek Allah mı?
Sizin
onu
bırakıp taptıklarınız, kendinizin ve atalarınızın takmış oldukları
kuru, mânâsız
ve boş isimlerden başkası değildir. Allah, onların gerçekliği hakkında
hiçbir
delil indirmemiş, onlara hiçbir güç vermemiştir. Hüküm, yalnız
Allâh'ındır. O,
yalnız kendisine ibâdet etmenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur.
Fakat
insanların çoğu bilmezler.
Ey
zindan
arkadaşlarım, rüyalarınıza gelince; biriniz efendisine şarap içirecek,
diğeri
ise asılıp tepesinden kuşlar yiyecektir. İşte hakkında fetvâ istemekte
olduğunuz mes'ele, böylece olup bitmiştir.
Bundan
sonra
Yûsuf aleyhisselâm, bu iki delikanlıdan, kurtulacağını bildiği kimseye
yani
sâkîye dedi ki:
- Beni
efendinin yanında an, benden bahset.
Fakat
şeytan,
efendisine onu anlatmayı unutturdu. Bu yüzden Yûsuf aleyhisselâm, daha
nice
yıllar zindanda kaldı. (S. Yûsuf, 35-42)
Yani Hz.
Yûsuf,
Allah'tan başkasından yardım istediği için, beş yıllık mahpusluktan
sonra, yedi
yıl daha hapiste kaldı. Zira böyle bir istek ümmetten herhangi bir fert
için
gayet normal olmakla birlikte, bir peygamber için münasip değildi.
Onun
zindanda
kaldığı 12 sene âyet-i kerimedeki 'üzkürnî ınde rabbik' kavl-i
keriminin
harflerinin miktarına müsâvidir. Bu 12 adedinde daha başka acâib sırlar
da
vardır:
Burçlar,
aylar
on ikidir. 'Lâ ilâhe illallah' ve 'Muhammedün Resûlüllah'ın asılları da
on
ikişer harftir.
Kezâ
Yâkup
aleyhisselâmın oğulları da 12 idi. (Rûhu'l-Beyan)
Yûsuf
aleyhisselâm, Mısır'ın iktisadî bakımdan en kritik bir devresinde yani
yedi
sene süren kıtlık yıllarında hazînenin başına geçmiş ve önceden aldığı
tedbirlerle ülkeyi bir bâdireden kurtarmıştır.
Hz.
Yûsuf, bu
güzel hizmeti yapmayı, bizzat kendisi tercih etmiştir. İlk bakışta,
peygamberlik makamında bulunan bir zâtın Mısır Hükümdârı'nın emrinde
(bugünkü
tâbirle) Mâliye Bakanlığı yapması garip karşılanabilir; fakat,
insanlığa
iktisadî yönden bir hizmet verirken, kazandığı sevgi-saygı ve hüsn-i
zanla en
müessir bir şekilde İslâm'ı tebliğ, telkin ve tâlim etmesi, kısacası o
milleti
maddî-mânevî tehlikelerden beraberce kurtarması, ibret ve ders alınacak
bir
husustur.
Onun
içindir
ki, Kur'ân-ı Hakîm'de Yûsuf aleyhisselâmın kıssasına, kıssaların en
güzeli
mânâsında, 'Ahsenü'l-Kasas' tâbir edilmiştir.
Alabilirsen Al
Hacı
Bayram-ı Velî'nin doğduğu
Zülfadl (Sol-Fasol) köyünden bir genç
askere çağrılmıştı. Yetim olan bu temiz genç, babasından kalma birkaç
altınını, annesinden kalan hâtıra bilezik ve küpleri emânet edecek bir
kimse bulamadı. Hepsini küçük bir çekmeceye koyup, Hacı Bayram-ı
Velî'nin türbesine getirdi. Türbeyi ziyâret edip;
"Yâ hazret-i Hacı
Bayram-ı Velî! Beni vatanî vazifemi yapmak için çağırdılar. Annemden ve
babamdan kalma şu hâtıraları emânet edecek bir kimse bulamadım. Bu
küçük çekmeceyi zâtı âlinize emânet bırakıyorum. Eğer askerden
dönersem, gelir alırım. Şâyet dönemezsem, istediğiniz bir kimseye
verebilirsiniz!" diye münâcaat etti.
Sonra çekmeceyi sandukanın
kenarına koyarak ayrıldı.
Aradan
yıllar geçti. Gencin askerliği bitti ve emânetini almak üzere
Hacı Bayram-ı Velî'ye geldi. Ziyâretini yapıktan sonra, çekmeceyi
koyduğu yerde buldu. Hiç dokunulmamıştı.
Orada türbeyi
bekleyen
türbedâra;
"Bu çekmece
benimdir. Askere
gitmeden önce emânet
bırakmıştım. Şimdi alıyorum." dedi.
Türbedâr;
"Tabi,
alabilirsen al.
Çünkü ben, bir defâsında bu çekmecenin yerini değiştirmek istedim.
Fakat bütün uğraşmalarıma rağmen yerinden bile oynatamadım. Bunda bir
hikmet olduğunu düşünerek, bir daha elimi bile sürmedim."
Genç,
çekmecenin yanına gelip, Hacı Bayram-ı Velî'ye teşekkür etti ve
emânetini alarak köyüne döndü.
Alay Etmenin Cezası
Gavs-ül-Memdûh
hazretleri, bir gün dergâhın önünde otururken Abdürrahîm
Efendiyi huzûr-ı şerîflerine çağırdı. Şam'a gidip gitmediğini sordu.
O
da;
"Gitmedim efendim" deyince;
"Şu tarafa bak bakalım ne göreceksin?"
buyurdu.
İşâret ettiği yöne
baktığında, yemyeşil bahçeleriyle, Şam'ın
karşısında durduğunu hayretle gördü. Şam'ı merakla seyrettiğini gören
Gavs-ül-Memdûh;
"Abdürrahîm! Boşi köyü
buradan uzakta mıdır görülebilir
mi?" buyurunca, rüyâdan uyanır gibi Şam gözlerinden silindi ve
hocasına;
"O köy buraya uzaktır,
görünmez efendim." diye cevap verdi.
Bunun üzerine;
"Doğu tarafına bak!"
buyurdu.
O anda küçük bir
tepenin
yamacında kurulmuş olan Boşi köyü gözünün önüne geldi. O anda köyün bir
kenarında, Gavs-ül-Memdûh'un talebelerinden birkaç tânesi oturmuş
sohbet ediyorlardı. Köy bekçisi de yanlarında sırt üstü uzanmış
yatıyor, talebelerle alay ediyordu.
Gavs-ül-Memdûh;
"Abdürrahîm!
Bekçinin arkadaşlarınla alay ettiğini görüyor musun?" diye sordu.
O da;
"Görüyorum efendim.
Eğer müsâade buyurursanız hemen hakkından geleyim."
diye sordu.
Hocasının hiç cevap
vermemesinden cesâretlenerek ayağını
hızla bekçiye doğru salladı. Allahü teâlânın izniyle, ayağı bekçinin
tam karnına isâbet etmiş ki, birden karnını tutmaya ve feryâd etmeye
başladı. Bir daha vuracaktı, fakat Gavs-ül-Memdûh;
"Yeter yâ Abdürrahîm!"
buyurunca, durdu.
Boşi köyü de gözünden
kayboldu. Hocasının bu kerâmetlerine hayran
kalmıştı.
Aradan on gün geçmişti. Boşi
köyünün bekçisi, yüzü sarılı bir hâlde
Gavs-ül-Memdûh'un huzûruna çıkarıldı. Ağzı sol kulağına kadar
eğilmişti. Eğilen taraf kırış kırış olmuş, diğer tarafı da davul zarı
kadar gerginleşmişti. Bu sebeple ne ağladığı ne güldüğü, ne de
konuştuğu anlaşılıyordu. Zor konuşabilen bekçi;
"Aman yâ Hocam! Allahü
teâlâyı zikreden talebelerinle alay ederken, birisi şiddetle karnıma
vurdu. O anda bütün vücûdum hareketsiz kaldı. Ağzım da bu hâle geldi.
Bundan böyle hatâmı anladım ve tövbe ettim. Ne olur beni affediniz ve
ağzımın eski hâle gelmesi için duâ ediniz." diyerek ağladı.
Gavs-ül-Memdûh onun bu
durumuna çok üzüldü. Merhamet edip ellerini
kaldırarak duâ etmeye başladı. Sonra mübârek elini bekçinin yüzüne
sürdü. O anda bekçinin ağzı, Allahü teâlânın izniyle eski hâline geldi.
Evliyalar
Ansiklopedisi, İhlas
Yayınları
Ali Onbaşı
I.Dünya
savaşında, Osmanlı Ordusunun savaştığı cephelerden biri olan
Galiçya’da,
Ruslarla burun burunayız.Meşhur 15 Eylül 1916 taarruzuna hazırlık
yapmakta
olan sahra bataryalarımızdan biri, eteklerini saran bodur
çalılıklar içinde
yükselen çam ağaçlarıyla dolu olan Ulu Dağın
tepesine bir gözcü göndermek
mecburiyetinde...
Gözcü,
bu tepenin arkasında mevzilenmiş olan Rus askerinin
durumunu, siperinden hücuma geçtiği takdirde uzanıp giden
sırtın üzerindeki
irili ufaklı tepelerin hangisinin arasından geçebileceğini,
dalları arasında
saklı bulunduğu bir çam ağacının tepesinden telefonla
bildirecek. Tabii,
kaderde tepenin arkasında mevzilenmiş ve her an dağın tepesinde bir
Osmanlı
hücumu için dikkat kesilmiş olan Rus askerinin kurşun
yağmuruna hedef olmak da
var. Batarya kumandanı sordu:
-Bu
fedakarlığı, gönüllü olarak gösterecek?
-Ben
hazırım kumandanım!..
Herkesten
önce ortaya atılan Kayserili Ali Onbaşı,
elindeki telefonu ve bir kucak kablosu ile, kumandanı ve arkadaşlarına
veda
ederek, öbür tarafı meçhul olan tepeye doğru tırmandı.
Her tarafı görebilecek
bir yere kadar tırmandıktan sonra, tepeye hakim bir çam ağacının
file kadar sık
dalları arasına yerleşerek telefonunu kurup, aşağıdaki bataryası ile
irtibatını
sağladı.
Ne
var ki, Ali Onbaşı geç kalmıştı. Onun, dalları arasında
saklandığı
çamın üç yüz metre yakınına kadar tırmanmış
olan Rus bölüğü, birkaç dakika
sonra bulunduğu yeri tutacak ve Ali Onbaşıyı, hiç olmazsa
telefonunu kablosunu
görerek kıskıvrak yakalayacaklardı... Bu durumu olduğu gibi
kumandanına
bildiren Ali Onbaşı, Rus birliğinin yaklaştığını fakat yerini asla
bırakmayacağını telefonun ahizesine fısıldadı ve ilave etti:
-Kumadanım,
şimdi
vereceğim mesafeye bataryanın namlusunu çevirin ve
bütün kuvvetinizle yüklenin.
Bana gelince, şu anda hayatımın en mesut dakikalarını yaşadığıma
inanıyorum.
Çünkü bu çam ağacının dalları arasında ben, iki
büyük şerefte birine namzedim;
ya şehid, yahut gazi olmak!..
Dağın
eteklerine kadar uzanan tarlaların içindeki
dikenlerin arasında saklı duran 4 bataryaya kumanda eden Yüzbaşı,
ona, gayet
sakin konuşmasını, hatta mümkünse sıyrılıp aşağı inerek
kendisini kurtarması
için daha emin bir yere gizlenmesini bildirdiyse de Ali Onbaşı:
-Merak
etme
kumandanım, bu tehlike benim için asla mühim değil, dedi ve
şunları ilave etti:
-Peygamber
Efendimiz şehidliği o kadar yüksek bir makam olarak ilan etmiş ki,
bizzat
kendileri bile vefat ettikten sonra yeniden dirilerek tekrar şehid
olmayı arzu
ettikleri ni beyan buyurmuşlardır.
Ali
Onbaşının, Yüzbaşının gözlerini yaşartan
bu cümleleri burada kesildi. Ne kadar uğraşıldıysa da, tek kelime
ses
alınamadı. Bir müddet hayat işareti bile görülemedi.
Neden sonra Batarya
kumandanının telefonu arı vızıltısına benzeyen işaretini verdi:
-Alo!
Kumandanım
siz misiniz?
-Benim
Ali Onbaşı, ne oldu öyle birden susuverdin?
-Kumandanım,
ben
sizinle konuşurken, dalları arsına saklandığım çamın dibine Rus
askeri
geldi.
-Sonra?
-Burada
birer sigara sardılar. Ne konuştuklarını anlayamadım,
fakat sizin durumunuzu çalıların arasından iyice tetkik
ettikleri muhakkak. Ben
de Alay Müftüsü dedemin yaptığı gibi Fetih suresini
okumaya başladım. Tam sure
biterken onlar da kalkıp, 200 metre sağımda mevzilenmiş olan Rus
birliğine
doğru gittiler. Zannederim, en çok yarım saat içinde
taarruza geçecekler...İşte
kumandanım! Rus bölüğü mevzilerinden çıktı bile,
kapalı ormanda ilerliyor.
Şimdi mesafe veriyorum, dikkat edin..
Ali
Onbaşı, müthiş bir soğukkanlılık
içinde, batarya toplarına mesafe tahminini bildirdikten sonra,
ortalığın
sessizliğini Türk bataryalarından bir topun
gürültüsü ansızın yırtıverdi. İlk
mermi, orman içinde sessizce ilerleyen Rus
bölüğünün önüne düşmüştü.
Rus
kumandanı bunu bir tesadüf sandı. Çünkü, bir
Müslümanın, hayatı pahası na da
olsa, hemen yanlarındaki bir ağaçta bulunabileceğini aklına bile
getirmemişti. Ali
Onbaşı tekrar mesafe verdi:
-Kumandanım
elli metre daha uzatın! İkinci
gümbürtünün dağlara doğru yayılan aksi sadası
henüz bitmemişti ki, Ali
Onbaşının sesi tekrar duyuldu:
-Kumandanım
tam isabet, bütün batarya aynı
hedefe!..O gün ikindiden sonra başlayan 15 Eylül taarruzu,
ortalığı karanlık
kaplayıncaya kadar devam etti. Ne var ki bir ara:
-Kumandanım,
benim çamı
kollayın! Dediği duyulan Ali Onbaşıdan ses seda kesildi. En tehlikeli
anlarda
bile namazını bırakmayan, Alay Müftüsünün torunu
Ali Onbaşının akıbetinden
endişe eden kumandanı, onun için sabaha kadar gözyaşı
döktü. Henüz şafak
sökerken, bataryası ile birlikte allak bullak ettiği dağın
eteklerine doğru
tırmanarak onu aramaya başladı. Fakat az ileride onu görünce
büyük bir sevince
kapıldı. Kumandanı, Ali Onbaşıyı ne vaziyette buldu dersiniz?
Bir
şarapnel
parçası darbesiyle elinden fırlayan telefon kutusunu kaybedince,
sabaha kadar
çam ağacının dalları arasında sabırla bekleyen Ali Onbaşı,
gözünün önü
aydınlanır aydınlanmaz, güllenin açtığı çukurların
birinden fışkıran sulardan
abdest alarak namaza durmuştu. O, bizim hissedemeyeceğimiz derin bir
manevi haz
ve huşû içinde sabah namazını eda ediyordu.
Alim ile Zalim
Vakti
zamanında bir zalim vardır. Adam dizi dizi haksızlıklar
etmiş, nice zavalıları acımasız zulmüyle pençesi altında inim inim
inletmiştir.
Sayısız derecede yoksul ve düşkünlerin ocaklarını söndürmüş ve ettiği
zulümleriyle ülkesinde adını azgın zalime çıkarmıştır.
İşte
bu zalim, bir gün işi icabı etrafında saygı ve sevgiyle anılan
Allah
bağlısı bir alime ziyarete gider. Kapıyı çalıp içeri girdiğinde
dünyadan
el-etek çekmiş bulunan alim, kendisini görmesin diye yüzünü örter.
Kapıyı açan
oğlu zalimin zulmünden korktuğu için,
-
Kusura bakmayın, babam, çok hasta, ne yaptığını bilmiyor. Her halde
farkında olmadan
yüzünü örtmüş olacak. Yoksa sizin teşrif ettiğinizi bilseydi hiç yüzünü
örter
miydi? Babamın namına sizden özür dilerim,
der.
Bunları
tek tek duyan Allah aşığı alim ortaya atılarak şöyle haykırır:
-
Oğlum, neden yalan söylüyorsun? Ben hasta masta değilim. Allah'a
şükürler
olsun hiçbir şeyim yok. Fakat böyle zulmüyle destanlar yazan kötü
kişileri
görmek istemem. O yüzden de gözlerimi örttüm. Lütfen zalim
ayaklarınızla evimi
kirletmeyiniz."
Bunun
üzerin zalim adam bir anda kendine gelir. Evi terk ederken iki gözü
iki çeşme ağlıyarak bütün samimiyetle yaptıklarına tövbe eder.
Allah'tan af
diler. Allah da hem zalimi, hem de alimi yaygın rahmetiyle affına
mazhar eder.
Alim evine gelen zalimin yüzüne bakmadığından ötürü, zalimi de yığın
yığın
haksızlıklarından pişmanlık duyduğu için bağışlar.
Yüce Allah (cc) cümlemizi gerek kendimize, gerek başkalarına karşı en
ufak bir
haksız harekette bulunmaktan korusun, amin!..
Ermişlerden Osman Efendi, Seçme Dini Hikayeler, Seda Yayınları
Allah Kulundan Ne Zaman Razı olur?
Bir
talebe hocasına,
- Kul Allah Teala'nın kendisinden razı olduğunu bilebilir mi? diye
sordu
Hocası,
- Bilemez,
bunu nasıl bilsin ki, Allah'ın rızası gayba
ait birşeydir! dedi .
Talebe,
- Hayır,
bilebilir!dedi.
Hocası,
- Nasıl? diye
sordu,
Talebe,
- Ben
kalbimin Allah'tan razı olduğunu görürsem,
bilirim ki O da benden razıdır! diye cevap verdi.
Bunu işiten
hocası,
- Ey genç
güzel ve doğru söyledin! dedi .
Kul Yüce
Allah'tan razı olursa, Rabbide ondan razı
olur. Kulun
aynası ve
şahidi kalbidir. Herkes kalbine bakmalı. Kul kalbinde Rabbine ne kadar
hürmet ediyor ve onu yüceltiyorsa, kendiside, Hak
katında o derece değerlidir
Ateşin
Yakmadığı Aşık, Dilaver Selvi, Semerkand
Yayınları
Allah Kulunu Nasıl Zikreder
Adamın
biri,
geceleri devamlı Allah'ı zikrederdi. Bütün gecesi zikir fikir içinde
geçerdi.
Zikir kalbine yerleşmiş, gönlüne tat vermişti. Bir gün şeytan bu adama
yaklaştı
ve ona, “Böyle devamlı Allah'ı
zikretmen ne
zamana kadar sürecek. Sen gece gündüz Allah diyorsun, peki bir kere
olsun Allah
da sana buyur kulum dedi mi? Zikrinin karşılığını aldın mı? Madem sana
bir
karşılık verilmiyor, sen bu kötü halinle ve kara yüzünle ne zamana
kadar Allah
diyeceksin?” diye vesvese verdi.
Bu
vesvese adama tesir etti. Kalbi karıştı. onu
gerçek zannetti. Demek ben Allah'ı zikretmeye layık bir kul değilim
bana
karşılık verilmiyor diyerek zikri bıraktı ve uyudu.
Gece
rüyasında
Hızır aleyhisselamı gördü. Hz. Hızır ona,
-Allah'ı
zikretmeyi niçin terk ettin; zikirden niçin pişmanlık duydun? diye
sordu.
Adam,
-Ben
sürekli Allah Allah diye
zikrettim; fakat bir gün olsun Allah'tan “buyur kulum'' diye bir
karşılık
duymadım. Ben bu işe layık olmadığımdan ve Allah'ın kapısından
kovulmaktan
korkuyorum, dedi.
O
zaman Hz. Hızır (a.s) adamı şöyle uyardı:
-Senin
Allah Allah
demen, O'nun buyur kulum demesidir. O seni zikretmese sen O'nu hiç
zikredemezdin. Senin O'na kavuşma arzusu ile amel edip çırpınman O'nun
tarafından sana
verilmiş bir cezbedir. O seni sevmese kendi yolunda koşturmazdı. Senin
Allah'tan korkun ve O'na
duyduğun aşk, O'nun sana lütfüdür. Senin her yâ Rabbi diye
inleyişinde O da sana yönelir, seni dinler ve karşılık verir.
Allah bir kulun kalbini
bağlarsa, o kul Allah'ı zikredemez. Allah yolunu açmazsa, kul dua
edemez. Sen başına gelen bir dert
içinde Allah diyorsan, O sana kendisini zikrettirmek için bu derdi
vermiştir.
Gaye seni kendisi ile meşgul etmektir. Korkma, Allah de. Zikre ve duaya
devam
et. Hiçbir zikir ve dua karşılıksız kalmaz. Zerre kadar bir amel dahi
zayi
olmaz. Allah Firavun'a mal verdi, dert vermedi. O da hiç inleyip
zikretmedi. Allah'ı zikrettiren dert, O'nu
unutturan maldan ve sıhhatten daha
hayırlıdır.
Mesnevi
Tercümesinden konuyu
aktaran D.Selvi:
"Kalp
ya dertle ya da
muhabbetle Allah der Allah'a yönelir. Kul bilmese de böyledir.O'nu
severek
zikredenler şükretmiş olur,mükafat alır. Yüce Allah'ı zikretmenin
mükafatı, Allah
katında zikredilmek ve sevilmektir." der.
Allah Mazlumları Zorbalardan Korur
İbrahim
Aleyhisselam'ın bir kıssası vardı. Bir zaman İbrahim Aleyhisselam, eşi
Sare validemizle birlikte Mısır'a gider. O devirde Mısır'da Firavunlar
hüküm sürmektedir. Firavun zulümde en zirveye çıkmıştır. Şehrin giriş
ve çıkışları kontrol altındadır. Gelen gidenlerin haberleri anında
Firavuna bildirilmektedir. Özellikle kadınlara karşı zaafı olan
Firavun, gözüne kestirdiği kadını yanında alıkoyuyordu.
Görevliler Sare
validemizi alıp, Firavun'a götürmek isterler. İbrahim Aleyhisselam'a
sorarlar:
- Bu kadın senin
neyindir?
İbrahim
Aleyhisselam:
-Benim
kardeşimdir, der.
Sonra da Sare
validemizin yanına gidince ona bir açıklama getirir:
-Bugün bana
senden sordular, ben de seni kardeşim olarak tanıttım. Sana da
sorarlarsa beni yalancı çıkartma. Bu memlekette Allah'a inanan
ikimizden başka kimse yok. Seninle eş olmanın yanında aynı zamanda iki
din kardeşiyiz. Benim onlara kardeşimdir demem, din kardeşliği
açısındadır.
Bekledikleri an
geldi, Firavun Sare validemizi istedi. Görevli adamların eşliğinde Sare
validemiz zorla Firavunun huzuruna çıkarıldı.
Anlama ve idrak
kapasitesi zayıf ya da fitne çıkarmaya niyetli bir takım insanlar bu
hadiseyi değişik yerlere çekmektedirler. Bir peygamber hanımını yabancı
bir insana nasıl gönderirmiş? Hadiseyi baştan sonra akıl gözü ile takip
edenler, bu olayda en küçük bir olumsuzluğun olmadığını görecekler.
Hatta günümüze birçok dersler de çıkarmak mümkündür. Bu olay hadisi
şeriflerde şöyle haber verilmektedir. Sare, Firavunun karşısına çıkar.
Hadisi Şerifte
Firavun zorba olarak anlatılmaktadır. Zorba Sare'ye yaklaşmak için
oturduğu yerden ayağa kalktı. Sare o sırada zorbadan izin istedi,
abdest alıp iki rekât namaz kıldı ve şu niyazda bulundu:
"Ya Rabbim!Sana
ve gönderdiklerine iman etmişim. Bu ana kadar
kocamdan başkasına karşı ırzımı, namusumu korumuş isem, şu kâfiri
üzerime saldırtma, beni ondan koru!"
Firavun da
Sare'yı bekliyordu. Namazını kılıp duasını eden Sare validemiz,
Firavunun yanına döndü. Firavun kaldığı yerden tekrar yaklaşmaya
başladı. Tam o esnada Firavunun ayakları kendini tutmaz oldu, olduğu
yere yıkılıp kaldı. Aciz duruma düşen kuş gibi çırpınmaya başladı. Bu
durumu gören Sare validemiz endişeye kapıldı, Firavun bu halde ölecek
olsa, sorumlu onu tutacaklardı. Sare validemiz yine Rabbine yöneldi:
"Ya Rabbim!
Bu ölürse, benim üzerime atarlar, onu eski haline getir."
Zorba eski
durumuna geldi. Ancak Sare'den de vazgeçmemişti. Tekrar Sare
validemizin üzerine yürüdü. Sare validemiz bu sefer de izin istedi.
Namazını kıldı, duasını yaptı ve aynı hadise cereyan etti. Bu olay üç
defa tekrarlandı.
Firavun
yaşadıkları karşısında dehşete düştü. Adamlarına emirler verdi:
-Bu kadını
aldığınız yere götürün. Bana kadın diye getirdiğiniz şeytanın ta
kendisidir. Benden uzak olsun, yanına cariyelerimden birini de verin.
Böylece Sare
validemiz, Firavunun zulmünden, tecavüzünden korundu. Bir de yardıma
mahzar oldu. Sare eşinin yanına gelince:
-Ey İbrahim!
Rabbim beni zorbanın şerrinden korudu, bir de şu cariyeyi bize ihsan
eyledi, dedi.
Bunlar
Mevla'mızın ayetlerindendir, her bir ayette insana bir mesaj vardır.
Beyan
Dergisi, 89.Sayı, Ocak -2007
Allah Nasıl Misafir Edilir?
Musa
Aleyhisselâmın ümmeti:
- Ya Musa! Rabbimizi
yemeğe davet
ediyoruz. Buyursun bir gün misafirimiz olsun. Nemiz varsa ikram etmeye
hazırız, dediklerinde Musa Aleyhisselâm, onları azarladı. «Nasıl olur,
Allah (haşa) yemekten, içmekten ve mekândan münezzehtir» diyerek bir
daha böyle bir şeyi akıllarından bile geçirmemelerini tenbihledi. Fakat
Musa Kelîmullah Turu Sina'ya çıkıp, bazı münasaatta bulunmak
istediğinde, Allah tarafından şöyle nida olundu:
- «Ya Musa neden
kullarımın davetini
bana getirip söylemiyorsun?»
Musa Aleyhisselâm:
«Ya Rabbi, böyle
daveti size gelip söylemekten haya ederim. Nasıl olur, Zatı
Ulûhiyetiniz onların söylediklerinden beridir» dedi.
Allah (c.c.):
«Söyle kullarıma,
onların
davetine Cuma akşamı geleceğim» buyurdu.
Musa Aleyhisselâm
gelip kavmini
durumdan haberdar etti, hazırlığa başlandı, koyunlar, sığırlar kesildi.
Mümkün olduğu kadar mükellef bir yemek sofrası hazırlandı. Çünkü
misafir gelecek olan ne bir vali, ne bir padişah, ne bir başka
yaratıktı. Kâinatın yaratıcısı misafir olarak gelecekti. Hazırlıklar
tamamlandıktan sonra, akşam üstü uzak yollardan geldiği belli; yorgun
argın, üstü-başı birbirine karışmış bir ihtiyar gelip:
«Ya Musa! Uzak
yollardan geldim, acım, bana bir miktar yemek verin de karnımı
doyurayım» dedi.
Hz. Musa:
- Acele etme, hele
şu testiyi al da
biraz su getir bakalım. Senin de bir katkın bulunsun. Biraz sonra Allah
(c.c.) gelecek, dedi.
Tabii adam daha
fazla diretmeden çekip
gitti. Yatsı vakti oldu, beklenen misafir halâ gelmedi. Sabah oluncaya
kadar beklediler, halâ gelen giden yoktu. Neyse ümidi kestiler. Hz.
Musa taaccüp içinde idi.
İkinci gün Hz. Musa
Tur'a gidip:
- Ya Rabbi, mahcup
oldum, ümmetim: «Ya
Sen bizi kandırdın, ya Allah sözünde durmadı» diyorlar dediğinde, şöyle
hitap olundu:
- Geldim ya Musa,
geldim. Açım dedim,
beni suya gönderdin, bir lokma ekmek bile vermedin. Beni ne sen, ne
kavmin ağırladı.» Bunun üzerine Hazreti Musa Kelîmullah:
- Ya Rabbi bir
ihtiyar geldi sadece, o
da bir kuldu, Allah değildi. Bu nasıl olur? dediğinde Cenabı Allah:
- «İşte ben o kulum
ile beraberdim. Onu
doyursa idiniz, beni doyurmuş olacaktınız. Çünkü ben ne semalara, ne
yerlere sığarım, ben ancak aciz bir kulumun kalbine sığarım. Ben o
kulumla beraber gelmiştim. Onu aç olarak geri göndermekle, beni geri
göndermiş oldunuz» buyurdu.
Demek ki, Allah için
yapılan her şey,
bizzat Allah'ın kendisine yapılmış gibi olmakta, Allah o kimseden razı
olmaktadır.
Büyük Dini Hikayeler, İbrahim sıddık
İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi
Allah Ne Derse Öyle Olur
Allah
Ne Derse Öyle Olur
Çanakkale
harbinin devam ettiği günlerde bir Ramazan arefesiydi. Cephe
kumandanı Vehip
Paşa 9. Tümenin genç imamını çağırarak mahzun bir
şekilde istemeye istemeye
şöyle dedi:
- Hafız!
Yarın Ramazan
Bayramı. Asker toplu olarak bayram namazı
kılmak istiyor. Ne dediysem, vazgeçiremedim. Ancak böyle
bir şey pek tehlikeli,
yani düşmanın arayıp bulamayacağı toplu bir imha fırsatı olur.
Münasip bir
dille bunu etrafa sen anlatıver!...
İmam
Efendi, Paşanın
yanında henüz
ayrılmıştı ki karşısında nur yüzlü bir zat çıktı ve:
- Oğlum
sakın ola
askerlere bir şey söyleme, gün ola hayr ola. Allah ne derse
öyle olur,
dedi.
Ertesi
sabah herkesi
hayrette bırakan ilahi bir tecelli yaşandı.
Gökten hevenk hevenk bulutlar indi ve gönlü Allah'a
kulluk aşkıyla dopdolu olan
mü'min askerlerin üzerini kapladı. Onları dürbünle
gözleyen düşman kuvvetleri
artık bembeyaz bulutlardan başka bir şey göremez oldu. O sabah
bambaşka ve
manevi bir heyecan içinde kılınan bayram namazında alınan
gür tekbirler dalga
dalga semaya yükseliyordu. Nur yüzlü ihtiyar zat Fetih
Suresi'nden bir kısım
ayetleri tilavet ederken askerlerin gönüllerinden taşan
kelime-i tevhid sesleri
birer iman sayihası halinde düşman saflarından bile duyulmakta
idi. İşte bu
esnada İngiliz kuvvetleri arasında büyük bir kargaşa baş
gösterdi. Zira çeşitli
İngiliz sömürgelerinden kandırılarak toplanıp getirilmiş
bulunan bir kısım
Müslüman askerler yine kendileri gibi Müslüman bir
toplulukla savaştıklarını,
işittikleri tekbir ve tevhid seslerinden anlamış ve bunun üzerine
isyan etmişlerdi.
Ne yapacağını şaşıran zalim İngilizler, onların bir kısmını kurşuna
dizdi.
Diğerlerini de alelacele cephe gerisine çekmek zorunda kaldılar.
Allah Rızası İçin
Ebû
Hafs-ı Haddâd, Ebû Bekr-i Şiblî'nin evinde kırk gün misâfir kaldı.
Çeşit çeşit yemeklerini yedi. Ayrılıp giderken yanına vardığında;
"Ey
Şiblî! Eğer yolun Nişâbur'a uğrarsa, yanıma gel! Misâfirperverlik nasıl
oluyormuş, sana öğretirim." dedi.
Şiblî de; "Ben ne yaptım ki?"
deyince;
"Başka ne yapacaksın, külfete girerek çeşitli yemekler
hazırladın, civanmertlikte bu yoktur. Misâfir gelince öyle davranmalı
ki, hizmet ederken üzerine bir ağırlık çökmemeli, gittiği için de
ferahlamamalısın! Külfete girdiğinde, gelişi ağır gelir, gittiğinde de
rahatlarsın. Böyle ev sâhipliği olmaz." buyurdu.
Bir müddet sonra,
İmâm-ı Şiblî kırk arkadaşıyla berâber Nişâbur'a geldi. Ebû Hafs-ı
Haddâd'a uğradı. Ebû Hafs-ı Haddâd o gece kırk bir mum yakmıştı. Şiblî
bunları görünce;
"Bu ne hâl böyle?" dedi.
Ebû Hafs-ı Haddâd;
"Ne oldu?"
buyurdu.
Şiblî;
"Külfete girmeyin, demiştiniz. Bu mumlar ne böyle?"
dedi.
Ebû Hafs-ı Haddâd;
"Öyleyse onları söndür." buyurdu.
Şiblî,
kalkıp hepsini söndürmeye çalıştı, fakat, birini söndürebildi.
Bunun
üzerine Ebû Hafs-ı Haddâd;
"Sizi Allahü teâlâ gönderdi. Ben de Allah
rızâsı için kırk mum yaktım. Birini de kendim için yaktım. Benim için
olanı söndürdün. Allah rızâsı için olanı söndüremedin. Sen ise
Bağdât'ta her yaptığın şeyi benim için yapmıştın. Seninki külfet oldu,
benimki ise külfet olmadı." buyurdu.
Allah'ı bilmeye yüz delil
Fahreddîn-i
Râzî Herat ve
civarında bozuk inançları yaymakla meşgul
olanlarla mücâdele ediyor, Müslümanlar'ı
bunların
tehlikelerine karşı korumaya çalışıyordu. Üç yüz kadar atlı
talebe ve âlim ile Herat'a geldiğinde; hem devlet,
hem
din büyükleri akın akın ziyaretine gelmiş, alâka göstermişlerdi. Ama
birileri
vardı ki; ne geliyor, ne de gelme arzusu ızhâr ediyordu. Acaba
Fahreddîn-i
Râzî hazretlerinin muhâliflerinden miydi?
Halktan bir
zengin, bir gün Fahreddîn-i
Râzî hazretlerini bahçesinde
yemeğe dâvet etti. Maksadı; ziyaretine gelmeyen zâtı da orada
bulundurup,
görüşmelerini ve bir yanlış anlamanın meydana gelmemesini temin
etmekti.
Fahreddîn-i
Râzî hazretleri, yemekte
karşılaştığı ziyaretine gelmeyen
zâta,
- Niçin bizi
ziyârete gelmediniz? diye
sordu. Şöyle cevap verdi o zât:
- Ben
fakirin biriyim. Ne ziyâretinize
gelişim size bir şeref kazandırır,
ne de gelmeyişim size bir şey kaybettirir. Siz mühim kimselerle meşgul
olun.
Bu cevap
Fahreddîn-i Râzî hazretlerini
düşündürdü. Bu defa büsbütün
meraklanarak ısrarla suallerini peşi peşine sıraladı:
- Bu,
sıradan birinin sözüne
benzemiyor. Kalbi-gönlü uyanık birinin
cevabıdır bu. Şimdi daha çok meraklandım. Söyleyin lütfen niçin
gelmiyorsunuz?
Bize vermek istediğiniz bir mesajınız olmalı.
- Sen,
'Müslümanlar'ın benim ziyâretime
gelmeleri vâciptir' diyormuşsun.
Neden senin ziyâretine gelmek vâcip olsun?
- Ben ilim
ehli biriyim. Benim
ziyâretime gelenler aslında benim değil,
ilmin ziyâretine gelmiş olurlar. Mücâdelemde bana yardımcı olmuş, beni
desteklemiş sayılırlar.
- Öyle ise
anlat bakalım... İlmin
hedefi Allâh'ı bilmek olduğuna göre,
nasıl biliyorsun Hazret-i Mevlâ'yı?
- Yüz delil
ve burhan ile biliyorum
Allah Teâlâ'yı...
- Peki
öyleyse, söyler misin; burhan ve
delil, şüpheleri gidermek için
değil midir? Demek sende bu kadar şüphe varmış ki her birine
delil
aramış; ancak bu delillerle şüpheni gidermişsin. Halbuki Allahü
zû'l-Celâl
bana, öyle bir îman verdi ki; şüphenin zerresi bile kalbimde yoktur.
Olmayan
şeyi gidermek için ne diye delil ve burhan arayayım?
Bu cevaptan
sonra bir suskunluk başlar.
Neden sonra yerinden kalkan
büyük müfessir Fahreddîn-i Râzî hazretleri,
- Uzat elini
de öpeyim. Sen sıradan
biri değil, bir îman ve ihlâs numûnesi
mâneviyât sultânısın. Kim isen söyle de beni daha fazla merakta
bırakma.
Fahreddîn-i
Râzî hazretlerinin kulağına
eğilen birinin, fısıltı hâlinde
söyledikleri şundan ibârettir:
- Konuştuğun
zât, Necmüddîn-i Kübrâ
hazretleridir.
Fahreddîn-i
Râzî hazretleri hemen diz
çöküp rica eder:
- Lütfen
beni de kabul buyurun
tâlipleriniz arasına da, ben de iştirak
edeyim sohbetlerinize...
....
İşte
zâhirî
ilimle bâtınî ilmin
farkı... İşte zâhirî ilim ehli ile,
zû'l-cenâhayn olan mâneviyat erbâbının seviye ve dereceleri... Keza,
aralarındaki
diyaloğun güzelliği ve hakkı teslim ile neticelenişi... Ve,
biribirlerine
karşı olan nezâket ve saygıları...
Zamanımız
'tartışmacıları'na örnek
olması dileğiyle...
Allah'ın Emaneti
Allah'ın
Emaneti
Hz.Ümm-i
Süleym, gayet temiz ahlak
sahibi bir hatun idi. Çocuğu vefat
ettiği zaman, sabır ve metanetle bizzat kendisi yıkadı ve kendisi
kefenledi
ve bir tarafa bırakıp, komşularına dönerek:
-
Babasına
haber vermeyin.
Hz.
Ebu
Talha orada bulunmamaktaydı.
Akşam eve döndüğünde, çocuğu sordu,
hanımı:
-
Gördüğünden şimdi çok iyidir, der.
Sonra
yemek
yediler, oturdular,
birlikte oldular. Bir müddet sonra Hz.Ümm-i
Süleym, beyine gayet metanetle şöyle der:
-
Ebu Talha,
ödünç alınmış bir şeyi geri vermek icap eder mi etmez
mi?
-
Söylediğin
bu söz nasıl bir söz, elbette ki ödünç alınan şey geri
verilmeli.
-
O halde,
Hak Teala da sana emanetten vermiş bulunduğu çocuğu aldı.
Ebu
Talha bu
sözü duyunca :
-
Biz Allah
için halk edilmiş bulunuyoruz ve hep onun
tarafına
döneceğiz, der ve şükreder.
Sabah
olunca
gidip Resulullah'a
(s.a.v.) anlatır. Resulullah (s.a.v.):
-
Ya Rabbi
bunun daha iyi bir karşılığını Ebu Talha'ya ver, diye
dua eder.
Nitekim,
dokuz ay dokuz gün sonra
Abdullah diye bir çocukları olur.
Çocuk, Peygamberimizin himayelerinde büyürler, İslam Tarihinde önmeli
bir
şahsiyet olur.
Allah'ın Rahmeti ve Amelin Karşılığı
İki
cihan güneşi sevgili Peygamberimiz (s.a.v) anlatıyor:
-Arkadaşlar
az önce yanımdan ayrılan Cebrail (a.s) “Ey Muhammed!.. Seni
insanlığa aydınlık yolu göstermek üzere hak Peygamber olarak gönderen
Allah’a
and olsun ki diye söze başlayarak bana şu ibret dolu hikayeyi nakletti:
-Vakti
zamanında bir mü’min dünyadan el-etek çekerek deniz ortasında ıssız bir
adaya
yerleşir. Burada insanlardan ve dünyalık işlerden uzak ibadet etmeye
koyulur.
Bir süre ibadet ettikten sonra acıkmaya ve susamaya başlar. Ama nerede?
Adada
yalçın kayalarla kıyıyı döven azgın acı deniz suyundan ve bir de
kendinden
başka bir nesne yoktur.
Günler
haftaları haftalarda ayları kovalarken abid kişi gittikçe güç ve
takatten
düşmeye başlar. Bu arada benzi solan yüzü sararan abid ibadetlerinin
ardından
durmadan Ey Rabbim bana yiyecek ve içecek bir şeyler ihsan et ki ibadet
etme
gücümü kaybetmeyeyim diye Allah’a yalvarıp yakarır. Günlerden bir gün
kudretine
nihayet olmayan Allah(c.c) yalçın kayalar arasından buz gibi soğuk
şerbet gibi
tatlı bir kaynak fışkırtarak etrafında kor gibi narlarıyla boy salmış
koca bir
nar ağacını dalgalandırarak O’nun bu dileğini yerine getirir.
Artık
bütün gün ibadet ettikten sonra kaynağın başına iner nar ağacından tek
narını
koparıp yer ve abdestini alarak tekrar namaz kılmaya koyulur.
Namazlarının
ardından da Ey Rabbim!.. Canımı secde ederken al beni öldürüp de
cesedimi
toprak içinde çürütme beni kıyamete kadar secde etmekten mahrum bırakma
diye
dua eder. Bu böyle tam beş yüz yıl sürüp gider. Nihayet bir gün Yüce
Allah
(c.c) dileğine uygun şekilde ruhunu teslim alır.
Bundan
sonrasını Cebrail (a.s) şöyle anlatıyor:
“Gerçekten
biz o ıssız adaya iniş ve çıkışlarımızda gerçek Allah bağlısı mü’mini
hep
secdeye kapanmış Allah’ı zikrederken gördük. Kıyamet kopup bütün
insanlar
dirilerek mahşer toplantısına getirildiklerinde onu yine ilahi sırlara
dalmış
ibadet eder bulacağız. Herkesin bir bir Allah’ın huzuruna çıkarak
hesaba
çekilirken o da gelecek. Yüce Allah(c.c) ona şöyle seslenecek:
-Ey
abid kulum seni yaygın rahmetim sayesinde Cennete sokuyorum buyur gir.
Abid
ise şöyle cevap verecek:
-Hayır
ey Rabbim!.. Amelim sayesinde Cennete girmeye hak kazandım.
Allah:
-
Ey melekler kulumun işlediği
ibadet ve amellerle kendisine ihsan ettiğim
nimetleri bir bir karşılaştırın.
Abidin
amelleriyle Allah’ın kendisine verdiği nimetler karşılaştırılarak ölçü
ve
tartıya vurulacak. Bir tek gözü beş yüz yıl ibadetlerden ağır basacak.
Geri
kalan diğer nimetlere karşılık ibadet düşmeyecek.
Ardından
Allah:
- Bu
kulumu Cehenneme atın , diye emredecek.
Abid:
-
Ey Rabbim yanılmışım bağışla. Yaygın rahmetin sayesinde Cennete
girebilirim
elbette diye haykıracak.
Allah:
-
Onu buraya getiriniz .
Abid
Allah huzuruna varacak duracak.
Allah:
-
Ey kulum söyle bakalım. Seni yoktan kim var etti?
Abid:
-
Sen Ey Rabbim!..
Allah:
- Bu var etme olayı senin amelinle mi yoksa
benim geniş ve yaygın rahmetimle mi
meydana geldi?
Abid:
-
Şüphesiz ki senin rahmetinle.
Allah:
-
Beşyüz yıl gibi uzun bir süre sana ibadet etme gücünü veren kim? Issız
adada
seni tatlı suyla hergün narla besleyen kim? Ve yine secde ederken
ruhunu teslim
alan kim?..
Abid:
-
Sensin Ey Rabbim!..
Allah:
-
İşte bütün bunlar benim geniş ve
yaygın rahmetim sayesinde meydana gelmiştir.
Bunları kabul ettikten sonra mesele kalmadı. Şimdi doğru Cennete.
Yüce
Allah(c.c) cümlemizi rahmetine bel bağlayarak ibadetini eksiksiz yapan
kullarından eylesin amin .
Allah’tan Utanmaya Senden Daha Layığım!
Çok
eski devirlerde Kifl adında bir adam vardı. Kifl,
ahlâkî ve insanî değerlere önem vermeyen, para kazanmak için her yolu
meşru
gören çok zengin bir adamdı. Zenginliğini de faizden elde etmişti. Dara
düşen,
ihtiyacı olan kimse kendisine geliyor, oda yüksek bir faizle geri
ödenmesi
şartıyla onlara para veriyordu. Vadesi geldiği zaman kişi parasını
ödeyemezse
bu sefer faiz miktarını daha da artırıyordu. Şayet yine ödeyemezse
adamları
vasıtasıyla o kimsenin bütün varına yoğuna el koyuyordu.
Bir gün,
kapısına borç için bir kadın geldi. Bu kadın yakın zamanda kocasını
kaybetmiş,
namuslu, kendisini çocuklarına adamış bir anneydi. Bir süre, kocasından
kalan
şeylerle evini idare etmeye çalışmıştı. Ancak artık evde para
kalmamıştı. Bunun
için çalışması gerekiyordu. Bir yerde iş bulmak istedi; ama dışarısı
dul bir
kadın için çalışmaya müsait değildi.
Neden
sonra
aklına evde dokuma yapıp onları yakın bir arkadaşı vasıtasıyla satmaya
karar
verdi. Bunun için bir dokuma tezgahına ihtiyacı olacaktı. Tezgahı
alabilmek
için de borç arayışına girdi. Yakın dost ve akrabalarına gitti; ama
kimsede
para yoktu. Çok üzülmüştü. Çaresiz bir şekilde evine doğru giderken
yolda
istemeden iki kişi arasında geçen bir diyaloga şahit oldu. Şehirde Kifl
adında
bir kişinin insanlara borç para verdiğini duydu. Hemen onun yanına
gitmeye
karar verdi.
Kifl
kapıda
kadını görünce çok beğendi. Onu elde etmek istedi. Kadın, Kifl’den
karşılığını
ödemek şartıyla borç para istedi. Kifl, kadının dul olduğunu da
anlayınca ona
ahlaksız bir teklifte bulundu. Kendisiyle beraber olması şartıyla
vereceği
parayı istemeyeceğini söyledi. Bu teklifi kadın şiddetle reddetti. Çok
üzülmüştü. En çok da kendisine böylesi tekliflerin gelmesinden
korkuyordu.
“Allah’ım bana yardım et.” diye dua etti.
Aradan
birkaç
gün daha geçmişti. Evde hiçbir şey kalmamıştı. Çocuklar açlıktan
ağlıyordu.
Onların ağlamasına kendisi de katılıyordu. Kendisini Kifl’e teslim
etmeye
mecbur hissetti. Bu sırada da “Allah’ım! N’olursun beni affet. Bir daha
böyle
bir günah işlemeyeceğim.” diye dua ediyordu.
Kadın,
Kifl’in
yanına gitti. Kifl’in yüzü gülüyordu. Ancak kadın bir yandan ağlıyor,
bir
yandan da titriyordu. Kifl, kadına bu halinin sebebini sordu. Kadın,
- Buraya
kendi
isteğimle gelmedim. Daha önce böyle bir günah işlemedim. Onun için
Allah’tan
çok utanıyorum ve korkuyorum. Beni bu günaha sürükleyen fakirliğimdir,
dedi.
Kifl, duyduklarına çok şaşırmıştı. O kaskatı kalbi bir anda
yumuşayıverdi.
İçini pişmanlık duyguları sarmıştı. O sırada ağzından şu ifadeler
döküldü:
- Sen
fakirliğin sebebiyle mecbur kaldığın bir günah işliyor ve bundan dolayı
ağlıyorsun. Halbuki Allah bana bu kadar servet vermişken, ben günah
işlemekten
çekinmiyorum. Ben, Allah’tan utanmaya ve korkmaya senden daha layığım.
Kifl,
pişmanlık
hisleri içinde, yapacağı kötü işten vazgeçti. Kalbine apayrı bir huzur
ve
mutluluk geldi. Kadına bir miktar para verip onu gönderdi. Kadıncağız,
sevinç
ve kendisini harama girmekten koruyan Rabb’ine şükür içinde evine
döndü.
Kifl,
artık
eski Kifl değildi. O güne kadar yapmış olduğu bütün günahlar için tevbe
ediyordu. O gün sabaha kadar Rabb’ine dua dua yalvardı ve affını
diledi. O gece
Kifl’in ecel vaktiydi. O hal üzere ruhunu Rahman’a teslim eyledi.
Sabah
olmuştu.
Kifl’in evinden çıkmadığını gören yakınları kapıyı açtıklarında Kifl’i
ölü
olarak buldular. Bu sırada kapısında herkesin okuyabileceği şekilde
şöyle bir
yazı vardı: “Allah, Kifl’in günahlarını affetti.”
Halk, bu
duruma
şaşırdı kaldı. Allah, Kifl’in affedilmesine sebep olan bu olayı, o
dönemin
peygamberine vahiy yoluyla bildirdi. Böylece herkesin şaşkınlığı gitti
ve
insanlar bundan büyük bir ders aldılar.
Hikâye
bize ne anlatıyor?
Tevbe
kapısı her zaman ve her kişi için açıktır. Bir kimse ne kadar
günahkâr bir kul olursa olsun büyük bir pişmanlık ve samimiyetle tevbe
ederse
Allah onun tevbesini kabul eder ve onu bağışlar.
Allah,
kendi rızası istikametinde bir hayat yaşamaya gayret eden kullarını
sever. Rahmetinin gereği olarak bazen kulları günaha gireceği an onları
değişik
vesilelerle korur. O yüzden kula düşen Rabb’iyle arasındaki bağı
devamlı
surette güçlü tutmasıdır.
Zaman
Ailem, 167.
Sayı
Allahü Teâlâyı Bilirmisin?
Abdullah
bin
Mübarek, bir
gün yolda gidiyordu. Önünde birkaç koyunla bir çoban çocuk gördü. Ona
acıdı ve;
"Zavallı, çocuklukta çobanlık yaparsa, büyüdükte Allahü teâlânın ibâdet
ve
mârifetine nasıl erişir?" dedi. Sonra kendi kendine; "Gideyim, ona
Allahü teâlâyı tanımakta bir mesele öğreteyim." deyip, çocuğun yanına
geldi ve:
-Evlâdım,
Allahü teâlâyı bilir misin? buyurdu.
Çocuk:
-Kul nasıl sâhibini bilmez?" dedi.
-Allahü teâlâ'yı ne ile biliyorsun?
-Bu koyunlarımla.
-Bu koyunlarla, O'nu nasıl bilirsin?
-Bu birkaç koyun çobansız işe yaramaz. Bunlara su ve ot verecek,
kurttan ve
diğer tehlikelerden koruyucu birisi lâzımdır. Bundan anladım ki,
kâinat,
insanlar, cinler, hayvanlar ve canavarlar ve bu kanatlı kuşlar bir
koruyucuya
muhtaçtır. Bu binlerce çeşit mahlûkatı korumaya kâdir olan, Allahü
teâlâdan
başkası değildir. İşte bu koyunlarla Allahü teâlâyı, böylece bildim
-Allahü teâlâyı nasıl bilirsin?
-Hiç bir şeye benzetmeden bilirim.
-Böyle olduğunu nasıl bildin?
-Yine bu koyunlardan.
-Nasıl?
-Ben çobanım. Onların koruyucusuyum. Onlar benim korumam ve
tasarrufumdadırlar.
Onlara dikkatle bakıyorum. Ne onlar bana benzerler, ne de ben onlara
benzerim.
Buradan, bir çoban koyunlarına benzemezse, Allahü teâlânın elbette
kullarına
benzemiyeceğini anladım. Abdullah bin Mübârek:
-İyi söyledin. İlimden bir şey öğrendin mi? buyurdu.
Çocuk:
-Ben bu sahrâlarda, nasıl ilim tahsîl edebilirim, dedi.
-Peki başka ne öğrenmişsin?
-Üç ilim öğrendim. Gönül ilmi, dil ilmi ve beden ilmi.
-Bunlar nelerdir, ben bunları bilmiyorum.
-Gönül ilmi şudur ki, bana kalb verdi ve kendi mârifet ve muhabbeti
yeri eyledi
ki, bu kalb ile O'nu bileyim. O'nun sevdiklerine gönülde yer vereyim,
sevmediklerine yer vermiyeyim ve böylelerinden uzak olayım. Dil ilmi
şudur ki,
bana dil verdi ve dili zikretmek, O'nun ismini söylemek yeri eyledi.
Bununla
O'nu hatırlatanları dile getirmeği, O'ndan bahsetmiyen sözden onu
korumayı,
böyle sözden uzak olmayı îmâ etti. Beden ilmi şudur ki, bana beden
vermiştir ve
onu kendine hizmet yeri eylemiştir. Böylece O'na hizmet olan her şeyi
yaparım,
hizmet olmayan şeyi ise bedenimden uzaklaştırırım.
Abdullah bin Mübârek, bunun üzerine:
-Ey çocuğum! Evvelki ve sonraki ilimler, senin bana bu
öğrettiklerindir!
dedikten sonra: Ey oğul, bana nasîhat ver, buyurdu.
-Ey efendi! Âlim olduğun yüzünden belli oluyor. Eğer ilmi Allah rızâsı
için
öğrendiysen, insanlardan istemeyi, beklemeyi kes. Yok, dünyâ için
öğrenmişsen,
Cennet'e kavuşamazsın, dedi.
Altın Kesesi
Altıyüz dirhemlik ip
Bağdat. Dul bir kadın.
Altı
öksüz çocuğu ve bir de ihtiyar ana. Kadın
geçimi sağlamak üzere, hafta boyu el emeği verir, göz nuru döker iplik
eğirir, pazara çıkar ve anası ile çocuklarının rızkını temin etmeye
çalışırdı.
Vakti tamam olunca
bu dul kadın vefat eder, çocukların bakımı ise ihtiyar kadına kalır.
Kadın pazara her hafata çıkamıyor, ip eğiriyordu. Bir zaman baktıki
altıyüz dirhem kadar ip eğirmişti, pazara götürmeye karar verdi.
- Ya Rabbi! Bu
öksüzlerin, yetimlerin rızkını ver, diyerek sabah erkenden pazarın
yolunu tuttu. Yolda giderken Şeyh Abdülkadir Geylani Hazretlerinin
evinin önünden geçiyordu. Onu görünce durakladı. Şeyh mürüdleriyle
sabah namazından çıkmıştı, yaşlı kadını görünce duraklayarak:
- Hoş geldin bacı,
nereye gidiyorsun?
- Bir miktar ipliğim
var, pazara götürüp satacağım.
- Ver bakalım.
Benden altıyüz dirhem ip isteniyor, bunu ver de ben satayım.
- Memnuniyetle,
lütuf buyurmuş olursunuz, efendim dedi ve ipi verdi.
Abdülkadir Geylani
Hazretleri eline aldığı ipi şaka yollu mescidin damına atınca
hemen nereden geldiği belli olmayan büyük bir kuş gelip, ipi kapıp
gider. Kadın bu nebiçim şaka diye kendi kendine söylenmeye başlayınca,
müritler kadına itiraz etmemsi için işaret ettiler, kadında daha fazla
bir şey demedi.
Hazreti Şeyh kadına
dönerek.
- Hatun canını sıkma, ipliği satmaya gönderdim, parası gelsin ne kadar
ettiyse alırsın.
- Pekala, diyerek
gider, ertesi gün gelir.
- İpilik satıldı mı?
Abdülkadir Geylani
Hazretleri:
- İplik satıldı,
fakat parası henüz gelmedi. Bir hafta hadar bir zaman içinde gelir.
Kadın bir hafta
sonra gelir, para henüz gelmemiştir, kadına:
- Yarın gel, paranı
al.
Kadın, pazara niye
gitmedim, şimdi param elimde olurdu hayıflana hayıflana evine gitmek
üzere iken, Mürütler:
- Bir gün daha
sabret bakalım mevla ne gösterecek, derken bu işin sade bir şaka
olmadığının farkında idiler.
Ertesi gün oldu.
Abdülkadir Geylani Hazretlerinin huzuruna o ana kadar görülmeyen bir
heyet geldi. Bin altın takdim ettiler. Müritler heyete bu kadar paranın
ne olduğunu, niçin Şeyhe takdim ettiklerini sordular. Gelenler tüccar
olduklarını belirterek:
- Altınlar Hazreti
Şeyhindir. Denizde yolculuk yaparken fırtına sebebiyle geminin yelkeni
delindi, yol alamaz olduk, denizin ortasında kalacaktık. Kaptana bir
çaresi yok mu diye sorduğumuzda:
- Altıyüz dirhem ip
olsa geminin yelkenini onarır, yolumuza devam ederdik ama, şu anda
nerede bulacağız, dedi.
Biz ellerimizi
kaldırarak Allaha dua ettik ve duamızda:
- Ya Sultanul Arifin
bize altıyüz dirhem kadar ip gönder, sana bin altın vereceğiz diye
yalvardık. Bir de baktık ki, bir kuş gelip altıyüz dirhem ipliği
geminin güvertesine bırakıp uçtu gitti. Şimdi o adağımızı yerine
getirdik, dediler.
Tüccarlar
ayrıldıktan bir müddet sonra, ihtiyar kadın gelip sordu.
- Para geldi mi
efendim?
Şeyh bin altını
kadına verirken:
- Benim satışım
seninki kadar kârlı olmuş mu?
Kadın bir anda zengin olmuştu. Abdülkadir Geylani
Hazretleri'ne teşekkür ederek huzurdan ayrıldı.
Ameş ve Karısı
Ameş
ve Karısı
İmam-ı
Azam
Ebu Hanife rh.a.'in arkadaşlarından, o dönemin hadis ve
kıraat âlimlerinden Süleyman A'meş, bir gece evinde eşiyle tartışmış ve
hanımını biraz incitmişti. Buna rağmen tartışmadan hemen sonra
hanımıyla
tekrar konuşmak istemiş, ama hanımı kocasına kırgın olduğu için, adamın
sözlerini cevapsız bırakmıştı.
Adam
öfkeyle:
-Niçin
bana cevap vermi yorsun? diye hanımını bağırıp, azarladı. Fakat
bir cevap alamadı.
A'meş'in
kızı babasına:
-Bu
gece olmasa da, yarın sabah konuşur seninle, dediyse de adamın
öfkesi dinmedi:
-Eğer
bu gece benimle konuşmazsa, benden kesin boş olsun, dedi.
Kızcağız
da annesini konuşması için ikna etmeye çalıştı. Ama annesi
inat etti, konuşmamakta direndi.Karısının konuşmamakta kararlı olduğunu
gören A'meş'in ise az önce öfkeyle ettiği yeminin ciddiyeti aklına
geldi,
söylediğine pişman oldu. Eşiyle boş olmaktan kurtulmak için care
düşünmeye
başladı. Gecenin bir yarısında giyinip evden cıktı. Doğru Ebu Hanife
Hazretlerinin
evine gitti. Ebu Hanife onu içeri alıp derdini sordu. A'meş karısıyla
olan
hadiseyi anlattı, dert yandı:
-Bu
kadın bu tavrıyla benden kurtulup kaçmak istiyor. Beni sıkıntıya
sokmasından korkuyorum. Kendisi çocukların annesidir. Onu boş olmaktan
kurtarıp beni rahatlatacak bir care var mı? diye sordu.
Ebu
Hanife:
-Üzme
kendini. Allah'ın izniyle bir care bulunur, dedi.
Ebu
Hanife, A'meş'in oturduğu yerdeki mescidin müezzinine haber
gönderip
yanına çağırdı. Bu gece sabah ezanını henüz vakti girmeden okumasını
tenbihledi.
A'meş de evine dönüp, ezanı beklemeye başladı. Daha sabah olmadan
okunan
ezanı duyan A'meş'in hanımı, sabah oldu da boşanması gerçekleşti
zannederek
konuştu:
-Oh
be! dedi. Senden kurtuldum, kötü huylu herif!
A'meş
ise kıs kıs gülerek cevap verdi:
-Henüz
sabah olmadı. Sen de konuşup yeminimi bozdun. Bize çare
gösterenden
Allah razı olsun.
Yusuf Yavuz
Semerkand dergisinden
alınmıştır.
Ana Hakkı
Hazreti Peygamberimiz
(s.a.s.) eshabıyla oturmuş sohbet ediyordu. Bir
kadın sahabe Resulullah'ın huzuruna telaşla girerek:
- Ya Resûlellah! Şu anda kocam ölüm döşeğinde, belki biraz sonra ölmüş
olacak... Yalnız yanında kelime-i şehadet getirdiğimi anladığı ve
kendiside getirmeye çalıştığı halde şehadet kelimesi getiremiyor.
Kocamın imansız gitmesinden korkuyorum. Bu hususta bir yardımınızı
bekliyorum, dedi.
Hazreti Peygamberimiz:
- Kocan sağlığında ne gibi kötü harekette bulunurdu? diye sordu.
Kadın hiçbir kötü amelinin olmadığını, namazını kılıp her türlü
ibadetini noksansız yerine getirmeye çalıştığını söyledi.
Bu sefer Peygamberimiz:
- Kocanızın dünyada kimi var? diye sordu.
Kadın ihtiyar bir annesi olduğunu söyleyince Peygamberimz (s.a.s.)
kadının kocası Alkama'nın anasın huzura çağırdı. Hazreti Alkama'nın
anası, Hazreti Peygamberimizin huzuruna çıktı. Peygamberimiz:
- Oğlun sana karşı nasıl hareket ederdi? Oğlundan memnunmusun? diyr
sordu.
Alkamanın anası:
- Ya Resulullah, oğlum evleninceye kadar çok iyi muamele ederdi.
Evlendikten sonra hanımını dinledi, bana hor bakmaya başladı. Hatta son
zamanda evini bile ayırdı. Ben de üzüldüm, onun bu hareketine, dedi.
Peygamberimiz (s.a.s.) yaşlı kadına; oğlunun ölüm döşeğinde olduğunu,
hakkını helâl etmediği takdirde cehennem azabı çekeceğini söylediyse de
kadın:
- Hakkımı helâl etmem ey Allah'ın Resûlü, dedi.
Alkama ise evde yatıyor, hâlâ şehadet kelimesi getiremiyordu.
Hazreti Peygamberimi, kadının annelik şefkatini harekete geçirmek için,
orada bulunanlara:
- Bana biraz odun hazırlayın, diye emir verdi.
Kadın hayretle :
- Odunu ne yapacaksın ya Resûlellah! diye sormaktan kendini alamadı.
Çünkü o da şüphelenmişti.
Peygamber Efendimiz :
- Oğlunu yakacağım... Zira yarın cehennemde yanacağına cezasını burada
çeksin, daha iyi buyurunca, kadın dayanamadı,
- Oğlumun gözümün önünde yanmasına razı olamam ya Resûlellah ! Ona
hakkımı helal ediyorum, dedi.
Murat hasıl olmuştu... Hazreti Peygamberimiz, Bilâl-ı Habeşi
Hazretlerini göndererek :
- Git bakalım, Alkama ne haldedir? buyurdular.
- Bilâl-i Habeşi Alkam'nın yanına varıp şehadet kelimesei telkin
ettiğinde, Alkama'nın dili açılmıştı :
- Lâ ilâhe illallâh, Muhammedün Resûlüllah, deyip ruhunu Allah'a teslim
etti.
Kaynak: Büyük Dini Hikayeler, İ.Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi
Anasının Dilini Koparan Evlat
Vaktiyle
evladını terbiye
edemeyen bir ana, cezasını dilini kaybetmekle çeker. Hikaye şöyledir.
Üç beş yaşına gelen bir çocuk
komşunun yumurtasını çalıp annesine getirir. Haram, helal bilmeyen
cahil ana,
yumurtayı çocuğun elinden alır ve çocuğuna bir aferin çeker ve:
-Benim akıllı oğlum, aferin
diyerek çocuğunun başını okşar. Çocuk, artık hergün veya gün aşırı
komşuların
yumurtalarını eve getirmeye başlar. Bir gün böyle, iki gün böyle derken
seneler
geçer. Çocuk yaşına göre hırsızlığı da ilerletir. Yumurtadan tavuğa,
tavuktan
horoza, horozdan koyuna, koyundan kuzuya derken bir haramzâde olur
çıkar. Eski
zamanın çocuğu şimdi çevresinin bir numaralı ve azılı eşkıyalarından
olur.
Artık bu eşkıyayı kimse durduramaz bir hale gelir. Hırsızlıklar,
eşkıyalıklar
derken bir gün büyük bir cinayet işler. Kanun bunun yakasına yapışıp
idama
mahkum eder.
Oğlunun idam haberini dinleyen
ana, mahkeme salonunda feryadı basar. Saçını, başını yolar. Aman hakim
bey,
biricik oğlumu bağışla, benim hayatta ondan başka kimsem yok diye
yalvarır.
İdam mahkumu eşkıya evlada
sorarlar, son bir arzun var mı? Eskiden beri idam mahkumlarının son
arzularını
yerine getirmek adet olduğu için bunun da son arzusu sorulur. İdam
mahkumu
genç:
-Bir tek dileğim var. Sevgili
anacığımın o mübarek dilini öpmek isterim, izniniz olursa bu arzumu
yerine
gelsin diye rica eder.
Mahkumun isteği yerine
getirilmek üzere annesi getirilir:w
Benim sevgili oğlum, dilimi son
bir defa öp bakayım diyerek dilini uzatır.
Eşkıya evlad, anasının dilini
iki dişlerinin arasına alır. Öyle bir ısırır ki, dişler dili makas gibi
keser,
dil pat diye yere düşer.
Orada bulunanlar, vah, vah,
vah! Ne olacak eşkıya evlat! Bunca cinayetler yetmiyormuş gibi bir de
anasının
dilini kopardı derler.
İdam mahkumu genç:
-Ey burada toplanan insanlar!
Bilmeden boş yere konuşmayınız. Benim burada idama mahkum oluşum o
kopasıca
dildendir, koptu ya! der.
Herkes hayretle sonunu dinler.
Genç mahkum devam eder:
-Ben, çocukluğumda komşumun
yumurtasını çalıp getirdiğimde anam bana aferin çekti, yumurtayı alıp
başımı
okşadı. Eğer, o zaman beni terbiye edip men etseydi, bugün bu ölüm
cezası bana
gelmeyecekti, der.
Annenin ihtiyacı var
Ebû'l-Haseni'l-Harkânî
(k.s) hazretleri şöyle anlatır:
İki
kardeş
vardı. Bu iki kardeşin hizmete muhtaç bir anneleri vardı.
Her gece kardeşlerden biri annenin hizmeti ile meşgul olur, diğeri
Allah
Teâlâ'ya ibâdet ederdi. Bir akşam, Allah Teâlâ'ya ibâdet kardeş,
yaptığı
ibâdetten, duyduğu hazdan dolayı kardeşine:
-
Bu gece
de
anneme sen hizmet et, ben ibâdet edeyim, dedi.
-
Kardeşi
kabul etti. İbâdet ederken secdede uyuya kaldı ve o anda bir
rüya gördü.
Rüyasında
bir ses ona:
-
Kardeşini
affettik, seni de onun hatırı için bağışladık, deyince genç:
-
Ben
Allah
Teâlâ'ya ibâdet ediyorum. Kardeşim ise anneme hizmet ediyor.
Fakat beni onun yaptığı amel yüzünden bağışlıyorsunuz, dedi.
Ses
ona:
-
Evet,
senin yaptığın ibâdetlere bizim hiç ihtiyacımız yok. Fakat,
kardeşinin annene yaptığı hizmetlere annenin ihtiyacı vardı,
karşılığını
verdi.
Anzaklı Ömer'în Hikayesi
Türk
olmanın
nasıl bir şey olduğunu unutanlara hatırlatmak için, Türk olmanın
tadına varmak için, lütfen okuyun.
Bu
hakiki
hikayeyi aktaran, sayın Dr. Ömer
Musoğlu 85 yaşındadır ve halen MODA/ İstanbul'da oturmaktadır.
Anzaklı
Ömer'in Hikayesini 1957 Yılında İstanbul Tıp Fakültesi'nden mezun olup
ihtisas
yapmak üzere ABD'ye giden doktor Ömer Muşluoğlu, görev yaptığı hanede
başından geçen
çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:
Amerika
'ya
gittiğim ilk yıllar.. New York'da Medical Center Hospital'da görev
almıştım. Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak,
elektrokardiyografi
çekmek gibi işler.. Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar
hemen direkt
olarak hasta muayenesine, tedavisine verilmiyor. Diğer zamanlarda da
laboratuarda
çalışıyorum. Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam, tahminen yetmiş beş
yaşlarında..
-Kan
vereceğim kolunuzu açar mısınız?" dedim.
Adamcağız
kanserdi ve
aynı zamanda kansızdı.. Kolunu açtım, baktım pazusunda bir Türk bayrağı
dövmesi var. Çok ilgimi çekti, kendisine sormadan edemedim:
-Siz
Türk müsünüz?
-Kaşlarını
yukarıya kaldırarak "hayır" manasına bir işaret yaptı.
-Ama
ben hala merak ediyorum. "Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?"
-Aldırma
öylesine bir şey işte, dedi.
Ben
yine ısrarla:
-Fakat
benim için bu çok
önemli, çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım...
Bu söz üzerine
gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:
-Siz
Türk müsünüz?
-Evet
Türk'üm...."
İhtiyar
gözlerime tanıdık bir göz arıyor gibi baktı.. Anlatmaya başladı:
"Yıl
1915.
Çanakkale diye bir yer var Türkiye'de.. Orada savaşmak üzere bütün
Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben, Avustralya
Anzaklarındanım. İngilizler bizi toplayıp dediler ki:
-Barbar
Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp
yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda.. Birlik
olup
üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir.
Biz
de inandık sözlerine ve savaşmak
isteyenler arasına katıldık.. Beynimizi yıkayan İngilizler Türklere
karşı topladığı
askerlerin tamamını Çanakkale'ye sevk ediyormuş. Bizi gemilere doldurup
Mısır'a
getirdiler, orada birkaç ay talim gördük, sonra da bizi alıp
Çanakkale'ye
getirdiler.
Savaşın
şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler
suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler gibi
geceyi gündüze
çeviriyordu. Her taarruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan
hayatının
baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve
cesareti gördükçe
şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı
bakımından da
fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk
başlarda
zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan
böyle
saldırıyorlar. Meğer bu barbarlıktan değil, kalplerindeki vatan
sevgisinden
kaynaklanıyormuş.
Biz
karaya
çıktık. Taarruz edeceğiz, bizi püskürtüyorlar.. Tekrar taarruz
ediyoruz,
bizi gene püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz..
Derken
böyle
bir taarruzda
başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim. Gözlerimi
açtığımda
kendimi yabancı insanların arasında buldum. Nasıl korktuğumu anlatamam.
İngilizler
bize Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya... Ama dikkat
ettim, bana
hiç de öfkeli bakmıyorlar, yaralarımı sarmışlar. İyice kendime gelince
bu defa
çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki
onların
yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana
ikram
ediyorlardı. Şok olmuştum doğrusu..
Dedim ki kendi kendime:
-'Bu
adamlar isteseler şu anda beni öldürürler, ama öldürmüyorlar...
Veyahut
isteseler önceden öldürebilirlerdi.. Halbuki beni cephenin gerisine
götürdüler..'
Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla 'Yazıklar
olsun bana'
dedim. 'Böyle asil insanlarla ben niye savaşıyorum, niye savaşmaya
gelmişim?
Bu İngiliz milleti ne yalancıymış, ne kadar Türk düşmanıymış' diyerek
pişman oldum.. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki...
Bu iyiliğe karşı ne yapsam diye düşündüm durdum günlerce.. Nihayet bizi
serbest
bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür
boyu unutmamak
için koluma bu Türk bayrağı dövmesini yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu
işte.."
Benim
gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti:
Talihin cilvesine bakın ki, o zaman ölmek üzere iken yaralarımı
iyileştirerek,
sıhhate kavuşmama çaba sarf eden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir
yerde yıllar
sonra yine iyileştirmeye çaba sarf eden bir Türk... Ne garip değil mi?
Avustralya'dan Amerika'ya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı hiç
tahmin etmezdim. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız.
Bizi hep kandırmışlar, buna
bütün kalbimle inanıyorum. Peşinden nemli gözlerle
-Bana
adınızı söyler misiniz?
dedi.
"Ömer"
cevabını verdim.
Merakla
tekrar sordu:
-Peki
niçin Ömer ismini vermişler sana?"
-Babam
Müslümanların ikinci halifesinin isminden ilham alarak bana Ömer
adını vermiş.
-Senin
adın Müslüman adı mı?
Ben
-Evet,
Müslüman adı" deyince yüzüme
baktı,doğrulmak istedi. Onun yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri
dolu
doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki:
-Senin
adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar
Josef Miller idi, şimdiden sonra "Anzaklı Ömer" olsun.
-"Olsun" dedim.
-"Peki
doktor beni Müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu ?"
Şaşırdım,
nasıl da
birdenbire Müslüman olmaya karar vermişti. Meğer o bunu hep
düşünüyormuş da
kimseyle konuşup soramadığı için gerçekleştirememiş..
-"Tabii"
dedim.. "Müslüman olmak çok kolay."
Sonra kendisine imanın ve İslam'ın şartlarını anlattım, kabul etti. Hem
kelime-i
şahadet getiriyor, hem de ağlıyordu.. Mırıldandı:
-Siz
Müslümanlar tespih
çekersiniz, bana da bir tespih bulsan da ben de yattığım yerden tespih
çekerek
Allah'ımı ansam olur mu?
Bu
sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakk'ı zikretmeyi
ihmal
etmiyormuş. Hemen bir tespih bulup kendisine getirdim. Hasta yatağında
tespih
çekiyor, biz de tedavisiyle ilgileniyorduk. Bir gün yanına gittiğimde
samimi bir
şekilde rica etti.
-Beni
yalnız bırakma olur mu?"
-Ne
gibi Ömer amca?
-Ara
sıra gel de bana İslamiyet'i anlat!.. Sen çok güzel
şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor."
O günden sonra her gün yanına gittim, bildiğim kadarıyla dinimizi
anlattım.
Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum,
hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum;
"Doktor
Ömer, lütfen 217 numaralı odaya gidin!
Hemen
yukarı çıktım. Ömer amcanın odasına vardığımda gördüğüm manzara
aynen
şöyleydi: Sağ elinde tespih, açık duran sol kolunun pazusunda dövme
Türk bayrağı,
göğsünde imanı ile koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu. Hemen
başucuna
oturdum, kendisine kelime-i şahadet söylettirdim, o şekilde kucağımda
ruhunu teslim
etti...
Bir
Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk
Milletine olan
sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu.
Ne yalan söyleyeyim, ağladım...
"
Madem ki;
düşünceyi zindana koymayan, hakikat sevgisini zincire vurmayan bir
millet, o cesur ve adil Türkler var, üzerinde hakikatin, adaletin ve
hürriyetin
hüküm sürdüğü bir güneş ülke neden vücut bulmasın..."
Arslanın Rızkı
Arslanın
Rızkı
Ebû Muhammed Şenbekî bir
defâsında Ebû Bekr el-Betâihî'nin yanına
gitmişti. Huzûrunda büyük bir arslan vardı. Arslan, Ebû Bekr
el-Betâihî'nin huzûrunda ağzını yüzünü toprağa sürüyordu. Ebû Bekr
el-Betâihî ise, bâzı suâllere cevap veriyormuş gibi arslana bir şeyler
söylüyordu. Biraz sonra arslan oradan ayrılıp gitti. Ebû Muhammed
Şenbekî, Ebû Bekr el-Betâihî'ye yaklaşıp;
"Size hayvanlarla konuşup
onlara faydalı olmak gibi nîmetleri ihsân eden Allahü teâlâ için bana
söyler misiniz? O arslan size ne dedi? Siz ona ne söylediniz?" dedi.
Buyurdu ki:
"Yâ Şenbekî! Arslan bana dedi ki, üç gündür ağzıma yiyecek
bir şey almadım. Açlık beni çok rahatsız etti. Seher vakti Allahü
teâlâya yalvardım. Bana, senin rızkın, Hemâmiyye köyündeki bir inektir.
Onu parçalayıp yiyeceksin. Onu avlarken sana da bir zarar isâbet
edecek, denildi. Ben ise şimdi, bana geleceği bildirilen o zarardan
korkuyorum. Ne yapayım? Ben de arslanın anlattıklarını dinledikten
sonra ona, sana isâbet edecek zarar, sağ tarafında hafif bir yaradır. O
yara sebebiyle bir hafta elem çekersin. Sonra yara iyi olur, dedim.
Çünkü o köydeki bir ineğin bu arslanın rızkı olduğunu, o ineği avlarken
o köyden on bir kişinin çıkıp buna hücûm edeceklerini, adamlardan
üçünün çarpışma sırasında ağır olarak yaralanacağını, arslanın da sağ
tarafından bir yara alacağını, yaralılardan birinin öleceğini, bir saat
sonra ikincisinin ve yedi saat sonra üçüncüsünün öleceğini, arslanın da
bir hafta sonra yarasının iyi olacağını Levh-i mahfûzda görmüştüm."
diye anlattı.
Ebû Muhammed Şenbekî, bu anlattıklarını hayretle dinledikten sonra,
hâdiseyi tâkib etmek üzere Hemâmiyye köyüne doğru yola çıktı. Oraya
vardığında arslanın ondan önce köye vardığını gördü. Durum aynen Ebû
Bekr el-Betâihî'nin bildirdiği gibi olmuştu. Bir hafta sonra Ebû Bekr
el-Betâihî'nin yanına tekrar geldi. Baktı ki yine o arslan, Ebû Bekr
el-Betâihî'nin huzûrunda duruyordu ve yarası da iyileşmişti.
Arslanın da Şerefi Var
Abdülazîz
Debbağ
hazretleri'ninbir
grup talebesi bir yere gitmek için yola çıktılar. Yanlarında eşkıyâ
saldırısına karşı koyacak hiç bir şey yoktu. Geceyi tenha ve korkunç
bir yerde geçirdiklerinden, içlerinden iki kişi uyumadı. Bunlar
yakınlarında bir arslanın dolaştığını fark ettiler. Biri diğerine;
-Kimseyi uyandırma sonra
paniğe
kapılabilirler, dedi.
Sabah olunca yakınlarında
ölü
bir tavşana rastladılar ve yollarına devam ettiler. İşlerini görüp geri
dönerken konakladıkları yerde, bir kişi uyumayıp arkadaşlarını bekledi.
Hocaları Abdülazîz Debbağ'ın huzuruna geldiklerinde uyumayan talebe;
-Efendim! Müsâde ederseniz
biraz uyumak istiyorum. Çünkü dün gece hiç uyumadım,dedi.
Abdülazîz Debbağ;
-Niçin uyumadın? diye
sorunca;
-Arkadaşlarımı korumak
için,diye cevap verdi.
Bunun üzerine;
-Senin gece uyumayıp
arkadaşlarını beklemen bir fayda sağlamaz. Siz giderken falan gece yol
kesiciler sizin yanınıza geldiğinde arslanı ve sizi koruyanı hatırlıyor
musun? dedi.
Talebe;
-O gece ne oldu?diye sual
edince:
-O gece falan yere
vardığınızda
üç kişi gelip size katıldı. Daha sonra sizden ayrılınca oradan gelip
geçeni gözleyen dört kişi ile buluştular. Ve sizin konakladığınız yeri
onlara haber verdiler. Siz uyuduktan sonra sizi soymak için
yaklaştıkları sırada etrafınızda bir arslanın dolaştığını görünce çok
şaşırdılar. Kendi kendilerine; "Arslanı öldürürsek bunlar uyanır,
soygun yapmaya kalkışırsak arslan engel olur." dedikten sonra bir çıkar
yol bulamayarak başka bir kervanı soymaya gittiler. Orada da bir şey
bulamayınca
tekrar sizin yanınıza geldiler. Arslan önlerine tekrar çıkınca,
aralarında şöyle konuştular: "Bunlar nasıl insanlardır ki hangi yönden
yaklaşmaya çalıştıysak orada bir arslan çıktı." Bunun iç yüzünü
öğrenmek istedilerse de Allahü teâlâ onların kalblerini mühürledi,
dedi.
Talebe;
-Yolda rastladığım ölü
tavşan
neydi? diye sorunca,
Abdülazîz Debbağ;
-Arslanın bir onuru
vardır.
Bir
insanın yüzüne sinek konsa nasıl eliyle kovalarsa, arslan da sizi
korurken, bir tavşan gelip önünde durdu. Sen ise onu görmedin. Arslan
bir pençe vurarak öldürdü, buyurdu.
Asalet & Terbiye
Firavun'un
kahinleri, saltanatı yıkacak çocuğun
dünyaya geldiğini kendisine haber verdiler. Firavun ölmemek için
öldürmek
sevdasına kapıldı. O sene dünyaya gelen erkek çocuklarını, kılıçtan
geçirtmeye
başladı. Cellatlar; sokak sokak, ev ev dehşet ve ölüm
saçıyorlardı.
Kadının
biri, doğum sancıları başlayınca, mağaraya vardı ve çocuğunu
orada dünyaya getirdi. Çocuğunun, gözünün önünde öldürülmesinden
korktuğu
için orada bırakarak evine döndü. Mukadderatı ile başbaşa kalan çocuğu,
Cenab-ı Hakk'ın emriyle, Hz.Cebrail besleyip büyüttü.
İlk
fırsatta
mağaraya koşan kadın, çocuğunu hayatta bulunca sevindi,
onu emzirip doyurdu ve tekrar evine döndü. Günler böylece geçerek
küçük büyüdü ve sonunda Hz.Musa'nın kavmini, altından buzağıya taptıran
kimse bu çocuk oldu. Adı Musa.
Samira
kabilesine mensup bulunduğu için, kendisine Samiri lakabı verilmiştir.
Asalet
olmayınca, Cebrail aleyhiselamın verdiği gıdaya ihanet etti.
Diğer
bir
Musa
da Allah'ın Kelimi, Peygamberi ve Firavun'un helakinin
zahir planda sebebi oldu. Cenab-ı Hakk, onu Firavun'un sarayında
ve kucağında büyüttürdü. Hz.Musa'nın annesi, kalbine gelen bir ilhamla
oğlunu bir sandık içine koyarak Nil'in akıntısına bıraktı. Nil'in
kıyısında
yapılmış sarayının balkonunda, karısı Asiye ile birlikte oturmakta
bulunan Firavun, nehirden gelmekte olan sandığı yakalatıp açtırdı.
Derhal,
içinden
çıkan küçük Hz. Musa'yı öldürtmek için emir verdiyse de Asiye buna mani
olarak:
-
Benim
için de, senin için de bir göz bebeği! Onu öldürmeyin. Olur
ki, bize faidesi dokunur, yahut onu evlat ediniriz, dedi.
Netice
itibariyle
Firavun'un
büyüttüğü Musa; Peygamber oldu ve Firavun'un saltanatını yıktı. Bir
Arab şairi, aslet olmayınca terbiyenin fayda vermeyeceğini dile
getiriken:
Fe
Musa'llezi rabbahü Cibrilü kafirün
Ve Musa'llezi rabbahü Fir'avnü mürselü
demiştir.
Yani": (Asalet olmadığı için) Cebrail'in büyüttüğü Musa kafir
oldu ve (asil bir soya sahip olduğu için) Firavun'un beslediği Musa ise
Peygamberdir"
Asi Kadınla Sert Gagalı Kuş
Kadının
birinin tek bir oğlu vardı. Günün birinde genç delikanlı ağır bir
hastalığa yakalanır. İki gözü iki çeşme, oğlunun yastığı başında
ağlayarak uykusuz geceleri ağaran tanyerine bağlarken oğluna şifa
vermesi için Allah'ına durmadan dua ediyordu.
Bir gün oğlu iyileştiği takdirde canlı olarak yedi günlüğüne mezara
girmeyi Allah'a adadı. Günlerden bir gün kadının neredeyse ümidini
tamamen keseceği bir sırada genç delikanlı iyileşiverdi. Kadın hudutsuz
sevinçler içinde Allah'a şükürler ediyorsa da tatbiki oldukça zor ve
hatta tehlikeli adağını yerine getirmeye yanaşmıyordu.
Bir gece rüyasına giren meçhul bir ses kadına sert ve ciddî bir ifade
ile "oğlun iyileşti. Şimdi adağını yerine getirmen lâzım. Yoksa
Allah'ın musibetleri bitmez. Başına daha ağır bir belâ gelecektir" diye
seslenir.
Kadın, Allah'a verdiği sözden kaçmayacağını anlayınca biricik oğlunu
yanına çağırarak durumu açıkça anlatır ve oğluna şöyle der; "şimdi
hemen git bana mezar biçiminde bir kuyu kaz. Ağır hasta olduğun
günlerde Allah'a verdiğim sözü yerine getirerek yedi günlüğüne kuyuya
gireceğim. Eğer yaşayacak günlerim varsa, yedi günün sonunda sağ salim
çıkarım da tekrar burada yaşarız Eğer günlerim dolmuş do gireceğim
kuyudan çakamazsam tam adak borcumu ödemiş olarak ödemiş olarak mezara
gireceğim.
Oğlu mezar biçimindeki kuyuyu hazırladı ve kadında canlı olarak adak
borcunu ödemek üzere içine girdi. Kuyuya girer girmez Cenâb-ı Hakk'ın
yardımıyla etraftan bir deliğin açıldığını gördü. "Ulu Allah'ım! Bütün
beşerî gücümü ve imân kuvvetimi yoluna koyarak yaşama arzumu tepiyor ve
sana vermiş olduğum sözü yerine getirmeye geliyorum. Allah'ım, beni
karanlık ve dar kuyunun cana kasteden her türlü kazasından sen koru."
Duası biter bitmez gördüğü delikten karanlık mezara ışıklar
süzülüyordu.
Az sonra daha da genişleyip orta büyüklükte bir pencere halini alan
mezar deliğinden ötelere bakınca renkli, ışıklı ve yeşillikler içinde
yüzen, akarsulu bir bahçe gördü. İki kadın bahçe içinden ilerleyerek
ona doğru geliyorlardı. Kadınlar epeyce yaklaştıktan sonra ona
seslendiler: "ey dünyalı kadın! Aziz misafirimiz! içine kapandığın
kuyudan çık da bizim yanımıza, şu sevimli bahçeye gel."
Kadın sevinç içinde mezardan çıkarak içinde akarsuların çağıldadığı,
tatlı sesli kuşların ötüştüğü bahçeye girdi. Üç kadın birlikte
yeşillikler içinde bir müddet beklediler ve bahçenin ortasında geniş
bir havuzun yanıbaşında oturdular.
Birlikte oturunca dünyalı kadın meraklı bakışlarla yanındaki kadını
süzdü. Kadınlardan birinin başına renkli bir kuş konmuş, kanatları ile
yelpazeliyordu. Öbür kadının başına da bir kuş konmuş, fakat sert ve
uzun gagası ile kadının saçını başını durmadan yoluyordu. Önce kuşun
kanatları ile yelpazelediği kadına dönerek sordu; "bu yüksek dereceye
hangi iyiliğin sayesinde ulaştın?"
Kadın bu soruya şöyle cevap verdi; "dünyada iken sevgili bir kocam
vardı, onun her sözünü tutardım; o itaatim sayesinde bu dereceye
ulaştım."
Dünyalı kadın, birinci kadından cevap aldıktan sonra bu sefer öbür
kadına dönerek sordu; "Peki, sen ne kötülük ettin de bu iri gagalı kuş
durmadan başını oyuyor?" Kadın içini çekerek konuşmaya başladı; "İyi
huylu ve temiz bir kadındım. Dünyada elimden geldiği kadar Allah'a
karşı olan vazifelerimi yerine getirdim Çok kimselere iyilik ettim.
Herkes benden memnundu. Bazen emirlerinden dışarıya çıkıyordum. Şimdi
halimi görüyorsun. Aslında iyi bir insan olduğum için Ulu Allah (c.c.)
bana bu yeşil bahçelik yerde kalma müsaadesini verdi. Fakat kocamı
memnun edemeden öldüğüm için de başımı durmadan oyan bu kuşun
işkencesine mahkûmum.
Ne olur, sana yalvarıyorum. Sen tekrar dünyaya döneceksin. Sana
kocamın adını ve oturduğu yeri söyleyeyim. Kocamla görüş; ona durumumu
anlat ve namıma ondan rica et de hakkını helâl etsin. Ben de bu
işkenceden kurtulayım." Dünyalık yedi gün dolunca kadınlar misafirini
götürüp kuyusuna koydular. Zaten tam o sırada mezarın başından kazma
sesleri geliyordu. Kadını oğlu yedi gün önce canlı olarak mezara
gömdüğü annesini kurtarmaya koşmuştu.
Oğlu sıhhate kavuştuğu takdirde Allah'a adadığı borcunu selâmetle
yerine getiren kadın, kuyudan çıkarak evine varınca uzak-yakın çevrede
oturan herkes ziyaretine geldi. Bu ziyaretçiler arasında öbür dünyada
sert gagalı kuşun başını oyduğu kadının kocası da vardı. Kadın, eşinin
öbür dünyadaki çektiği işkenceyi adama anlattı ve yaptığı ricalar
üzerine adam hakkını ölü eşine helâl etti.
Kadın o gece rüyasında işkence çeken kadını gördü; kocasının hakkını
helâl etmesi üzerine azabı son bulmuştu ve dünyalı kadına arabuluculuk
ettiğinden ötürü teşekkür ediyor; durmadan dualar ediyordu.
Allah (c.c.) bütün müslüman kadınlarını namus ve iffet yolundan
ayrılmayarak, Allah'ın emrettiği gibi kocalarına itaat eden kimselerden
eylesin, âmin!
Asil Ruh
Âşığa Bağdat Irak Değildir
Mağripli
birisi Yahyâ Efendinin ismini
duyup, görmeden ona âşık oldu. Yahyâ Efendinin nerede olduğunu
bilmiyordu. Mısır, Şam, Halep ve başka birçok yer gezip Yahyâ Efendiyi
aradı. Netîcede İstanbul’a geldi. Gördüklerine dâimâ; “Yahyâ nerede. Ey
insanlar Yahyâ’yı biliyor musunuz?” derdi.
Birisi onun
hâlini
anlayıp
aradığı kişinin Beşiktaş’ta olduğunu haber verdi. Mağripli yürüyerek
Beşiktaş’a geldi. Sorarak Yahyâ Efendinin dergâhını buldu. Kapıyı
çalıp, Yahyâ Efendi hazretlerini sordu. Dergâhtakiler Yahyâ Efendinin
Kavak’taki bahçesine gittiğini söylediler.
Âşık
Mağripli;
“Âşığa
Bağdât
ırak değildir.” diyerek Kavak’taki bahçeye geldi. Bahçe çok güzel olup
ortasında bir havuz vardı. Yahyâ Efendi havuzun yanında oturmuştu.
Hizmetçiler bahçeyi suluyorlardı. Mağripli doğruca Yahyâ Efendinin
yanına yaklaşıp, selâm verdi ve elini öptü. Sonra da; “Efendim ne olur
beni talebeliğe kabûl edin. Nice yıllar diyar diyar gezip sizi ararım."
dedi.
Yahyâ
Efendi ona;
"Acabâ
maksadın
nedir? Bu kadar zahmete sebep ne
oldu. Bize anlat, biz de sana yardım edelim, gamını giderelim."
buyurdu.
Mağripli,
Yahyâ
Efendinin ayaklarını öpmek istedi ve;
"Efendim
ne olur kimyâ ilmini bana öğretin.” dedi.
Bu sözü
üzerine Yahyâ
Efendi;
“Sen yanlış
haber
almışsın. Biz o senin dediğin şeyi bilmeyiz.”
buyurdu.
Mağripli
yine;
“Efendim!
Derdimin
dermânı sendedir. Ben arzuma
kavuşmadan buradan gitmem.” dedi ve sözlerinde ısrar etti.
Meğer ki
Mağripli, Yahyâ Efendiyi imtihan etmek istermiş. Onun maksadını anlayan
Yahyâ Efendi, Mağriplinin ayak ucunda bir siyah taş gördü ve;
“Ey kişi!
Şu kara taşı bana al da veriver.” buyurdu.
Mağripli
eğilip
yerdeki kara
taşı aldı ve Yahyâ Efendinin eline verdi.Yahyâ Efendi o taşa dikkatle
baktı. O sırada taş altın kesildi. Sonra havuzun içine atıverdi ve;
“Allahü
teâlânın
sevgili kulları taşa nazar etseler, o hâlis altın
oluverir.” buyurdu.
Bunu gören
Mağripli;
“Elhamdülillah.
Cenâb-ı Hak
beni maksâdıma kavuşturdu. Maksadım hâsıl oldu. Efendim beni kabûl
edin. Hizmetinizle şereflenmek istiyorum. Canım başım yolunuza
fedâdır.” dedi ve ellerine sarıldı. Yahyâ Efendi de onu talebeliğe
kabûl etti. Bir bahçenin bakım işlerini ona verdi.
At Hırsızı
Ateş Lazım Oldu
Ateşperest Komşu
Ahmed
bin Harb hazretlerinin
Behram adlı
ateşperest bir komşusu vardı. Bu komşu bir defâsında ticâret için bir
yere mal gönderdi. Yolda hırsızlar mallarını alıp kaçtılar. Ahmed bin
Harb durumu haber alınca, yanındakilere; "Haydi komşumuza gidelim.
Başına gelen bu hâl için üzülmemesini söyleyip onu teselli edelim. Her
ne kadar ateşe tapıyorsa da komşumuzdur." dedi. Behram'ın evine
gelince, kendilerini hürmetle karşıladı ve çok saygı gösterip
ikramlarda bulundu. O günlerde çok kıtlık olduğundan bir şeyler yemek
için gelmiş olabileceklerini de düşünerek ayrıca yemek hazırlamak
istedi. Bunu gören Ahmed bin Harb hazretleri; "Zahmet etmeyiniz.
Malınızın çalındığını duyduk. Üzülebileceğinizi düşünerek, halinizi,
hatırınızı soralım diye geldik." buyurdular. Behram; "Evet öyledir, ama
bunda üç şeye şükretmem lâzım oluyor: Birincisi, başkaları benden
çaldılar, ben başkalarından çalmadım. İkincisi, malımın yarısını
aldılar, diğer yarısı bende kaldı. Ya hepsini alsalardı. Üçüncüsü, din
bende kaldı, dünyâyı aldılar." dedi.
Bu sözler Ahmed bin Harb'in
pek hoşuna
gitti ve yanındakilere; "Bu sözleri yazın. Bundan îmân kokusu geliyor."
dedi. Sonra Behram'a; "Niçin ateşe tapıyorsun?" diye sordu. Behram:
"Ona tapıyorum ki yarın beni
yakmasın,
kendisine yakmak için odun verdim ki beni Allahü teâlâya ulaştırsın."
cevâbını verdi.
Ahmed bin Harb: "Çok
yanılıyorsun. Ateş
zayıftır. Ona tapmakla hesaptan kurtulmak mümkün değildir. Bir çocuk,
bir avuç su atsa ateşi söndürür. Bu kadar zayıf bir şey başkasına nasıl
kuvvet verebilir? Bir parça toprağı bile kendinden atamaz. Seni Allah'a
nasıl kavuşturur? Ateş câhildir. Bir şey bilmez, yakarken misk ile
necaseti ayıramaz. Hepsini aynı anda yakar ve hangisinin daha iyi
olduğunu bilmez. Sen ki, yetmiş senedir ona tapıyorsun. Ben de ömrümde
bir kere ona tapmadım. Gel ikimiz de elimizi ateşe sokalım. Seni
koruyup korumadığını gör." buyurdu.
Behram ateş getirdi. Ahmed
bin Harb
hazretleri elini ateşe sokup bir saat kadar bekledi. Eli hiç yanmadı ve
acımadı. Bu hâli gören Behram çok şaşırdı, kalbinde bir değişme
hissederek:
"Size dört şey soracağım.
Cevaplarını
verirseniz îmân edeceğim." dedi.
Ahmed bin Harb "Sor."
buyurdu. Behram
dedi ki:
"Allahü teâlâ, insanları
niçin yarattı?
Mâdem ki yarattı niçin rızık verdi? Mâdem ki rızık verdi. Niçin
öldürdü? Mâdem ki öldürdü. Niçin diriltecek?"
Ahmed bin Harb şöyle cevap
verdi:
"Allahü teâlâ kendini
tanımaları için
insanları yarattı. Razzâk, ziyâdesiyle rızık verici olduğunu bilsinler
diye onlara rızık verdi. Kahhâr olduğunu anlamaları için onları
öldürür. Kudretini tanımaları için onları tekrar diriltir."
Behram bunları duyunca;
"Eşhedü en lâ
ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlühü." diyerek
müslüman oldu.
Ateşperest Rahibin Cömertliği
Allah dostlarından Mübarek'in
oğlu Abdullah anlatıyor: Yıllardan bir
yıl Kabe'ye yaptığı ziyaretlerden birinde Hz. İsmail'in makamına girmiş
ve orada uyuya kalmıştım. Uyurken sevgili Peygamberimizi rüyamda
gördüm. Bana şu emri veriyordu:
"Hac ibadetini sona erdirip memleketin Bağdad'a döndüğünde falan
mahalledeki ateşperest rahibini ziyaret et ve ona benden selam söyle.
Ve ona Yüce Allah'ın kendisinden hoşnut olduğunu müjdele." Bu sözleri
söyledikten sonra Peygamber (sav) uykumdan kayboldu. Artık sesini
duyamadım. Bir aralık uyandım. "La havle velâ kuvvete illâ billahil
aliyyil azim (Kuvvet ve kudret ancak yüce ve ulu Allah'ındır.)" diyerek
bu rüya şeytanın vesvesesi olsa gerek dedim. Abdest aldım. Kabe'yi
tavaf ettim. Tekrar uyku bastı. Yine rüyamda aynı emri üç defa
tekrarlayan sevgili Peygamberimizi gördüm. Bu defa rüyanın rahmani
olduğuna kanaat getirmiştim.
Hac ziyaretimi bitirip Bağdad'a dönünce ilk işim Peygamberimizin
emanetini yerine getirmek üzere ateşperest rahibinin ziyarete varmak
oldu. Yaşlı adama önce şu soruyu sordum: "Siz ateşperest rahibisiniz
değil mi? Ben seni günahkar bir putperest bilir ve Cehennemlik
olacağına inanırdım. Senin Allah'ın hoşnutluğuna kazanacak amelin var
mı?
Ateşperestin "evet var" diyerek soruma karşılık verdiği cevaplar beni
büsbütün şarşırtmıştı. Putperest rahip yıllarca insanlara kendi sapık
dininin dolambaçlı yollarını göstermiş bir dini liderdi. Dört kızıyla
dört oğlunu birbirleriyle evlendirmişti. Bunların düğün cemiyetlerini
yaparken mecusi halka büyük ziyafetler çekmişti. En güzel bir kızıyla
da kendisine denk bir erkek bulamadığı için bizzat kendi evlenmişti. O
gece öyle dillere destan bir ziyafet düzenlemişti ki binlerce mecusi
bir bir evine akın etmişlerdi.
Bütün bunları hayır yaptım diyerek söyleyen ateşperest rahibin bu
hareketleri dinimizce yasaktı. Onun müşrik mantığına uygundu, ama
İslam'da kötülüklere başlık etmek, zina, dolandırıcılık gibi en ağır ve
yasak hareketlerdi.
Bu defa rahibe, iyice düşünüp taşınarak daha başka iyiliklerini ortaya
dökmesini söyledim. Nihayet son olarak şu iyiliğini dile getirdi:
Bir akşam karımda odamda yatıyordum. Kapım çalındı, içeriye müslüman
bir komşu kadın girdi. Ocağını tutuşturmak için elindeki lambayı,
yanmakta olan kandilimden yakmak için geldiğini söyledi. Lambasını
yakıp kapıdan çıkarken söndürdü ve tekrar yakmak üzere odama döndü.
Aynı hareketi birkaç kere daha tekrarlayınca kadından şüphelenmeye
başladım. Aklıma kötü şeyler gelmeye başladı. Acaba kadının elindeki
lamba kapıya çıkınca rüzgar tarafından gerçekten söndürülüyor mu idi;
yoksa kadın tekrar tekrar girebilmek için bir bahane mi icad ediyordu?
Acaba bu kadın benim neler yaptığımı gözleyen ve evimin içinde
birşeyler arayan bir casus mudur, diye düşünmeye başladım. Anlaşılan
kadın da şüphelendiğimi, içime kurt düştüğünü sezmiş olacak ki sonuncu
seferinde yanan lambasını iyice koruyup sönmesine engel olarak kapımdan
çıktı ve evinin yolunu tuttu. Bir defa içime endişe düşmüştü, ben de
gizlice odamdan çıkarak kadını izlemeye başladım. Evinin kapısına
varınca kadın içeri girdi.
İçeriden küçüçük çocukların dinmeyen ağlayışları arasında annelerine
"açız açız yemek ver bize." diye yalvardıklarını duydum. Kadın da
çaresizlik içinde çocukları ile birlikte hüngür hüngür ağlıyordu.
Kapıyı vurarak içeri girdim. Kadın beni karşısında görünce önce şaşa
kaldı ve arkasından ziyaretimin sebebini sordu. Üst üste dönüp lamba
yakmasından şüphelendiğim için gizlice peşinden geldiğimi, ağlama
seslerini duyunca da içeri girdiğimi söyledim.
Sözlerim bitince kadın derinden bir iç çekerek bana şu sözleri söyledi.
"Yetim yavrularımla birlikte günlerden beri açız, buna rağmen günlerden
beri bağrıma taş basıyor ve Allah'tan başkası önünde el açmanın
küçüklüğüne katlanamıyordum. Fakat bugün sana gelirken sabrım iyice
tükenmişti. Çocuklarıma birşeyler istemeye kararlıydım. Ama bir türlü
cesaret edip halimi sana açamadım. Bu şaşkınlık ve çaresizlik içinde
kapı ile odan arasında dönüp durdum. Lambanın sönmesini de
utangaçlığıma bahane ettim."
Kadının bu sözleri bana çok tesir etmişti. Hemen eve gittim. Hazırda ne
bulduysam alıp getirdim ve zavallı dula verdim. Kadının yüzüm
gülümsemeye başladı ve yemeklik bir şeylerin eve girdiğini anlayan
yetim yavruların çığlıkları da biraz hafifledi. Az önce içinden yaslı
ağlayışlar yükselen evin kederi dinmiş yerine neşeli bir hava esmeye
başlamıştı. O anda dara düşmüş komşunun sıkıntısına geçici olarak da
olsa çare buldum diye içimde anlatılmaz derecede sevinç duydum."
Sözünün burasında rahibe "yeter söylediklerin bana kafidir." diyerek
sözünü kestim. İki cihan güneşi Peygamberimizin (sav) bizim gözümüze,
ebedi Cehennem'lik bir kafirden başka değer taşımayan bir ateşperest
rahibine neden selam gönderdiğini iyice anlamıştım.
Daha önce putperest olan rahibin putperestliği yüzünden cehennemlikten
sonradan müslüman olan komşuya yapmış olduğu yardımıyla Allah'ın
hoşnutluğunu kazanır. Hak dini olan İslamiyyeti kabul ettiğinden dolayı
böyle bir evliyanın, Peygamberimizin (sav) tavsiyesiyle ziyarete
gelmesini hak etmiş, böylece değerli Müslümanların safhasına katılmış
olur.
İnsanlığa ömrü boyunca merhamet ve yardımseverliği öğretmeye çalışan
yüce Peygamberimiz (sav) rahibin komşusuna gösterdiği yakınlığı pek
beğenmişti.
Yüce Allah (cc) cümlemizi komşularını yakından gözeten, sıkış anlarda
onların yardımlarına koşmayı vazife bilen kullarından eylesin, Amin!...
Ayakkabının Çamuru
Ayakkabının
Çamuru
Bâyezîd-i
Bistâmî yağmurlu bir havada Cumâ namazına
gitmek için evinden çıktı. Sağnak hâlde yağan yağmur, yolu çamur hâline
getirmişti. Yağmur bitinceye kadar bir evin ihâta duvarına dayandı.
Çamurlu
ayakkabılarını duvarın taşlarına sürerek temizledi. Yağmur yavaşlayınca
câmiye
doğru yürüdü. Bu sırada aklına bir mecûsînin duvarını kirlettiği geldi
ve
üzülerek;
"Onunla helâlleşmeden nasıl Cumâ namazı kılabilirsin? Başkasının
duvarını
kirletmiş olarak nasıl Allahü teâlânın huzûrunda durursun?" diye
düşündü
ve geri dönüp o mecûsînin kapısını çaldı.
Kapıyı
açan mecûsî;
"Buyrun bir arzunuz mu var?" diye sorunca;
"Sizden özür dilemeye geldim." dedi.
Mecûsî hayretle;
"Ne özrü?" diye sordu. O da;
"Biraz önce duvarınızı elimde olmadan çamurlu ayakkabılarımı temizlemek
maksadıyla kirlettim. Bu doğru bir hareket değil. Yağmurun şiddeti bu
inceliği
unutturdu." deyince,
Mecûsî hayretle;
"Peki ama ne zararı var? Zâten duvarlarımız çamur içinde. Sizin
ayağınızdan oraya sürülen çamur bir çirkinlik veya kabalık meydana
getirmez." dedi.
Bâyezîd-i Bistâmî;
"Doğru ama, bu bir haktır ve sâhibinin rızâsını almak lâzımdır."
dedi.
Mecûsî;
"Size bu inceliği ve insan haklarına bu derece saygılı olmayı dîniniz
mi
öğretti?" diye sorunca;
"Evet dînimiz ve bu dînin peygamberi olan Muhammed aleyhisselâm
öğretti." dedi.
Mecûsî;
"O hâlde biz niçin bu dîne girmiyoruz?" diyerek kelime-i şehâdet
getirip müslüman oldu.
Azap Melekleri ve Günahkar Genç
Mahşerde
bir genç,
Allah
Teala'dan
aman dilemiş.
Günahı pek
çokmuş. Melekler, onu
cehenneme
atmak için koşmuşlar. Fakat yüce ihsan sahibi Hakim-i
Teala,
ona yaran olmuş. Melekler
tam onu
yakaladıkları sırada,
"Neden
bu genci cehenneme sürüklüyorsunuz?" diye bir
hitap gelmiş.
Onlar
şöylece
cevap vermişler:
"Onu
cehenneme atmak için
sürüklüyoruz."
Bunun
üzerine yene Allah Teala'dan
bir hitap gelmiş.
“Şaşılacak
şey doğrusu.
Biz onunlayız ama siz bunu duyamazsınız. Biz
ikimiz
beraberiz ve
beraber olmaya
devam
edeceğiz."
Melekler bu
sözü hakikaten
de duymamışlar. Böyle
bir lütfü görmemişler. Fakat
bu sözün
heybetinden
hepsi susmuş, titremiş ve
kendilerinden
geçmişler
Allah
Teala, gence
yeniden,
“Ey
pejmürde! bu hale düştün
de sürünüp
durmaktasın? Kendine gel! Kaç
onlardan!" diye
hitap etmiş.
Genç
demiş ki:
“Ya
rabbi! Böyle bir yerde ne
yapabilirim? Bu ovanın ne başı var, ne sonu. Böyle bir kıyametten nasıl
kurtulurum? Buradan bir kaçış yolu yok ki?”
Allah
Teala,
"Ey
sarhoşluk
batağına düşen
kimse!" diye
hitap
etmiş. "Gel, bize
kaç!
Bize
kaçarsan
onlardan
kurtuldun demektir."
Genç,
"Bende
bu
kudret
yok.
Elimde
çaresizlikten başka bir
şey kalmadı. Senin
lütfun imdadıma yetişmedikçe,
senin sır perdelerin
beni gizlemedikçe
buradan
kurtulamam" demiş.
Bunun üzerine
Allah
Teala, onu
keremiyle örtmüş. Kıyametteki
mahlukattan gizlemiş. Devletiyle onu
sırlar
makamına
ulaştırmış, vuslat yurduna
eriştirmiş. Melekler, kendilerine
geldiklerinde orada o genci
birr hayli aramışlar
ama bulamamışlar.
Allah
Teala’ya,,
"O
günahkar ne oldu, nereye
gitti? Yoksa beka
aleminde fenaya
mı erişti?
Cenneti dearadık,
cehennemi Fakat
bir türlü onu
göremedik.
Elimizden kaçırdık
gitti. Ya rabbi, onun nereye
gittiğini sen bilirsin! Eğer bunu
bizeL söylemezsen
mahvoluruz" diye
seslenmişler,
Allah
Teâlâ,
“Bu
bizim hikmetlerimizdendir. O, bizim
himayemizde
artık. Bizim huzurumuzda
yer
edindi kendine. Artık
onunla işiniz yok. Bu
işi bir o, bir
biz
biliriz. Siz aradan
çekilin artık!” diye hitap etmiş.
Ey
kardeşim! Allah bir kişiye inayet eder, yar
olursa artık araya hiç ağyar
girebilir mi?
Allah insana önce doğru
yolu buldurmak için inayet eder. Peygamberi bir
güneş kılaraktan
alemi aydınlatır. Allah
inayetiyle seni has kullarından eyledi mi tüm
kusurlarından kurtulursun. Sana
cemalini gösterir. Böylelikle de işin, gücün
yalnızca onu seyretmek olur.
Feridüddin Attar, İlahiname,
Semerkand Yayınları, 2007
Balina Ziyafeti
Ashab-ı
Kiram'dan Cabir r.a. Hazretleri anlatıyor:
Rasulullah
s.a.v. bizi bir müfreze (askeri birlik) ile göndermişti. Başımıza da
Ebu
Ubeyde'yi komutan tayin etmişti. Kureyş'e ait bir kervanı ele
geçirmekle
vazifeliydik. Azık olarak da bize bir dağarcıkta hurma verilmişti.
Başka
azığımız yoktu. Ebu Ubeyde, bize birer tane hurma veriyordu.
- O bir
hurmayı
ne yapıyordunuz? diye sorulunca dedi ki:
-
Çocuğun
emmesi gibi o hurmayı ağzımızda tutup emiyorduk. Sonra da üstüne su
içiyorduk.
Bu bize bir gün bir gece yetiyordu. Değneğimizle ağaç yapraklarını
çırparak,
düşen yaprakları su ile ıslatıp yiyorduk.
Böylece
yolumuza devam ettik. Deniz kıyısına vardık. Deniz kıyısında büyük bir
kum
tepesi gibi bir şeyin yükseldiğini gördük. Yanına vardığımızda kıyıdaki
şeyin
anberbalığı (balina) denen hayvan olduğunu gördük. Ebu Ubeyde önce:
- Bu
leştir,
dedi. Sonra da şunu söyledi:
- Hayır.
Biz
Rasulullah s.a.v.'in elçileriyiz ve Allah yolundayız. Zaruret haline
düştük.
Bundan yiyiniz.
Biz
yaklaşık
bir ay boyunca o hayvanın etiyle geçindik. Üçyüz kişiydik ve
şişmanlamıştık.
Hayvanın göz çukurundan testilerle yağ alıyorduk, öküz büyüklüğünde et
parçaları koparıyorduk. Ebu Ubeyde bizden onüç kişiyi alıp hayvanın göz
çukuruna oturtmuştu. Kaburga kemiklerinden birini alıp yere dikti;
sonra en
yüksek deveyi binicisiyle onun altından geçirdi. Bu hayvanını etinden
pastırma
yapıp azık ettik.
Medine'ye
geldiğimiz zaman Rasulullah s.a.v.'in yanına vardık. Bu durumu
kendisine
anlattığımızda dedi ki:
- O,
Allah'ın
size çıkarıverdiği bir rızıktır. Yanınızda onun etinden bize
yedireceğiniz bir
şey var mı?
Biz de
getirdiğimiz etlerden bir miktarını Rasulullah s.a.v.'e gönderdik, O da
etten
yedi.
Bari Onunla Beraber Yanayım
Bunların arasında zayıf bir bülbül
yavrusu vardı. Kendini ateşe atacağı
sırada Hak teâlâ, Cebrail aleyhisselama emredip buyurdu ki:
- O kuşu tut ve ne dileği olduğunu sor.
Cebrail aleyhisselam kuşu tutup istediğini sorunca, kuş dedi ki:
- Halilullahı ateşe atıyorlar. Madem ki kurtarmaya kâdir değilim, bari
onunla beraber ben de yanayım.
Hak teâlâ buyurdu ki:
- O kuşun benden dileği nedir?
Bülbül şöyle arz etti.
Benim dünyada, Hak teâlânın adını anmaktan başka arzum yoktur. Bin bir
ismi olduğunu işittim. Yüz birini biliyorum. Dokuz yüz ism-i şerifini
de bilmek isterim.
Hak teâlâ kuşun dileğini yerine getirdi.
Şimdi sahralarda feryat eden bülbül, Hak teâlânın ismini söylemektedir.
Nemrud’un ateşi, İbrahim aleyhisselama gülistan olunca, bülbül gelip
gül ağacında nağmeye başladı. O zamandan kıyamete kadar, gül ağacına
muhabbet etti, aşık oldu.
İbrahim aleyhisselamı ateşe attıkları
zaman bütün melekler, vahşi hayvanlar ve kuşlar ağlaştılar ve etrafında
toplanıp, İbrahim aleyhisselama bir yardım yapabilmenin çaresini
aradılar.
Başını Vermeyen Şehit
Yüz
kişilik Osmanlı mücahit gücünün savunduğu Girijkal kalesi (1555
yıllarında) bini aşkın düşmanın saldırısına uğramıştı. Bu savaşta şehit
düşen Deli Mehmed isimli bir dervişin macerası da o savaşta bulunan
Girijgal kadısı tarafından bir destanla anlatılmıştır. Yaşanmış gerçeği
anlatan bu destanın yüz beyit kadarı da Peçevî Tarihi’nde yer almıştır.
Usta hikâyeci Ömer Seyfettin ise (ö.1920) bu tarihî hadiseyi Peçevî’den
alarak “Başını Vermeyen Şehit” adıyla on beş sayfalık güzel bir hikâye
şekline çevirmiştir. Bu dokunaklı hikâyenin can alıcı kısmı özetle
şöyledir:
“… Kuru Kadı eliyle hisarın kapısını açtı. Girijgal
gazileri Allah Allah naralarıyla müthiş bir umman tuğyanı gibi
fışkırdılar. İki koldan hücum olunuyordu. Kollardan birine Deli Hüsrev,
birine Deli Mehmed baş olmuştu. Deli Mehmed’le Deli Hüsrev’in takımları
düşmanı kaçırmamak için iyice sarıyordu. Kuru Kadı cübbesini atmıştı.
Elinde kılıç, gazilerin arkasında yürüyordu…
Kuru Kadı’nın gözleri Deli Mehmed’i aradı. Bakındı,
bakındı, göremedi. Düşman safına karışıp kaynaşan kolun arkasında iri
bir vücut yere uzanmıştı. Siyah, yüksek atlı bir şövalye, uzun bir
kargıyı bu uzanmış vücuda saplıyordu… Şövalye atından inmiş,
kargıladığı şehidin başını teninden ayırmıştı. Bir anda bu kestiği baş
elinde, yine bir ifrit gibi şahlanan atına sıçradı. Kaçacaktı. Kuru
Kadı bütün kuvvetiyle ona yetişmek için koşarken baktı ki solu
ilerisinde Deli Hüsrev kalkanını sallayarak avazı çıktığı kadar
bağırıyor:
– Mehmed, Mehmed!.. Canını verdin başını verme Mehmed!..
Kuru Kadı: “Vah, Deli Mehmedmiş!” diye olduğu yerde
dikildi kaldı. Durur durmaz, o an kırk adım kadar yaklaştığı kesik
başlı şehidin yerden fırladığını gördü. Nefesi tutuldu, şaşırdı. Bu
başsız vücut uçar gibi koşuyordu. Kendi kellesini götüren zırhlı
şövalyeye yetişti. Eliyle öyle bir vuruş vurdu ki, lâin hemen yüksek
atından tepesi üstü yuvarlandı. Götürmek istediği baş elinden düştü.
Deli Mehmed’in başsız vücudu canlıymış gibi eğildi, yerden kendi kesik
başını aldı. Hemen oracığa yorgun bir kahraman
gibi uzanıverdi. Bunu Kuru Kadı’dan başka kimse görmemişti. Herkes
kaçan düşmanı kovalıyordu.”
Ömer Seyfeddin, Seçme Hikâyeler (İstanbul 1993),
1/3-17; Peçevî Tarihi (Ankara 1992), 1/252-57.
Başkalarının Kuyusunu Kazanlar
İslâmiyet
doğduktan sonra kısa
zamanda yayılmaya ve kendine taraftar toplamaya başladı. Bu durum, Arap
ileri
gelenlerinden imana gelmemiş bulunan bazı kimseleri huzursuz ediyordu.
Ebu
Leheb ile Ebu Cehil de bunların başında gelmekteydi. Küfür ve inkârın
melun
bayrağını ellerinden düşürmeyen bu iki kişi büyük bir telaş ve endişeye
kapılmışlardı. Çünki İslâmiyet bir gün zafere ulaşırsa, hem ata
yadigarı
(putperestliklerinden) hem de bir yığın menfaatlerinden olacaklardı.
İslâmiyet
meselâ Allah'a inanılmasını, içki içilmemesini ve iman eden herkese
kardeş
gözüyle bakılmasını, aynı zamanda da eşit muamele edilmesini şart
koşuyordu.
Halbuki
İslâm'dan önceki Arapların tüm üçyüz altmış tane putları vardı. Bunlara
Allah diye tapıyorlardı. Varlıklı ailelerin sofralarında içki su yerine
içilmekteydi. İleri gelen Araplar, fakir ve yoksul olanlara köle
gözüyle
bakıyordu. Kız çocuğu dünyaya gelenler bunu uğursuzluk sayarak bu masum
yavrularını vahşice diri diri gömüyorlardı.
İşte
İslâmiyet bütün bu vahşilik ve haksızlıklara dur diyordu. Bütün
insanları
Allah birdir, bayrağının altında toplanmaya çağırıyor ve bu birliğin
içine
girenleri de hep kardeş olarak ilan ediyordu. Haksızlıkların asla
yapanların
yanına kalmayacağını bildiriyordu. Boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan
hakkını
alacağı ilâhi adâletin tecelli edeceği kıyamet hesaplaşmasından söz
ediyordu.
Bu
durum karşısında Arap ileri gelenlerinin çıkarları ve kurulu düzenleri
nasıl
bozulmaz, nasıl rahatsız olmazlardı. Elbette olurlardı. İslâmiyet'in
günden
güne artan bir hızla yayılıp güç kazanmasına hele Ebu Leheb ile Ebu
Cehil çok
içerliyordu. Ne yapıp edip bu dinin ilerlemesine engel olmalıydılar.
Onun için
de bir sürü plânlar hazırlıyorlardı. Başta iki cihan güneşi sevgili
Peygamberimiz Hz. Muhammed'i ortadan kaldırmayı göze almışlardı.
Ebu
Cehil bir gün şöyle bir tuzak hazırlamıştı: Evine girilen yolun üzerine
bir
kör kuyu kazdıracak, sonra da bir bahaneyle Hz. Peygamber'i evine
çağırarak kör
kuyuya düşmesini sağlayacaktı. Nitekim adamlarını toplayarak evin cümle
kapısı
önünde bir kör kuyu kazmalarını emretti. Kuyu kazılıp üstü de ince
tahtalarla
kapatıldıktan sonra ince kumlarla belli edilmez bir şekilde iyice
örtülür.
Lanetlik Ebu Cehil de çok hastayım diye Hz. Peygamber'e haber salar.
Adamlarına
da Hz. Peygamber (s.a.v.) gelip kuyuya düştükten sonra toprakla üzerini
tamamen
örterek orada helâk olmasını sağlamalarını emretti:
Hastalık
haberini alan sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) baş düşmanı olduğunu bile
bile belki imana gelir diye hemen Ebu Cehil'in evine koşup geldi. Tam
ev
kapısının önüne, kör kuyunun yanına yaklaşmıştı ki, karşısına Cebrail
(a.s.)
çıkarak hazırlanan tuzağı haber verdi ve kendisini içeriye girmekten
men etti.
Bunun
üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) hemen geri döndü. Hizmetçilerden durumu
öğrenen Ebu Cehil de yatağından kalkarak ardına düştü. Güya neden
döndünüz, ey
Allah'ın elçisi? Diye soracak ve de gönlünü aldıktan sonra içeri buyur
ederek
kör kuyuya düşmesini sağlayacaktı. Fakat ne ilginç ilâhi tecellidir ki
kör
kuyunun varlığını unutarak içine düştü. Evet, boyuna dememişler,
başkalarının
kuyusunu kazan, kazdığı kuyuya bir gün kendi düşer diye.
Kuyu
içinde, "imdat kurtarın!" diye acı acı bağırmaya başlayan Ebu
Cehil'i kurtarmak için kuyunun başına toplanan adamları ip attılar.
Fakat ip
yetişmedi. Ebu Cehil ipi bir türlü yakalayamıyordu. Çıkarıp ikinci bir
ip
ekledikten sonra ikinci defa ip attılar. Üçüncü, dördüncü defa ipi
ekleyip
saldılar, yine tutmadı. İpi her ekleyip saldıklarında kuyu da devamlı
derinleşiyor ve Ebu Cehil de bir türlü ipi yakalayıp da dışarı
çıkamıyordu.
Baktı ki çıkacağına devamlı dibe doğru inmekte. Bunun üzerine
adamlarına
seslenerek, "Bana Hz. Peygamber'i çağırın, çünkü beni buradan ancak O
kurtarır" diye emretti. Gidip Hz. Peygamber'i çağırdılar. Kuyunun
başına
gelen sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), "Ey Ebu Cehil!" dedi.
"Allah'a ve resûlüne iman edersen seni bu kör kuyudan çıkarırım. Yoksa
orada geberip gidersin."
Tabii
ki çaresizlik içinde kalan Ebu Cehil içinden değil, fakat dilinden
evet,
diyordu. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.) kuyuya elini uzatır
uzatmaz Ebu
Cehil hemen yakalayarak yeryüzüne çıktı. Orada bulunan herkes şaşırıp
kalmıştı.
Öyle ya Ebu Cehil'i en uzun iple çıkaramamışlardı da, Hz. Peygamber
(s.a.v.)
eliyle nasıl çıkarabilmişti. Bu imkânsız gibi bir şeydi. Fakat değildi.
Çünkü
bu bir mûcize idi. Ama kimlere göre. İman edenlere göre, İman
etmeyenlere göre
ise sihirdi. Nitekim Ebu Cehil de daha çıkar çıkmaz sevgili
Peygamberimize, "Ey
Muhammed! Sen büyük bir sihirbazsın" dedi.
Gerçekte
ise bu hadisenin sihirlik bir tarafı yoktu. O tamamen kuvvet ve
kudretine son olmayan Allah'ın peygamberine bahşettiği bir mûcize idi.
Hem de
başkalarının kuyusunu kazmaktan başka bir işi olmayan kimselerin kendi
kazdığı
kuyuya kendilerinin düştüğünü gösteren bir mucize. O yüzden sevgili
Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur.
"Mü'min
kardeşinin kuyusunu kazan kimse, kazdığı kuyuya er geç kendi
düşer."
Yüce
Allah (c.c.) cümlemizi kendi işiyle uğraşan, başkalarının kuyusunu
kazmayan kullarından eylesin, amin
Baykuşlar ve Nuşirevan
Bedeli Çanakkale de Altın olarak Ödenecektir
Belge Getir
Hz
Peygamber'in (s.a.v) soyundan gelen yoksul bir kadın kızlarıyla
birlikte Semerkand şehrine göçmüştü. Şehre yeni geldikleri için kimseyi
tanımıyorlardı. Önce bir mescide gidip dinlendiler.
Anneleri
kızlarını mescidde bırakıp yiyecek tedariki için dışarı çıktı. Şehrin
valisine başvurdu. Halini ona arz etti. Peygamber soyundan olduğunu
söyledi. Kendilerine bir gecelik erzak vermesini istedi. Adam yardım
etmeye yanaşmadığı gibi kendisinin yoksul olduğuna ve Peygamber
soyundan geldiğine dair bir belge getirmesini istedi. Seyyide, yabancı
biri olduğunu, şehirde kendisini kimsenin tanımadığını, dolayısıyla
belge getiremeyeceğini söyleyince, vali kendisinden yüz çevirdi ve bir
şey vermedi.
Bundan sonra
kadın bir mecusiye uğradı; durumunu ona anlattı. Mecusi ona inanıp
sözlerini doğruladı. Kendileriyle ilgilendi, adamlarından biriyle
yiyecek ve eşya gönderdi.Onlara kalacakları bir yer tahsis
etti.
Bu vali gece
rüyasında kıyametin koptuğunu, Resulullah'ın (s.a.v.) yeşil zümrütten
büyük bir köşkün yanı başında Livaü'l Hamd sancağının yanında durduğunu
gördü. Bu köşkün kime ait olduğunu sordu. Resulullah (s.a.v), tevhid
ehli Müslüman bir kimseye ait olduğunu söyledi. Vali,
''Ben Allah'ın
birliğine inanan bir müslümanım!'' dedi.
Resulullah
(s.a.v), Allah'ın birliğine inanan müslüman olduğunu ispatlayacak bir
belge getir!'' deyince vali şaşkına döndü. Dehşet içinde uyandı.Akşam
yaptığından pişman oldu, ağlayıp saçını başını yoldu. Kalkıp o
yoksulları aramaya koyuldu. Mecusinin evinde olduklarını öğrenince
gidip onları mecusiden istedi, fakat mecusi onları vermedi. Vali;
''Sana bin altın
vereyim. Yeter ki onları bana ver'' diye rica edince, mecusi şunları
söyledi:
''Ben ve ailem
bunların bereketiyle akşam müslüman olduk. Senin bu gece görmüş olduğun
rüyanın aynısını bende gördüm.Resulullah (s.a.v) bana,
''Cennetteki
bu köşk senin ve ailenindir!''
buyurdu...
Ateşin
Yakmadığı aşık, Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları
Beklenen Rüya
Beklenen
Rüya
Yavuz'un
Mısır
seferine niyetlendiği günlerdir. Evet Son Abbasi Halifesi
Mütevekkilallah'ın
gücü yoktur, ancak yine de onu incitmekten çekinir.
ıbn-i Kemâl Paşa ve
Zembilli Ali Efendi, Sultanı iknaya
çalışırlar. Evet bu seferin
lüzumuna
herkesten çok o inanır, ama yine de huzursuzdur. Yemekten
içmekten
kesilir,
uykuyu dağıtır. Sabahlara kadar ibadet eder,
buruşuk kağıtlara karışık şekiller
çizer. 'Ah!' der, 'Ah bir işaret gelse.'
İşte
uykusuz
geçen bir gecenin ardından Hasan Cana sorar:
-Nerelerdeydin?
-Azıcık
dalmışım efendim.
-Öyleyse
rüyanı anlat.
-Dikkate
değer bir rüya gördüğümü
hatırlamıyorum.
-Olacak
iş mi yani, bir insan uyusun da rüya görmesin. ıyi
düşün görmen
lâzımdı!
Hasan
Can
çıkar. 'Tuhaf' der, 'Sultan bir işaret bekliyor ama
ne?' Tam o sırada
bir başka
Hasan (Kapıcıbaşı Hasan Efendi)
yaklaşır. 'Ben' der 'garip bir rüya
gördüm, ama şimdi bunu nasıl anlatmalı sultana?'
Hasan
Can onu
adeta aparır, koparır, çıkarır
Yavuz'a. Sultan 'buyur!' der, o başlar
anlatmaya:
-Hünkârım
akşam çadırınızın
önünde nöbetteydim. Bir ara içim geçti. Ya
da öyle
olduğunu sanıyorum. Zira mekân aynıydı
ve ben ayaktaydım. Baktım dört
atlı
çadıra yaklaşıyor. Hemen davrandım,
önlerine çıktım. Güya 'Kimsiniz,
necisiniz?' diye sorgulayıp çevirecektim onları.
Ancak vuruldum sanki.
Dondum
kaldım. Atlar çok asildi ve yere
basmıyorlardı. Süvariler hem çok
heybetli, hem
çok sevimliydiler. Bırakın hesap sormayı,
eteklerine kapanmak, ellerini
öpmek
için yanıp tutuşmaya başladım.
Esrarengiz ziyaretçiler
hünkârımızı
sordular.
Çadırdan ışık
sızıyordu. 'Meşgul olmalı' dedim.
Öndeki 'ıyi' dedi,
'Rahatsız
etme. Sabahleyin geldiğimizi söylersin. Biz Server-i
Kâinatın
eshabındanız.
Efendimiz Selim Han'a selâm söyledi ve buyurdular ki:
Haremeynin
hizmeti
kendisine verildi!' Ve geldikleri gibi uzaklaştılar. Bir
anda ufukta
kayboldular. Sancakları ışıklı izler
bıraktı. Tam 'bunlar kim ola?'
diye
düşünüyordum ki bir ses 'Nasıl
tanımazsın' dedi. 'Öndeki Hazreti
Ebubekir,
yanındakiler, Ömer, Osman ve Ali!
Radıyallahüanhüm ecmain.
Yavuz
heyecanlıdır. Rüyayı tek kelimesini
kaçırmadan dinler ve nedimine
döner. 'Bilir
misin Hasan, biz emir olunmadıkça
kıpırdamayız. ışte şimdi tamam.
Artık
çıkabiliriz yola.'
Ben Nuşirevan'dan Daha Adilim
Ben
Nuşirevan'dan Daha Adilim
Hazreti
Ömer Halife-i İslâm, Sa'd ibni Ebi Vakkas ise
Mısır valisi oldu. Mısır'i İslamlaştırma ameliyesinde bir de cami
yapılacaktı.
Bu camiye en müsait yer ise bir yahudinin yeri idi. Mısır valisi
yahudinin
yerine cami yapımına başladı. Yahudi çaresiz bir şekilde düşünürken
müslümanlardan bir zat:
-Nedir
senin bu halin? diye sordu.
O:
-Bir
evim vardı, başka bir şeyim yoktu. Vali şimdi oraya cami yapıyor.
Ben ne
yapabilirim? Şimdi açıkta kaldım, dedi.
Müslüman
ona:
-Sen
git
Medine'ye... Orada Halife Ömer vardır. Derdinei ona anlat.
Senin
derdine mutlaka çare bulur, dedi.
Yahudi
daha İslamiyetin nasıl bir din olduğunu bilmiyordu. Medine'ye
vardı.
Halife'yi sordu, bahçede olduğunu söylediler. Gitti bahçeyi buldu.
Baktı ki,
oarad bir adam çalışıyor, yanına yaklaşıp:
-Ben
Halife Ömer'le görüşmek istiyorum, dedi.
Ona
göre
hükümdarın tarlada ne işi vardı. Karşısındaki:
-Derdini
anlat! Ömer benim, dedi.
Yahudi
derdini anlatıp, bir çare bulunmasını söyleyince Hazreti Ömer,
öfkelibir
şekilde , bir kemiğin üzerine bir şeyler yazıp adamın eline verdi:
-Götür
bunu valiye ver, dedi.
Yahudi
bu yazışmadan pek bir şey anlamamıştı. Bundan bir şey çıkmaz,
diyordu
kendi kendine...
Mısır'a
gelip kemiği Sa'd ibni Ebi Vakkas'a verince, vali çok
korkmuştu. Hemen
evi eskisinden daha güzel bir şekilde tamir etti ve yahudiye verdi.
Hemde
memnun etmek için bir miktar yardımda bulundu. Hazreti Ömer'in
gönderdiği
kemiğin üzerinde sadece şu iki kelime yazılı idi:
-Ben
Nuşirevan'dan daha adilim!...
Beni Kendinle Meşgul Eyle
Beni
Kendinle Meşgul Eyle
Hazret-i
Râbia, çok oruç tutardı. Bir
defâsında bir hafta hiç yiyecek
bulamadı. Sekizinci gece açlığı iyice şiddetlendi. Nefsine eziyet
ettiğini
düşünürken birisi kapıyı çaldı. Bir tabak yemek getirdi, o da yemeği
alıp, yere
koydu. Mum getirmeğe gitti, gelince bir kedinin yemeğini dökmüş
olduğunu gördü.
Su bardağını almaya gitti. Mum söndü. Su içmek isterken bardak düşüp
kırıldı.
O
da;
"Yâ Rabbî!
Bu zavallı kulunu imtihan ediyorsun, fakat âcizliğimden
sabredemiyorum." diyerek
bir âh çekti. Bu âhtan neredeyse ev yanacaktı.
Bir ses duyuldu:
"Ey Râbia,
istersen dünyâ nîmetlerini üstüne saçayım. İstersen, üzerindeki dert ve
belâları kaldırayım. Fakat bu dertler, belâlar ile dünyâ bir arada
bulunmaz."
Bu sözü
işitince;
"Yâ Rabbî!
Beni kendinle meşgûl eyle ve senden alıkoyacak işlere bulaştırma." diye
duâ etti.
Bundan sonra
dünyâ zevklerinden öyle kesildi ki; kıldığı namazı;
"Bu benim
son namazımdır." diye huşû ile kılar, hep Allahü teâlâ ile meşgûl
olurdu.
Hattâ birisi gelip kendisini Allahü teâlâ ile meşgûliyetten alıkoyar
korkusuyla;
"Yâ Rabbî! Beni kendinle meşgûl eyle
de, kimse senden alıkoymasın."
diye duâ ederdi.
Benim Gücüm Bu Kadar
Bir gün Nemrut, İbrahim
aleyhisselamı ateşe atmaya karar verir. O kadar büyük bir ateş yakar ki
bu sefer kendisi ateşe yaklaşamaz. Bir mübarek zat, bakmış bir karınca
ağzına su alıyor, uzaktan getiriyor ateşi söndürmek için. Fakat
yaklaşamıyor, yakın bir yere bırakıyor. Evliya zat sormuş:
Benim Peygamberim Beni Kurtarır
Oruç
Reis
esir edilmişti. Bir süre zindanda kaldıktan sonra
çıkartılarak bir gemide küreğe çakıldı. Papazlar ve
Şövalyeler, İtalyanca, Rumca ve İspanyolca bilen ve sözü
sohbeti yerinde plan Oruç Reis ile konuşmaktan zevk alırlardı.
Şövalyeler ona karşı hürmet duyuyorlardı. Sohbet sırasında
ona:
-Ey Osmanlı! Sen
güzel sözlü bir kişisin. Bizim lisanımızı da fevkalade
konuşuyorsun. Müslümanlıkta ne buldun? Gel bizim dinimize
geç! Adı sanı belli bir adam olursun. Büyük bir
şövalye kaptan yaparız seni,dediler.
style="font-family: cambria;">
Oruç Reis:
style="font-family: cambria;">
-Kâfirlerin iyiliği bu
mudur? Dinimden dönüp
hükümdar olmaktansa müslüman esir kalmayı tercih
ederim. Şu duvarlardaki resimleri elinizle dizersiniz ve onlara
taparsınız. Şimdi onları ateşe atsalar veya çölde bir
kuyuya bıraksalar, veyahut balta ile pare pare eyleseler, kendilerini
kurtarıp halas etmeye kadir değildirler, dedi.
style="font-family: cambria;">
Şövalyeler:
style="font-family: cambria;">
-Görelim senin
Peygamberin neyler, işte halin malum, dediler.
style="font-family: cambria;">
-Benim Peygamberim iki
cihan fahridir. Bütün evliya ve
enbiya ondan şefaat umar. Hepsine şefaati o eder. Hak
teâlâ’nın avni ve inayeti ile gelip beni buradan
kurtaracaktır, dedi.
Şövalyeler gülerek:
style="font-family: cambria;">
-Hele sen küreği
çekmeğe devam et. Bu hava ile
gönlünü hoş tut. Peygamberin seni kürek
mahkumiyetinden kurtarsın, dediler.
style="font-family: cambria;">
Aradan zaman geçti. Bir
gün kürek çektiği gemi
şiddetli bir fırtınaya yakalandı. Dalgaların arasında ceviz kabuğu gibi
sürükleniyordu. Bu hengamede Oruç Reis’in zincirleri
de koptu ve kendisini denize bıraktı. Dalgalarla bir müddet
boğuştuktan sonra sahile ulaştı. Daha sonra arkadaşları ile buluştu ve
yeniden denizlere açıldı. Bir muharebe sırasında, kendisini esir
etmiş olan Şövalyelerden birkaçı, şans eseri Oruç
Reis’e esir düştüler. Onları görünce yanına
getirtti ve şunları söyledi:
-Ben
sizlere demedim mi, benim
Peygamberim gelir beni kurtarır diye! İşte geldi, kurtardı. Varın
reisinize söyleyin, ben gene ona varayım, ne kadar demiri varsa
vursun, Peygamberimiz bize, Allah’ın izniyle yine yardım eder.
Benim Sonum Ne Olacak?
Ali Bekka
hazretleri çok ağlardı. Öyle ki, gözyaşı
tuzlu olduğu için yüzünde aktığı yerde iz bırakmıştı, yani devamlı
aktığı için geçtiği yerleri kısmen çürütmüştü. Bu yüzden kendisine
“Bekka” yani “çok ağlayan” lakabı verilmişti. Ancak böyle ağlamasının
sebebini kimse bilmiyordu. Bir gün sevenleri çok ısrar etti, yalvarıp
yakardılar, sebebini sordular bu ağlamanın, o da sonunda şöyle anlattı:
style="font-family: cambria;">
Seneler önce, aç ve susuz kalarak harikulade hallere sahip olan bir
arkadaşım vardı. Bir defasında ikimiz birlikte tayyi mekan ile
Bağdat’tan çok uzaktaki şehre bir anda gittik. Orada bana, (Ali,
falan tarihte benim evimde ol, vefat ederken, sen yanımda bulun)
dedi, (Sakın ihmal etme, bu sana vasiyetimdir) diye de sözüne
ekledi. Sonra işimizi görüp, yine tayyi mekan ile Bağdat’a döndük.
Aylar sonra bu sözü hatırıma geldi, dediği gün evine gittim, ölüm
döşeğinde idi. Son anlarını yaşıyor ve can çekişiyordu. Ama yüzü doğu
tarafına dönmüştü. Tutup kıbleye çevirdim. Tekrar doğuya döndü. Yine
kıbleye çevirdim. Yine doğuya döndü. Bu arada gözlerini açıp bana dedi
ki, (Ali, hiç uğraşma, benim İslam’dan nasibim kalmadı, ben bu
tarafa dönmüş olarak öleceğim!) Sonra, Hıristiyan ruhbanlarının
söylediği küfür olan, imanı gideren sözler söylemeye başladı. Din-i
İslam’dan çıktı. Nihayet imansız öldü. Bunu duyanlar cenazesini
dışarıya attılar. Olay duyulunca cesedin etrafını kalabalık sardı,
kızanlar, sövüp sayanlar, bizim sonumuz ne olacak diye de ağlayanlar
vardı.
Ben de aldım başımı köyden dışarı çıktım, yürüyüp giderken, benim sonum
ne olacak diye hem ağlıyor hem tevbe ediyordum. Saatlerce yürüdüm. Epey
uzaklarda bir Hıristiyan köyü vardı, oraya kadar gelmişim. Ortada bir
cenaze, köylü etrafında toplanmış. Sövüp sayıyorlar. Beni görünce, (Ali
hoca, Ali hoca, gel gel) dediler. Ben de yanlarına yaklaştım.
Hışımla yerdeki cenazeyi göstererek, (Bu var ya bu, bizim dinimizi
reddetti, sizin din üzere öldü, sizin söylediğiniz sözleri [kelime-i
şehadeti] söyleyerek, ben müslüman olarak dünyadan ayrılıyorum diyerek
öldü. Biz de bu ölüyü ne yapalım, yakalım mı diye düşünüyorduk)
dediler. Ben de, (Ne güzel, hak din üzere öldü, bunda kızacak ne var)
dediysem de, iyice köpürdüler, (Bu bizim ruhbandı, bize hainlik
etti, sonunda dinimizi reddetti, bâtıl yolda olduğumuzu söyledi, “Gelin
siz de müslüman olun, hak din Müslümanlıktır” gibi bize sonunda
güya nasihat diye hakaretler etti) dediler.
Onlara dedim ki, ileride benim bildiğim bir köyde, biraz önce sizin
dininiz üzere ölen birisi var. Onun da cenazesi ortada kaldı. Bu iki
cenazeyi değişelim mi?
Hemen değişelim dediler. Bunun üzerine, cenazeleri değiştik. Onlar onu
kiliselerinin yanındaki kendi mezarlıklarına gömdüler. Biz de bizimkini
alıp, yıkayıp kefenleyip, cenaze namazını kıldık, bizim mezarlığa
defnettik.
İşte bu olay üzerine senelerdir ağlıyorum, son nefeste benim halim ne
olacak diye hep korku içindeyim. Ağlayışımın sebebi budur. Son nefeste
şeytanın hilesi çoktur, bu hileden kurtulmak çok zordur. Ahmed bin
Hanbel hazretleri vefat ederken eliyle işaret edip, hayır olmaz dedi.
Oğlu, (Babacığım bu ne hâldir?) dedi. (Şeytan, benim elimde can ver
diyor, ben de "Hayır olmaz! hayır olmaz!" diyorum) dedi. (Bir nefes
kalıncaya kadar tehlike vardır. Şeytanın aldatmasından emin olmak
yoktur, ama hocası sağlam olanın kurtuluş ümidi çoktur) buyurdu.
Berat Kağıdı
Beratımı Ver
Hac zamânında yabancı birisi
Ebû Amr ez-Zücâcî'nin yanına
gelerek;
"Haccımı yaptım. Berâtımı ver. Senin arkadaşların, berâtımı
almam için sana gönderdiler.
Ebû Amr, o kimsenin gönlünün temiz ve saf
olduğunu gördü. Ona şaka yaptıklarını anladı. Kâbe'nin kapısı ile
Hacer-ül-esved arasındaki Mültezim'e işâret ederek;
"Git oraya ve yâ
Rabbî! Bana berâtımı ver, de!" dedi.
Bir süre sonra o yabancı, elinde
bir kâğıt ile geri döndü. Kâğıdın üzerinde yeşil hat, yazı ile;
"Bismillâhirrahmânirrahîm. Bu falan oğlu falanın Cehennem'den
berât
kâğıdıdır." yazılı idi.
Bereketi Bol Yemek
Hz. Cabir r.a.’dan gelen
bir rivayete göre,
Rasulullah
s.a.v. bir zaman yiyecek bir şey bulamadığından birkaç gün aç kalmış,
bu durum
kendisine pek zor gelmişti. Bir yiyecek bulma ümidiyle eşlerinin
hanelerini
dolaşmış, fakat hiçbirinin yanında yiyecek bir şey bulamamıştı. Nihayet
kızı
Fatıma’ya gidip: “Kızım, sende yiyebileceğim bir şey var mı? Çok
acıktım.”
dedi. Fatıma r.a. boynunu bükerek: “Sana canım feda olsun babacığım.
Bende de
yiyecek bir şey yok!” dedi.
Rasulullah s.a.v. onun yanından ayrıldıktan sonra
komşu
bir kadın Hz. Fatıma’ya iki ekmek ile bir parça et gönderdi. Fatıma
r.a. onları
bir tencereye koyup bekletti. “Vallahi ben bunu Rasulullah için kendime
ve
çocuklarıma tercih ederim” diyerek oğullarından birini Allah Rasulü’nü
çağırmaya gönderdi. Rasulullah dönüp gelince Hz. Fatıma babasına:
-Canım sana
feda olsun. Allah bize bir şey gönderdi, ben de onu sana bıraktım,
dedi.
Rasulullah da:
“Getir kızım, buyurdu.
Hz. Fatıma tencereyi getirip kapağı açınca içinin
et ve
ekmekle dolu olduğunu gördü. Şaşırıp kaldı, bunun Allah tarafından bir
bereket
olduğunu anladı. Allah’a hamdederek Rasulü’ne salavat getirdi. Yemek
tenceresini babası Rasulullah s.a.v.’in önüne koydu. O da yemeğin
halini
görünce Allah’a hamdetti ve:
-Kızım bu sana nereden geldi? dedi.
Fatıma r.a.
ise: “O Allah tarafındandır, şüphesiz Allah dilediği kimseyi hesapsız
olarak
rızıklandırır” (Âli İmran, 37) ayetini okudu.
Peygamber s.a.v. Allah’a hamdederek dedi ki: “Seni
İsrail oğullarının en üstün kadını (Hz. Meryem) benzeri yaratan Allah’a
hamdolsun, ey kızım! Çünkü o da Allah kendisine bir rızık gönderdiği
zaman,
bunun nereden geldiği sorulunca: O Allah tarafındandır, şüphesiz Allah
dilediği
kimseyi hesapsız olarak rızıklandırır, derdi.”
Sonra Rasulullah s.a.v., yemeğe çağırması için Hz.
Ali’ye birini gönderdi. Ardından Allah Rasulü o yemekten yedi. Ali,
Fatıma,
Hasan Hüseyin ve Peygamber eşleri ve bütün ehl-i beyti doyuncaya kadar
yediler.
Hz. Fatıma der ki: “Kap dolusu yemek hâlâ olduğu gibi duruyordu! Ben o
artan
yemeği komşulara da dağıttım. Allah o yemeğe tükenmez bir bereket ve
bol hayır
vermişti.”
İbn Kesîr,
Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azîm (Riyad 1997),
2/36.
Bereketi var mı?
Benî
İsrail
zamanında salih bir kimsenin üç tane oğlu varmış. Bir gün o zat ağır
hastalanır
ve artık hayatından ümid kesilince büyük oğlu, küçük kardeşlerini
çağırır ve:
- Ey
kardeşlerim, pederimizin epeyce malı var. Fakat bugün kendisinin
hizmeti ise
ağırdır. İsterseniz sizler malına varis olun ve hizmetini bana bırakın,
isterseniz malı bana verin hizmetini sizler yapın, der.
Kardeşleri
malı
almayı tercih ederler. Babalarının hizmetini büyük biraderlerine
bırakırlar.
Büyük kardeşleri salih bir kimse olduğu için pederinin hizmetini
kendisine
nimet, ganimet ve ibadet bilir. Vefatına kadar bu hizmeti yapar. Fakat
ailesinin bu işe hiç gönlü razı olmaz ve malı almadığı için O'nunla
münakaşa
eder. O ise ailesine:
- Ey
hatun, ben
babama miras için hizmet etmiyorum. Ancak Allah rızası için hizmet edip
hayır
duasını almak istiyorum. Hayır sizin bildiğinizin hilafınadır. Bir
kimsenin
dünya dolusu malı olsa da bereketi olmasa, onda hayır yoktur. Hayır
ancak
berekettedir, der.
Babasına
hizmette hiç gurur etmeden devam eder.
Bir gece
rüyasında kendisine şöyle derler:
- Git,
filan
yerde yüz akçe vardır. Onu al nafaka yap.
- Onda
bereket
var mıdır?
- Hayır
yoktur.
-
Bereket
olmayan şey bana lâzım değildir, der.
Bu hali
ailesine söyleyince, kadın yine almadığı için O'nunla münakaşa eder.
Ertesi
gece
rüyasında yine, «Filan yerde 10 akçe vardır, git al.» denilir. O yine
bereket
olup olmadığını sorar. Bereket olmadığını anlayınca yine almaz.
Üçüncü
gece ise
yine «Filan yerde bir altun vardır, onu al da harçlık yap.» denilir. O
da
bereketi olup olmadığını sorunca «Çok bereketlidir.» cevabını alınca,
hemen
gider ve onu alır. Sabahleyin ise altun ile pazara gider ve iki tane
balık
alır. Evine getirip karınlarını yardığı zaman görür ki, balıkların
karnında çok
kıymetli ve iki dirhem ağırlığında kırmızı cevher var. Birisini hemen
pazara
götürüp satmak ister. Fakat hiç kimsenin almaya gücü yetmez. Nihayet 30
bin
akçe kıymeti ile padişaha satar. Akçeleri alarak eve gelir ve Cenabı
Hak'ka
şükürler eder.
Padişah
o
cevherin bir eşini daha araştırır fakat hiç kimsede bulamaz. Tekrar
O'na
soralım belki vardır diyerek gelirler. Fakat o bende vardır, lâkin 70
bin
akçeden aşağı vermem der ve öylece satar. Son derece zengin olur.
Rüyasında:
«Ey
kişi, Cenabı Hak'kın sana bu kadar lütuf ve ihsanı ancak, pederine
ihlas ile
etmiş olduğun hizmet sebebi iledir. Âhirette olunacak ihsanı ise
anlatmak
mümkün değildir.
İşte
bunun gibi
bir kişi ebeveynine hizmeti kendisine nimet bilirse iki dünyada da
devlet ve
nimete nail olur.
Kaynak:
Büyük Dini Hikayeler, İbrahim Sıddık İmamoğlu,
Osmanlı Yayınevi
Besmele
Besmele
Bişrî
Hâfî yol kesici bir kimse olup yanında bir takım güzel sesli
hafızları
gezdirirmiş. Gittiği şehirlerde o hafızlara Kur'an-ı Kerim okutur ve
bütün
insanları bir yere toplarmış. İnsanlar Kur'an dinlemek için toplandığı
ve
herkesin aşk ve şevkle dinlemeye başladığı sırada, kendisi kalkıp
şehirden
dışarıya çıkar ve tenhada yakaladığı kimseleri soyarmış.
Bir
gün yol üzerinde ve toz toprak içinde bir kâğıt bulur. Bakar ki kağıtta
«Besmele-i Şerif» yazılıdır. Hemen alır, tozlarını temizler ve bir
miktar da
güzel kokular sürerek yüksekçe bir duvarın üzerine koyar.
O
diyarda zühd ve takvası ile meşhur olan bir zat, o gece rüyasında üç
defa Hak
Celle ve Âlâ Hazretlerini görür ve Hak Teâlâ Hazretleri O'na hitaben:
-
Ey kulum! Bişri Hâfî'ye git. O bizim ismimizi tazîmen kaldırdı, biz de
O'nun
ismini kaldırdık. O bizim ismimizi aziz etti, biz de O'nun ismini aziz
ettik. O
bizim ismimizi güzelleştirdi, biz de O'nun ismini güzel kıldık, böylece
kendisine söyle, haberi olsun, buyurulur.
O
zâhid de hemen Bişri Hâfî'nin evine giderek kapıyı çalar. Kapıyı bir
cariye
açar ve ne istediğini sorar. O da cariyeye şöyle sual eder:
-
Bu evin sahibi, köle midir, âzadlı mıdır?
-
Âzadlıdır.
-
Âzadlı böyle mi olur?
Sonra
cariye içeriye gider ve olanları haber verir. Bişri Hâfî de hemen yalın
ayak ve
başı açık olarak kapıya gelir ve:
-
Ya Şeyh! Cariye hata etmiş. Bu evin sahibi, bütün insanların en âsi ve
günahkâr
olanıdır, der.
Bunun
üzerine zâhid, rüyasını anlatır. O anda Bişri Hâfî'nin kalbine hidayet
ve
inayet yetişerek, şevk ve muhabbet dolar. Tam bir ihlas ile tevbe eder
ve
derhal mürşid aramaya çıkar. Çıkarken cariyesi:
-
Ey efendi, biraz dur da başlığını getireyim.
-
Hayır duramam. Zira Cenabı Hak, beni böylece davet etmiş, der ve öylece
yola
düşer. Ve nihayet bir mürşid-i kâmile bağlanarak, evliyanın büyükleri
arasına
katılır.
Tebsıra-i
Evliya isimli kitabta pek çok kerametleri anlatılmıştır. Onlardan
birisi de
şudur:
Seyahati
zamanında bir gemide giderken, gemi içinde büyük hâcegân ve
tüccarlardan çok
kimse olup, birisinin kıymetli bir mücevheri kaybolur. İçlerinde Bişri
Hâfî'den
başka eski elbiseli kimse olmadığından, O'nun aldığını ümid ederler. Ve
sana
daha güzel elbiseler vereceğiz diye soyup aramaya başladıkları zaman,
Bişri
Hâfî Hazretleri geminin kenarına gelerek:
«Ey balıklar bir cevher getirin.» diye çağırır. Hemen bir çok balık
ağızlarında
cevherler olmak üzere geminin yanına gelirler.
Daha
sonra hâcelere hitaben:
-
Kaybolan cevheriniz kadar bunlardan alın, der. Onlar da bu hali görür
ve
cevherleri alarak, kendisinden özür dilerler.
Birisi
de şudur:
Bişri
Hâfî'nin
dünyadan irtihaline kadar, ayaklarına pislik bulaşmasın diye, Bağdat'da
hiç bir
hayvan sokaklara bevl etmemiştir. Bir gün bir sipahinin atı bevl ettiği
zaman,
halk feryad ederek «Bişri Hâfî ya şehirden gitmiştir veya vefat
etmiştir.»
dediler. Evlerine gidip baktıkları zaman, hakikaten o irtihal
etmişti.
Kaynak: Büyük Dini Hikayeler,
İbrahim Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi
Besmelenin Fazileti
Saliha
bir
kadının, münafık ve cahil bir kocası vardı. Bu kadın "
Bismillahirrahmanirrahim
" diye besmele çekmeden, hiçbir işine başlamazdı. Kocası,onun bu haline
kızar, kadıncağıza yapmadığı eziyeti bırakmazdı. O saliha kadın ise,
kocasının
eza ve cefalarına sabreder ve onun doğru yola gelmesi için Allah'a dua
ederdi.
Birgün,kadının
kocası iyice öfkelenmişti..Karısına yapacağı eziyet ve
kötülük için bir bahane arıyor ve kendi kendine :
"Şuna
bir oyun çevireyimde görsün; bakalım onu rezil olmaktan kim
kurtaracak ? " diye söylenip duruyordu. Başkalarına açıkça
söyleyemediği
inkarcılığı,artık bütün çirkinliğiyle ,içinde dolup taşmıştı.
Hanımını
çağırdı,ona bir kese altın vererek :
-
Bunu iyi sakla !!! diye tenbih etti. Kadında kocasının emri üzerine
hemen gitti,besmeleyi çekerek keseyi iyice sakladı. Bu arada kocasıda
onu
gizlice takip ediyordu. Sonra karısının haberi olmadan keseyi,
karısının
sakladığı yerden aldı. İçindeki altınları boşaltarak, keseyi derin bir
kuyuya attı. Aradan çok geçmeden karısını çağırdı ve :
-
Sana verdiğim bir kese altını hemen getir. dedi.
Kadın
koştu ; keseyi sakladığı yere,
"
Bismillahirrahmanirrahim " diyerek elini uzattı.
Tam
o anda, Allahu Tealanın emriyle, kese kadının sakladığı yerde
içindeki
altınlarla beraber aynen duruyordu. Islanan keseden suları
damlıyordu.
Kadın kesenin neden ıslak olduğunu anlayamadı ve keseyi kocasına
getirdi.
Adam içi altınla dolu keseyi görünce çok şaşırdı ve karısının
söylediklerinin
ne kadar doğru olduğunu anladı.
Sonra
karısına ;
-
Sana çok zulmettim,çok canını yaktım,beni affet. diye yalvarmaya
başladı. Allah'a tevbe ve istiğfar etti. İbadetlerine bağlı bir insan
oldu.
O günden sonra dua ve yakarışlarında hep şöyle derdi ;
-
Ya Rabbi ! Bana dünyam ve ahiretim için hayırlı, Saliha bir kadını
eş olarak verdiğin için,sana hakkıyle şükretmekten acizdim,beni affet
Alah'ım...
O
saliha kadın ise ;
-
Ya Rabbi ! Sana şükürler olsun ki,duamı kabul edip kocamı salihlerden
eyledin,diye dua ediyordu.
Bu hikayeden
alınacak ibretler ve çıkarılacak hikmetler çoktur.Büyükler
demişlerki ; " Sabrın kendisi acıdır,lakin meyvesi tatlıdır."
Kaynak : Ahmed
Şihabuddin El-Kalyubi'nin," Dini Hikayeler ", Çeviri
: Hüseyin Erdoğan
Beterin Beteri Var
Mehmet
işten çıkarılır. Eve gelip durumu bildirince, hanımı içeri
almaz. Gidecek yeri olmadığından Şeyhin dergahına gider. Bu sırada şeyh
talebeleriyle sohbet etmektedir. Bu arada börek çörek yenmekte, çaylar
içilmektedir. Mehmet de aralarına katılır. Şeyh, sohbet esnasında;
beterin beteri vardır, insan içinde bulunduğu duruma şükretmeli
der. Bunu bir kaç defa tekrar edince, bizim zavallı dayanamaz, kendi
kendine, (!.. postun üzerindesin, sevenlerin etrafında, talebelerin
hizmet ediyor, keyfin yerinde... Elbette içinde bulunduğun duruma
şükredersin, ya ben ne yapayım) diye mırıldanır.
Şeyh, bunun kalbindeki sıkıntıyı fark edince, evladım, sen de içinde
bulunduğun duruma şükret. Beterin beteri vardır der. Mehmet dayanamaz,
şu an besbeter bir durumdayım Efendim... Hem işten kovuldum, hem de
evden...
Şeyh oralı olmaz aynı sözünü tekrar eder:
“Beterin beteri vardır. Sen yine de durumuna şükret.”
Mehmet,
cevap vermez ama daha beterini hayal bile edemez. Bu sırada akşam
olmuştur. Herkes köşesine çekilince, Mehmet de, belki hanımı razı
edersem diye dergahtan çıkıp eve gider. Kapıyı çalar, hanımına “beni
affet, perişanım” diye yalvarır. Fakat hanımı, içeri almaz. Kapının bir
kenarına kıvrılır. Soğuktan titremeye başar, kuytu bir yere oturur,
fakat çok geçmeden zaptiyeler bunu gizlenmiş olarak görünce şüphelenip
karakola götürürler. Eşkaline bakınca bunu nezarete atarlar. Meğer o
civarda bir hırsızlık olmuş. Hırsızın eşkali de bizimkine uyuyormuş.
Zavallı, geceyi nezarete atılmış ipsiz sapsız haydutların arasında
geçirir.
Şeyh, durumu öğrenir, ziyaretine gelir. Daha, nasılsın diye sormadan
bizimki feryat eder:
- Nedir bu başıma gelenler? Önce işten sonra eşten oldum, şimdi de..."
Şeyh sözünü keser:
- Beterin de beteri vardır.
Bizimki dayanamaz:
- Hocam anlatamadım galiba... Suçsuz yere hırsız
damgası yedim. Üstelik bu haydutlarla aynı yerdeyim, şunların tiplerine
baksana..."
Şeyh hiç umursamadan karakoldan ayrılır. O gece
nezaretteki zanlılar arasında müthiş bir kavga çıkar. Sille tokat
birbirlerine girerler. Bizim Mehmet bir kenara sinerek boğuşanları
seyreder. Bu sırada zaptiyeler kavgayı ayırır. Kavganın sebebi
araştırılır. Kavganın Mehmet geldikten sonra çıktığını gören
zaptiyeler, zavallıyı kavgayı başlatmakla suçlayıp tekme tokat tek
kişilik bir hücreye atarlar.
O geceyi hücrede geçiren Mehmet,
sabahleyin şeyhi karşısında görünce ağlamaya başlar. Başından geçenleri
sıkıntıları anlatır. Ama şeyh aynı şeyi tekrar eder:
- Beterin beteri vardır, sen durumuna sabret.
Bizimki şaşkınlıktan ağlamayı bile unutur:
- Sabır mı? Sabır taşı olsa çatlar.
Şeyh güler geçer.
Bizimkinin öfkeden kanı beynine sıçrarsa da bir şey diyemez.
Şeyh
gidince ortalığı birbirine katar. Bağırıp çağırır, hücre kapısını
tekmeler. Gürültüye gelen zaptiye memuruna da hakaret edince fena
şekilde dayak yer. Üstelik de "Bu herif yalnızlıktan sıkılmış olmalı"
diyerek yanına hasta olan Mecusi bir tutukluyu koyarlar. Tek kişilik
bir hücrede iki kişi olması bir yana, adamın ömrü boyunca yıkanmamış,
saçı sakalı kir pas içinde, hastalıktan inlemesi bizimkini perişan
eder. Geceyi Mecusi ile koyun koyuna geçirirler. Sabah olunca şeyh
tekrar ziyaretine gelir. Der ki:
- "Ooo... Ne kadar güzel... Bir de arkadaşın olmuş. Yalnızlık
çekmezsin."
- Böyle arkadaş olmaz olsun efendim. Herif hasta ve baygın yatıyor,
üstelik de leş gibi kokuyor. Dar yerde mecburen kalıyoruz.
Şeyh yine hiçbir şey söylemeden ayrılır. Bir kaç saat sonra hasta
Mecusi hem kusmaya, hem de altına kaçırmaya başlar. Mehmet hücrede yine
tek başına kalabilmek için bir fırsat bilerek görevlileri çağırır.
Görevliler durumun vahametini görünce; "Bundan sonra bu hücrenin
temizliğinden sen sorumlusun" diyerek bir kova su ile bez verip
giderler.
Nezarettekiler ikiye ayrılır, yine aralarında kavga çıkar, çoğu
şişlenir ölür, kalanı da yaralanır.
Ertesi
gün şeyh efendi karakolu ziyarete gelir. Hücreye yaklaşınca Mehmed'in
yanık sesini duyar. O bir yandan Mecusiyi ve hücreyi temizliyor, bir
yandan da dua ediyor.
- Ya Rabbi sana şükürler olsun, iyi ki hücreye
girmişim, ben de muhakkak kavgada ölebilirdim. Bir de Mecusiye hizmet
ettiğimden dolayı Mecusi müslüman oldu.
Şeyhi görünce başını eğer:
- Haklıymışsınız
efendim. Bu adamcağız hasta oldu. Temizliğini de bana yaptırdılar.
Düşündüm ki, ya bu adam ölürse halim ne olurdu? Beni cinayetle bile
suçlarlardı veya buraya hiç uğramaz, adamın cenazesiyle kim bilir kaç
gün daha burada tutarlardı. İyi ki ölmedi, hem de müslüman oldu,
üstelikte büyük kavgadan kurtulmuş oldum.
Şeyhi gülümser:
- Beterin beteri olduğunu anladın demek... Sana bir müjde vereyim.
Zaptiyelerin yanından geçerken duydum, gerçek hırsız yakalanmış.
Mehmet çok geçmeden karakoldan çıkarılır. O da beterin beteri olduğunu
yaşayarak anlar.
Yörenin bir zengini ona acır işe alır. Hanımı da iş güç sahibi olduğunu
öğrenince onu tekrar eve kabul eder.
Bilmeceyle İmtihan
İmam
Şafiî Muhammed İbn İdris rh.a. hazretleri
(ö.204/820), henüz gençlik yıllarında halife Harun Reşid’in huzurunda,
İmam-ı
Azam rh.a.’in talebesi ve aynı zamanda büyük fıkıh alimi Ebu Yusuf ve
İmam
Muhammed tarafından bazı fıkıh bilmeceleriyle imtihan edilir. Şöyle
sorarlar:
– Adamın biri bir koyun kesiyor. Sonra bir ihtiyaç
için
dışarı gidip dönüyor. Aile halkına diyor ki: “Bunu siz yiyin. Bu bana
haram
olmuştur.” Onlar da “Biz de öyleyiz, bunu yemek bize de haram oldu.”
derler. Bu
et neden haram olmuş?
Şafiî hazretleri buna şu cevabı verir:
– O adam putperest müşrik idi. Koyunu da putlar
adına
kesmişti. Dışarı çıkınca Allah’ın hidayetiyle müslüman oldu. Dönünce
ailesine
dedi ki: “Allah bana Müslümanlığı nasip etti; bu durumda daha önce
kestiğim
bana haram oldu, onu siz yiyiniz.” Ev halkı bunu duyunca memnun
kalmışlar ve
kendileri de müslüman olmuşlar. O koyun onlara da haram olmuş.
Şöyle bir soru daha sorarlar:
– Adamın biri içmek için bir bardak suyu alıyor.
Suyun
yarısını helal olarak içiyor, fakat bardakta kalan suyun kalanı haram
oluyor.
Neden?
Şafiî buna da şu cevabı veriyor:
– Adam temiz suyun yarısını içtikten sonra geri
kalanın
üzerine burnu kanamış. Kalan su kanla karıştığı için onu içmek haram
olmuş.
Bir de şu çetin suali sorarlar:
– Adamın biri karısına içi dolu, ağzı bağlı ve
mühürlü
(bez) bir kese veriyor ve ona diyor ki: “Bu keseyi çözüp açarsan,
mührünü
sökersen yahut onu yırtarsan benden boş ol! Eğer keseyi boşaltmadan
ağzı bağlı
ve mühürlü olarak geri verirsen yine benden boşsun!” Boşanmamaya çare
nedir?
Şafiî’nin çözümlü cevabı şöyle oluyor:
– Bu kese şeker veya tuzla doludur. Kadın onu
eriyinceye
kadar suda bırakır. Böylece keseyi boş olarak geri verir.
Fahreddin er-Râzî, Menâkıbü’l-İmâmi’ş-Şafiî
(Beyrut
1993), s. 77-80.
Bir Annenin Gözyaşları
Bir gün bir kadın Hasan
Basri'nin kapısını çalar. Buyur edilip içeri girdikten sonra Hasan
Basri'ye derdini açar. Kadının çok sevdiği biricik kızı vefat etmiştir.
Onu rüyasında görerek, öbür dünyadaki yerini ve durumunu öğrenmek
istemektedir. O yüzden de rüyasında kızını görebilmek için ne yapması,
hangi duaları okuması gerektiğini Hasan Basri'ye danışmaktadır.
Hasan Basri'den "bol bol salâvat getir" karşılığını aldıktan sonra
kadıncağız evine giderek bir köşeye çekilir ve boyuna salâvat getirmeye
koyulur. Salâvat getirişlerine ara vermeden devam ederken bir gece
rüyasında sevgili kızını katrandan bir gömlek giymiş, boynuna bir
mahkûm zinciri vurulmuş, ayaklarına ateşten iki köstek takılmış yürek
yakıcı bir azab çekerken görür. Sabahleyin yatağını dolduran gözyaşları
arasında uyanınca hemen Hasan Basri'ye koşar ve rüyasında gördüklerini
bir bir anlatır.
Duruma çok üzülen Hasan Basri ve orada bulunan arkadaşları da
gözyaşlarını tutamayarak hüngür hüngür ağlamaya başlarlar. Kızın acıklı
durumu Hasan Basri'nin kafasına iyice takılmıştı, manzara gözlerinin
önünden hiç gitmiyordu.
Bu duygular içinde kıvranan Hasan Basri, bir süre sonra bir gece
rüyasında Cennette, başında her yana nur saçan bir taç giymiş, Cennet
kanepelerinden birine kurulmuş, durumundan memnun bir halde salına
salına gezinen bir kız görür. Kendisini hemen tanıyan kız,
- Ey üstadım! Beni tanıdınız mı? diye seslenir.
Hasan Basri,
- Hayır tanıyamadım, diye karşılık verince kız,
- Ben, size gelerek rüyasında beni görmek isteyen ve sizden -bol bol
salâvat getirin, kızınızı göreceksiniz- tavsiyesini alan falan kadının
kızıyım, der.
Bunun üzerine, "Cehennemden kurtularak Cennetteki bu derecenize nasıl
eriştiniz?" diye soran Hasan Basri'ye kız şunları söyler:
-Bir gün bizim mezarlığa bir mübarek zât uğradı. Ve dua ettikten sonra
sevgili Peygamberimize salâvat gönderdi. Bunun üzerine mezarlıkta yatan
binbeşyüz elli mevtadan azabın kaldırılması için Allah (c.c.)
tarafından emir geldi. Biz de böylece o mübarek zatın bir salâvatı yüzü
suyu hürmetine azaptan kurtularak cennete girmiş olduk, der.
style="font-family: cambria;">
Bir Boşanma Olayı
Medineli
Sabit bin Kays, sahabenin ileri gelenlerindendi. Efendimiz (sallallahü
aleyhi ve sellem)’e hizmetten asla geri kalmaz, sözünden ise bir an
olsun dışarı çıkmazdı. Efendimiz de onu çok severdi. Hatta bir küçük
hatası yüzünden aşırı üzüntüye kapılan Sabit’i teselli ederek “Sabit
cennetliklerdendir.” buyurmuştu.
İşte bu Sabit’in aile içi bir sıkıntısı vardı.
Hanımı Cemile, Sabit’e bir türlü ısınamamış, onu sevememiş, içindeki
ilgisizliği yenip de bir gün olsun sevgiyle muhatap olamamıştı.
Cemile bir kadın olarak iç dünyasındaki bu
fırtınayı kime anlatabilirdi? Kendisini kim dinlerdi? İslam’da kadın
dinlenir miydi? Önceki devirde kadının söz hakkı yoktu çünkü;
Cemile tereddütler içerisinde doğruca Efendimiz
(sallallaha aleyhi ve sellem) Hazretleri’nin huzuruna girdi, olanca
cesaretini toplayarak kimselere açamadığı iç dünyasını Efendimiz’e
açtı.
– Ya Resulallah, dedi, beyimin İslamî yaşayışına
diyeceğim yoktur. Ahlakından da şikayetçi değilim. Lakin ben onu bir
türlü sevemedim. Bu halimle ona isyan etmekten, isteklerine ters bir
karşılık verip kötü bir sonuca düşmekten korkuyorum. Söyleseniz de beni
boşasa. O, kendisini sevmeyen bir hanımı zorla nikanı altında tutan
adam durumuna girmese, ben de dinime zarar verecek bir itaatsizliğe
doğru kaymasam!.
Efendimiz, iç dünyasını bu nitelikte anlatan
Cemile’yi tepkiyle değil ilgiyle dinledi. Bir hanımı, sevemediği
erkekle bir arada kalmaya mecbur etmeyi zaten münasip de bulmuyordu.
Ancak, beyi ne diyecekti? Boşamak istemezse zorla boşayacaksın da
denemezdi. Bir de onu dinlemek gerekirdi. Nitekim öyle de yaptı.
Cemile’nin duygularını, düşüncelerini aynen Sabit’e aktararak onu da
dinledi.
Anlaşılan Sabit, Cemile’yi seviyordu. Ama
Cemile’nin kendisini aynı sıcaklıkta sevmediğini, tek taraflı sevginin
mutluluk getirmeyeceğini de biliyordu. Nasıl bir çare bulunabilirdi?
Düşünmeye başladı. Gözlerini diktiği sabit
noktadan başını kaldırıp dedi ki:
– Ya Resulallah, Cemile’ye nikahta en değerli
bahçemi mehir olarak verdim. Bunca değerli serveti verdiğim kadını bir
anda nasıl boşayabilirim? Üstelik benim öyle başka bir bahçem de
yoktur!
Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), Sabit’in
yaklaşımını öğrenmiş oldu. Cemile’ye bu defa sorusunu şöyle sordu:
– Sabit seni boşayacak olsa, nikah sırasında
aldığın değerli mehri iade eder misin? Böylece sen mehrini verip nikah
bağından kurtulmuş olursun, Sabit de nikah hakkından vaz geçip
bahçesini geri almış olur. İki taraf da bir şey verirken bir şeyleri
almış sayılarak karşılıklı mağduriyetlerinizi gidermiş sayılırsınız.
Teselli tarafınız bu olur.
Cemile buna hemen razı oldu. Kocasının nikah
sırasında kendisine mehir olarak verdiği bahçeyi “Memnuniyetle iade
ediyorum.” dedi.
Sabit de “Öyle ise ben de nikahını aynı
memnuniyetle
ona iade ediyor, bu andan itibaren boşamış bulunuyorum, özgürdür.”
dedi.
Taraflar böylece bir şey verirken bir şey de
aldıklarından
helalleşerek ayrılmış oldular.
Bu olay üzerine Bakara Suresi’nin 229. ayeti
nazil oldu. Ayet-i kerime anlaşmayı iptal etmiyor, hatta ortak aile
hayatını sürdürme sevgisi yok olunca, hanımın aldığı mehri verip de
nikahını ortadan kaldırmasını meşru görüyor; ancak erkeğin fırsatçılık
edip de kadından veremeyeceği miktarda mal istememesini de tavsiye
ediyordu.
Bu hadise üzerine fıkıhta hüküm şöyle tespit
edildi:
– Kadın ayrılmak istediği beyine bir şeyler
vererek kendini boşatabilir! Yeter ki beyi fırsatçılık edip de kadından
veremeyeceği miktarda haksız mal isteğinde bulunmasın.
Bir Ev Tapusu
Meşhur
velilerden Habib-i Acemî k.s. zamanında, benzeri görülmemiş şöyle bir
hadise
yaşanmıştır:
Horasanlı
bir
adam, evini onbin dirheme satarak, ailesiyle Basra'ya geldi. Oradan
hacca
gidecekti. Habib-i Acemî'yi buldu ve ondan şöyle bir istekte bulundu:
- Ben
eşimle
hacca gidiyorum. Şu onbin dirhem parayı al da, Basra'da benim için
uygun bir ev
alıver.
Horasanlı
ve
eşi Mekke'ye doğru yola koyuldu. O günlerde ise Basra'da müthiş bir
kıtlık ve
açlık başgösterdi. Habib-i Acemî Hazretleri ise elindeki emanet parayla
gıda
maddeleri alıp, sahibinin hayrına muhtaçlara dağıtmak zorunda kaldı.
Adamın
rızası olmazsa, parasını geri verecekti.
Horasanlı,
hac
dönüşünde kendisine ev alınıp alınmadığını sordu. Habib-i Acemî dedi
ki:
-
Rabbimden
sana Cennet'te bahçeli bir ev alıverdim!
Adam bu
durumu
eşine haber verdi. Kadın buna memnun oldu, fakat evin tapusunu da
istedi.
Horasanlı bu isteği iletince, Habib-i Acemî ona şöyle bir senet yazıp
eline
verdi:
'Bismillah..
Bu
senet, Habib'in Horasanlı için Rabbinden aldığı evin tapusudur. Allahu
Tealâ bu
evi Horasanlı'ya verecek ve Habib'i de borcundan kurtaracaktır...'
Bu
senedi
aldıktan sonra adamcağız ancak kırk gün daha yaşadı. Ölmek üzereyken,
bu tapu
senedinin kefenine konulmasını vasiyet etti. Öyle yaptılar. Bir zaman
sonra da
kabrinin üzerinde, bir levhaya parlak bir yazıyla yazılmış şöyle bir
yazı
buldular:
'Habib
Ebu
Muhammed'in falan Horasanlı için onbin dirheme aldığı evin beratıdır.
Rabbi,
Habib'in istediği evi Horasanlı'ya verdi ve Habib'i de borcundan
kurtardı.'
Habib
Hazretleri bu yazıyı alıp okuyunca, levhayı öperek ve ağlayarak
dostlarının
yanına koştu: 'Bu Rabbimin bana olan beratıdır!' diye sevincini ifade
etti.
Bir Gencin Tövbesi
Allahü
teâlâ, peygamberi Musa aleyhisselâma hitap edip:
"(Ey Musa! Filân mahallede, bizim dostlarımızdan biri vefât etti. Git
onun işini gör. Sen gitmezsen, bizim rahmetimiz onun işini görür)
buyurdu.
Hazret-i
Musa, emir olunduğu mahalleye gitti.
Oradakilere:
-Bu
gece, burada, Allahü teâlânın dostlarından biri vefât etti mi? diye
sorunca:
-Ey
Allahın peygamberi! Allahü teâlânın dostlarından hiç kimse vefât
etmedi.
Ama, filân evde zamanını kötülüklerle geçiren fâsık bir genç öldü.
Fıskının
çokluğundan, hiç kimse onu defnetmeye yanaşmıyor, dediler.
Musa
aleyhisselâm:
-Ben
onu
arıyorum, buyurdu. Gösterdiler.
Hazret-i
Musa, o eve girdi. Rahmet meleklerini gördü. Ayakta durup, ellerinde
rahmet tabakları olup, Allahü teâlânın rahmet ve lütfunu
saçıyorlardı. Hazret-i
Musa, yalvararak münacaat etti:
-Ey
Rabbim! sen buyurdun ki, o ''Benim dostumdur.'' İnsanlar ise fâsık
olduğuna
şahitlik ediyorlar. Hikmeti nedir?
Allahü
teâlâ:
(Ey
Musa! İnsanların onun için fâsık demeleri doğrudur. Ama, günahından
haberleri var, tövbesinden haberleri yok. Benim bu kulum, seher vakti,
toprağa
yuvarlandı ve tövbe etti. Bizim huzurumuza sığındı. Ben ki, Allah'ım!
Onun
sözünü ve tövbesini kabul ettim. Ona rahmet ettim ki, bu dergâhın
ümitsizlik
kapısı olmadığı anlaşılsın!) buyurdu.
Bir Günahkarın Cenazesi
Malik ibn Dinar Hazretleri (ö.131/748) anlatıyor:
Basra’da küçük bir grubun bir cenazeyi taşıdığını
gördüm. Cenazeyi
uğurlayan başka kimse de yoktu. Neden cenazeye katılım olmadığını
sordum. Dediler ki:
- Bu adam büyük günahkâr, asi ve ömrünü boşa
harcamış biriydi.
Ben de cenazenin namazını kıldım ve kabrine
indirdim. Sonra bir gölgeliğe çekildim. Uyuyakalmışım. Rüyamda iki
meleğin gökten indiğini gördüm. Az önceki cenazenin kabrini açtılar.
Biri onun yanına indi ve arkadaşına şöyle dedi:
- Onu cehennem halkından yaz. Bunda isyansız ve
günahsız bir organ yok!
Dışarıdaki arkadaşı ona dedi ki:
- Ey kardeşim, onun hakkında acele karar verme!
Gözlerini bir yokla.
- Gözlerini yokladım. İki gözünü de haram
bakışlarla dopdolu gördüm.
Arkadaşı onun kulağını, dilini, ellerini ve
ayaklarını yoklamasını söyledi. Şu cevabı aldı:
- Kulağını yokladım. Kötü ve çirkin şeyleri
dinlemesiyle dolu gördüm. Dilini yokladım. Yasaklara dalması ve
haramları dile getirmesiyle dolu olduğunu anladım. Ellerini kontrol
ettim. İki elinin de haram olan lezzet ve nefsanî isteklerle dolu
olduğunu farkettim. Ayaklarını da yokladım. Ayaklarını çirkinliklerde
ve kötü işlerde yürümesiyle dopdolu buldum!
Diğeri dedi ki:
- Ey kardeşim, sen yine acele etme. Bir de ben
onun yanına ineyim.
İkinci melek cenazenin yanına indi. Biraz
bekleyip arkadaşına dedi ki:
- Ey kardeşim, ben bunun kalbini yokladım ve
imanla dolu olduğunu öğrendim. Onu rahmete kavuşmuş bahtiyar kimse
olarak yaz! Artık Allah’ın lütfu, onun günah ve hatalarını bütünüyle
kuşatmaktadır.
Yafiî Hazretleri diyor ki: Ancak bu saadet, o
kişi için Allah’ın yardımıyla hasıl olmuş demektir. Fakat bu saadet her
günahkâr için ortaya çıkmaz. Böylesine de güvenip aldanma! Bütün
günahkârlar, güçlerinin yettiği hususlarda tehlikeyle karşı
karşıyadırlar. İtaatkâr kullar da kendileri için nasıl bir sonuç
olacağını bilemezler. Yüce Allah’tan dünya ve ahirette güzel son ve
bağışlanma, af ve afiyet dileriz.
Abdullah el-Yafiî, Ravzu’r-Reyahin fi
Hikâyati’s-Salihîn, s. 178-79.
BİNBİR DAMLA – Yusuf YAVUZ
Semerkand Dergisi, 2007 Mart
Bir Haraminin Oğlu
Bir grup Arap hırsızı, bir dağın başına
yerleşmis, kervan yolunu bağlamış, gelip geçenleri soyuyordu. 0
taraflarda bulunan şehirlerin halkı bunların şerrinden titriyor,
hükümetin gönderdiği asker de bir şey yapamıyordu. Çünkü, eşkıyalar
dağın tepesinde sağlam bir kale yapmışlardı.
O çevrede ne kadar akıllı, erdemli yönetici varsa
bir araya toplandılar. Bu belayı önlemek için çare aradılar ve şöyle
söylediler:
”Eğer bu haydutlar, bir süre daha kendi
hallerine bırakılırsa onlarla başa çıkmak imkanı kalmaz. Bir ağaç henüz
yeni dikildiğinde bir adam biraz çekince koparır. Fakat uzun süre sonra
onu bir çift öküz de çekse yerinden sökemez. Bir çeşmenin suyu birikip
göl olunca onu fille geçmek bile kolay olmaz. ”
Uzun boylu görüştükten sonra verilen karar
gereğince bir adamı gözcü olarak gönderdiler. Nihayet bir gün, bir
kervanı vurmak üzere haydutlar yerlerinden ayrıldıkları, kalelerinin
boş bırakıldığı haberini aldılar. Hemen güçlü kuvvetli cesur
yiğitlerden oluşan bir kuvvet hazırlayıp yola çıkardılar. Bunlar dağın
sarp yolları arasında bir yere gizlendiler. Akşam üzeri yol kesiciler
birçok ganimet malıyla geri geldiler. Çok yorulmuş oldukları için
mallarla beraber, silahlarını da bir köşeye bırakıp huzur ve emniyet
içinde yattılar. Başlarına çöken ilk düşman uyku oldu. Geceden bir
müddet geçti, ortalık tamamen karardı.
Güneş ufuk altında karanlıkta boğuldu, Yunus
balığının karnına girmiş gibi oldu.
Cesur delikanlılar, yavaşça pusularından çıkarak
birdenbire haydutların üzerine atıldılar, hepsini kıskıvrak yakalayıp
bağlayarak sabahleyin padişahın huzuruna getirdiler. Padişah
haydutların idamına ferman verdi. Fakat içlerinde çok genç bir çocuk
bulunuyordu. Gençliğinin meyvesi henüz yetişiyor, bıyıkları yeni yeni
terlemeye başlıyordu. Vezirlerden biri, padişahın huzurunda yer öperek
onun bağışlanması için şöyle söyledi:
“Padişahım, bu çocuk, hayat bağının meyvesini
henüz tatmamış gençlik zevklerinden yararlanmamıştır. Efendimizin
inayetlerinden umarım ki, onun affıyla bu kullarını minnettar ederler.”
Bu söz, padişaha hoş gelmedi, çünkü yüksek
görüşüne aykırıydı. Dedi ki:
“Kubbe üstünde ceviz durdurmak ne kadar boş bir çaba ise
kabiliyetsiz
kişileri terbiye etmek de o derece güçtür. ”
Bunların neslini kesmek, köklerini kazımak lazım.
Ateşin alevini söndürüp közünü bırakmak, yılanı öldürüp yavrusunu
saklamak akıllı işi değildir.
“Söz gelişi buluttan ab-ı hayat (bengisu) yağmış
olsa bile söğüt ağacı yine meyve veremez. Soysuzu terbiye etmek
boşunadır, hasır kamışından da şeker umulmaz.”
Vezir, bu sözleri ister istemez beğendi. Dedi ki:
“Efendimizin buyurdukları kerametin ta kendisidir. Fakat kulunuz o
kanaatteyim ki bu çocuk onların içinde kalsaydı, şüphesiz onlardan biri
olurdu. Lakin temiz bir çevre içinde bulunursa, ümit ederim ki nezih
bir terbiye alır, iyi bir insan olarak yetişir. Çünkü daha çocuktur. 0
haydutların kötü huyları, tabiatında da yerleşmemiştir. Hadiste
gelmiştir ki: Her çocuk, fıtrat üzere doğar, baba ve anneleri onları
sonra yahudi, Nasrani ve Mecusi yaparlar.”[5]
Sapkınlık edenlerle düşüp kalktığı için Lut’ un
hanımı dalalette kaldı. Ashab-ı Kehften ayrılmayan köpek insanlarla
birlikte cennetlik oldu.
Bunun üzerine padişahın nedimlerinden birkaçı da
bağışlanması konusunda vezire destek çıktılar. Nihayet padişah çocuğu
affetti ve dedi ki: “Yalnızca ısrarınızdan dolayı affediyorum, yoksa
iyi bir iş yapmıyoruz.”
Zal, oğlu Rüsteme şöyle vasiyet etti: “Düşmanın
basit de olsa ondan sakın, güçsüz deme!” Çeşme başından su taşınca
dibinde yüklü bir devenin kaybolduğu çok oldu.
Uzatmayalım, vezir çocuğu aldı, evine götürdü naz
ve nimetle besledi, terbiyesi için edip bir öğretmen tuttu. Az zaman
içinde istediği gibi yetiştirdi. Edep ve nezaketle konuşması, saray
hayatına ait bütün kural ve davranışları öğrendi, saray halkının
beğenisini kazandı.
Bir gün vezir, padişaha çocuğun halinden biraz
bahsetmek isteyerek dedi ki: “Efendim, çocuğu bir görmeli. Akıllı
kişilerin terbiyesi ona öyle harikulade tesir etmiştir ki kişiliğinde
yerleştiği sanılan fenalıklardan zerre kadar görülmüyor.” Padişah
gülümseyerek,
“Her ne kadar insan içinde büyüse de canavardan
doğan canavar olur” dedi.
Bunun üzerinden birkaç sene geçti. Çocuk,
mahallenin yaramaz gençleriyle yavaş yavaş görüşmeye başladı.
Tabiatında gizli kalmış olan eşkiyalık damarı
uyandı, bu çapkınlarla sözleşti. Nihayet bir gece fırsat kollayıp iki
oğluyla beraber veziri öldürdü ve birçok kıymetli eşyayı alarak
haydutlarla beraber dağa çıktı, babasının yerine geçerek isyan etti.
Padişah olayı haber alınca, hayretinden parmağını ısırarak şöyle dedi:
Alçak, adi biri, eğitmekle güzel bir insan
olamadığı gibi kötü demirden de iyi bir kılıç yapılamaz. Bir yere aynı
yağmur yağdığı halde, bağda lale yetişir, mezbelelikte çer çöp ve diken.
* * *
Çorak yerde sümbül yetişmediği gibi başka bir şey de bitmez. Kötü
kişilere iyilik edenler iyilere fenalık etmiş olurlar.
[5 - Muslim, "Kader", 22-25.]
Gülistan – Şeyh Sa’di-i Şirazi
Bir Hikmeti Vardır
Adamın
biri bir
pislik böceği görür
" Bu yaradılışı
çirkin pis kokulu bir yaratıktır. Allah bunu niçin yaratmışki ? " der.
Aradan zaman geçer,
adamın yüzünde bir çıban çıkar. Nereye başvurduysa derdine bir derman
bulamaz. Çııban yara haline gelir. Bir gün sokakta dolaşırken,
yüzündeki yara bir yolcunun dikkatini çeker. ayak üstü sohbetten sonra
yolcu kendine yardım edebileceğini, bu tip çıbanların oluşturduğu
yaraların tedavisini bildiğini söyler. Adam her ne kadar inanmadıysa
Allah'tan umut kesilmez diyerek kabul eder.
Yolcu bir pislik
böceğinin getirilmesini ister. Orada bulunanlar bu isteğe gülerler.
Fakat hasta olan adam, o böcek hakkında söylediği sözleri o an hatırlar
ve derki ;
- Adamın isteğini
yerine getirin, ne diyorsa yapın.
Yolcu getirilen
böceği yakar ve külünü yaranın üzerine serper ve yara Allah'ın
hikmetiyle iyileşir.
Bunun üzerine hasta
olan adam etrafına der ki ;
- Unutmayın !
Allah'u Teala'nın yarattıklarının, yaratılışında bir hikmet vardır, bir
derde deva vardır. Velev ki pislik böceği olsa dahi.
Bir insanı tanıma yolları nelerdir
Bir
adam Hz. Ömer (r.a.)'in yanında bir hususta şâhitlikte bulunmuştu. Ömer
ibnü'l-Hattâb hazretleri ona,
- Ben seni
tanımıyorum, seni tanıyan birini getir, dedi.
Orada
bulunanlardan birisi,
- Ben onu tanıyorum,
deyince Hz. ömer,
- Nasıl bilirsin? diye
sordu. O da,
- Emin ve âdil bir adam
olarak tanıyorum, cevabını verdi.
Hz.
Ömer (r.a.) tekrar sordu:
- Gecesini gündüzünü
bildiğin, yakın bir komşun mudur?
- Hayır, diye cevap verdi
adam.
Hz.
Ömer (r.a.) sormaya devam etti:
- İnsanın takvâsını ortaya
koyan, muâmelesidir. Bu adam, alış'veriş
yaptığın bir
kimse midir?
Adam
tekrar,
- Hayır, dedi.
Hz.
Ömer (r.a.) bu defa;
- Bununla, insanın
ahlâkının güzel veya çirkin olduğunu anlamaya imkân
veren bir
yolculuk yaptın mı? diye sordu.
Adam
bu soruya da,
- Hayır, cevabını verince,
Hz. Ömer (r.a.),
'
Sen onu tanımıyorsun, dedi ve sonra da adama dönerek,
- Git, seni tanıyan birini
getir, buyurdu.'
Demek
ki bir insanı iyi tanıyabilmek, doğruluk ve dürüstlüğünden emin
olabilmek için;
onunla, ya yakın komşuluk yapacaksın veya alış-verişte bulunacaksın
yahut da
beraber yolculuk edeceksin... Aksi takdirde, yani bu ölçülerden
hiçbirisi ile
tartmadığın bir kişi hakkında, müsbet veya menfî yönde şahâdette
bulunmayacaksın. Zira bu demektir ki, sen onu tanımıyorsun.
Fazilet Takvimi,
2001
Bir Kâse Bal
"Artık
sana
emrolunanı açıkla!" âyet-i kerimesinin mûcibince, Rasûlullâh
-sallallâhu
aleyhi ve sellem-, insanları İslâm dînine dâvet etmeye başlamıştı. Bu
dâvete
ilk mukâbelede bulunanlar, îmânın nûruyla gönlü aydınlanmış olanlardı.
Toplumda
göz önünde olmayan garipler, kimsesizlerdi.
Mekke'de
doğup kıyâmete kadar dünyayı aydınlatacak olan İslâm dini için her
îmân edenin çile ve ızdırabı da sevgisine, muhabbetine göreydi. İşte
gönlünde
olan îmân muhabbetinin büyüklüğü sebebiyle bir çok acılara, ızdıraplara
mâruz kalan
ve buna rağmen baş koyduğu yolda azim ve gayretle ilerleyen gönül
sultanlarından biri de Uzeyle -radıyallâhu anh-'tır.
O
birçok işkencelere katlanarak Rasûlullâh'ın yanına geliyor, sohbetinde
bulunuyor ve onu derin bir heyecan ve muhabbetle dinliyordu.
Uzeyle'nin
en büyük zevki Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-'den
öğrendiklerini başkalarına öğretmekti. Henüz Müslüman olmamış, fakat
İslâmiyet'e yakınlık duyan kadınları buluyor, Allâh'ın buyruklarını
onlara
anlatıyor ve birçoklarının Müslüman olmasına vesîle oluyordu.
Zaman
içerisinde Müslümanların sayısı gittikçe artmış, fakat yapılan
işkenceler
de dayanılmaz bir hâle gelmişti. Bu merhalede, Hazret-i Peygamber
-sallallâhu
aleyhi ve sellem- Allâh'ın izni ile Müslümanlara Medine yollarını
gösterdi.
Artık
Müslümanlar geride yurtlarını, yakınlarını bırakarak müslümanca yaşamak
için birer-ikişer gruplar halinde Medine'ye gitmeye başlamışlardı.
Hicret
edenler arasında Uzeyle'nin zevci de vardı. Şimdilik Uzeyle'yi yanında
götüremeyecek ama ilk fırsatta onu da yanına alacaktı.
Mekke
neredeyse boşalmıştı. Uzeyle kendisini yalnız hissediyor, bu yüzden
bütün
gücüyle kendisini İslâm dînini yaymaya veriyordu. Nihayet birgün
Rasûlullâh
-sallallâhu aleyhi ve sellem- de Cenâb-ı Hakk'ın izni ile hicret edince
Uzeyle,
Mekke'de büsbütün yapayalnız kaldı. O biliyordu ki, gönül Allâh ile
beraber
olunca yalnızlığın bir önemi yoktu. Bütün gücünü artık İslâm'ı yaymak
uğruna
harcamalıydı. Zîra her Müslüman'ın görevi bu olmalıydı.
Uzeyle'nin
kocasının akrabaları arasında Müslüman olmayanlar da vardı. Bunlar
birgün Uzeyle'nin evine baskın yapıp "Sen de kocan gibi Müslüman
olmuşsun.
Öyleyse bunun hesabını soracağız." diyerek Uzeyle'yi yakaladılar. Önce
kaçmasın diye bağladılar, daha sonra da hapsettiler. Ertesi gün önüne
bir çömlek
bal koyup hepsini yemesini söylediler. Onların bu hareketi üzerine
Uzeyle;
"Bana bal ikram ettiklerine göre galiba işkence etmeyecekler."
düşüncesi ile balı yemeye koyuldu.
Ancak
yedikçe içindeki hararet artmış, susuzluğu ziyadeleşmişti. Dayanamadı,
biraz
sonra su istedi. Ancak akrabaları su vermeyeceklerini, balı susuz
bitireceğini
söyleyerek onu zorladılar. Bal içini bir hayli yakmış, içindeki hararet
fazlalaşmıştı. Bir müddet sonra gün yavaş yavaş ışıltılarını etrafa
yaymaya
başlamış, güneş bütün sıcaklığını göstermişti.
Uzeyle,
azgın bir deveye bindirilip çöle doğru sürüldü. Azgın deve bir o yana
bir bu yana saldırıyor, Uzeyle'ye rahat vermiyordu. İşte vahadaki son
hurma
ağaçları da geride kalmıştı. Karşıda uçsuz bucaksız yakıcı bir çöl
vardı.
Yol
alırken çöl boyunca kimsesiz Müslümanlara işkence yapan zalimlere
rastladılar. Müşrikler onları kızgın kumlar üstünde sürüklüyor,
karınlarına
kocaman taşlar koyuyor, bu da yetmiyor çıplak vücutlarını ateşle
dağlıyorlardı.
Uzeyle,
kardeşlerine yapılan bu işkenceler karşısında kendi çilesini unutmuş
duâ ile; "Allâh'ım hâlimizi Sana nasıl arz edelim. Sen ki, bizi bizden
iyi
tanırsın! Üzerimize sabır yağdır. Sana olan îmânımıza güç ver.
Kardeşlerime
yardım et!" diyordu.
Bir
müddet daha yol aldıktan sonra bir kum tepesinin yanında durdular.
Uzeyle
deveden indirilmiş, bir kazığa bağlanmıştı. Fakat bu kadarı da
yetmezmiş gibi
ayağındaki ayakkabılarını da çıkartıp onu kızgın kumlar üzerine çıplak
ayakla
bıraktılar. Yere oturması yasaktı, hep ayakta duracaktı.
Çöl
o kadar sıcaktı ki, kızgın güneş her yeri yakıp kavuruyor, âdeta
insanın
beynini kaynatıyordu.
Zorla
yedirdikleri bal, Uzeyle'nin ciğerini kavurmaya başlamış yakıcılığını
göstermişti.
"-Ne
olur bir yudum su!" diye inledi. Akrabaları O'nun bu halinden
istifade ederek:
"-Muhammed'in
dinini inkâr et, sana istediğin kadar su verelim."
dediler. Ama boş yere… Çünkü îmân O'nun kalbine öyle yerleşmişti ki,
susuzluktan ölse bile bunun bir önemi yoktu. Nasıl olsa birgün
ölecekti, bu da
İslâm için Allâh için olmalıydı. Birden canlandı, onlara hitâben;
"-Sizi
duymayan, yaptıklarınızı görmeyen, kendisine bile faydası olmayan
taşlara nasıl tapıyorsunuz? Gelin her şeyi yaratan, yarattığı her şeyi
duyan,
gözeten Rabb'e sığının. O Rab ki, kalblerde gizlenenleri bile bilir."
Bu
sözlerle ilk önce şaşkına döndüler ama daha sonra kahkaha ile gülerek;
"-Öyleyse
yalvar da Tanrın sesini duysun; gelip seni elimizden
kurtarsın." diye alay ettiler.
Uzeyle
ellerini duâ için kaldırıp "Ya Rabbi" diye yalvarmaya başladı.
"Allâh'ım!
Beni bu îmânsızlara karşı utandırma. Biliyorum, darda kalan
kuluna yardım eder, Sen'den isteyenin elini boş çevirmezsin. Bana da
yardım et.
Allâh'ım bu adamların kalbini yumuşat, onlara da doğru yolu göster."
Artık
dili damağı büsbütün kurumuştu. Gözlerinden yaşlar akıyor, daha
kirpiklerinden ayrılmadan kuruyordu. Gittikçe gözleri de kararmaya
başladı. O,
su diye inledikçe; karşısına geçip kana kana su içiyor, "Muhammed'e
küfret
sana da verelim." diyorlardı. Uzeyle bu korkunç teklif karşısında her
seferinde
ürperiyor; "Asla, asla!" diye haykırarak:
"-O
ki Allâh'ın sevgilisi, kâinatın efendisi, O'nsuz hayatın ne anlamı
var, canım O'na feda olsun!" diyordu.
İkinci
gün sabahleyin yine bal getirdiler. Uzeyle balı ikrâm olsun diye
getirmediklerini artık biliyordu. Ona elini bile sürmedi.
"-Balı
ye!" diye zorladılar, yemediğini görünce de zorla ağzına
akıttılar. Sonra da onu bir sopaya bağlayıp güneşin karşısına diktiler.
Çöl
her zamanki gibi sıcaktı. Âdeta her bir güneş ışığı milyonlarca ok
oluyor
ona saplanıyordu. Bir zaman böyle bekledi, sonra "gözlerim" diye
inlemeye başladı. Gözlerini açmaya çalıştı ama açamadı. Bir kez daha
denedi;
sonra hiçbir şey göremediğini fark etti. "Gözlerim kör oldu." diye
haykırdı; ama sesi, kuruyan boğazından bir fısıltı gibi çıkıyor hiçbir
şey
anlaşılmıyordu.
Uzeyle
iyice zayıfladı. Üçüncü günün işkencesi başladığında âdeta bitip
tükenmişti, ayakta duracak gücü kalmamıştı. Ciğerlerindeki yangın
dayanılmaz
bir hal alınca İslâm düşmanları ona;
"-Haydi
dininden dön de sana her istediğini verelim." dediler.
Bu
teklifi de reddetti. Ama artık sesi çıkmıyor, sadece dudakları
kımıldıyordu.
Görmeyen gözlerini gökyüzüne dikmiş şehâdet parmağıyla; "Allâh birdir,
Allâh birdir!" diye işaret ediyordu. Sonunda kulakları da duymaz oldu.
Söylenenleri artık işitmiyordu.
Çöl
güneşi korkunç bir hal almaya başlayınca müşrikler onu o hâlde bırakıp
kendilerini çadırın gölgesine attılar.
Uzeyle
bütün tâkati kesilmiş bir şekilde öylece yatıyordu. Neredeyse bayılıp
bilincini de kaybetmek üzereyken göğsünün üzerinde bir soğukluk
hissetti.
Eliyle yokladı; bu buz gibi bir kova su idi. Kuruyan dudaklarını kovaya
yaklaştırıp ancak bir yudum içebildi. Sanki biri kovayı çekip almıştı.
Ayağa
kalktı, birden gözlerinin açıldığını fark etti. Evet artık görüyordu.
İşte,
pırıl pırıl billur gibi parlayan bir kova, gökyüzüne asılmış gibi
duruyordu.
"Allâh'ım bana yardım edeceğini biliyordum. Sana bütün kalbimle
inanıyorum." diye mırıldandı. Uzeyle ellerini kovaya uzatıp bu defa
kana
kana su içmeye başladı. Bir taraftan çocuklar gibi seviniyor bir
taraftan da
Rabbine duâ ediyordu.
Buz
gibi su yüreğini serinletmiş, gönlünü ferahlatmıştı. Kalan suyu
başından
aşağı boşalttı.
Çadırda
uyuyanlar, Uzeyle'nin sesini duyunca ne olduğunu anlamak için koştular.
Susuzluktan sesi soluğu kesilen, gözleri kör, kulakları duymaz olan
Uzeyle,
acaba nasıl ve niçin bağırıyordu?
Uzeyle'yi
görünce donakaldılar. Sanki karşılarındaki Uzeyle değildi. Üzerinde
hiç görmedikleri bir güzellik vardı. O pırıl pırıl parlayan gözleriyle
müşriklere "gelin" diye bağırdı.
"-Gelin
de Rabb'imin neler yaptığını görün."
Uzeyle'nin
yanına gelince yüzündeki su damlalarını, elbisesindeki ıslaklığı
fark ederek kendilerini toparladılar:
"-Bağını
çözüp suyumuzu içmişsin, bizi kandıramazsın!" dediler.
Uzeyle
onların gaflet içindeki hâllerine acı acı gülümseyerek ellerini öne
doğru uzattı ve:
"-İşte
bakın ellerim hâlâ bağlı duruyor, su tulumlarınızın kapağı bile
açılmadı." dedi.
Hayatları
âdeta bir kum fırtınası gibi geçen müşrikler bu mucizevî olay
karşısında donakalmışlardı. Bir an fırtına dindi. Sonsuzluğu görmeyi
engelleyen
kumlar dağıldı. Nasıl bir kum fırtınasının ardından toprakların yerleri
değişir, orası apayrı bir mekân hâline gelirse işte onlar da bu gönül
fırtınasının dinmesiyle yüreklerinin değiştiğini hissetmişlerdi. Artık
hiçbir
şeyi eskisi gibi görmüyorlardı.
Bir
anda hepsinin gözleri ufka daldı. Bir müjde bekliyor gibiydiler. Ufkun
kızıllığına bakan gözler bir anda Uzeyle'nin sıcacık bakışı ve
tebessümünde
eriyip gitmişti. Artık onlar için ufuktan daha derin olan Uzeyle mâsivâ
çölünde
buldukları bir vahâ, bir testi soğuk su gibiydi. Beyinleri fokurdatan
güneşi
hissetmiyorlar, kalblerine hakikat güneşinin huzmeleri aksediyordu.
Hidâyet
dedikleri böyle bir şey olsa gerekti.
İşte
böylesi bir çölde Uzeyle'nin bir serap gibi bir anda kaybolmasından
korkan
bu nasipliler bir anda vecde gelerek:
"-Ey
Uzeyle, meğer biz nasıl bir hâldeymişiz ki seni, nûranî hakîkatlerini
görememişiz. Ey sadece bir olana itaat eden eşsiz kul, şimdi bizi
affedersen
biz de belki nasiplilerden oluruz. Şayet bize acımazsan her birimiz şu
gönül
harâretinden mahvolur gideriz. Ne olur bizi bu dünya çölünün
aslanlarına yem
etme ve gönül menbaından bir tas îmân suyu bize de sun."
Uzeyle'nin
gözlerinden iki damla yaş süzüldü. O damla ki çöle düşse oradan güller
bitirir, ateşe düşse orayı gül bahçesine dönüştürürdü. Zîrâ onun gönül
dokusu
teslimiyetti ve o merhametle onlara yönelerek "bir olan"ın bütün
kâinatta nasıl hissedildiğini öğretircesine kelime-i şehâdeti telkin
etti.
"Eşhedü
enlâ ilâhe illallâh ve eşhedu enne Muhammeden abduhû ve
rasûluhu."
Ve
bütün mahlukât şâhitti artık bu îmâna. Onun îmân saâdetinin nasıl
gönüllere
aksettiğini artık her şey biliyordu. Zîra güneş balçıkla sıvanmazdı.
Îmân
güneşini bulutlar örtse de o ışımadan, aydınlatmadan duramazdı.
Ve
onunla aydınlananlar da çölden kurtulmuşlardı. Hâsılı çöl, onların
sudan
bîhaber kurak topraklara dönmüş gönülleriydi. Ve onlara neşve verecek,
gönüllerini muhabbet-i Muhammedî ile dolmasını sağlayacak bir müjde ile
Uzeyle;
"Medîne'ye hicret!" dedi.
Bunu
demesiyle bir gül kokusu yayılmıştı iklimlerine. Ve îmânla tanışan
gönüller bir anda bir muhabbet yangınıyla tutuşmaya başlamıştı. Ve
yeniden
doğmak için, gönüllerini tecdid için, yüreklerindeki Yesrib'i Medine
eylemek
için artık onlar da düşmüştü yola. Gözlerdeki ışıltı güneşten ayân,
kalblerdeki
nûr, ayın hâlesini kıskandırır bir hâldeydi. Küfürden îmâna hicret,
işte böyle
bir şeydi…
Kevser Atar
Şebnem Dergisi
Bir Kötünün Verdiği Zarar
İsa Peygamber, bir gün geziye
çıkar. Yolda giderken bir grup insana rastlar. Bir meydana
halkalanmışlar, devamlı Allah'a ibadet ediyorlar. Öyle ki bütün şart ve
gereklerini yerine getirerek.
Hz. İsa (a.s.) aralarına oturur. Bakar ki çeşit çeşit yemekler, bir
yığın meşrubat renk renk sebze ve meyveler, eşsiz güzellikte kadınlar,
cıvıl cıvıl çocuklar her yanı sarmış. Yaşadıkları yer de zamanın bütün
süs ve üstünlüklerine sahip. Temiz ve eşsiz bir asalete bürünmüş.
Burada bir süre misafir kalan İsâ Peygamber kendi beldesine döner. Uzun
bir zaman sonra yeniden oraya uğradığında bakar ki yerleri yurtları ile
o eski varlıklı, şen şakrak insanlar yerleri yurtları ile birlikte yok
olup gitmişler. Ortada ne eskiler, ne çocukları, ne de torunları, yer
yarılmış sanki yerin dibine girmişler.
Kendi kendine şaşırıp kalan İsâ Peygamber bu olayın sebebini merak
eder. Fakat soracak kimse yoktur. Yalvarıp yakarak yüce Allah'a, "Ey
Rabbim!" der. "Burada eskiden yaşayan o insan topluluğuna ne oldu?
Yoksa namaz kılmadılar, sonra baş mı kaldırdılar?"
Yüce Allah (c.c.) Hz. İsâ'ya, "Ey sevgili peygamberim! O aklına
gelenler yüzünden değil. onlar gerçekten iyi insanlardı. Fakat
aralarına bir beynamaz karıştı. İşte o ne olduysa ondan sonra oldu. Bir
gün beynamaz bize karşı isyanında son damlayı taşıran bir çirkin
harekette bulundu. Biz de belâ göndererek masum olan ötekileri de
birlikte silip süpürdük."
Bir Münazara
Hz.
Ebubekir (r.a) ile Hz. Ali (r.a)'nın Münazarası
Bir
gün Ebu Bekir Sıddık (r.a) Resulüllah(S.A.V)'ın evine geldi. İçeri
gireceği
sırada, Hz. Ali Bin Ebi Talib (r.a) da geldi.
Hz.
Ebu Bekir (r.a) (Geri çekilip):
-Ya
Ali sen buyur, gir dedi.
O
da cevap verip, aralarında, aşağıdaki uzun konuşma oldu:
-Ya
Ebu Bekir! Sen önce gir ki, her iyilikte önde olan, her hayırlı
işte ileri
olan, herkesi geçen sensin.
Hz.
Ebu Bekir (r.a):
-
Sen önce gir ki! Resulüllah'a (s.a.v) daha yakın sensin.
Hz.
Ali (r.a):
-Ben,
senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v)'tan işittim.
"Ümmetimden,
Ebu Bekir'den daha üstün bir kimsenin üzerine güneş
doğmadı" buyurdu.
Hz.
Ebu Bekir (r.a):
-
Ben, senin önüne nasıl geçebilirim ki, Resulüllah (s.a.v) kızı
Fatıma(r.a)'yı
sana verdiği gün,
"Kadınların
en iyisini, erkeklerin en iyisine verdim" buyurdu.
Hz.
Ali (r.a):
-
Ben, senin önüne geçemem. Çünkü Resulüllah (s.a.v):
"İbrahim(a.s)'ı
görmek isteyen Ebubekir'in yüzüne baksın" buyurdu.
Hz.
Ebu Bekir (r.a):
-
Ben, senin önüne geçemem. Çünkü Resulüllah (s.a.v):
'Adem
(a.s)'ın hilm sıfatını ve Yusuf (a.s)'ın güzel ahlakını görmek
isteyen
Ali Mürteza'ya baksın' buyurdu.
Hz.
Ali (r.a):
-
Senin önünde gidemem. Çünkü Resulüllah (s.a.v):
"Ya
Rabbi! Beni en çok seven ve ashabımın en iyisi kimdir? dedi.
Cenab-ı
Hak:Ya Muhammed! Ebu Bekir Sıddıktır," buyurdu.
Hz.
Ebu Bekir (r.a):
-
Ben, senin önüne geçemem. Çünkü Resulüllah (s.a.v) Hayber'de:
"Yarın
sancağı öyle bir kimseye veririm ki, Allahü Teala onu sever. Ben
de, onu çok severim" buyurdu.
Hz.
Ali (r.a):
-
Ben, senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v)
"Cennetin
kapıları üzerinde 'Ebu Bekir Habibullah' yazılıdır"
buyurdu.
Hz.
Ebu Bekir (r.a):
-
Ben, senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v) Hayber
gazasında,
bayrağı sana verip
'Bu bayrak Melik-i Galibin, Ali Bin Ebi Talib'e hediyesidir' buyurdu.
Hz.
Ali (r.a):
-
Ben, senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki:
"Ya
Eba Bekir, sen benim gören gözüm ve bilen gönlüm yerindesin".
Hz.
Ebu Bekir (r.a):
-
Ben, senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki:
"Kıyamet
günü Ali cennet hayvanlarından birine binmiş olarak gelir.
Cenab-ı Hak buyurur ki 'Ya Muhammed!(s.a.v) Senin baban İbrahim Halil,
ne güzel
babadır. Senin kardeşin Ali Bin Ebi Talib ne güzel kardeştir."
Hz.
Ali (r.a):
Ben,
senin geçemem. Çünkü Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki:
"Kıyamet
günü, Cennet meleklerinin reisi olan Rıdvan adındaki melek
Cennete girer. Cennetin anahtarlarını getirir, Bana verir. Sonra
Cebrail (a.s)
gelip, Ya Muhammed (s.a.v)! Cennetin ve cehennemin anahtarlarını, Ebu
Bekir
Sıddık'a(r.a) ver, istediğini Cennete, dilediğini Cehenneme göndersin
der."
Hz.
Ebu Bekir (r.a):
Ben,
senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki:
"Ali
kıyamet günü benim yanımdadır.Havz ve Kevser yanında, benimledir.
Sırat üzerinde benimledir. Cennette, benimledir. Allahü Teala'yı
görürken,
benimledir."
Hz.
Ali (r.a):
Ben,
senden önce giremem. Çünkü Resulüllah (s.a.v)
"Ebu
Bekir'in imanı, bütün mü'minlerin imanı ile tartılsa, Ebu Bekir'in
imanı ağır gelir" buyurdu.
Hz.
Ebu Bekir (r.a):
Ben,
senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki:
"Ben
ilmin şehriyim, Ali onun kapısıdır."
Hz. Ali (r.a):
Ben, senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki:
"Ben
sadıklığın şehriyim.Ebu Bekir onun kapısıdır."
Hz.
Ebu Bekir (r.a):
Ben,
senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki:
"Kıyamet
günü Ali bir ata biner, görenler, acaba bu hangi peygamberdir? derler.
Allahü Teala, bu Ali Bin Ebi talib'dir, buyurur."
Hz.
Ali (r.a):
Ben,
senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki:
"Ben
ve Ebu Bekir, bir topraktanız. Tekrar bir olacağız."
Hz.
Ebu Bekir (r.a):
Ben,
senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki:
"Allahü
Teala, ey Cennet! Senin dört köşeni, dört kimse ile
bezerim.Birir
Peygamberleri üstünü Muhammed'dir(s.a.v).Biri, Allah'dan korkanların
üstünü
Ali'dir. Üçüncüsü kadınların üstünü Fatımat'üz Zehra'dır. Dördüncü
köşesindeki
de temizlerin üstünü Hasan ve Hüseyin'dir."
Hz.
Ali (r.a):
Ben,
senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki:
"Sekiz
Cennetten şöyle ses gelir'Ebu Bekir! Sevdiklerinle birlikte gel,
hepiniz Cennete girin."
Hz.
Ebu Bekir (r.a):
Ben,
senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki:
"Ben
bir ağaca benzerim,Fatıma bunun kökü,Ali gövdesi, Hasan ve Hüseyin
meyvesidir."
Hz.
Ali (r.a):
Ben,
senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki:
"Allahü
Teala Ebu Bekirin bütün kusurlarını affetsin. Çünkü O kızı
Aişe'yi
bana verdi.Hicrette bana yardımcı oldu.bilal-i Habeşi'yi, benim için
azad
etti."
Resulüllah
(s.a.v')in bu iki sevgilisi, kapıda böyle konuşurlarken,
kendileri
içeriden dinliyorlardı. Hz. Ali'nin sözünü kesip içeriden buyurdu ki:
-Ey
kardeşlerim Ebu Bekir ve Ali! Artık içeri girin.Cebrail (a.s) gelip
dedi
ki, yerdeki ve yedi kat göklerdeki melekler sizi dinlemektedir.kıyamete
kadar
birbirinizi övseniz, Allahü Teala yanındaki kıymetinizi anlatamazsınız.
İkisi
birbirine sarılıp, birlikte Resulullah'ın(s.a.v) huzuruna
girdiler.
Resulullah'ın(s.a.v):
-Allahü
Teala ikinize de yüzbinlerce rahmet etsin. İkinizi sevenlere
de,
yüzbinlerce rahmet etsin ve düşmanlarınıza da yüzbinlerce lanet olsun,
buyurdu.
Hz.
Ebu bekir Sıddık dedi ki:
-Ya
Resulallah(s.a.v) Ben Ali kardeşimin düşmanlarına şefaat etmem.
Hz.Ali
dedi ki:
-Ya
Resulallah (s.a.v) Ben de Ebu Bekir kardeşimin düşmanlarına şefaat
etmem ve
başını kılıç ile bedeninden ayırırım.
Hz.
Ebu bekir Sıddık(r.a):
-Ben,
senin düşmanlarına Kevser havzından su vermem, buyurdu.
Hz.
Ali de:
-Ben,
senin düşmanlarını Sırat üzerinden geçirmem, buyurdu.
Hz.
Ali (r.a) ve Hz. Ebu Bekir (r.a) taraftarlarının ve düşmanlarının
kulakları
çınlasın.
Kaynak:
Dört Büyük Halife, Şemsüddin Ahmed Efendi, Bedir Yayınevi,1974
Biri İki Etmek
Biri
İki Etmek
Allah
dostlarından... Talebesi anlatıyor.
Bir
sabah hazır olduğumuz yere teşrif edip, hatır sorarken, halimi arzedip:
- Efendim, benim şu
kadar lira borcum var idi. Günü
geldi sıkılıyorum.
Üç gün izin verirseniz memlekete gidip öder gelirim, dedim.
- Biraz sabret,
geceler gebedir, buyurdular.
Birkaç
gün sonra, münasip lisanla tekrar hatırlatmak zarureti hasıl oldu. Zira
memlekette, "borçtan kaçtı" sözleri de gelen haberler arasında idi.
Hz.Üstazın
sözü yine evvelki gibi idi.
-
Geceler gebedir.
Fakat
bir gün sonra bana:
-
Memlekette nerden vereceksin bu parayı? diye sual ettiler.
İşin
en canlı noktası da burası.
- Efendim, babamdan
kalma bir bağım var, üç bin lira eder.
Onu satıp veririm,
dediğimde Hz.Üstazın rengi birden değişti. mübarek gözleri buğulandı.
Ve ... çu
sözler döküldü:
-
Biz kardeşlerimizin evini bağını satmak değil, birini iki etmekle
mükellefiz.
İkinci
gün ..... bir tüccar ağabeyimizden ödünç para alıp parayı bana
verdiler. Sonra
ödedim.
Hatıratım,
Ali Erol
Bire yediyüz
Bire
yediyüz
İmâm-ı Hasen ve imâm-ı Hüseyn ve Abdüllah bin Ca'fer
(r.a.) Medîne-i
münevvereye giderken, yolda erzâkları kalmadı. Sahrâda oldukları için,
yiyecek birşey alacak yer de olmayıp, açlık ve susuzlukdan gâyet
muzdarib oldular. Allahü teâlâya tevekkül etdik deyip, yoldan sapdılar.
Birâz gitdikleri gibi, ovanın orta yerinde bir karaltı gördüler. Ona
doğru sürüp, gitdiler. Bakdılar ki, bir kara çadır içinde, bir
kadıncıkdan başka kimse yok. Kadıncağıza selâm verdiler. O kadıncağız
da, letâfet ile selâmlarını alıp ve bunlara dikkat ile bakdı. Hâtırına
bu geldi ki, bu üç sultânın dünyâda benzerleri az bulunur.
Kadına dediler ki,
-Bir yiyeceğin var mıdır.
-Bir keçim vardır. Kendiniz sağınız, sütünü
içiniz.
İmâmlardan birisi sağdı, bir çanak südü bir imâma
verdi. Bir çanak da Abdüllaha verdi. Bir çanak da kendi içdi. Ondan
sonra kadına dediler ki,
-Başka yiyeceğin yok mudur.
-Bu keçimi boğazlayıp, yiyin.
O kadın, bunu böyle söyleyince, Abdüllah
hazretleri o keçiyi kesip, pişirip, yidiler. Allahü Sübhânehü ve teâlâ
hazretlerine hamd edip, atlarına bindiler. Sonra kadıncağıza dediler
ki,
-Medîne-i münevvereye vardığın zemân, mutlaka
bize uğrayasın ki, biz Seyyidlerdeniz ve Hâşimîlerdeniz. Se'âdetle
dönüp, gitdiler.
Bir zemân sonra o kadıncağızın kocası geldi.
Gördü ki, ortada keçi yok.
-Keçi ne oldu diye sordu. Hanımı da meydâna gelen
hâdiseyi anlatdı. Kocası da huzûrsuz olup,
-Ey akılsız hanım! Niçin böyle yapdın. Bizim
ondan gayri nesnemiz yok idi, dedi.
-Allahü teâlâ rahîmdir. Kullarını aç koymaz.
Bunun gibi güzel yiğitler, asîlzâdeler evimize geldi. Onları müsâfir
etmeden göndermek insâf değildir. Bir keçi nedir ki, öyle sultânlardan
esirgerim.
Ammâ kadıncağız, imâmları bilmez idi. Güzel
yiğitleri gördüğünde, mubârek yüzlerinin nûrânîliğinden ve sözlerinin
tatlılığından, firâsetle bildi ki, asîlzâdeler ve çelebî insanlardır.
Onun için kendilerinden bir nesne esirgemedi.
Bu dünyâda bütün malı bir
keçi olup, onu da müsâfirlerine ikrâm etmek o kadıncağızın kemâl
derecede cömerdliğini gösterir.
Artık, kadıncağız, kocası ile birşeyler alıp-satmak için, Medîne-i
münevvereye gitdiler. Şehir içinde gezerken, hikmet-i ilâhî, imâm-ı
Hüseyn 'radıyallahü teâlâ anh' hazretlerine Bâb-ı selâm önünden
geçerken rast geldiler. İmâm hazretleri, kadıncağızı gördü ve tanıdı.
Acele adam gönderip, huzûr-ı şerîflerine getirdiler. Kadıncağıza hitâb
edip, buyurdular ki,
-Benim kim olduğumu bilir misin?
-Bilmem, deyip, cevâb verdi.
İmâm hazretleri buyurdu ki,
-O üç yiğit, bir zemân senin çadırına uğradılar.
Sen onlara süt içirdin. Keçiyi kesdiler. Onların biri, benim.
Emr etdi, bunlara ziyâde ikrâmda bulundular.
Hikmet-i Rabbânî imâm hazretlerinin yanında fazla bir şey
bulunmadığından, beyt-ül mâl emînine adam gönderdiler.
-Bize bin dirhem gümüş ve yüz koyun versin.
İnşâallah biz yine veririz, dediler. Beyt-ül mâl emîni verdi. Huzûr-ı
şerîflerine getirdiler. Temâmını kadıncağıza verip, bizi ma'zûr tut,
dedi. Yanlarına adam verip, imâm-ı Hasen (r.a.) hazretlerine gönderdi.
İmâm-ı Hasen de bunları iyi karşılayıp, yanında bulunduğu kadar ikrâm
etdi. Ve onların yanında fazla nesne bulunmadığı için, beyt-ül mâl
emînine adam gönderip, bin dirhem ile ikiyüz koyun ödünç aldılar.
Hepsini o kadıncağıza verip, özr dilediler. Sonra yanlarına bir adam
verip, Abdüllah bin Ca'fer hazretlerine gönderdiler.
Abdüllah hazretleri,
-İmâmlar ile buluşdunuz mu diye süâl etdi.
-Evet, onlardan geliriz, dediler.
Abdüllah hazretleri buyurdu:
-Ne olaydı, önce bizim yanımıza gelseydiniz! Zîrâ
onların ellerinde, dünyâ malı karâr etmez. Hâzır nesneleri bulunmadığı
için, belki ızdırâb çekmişlerdir. Bunlar dediler ki, her biri biner
dirhem ve yüz ve ikiyüzer koyun ihsân etdiler. Abdüllah hazretleri çok
ni'metler verip, ikibin dirhem ve dörtyüz koyun ihsân etdi. Hazret-i
Abdüllah bin Ca'fer varlıklı idi. Ondan sonra, kadıncağız kocası ile
dörtbin dirhem gümüş ve yediyüz koyunu alıp, sevinerek evlerine
döndüler. Resûlullahın 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem'
hazretlerinin evlâdının cömerdliği, ikrâmları bu mertebede olunca,
lâyık olan odur ki, ümmeti olan kişi dünyâya rağbet etmeyip, eline
geçeni infâk edip, onların izinden gidip, tâ ki, dünyâda
müslimânlıkları ma'mûr, âhıretde de günâhları afv edilmiş olur.
Bir Defa Kelime-i Tevhid Getirmenin Üstün Derecesi
Musa
Peygamber gezilerinden birinde yoldan bir ihtiyara rastlar. İhtiyar o
derece yaşlanmıştır ki artık beli kamburlaşmıştır. İlk bakışta daha
beline taktığı kuşaktan ateşperest olduğu anlaşılıyordu. Zaten adam bir
ateş yakmış, karşısında boyuna tapınıyordu.
Asıl vazifesi, kâfirleri inkâr ve küfründen, sapıkları daldıkları
sapıklıklardan vazgeçirterek Allah yolunun aydınlığına kavuşturmak olan
Mûsa Peygamber tam gayesine uygun bir konu bulmuştu. Adama yaklaşarak,
"Ey ihtiyar, kaç yıldır bu ateşe tapmaktasın, söyler misin?" diye
sordu. Adam "tam doksan dört yıldır tapıyorum" diye cevap verince Mûsa
Peygamber, "bunca yıllık ömrün süresince hep ateşe taptın, bir kerrecik
olsun her şeyin yaratıcısı olan yüce Allah'a yönelmeyi ve O'na ibadet
etmeyi hiç düşünmedin mi?" diye sorar.
Bunca yıldır ateşe tapmış olan ihtiyar gözlerinde beliren ümit
kıvılcımlarıyla bu yabancıya bir kurtarıcı gibi bakarak "iyi
söylediniz, ama tövbe edip yüce Allah'ın kapısına başvurursam, acaba
beni kulluğuna kabul eder mi dersiniz? Sayısız günahlarıma rağmen" diye
ortaya atılır. "Niye kabul etmesin? Eder. Çünkü yüce Allah (c.c.)
kullarına en çok merhamet edendir" diyen Mûsa Peygamber'e bu defa
ihtiyar, "mademki siz yüce Allah'ın bir ömür boyu kendi aydınlık
yolundan kaçarak uzaklaşan bir kulunu bağışlayacağını ileri
sürüyorsunuz, öyleyse bana nasıl iman etmem gerektiğini söyleyin de
imana geleyim" diye sorar. Ardından da iman ederek, "Lâ ilâhe illallah,
Mûsa Resûlullah (Allah'tan başka ilâh yoktur, Mûsa O'nun kulu ve
elçisidir)" sözlerini zevk ve imanla sıraladı.
İman eder etmez bir çığlık kopararak ihtiyar hemen yere yuvarlandı.
Ellerini, kollarını ve ayaklarını hareket ettirmeye çalışan Mûsa
Peygamber baktı ki ihtiyar fanî dünyaya gözlerini yummuş. Hemen bir su
bularak yıkadı, kefenledi ve bir kabir kazarak gömdükten sonra kabri
başına çömeldi, ardından da, "Ey Rabbim! Şimdi ruhunu teslim eden kulun
az önce Kelime-i Tevhid getirerek imana gelmişti. Şimdi onun bir
kerrecik getirmiş bulunduğu Kelime-i Tevhid'e karşılık ona nasıl
muamele edeceğini öğrenmek istiyorum. Ne olur bunu bana bildir,
Allah'ım."
Allah'ın emriyle hemen Musâ'nın yanında beliriveren Cebrail (a.s.), "Ey
Mûsa, Allah'ın selâmını getirdim. Sana şunları iletmemi bildirdi.
Mademki doksan dört yıllık putperest ihtiyar, Lâ ilâhe illallah, Mûsa
Resûlullah diyerek imana geldi. Biz O'nu dost edindik. Kendisini
Cennetimize sokarak orada ipekli Cennet elbiseleri giydireceğiz."
Bunun üzerine Mûsa Peygamber sevinçle oradan ayrılarak milletinin
yanına vardığında başından geçenleri olduğu gibi anlattı. Müminler
derin bir memnunluk içine gömülerek bu işin sırrını kavramaya
koyuldular. "Lâ ilâhe illallah, Mûsa Rasûlüllah (Allah'tan başka ilâh
yoktur, Mûsa O'nun kulu ve elçisidir" cümlesinin harflerini
saydıklarında baktılar ki yirmi dört harf var. Demek oluyor ki, yüce
Allah (c.c.) imana gelen ihtiyar adamın getirdiği Kelime-i Tevhid'in
her bir harfine karşılık dört yıllık günahını affetmişti. Böylece adam
bir aylık günahı dışında tüm günahlarından arınmış olarak öbür dünyaya
göç etmişti.
Yüce Allah (c.c.) cümlemizi Kelime-i Tevhid'i dilinden düşürmeyen
kullarından eylesin, âmin.
Revnak-ül Meclis
Bir deliye bir veli rolü
Ebu
Müslim Havlani bir toplulukta
konuşulanları dinler. Hemen hepsi de hanımından şikayette
bulunmaktadırlar. Ancak Ebu Müslim’de şikayet filan yoktur. Derler ki:
– Veli gibi bir hanıma düştün de sesin sedan çıkmıyor değil mi?
Omuzlarını
silkerek cevap verir:
– Bizimki veli
filan değil kelimenin tam manasıyla delidir deli!…
– Öyle ise
derler nasıl geçiniyorsun böyle deli biriyle?
Cevap verir:
– Ben usulünü
biliyorum da öyle geçiniyorum, kavga gürültümüz o yüzden olmuyor!…
Büsbütün meraka
düşerler.
– Deli gibi
biriyle kavgasız gürültüsüz geçinmenin usulü nedir ki? diye sormaktan
kendilerini alamazlar.
Şöyle izah eder
Ebu Müslim, geçinmenin sırrını.
Der ki:
– Allahü
Azimüşşan, Âdem Aleyhisselam’ı topraktan yarattığında bedenine önce
aklı koydu. Akıllı bir adam oldu. Sonra öfkeyi
yarattı. Ona da Âdem’in bedenine girmesini emretti.
Öfke:
– Ben dedi.
Âdem’in bedenine giremem. Çünkü orada akıl vardır! Akılla ikimiz bir
yerde asla duramayız!…
Rabbimiz buyurdu:
– Ey öfke! Sen
Âdem’in bedenine girmeye çalış, oraya yönel. Akıl senin geldiğini
görünce hemen çıkıp gider, kendi yerini sana bırakır. Böylece sen de
Âdem’in bedeninde hükmünü icra eder, onu deli yaparsın.
Ebu Müslim
burada der ki :
– İşte biz
hanımla bu konuda anlaştık. Dedik ki; mademki insana öfke gelince akıl
gidiyor, insan delinin teki haline geliyor. Öyle ise evde kim
öfkelenirse o an sanki o delidir. Deliye karşı ise bir veli lazımdır.
Ben öfkelenirsem hemen farkına varacaksın, sabır gösterip ters cevap
vermeyeceksin. Çünkü ben o an deli sayıldığımdan deli adamdan her şey
beklenir diyerek veli rolüne gireceksin, aklım gelinceye kadar bir
deliye bir veli rolü oynayacaksın.
Ebu Müslim
burada şunu da ilave eder:
– Tabii der, bu
sabır benim için de geçerli bir görevdir. Bazen hanım öfkelenir, bu
defa o deli durumuna girer bana veli rolü düşer, ben bir veli gibi
sabır gösterir, karşılık vermemeye çalışırım. Aklı gelip de akıllı
insana muhatap olduğumu anlayıncaya kadar, bu sabır devam eder.
Ebu Müslim
bundan sonrasını şöyle tamamlar:
– İşte der ey
dostlar, benim hanımdan şikayetçi olmayışımın sebebi budur. Gül gibi
geçinip gitmemizin sırrı da buradadır. Tavsiye ederim, siz de bir
deliye bir veli rolü oynayın, öfkelenince karşı taraf veli rolüne
girsin, sabır ve tahammülü esas alsın, göreceksiniz ki tartışma kısa
zamanda son bulacak, taraflar birbirlerine karşı sevgiyle dolacak.
Çünkü öfkeli taraf kendisine karşılık verilmeyişinin takdirini,
minnettarlığını duyacak. Bu da mutluluk vesilesi olacak.
Sakın “bir deliye
bir veli rolü basit bir şey” deyip de geçmeyin. Sadece bir deneyin
yeter. İşte size güzel geçinmenin sırrı.
Kaynak: Yeni Aile İlmihali, Ahmed Şahin,
Cihan Yayınları
Bir Salavat Dünya Dolusu İyiliğe Bedeldir
ALLAH dostlarından biri bir gün namaz
kılarken son oturuşta "Ettehiyyatü"yü
okuduktan sonra salavatları okumayı unutur. O gece bir rüya görür.
Rüyasında Peygamberimiz (s.a.v.) kendisine iyice bir çıkışır ve şöyle
der:
style="font-family: cambria;">
-Namazını dosdoğru
kıldın, herşeyi yerli yerinde yaptın da bana salavat getirmeyi unuttun.
O yüzden sana kızgınım.
style="font-family: cambria;">
Bunun üzerine ALLAH dostu
boynu bükük, mahcup bir durumda, yalvaran bakışlarla,
style="font-family: cambria;">
- Ey ALLAH'ın Resulü!
Öylesine ibadete dalmış, ALLAH'ı hamd ü sena etmekle o derece meşguldüm ki, size salavat
getirmeyi unutuvermişim,
der.
Ardından sevgili
Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:
style="font-family: cambria;">
"Ey eren! Sen benim şu
sözlerimi duymadın mı? Ben dedim ki:
style="font-family: cambria;">
" Bana salavat getirmedikçe işlenen ameller,
edilen dualar mevkuf ve mahbustur. (kabul
edilmemişlerdir) Eğer kişi kıyamet günü ALLAH'ın huzuruna dünya dolusu
iyilikle çıksa, fakat bana arasıra salavat getirmeyi unutsa,
şüphesiz ki bütün iyilikleri geri çevrilir ve yüzüne vurulur."
style="font-family: cambria;">
(Zübdetül Vaizin)
Bir Tuğlası Eksik Cennet Köşkü
Vakti zamanında bir ermiş
vardı. Adam bütün hayatını Allah'a ibadet ve tâat içinde geçirdiği için
mal ve servet biriktirmemişti. Kendi yağıyla kavrulmuş, kıt kanaat
geçine gelmişti. Fakat ömrünün son günlerinde iyiden iyiye geçim
darlığına düşmüş ve tâkatten de kesilmişti.
Bir gün karısı ermişe, geçim darlığından şikayet ederek, "Kocacığım, ne
olur, Allah'a dua et de biraz dünyamız genişlesin, ferah kavuşalım"
der, ermiş de Allah'a yalvarıp yakararak O'ndan biraz dünyalık
ister.
Kadın odaya girdiğinde bakar ki köşede bir tuğla büyüklüğünde sapsarı
bir altın külçe durmaktadır, hemen alıp, "dilediğimiz kabul oldu"
diyerek sevinç çığlıkları arasında kocasına gösterir. Kocası da "Al,
dilediğin gibi harca karıcığım" der.
O gece ermiş rüyasında kendini Cennette bir tuğlası eksik bulunan
altından bir köşkün yanında görür. "Bu köşk kimindir?" diye sorunca
melekler, "sizindir" diye cevap verirler. Adam tekrar, "pekâlâ, bunun
eksik tuğlası nerede?" diye sorunca, "size gönderdik" cevabını
alır.
Ermiş uyandığında karısına altın külçeyi getirmesini söyler. Külçe
gelince de başucuna koyarak şu samimi sözlerle Allah'a el açıp yalvarıp
yakarmaya başlar:
"Allah'ım! Bana bahşettiğin altın külçeyi geri sana iade ediyorum. Ne
olur kabul buyur."
Allah da altın külçeyi kabul ederek Cennet'teki köşkün eksik yerine
koyar.
Biz de vaktiyle güzel yiyeceklerdik
Halîfe
Hârûn
Reşîd bir gün Behlül-i Dânâ ile
sohbet ederken;
-Ey Behlül! Sana sarayımda bir oda ve
hizmetçiler vereyim. Yeter ki bu eski elbiselerden kurtul. Yenilerini
giy. İnsanlar arasına karış, dedi.
Bunun üzerine hazret-i
Behlül;
-Müsâde
ederseniz bir danışayım, dedi.
Halîfe;
-Kime danışacaksın, kimsen yok ki? diye cevap verdi.
Behlül de;
-Ben danışacağım yeri biliyorum, dedi ve oradan ayrıldı.
Hârûn
Reşîd
arkasından adamlar salıp danışacağı yeri öğrenmek istedi. Behlül gide
gide şehir dışında bir mezbeleliğe gitti. Başını eğip bir şeyler
dinlermiş gibi yaptı. Bir şeyler söylendi. Daha sonra oradan ayrıldı.
Saraya yöneldi. Sultanın adamları ondan önce saraya dönüp hâdiseyi
halîfeye bildirmişlerdi. Behlül huzûra girince, halîfe Hârûn Reşîd ona;
-Ey Behlül!
Söyle bakalım vereceğin
cevâbı, dedi.
Behlül;
-Danıştım
efendim. Lâkin insanlar
arasına karışmam mümkün değil, dedi.
Halîfe
heybetle;
-Ey Behlül!
Sen gidip çöplere
danışmışsın, haberim oldu, dedi.
Behlül de;
-Doğru
söylüyorsun ben de onlara
danıştım. Onlar bana cevap verdiler ve;
-Ey
Behlül! Biz de vaktiyle en güzel ve
nefis yiyecekler idik. Bütün güzellikler bizde idi. Sevgi ve itibarımız
çoktu. Ne zaman ki insanlar arasına karıştık. İşte bu hâle geldik. Çöpe
atıldık. Sen de sakın insanların arasına karışma,dediler.
Bu
sözlerdeki ince mânâları anlayan
Hârûn Reşîd: "Haklısın." deyip düşüncelere daldı.
Biz Diriltiriz Biz
Ahmed-i
Nâmıkî Câmî
hazretleri, Herat'ta
bulunduğu sırada bir gün Abdullah-i Ensârî'nin konağına dâvet ettiler.
Ahmed Câmî'nin hizmetçisi, yola çıkmaları için ayakkabılarını önüne
koydu. Ahmed Câmî hazretleri;
"Bir saat
beklememiz îcâb ediyor. Bir iş
var." buyurdu. Beklediler. Bir saat sonra, bir Türkmen, hanımı ve
yanlarında 12 yaşlarındaki oğulları ile geldiler.
Çocuğun
babası;
"Efendim!
Allahü teâlâ bize çok mal verdi. Bundan başka çocuğumuz
yoktur. Bu da âmâ olup gözleri görmemektedir. Her tarafı gezdirdik.
Gitmediğimiz yer, varmadığımız doktor kalmadı. Fakat hiçbirisi çare
bulamadı. Biz, siz Allahü teâlâya her ne duâ ederseniz cenâb-ı Hakkın
lutfedip kabûl ettiğini biliyoruz. Eğer, çocuğumuzun göz nûruna
kavuşması için duâ ederseniz çok bahtiyar oluruz. Tek gözleri açılsın,
îcâb ederse bütün malımızı fedâ etmeye hazırız. İhsân ederseniz,
lutfederseniz çok seviniriz. Eğer bu arzumuz yerine gelmezse,
üzüntümüzden mahvoluruz." dedi.
Ahmed Câmî hazretleri bu sözleri
dinledikten sonra;
"Nasıl olur?
Ölüleri diriltmek, cild hastasını iyi
etmek Îsâ aleyhisselâmın mûcizesi idi. Bu hâlde Ahmed kim olur ki, bu
hastalığın tedâvisini benden istiyorsunuz?" buyurdu. Sonra ayağa kalkıp
yürümeye başladı. Biraz sonra;
"Biz ederiz
biz." dedi. Orada bulunan
herkes bu sözü işittiler. Fakat bir şey anlayamadılar. Bundan sonra
hemen geri dönüp bir yere oturdu ve;
"O
çocukcağızı bana getirin."
buyurdu. Getirdiler. İki mübârek başparmağını çocuğun iki gözüne sürüp;
"Azîz ve
celîl olan Allahü teâlânın izni ile açılın." buyurunca,
çocuğun gözleri görür oldu. Bundan sonra orada bulunan ileri gelenler
dediler ki:
"Efendim,
birinci defâ, ölüleri diriltmek ve cild
hastalarını iyi etmek mûcizesi Îsâ aleyhisselâma âittir. Kendiniz için,
bu yolda Ahmed kim olur ki? dediniz. Daha sonra da, biz ederiz biz,
dediniz. Bu iki sözünüz arasındaki irtibâtı anlayamadık. İzâh buyurur
musunuz?"
Bunun
üzerine Ahmed Câmî hazretleri;
"Evvelki söz
kendime
âitti. Bundan başkasını diyemezdim. Ama sonradan bana şöyle ilhâm
ettiler: Ey Ahmed! Ölüleri, Îsâ aleyhisselâm mı diriltti? Dilsizleri ve
cild hastalarını o mu iyi etti? Biz ederiz biz. Geri dön. O çocuğun
gözlerinin açılması için seni sebep kıldık. Bu söz kalbime öyle ilhâm
olundu ki, ağzımdan da çıkıverdi. O söz ve fiillerin hepsi Allahü
teâlâdan idi. Ahmed'i (beni) sâdece vâsıta kıldı." buyurdular.
Biz Sıramızı Savdık
Yavuz
Sultan Selîm Han
Mısır'ı tamâmiyle Osmanlı mülkü yaptıktan sonra,
bir müddet daha idârî teşkilâtı yerleştirmek üzere, burada kaldı. Bu
sırada devlet adamları ve askerler asıl vatanları Anadolu'ya, diyâr-ı
Rum'a hasret kalıp dönmeyi arzu etmişlerdi. Fakat bu arzularını
Pâdişâha söyleyememişlerdi. İleri gelenlerden bâzıları, İbn-i Kemâl
Paşaya durumu anlattılar. Çünkü Yavuz Sultan Selîm Han onu çok severdi.
Ona dediler ki: "Ne zamâna kadar bu diyâr-ı gurbette hasret çekeceğiz?
Bu durumu Pâdişâh hazretlerine bir arz edip, gitmeye meylettiremez
misiniz?"
Bir gün Ahmed ibni Kemâl, Yavuz Sultan Selîm Han ile gezintiye
çıktılar. Konuşmalar arasında Pâdişâh; "Ortalıkta ne sözler var, durum
nasıl?" diye sordu. Kemâl Paşazâde bu soruyu fırsat bilip derhal konuyu
ele aldı ve dedi ki: "Pâdişâhım! Yolda gelirken askerlerin Nil'de
davarlarını suluyorlardı. O askerlerden birinin şu türküyü söylediğini
duydum.
"Nemüz kaldı bizüm mülk-i Arab'da,
Nice bir dururuz Şâm ü Haleb'de,
Cihan halkı kamu ayş ü tarabda,
Gel ahî gidelüm Rûm illerine."
(Nemiz kaldı bizim bu Arab diyarında, Şam'da ve Haleb'de niçin dururuz?
Cihan halkı hep şenlik içinde yaşamakta, gel kardeş, Rum diyarına,
Anadolu'ya gidelim.)
Bu şiir, Yavuz Sultan Selîm Hanın çok hoşuna gidip; "Bundan sonra
burada durmamızı gerektiren işler de kalmadı, döneriz." diyerek,
İstanbul'a döneceğini bildirdi. Bundan bir gün sonra, Yavuz Sultan
Selîm Hana Kâbe'nin anahtarı ve diğer mukaddes emânetler teslim edildi
ve İstanbul'a dönmek için ordusuyla yola çıktı.
Yolculukta bir sohbet sırasında söz Ahmed ibni Kemâl hazretlerinin
hocası Molla Lütfi'den ve onun öldürülme sebebinden açılmıştı. Yavuz
Sultan Selîm Han, ona:
"Tokatlı Molla Lütfi hocanız imiş. İlmi, irfânı yüksek, değerli, dört
başı mâmur bir ilim adamı iken katline sebeb ne oldu." diye sordu.
Kemâl Paşazâde:
"Hocam hased-i akrân belâsına uğradı. Tam bir âlim, kâmil, müteheccid
(gece uyanıp namaz kılan), sâlih, dindâr bir kişi iken, düşmanı çoğalıp
hased ettiler ve katline sebeb oldular." dedi. Bu habere fevkalâde
üzülen Sultan:
"Molla Lütfi ilminin ve vakarının yanında şaka yapmayı çok seven biri
imiş. Bâzan öyle şakalar yaparmış ki, işitenler şaka değil, gerçek
zannederlermiş. Siz de üstadınız gibi öyle şakalar yapmaz mısınız ki
gerçek zannedilsin?" deyince, İbn-i Kemâl hazretleri hemen şu cevabı
verdi:
"Biz geçen gün sıramızı savdık. Şimdi sıra Pâdişâhımız
hazretlerindedir." Bu söz üzerine bir müddet düşünen Yavuz Sultan Selîm:
"Yoksa o geçenki gün yeniçeriler ağzından söylenen kıt'a da öyle bir
şaka mıydı? Yeniçeriler ağzından söylenen o sözler sizin sözünüz
müydü?" diye sorunca da İbn-i Kemâl:
"Evet, doğrusu Pâdişâhımızın buyurdukları gibidir." dedi. O espiriyi
çok beğenen Pâdişâh, İbn-i Kemâl hazretlerine ihsânlarda bulundu.
Biz söze bakmayız, öze bakarız
Mesnevi'de şöyle bir hikaye nakledilir:
Musa aleyhisselam yolda bir çoban gördü. Çoban şöyle
dua ediyordu:
"Ey kerem sahibi Allah! Nerdesin ki sana kul, kurban
olayım! Çarığını dikeyim, saçını tarayayım! Elbiseni yıkayayım,
bitlerini kırayım. Ulu Allah, sana süt ikram edeyim. Elini öpeyim,
ayağını ovayım." O çoban bu çeşit saçma sapan şeyler söyleyip
duruyordu. Musa aleyhisselam;
"Kiminle konuşuyorsun?" diye sordu. Çoban;
"Bizi Yaradanla, bu yeri, göğü yaradanla," diye cevap verince, Musa a
leyhisselam dedi ki:
"Vah vah! Sen sersemlemişsin. Bu ne saçma söz, bu ne
küfür, bu ne olmayacak şey? Ağzını tıka. Sen bunları kime söylüyorsun?
Amcana, dayına mı?" Çoban;
"Ya Musa, ağzımı bağladın, şimdi pişmanlıktan canımı
yaktın," dedi. Elbisesini yırtıp yana yana bir ah çekti, başını alıp
çöle doğru yola düştü.
Bu arada Allahü Teâlâ'dan Musa aleyhisselama şöyle
bir vahiy geldi:
"Kulumuzu bizden ayırdın. Sen birleştirmeye mi geldin
ayırmaya mı? Ben herkese bir karakter, bir yapı verdim. Onun
için övmek olan sözler, sana kötülüktür. Ona göre baldır sana göre
zehirdir. Bilmezmisinki biz söze bakmayız, gönüle bakarız, öze bakarız."
Boynumu Eğmiş, Beklirem
Değerli
mimar arkadaşımız Hilmi Şenalp,
Türkmenistan'ın başşehri Aşkabat'ta selatin bir cami inşa etmiştir.
...
Bu cami-i
şerifin inşaatı devam ederken bir gün Aşkabat'ta mesai
arkadaşlarından bir grupla caddede yürüyorlarmış. Önlerine şab-r emred
(sakalı çıkmamış bir delikanlı) Türkmenistanlı bir genç çıkmış ve:
"-Bir
dakika beyler! Siz Türkiye'den gelmiş olmalısınız, öyle değil mi?"
Hilmi
bey ve
arkadaşları:
"Evet!"
cevabını verince Türkmenistanlı genç:
"-Size
bir sual sorabilirem mi?"
demiş. Onlar da: "-Buyur, sor!" demişler.
Türkmenistanlı
genç:
"-Türkiye'de
hatun kişiler başlarını örtirler mi?" demiş. Muhatabları:
"-Evet."
Cevabını verince ilave etmiş: "-Bacaklarını örtirler mi?"
Buna
da
"Evet." karşılığını alınca:
"-Kusura
bakman, beyler!ı'. Zannımca siz doğru söylemirsinizl.. Men (ben)
tilifisyon seyredirem. Sizin ruslaştığınızı görürem."
ihtimal
bu
Türkmenistanlı genç "ruslaşmışsıız'
sözüyle, "batılılaşmış olmayı”
kasdediyordu. Kendi memleketinin şartIarına göre böyle söylüyordu.
Sonra ilave etmiş:
"-Halinize
bakırem, size müslüman demekte zorlanırem. Hiç güven duymirem. Lâkin
düşünürem ki. Cenab-ı Allah birine ruhsat fırsat verip de "Mukaddes
Emanetler"i
elinizdenaldırmadı. Onları sizde kodi. Bunu düşününce sizin bir gün
yeniden adam olacağınıza ihtimal verirem. Lakin ne zaman, bilemirem?
Boynumu
eğmiş beklirem!.."
demiş.
Muhatabları
bu arifane cevab karşısında
söyleyecek söz bulamamış ve delikanlıyla kucaklaşarak:
"-Ümidin
boşuna değildir, kardeş! Milletimizin Allah yolunda sebkat etmiş olan
hizmetleri bereketine çok geçmeden umduğun güzel günlere şahid
olacaksın. Cenab-ı Allah neye kaadir değil! Bak işte Rusya
topsuz-tüfeksiz yıkıldı. Bugünkü hal, adetullah icabıdır. Kainatta
kahır ve lütuf bir arada mevcud olup onlar arasında bir galebe
nöbetleşmesi vardır. Şu senin gönlündeki güzel ümid o güzel günlere aid
mümin ferasetiyle bir sezişten ibarettir. Me'yus olma!" demişler.
Not:
.
Gayr-i islamı sayısız tatbikattan ruhları bunalarak ümidsizliğe düşen
müminlere ithaf olunur.
Kaynak: İthaflı
Fıkralar, Kadir Mısıroğlu, 2005 Nisan
Böceğin Rızkı
Böceğin
Rızkı
Hazret-i
Süleymân (a.s.) bir gün, deniz kenârında
oturmuşlar idi. Bir karıncanın geldiğini gördü. Ağzında bir yeşil
yaprak tutardı. Deniz kenârına ulaştı. Sudan bir kurbağa çıkdı. O
yaprağı karıncadan alıp, denize döndü. Karınca geri döndü.
Karıncadan sordular ki,
- Bunun hikmeti nedir.
Karınca cevâb verdi ki,
-Bu deryânın ortasında, Allahü Sübhânehü ve teâlâ
hazretleri bir taş halk etmişdir. O taşın içinde bir böcek halk
etmişdir. Beni onun rızkına sebeb etmişdir. Ben her gün o nesneyi, ona
yetecek kadar rızkı getiririm. Deniz kenârına ulaşdırırım. Allahü teâlâ
hazretlerinin, kurbağa sûretinde yaratdığı bir meleği o rızkı benden
alır, o böceğe verir. O böcek, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin
kudreti ile, fasîh dil ile söyler ki;
-Sübhânallah ki, beni halk etdi, deniz ortasında
ve taş arasında bana mekân verdi. Benim rızkımı unutmadı. İlâhî,
ümmet-i Muhammedi ümîdsiz etme!
Böyle Dost Düşman Başına
Ukbe
bin Ebî Muayt, Mekke
müşriklerinden kötü niyetli olmayan bir adamdı. Rasûlullâh'la her
karşılaştığında saygıyla bakar, iyi münasebetini bozmamaya gayret
ederdi. Hatta
uzun yolculuklardan döndüğünde Mekke'de insanlara yemek ikram etmeyi
âdet
edinmişti. İşte yine böyle bir yolculuktan dönmüş, vereceği yemeğe
Rasûlullâh'ı
da davet edecek kadar yakınlık göstermişti.
Efendimiz,
Ukbe'nin artık gönlünün îmâna hazır hâle geldiğini düşünerek yemek
davetine şöyle karşılık verdi:
"-Ukbe,
dâvetine gelirim, ama yemeğini yemem. Yemeğinden yemem için seni
yaratan Allâh'ı inkar etmemeni, O'nun Rasûlü'ne de şehâdet etmeni
beklerim.
Senin gibi iyi niyetli bir insan küfürde ısrar etmemeli artık!.."
Ukbe,
bu teklife çok da direnmedi. Efendimiz'in isteğine olumlu cevap vererek
îmân eden herkesin söylediği şehâdet kelimesini söyleyiverdi. Efendimiz
Ukbe'nin îmân etmesine çok sevinmişti.
Ne
var ki, Ukbe'nin Mekke'de putperest dostları da vardı. Haber bir anda
onlara
da ulaştı. Onların içinde katı, sert ve insafsız bir müşrik olarak
meşhur olmuş
Übey bin Halef, duyduğu haberden hiç hoşlanmadı. Hemen gelip arkadaşını
suçlayıcı sorular sormaya başladı:
"-Duyduğuma
göre Muhammed'i yemeğe dâvet etmişsin. Bununla da kalmayıp
onun teklif ettiği şehâdet kelimesini de söylemişsin!"
"-Evet."
dedi "Öyle oldu. Onun istediği şehâdet kelimesini de
söyledim."
Müşrik
dostu:
"-Olamaz!.."
dedi, "İşte bu olamaz. Hem şehâdet kelimesini
söyleyeceksin, hem de bizimle dost olacaksın. Bu olacak şey değil!..
Bu, sana
pahalıya mâl olur. Bundan sonra hiçbir yerde iş bulamazsın." diye ilâve
etti.
Ukbe,
müşrik dostunun sözlerinden endişe etmiş, getirdiği şehâdet
kelimesinden
pişmanlık duymaya başlamıştı.
"-Olayı
büyütme!.." dedi. "Ben sadece Ukbe'nin yemeğini yemeden
gitti diye bir söylenti çıkmaması için, utandığımdan şehâdet kelimesini
getirdim; yoksa ona inandığımdan değil!"
Übey
bin Halef, kopardığı bu tâvizden memnun olmuş, ama yeterli de
bulmamıştı.
Daha da ileri giderek yol gösterdi:
"-Biz
bu sözlerinin doğruluğunu, ancak gidip O'na tükürdükten sonra kabul
ederiz. Gideceksin, onu sevmediğini ifade eden bir tükürük
fırlatacaksın, o
zaman anlarız, senin O'na inanmadığını!.. Yoksa bizi savamazsın boş
sözlerle!.."
Îmâna
yeni ısınmaya başlamış olan Ukbe'nin kalbi, maalesef artık geri dönüşe
geçmiş, dostlarının baskısına dayanamayarak vazgeçmişti, getirdiği
şehâdet
kelimesinden...
Doğruca
Efendimiz'in Daru'n-Nedve'de ibâdet ettiği yere gitti. Dilinin ucunda
topladığı tükürüğü fırlatmak üzere hazırlanırken ansızın bir rüzgar
çıktı.
Dudakları arasından çıkan tükürük geriye dönerek kendi suratına yapışıp
hem de
ateş gibi yaktı. Ertesi günü Ukbe'yi yanağındaki yanık iziyle görenler
sordular:
"-Sende
böyle bir yanık izi yoktu, ne zaman oldu bu yara?"
Ukbe
saklamadan anlattı:
"-O'na
doğru tükürdüğüm tükürük, kendime geri dönüp suratıma yapışarak
ateş gibi yaktı, izi kaldı!"
Ne
yazık ki, yarı îmân etmişken dostlarının baskısı yüzünden gerisin
geriye
dönen Ukbe, Bedir'de küfür üzere öldü. İşte bu hâdise üzerine Furkan
Sûresi'nin
27-29. âyetleri nâzil oldu:
"O
gün, zâlim iki elini ısırıp "Ne olurdu, ben o peygamberin
beraberinde bir yol edineydim." Ne yazık bana! Keşke falanı dost
tutmayaydım. Beni o zikirden, imânâ geldikten sonra, o saptırdı. Şeytan
insanı
yapayalnız ve yardımsız bırakandır."
Burada,
dostlarının yanlış telkinlerine uyanların ellerini ısırarak âhirette
nasıl pişmanlık duyacakları şöyle anlatılmaktadır:
"-Ah
ne olurdu, keşke falanı dost edinmeseydim, onun isteğine boyun
eğmese, sözlerine îtimat etmeseydim!.. Getirdiğim şehâdet kelimesinden
vazgeçirip Peygamber'le birlikte olmama mâni oldu, şeytana uydurdu. Ne
kötü
dostmuş meğer onlar..."
Ukbe'nin îmânına engel
olan bu dost
örneği, bizim de dostluğumuzu ve
dostlarımızı düşünmemize sebep olmalıdır. Arkadaş ve dostlarımızın bize
neleri
telkin ve tâlim ettiklerini gözden geçirmeliyiz ki, buradaki yakın
dostluklarımız, âhirette amansız düşmanlığa dönüşmesin. "Böyle dost
düşman
başına!.." diyerek pişmanlık duymayalım.
A. Karamanoğlu
Şebnem Dergisi
Bu Kadın Defnedilemez
Ebu Hanife’nin meclisine
gelen biri
şöyle bir suâl sordu:
– Hamile bir kadın
doğum sırasında vefat etti. Onu yıkamak üzere tahtanın üzerine
koyduklarında karnındaki çocuğun yaşadığı anlaşıldı. Bu kadın böylece
defnedilecek mi, yoksa bekletilecek mi? Kadın şu anda yıkama tahtası
üzerinde beklemektedir. Mecliste hazır bulunanlar birbirlerine
bakıştılar. Bazıları:
– Bu kadın
defnedilemez. Ancak bekletilir. Ola ki bekleme sırasında çocuk dünyaya
gele, dediler.
Bazıları da:
– Cenaze
bekletilmez. Efendimizin hadisi vardır, cenazenizi bir an önce toprağa
verin, buyurdu, dediler. Böyle söylenmesine rağmen yine de gözler Ebu
Hanife Hazretleri’ndeydi. O, söylenenleri dikkatle dinledikten sonra
fikrini açıkladı:
– Bu cenaze, ne
defnedilir, ne de çocuğun doğması için bekletilir?
Dinleyenler
şaşırdılar.
– Ne yapılır
öyleyse? Geride başka ihtimal mi var sanki?
Evet, Hazret-i
İmam’a göre asıl ihtimal geridedir ve olması gerekeni şöyle dile
getirmiştir:
– Bu hamile kadının
karnı ameliyatla açılır, çocuğu alınır, sonra defnedilir!
Dinleyenler hep
birden bu görüşe iştirak ettiler. Doktor geldi. Hamile kadının karnı
yarılıp çocuk sağ olarak çıkarıldı. Sonra defnedildi, çocuk bakıma
alındı.
Daha sonra ne oldu
biliyor musunuz? Bu çocuk büyüdü, sıhhatli ve akıllı bir çocuk olup,
Ebu Hanife’nin ilminden, irşadından istifade etti. Ebu Hanife’nin
gösterdiği fıkhî çare ile hayata gelişinden dolayı halk ona Ebu
Hanife’nin oğlu adını takmıştı.
Yeni Aile İlmihali, Ahmed Şahin,
Cihan
Yayınları
Bu da Geçer Ya Hû!
Dervişin biri, uzun ve
yorucu bir yolculuktan
sonra bir köye ulaşır. Karşısına çıkanlara kendisine yardım
edecek, yemek ve yatak verecek biri olup olmadığını sorar. Köylüler
kendilerinin de fakir olduklarını, evlerinin küçük olduğunu söyler ve
Şakir diye birinin çiftliğini tarif edip oraya gitmesini tavsiye
ederler.
Derviş
yola koyulur,birkaç köylüye daha rastlar.Onların anlattıklarından
Şakirin bölgenin en zengin kişilerinden biri olduğunu anlar. Bölgedeki
ikinci zengin ise Haddad adında başka bir çiftlik sahibidir.
Derviş
Şakir’in çiftliğine varır. Çok iyi karşılanır, iyi misafir edilir, yer
içer, dinlenir. Şakir de aileside hem misafirperver hem de gönlü geniş
insanlardır…
Yola
koyulma zamanı gelip Derviş, Şakir’e teşekkür ederken, “Böyle zengin
olduğun için hep şükr et.”der. Şakir ise şöyle cevap verir: “Hiçbir
şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen gerçeğin ta kendisi değildir. Bu
da geçer…”
Derviş
Şakir’in çiftliğinden ayrıldıktan sonra bu söz üzerine uzun uzun
düşünür. Bir kaç yıl sonra dervişin yolu yine aynı bölgeye
düşer. Şakir’i hatırlar, bir uğramaya karar verir. Yolda rastladığı
köylüler ile sohbet ederken Şakir den söz eder. “Haa o Şakir’mi” der
köylüler, “O iyice fakirledi, şimdi Haddad’ın yanında çalışıyor.”
Derviş
hemen Haddad’ın çiftliğine gider, Şakir’i bulur. Eski dostu
yaşlanmıştır, üzerinde eski püskü giysiler vardır. Üç yıl önceki bir
sel
felaketinde bütün sığırları telef olmuş, evi yıkılmıştır. Toprakları da
işlenemez hale geldiği için tek çare olarak selden hiç zarar görmemiş
ve biraz daha zenginleşmiş olan Haddad’ın yanında çalışmak
kalmıştır. Şakir ve ailesi üç yıldır Haddad’ın hizmetkarıdır.
Şakir
bu kez Derviş’i son derece mutevazi olan evinde misafir eder. Kıt
kanaat
yemeğini onunla paylaşır… Derviş vedalaşırken Şakir’e olup bitenlerden
ötürü ne kadar üzgün olduğunu söyler ve Şakir’den şu cevabı alır:
Üzülme… Unutma,bu da geçer…”
Derviş
gezmeye devam eder ve yedi yıl sonra yolu yine o bölgeye
düşer. Şaşkınlık içinde olup biteni öğrenir. Haddad birkaç yıl önce
ölmüş, ailesi olmadığı içinde bütün varını yoğunu en sadık hizmetkarı
ve
eski dostu Şakir’e bırakmıştır. Şakir Haddad’ın konağında
oturmaktadır, kocaman arazileri ve binlerce sığırı ile yine yörenin en
zengin insanıdır.
Derviş
eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı
cevabı alır: “Bu da geçer…”
Bir
zaman sonra Derviş yine Şakir’i arar. Ona bir tepeyi işaret ederler.
Tepede Şakir’in mezarı vardır ve taşında şu yazılıdır: “Bu da
geçer…”
Derviş,
“ölümün nesi geçecek?” diye düşünür ve gider. Ertesi yıl Şakir’in
mezarını ziyaret etmek için geri döner; ama ortada ne tepe vardır nede
mezar. Büyük bir sel gelmiş,tepeyi önüne katmış, Şakir’den geriye bir
iz
dahi kalmamıştır…
O
aralar ülkenin sultanı, kendisi için çok değişik bir yüzük yapılmasını
ister. Öyle bir yüzük ki, mutsuz olduğunda umudunu tazelesin, mutlu
olduğunda ise kendisini mutluluğun tembelliğine kaptırmaması
gerektiğini hatırlatsın… Hiç kimse Sultanı tatmin edecek böyle bir
yüzük
yapamaz. Sultanın adamları da bilge Derviş’i bulup yardım
isterler. Derviş, Sultanın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazıp
verir. Kısa bir süre sonra yüzük Sultan’a sunulur. Sultan önce bir şey
anlamaz; çünkü son derece sade bir yüzüktür bu. Sonra üzerindeki yazıya
gözü takılır, biraz düşünür ve yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır:
“Bu da geçer” yazmaktadır.
‘Buda
geçer Ya Hû’ sözünün aslı bundan bin küsür sene önceye , Bizans
dönemine uzanır. Bizanslılar fena bir işe uğradıkları zaman ‘Buda
geçer’ manasına gelen ‘k’afto ta perasi’ demektedirler. İbare
Selçuklular zamanında İran taraflarına geçer; ama Farsçalaşıp ‘in
niz beguzered’ olur. Osmanlılar devrinde Türkçe söylenip ‘bu da
geçer’ yapılır. Derken tekkelerde ve dergâhlardada benimsenir ve sonuna
‘Ya Allah’ manasına gelen bir ‘Ya Hû’ ilave edilip ‘BU DA GEÇER YA
HÛ’ haline gelir…
Hayat
inişli çıkışlıdır.Her zaman bulunduğumuz durumun gelip geçici
olabileceği aklımızdan çıkmamalıdır.
Buğday Satıcısı
Adamın
biri satmak için pazara
buğday götürmüş. Akşam olmuş, pazar toplanmaya başlamış. Herkes malını
satıp savmış. Bu adamın malına müşteri çıkmamış. Çıkan da
pazarlıkta uyuşmamış.
Adam koca çuvalı geri getirmenin sıkıntısıyla düşünürken meşayıhten
birinin
yolu pazara uğramış:
O
zat sormuş:
-Ne
o evladım malını satamadın mı?
Bak pazar toplanıyor.
Adamcağız
boynu bükük:
-Müşteri
çıkmadı, Efendi
Hazretleri! demiş.
Şeyh
efendi yerden avuç avuç kum alıp
buğdaya karıştırmaya başlamış ve:
-
Şimdi
çıkar evlad! demiş.
Adam
şeyhin bu hareketine itiraza
yeltenecekmiş ki; hemen yanı başında beliren müşteri mala talip olmuş.
Tebessümle
oradan ayrılmak üzere olan şeyhin
eteğine yapışıp:
-Bu
ne haldir Efendi
Hazretleri!" diyen buğdaycıya şeyh şu cevabı vermiş:
-Sus!
Para, layık olduğu mala
gider.
İthaflı
Fıkralar, Kadir Mısıroğlu
Bulamaç Aşı
Ebû
Muhammed Cerîrî
hazretlerine bir gün talebeleri;
- Efendim, sizi üzen, unutamadığınız bir
hâdise var mıdır? diye sordular.
Cevâbında buyurdu ki:
Bir gün ikindi
namazında mescidimize, hâlinden garîb olduğu anlaşılan bir kimse geldi.
Abdest alıp namaz kıldı ve namazdan sonra başını önüne eğip tefekküre
başladı. O gün akşam yemeğinde, halîfe bizleri dâvet etmişti.
Gideceğimiz zaman o kimsenin yanına yaklaşıp;
- Biz dâvete gidiyoruz siz
de bulunmak ister misiniz?" dedim.
Başını kaldırdı.
- Dâvete gitmeyeyim.
Bir bulamaç aşı getirebilirseniz yerim. Yoksa siz bilirsiniz, dedi.
Ben de, her halde bizim arkadaşlarla berâber olmak istemiyor diye
düşünüp, kendisine fazla iltifât etmedim. O gece rüyâmda Peygamber
efendimizi gördüm. Yanlarında yaşlıca iki zât ve arkalarında
kendilerini tâkib eden birçok kimseyle geliyorlardı. Yanımdakilere,
Peygamber efendimizin yanındaki iki zâtın kim olduklarını sordum.
Birisi İbrâhim Halîlullah, diğeri Mûsâ Kelîmullah ve arkalarındakiler
de binlerce nebîdir, dediler. İleri atılıp kendileri ile konuşmak
istedim. Fakat, Peygamber efendimiz bana iltifât etmediler.
- Yâ
Resûlallah! Ne kabahatim var ki, mübârek yüzünüzü benden
çeviriyorsunuz? dedim.
- Dostlarımızdan biri senden bulamaç aşı istedi.
Sen ise vermekten çekindin." buyurdular.
Ağlayarak uyandım. Hemen
mescide koştum. O zât hâlâ başı önüne eğik olarak tefekkür ediyordu.
Kendisine;
- Ey efendim! Arzunuzu yerine getirebilmem için bir mikdâr
bekleyiniz, dedim.
Tebessüm edip;
- Bir kimse bir ihtiyâcını size
söylüyor. Siz de, yüz yirmi bin nebî şefâat etmedikçe onu yerine
getirmiyorsunuz değil mi? dedi ve çıkıp gitti.
Bundan sonra ne kadar
aradım ve sordum ise kendisini bulamadım. İşte kırk yıldır bu hâdisenin
üzüntüsü bende devâm ediyor, buyurdu.
Büyü Dükkanı
Uzak diyarlardan birinde bir
ülkede, yemyeşil tepelerin arasında, kışın
bembeyaz bir kar ordusu ile baharda rengârenk kır çiçekleri ile
kaplanan bir vadi varmış. Ortasından bir ırmağın geçtiği bu vadi
“Büyülü Vadi” olarak anılırmış. Ona bu adı veren ise vadideki ilginç
bir dükkân ile bu dükkânda yaşananlarmış. Ünü ülkenin dört bir yanına
yayılmış olan dükkânın adı “Büyü Dükkânı” imiş.
Her yerde olduğu gibi bu
dükkânda da almak istediğiniz şeyin bir bedeli
varmış. Bu bedelin ne olacağı, dükkân sahibiyle yaptığınız pazarlık
sonucunda ortaya çıkarmış. Ancak, Büyü Dükkânı’nda maddi bedellerin hiç
bir hükmü yokmuş. Bazı müşteriler bir şeye sahip olmak için
ödenebilecek tek bedelin para olabilecegi
düşüncesiyle, cepleri
kabarık gelirlermiş. Oysa burada yapılan pazarlıklar, günlük
yaşamdakilerden biraz farklı olur ve pek çok müşteriyi şaşırtırmış...
Kış mevsiminin soğuk bir gününde epeyce üşümüş, yorgun düşmüş
olmalıydı. Kapının önüne gelinceye kadar, gözlerini hiç ayırmadan
izledi onu. İyice kulak kabarttı. Üç basamakla çıkılan, ahşap zeminli
verandadaki ayak seslerini ve onlara eşlik eden gıcırtıyı duymaktan çok
hoşlanırdı. Beklediği kişinin ayak sesleri ikinci basamakta kesildi.
Müşteri çalmadan, kapıyı açmamayı prensip edinmişti yaşlı adam. Çünkü,
hemen herkes o kapının önünde durup, bir kez daha düşünürdü. Kapıyı
çalmaktan vazgeçip dönenler, az da olsa olmuştu. O gün de aynı şeyi
yaptı. Sonunda kapı çalındı.
“Ününüzü duyunca çok uzaklardan
kalkıp geldim buraya... İstediğim şeyi, bir tek sizin dükkânınızda
bulabileceğimi söylediler. Karşılığında ne isterseniz vermeye hazırım.”
“İstediğiniz şeyin ne olduğunu öğrenebilir miyim?”
“Bakın, ben elli beş yaşındayım. Yani yolun yarısını geçeli çok oldu.
Söylemeye dilim varmıyor ama yolun sonuna yaklaştım galiba. Bu
gerçeğe
tahammülüm yok. Ben bugüne kadarki hayatımı geri istiyorum. Mümkün mü?”
“Elbette mümkün. Biliyorsunuz, dükkânımda her şey mevcut. Ancak tam
olarak ne istediğinizi anlayabilmem için, bana geri istediğiniz
hayatınızı biraz anlatabilir misiniz?”
Dükkân sahibinin sorduğu soru, müşteriyi iç dünyasına döndürmüştü.
Gözünün önünden geçen sahnelerin kendi yaşamına ait olduğunu kabul
etmek için kendini zorluyordu. Bütün görüntüler, bir kargaşa ve telâş
içinde birbirlerine karışarak geçip gittiler ve geride yalnızca ıssız
bir hüzün bıraktılar. Hüznünün yüzüne yansımasına engel olamayan
müşteri, yaşlı satıcının sorusu karşısında ancak şunları söyleyebildi:
“Hayatımın geride kalan kısmında birçok hata yaptım. Bunlar için
pişmanlık duyuyorum... Yanlış kararlar verdim, kayıplara uğradım.
Zamanı hovardaca harcadım. Bir gün bir de baktım ki, hayat yanımdan
geçip gidiyor. Paniğe kapıldım ve bir çare aramaya başladım.
Dostlarımla konuşmayı denedim. Beni teselli edip derdimi unutturmaya
çalışanlar da oldu, yardım etmeye çalışanlar da... Ama hiçbiri kâr
etmedi. Kendimi çok mutsuz hissediyordum. Derken, bir gün birisi bana
sizden ve Büyü Dükkânı’ndan söz etti. Bunu duyar duymaz sanki içimde
bir ışık yandı. Büyük bir umutla hemen yollara düşüp size geldim.
Kendimi çok çaresiz hissediyorum. Lütfen elli beş yılımı bana geri
verin.”
“Yani, siz pişmanlik duyduğunuz hayatınızı yeniden yaşamak mı
istiyorsunuz?” dedi yaşlı adam.
“Elbette hayır. Söylemek istediğim bu değil. Ben yalnızca kaybettiğim
yıllarımı geri istiyorum. Eğer bir şansım daha olursa aynı hataları
tekrarlamayacağım.”
“Herhalde bunu çok istiyorsunuz?”
“Evet, hem de her şeyimi verecek kadar.”
“Peki, benim size vereceğim elli beş yılın karşılığında siz bana ne
verebilirsiniz?”
“Ne isterseniz?”
“Sanki bunun için herşeyden vazgeçmeye hazır gibisiniz.”
“Hiç kuşkunuz olmasın. Şu anda sahip olduğum herşeyden vazgeçebilirim.
Yeter ki geride bıraktığım yıllarımı bana geri verin.”
Yaşlı adam, ellerini sakallarında dolaştırırken,kendini sallanan
koltuğunun devinimlerine bırakmıştı. Bir süre düşündü.
Müşterisinin,
sabırsızlıkla pazarlığın bitmesini beklediğinden emindi. Büyü dükkânına
gelen kişiler, genellikle bir an önce istediklerini alıp gitmek için
acele ederlerdi. Bu nedenle yaşlı adam, pazarlığın başındaki düşünce
yolculuklarında yalnız kalırdı. Şu anda da, sessizliğin yalnızca kendi
işine yaradığını biliyordu.
Koltuğu ile birlikte öne doğru eğilerek müşterisinin gözlerinin içine
baktı ve ağır ağır konuşmaya başladı:
“Beyefendi, her ne kadar siz elli beş yıl karşılığında bana herşeyinizi
vermeye hazır olsanız da, ben sizden bir tek şey
isteyeceğim.”
“Dileyin benden ne dilerseniz.”
“Belleğinizi...”
“Anlamadım?”
“Belleğinizi dedim... Elli beş yılın yaşantısını içinde barındıran
belleğinizi istiyorum.”
“Ah evet anladım. İlginç bir bedel... Kabul ediyorum. Tamam alın
belleğimi.”
“Emin misiniz?”
“Neden olmayayım? Elli beş yıl kazanacağım.”
“Belleğinizi, içindeki her şeyle birlikte bu dükkânda bırakıp
gideceksiniz. Elli beş yılın tek bir anını hatırlamayacaksınız.
Buraya neden geldiğinizi bile...”
“Daha iyi ya! Her şeye yeniden başlayacağım. Zaten geçmişi hatırlamak
istemiyorum ki!”
“O hâlde, korkarım elli beş yıl sonra buraya tekrar gelirsiniz.
Tabii o zaman benim yerime, bir başkası size yardımcı olur.”
“Hayır hayır... Emin olun ki, şu dakika belleğimi size bırakıp elli beş
yılımı geri alacağım ve dükkânınızı, bir daha dönmemek üzere terk
edeceğim. Ve yine söz veriyorum, şu ana kadar yaptığım hataların hiç
birini tekrar etmeyeceğim.”
“İsterseniz başka sözler vermeyin. Çünkü az sonra, belleğinizle
birlikte bütün hepsini burada bırakıp gideceksiniz.”
Yaşlı adamın son sözleri, müşterinin duraklamasına neden olmuştu. Bu
sözlerin anlamını kavrayabilmek için birkaç saniye düşünmek zorunda
kaldı.
“Nasıl yani? Buradan çıktığımda hiçbir sey hatırlamayacak mıyım?
Sizinle konuştuklarımızı bile, öyle mi?”
...
“Yani hiçbir şeyi mi ? Buraya neden geldiğimi, sizin kim olduğunuzu ve
hatta!..”
“Ne yazik ki!”
Yaşlı adam, pazarlığın sonuna geldiklerini hissediyordu. Karşısında
oturan müşterinin yüzünde gördüğü aydınlanma,
pazarlık sahnelerinin en
hoşlandığı
görüntüsüydü. Son sözleri müşterisinin söylemesini istediği için bir
süre sessiz kaldı ve bekledi. Bu seferki sessizliğin, müşterisinin
işine yaradığından emindi. Onun aydınlanan yüzünün ortasında parlayan
gözbebekleri, yaşlı satıcı için, sessizliğin içinden çıkacak sesli
bir coşkunun habercisi gibiydi. Gerçekten de, konuşmaya
başlayan
müşterisi onu yanıltmadı:
“Sanırım ne demek istediğinizi şimdi anlıyorum. Eğer ellibeş yılın
bedeli bu ise, pes ediyorum. Belleğimden vazgeçemem. Bu neye
benziyor
biliyor musunuz? Bir kadının, çok istediği bir tokayı, saçları
karşılığında satın almasına... Çok ilginç bir insansınız. Bana, Büyü
Dükkânı’ndan almak istediğimden çok farklı bir şeyle çıkacağımı
söylemişlerdi de inanmamıştım. Ben, bugüne kadar ki yaşamımı almak için
gelmiştim ancak, bugünden sonraki yaşamımı alıp gidiyorum. Size
teşekkür ederim.”
“Bir şey değil. Güzel bir pazarlıktı. Hoşçakalın.”
Yaşlı adam, müşterisini gözden kaybolana dek gülümseyerek
izlerken, aklından Santayana’nın bir sözü geçiyordu:
“Geçmişi hatırlamayanlar, onu bir kez daha yaşamak zorunda kalırlar.”
Asım Yıldırım
Merhaba Yenigün Hikayeleri
Cafer-i Sadık ile Rafizi
Cafer-i
Sadık ile Rafizi
Kûfede
bir râfizî var idi. Adı Abdülmecîd bin
Abdülgaffâr idi. Ca'fer-i Sâdık (k.s) hazretlerinin hûzuruna vardı
ve. aralarında şu konuşma geçti.
-
Esselâmü aleyke yâ Resûlullahın torunu. Resûlullah (s.a.v)
hazretlerinden sonra en üstün olan kimdir?
- Ebû Bekr-i Sıddîkdır (r.a).
- Böyle olduğunu nereden biliyorsun.
- Hak sübhânehü ve teâlâ hazretleri ona, Resûlullahdan sonra, ikinci
buyurdu.
Üçüncüleri Allahü teâlâ olan iki kişiden, ikincisi olmak kadar şeref
olamaz
- Hazret-i Alî 'radıyallahü teâlâ anh', Resûlullah (s.a.v)
hazretlerinin
döşeğinde, kâfirlerden korkmadan yatmadı mı?
- Ebû Bekr-i Sıddîk, Resûlullah hazretleri ile mağaraya girmedi mi?
- Eğer korkmasa idi, girmezdi. Allahü teâlâ Resûlullaha haber verdi ki,
Ebû
Bekre korkma, dedi.
- Onun korkusu, ondan idi ki, kâfirler onların nerede olduğu hakkında
bir haber
duyup, gelirler. Resûl-i ekremi üzerler. Görmezmisiniz Ebû Bekr-i
Sıddîk, kendi
ayağını, mağarada bir deliğe koydu. Hattâ yılan onu kaç def'a ısırdı. O
acıya
katlandı. Ayağını kaldırmadı. Resûlullahı uyandırmamak için, hiç ses de
çıkarmadı. Kendinden korksaydı, zehrlenerek, cânını Resûle fedâ
etmezdi.
- Mâide sûresinde, (Rükû'da iken sadaka verirler) meâlindeki 58.âyet-i
kerîme
ile medh olunan Alîdir.
- Bu âyetden önce, bir âyet-i kerîme vardır ki tahsîs rakamı ondan
ziyâdedir. O
Sıddîk şânındadır. (Allahü teâlâ, mürtedler ile cihâd eden bir kavm
getirir.
Allahü teâlâ bunları sever) meâlindeki âyet-i kerîme, Ebû Bekr Sıddîk
içindir
ve dahâ çok yükseltmekdedir. Resûlullah (s.a.v)
hazretlerinin, öbür âleme göçmelerinden sonra, arablar, dedi ki, biz
nemâz
kılarız. Ammâ zekât vermeyiz. Ebû Bekr (r.a) buyurdu ki, Resûlullah
hazretlerine edâ etdikleri zekât malından bir deve dizinin bağını
vermeseler ve
ondan eksik verseler, ben onlar ile toprak ve kum sayısınca olsalar da
muhârebe
ederim.
- Yâ Ca'fer. Hazret-i Alînin şânı için, meâl-i şerîfi, (Mallarını,
gece-gündüz,
gizli ve gözönünde verenler) olan Bekara sûresinin 274.âyeti gelmemiş
mi?
- (Sûre-i Velleyl), Ebû Bekr-i Sıddîkın şânında nâzil olmuşdur. Şânını
çok
yükseltmekdedir. Zîrâ Ebû Bekr-i Sıddîk kırkbin altın verdi. Kendisine
bırakmadı. Bir kilime sarındı. Cebrâîl aleyhisselâm geldi ve dedi ki,
Allahü
teâlâ buyurdu ki, ben Ebû Bekrden râzıyım. O benden râzı mıdır? Ebû
Bekr-i
Sıddîk, ben Allahü teâlâdan râzıyım, râzıyım, râzıyım, dedi.
- Meâli şerîfi (Hâcılara su vermeği ve Mescid-i Harâmı binâ etmeği,
îmân
etmekle ve Allah yolunda cihâd etmekle bir mi tutuyorsunuz. Hâyır,
böyle
değildir) olan Tevbe sûresinin 20.âyet-i kerîmesi hazret-i Alînin
şânını
bildirmek için nâzil olmadı mı?
- Meâl-i şerîfi (Mekkenin fethinden önce, sadaka verip, cihâd eden ile,
fethden
sonra veren ve cihâd eden bir değildir. Önce olanın derecesi dahâ
yüksekdir)
olan Hadîd sûresinin 10.âyet-i kerîmesi ile Ebû Bekr-i Sıddîk medh
olunuyor.
Ebû Bekrin muhârebe etmesi önce idi ki, Ebû Cehl, Resûlullah
hazretlerine
vurmak istedi. Ebû Bekr-i Sıddîk, Ebû Cehle mâni' oldu.
- Alî, hiç kâfir olmadı.
- Öyledir, lâkin, Allahü tebâreke ve teâlâ hiç kimsenin, îmânını, Ebû
Bekrin
îmânı gibi medh etmedi. Meâl-i şerîfi (Muhâcir ve Ensârın önce
gelenlerinden
Allahü teâlâ râzıdır. Onlara Cennetde sonsuz ni'metler vardır) olan
Tevbe
sûresi 31. âyetinde ve meâl-i şerîfi (Doğru haber ile gelen ve Ona
inanan için
Cennetde istedikleri herşey vardır) olan Zümer sûresi 33. âyetinde,
Allahü
teâlâ, Ebû Bekr-i Sıddîkın 'radıyallahü teâlâ anh' îmânını medh
etmekdedir. Her
ne vakt ki, Resûlullah (s.a.v) vahy ile bir haber
verse idi, kureyş, yalan söylüyorsun derdi. Ebû Bekr-i Sıddîk hemen
yetişip,
doğru söylüyorsun yâ Resûlallah, derdi.
- Meâl-i şerîfi (Uhud gazâsında, şeytâna uyup, dağılanlar) olan İmrân
sûresi
155.âyetinde, Allahü teâlâ şikâyet etmiyor mu?
- Âyet-i kerîmenin sonunu oku. Meâlen (Onların bu kusûrlarını afv
etdim)
buyuruyor.
- Hazret-i Alînin dostluğu farzdır. Kur'ân-ı azîmüşşânda, Şûrâ
sûresinde,
23.âyetinde meâlen (Size islâmiyyeti bildirdiğim ve Cenneti
müjdelediğim için,
bir karşılık beklemiyorum. Yalnız yakınım olanları seviniz) buyuruldu
ki,
bunlar, Alî, Fâtıma, Hasen ve Hüseyindir.
- Ebû Bekre 'radıyallahü teâlâ anh' düâ etmek ve Onu sevmek farzdır.
Allahü
teâlâ, Haşr sûresinde 10.âyetinde meâlen (Muhâcirlerden ve Ensârdan
sonra,
kıyâmete kadar gelen mü'minler, yâ Rabbî! Bizi afv et ve bizden önce
gelen din
kardeşlerimizi afv et derler) buyuruyor. Hüseynî tefsîrinde diyor
ki;
(Âlimler buyurdu ki, Eshâb-ı kirâmdan 'radıyallahü teâlâ anhüm ecma'în'
birini
sevmiyen kimse, bu âyetde bildirilen mü'minlerden olmaz. Bu düâdan
mahrûm
olur).
- Resûlullah (s.a.v) (Hasen ve Hüseyn, Cennet gençlerinin üstünüdür.
Babaları
dahâ üstündür) buyurmadı mı?
- Ebû Bekr-i Sıddîk hakkında bundan iyisini buyurdu. Babam Muhammed
Bâkırdan
işitdim. Ceddim İmâm-ı Alî 'radıyallahü teâlâ anh' buyurdu ki,
Resûlullahın
(s.a.v) huzûrunda idim. Başka kimse yok idi. Ebû Bekr ile Ömer
'radıyallahü
teâlâ anhüm ecma'în' geldi. Server-i âlem ve Seyyid-i veledi âdem
(s.a.v): (Yâ
Alî! Bu ikisi, Peygamberlerden başka, Cennet erkeklerinin en
üstünüdür.)
- Yâ Ca'fer! Âişe mi üstündür. Fâtıma mı üstündür?
- Âişe (r.a) Resûlullah hazretlerinin zevcesi idi. Onunla berâber
olur. Fâtıma
(r.a) hazret-i Alînin zevcesi idi. Onunla berâber olur. Allahü teâlâ
hazretlerinin gadabı ve la'neti o râfizî ve mübtedi' üzerine olsun ki,
Resûlullah (s.a.v) hazretlerinin, mü'minlerin annesi olan ezvâc-ı
tâhirâtına (rıdvânullahi teâlâ aleyhinnâ ecma'în) ta'n eyler.
- Âişe Alî ile muhârebe etdi. Cennete girer mi?
- Allahü teâlâ Ahzâb sûresi, 53.ayetinde meâlen; (Resûlullahı
incitmeyiniz.
Ondan sonra, zevcelerini nikâh ile hiç almayınız. Bunların ikisi de
büyük
günâhdır.) buyuruyor. Beydâvî ve Hüseynî tefsîrlerinde diyor ki, bu
âyet-i
kerîme gösteriyor ki, Resûlullah (s.a.v) vefât etdikden sonra da, ona
saygı göstermek
için, zevcelerine saygı lâzımdır.
- Ebû Bekrin hilâfetini, Kur'ân-ı azîmüşşânda bana göstermeğe kâdir
misin?
- Gösteririm. Hem Kur'ân-ı kerîmde, hem Tevrâtda ve hem de İncîlde
gösterebilirim. Kur'ân-ı kerîmde olan şudur: En'âm sûresi 165.âyetinde
meâlen;
(Allahü teâlâ sizi yeryüzünde halîfe yapdı) buyuruldu. Nûr sûresi
55.âyetinde
meâlen; (Îmân eden ve emrlerimi yapanlarınızı, yeryüzüne hâkim
kılacağımı söz
veriyorum. İsrâîloğullarını halîfe yapdığım gibi, sizi de birbiriniz
ardı-sıra
halîfe yapacağım) buyuruldu. Beydâvî ve Hüseynî diyor ki, bu âyet-i
kerîme
gaybdan haber verip, Kur'ân-ı kerîmin, Allahü teâlânın kelâmı olduğunu
ve dört
halîfesinin 'radıyallahü teâlâ anhüm ecma'în' meşrû; haklı olduğunu
göstermekdedir.
Tevrâtda ve İncîlde, Feth sûresinin son âyetinde meâlen, (Resûlullah ve
onunla
birlikde olanlar, birbirlerini her zemân ve çok severler ve her zemân
kâfirlere
düşmân olurlar!) bütün Eshâb bildirilmekde ve Ebû Bekrin şerefine
işâret
edilmekdedir. Bu âyetin sonunda meâlen, (Eshâbının misâlleri Tevrâtda
ve
İncîlde bildirildi) buyuruyor. Babam, ceddim Alî bin Ebî Tâlibden
(r.a) ve
onun da Resûlullah hazretlerinden bildirdiği hadîs-i şerîfde,
(Allahü teâlâ, hiçbir Peygamberine vermediği kerâmetleri bana verir.
Kıyâmetde
mezârdan önce kalkarım. Allahü teâlâ dört halîfeni çağır, buyurur.
Onlar
kimdir, yâ Rabbî, derim. Ebû Bekrdir, buyurur. Yer yarılıp, herkesden
önce Ebû
Bekr mezârdan çıkar. Sonra Ömer, sonra Osmân, sonra Alî kalkar)
buyuruldu.
Peygamberimiz (s.a.v) buyurdu: Ben yer şak olup,
dışarı gelenlerin evveli olurum. Allahü teâlâ bana kerâmetlerden verir.
O nesne
ki benden önce Nebîlerin bir ferdine vermemişdir. Sonra Allahü teâlâ
buyurur.
Yâ Muhammed, yakın getir o halîfeleri ki, senden sonra geldiler. Ben
dedim,
onlar kimlerdir. Buyurur, Ebû Bekr-i Sıddîk. Benden sonra yer şak olup,
Ebû
Bekr kabrden dışarı gelenlerin evveli olur. İki hulle giydirirler. Tâ
gelip,
Arş önünde durur. Ve hesâbın az görürler. Ve arş önünde ayak üzerine
dururlar.
Ondan bir münâdî seslenir; Ömer bin Hattâb 'radıyallahü teâlâ anh'
nerededir.
Onu getirirler. Cerâhetden kan revân olduğu hâlde gelir. Diye ki, yâ
Ömer, bunu
sana kim etmişdir. Mugîre bin Şûbenin kölesi yapmışdır, der. Ona da
buyururlar.
Arş önünde durur. Hesâbını görürler. İki yeşil hulle giydirirler. Sonra
Osmân
'radıyallahü teâlâ anh' hazretlerini getirirler. Damarlarından kan
revân olduğu
hâlde gelir. Derler ki, bunu sana kim yapdı. Der ki, filân yapdı. Arş
önünde
durmasını buyururlar. Hesâbı da kolay olur. İki yeşil hulle
giydirirler.
- Yâ Ca'fer, bunlar Kur'ân-ı azîmde var mıdır.
- Evet, okumadın mı, Allahü teâlâ onlardan haber verdi. (Peygamberler
ve
bunların şâhidleri, hesâb için getirilir!) buyuruldu. [Zümer sûresi
69.cu
âyet-i kerîmesi meâli]. Yâhud şehîdleri getirilir, denildi. Ya'nî Ebû
Bekr ve
Ömer ve Osmân ve Alîyi 'rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma'în' getirirler.
- Yâ Ca'fer! Bu zemâna kadar ben onları sevmiyor idim. Şimdi pişmân
oldum. Eğer
tevbe edersem, Allahü teâlâ kabûl edermi?
Ca'fer-i Sâdık 'kuddise sirrehül'azîz' buyurdu ki,
Çabuk tevbe et ki, se'âdetin alâmeti olsun. Eğer, Allahü teâlâ korusun,
o
i'tikâd üzere dünyâdan gitmiş olsaydın, senin dînin boşa giderdi.
Kaynak:
Menakıb-i Çihar Yar-i Güzin
Can Simidi
Semih
Bey bir işadamıydı. Şu günlerde ortağı olduğu şirket iflas etmiş, yüklü
miktarda borcun altında kalmıştı. O çalışanlarının hukukuna son derece
riâyet eden bir işadamıydı. Alacağı varsa, karşı tarafı mağdur etmezdi.
Borcuna sâdıktı. Ama bu kadar büyük bir borcun altında, sâdık olmak
istese de olamıyordu. Babam:
"-Allâh'ın kaderinin dışında bir
yaprak dahî
kımıldamaz!" derdi.
"Hayatım boyunca belki Allâh'a
lâyıkıyla kulluk etmedim,
ama hep Rabbime inanarak yaşadım. Ve hayatım boyunca dürüst yaşamaya
çalıştım. Neden Allah beni böyle bir durumla yüz yüze bıraktı? O kadar
dolandırıcı var, hortumcu var; bu musîbet bula bula beni mi buldu?!"
Semih Bey, bu düşüncelerle boğuşa
boğuşa Üsküdar sahil
şeridinde yürümeye başladı.
"Çevremdekilerden ufak bir sevgi
pırıltısı görsem, belki
içimdeki karanlıklardan kurtulacağım. Karım artık yüzüme bakmaz oldu.
Borç senetleri birikmeye başladığından bu yana, istediği gibi alışveriş
yapamadığı için kaprislerinden geçilmiyor. Âh Reyhan!.. Senin bu
tavırlarınla her an ölüm kefenimi giyiniyorum.
«-Canını sıkma, bunlar da geçer;
sana sevgimden hiçbir
şey kaybetmedim!..» desen, şu ruhu çekilmiş bedenime can gelir.
Çocuklarım, senin korkundan
yanıma yaklaşamıyorlar.
Evlatlarımdan ayırarak ölmeden önce öldürüyorsun beni. Sanki her şey
üstüme üstüme geliyor. Gireceğim toprak, gördüğüm bütün yüzlerden daha
vefâlıdır bana... Eminim öldüğümde de ardımdan kimse ağlamayacak!..
Meğer yirmi yıllık çabam, uykusuz geçen gecelerim, iş seyahatlerim,
hepsi boşunaymış. Hey koca dünya!.. Şu debdebeli görüntünün altında ne
acımasız, ne çirkin bir yüzün varmış! Bunu anlamak için her şeyimi
kaybetmem gerekiyormuş meğer!"
O esnada yoldan geçen jipe gözü takıldı. İster istemez:
"-Gözlerime inanamıyorum!" diye
mırıldandı. "Daha dün
elimden çıkardığım jipimle bir başkası hava atıyor. Hey sahte dünya!
Cebim para ile doluyken senin üzerinde aldığım her bir nefes, ne kadar
keyif veriyordu bana... O çekici güzelliğinin altında ne hain bir
gülümsemen varmış!.. Sana gönül kaptıran kişiler, gerçek sevgiyi
tadamaz. Menfaatleri biterse, sevgileri de biter. Yirmi yıllık karım,
neredeyse kapıya koyacak beni. Hayır! Hayır! Ben nâmusumla yaşadım,
nâmusumla da öleceğim!.."
Bunları düşünürken, yolun
üstündeki dükkândan birisinin
ite kaka çıkartıldığını gördü. Konuşmak için yanına gitti. Yerde oturup
kalan bu gencin yüzünde biraz önce yaşadıklarının izi görülmüyordu.
Gülümseyerek bakıyordu.
"-Hayrola kardeş, neden bu
hâldesin?"
"-Ne olacak abi, iş başvurusu
için girdiğim yerden eli
boş çıktım."
"-Çoluk-çocuk var mı, evli
misin?"
"-Evliyim abi, üç de çocuk var
elhamdülillah. Onlar
Konya'dalar."
"-Sen burada ne yapıyorsun?"
"-Şu ekonomik kriz bizi ezdi
geçti. Bir bakkal dükkânım
vardı. Karınca kararınca geçiniyorduk. Nerden geldiğini anlamadığım bir
gülle vurdu, devirdi bizi. Anlayacağın beş kuruşa muhtaç olduk."
"-Seni dinlemeye başladığımdan
beri dikkat ediyorum,
yüzünde hep bir tebessüm var. Hâlâ gülebiliyorsun."
"-Abi, Allâh'ın verdiğini hiç
sorgulamam. Çünkü O,
bizlere hep hayırlar gönderir."
"-Hayır bunun neresinde,
anlayamadım. Sen de sefil bir
hâldesin, âilen de..."
"-O hayrı şimdi göremesen de
yarın görürsün. Abi, ben
üzerime düşeni yapar, gerisini Allâh'a havâle ederim. Kapılar yüzüme
kapanıyorsa da vardır Rabbim'in bir bildiği..."
"-Peki, hanımın ve çocukların
sana karşı nasıllar?"
"-Eskisinden çok daha iyi!.."
Bunu duyunca dizlerinin dermanı
tamamen kesildi.
Neredeyse yere yığılıverecekti.
"-Nasıl yani?!" dedi.
"-Zor zamanda gönüller bir
olmadıkça sevginin ne değeri
kalır ki? Elhamdülillah hanım da, çocuklar da bunun Allah'tan gelen bir
imtihan olduğunun farkındalar. Şimdi yapılacak en iyi şey, böyle kötü
günlerde birbirimize destek olmaktır, diyorlar. Hem el emeği bir şeyler
yapıp ekmek parası çıkarmaya çalışıyorlar."
"-Peki, kardeş, ne diyeyim, sen
mutluluğun sırrını
çözmüşsün, haydi bana eyvallah."
"-Güle güle abi, bugün karnın
açsa, Allah yarın karnını
doyurur; insanlar yüzüne gülmüyorsa, yarın sana dost olurlar."
"-Benim için bunlara inanmak çok
zor artık!" dedi.
Başını önüne eğdi ve bir yandan da; "Hep bolluk içinde yaşadım, fakat
bir gün dahî bu gencin şu en zor anında hissettiği huzuru yaşayamadım."
diye içinden geçirdi.
Biraz ileride bir simitçiye
rastladı. Simitçi, sanki
onun aç olduğunu anlamışcasına sıcak bir simit uzattı. Başını "Hayır!"
dercesine salladı. Dünden beri ağzına bir lokma dahî almamıştı.
Yaşadıklarının acısıyla açlığını unutmuştu, tâ ki sıcak simit kokusunu
alana kadar... Elini cebine attı. Yutkundu, çaresizlik içinde başını
eğip oradan ayrıldı. Hey gidi hey, daha dün İstanbul'un en meşhur
restorantlarında kebap yerken düştüğüm şu hâle bak. Boşuna yaşamışım bu
dünyada!..
Yolunun üstünde yetmiş-yetmiş beş
yaşlarında bir hanım,
kedileri başına toplamış onlara süt ve ekmek veriyordu. Açlığı o
hâldeydi ki, kedilere gıptayla baktı. Sonra da bu yaşlı hanım dikkatini
çekmiş olmalı ki, onu seyre daldı. Üstünden başından bir gariplik
yaşadığı belli oluyordu. Ama aynı zamanda dünyanın en mutlu insanı gibi
de görünüyordu. Yüzünde kocaman bir tebessüm vardı.
"-Bugün de karşıma hep böyle
insanlar çıkıyor nedense?!
En bedbaht tabloyla en mutlu tablo yan yana!.." dedi, alaycı bir
gülümsemeyle.
Yaşlı Hanım, kendisine seslendi:
"-Evlât, öyle meraklı meraklı
bakacağına gel de yardım
et."
İçinden, yabancı biri olduğum
hâlde ne kadar da samimi
davranıyor diyerek yanına yaklaştı:
"-Teyze, istersen ben yapayım,
sen yorulma." dedi.
"-Yorulmak mı?! Yetmiş beş
yaşındayım, şu yaşıma kadar
yorulmak nedir bilmedim. İşleyen demir pas tutmaz."
"-Amca hayatta mı?"
"-Otuz yıl önce gitti, bir daha
geri dönmedi!." dedi
yine yüzündeki tebessümle...
"-Allah Allah!.. Ben mi
anormalim, yoksa
karşılaştıklarım mı?! İnsan kocasının ölümünden bahsederken de güler mi
yâ hû!" diye geçirdi içinden... Sonra sesini yükselterek:
"-Yalnız yaşıyorsun yani..." diye
sordu yaşlı hanıma...
"-Allah var, evlat!.. Çocuklar da
hâlimi arar sorarlar."
"-Senin yaşındaki, biri için
yalnız olmak zor değil mi?"
"-Bak evlât! Dünyanın en mutlu
insanı benim. Hem ne
varmış yaşımda, ben on sekiz yaşındayım."
"-Evet, haklısın, insanın o yaşta
ayakları yerden
kesilmiştir, gerçekleri göremez."
"-Yanılıyorsun evlât, hayata
nasıl bakarsan, o da sana o
şekilde cevaplar verir. Allah, kulu için hep hayırları murâd eder."
"-Bugün ne kadar çok işittim bu
sözü..."
"-Bir şey mi dedin oğlum?"
"-Yok teyze, sen anlatmaya devam
et."
"-Ne diyordum; işten gelirim,
çorbam her zaman
hazırdır."
"-Bir de işte mi çalışıyorsun?"
"-Ben oturamam. Bir îmâlathânede
çalışıyorum. Hem
işlerim, hem de hayatın tadını çıkarmayı iyi bilirim. Dedim ya, işten
gelirim çorbamı içer, battaniyemin altına girerim. Uygun bir program
varsa izler, çayımı içerim. Gel keyfim, gel. «Nuran, İstanbul'un en
zengin insanı sensin!» derim, kendi kendime... Gezmeyi de severim. Ver
elini Çamlıca, ver elini Üsküdar... Yorulunca bir çay bahçesinde denize
nâzır çayımı içerim. Karnım acıkınca da mütevazi bir lokantada güzelce
karnımı doyurur, vakit namazlarımı da büyük câmilerde kılmaya
çalışırım. İşte saâdet bu!"
"-Hayatta seni üzen bir şey
olmadı mı hiç?"
"-Allah var, keder yok evlat.
Başımıza bir şey
geliyorsa, kendi yaramazlığımızdandır." dedi aynı şakacı üslûpla...
"-Peki, bir şirket batırıp iflâs
etmiş olsan da mı?"
"-Benim şirketle filân işim
olmazdı ki! Çok para, kazanç
gibi görünse de çoğunlukla ziyandır. Nohut oda, bakla sofa, evimde
içtiğim bir çorbanın huzurunu bin tane şirkete değişmem!.."
"-Bu anlattıklarına ancak
«mâşaallâh» denir teyze!..
Benim gitmem lâzım. Müsâadenle..."
"-Güle güle git evlât! Nuran
Teyze'yi de unutma.
Gittiğin yol çıkmaz sokak olmasın sakın, dikkat et emi!"
"-Seni unutmayacağım teyzecim.
Keşke seninle bundan
yıllar önce karşılaşmış olsaydım!" diyerek, saygı dolu bir ifadeyle
Nuran Teyze'nin yanından ayrıldı. Nuran Teyze ardından seslendi:
"-Allah insana en zor anında bir
can simidi uzatır."
"-İçimi mi okudu nedir?" deyip
yürümeye devam etti.
Bir taraftan da Nuran Teyze'nin
söylediklerini
düşünüyordu. Ben istesem de onun gibi olamam. O, mutluluk ülkesinde
kendi kurallarıyla yaşayan bir seyyah gibi... Benim yaşadığım yerse
bataklık. Yolumun sonu çıkmaz sokak. İşte geldim. Buraya gelmeyeli uzun
zaman olmuş. Rahmetli babacığım, bizi namaza alıştırmak için:
"-Sizi denizin yanındaki câmiye
götüreceğim!" der, tutar
buraya getirirdi. Şimdiyse buraya hayatıma son vermek için geldim.
Etrafa bakınarak, şu iki kişiden başka kimse yok. Hava soğuk, onlar da
kalkarlar zaten... Son nefeslerimi en mutlu ânımda vermek isterdim.
Reyhan'la beraber ölmek için ne duâlar etmiştik. Şimdi kabrime
geleceğini dahî ummuyorum. Tabiî bir dikili taşım olursa!.. Denize
bakarak:
"-Benim yangınımı, ancak şu soğuk
sular dindirir." dedi.
O, içinden bunları konuşurken,
bankta oturan kadınlardan
biri anlatmaya başladı.
"-Hiç unutmam, tam otuz yıl önce
rahmetliyle böyle yan
yana burada oturuyorduk. El ele tutuşmuş iki genç geldi. Birbirlerini
çok sevdikleri belliydi. Hiç konuşmadan denizi seyre daldılar. Bizim
bey:
«-Ben bunların hâlini hiç
beğenmedim.» dedi. Ben de:
«-Ne varmış hâllerinde, çifte
kumrular, deniz havası
almaya gelmişler!..» dedim.
«-Yok, yok hanım!.." demeye
kalmadı, gençler el ele
tutuşmuş vaziyette kendilerini denize attılar. İki gün sonra
cesetlerini karşı sahilde buldular. Anneleri kim bilir ne acılar çekti.
Kadın cümlesini tamamladığı
zaman, Semih Bey, çoktan
boğazın sularına karışmıştı. Ama kadının son sözleri, denize düşerken
beyninde zonkladı. Yaşadıkları sebebiyle âdeta hâfızasını kaybetmişti.
Annesinin acı haberi alacağı zamanki kederini hiç düşünmemişti.
Kadınlar:
"-Kurtarın!.." diye çığlık
çığlığa bağırıyorlardı.
Buz gibi sularda çırpınmaya
başladı. Evet, ölüyordu.
Mücadele edecek takati kalmamıştı. Neden sonra yukarıya doğru
yükseldiğini hissetti. Gözlerini açtığında kendini bir teknede, balık
ağları içerisinde buldu. Câmi avlusunda rastladığı kadınlar, onun suya
atladığını görünce balıkçı teknesine seslenip yardım istemişlerdi.
Üzerine doğru eğilmiş olan insanları gördü. Hemen müdâhale edip içinde
biriken suları çıkarmışlardı. Zar zor nefes alıp veriyordu. Tok bir
sesten çıkan şu sözlerle kendine geldi.
"-Kurtulmak istediğin her ne ise
bilmem, ama Allâh'ın
kaderinden kaçamazsın oğlum!.."
"-Haklısın baba, ölmek istesen de
ölemiyorsun bu
dünyada!.."
Nuran Teyze'nin söylediği sözler,
tekrar kulaklarında
yankılandı.
"-Allah, insana en zor anında bir
can simidi uzatır!"
Balıkçı, mütevekkil bir edâ ile:
"-Hayatına son verecek olan,
ancak bu hayatı sana
bahşedendir. Ben seni kurtarmamış olsaydım, başka bir vesileyle
kurtulurdun." dedi.
Semih Bey de onu tasdik etti:
"-Bugün bunu çok iyi anladım!"
dedi ve öksürüğe boğuldu.
İkinci kez baygınlıktan sonra gözlerini açtığında hastahânede olduğunu
gördü. Yanında kimsecikler yoktu. Öylece gözleri kapıya mıhlanıp kaldı.
O anda ellerinde çiçeklerle küçük oğlu ve kızı içeri girdiler.
Babalarının boynuna sarıldılar. Sonra kapıdan annesi ve hanımı Reyhan
girdi. Gözlerine inanamıyordu. Annesi:
"-Oğlum, Allah seni bize
bağışladı, çok şükür!.."
diyordu.
Annesinden sonra Reyhan da yanına
geldi, gözleri
ağlamaklı bir hâldeydi:
"-Semih, seni çok üzdüm. Ama şunu
bil ki, her şeyimi
kaybetsem de seni aslâ kaybetmek istemem."
"-Oğlum, bundan sonra ne olacak
diye düşünme sakın!
Gelinimle konuştuk. Benim yanıma taşınırsınız. Sen de iyileşince bir
işin ucundan tutmaya başlarsın."
"-Daha dün dünyanın en bedbaht
insanıyken bugün en mutlu
insanıyım. Hayatıma son vermeye kalkışmam, dün karşılaştığım hâdiseler
ve şu an sizlerin yanımda oluşunuz... Bütün bu yaşadıklarımın ne anlama
geldiğini çok iyi anladım. Dün karşılaştığım insanların gözlerindeki
huzuru ben de şimdi hissedebiliyorum. Bundan sonra en büyük
zenginliğimiz, huzurumuz ve sevgimiz olacak inşâallah... Buradan
çıktığımda yapacağım ilk iş, hayatıma son vermek için gittiğim câmiye
tekrar gitmek olacak. Ve bana en zor ânımda can simidi uzatıp tekrar
hayat bahşedeni bir daha aslâ unutmayacağıma dair söz vereceğim!.."
Ayşegül Balta
Semerkand Dergisi, 90.Sayı
Cehaletin Tek İlacı Sormak
Cehaletin
Tek İlacı Sormak
Câbir
radıyallahü anh anlatıyor:
Arkadaşlarımla beraber sefere çıkmıştık. İçimizden birinin başına taş
isabet
etti ve başını yaralayıp kemiğini kırdı. Sonra aynı adam uykuda ihtilâm
olduğu
için, arkadaşlarına:
-
Teyemmüm edebilir miyim, bu hususta benim için ruhsat buluyor musunuz?
diye
sordu.
Arkadaşları
da:
-
Hayır, su mevcut oldukça teyemmüme
ruhsat yoktur, diye cevap verdiler. Bunun üzerine o şahıs gusül abdesti
aldı ve
açık vaziyetteki yaradan içeriye giren suyun tesiri ile vefat etti.
Peygamber
aleyhisselâmın huzuruna geldiğimiz zaman, kendisine hadiseyi
naklettiler.
Bunun
üzerine Resûlüllah aleyhisselâm:
-
Adamı öldürmüşler, Allah onları öldürsün, buyurdu.
Ve
«Bilmiyorlarsa sorsaydılar ya; cehaletin ilâcı sormaktır, o adama
teyemmüm
etmek kâfi gelirdi. Yarasına da bir bez parçası koyar, üzerine mesheder
ve
vücudunun diğer yerlerini de yıkardı» diye ilâve etti
(Ebû
Davud)
Cehennemden Kurtulabilecek miyim?
Mısır
evliyasından “Fahr-ül Farisî” hazretlerine,
talebesinden biri gelip;
-
Efendim, ben bir şeyden çok korkuyorum, diye arz edince
sordu:
-
Hayırdır evladım, neden korkuyorsun?
-
Ahirette Cehennemden kurtulabilecek miyim acaba? Bunu
düşünüp çok
korkuyorum
hocam.
- İnşallah
kurtuluruz oğlum.
- İnşallah
efendim, ama nasıl?
Buyurdu
ki:
-
Ümidimiz odur ki oğul, büyükler bize sahip
çıkar ve şefaat ederler de
inşallah kurtuluruz.
-
Ya sahip çıkmazlarsa efendim?
-
Merak etme oğlum. Biz bugün onlara sahip
çıkarsak, onlar da o gün bize
sahip
çıkarlar.
Biz
onları dinlersek...
-
Anlamadım, nasıl yani?
-
Demem o ki oğul, biz o büyüklerin sözlerini dinler,
nasihatlerine göre
yaşarsak, onlara sahip çıkmış oluruz.
O zaman onlar da bize sahip
çıkarlar.
***
Bir gün de bir genç
gelip;
-
Efendim, dünyada ve ahirette felaketlerden kurtulmak için
ne yapayım?
diye
sorunca;
-
Bunun bir tek çaresi var, buyurdu.
-
O nedir ki efendim?
-
Kurtulanlarla beraber olmak.
-
Kurtulanlardan maksat kimlerdir ki?
-
Allahü teâlânın sevgili
kullarıdır. “Ehl-i sünnet alimleri” ve
“evliyalar”
bunlardandır mesela.
Böyle
zatlar yoksa?
Delikanlı
sordu:
-
Böyle zatlar yoksa efendim?
-
Onlar yoksa, kitapları var evladım. Onların
kitaplarını okuyan da
onlarla
beraber sayılır.
***
Bir gün de bazı gençlere,
-
“Emr-i maruf”, yani İslâma hizmet etmek kime nasip olursa,
çok
sevinsin, çok şükretsin, buyurdu.
-
Bu iş, çok mu sevaptır? dediler.
-
Elbette, buyurdu. Bir beldede küfre karşı “emr-i
mâruf” yapılırsa,
Allahü
teâlâ o beldenin hak ettiği azâbı tehir
eder. Emr-i maruf yapılmayan
beldeye
ise azab-ı ilâhî gelir.
Kaynak:Türkiye
Gazetesi, 19 Aralık 2005 Pazartesi
Cemre-i Şehrâyin
Cemre-i
Şehrâyin
Fethin
550. yılı
münâsebetiyle Söz Ola Dergisi'nin düzenlediği fetih yarışmaları
çerçevesinde, hikaye dalında ikincilik alan eser
Sene
1454…
Baharın,
tazeliğini sıcak günlere terk etmeye hazırlandığı günlerde, ıhlamur
ağaçlarını kırlangıçlar doldurmuş, iğde kokuları tüm sokaklara
yayılmıştı.
Denizin mavisi bu mevsime öylesine yakışmıştı ki, "İstanbul'da bahar
mavidir!" denmeye başlamıştı. Şehir alabildiğine sâkindi. Gönüller hamd
ile temâşâda idi. İşte bu sükûneti delirtip gönül deryâlarını hakikat
fırtınalarına
mezceden bir gün; Feth-i Mübin'in sene-i devriyesi...
Baharla
şenlenen mübarek şehre, o gün latîf bir heyecan hâkimdi. Çobanından
sultanına serâpâ herkeste bir hamd hâli... Gönüller titrek, gözlerde
akmayı
bekleyen yaşlar... Konstantiniyye'de, İstanbul'da, Hünkâr'a akıyordu
gönüller.
Âlemler ona duâda.. Arştan üzerine düşense yalın bir rahmet nazarı...
Sultan
Mehmet, herkes gibi istiğrâk hâlinde idi, öyle ki; gece boyunca hiç
uyumamıştı.
Derûnî bir hazla fethi anıyor; heyecanı ve sabırsızlığıyla geçen
yılları;
bitmek tükenmek bilmeyen, iki asra bedel o iki ayı düşünüyor, secdelere
kapanıyor, lâyık olabilmeyi diliyordu. Sabah namazının ardından, şehrin
bekçisi
ve kutlu sahibi ziyaret edilecekti. Sultana eşlik eden kalabalık
cemaat, Eyyûb
Sultan'a gidiyordu. Atından inen Fâtih en önde, üstâdı, demir yüreğini
örsüne
koyduğu hocası Akşemseddin yanıbaşında, yürüyorlardı. Diller, rûhlar bu
lâhûtî
havayla feyizyâb olmuş, eller sadırlarda, salevâtla ilerleniyordu. Bu
güzel
kumandan, güzel asker ve fetih şühedasının rûhâniyeti, kutlu fethin
müjdesine
nâiliyyet ümîdini âbideleştiren Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri'nin
huzûrunda
buluşmuş, üzerlerindeki rahmet bulutlarından gelen sekînet sağanağı
altında
mânevî bir huzur iklîmine girmişlerdi.
Öğle
namazını bekleyiş, minarelerden yükselen ulvî bir ezanla sona erdi.
İstanbul semâları sanki ilk kez ma'kes oluyordu bu dâvete! Tüm gözler
Sultan'daydı... O ise semâya bakıyordu.
* * *
Ve
Ayasofya; fethin en büyük ganimeti; Fatih'in ganimet taksiminde:
"-Bütün
Konstantiniyye mülkü size, Ayasofya bana!" buyurduğu, fethin
gülşeni... İmam yine O! Hayret!!! Yine üç tekbir!!! Bir tarih böyle
yaşanır!
Heyecanlar taptaze nasıl kalır ey Hünkar!!! Bu namaz bambaşkaydı...
Yalnız
gözyaşı, yalnız hamd vardı. İnsanlık hayran bu manzaraya... Dervişâne
bir dua:
"-Rabbimiz!
Bizleri O en büyük Fâtih'e lâyık kıl! Kibrin zerresinden dahî
uzak tut!"
"-Âmin"
dedi cemaat, "-Âmin" dedi melekler,
"Âmin" dedi, fethin müjdecisi Sallallâhu aleyhi ve sellem…
Kelâm
yok; kimse yanındakine neler olduğunu sormuyordu. Herkes geçen baharla
hemdem... Sükût, müştâk olmuş ruhlara bu kadar yakışmış mı hiç? Kısa
bir
ferman:
"-Dileğim
odur ki; Belde-i Tayyibe'ye yakışa duâmız. Dileğim odur ki; bu
gece hiç sönmeye hânelerin kandilleri!.."
Nice
ulvî hissiyatla geçen günün
sonunda halk evlerine çekildi, uyumak yoktu bu gece evlerde. Güzel
Kumandan'a
ittibâ ediyordu herkes, bir asker edâsıyla...
* * *
Yatsı namazından sonra ulemâ meclisi huzurda... Yaşlı-genç hâfızlar
kenarlara
dizilmişlerdi. Fethin mâneviyât kardeşleri yanyana... Sultan boynunu
bükmüş,
bambaşka bir âlemde tefekkür diyarına uzanmıştı.
Fetih
Sûresi aksediyordu dillerden gönüllere, satırlardan sadırlara… Saatler
sonra dışarıda bir hareketlilik... Sessizliği yaran ihtiyar bir ses
muhâfızları
aştı.
"-Buyursun!"
dendi içeriden. Uzun yoldan geldiği anlaşılan bir toprak
insanıydı, hayret ve merak nazarları arasında içeri giren. Uzun boylu,
zayıf
bir adam... Mütevâzî duruşundan zarîf bir heybet yükseliyordu. Küçücük
gözlerinden belli belirsiz birer gözyaşı yatağı uzanıyordu çenesine ve
kırlaşmış bıyıklarına. Damarları çıkmış yorgun, nasırlı ellerinden
birinde bir
kağıt parçasını sımsıkı tutuyordu.
"-Buyur
baba! Ne istedin? Seni böyle yorup buralara getiren derdin ne ola
ki?!." Adam gözlerini Sultan'ın gözlerine dikti. Koskoca bir okyanusla
irkildi Fâtih:
"-Bak
sultanım! Bende bir emânetin var!..."
Meclis
şaşkın; Bu muammâ da neydi böyle? Vezirlerden biri Sultan'ın işaretiyle
mektubu aldı.
"-Oku."
dedi Fâtih. Yaşlı ziyaretçi bir anda ileri atıldı:
"-Sultanım!
Bilmezsin ki, bu bir şehid mektubudur. Bir şehid mektubunu
okumaksa ancak bir fâtihe yakışır!"
Hayret
dolu Hünkar, gayr-i irâdî kalktı, vezirinden kağıdı aldı. Sonra
meclisin
ortasına dizleri üstüne oturdu. Kırmızı bir ipekle bağlanmış,
mumlanmamış
mektup açılırken meclise hoş bir râyiha yayıldı. Zarif bir yazı, inci
gibi
parlak... Sultan Mehmed bir an ihtiyara baktı. Adam başını müsâade
edercesine
salladı ve Fâtih, güzel bir rüyaya dalarak elindekini seslendirmeye
başladı:
"-Saf ve
pak selamımla... Ey benim nâzenin Hünkarım! Bendeniz Bursalı
Mehmed; Feth-i Mübarek'te şehâdete eren, Efendimiz -sallallâhu aleyhi
ve
sellem-'in müjdesine mazhar olanlardanım. Sürûrumuz Şehriyârım! Dedem,
Sultan
II. Murat zamanında Emir Sultan Hazretleri ile dilber şehrin
kuşatmasına
katılmış. Orada şehid düşmüş. Ben doğanda babam senin adını koymuş,
sana asker
olam diye... Hünkarım! Ben doğdum doğalı bu mübarek müjdeye yazıldı her
lahzam!
Bursa'da Akbıyık Sultan derler, bir derviş baba vardır. Çocukken onun
önünde
diz kırar, canımı kanımı coşturan Konstantiniyye'yi dinlerdim. Duâmız
tek,
şehâdetti! Delikanlı olunca "Ne zaman, ne zaman?" der dururdum hocam
Akbıyık Sultan'a. Bu bekleyiş çok uzamıştı sanki. Anla ki Sultanım;
şehâdete,
Konstantiniyye'ye dost olmuştum. Bu öyle bir özlemekti ki; hani insan
baba
ocağından ırak kalır da ana yemeğini özler ya... Her tattığı o hasreti
bir daha
pişirir ya... İşte öyle Hünkarım! Nihayet, gün geldi Ulubatlı Hasan'a
yeniçeri
oldum. Babam derdi ki:
"-Oğul!
Şehâdeti arzulamaksa derdin, Sultan Mehmed'e yaraşır bir er ol!
Onun çabasını, duâsını duymaktayız. Teb'asının duâsı da onadır. Kim ki
onla
hemhâl ola, duâsına ortaktır! Babamı saydım; bereketin büyüklerle
beraber
olduğunu bildim!.. Sultanım! Senin ilmine, hâline yetişmek ne mümkün!
Lâkin, Allâh
bilir ya, o tahammül-fersâ arzu damla damla aktı içime... Anam ardımdan
çok
ağladı!
"-Gidişime
ağlama, ana! Sana koskoca bir nam bırakıyorum; şehid anasısın
bundan gayrı!!!" Kuşatmanın o dayanılmaz uzunluğunu da bildim. Cânâna
yakın olup da kavuşamamanın adamı canından bezdirdiğini de... Ama bir
seferinde, ak atını dalgalı denize sürüp kılıcını çekerek:
"-Ya ben
bu şehri alırım, ya da bu şehir beni, deyû haykırışın vardı ya
Pâdişâhım; işte ben en çok o zaman ağladım! En çok o zaman dağladı
yüreğimi, hasret
atının toynakları. Hani zemherinin ayazında eve girer de insan, ocağın
yanıbaşında donmuş elleriyle kaşıklar da sıcacık tarhanayı, içi
yanıverir ya...
İşte o kadar tatlı bir yangındı nefesime mil çeken. Binlerce erat her
sabah:
"-Artık
ya şehid olup cennete veya zaferle Bizans'a gireceğiz."
diyordu. Ben hep:
"-O
müjdenin şehidleri olarak cennete, fethin şâhidleri olarak da Bizansa
gireceğiz." demekteydim.
Devletlüm!
Birgün sabah namazının ardınca ümidim dizüstü çöktüğünde:
"-Bu ne
acep bir hâldir!" dedim kendime. Sonra Akbıyık Sultan'ımı
gördüm. Yanında Akşemseddin hazretleri olduğu halde yürüyordu.
Şaşırdım.
Koştum, eline sarıldım! Alnımdan öptü beni. Heyecanla Şeyh
Akşemseddin'in elini
öptüm de, başımı eğdim önünde! Nenem anlattıydı; O mübarek, beşikte
seni
görmeden dahî Sûre-i Feth'i okurmuş. Yüreğim ağzımda, işâret
bekliyordum.
Birden elini kalbime koydu da:
"-Ah
Fâtih'imin şehidi!!!" buyurdu... Ellerini ellerime alıp öptüm,
bir daha, bir daha öptüm... Rabîulevvel'in 19'u akşama vardığında bir
haber
salındı askerlere:
"-Sultanımız
buyuruyor ki, "Askerimiz yarın oruç tutalar ve dahî
günde beş defa abdest alıp namazlarda zafer için el açalar..." Bizim
bölük
yüzbaşısı Ulubatlı Hasan, kalkıp su dağıttı imsak öncesi. Sıra bana
gelince:
"-Efendim,
bugün şehidlik sırası bendedir." deyiverdim.
"-Ve
dahî bendedir." buyurdu! Kader kalemi ardarda dikmiş
damatlığımızı... Gün 20 Rabîulevvel'e doğduğunda kılıçlarımızı salât-ü
selâmla
salladık. Ateşler yağıyordu üstümüze; her bir kor, gül gibiydi billâh!
Harbin en
keşmekeş anında Yüzbaşım:
"-Haydi
yiğitler!" deyince benimle beraber otuz delikanlı yiğit
fırladı. Hedefi anlamıştık. Ulubatlı'nın elinde bayrak, surlara
tırmanıyorduk.
Birer birer vurulduk, oklar saplandı kollarımıza, sırtımıza. Kaleden
kızgın
yağlar dökülüyordu. Birbir tatlı şerbeti içiyordu kardeşlerim. Surların
üzerine
çıkabildim ki sultanım; Hasan'ım bayrağı dikmiş, yere düşmek üzere!
"-Allâhu
Ekber!" dedi...
"-Elhamdülillâh." dedim yalınız... O an serin serin aktı içime nur...
Bir rahatladım ki Devletlüm... Birden karşımda Ebû Eyyub -radıyallâhu
anh-'ı
gördüm. Nasıl anladın dersen birşey diyemem; lâkin ne güzel ağlıyordu!
Birini
işaret etti bana; baktım; bir eliyle sancağı tutmuş, bir eliyle
Ulubatlı'nın
başını okşuyor...Ve Hasan'ım haykırıyor:
"-Sultanım! Gözün aydın; Rasûlullâh surların üstünde... Duydun mu onu
Hünkârım?!. Duyup da ağladın mı?!. Efendime baktım. O mütebessim çehre
bana
bakıp, mübarek eliyle:
"-Gel!" deyince anladım ki; dilber şehrin mehri olmuşuz çoktan.
Şehriyârım! Rûhuma cemre gibi düşen bu hasret visâlimle son buldu.
Elhamdülillâh! Elhamdülillâh! Elhamdülillâh!"
* * *
Sultan Mehmed kendine geldi... Başını kaldırdı; bu bir rüya değildi.
Meclisteki
herkes ağlıyordu... Sonra mektubu getiren adama baktı... Titreyen sesi,
merakla
sordu:
"-Baba! Kimsin sen? Nereden geldi bu sana?"
"-Hünkarım! Bu benim oğlumdur. Anlatmış ya, daha doğmadan İstanbul'a
adadığımız oğul! Anacığının gözü yaşlıdır hâlâ! Ana ya; özler durur
işte
kuzusunu! Geçenlerde rüyasına buyurmuş bizim oğlan:
"-Ben iyiyim, tasalanma!" diyesiymiş. Bu kağıdı uzatıp:
"-Sultanımın emanetidir!" demiş. Hatunum gözü yaşlı uyanınca bunu
elinde bulmuş. Kuşluk vaktinde çıktım yola... Şimdi gidiyorum...
Devletlüm!
Allâh senden râzı olsun! Duâmız hep seninle. Babam da, oğlum da
İstanbul
şehididir. Bana ise bir güvercin misali elçilik düştü. Nasip! Buna da
şükür!..
Rabbim, gayrı sana uzun ömür versin! Selâmetle kal Mehmed Sultanım!..
İhtiyar,
ırmak misali çağlayıp duruldu... Irmak denize, deniz Sultan Mehmed'e,
aktı...
Kimse tek laf edemeden, çıktı gitti adam!.. Bakışlar yine derin,
düşünceli...
Fâtih, yarım bıraktığı mektuba döndü yine:
"-Allâh yolunda öldürülenlere ölüler demeyiniz; bilakis onlar
diridirler." (el-Bakara, 154) Her dem sizinleyiz... Ayasofya'da kılınan
her namaza Fethin melekleriyle iştirak ediyoruz... Gönlünüz ferah olsun
Efendim... Allâh'ın yardım ve nusreti sizinledir! Nice Mehmedler,
Hasanlar fedâ
olsun bu devlete, bu yola!.. Devletlüm! Sabırla, inanarak gayret edin
ki, cihan
yürüye yolunuzca... Selâmetle Sultanım! Her dâim duâcınız, köleniz
Mehmediniz!"
Fatih Mehmed kadîm bir dosttan almışcasına mektubu bağrına bastırdı.
Daha fazla
dayanamadı bu duygu çağlayanına... Şükür secdelerine kapandı. Huzurda
bulunanlar, bu Rabbânî hadiseye şâhid olanlar, bu sırra hayran oldular.
Fâtih
dakikalarca kaldı secdede... Saray müezzini tekbir okumaya başlayınca
dışarıdan, gecenin sonunun yaklaştığını anladı herkes.
Tüm şehir, minarelerinden yükselen "Allâhu Ekber!" sadâlarını
dinlerken, fethin hatıra gecesi İstanbul'u terk ediyordu. Birden müthiş
bir
râyiha yayıldı meclise. Bu cennet yağmuru misali ruhları mest eden koku
Sultanın doğrulmasıyla anlaşıldı. İdrakler hayrette... Gözyaşıyla
ıslanmış
mektuptaki inci yazılar ağır ağır kayboldu... Yazılanlardan geriye
ancak bir
satır kaldı. Bomboş kağıtta kalan öyle bir satırdı ki bu, Feth-i
Mübîn'in ve
diğer tüm zaferlerin en girift olaylarının müsebbibini âfâka iten bâb-ı
esrârı
aralıyordu;
"Allâh yolunda öldürülenlere ölüler demeyiniz; bilakis onlar
diridirler..."
Kübra Akbet
Şebnem Dergisi, Sayı 5
Ceza Olarak Eli Kesilen Şeyh
Ceza
Olarak
Eli
Kesilen Şeyh
Şeyh
Hammad (Ebu'l
- Hayr Tinati) Hazretlerinin bir eli kesikti. Bir gün mürüdlerinden
biri küstahlık ederek ona elinin kesilmesine sebep olan şeyin ne
olduğunu sordu. Şeyh Ebu'l - Hayr Tinati Hazretleri elinin kesilmesine
sebep olan hadiseyi şöyle anlattı:
- Gençliğimde bir hünah işledim. Ondan dolayı elimi kestiler, buyurunca
ne zaman olduğun sordular.
Hz.Şeyh de meseleyi başından anlatmaya başladı.
- Ben mağrip diyarında oturmakta idim. Sefere çıkmayı ve biraz
gezmeyi arzuladım. Tınattan ayrılıp İskenderiye'ye geldim. Orada oniki
sene kaldım. İskenderiye'den sonra Dimyat'a dökülen ırmak kenarına dağa
kamıştan bir ev yapmıştım. O sıralarda Dimyat'a çok gelen- giden
olurdu. Irmağın başına otururlar, yemeklerini yerler ve sofralarının
artıklarını da kaleenin dibine dökerlerdi. Ben kimseden habersiz,
oradaki köpeklerle beraber dökülen ekmeklere üşüşür ve nasibimi
alırdım. Yaz mevsiminde bütün azığım bu idi.
Kış olunca ise evimin etrafında çok saz yetişirdi. Ben sazların
kökünün tazesini ve beyazını alarak yerdim, kukrlarını atardım. Kışın
da azığım bı idi. Bir gün hatırıma:
-Ey Ebu'l Hayr, sen kendini mütevekkil zannedersin. Halkın
yapmadığın yapıyorum zannedersin ama otlaklarda otluyorsun, bir şeyler
bulup yiyorsun, diye geldi. Kendi kendime:
"İlahi bundan
sonra yerden biten hiçbir şey yemeyeceğim. Ancak bana kendi
lafzından gönderirsen onu yiyeceğim.Senin izzetin hakkı için buna söz
veriyorum",dedim.
Böylece 12 gün geçti, namazın farzını sünnetini
ve nafileleri tamamen kılıyordum.
12 gün de sadece nafileleri terk ederek namaza devam ettim.Sonra
sünneti terk ettim.12 gün sadece farz namazı kılmaya başladım.Sonra
kıyamdan, daha sonra da oturarak da kılmaktan aciz kalarak farzları da
eda edemez olmuştum.
Sırrımla niyaz ederek: "Allahım bana farz
kıldığın bir hizmetten sorguya çekmen ve kefil olduğun rızkımı da
göndermen gerekir.Kefil olmakta devam ettiğin o rızkı bana fazlından
ihsan eyle!." diye yalvardım.
Ansızın önümde iki yuvarlak daire görüldü.İçinde de birşey vardı.O iki
yuvarlak kürs her gece bana gelir bende içindekini yer,gıdamı temin
ederim.
(Şeyh yediği şeyin ne olduğunu söylemediği gibi yanındakiler de
ne olduğunu sorrmadılar.)
Böylece bir müddet devam ettikten sonra bana gaza için sınır boyuna
gitmem işaret edildi. Buralarını müslümanlar ellerinde
bulunduruyorlardı.Ben sınır boyuna gittim.Bir köye vardım.Cuma günü idi.
Mescidin kapısında bir kaç kişi toplanmışlar sohbet ediyorlar, birisi
anlatıyor öbürleri dinliyorlardı. Anlatan Zekeriyya Aleyhisselamın
ağaca
saklandığını ve müşrikler tarafından destere ile kesildiğini anlatmakta
idi. O'nun sabrından bahs ederken ben içimden şöyle geçirdim:
"Eğer bende olsaydım orada sabrederdim."
Oradan ayrılıp sınır boylarında Antakya'ya geldiğimde dostlarım bana
bir kılınç-kalkan verdiler.Sonra sınır boyuna müteveccihen oradan
ayrıldım.Düşmandan korkarak duvar arkalarına sığınmaktan Allah'tan haya
ettiğimden oralardaki meşeliğe geçtim.Gece deniz kenarına gelir,abdest
alır,namaz kılardım.Gündüz olunca da yine o meşeliğe geçer düşmanın
gelmesini beklerdim.
Birgün meşelikte gezerken yemişlerinin bazısı olgunlaşmış,bazısı
henüz olgunlaşmamış bir meyve ağacı gördüm.Bu çok hoşuma
gitmişti.Allah'a verdiğim sözden o anda gafildim.Elimi uzatarak
yemişlerden bir miktar topladım.Sonra birkaç tanesini yemeğe
başladım.Bir kısmı ağzımda bir kısmı da elimde olduğu halde yeminim
aklıma geldi.Hemen elimde olanları serptim,ağzımdakileri tükürdüm.Kendi
kendime mihnet ve bela vakti yaklaştı,dedim.Kılıcımı-kalkanımı ve
mızrağımı bir kenara attım,bir ağacın dibine varıp elim şakağımda
düşünmeye başladım.Hatta işledim.Şimdi benim halim ne olucak diye
düşünüyordum. Ben dalgın dalgın düşünmekte iken bir bölük atlı silahlı
kişi gelerek etrafımı sardı.Sonra beni yaka-paça deniz kenarına emir
(Reislerinin) yanına götürdüler.
Daha evvel bazı köylüler de benim gibi yakalanarak sultanın huzuruna
getirilmiş,bekletiliyorlarmış. Sultan bana:
-Sen kimsin? Necisin? dedi.
Ben:
-Allahın kullarından bir kulum,deyince de orada bulunan esir köylülere
tanıyıp tanımadıklarını sordu.
Tanımadıklarını söylediler.Onlara:
-Bu sizin büyüğünüz,fakat siz onu mazur göstermek için tanımadığınızı
söylüyorsunuz,kendinizi feda ediyorsunuz,dedi.
Biraz sonra kararını verdi.O kalabalıktan birer birer ayrıp birer el,
birer ayaklarını kestiler. Sıra bana gelince:
-Elini uzat! dediler.
Uzattım ve bir vuruşta sağ elimi kestiler.Ayağını da uzat dediklerinde
sırtüstü yatarak ayağımı uzattım ve:
-Ya Rabbi! Elim günah işlemişti kestirdin,ayağımın ne suçu var!...diye
içimden yalvardım.
O anda atlılardan biri atından atlayarak:
-Durun,kesmeyin,bu adam falan zattır!. Ne yapıyorsunuz, dünyayı
başımıza mı yıkacaksınız.Ben bunu tanıyorum! diye bağırdı.
Bunun üzerine reis atından inerek o kesilen eli öptü.Bana da:
-Biz hata ettik,bizi affet,diye yalvardı.
Ben de:
-O suçlu bir eldi.Kestiniz,hakkımı helal ettim, dedim.
Ondan sonra çok ağladım.Çünkü bir anlık dalgınlık yüzünden hem elimden
olmuş hemde o her zaman nereye gitsem beni bulan yuvarlak kürsten
mahrum olmuştum.İşte bu elimin kesilmesi böyle bir hadise sonucu
olmuştur.Bu bir suçlu eldir ve cezasını çekmiştir.Allah ahirette
çektirmesin...
Kaynak: Büyük Dini Hikayeler, İ.Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi
Cimrilik Ateşi
Cimrilik
Ateşi
Resul-i
ekrem efendimiz, Kâbe’yi tavaf eden birinin
gözyaşları içinde (Ey Beytin sahibi, bu beytin hürmetine beni affet)
diye
ağlayarak dua ettiğini görüp buyurdu ki:
-
Suçun nedir de bu kadar yalvarıyorsun?
-
Çok
büyüktür, imkânsız anlatamam.
-
Yazık sana! Karalardan da mı büyük ve ağırdır?
- Evet.
- Eyvah! Denizlerden de mi büyüktür?
- Evet.
- Göklerden de mi büyüktür?
- Evet.
- Arştan da mı büyüktür?
- Evet.
- Allahın rahmetinden de mi büyüktür?
- Hayır.
- O hâlde neymiş bu?
- Çok zenginim. Benden küçük bir şey istense, içimi bir ateş
kaplar,
bir
kuruş vermem.
Resulullah
efendimiz buyurdu ki:
- Aman ateşinle beni de yakma!
Cömertliğin İmtihanı
Yemen
hükümdarı, oldukça cömert idi. İhsanları her yere yayılmasına rağmen,
Hatim-i Tai’nin cömertliğinden bahsedilmesine tahammül edemez.
Sarayında herkese büyük bir ziyafet verir. Zengin fakir herkes yer.
Halkın, (Hükümdarın ziyafeti ne kadar muhteşem oldu, neredeyse Hatime
yaklaştı) dediğini duyunca, Hatim sağ kaldıkça, cömertlikte birinci
olmasına imkan olmadığını anlar, onu öldürtmeye karar verir. Çok güçlü
bir genç bulup eline yirmi altın verir. İşi bitirince de, yirmi altın
daha vereceğini söyler.
Genç, sora sora Tay kabilesine kadar gelir. Güler yüzlü, kendisi gibi
yiğit bir gençle karşılaşır. Bu sevimli genç (Hoş geldin yiğit. Çok
yorgun olduğun anlaşılıyor. Bu gece misafirim ol!) diyerek evine
götürür. Gece, misafirine çok ikram ve ihsanda bulunur. Sabah olunca,
misafir gitmek isteyince, birkaç gün daha kalmasını ısrar eder. Misafir
der ki:
- Çok önemli bir işim var. Bir an önce gitmem gerekir.
İyilik ve hizmet etmekten zevk duyduğu anlaşılan ev sahibi der ki:
- İşin nedir, sana acaba bir yardımım dokunabilir mi?
- Ey asil kişi, sen çok cömertsin, iyilik seversin, senden sır
çıkmayacağı belli. Hatim isimli birini arıyorum. Acaba tanıyor musun?
- Hatim ile ne işin var?
Misafir, niçin geldiğini anlatıp der ki:
- Bu işte bana yardımcı olman mümkün mü?
- Elbette mümkündür. Yalnız bu iş pek kolay olmaz. Dediklerime uyarsan
tereyağından kıl çekmiş gibi zahmetsiz olur.
- Ne yapmam gerekir?
- Hatim de senin gibi yiğit biridir. Belki öldüremezsin. Ben sana onun
yerini tarif edeyim. Ancak öldüremez de iş meydana çıkarsa, yerini
söylediğim için beni öldürebilir. Bu bakımdan benim ellerimi,
ayaklarımı bağla. Zorla söylettiğin anlaşılsın.
Misafir, ev sahibinin elini, kolunu, ayaklarını iyice bağladıktan sonra
sorar:
- Hatim nerede?
- Hatim denilen kimse benim. Madem benim başım senin işine yarayacak,
ne diye onu vermiyeyim? Misafirin arzusunu yerine getirmek, gönlünü
etmek benim en büyük arzumdur. Hemen öldür, kimse duymadan buradan git!
Genç, neye uğradığını şaşırır.
Hemen Hatimin ayaklarına kapanıp der ki:
- Sana gül yaprağı ile vuran kalleştir. N’olur beni bağışla!..
Genç, helalleşip oradan ayrılıp hükümdarın huzuruna çıkar. Olanları
anlatır. Hükümdar da, iyiliksever, cömert olduğu için hatasını anlayıp
(Taşıma su ile değirmen dönmez. Cömertlik mal ile değilmiş. Hatimin
cömertliği yaratılışından, fıtratından, güzel huyundan ileri
geliyormuş. Sen verilen görevi fazlasıyla yerine getirdin) diyerek
yirmi yerine kırk altın verir.
Cömert Fakir
Cömertliği
dillere destan olan
Hatim-i Tai’ye derler ki:
- Kendinden daha cömert birini gördün mü?
- Evet gördüm.
- Kimmiş o?
- Yetim bir gence misafir olmuştum. Bana bir koyun kesip ikram
etti. Koyunun bir yeri çok hoşuma gitti. Yemin ederek (burası çok
lezzetliymiş) dedim. Genç, dışarı çıktı. On koyunu varmış. Birisini
daha önce kesmişti. Dokuzunu da şimdi kesmiş. Benim sevdiğim kısımları
pişirip önüme getirdi. Ben olanların farkında değildim. Giderken
kapının önündeki kanları görünce sitemle sordum:
- On koyunun onu da kesilir mi?
- Sübhanallah bunda şaşılacak ne var? Bir şey sizin hoşunuza
gitmiş. Bunu yapmak da benim gücüm dahilindedir. Bunu sizden esirgemem
hiç uygun olur mu?
Bunu dinleyen arkadaşları tekrar sorarlar:
- Yetim gencin ikramına karşılık siz de ona bir şey verdiniz
mi?
Hatim-i Tai der ki:
- Verdim ama pek mühim sayılmaz.
- Ne verdiniz?
- Üç yüz deve ile beş yüz koyun.
- O halde sen ondan daha cömertsin.
- Hayır o genç benden daha cömerttir. Zira o malının tamamını
verdi. Ben ise malımın çok azını verdim. Bir fakirin, yarım ekmeğinin
tamamını misafire vermesi mi mühimdir, yoksa bir zenginin sürüsünden
bir deveyi misafirine ikram etmesi mi?
Cömertliğin Zirvesi: Muhtaçken Verebilmek
Halife
Hazret-i Ömer, hazinenin gelirleri arttıkça bazı sahâbîlere ve
bilhassa Peygamber
Efendimiz'in Ehl-i Beytʼine
zarûrî ihtiyaçlarını karşılamaları için yıllık
tahsisat bağlamıştı. Bunlar arasında Âlemler Sultânı
Efendimiz'in
muhtereme zevcelerinden biri olan Zeynep bint-i Cahş'a,
Beytü'l-Mâl'den
tahsis edilen miktar ise on iki bin dirhemdi.
İlk
tahsîsâtı
kendisine gönderildiğinde Zeynep Vâlidemiz, bu kadar çok parayı bir
arada görünce
şaşırdı ve getiren şahıslara:
"-Allah
Teâlâ, Ömer'i affetsin. Diğer kardeşlerimin hisseleri de bunun içinde
mi?"
diye sordu.
Onlar,
büyük
bir edep içerisinde:
"-Hayır,
bu gelenin hepsi sizindir, tasarrufu tamamen size âittir." karşılığını
verdiler. Bunun üzerine Zeynep Vâlidemiz:
"-Sübhânallâh!.."
diyerek bir örtü ile bu
paranın üstünü örttü ve hizmetkârına:
"-Elini
örtünün altına sok, o paradan bir miktar al, falan oğullarına götür.
Tekrar bir
miktar al, filâna ver..." diyerek kendisine gelen tahsisâtını
akrabasına
ve kimsesizlere dağıttı. Tâ ki, örtünün altında az bir şey kaldı. Bunu
gören
hizmetkâr:
"-Ey
mü'minlerin annesi!.. Allah sizi affetsin. Bunda bizim de payımız yok
mu?"
deyince Zeynep Vâlidemiz, hizmetkârın gönlünü hoş etmek için kendisine:
"-Örtünün
altında kalanlar da senin olsun." buyurdu. Böylece gelen paranın
hepsini
dağıttı. Hizmetkâr, örtüyü kaldırıp kalan parayı saydığında, on iki bin
dirhemden geriye sadece seksen beş dirhem kaldığını gördü. Onu da
kendisi aldı.
Zeynep Vâlidemiz'e bu paradan bir dirhem dahî kalmadı.
Bu
hâdiseyi
öğrenen Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-, Zeynep Vâlidemiz'in evine
geldi,
kapısının önünde durdu ve içeriye selâm verdikten sonra:
"-Daha
önce gönderdiğim dirhemleri dağıttığınızı duydum. Bin dirhem daha
gönderiyorum
ki, onu ihtiyaçlarınız için elinizde tutasınız." diye seslendi.
Daha
sonra Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-, Zeynep
Vâlidemiz'e bin dirhem daha gönderdi. Fakat Zeynep bint-i Cahş
-radıyallâhü
anha-, daha önce yaptığını aynen tekrar etti ve elindekinin hepsini,
muhtaç,
kimsesiz, garip, yetim ve hastalara dağıttı.
İnsanın,
malının fazlasından kendine lâzım olmayanı
vermesi cömertliktir. Kendisi muhtaç olduğu hâlde başkasını kendine
tercih
ederek infak etmek ise, cömertliğin zirvesi olan îsar hâlidir. Îsârın
mükâfâtı,
kulun fedâkârlığı nisbetindedir.
Çoban Babanın Kuzucukları
Erzurum’un
Ruslar tarafından
kuşatıldığı ve dadaşların aslanlar gibi çarpıştığı yıllar... Bir garip
çoban,
sürüsünü almış, otlata otlata dağa doğru çıkıyordu. Kendi kendisiyle
söyleşe
halleşe hayli yol almış, hayli de yorulmuştu.
Birden
susadığını hissetti Çoban Baba!.. Gözünün önüne kara topraktan
fışkırmış
kol kol billur sular geldi. Fakat o yana baktı, bu yana baktı su
bulamadı.
Etrafta ne bir pınar, ne bir su birikintisi vardı.
Bir türlü su bulamıyordu
Çoban
Baba, yürümeye, koyunları da kendisiyle birlikte gelmeye devam
ediyordu,
fakat aradığı suyu bir türlü bulamıyordu.
Çoban’ın
susuzluğu gittikçe arttı. Ciğeri göz göz dağlandı. O arada baktı ki,
oğlaklar, kuzular dilleri dışarıda meleşiyor. Koyunların başları
önlerine
düşmüş. Koçlar huysuz ve öfkeli. Gün akşama dönünceye kadar, bütün sürü
su
arıyor Köpekler ayaklarıyla yeri deşiyor, çoban o çalının dibinden
ötekine
koşuyor, ama nafile!
Çoban
Baba sonunda yorgun ve takatsiz düştü... Mis gibi kokulu bir mersin
kümesinin dibinde toprağa çöktü. Başını secdeye koydu:
“Rabbim”
dedi: “Güzel Rabbim! Sürüm de ben de susuzluktan öleceğiz. Ben
susuzluktan ölsem bir şey lazım gelmez, ama bu hayvancıkların
meleşmeleri beni
kahrediyor!.. Sen her şeye kadirsin Allahım...”
Çoban
hem söylüyor, hem ağlıyordu. O kadar çok ağlıyordu ki, gözünün yaşı
toprağı yıkıyordu. Başı hâlâ o toprakta secdedeydi. Birden dudaklarına
bir
serinlik geldi... Önce ne olduğunu anlayamadı. Başını kaldırdı ve
hayretle
gördü ki, yerden bir pınar fışkırmış, gürül gürül... Serin, tatlı, ışıl
ışıl...
Duası kabul olmuştu...
Şimdi
Çoban Baba daha çok ağlıyordu. Çünkü, Rabbi duasını kabul etmişti. Bu
sevinçle, az evvelki adağını unutacak değildi ya. Çoban Baba’nın son
sözleri
şunlar oldu:
“Artık
ölebilirim güzel Allah’ım!.. Artık ölebilirim... Değil mi ki sürüm
susuzluktan kurtulacak, değil mi ki duamı hemen kabul ettin, artık bu
can bana
lâzım değil!..”
Çoban
Baba oracıkta ruhunu teslim etti. Sürüdeki hayvanlar, gidenden,
gelenden
habersiz pınara baş uzatmış, kana kana içiyorlardı...
Kaynak:
Meşhurların Son Sözleri,
Vehbi Tülek, Türkiye Gazetesi, 26 Ağustos
2006 Cumartesi
Çoban Çaldı Düdüğü
Tanzimat
yıllarında İç Anadolu’nun büyük şehirlerinden
birinde Ulucamide va’az veren bir hoca vardı. Hoca her gün kürsüden
va’azını
verir, sözü bitince kürsüye elini şiddetle vurur ve “Çoban çaldı
düdüğü” der,
kürsüden inerdi. Bu hal senelerce devam etti. Bir gün cemaattan
bazıları
sordular:
- Hocam,
senelerdir, “Çoban çaldı düdüğü” deyip
duruyorsunuz. Fakat bunun ne demek olduğunu izah etmiyorsunuz. Biz de
merak
ediyoruz. İzah eder misiniz?
Hoca da
bu talebin üzerine cemaatı kırmayıp şöyle
bir hikaye anlattı:
Biz
vaktiyle medresede talebe idik. Bir arkadaşımla
bir başka köye va’z için gidiyorduk. Yolda bir su başında bir çoban
bizi
uzaktan görmüş. Sarığımızdan ve kıyafetimizden bizim medrese mollası
olduğumuzu
tahmin etmiş: Biz su başına varıncaya kadar abdest alıp cemaatle namaz
kılarız,
diye beklemeye başlamış. Biz varınca hemen saygıyla karşıladı ve namaz
kılalım
dedi. Biz de hazırlandık ve cemaatle namazı kıldık. Çoban bize azığında
ne
varsa ikram etti, beraber yedik. O zaman çoban dedi ki:
-Haydi
herkes içinden
bir niyet tutsun ve niyetin kabulü için beraberce düa edelim.
Herkes
içinden bir niyet tuttu ve hep beraberce düa
ettik, dileklerimizin kabulünü istedik. Düa bitince çoban dedi ki:
-Şimdi
herkes, aklından geçirdiği duasını söylesin.
Bunun
üzerine arkadaş dedi ki:
-Ben
meşihat dairesine yani fetva merkezine aza olmak istedim, bunun
takakkuku
için Allah’a yalvardım.
- Ben de
dedim ki:
-Memleketimdeki
Ulu camiye eskiden
beri va’z olmak isterdim, bunun tahakkuku için Allah’a niyaz ettim.
En son
çoban
dedi ki:
-Ben de
Allah’ın ve Peygamberinin razı olduğu bir kul olarak iman-ı
kâmil üzere ruhumu teslim edip cennete gitmekliğimi diledim,
Rabbim’den...
Aradan
zaman geçti. Arkadaşım emeline nail olup fetva
heyetine aza oldu. Ben de Ulu camiye va’ız oldum. Senelerdir burada
va’z
ediyorum. Bizim duamız kabul olduğuna göre çobanın da duası kabul olmuş
görünüyor. Biz dünyalık istedik, o ebedî kurtuluş istemiş, muhtemelen
kurtulmuştur. Bir çoban kadar basiretli olamadığım için hayıflanır
dururum.
Demek ki ilim de yetmiyormuş, basiret ve izan olmayınca!
Prof.
Dr. Süleyman Hayri Bolay
Altınoluk Dergisi
2007 - Nisan, Sayı: 254, Sayfa: 025
Çobanın Ziyafeti
İran'a
açtığı seferde Sivas'a doğru yol almakta iken, yaşlı bir çoban
koşarak
Yavuz'un huzuruna geldi ve:
-
Sulağımıza hoş geldin Sultanım! Görüyorum ki yorgunsun, açsın. Bu
fakire
misafir olursan gönül alırsın, dedi
Yavuz Sultan Selim Han:
- Ben
tek başıma değilim çoban baba. Ardımda koca bir ordu var, buyurunca,
çoban tevekkülle boynunu büktü ve:
-Allah
Teâlâ kerimdir. Hele sen bir mola ver. Misafir kısmetiyle gelir, dedi.
Sultan
Selim Han:
"Bunda
bir hikmet olsa gerektir" diyerek ordusuna mola emri verdi.
Çadırlar kuruldu. Çoban sürüden dört koyun seçerek yüzüp temizledi ve
kazana
koydu. Sonra Sultan Selim Han'a:
-Sultanım,
askerler eti yerken kemikleri kırmasınlar, diyerek tenbihde
bulundu.
Kazanlarda
etler pişirildi ve gaziler davet edilerek kemiklerin kırılmaması bir
daha tenbihlendi. Nöbet nöbet sofralara oturuldu. Bütün ordu doyuncaya
kadar
koyunlardan yemelerine rağmen bu dört koyunun etlerini bitiremediler.
Sonra
çoban, kemikleri bir araya getirerek dua etti. Askerler "Âmin"
dediler. Koyunlar Allah Tela'nın izniyle dirildiler ve sürüye tekrar
katıldılar. Sadece koyunlardan biri topallıyordu. Olanlara herkes
şaşırmıştı.
Yavuz Sultan Selim Han, çobana:
- Bu
niçin topallıyor? diye sorunca çoban:
- Bir
kemiği noksan olduğu için, dedi.
Bunun
üzerine Sultan Selim Han, sakladığı aşık kemiğini çıkardı ve:
-Baba!
Sizi denemek istemiştim. Kamil bir veli olduğunuz anlaşıldı. Kusurumuz
afola. Bizi dualarınızdan eksik etme, diye rica etti.
Çoban da:
- Allah
Teala'nın yardımı senin üzerindedir. Alemlere rahmet olarak gönderilen
sevgili ve şerefli Peygamber Efendimiz ve sahabeleri senin
yanındadırlar. Merak
etme, zafer senin olacak, muzaffer olarak döneceksin, dedi.
Kaynak:
Büyük Veli Yavuz Sultan
Selim, Rahmi Serin, Pamuk Yayıncılık, 2003
Çobanla İnek
Peygamber'imizin
gelişinden çok eski yıllardaydı. Filistin köylerinden birinde bir
İsrailoğlu yaşardı. Adamın geçim yolu ve mesleği çobanlıktı.
Kendisininkilerle birlikte köyün bütün koyunlarını toplar, sabahleyin
erkenden dağlara çıkarır, hava kararıncaya kadar otlatırdı.
Çoban saf düşünceli ve basit görünüşlü bir insandı. Kitap yüzü
görmemiş, âlim sözü duymamış, görgü ve tecrübesini değiştirecek bir
geziye çıkmamış ve çıkmak imkânını da bulamamıştı. Bütün günleri hep
aynı yerlerde ve birbirine benzer şekillerde geçiriyordu. Ömründe bir
defa bile köyünün sınırlarını aşıp komşu köylerden birine varmamıştı.
Dünyayı her gün sabahtan akşama kadar karış karış dolaştığı dağlardan,
yemeğini hazırlayan karısından ibaret sanıyordu.
Daha çocukken ana-babası çobana, evin ayrı bir odasında saygı ile
beslenen bir ineği göstermişler; "Bu inek bizim ilâhımızdır, bizi
yaratan, yaşatan ve günün birinde canımızı alıp kara toprağın bağrına
salacak odur. Atalarımız bize ona tapmasını öğrettiler, sen de ona
saygı duyacak ve bizim gibi ona tapacaksın" diye ona öğüt vermişlerdi.
O günden beri saf yürekli o çoban da öbür hayvanların ahırından
ayrılarak evin hususî bir odasına yerleştirilen ineğe Tanrı diye
tapıyor, ona ana-babasının gösterdiği saygıyı duyuyor, hizmetinde kusur
etmiyordu. Bir an bile içinden "hiç inekten Tanrı olur mu? İnek öbür
hayvanlar gibi bir hayvandır. Dağlarda güttüğüm koyunlara göre onun ne
üstünlüğü var da benim gibi bir insanın yaratıcısı, yaşatıcısı ve
öldürücüsü ulu bir efendi olabilsin" diye hiç aklından geçmedi. Kendisi
ana-babasından, ana-babası da nine ve dedesinden, onlar da daha
eskilerden öyle görmüşler, öyle duymuşlardır. Bu kadar göbekler boyunca
eskilerin yanlış yolda yürümüş olduklarını düşünmek ona mı kalmıştı?
Ona düşen vazife atalarının yolundan gitmek, onlara iyi bir varis
olmaktı. İşte çoban böyle düşünüyor ve ineğe tapıyordu.
Fakat bir ilkbahar günü aklına yeni bir fikir geldi. Dağları ve ovaları
gönül açıcı bir yeşillik bürümüştü. Ağaçlar, çiçekler, çimenler, kuşlar
kışın dondurucu uykusundan uyanmış renk ve solukları ile dünyayı daha
bir güzel bir daha bir tatlı süslemişlerdi. İnsanlar, hayvanlar, hattâ
yuvasında saklı yaşayan karıncalara kadar bütün canlılar kış boyunca
kapandıkları yerlerden taşarak açık havaya yayılmışlardı. Güneş de
sanki ışık ve sıcaklık saçmıyor; hayat ve canlılık püskürerek uyumuş
damarlara hareket arzusu aşılıyordu. Çoban "yazık değil mi mukaddes
ineğimize O'nun da canı var. Hep odasında yalnız ve kapalı durmak onu
sıkmaz, bıktırmaz mı? Bugün koyunları dağa götürürken mukaddes
İlâhımızı da birlikte götüreceğim. O da dağ, bayır, otlak, çeşme, çimen
görsün. Dünya görsün, temiz hava girsin ciğerlerine, gözü gönlü
açılsın" diye düşündü.
O sabah düşündüğü gibi yaptı. Koyunlarını köyün koyunlarını katıp dağa
çıkmaya hazır bir hale getirince mukaddes ineği de saygı ile ve dualar
mırıldanarak odasından dışarıya saldı; sürünün başına geçirdi ve her
günkü gibi yeşil otlaklı dağlara vardı. Koyunları yayılmaya saldıktan
sonra Allah olarak kabul edilen ineği de sulu otlak bir yere götürüp
otlasın diye bıraktı; ama gözünü ondan ayırmıyor; bütün dikkati ile her
hareketini yakından gözlüyordu. "Ya bir de Allah'ın başına bir kaza
gelecek olursa ben ne yaparım, hangi yolu tutarım, başıma ve aileme
yağacak lânetlere nasıl dayanırım?" diye düşünüyor ve ödü kopuyordu.
Öğleye doğru havada tek tek kara bulutlar belirmeye başladı. Beliren
bulutlar ağır ağır kümeleşti; hava karardıkça karardı ve tatlı bir
güneşle başlayan hava şiddetli bir yağmur kokmaya başladı. Çığlıklı
ötüşlerle gökyüzünde daireler çizerek uçuşan kargalar da sellercesine
yağacak bir öğle sonu yağmurunu haber veriyorlardı.
Çok geçmeden ortalık gece karanlığına büründü ve arka arkaya
kulakları sağır eden müthiş bir sesle gök gürlemeye başlamıştı. Tam bu
sırada çoban, bütün düşünce ve inançlarını alt üst eden bir hâdiseye
şahit oldu. O güne kadar baba ocağının eskilerinden gelme bir geleneğe
sıkı sıkıya bağlı kalarak Allah olduğuna dünyadaki her şeyden daha
üstün bir güç taşıdığına inandığı mukaddes inek de gök gürlerken
çimenliğe yayılmış diğer koyunlar gibi ürpermeye ve titremeye başladı.
Çobanın gördüklerine inanası gelmiyordu. Nasıl olurdu da tüm
varlıkların yaratıcısı ve öldürücüsü olan Allah diğer hayvanlar gibi
gök gürültüsünden ürküyor, korkuyordu? Nasıl olur da kendi gücünün
eseri olan bu gürültü onu ürkütebilirdi?
Yoksa gök gürültüsü onun eseri değil miydi? Hatta hayvancağız bu sesin
ne olduğundan da habersiz olduğu için mi böyle ürperiyordu? Bastıran
şiddetli yağmurdan kaçıp sığındığı yakındaki bir mağarada İsrailli
çoban hep böyle şeyler düşünüyordu; düşündükçe de gözü ve fikri
açılıyor; o zamana kadar aklına doğmamış olan yeni düşüncelerin
aydınlığı gönlümü genişletiyor, görüşünü keskinleştiriyordu. Sonunda şu
fikre vardı. O güne kadar mukaddes diye tanıyıp taptığı ve diğer
ineklerden ayırarak hususî bir odada beslediği inek, öbür hayvanlardan
hiçbir üstünlüğü olmayan basit bir canlı idi ve Allah olmasına imkân
yoktu. Ataları yanlış yolda yürümüşlerdi, kendisi de körü körüne, hiç
düşünmeden eskilerinin izinden gittiği o güne kadar sapık ve saçma bir
yolda idi. Ama olan olmuş; giden gitmişti. Eskileri karıştırmak
boşunaydı. Fakat bundan sonra, artık atalarının mukaddes ineğine İlâh
diye inanmayacaktı. İneklerin, koyunların ve bunların topunu birden
ürküten gök gürültüsünün, düştüğü yerleri kavuran şimşeğin ve
arkasından gelen şiddetli yağmurun yaratıcısı olan bir Allah muhakkak
var olmalı idi. Yoksa bunların hepsi kendiliğinden var olamaz ve
yaşayamazdı. İşte bu Allah'ı bulup O'na inanmak, O'na bağlanmak
lâzımdı.
Köye inince çoban, ineğin ilâh olmadığını söyleyen ve tüm varlığın
yaratıcısı olan Allah'ı öğretecek bir adam aradı. Kendi köyünde böyle
bir kimse bulamadı. Köyde herkes kendini akıllı ve âlim sanan kimseler
de dâhil olmak üzere, ineğin Allah olduğuna inanıyordu; bunun aksini
düşünmek bile istemiyorlardı. Derdini önüne açıp fikrini danıştığı
bütün köylüler, atalarının inançlarına karşı çıktığı için çobanı suçlu
buluyorlar, onu dinsizlikle itham ediyorlardı.
Kendi köyünde düşüncelerine ışık tutacak akıllı ve bilgili bir yol
gösterici bulamayınca, ömründe ilk defa köyünün sınırlarını aşarak
komşu köyleri dolaşmaya başladı. Epeyce dolaştıktan sonra
yakınlarındaki bir kasabada aksakallı, nur yüzlü ve tatlı sözü bir
ihtiyarla tanıştı. Ona da içini döktü; başından geçenleri bir bir
anlattı. Kimsenin ona özlemini duyduğu doğru yolu gösteremediğinden
yakınarak sözlerini bitirdi ve arkasından gözyaşı ve hıçkırıklar
arasında yaşlı âlimin ayaklarına kapandı. Yaşlı âlim gülümseyen
bakışlarını çobanın yüzünde gezdirerek, diz üstü dikilmesini ve
söyleyeceklerini dikkatle dinlemesini emretti. Çoban diz üstü çökerek
dinlemeye hazır olduğunu belirtince nur yüzlü âlim tane tane konuşmaya
başladı.
Söyledikleri kısaca şunlardı: "Oğlum seni yürekten tebrik ederim. Hiç
kitap yüzü görmemiş, hiç âlim sohbeti dinlememiş, şu çoban halinde
geçte olsa hakikata ulaşmasını becerdin. Halbuki kendini akıllı ve
bilgili sanan nice kimseler, apaçık gözleri önüne serilen delillerden
ibret almıyorlar ve sapık yoldan son nefeslerine kadar ayrılmıyorlar,
ben ömrüm boyunca bu sapık kalabalığı nasihat ve delillerle doğru yola
getirmeye çalıştım; hemen hemen bütün gayretlerim boşa gitti. Hiçbirin
ineklere tapmaktan alıkoyup varlıkların ulu sahibi önünde secde etmeye
inandıramadım.
Oğlum! Senin de gördüğün gibi inekler de diğer hayvanlar gibi dilsiz,
güçsüz birer canlıdırlar. Hâşâ, Allah olmalarına imkân yoktur. Allah
(c.c.), hayvanları, insanları, canlı ve cansız tüm varlıkları yaratan,
besleyip büyüten ve sırası gelince öldürüp yokluğun sessiz karanlığına
gömen, üstün ve biricik bir kuvvetin adıdır.
İşte bu Allah (c.c.), yarattığı varlıklar içinde en üstün güç ve
imkânları insanlara vermiş, diğer bütün varlıkları onların istifadesine
sunmuştur. Yine bu Ulu Allah (c.c.), konuşabilme gibi, ruh zenginliği
gibi, akıl gibi başka canlıların hiçbirinde bulunmayan meziyetleri
insanoğluna bağışlamış ve bütün bunlara karşılık insanoğlundan Allah'ın
yüce varlığını tanımasını istemiştir. İnsanoğlu hiç kitap okumadan,
hiçbir âlim sözü dinlemeden etrafındaki hâdiselerin mânâları üzerine
bir parça düşününce, Ulu Allah'ı bulması ve ona bağlanması güç
değildir. Fakat zamanımızın sapıkları körü körüne atalarının yanlış
fikirlerine saplanıyor ve apaçık gerçekleri kabul etmeye
yanaşmıyorlar." Bu sözlerden sonra çoban artık her şeyi daha aydınlık
görüyordu. Hemen orada biricik Allah'a imân getirerek artık bir daha
atalarının ineğine tapmadı.
(Müzhet'ül Mecalis)
Yüce Allah (c.c.) cümlemizi Allah'ı unutturan her türlü
sapıklıktan korusun. Âmin...
Çocuk Katili
İsrailoğulları'ndan
bir adam vardı. Adamın
çocuğu olmuyordu. Bu hususta başvurmadığı doktor, denemediği ilâç
kalmamıştı.
Bütün çarelerin fayda etmediğini görünce, günün birinde artık çocuk
sahibi
olabilmekten ümidini kesti. Kesin ümitsizliğinin içine yerleştirdiği
ruh
çöküntüsü adamı, çocuklu ailelere ve bilhassa çocuklara karşı kindar
bir düşman
haline getirmişti. Bu yüzden sokakta yalnız rastladığı çocukları
oyuncak ve
hediyeler vererek kandırıyor; evine götürüyor ve öldürdükten sonra
zemin
katında açtığı derin bir kuyuya gömüyordu. Karısı durumu biliyor ve
kocasının
bu canavarca huyuna engel olmaya çalışıyordu. Fakat ruhu nefretle dolup
taşan
adam ne Allah'ın, ne vicdanın ve ne de karısının onu bu yırtıcılıktan
alıkoymak
isteyen sözlerini dinlemiyordu.
Bir
gün karısı adama kesin bir ifade ile yalvararak şöyle dedi: "efendi ne
olur, şu korkunç canavarlığına bir son ver. Yoksa Allah başımıza öyle
bir belâ
verecek ki, hem bu dünyamız hem de öbür dünyamız mahvolacak." Kalbi
iyice
nasır bağlayarak azgın bir canavar haline gelen adam, karısının bu
sözlerine
kulak asmayarak şu cevabı verdi; "Ne kadar zamandan beri şu kadar
sayıda
çocuk öldürdüm. Hani başıma hiçbir belâ, hiçbir musibet geldi mi?"
Kadın
her şeye rağmen belki yola gelir diye gözü dönmüş kocasına dedi ki;
"Dediğin doğrudur. Uzun zamandan beri devam eden cinayetlerinin henüz
belâsını bulmadın. Fakat iyi bilmelisin ki, Allah'ın sabrı geniştir,
gözü
dönmüş günahkârlara üstün esirgeyiciliği ile mühlet ve müsaade verir.
Kulum
aklını başına toplayarak eğri yolu bırakacağı ve Allah'a yöneleceği
günü
bekler. Yaptığı günahları bir bir yazmasına rağmen cezasını hemen
vermez. Fakat
günah deryasına iyice dalarak doğru yola dönmesinden iyice ümit kestiği
zaman,
günahkâr kula yaptıklarının cezasını toptan verir. O zaman başına
felâket
üstüne felâket yağan inatçı günahkâr, kurtarıcı hiçbir kapıya
başvurmadan
felâketin uçurumuna yuvarlanır."
Çocuk
kasabına, kadının bu sözleri tesir etmedi. Diğer nasihatler gibi
bunları
da duymamazlıktan geldi. O sadece katil ruhunda çöreklenmiş koyu
kininin bir
anlık tatminini düşünüyordu. Bunun dışındaki herşey ona göre boş sözden
ve
asılsız masaldan başka bir şey değildi. Bir gün sinsi bakışlarla avını
kollayan
bir kurt gibi sokaklarda dolaşırken, tenha bir köşede oynayan iki çocuk
görmüştü. Çocuklar analarının yeni giydirdiği süslü ve boncuklu
elbiseler
içinde neşe saçarak ve kaygısız kahkahalar atarak öteye beriye
koşuyorlardı.
Katil canavar, yalancı bir güler yüzlülükle çocuklara sokularak daha
önceden
hazırladığı oyuncak ve eğlenceliklerle yavruları kandırarak evine
götürür.
O
ana kadar yüzünden sahtekâr gülüşünü esirgemeyen canavarın birden rengi
dondu; gözleri karardı ve kudurgan bir canavar edasına büründü.
Hikâyenin
bundan sonraki kısmı tahmin edebileceğiniz gibidir. Zavallı yavruları
da
koyunlar gibi boğazlayarak diğer kurbanların yanına gömdü.
Akşam
olunca çifte yavrunun ana-babaları çocuklarını aramaya çıktılar. Bir
türlü çocuklarını bulamayınca o çevrede oturan ve aynı zamanda Allah
dostu bir
gönül eri olarak şöhret kazanan büyük bir din âlimine başvurdular.
Büyük âlim
ana-babaya sordu; "Çocuklarınız en çok ne ile oynar, oyalanırlardı."
Kayıp yavruların ana-babası "Evimizde küçük bir köpek yavrusu var.
Çocukların her ikisi de en çok o hayvancağızla oynayıp eğlenirlerdi. "
Allah dostu gönül eri, ana-babaya "çabuk bana o köpek yavrusunu
getirin" dedi. Ana-baba yavrularına kavuşabilmenin ümidi ile derhal
köpek
yavrusunu âlime getirdiler. Âlim köpeği eline alıp yatırdı, ellerini
açarak
varlıkların yüce sahibine epey bir müddet dua ettikten sonra gözü yaşlı
ana-babaya dönerek "şimdi siz bu köpeğin arkasından ayrılmayın. O hangi
kapıya doğrularsa siz de peşinde olun daldığı eve girin. Bir şey olursa
bana
haber verin hemen geleceğim."
Ana-baba,
yola koyulan köpek yavrusunun peşine koyuldular. Hayvan öteyi beriyi
koklayarak epey bir müddet dolaştıktan sonra bir evin kapısından içeri
daldı.
Ev, yırtıcı çocuk canavarının eviydi. Hayvancağız evin köşe bucaklarını
koklaya
koklaya zemin kata indi... Katil canavarın kimsenin bulamayacağını
sanarak
yıllardan beri emin bir ceset deposu haline getirdiği kuyunun başına
varınca
birden durdu ve yeri eşelemeye başladı. Etraftan toplanan meraklılarla
birlikte
çocukları kaybolan ana-baba, hayvancağızın eşindiği yeri kazınca sapık
canavarın, ölü ceset deposu ile karşılaştılar.
Mini
mini yavruları da en yeni kurbanlar olarak, eski ve yeni diğer
cesetlerin
üzerine atmıştı. Ana-babanın, taşları bile inleten çığlıkları arasında
halk
durumu şehrin emniyet kuvvetlerine bildirdi ve sapık canavarın derhal
idamına
karar verildi. Canavar kocası ile birlikte kendi namusu, şerefi ve
hayatı da
yıkılan kadın idam edilirken karşısına geçerek ona şu sözleri söyledi:
"Sana
her zaman cana kıyma, Allah'ın verdiği canı almaya kalkışan kul,
varlıkların sahibine ortak çıkan, hatta ona küstahça meydan okuyan asi
bir
canavardır ve mutlaka bir gün yaptıklarının cezasını görür diyordum.
Sen
sözlerimi duymak bile istemiyordun; her geçen gün cinayetlerine bir
yenisini
ekliyordun. Yaptıkların yanında kalacak, kıydığın sayısız canların
hesabı
senden hiçbir zaman sorulmayacak sanıyordun. Şimdi artık belânı buldun;
kendin
uçuruma yuvarlandığın gibi benim de hayatımı mahvettin. Allah'ın lâneti
üzerine
olsun..."
Allah
(c.c.) cümlemizi, cana kıymaktan ve böyle bir cinayet işlemek zorunda
bırakılmaktan korusun, âmin!
Çok sevdiği ne ise
Çok
sevdiği ne ise
Hz. Musa
Aleyhisselâm zamanında evliyaullahtan ve meşâyihi kiramdan ve büyük
ulemadan
Belam Bin Bâûr isminde bir kimse vardı ki, duası kabul olunur, mürşid-i
kâmil,
fazilet ve marifet sahibi bir zat idi. Tam 400 yıl gece-gündüz Cenabı
Hak'ka
ibadet etmişti. Hatta zaman olurmuş ki bir secdede dört gün dört gece
durur,
tesbih ve tahmid okurmuş. Hak Celle ve Âlâ Hazretlerinin vahdaniyyetine
dâir
700 tane kitab te'lif ve tasnif etmiş. Ve mihrablarında oturup daima
insanları
irşad ile meşgul olurmuş. Bazan da 700 müridi ile birlikte havada
uçarlarmış.
İşte bu
vasıflarda bir kimseyi, Cenabı Hak ibadetinden reddedip, güneşe tapan
kâfirlere
ilhak eylemiş. Nitekim Kur'an-ı Kerim'deki «Femeselühû Kemeselil-Kelbi»
âyet-i
celîlesi bunun hakkında olduğu tefsirlerde yazılıdır.
Bu kıssanın tafsili
ise şöyledir:
Hz. Musa
Aleyhisselâm, Şam tarafında bulunan kavm-i cebbarin ile harbetmek
üzere, Cenabı
Hak tarafından memur edilir. Benî İsrail ile beraber Tur dağından
hareket
ederler. Benî İsrail 12 kabile olup her kabilede 50 şer bin kişi
bulunmakla 600
bin kişi idiler. Hz. Musa Aleyhisselâmm böylece Şam havalisine
hareketini,
kavm-i cebbarin haber alır ve hemen şeyh Belam'a müracât ederler. Zira
ekserisi
Belam'ın müridleri ve halifesi idiler.
Hz. Musa
Aleyhisselâmm Şam tarafına gelmesine hased ederler. İblis aleyhillâne
de
Belam'a:
- Eğer Musa bu
tarafa gelirse, o peygamberdir bütün insanlar O'nun yanına giderler,
sizin ise
evvelki rağbetiniz kalmaz diye, bir takım iğva verir. Aralarında Şeyhe
çok
muhabbetli olanlardan bir kaç tanesi, sûret-i Hak'tan gözükerek:
- Şeyhimiz,
efendimiz, Hz. Musa bu tarafa geliyormuş. Pek âla, ve lâkin onlar
tamamen
askerdirler. Bizim ise memleketimiz onları idareye tahammül edemez.
Azizlerimiz
zelîl ve memleketimizde kıtlık vaki olur. Lütfen siz, gelmemesi için
dua edin,
diye çok ricada bulunurlar.
Fakat şeyh buna
asla rıza göstermez ve O peygamberdir. Onların, seyir ve hareketi
vahy-i ilâhî
iledir. Bu hususta, onların gelmemesine dua etmek, azgınlık ve âsi
olmaktır. O
ise büyük bir peygamberdir. Hepimizin peygamberi ve şeriatı ile de âmil
olduğumuz halde, aleyhine ve takdir-i Hak'ka muhalif dua etmek kötü bir
netice
meydana getirir. O'nun gelişinde bereket vardır. Sayesinde bizler de
rahatlarız
diye, bir hayli nasihatlar ederek hepsini, men ve def eder. Onlar şeyhi
ikna
etmeye bir türlü çare bulamayınca başka yollar aramaya başlarlar.
Şeyhin gayet
güzel, o civarda hiç emsali olmayan bir ailesi vardır. O'na hediye
tarzında bir
kısım kıymetli ve nadide şeyler ile kumaşlar getirip:
- Ey bizim
muhterememiz, vilayetimizde Hz. Şeyhten ulu kimse ve senden iyi bir
hatun daha
yoktur. Hz. Musa, bu diyara doğru gelmektedir. O peygamberdir, geldiği
zaman
bütün insanlar O'na giderler. Hz. Şeyhin izzet ve hürmeti ve sizin de
rağbetiniz kalmaz. Şeyh Hazretlerine ifade ettik razı olmadılar. Lütfen
şeyhin
izzeti ve sizin hürmetiniz için, Hz. Musa'nın gelmemesi için Şeyhe dua
ettirin.
Duaları müstecab olduğu şüphesizdir. Eğer dua ettirir iseniz,
nihayetsiz mal
toplayıp, zat-ı muhteremelerine takdim için gayret gösteririz derler.
Ve kadını
razı ederler, İblis aleyhillâne de iğvası ile ikna ettirmeye söz
vererek, gece
- gündüz şeyhe sûret-i Hak'tan bazan lütuf ve bazan da ağlamak ile, her
nasılsa
iğfal eder ve Hz. Musa Aleyhisselâmın Tur dağından hareketini haber
alan Şeyh
Beham, artık kâmil oldum zanneder. Kalbi marifet-i ilâhî'den ve esrar-ı
vahdaniyetten habersiz olarak, ettiği ibadetlerde iblis gibi istidrac
ettiğini
idrak edemeyip ucub ve kibir sahrasında nefsu hevasına uyar. Bunlardan
başka
aklı noksan olan kadınına da tam muhabbet besleyip O'nun rızasını
Hak'kın
rızasına tercih eder ve benim duam dergâh-ı izzette kabul olunur
diyerek dua
edeceğine söz verir.
Şiir:
Kadına meyi edip
sevmek, hakikatte hamakattır.
Ki onlara gönül vermek, şeriatta sefahettir.
İblis, Şeyhin
Hak'kı gören gözü önünü kadın vasıtası ile örttü. Ve Şeyh gayret-i
cahiliyye
kuşağını beline kuşanıp, nefsi emmaresi ile mücadeleleri de bırakarak,
Salihiyye dağında dua etmek üzere yola çıktı. Giderken:
- Ey Şeyh, nereye
gidiyorsun, geri dön. O, Hak'kın emri ile gelen Kelîmullah'tır. Gerçi
duan
dergâh-ı izzette makbuldür ve lâkin sonu hayır değildir. İblis gibi
nedamet
çekersin, diye gizliden ses gelir.
Şeyh bir miktar
durur. Fakat gayret-i cahiliyyesi ile" ve vefasız kadınının
muhabbetini,
iblis kalbine ilka etmekle, bu nida-yi Hakîkate uyanamayıp yola devam
eder. Bir
müddet gittikten sonra havada uçan kuşlar açık bir lisan ile:
- Ya Şeyh, nereye
gidiyorsun, geri dön. Hepimiz, Ulûlazîm Rasûlü Âzam olan Hz. Musa'nın
gelmesine
ve bu diyarı şereflendireceğine seviniyoruz. Allahu Teâlâ
Hazretlerinden kork.
Son pişmanlık faide vermez, dedikleri zaman şeyh bir miktar daha durur
ve şöyle
düşünür:
- Ben iblisin ve
kadının yanına ne yüzle giderim. Bir kısım kuşların sözleriyle mi
döneyim.
Sonra tevbe ve istiğfar ederim, nasıl olsa dergâh-i Hak'da kabul
olunur.
Böylece yine
yoluna devam ederken, ağaçlar açık bir lisan ile:
- Ya Şeyh, nereye
gidiyorsun, Allahu Teâlâ Hazretlerinin rızasına muhalif harekette
bulunma.
Sonra pişman olursun. İblis ne derece yakın iken nasıl reddedildi ve
melun
oldu. Sonunda harab olursun, geri dön. O gelen Hz. Musa'dır. Bizler
O'nun
cemâline âşığız. Rızâya aykırı dua etmek senin fazlına ve takvana
yakışmaz,
derler
Fakat iblis
aleyhillâne her taraftan O'nu sarmıştır. Bunlardan hiç birisi kulağına
girmez
ve merkebini dövüp yoluna devem etmek isteyince bu defa de merkebi asla
yerinden hareket etmeyip, açık bir lisan ile:
- Ey âsi ve azgın
insan, Cenabı Hak'kın emri ile gelen Kelîmullah'tır. Bütün mahlukat
O'nun
gelişine sevinirken sen, gelmemesi için dua etmeye gidiyorsun.
Akibetinin iblis
gibi olacağı açıktır. Beni de âsi etme. Öldürsen bir adım bile ileriye
gitmem,
der.
Bunun üzerine,
gözleri örtülen o şeyh inad eder ve merkebinden iner, yürüyerek dua
mahalline
gider ve duasını yapar. Cenabı Hak hikmeti üzere duayı kabul buyurur.
Şeyh de
dönüp aklı kısa kadınına ve müridlerine bunu haber verir. Hep birlikte
sevinirler.
Gelelim Hz. Musa
Aleyhisselâma.
O Sultan-ı Azîm
de kavmi ile beraber Tur dağından kalkıp Konkoçe sahrasına gelmişlerdi.
Şeyh-i
habisin duası da tam o zaman kabul olunmuştu.
Hz. Musa
Aleyhisselâm ertesi gün kavmi ile beraber hareket ederler ve akşama
kadar yol
giderler. O gece istirahat etmek için konaklayıp, sabah kalktıklarında,
kendilerini
tekrar hareket ettikleri yerde bulurlar. Sahih rivayete göre bu hal tam
40 gün
devam eder.
Nihayet Hz. Musa
Aleyhisselâm Cenabı Hak'ka teveccüh edip «Ey bütün sırları ve
gizlilikleri
bilen Rabbim! Emrine uyarak gaza etmek için bu sahraya kadar geldik. Bu
kadar
zamandır ilerlemek için gayret ediyoruz, fakat bir türlü olduğumuz
yerden
ileriye gidemiyoruz. Bunun hikmeti nedir? diye münacatta bulunur.
Allahu Teâlâ
Hazretleri de:
- Ya Musa! Kavm-i
Cebbarın büyüklerinden duası dergâhımda kabul olunan Belam, senin o
diyara
gitmemen için dua etti. İşte bundan dolayı siz o sahradan ileriye
gidemiyorsunuz, buyurdu. Hz. Musa Aleyhisselâm:
- Ya Rabbî! O
Belam'ın çok sevdiği ne ise, senin emrine muhalefette bulunduğu için,
onu al,
diye tazarrûda bulunur.
Böylece, biçare
Belam'ın duası kendi aleyhine döndü ve Cenabı Hak O'nun en sevdiği şeyi
olan
imanını aldı ve son nefesinde imansız olarak gitti.
Rivayet edilir
ki, Belam'ın cennetteki makamı, Eshâb-ı Kehfin köpeği olan Kıtmir'e
verilmiştir. (3)
Kaynak: Büyük Dini Hkayeler, İbrahim Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi
Çoluk Çocuğu aç Kalan İşçi ile Dilenci
Fakir
bir işçi, bir gün işinden çıkartılır. Bunun
üzerine başka da hiçbir gelir kaynağı olmadığı için çoluk-çocuğu arka
arkaya üç gün aç ve susuz kalır. Adam iş bulmak üzere nereye baş
vurduysa "İşimiz yok" cevabı ile kapılar yüzüne kapanmaktadır. Üst üste
üç gün midelerine hiçbir gıda girmeyen yavruların dinmeyen ağlayışları
annenin yüreğini parçalayacak dereceye gelir. Çaresizlikler içinde
durumu kocasına açar: "Bey, görmüyor musun? Açlıktan yavrularımızın
yüzleri sarardı ve bağırsakları eridi. Hadi biz neyse dayanırız, ama
onlar bu kadarına tahammül edemezler; bu sefaletimizin sonu ne olacak;
bir şey düşünmüyor musun?" dedi.
Adam düşünceden önce eğilmiş başını eşinin yüzüne doğru kaldırarak ona
der ki; "Karıcığım, günlerdir başvurmadığım kapı kalmadı. Piyasaya göre
en düşük ücret karşılığında iş aradım, tek bir kerrecik olsun karnınızı
doyurabileyim diye; olmadı. Kimse bana iş vermiyor. Yavrularımın
açlıktan erimeye yüz tutan ciğerleri benim de yüreğimi parçalıyor. Ama
anlıyor ve görüyorsun ki, elimden bir şey gelmiyor." Bu sözler üzerine
kadın kocasına der ki: Öyle ise şu benim gelinlik günlerinden kalma
başörtümü götür sat; ne kadar tutuyorsa bir şeyler al getir de hele bir
kereliğine şu yavrucağızların karnını doyuralım; sonrasına, kulların
rızkını veren cömert Allah (c.c.) kerimdir. Elbette bize hayırlı kapı
açar."
Adam utançtan yüzü kızararak ve düştüğü acıklı, çaresizliğin ıstırabını
ruhunun derinliklerinde duyarak, karısının gelinlik çeyiz sandığından
çıkarıp getirdiği hiç kullanılmamış başörtüsünü alır ve satmaya
yollanır. Başörtüyü o zamanın parasıyla ancak iki dirheme satabilir.
Aldığı para ile yiyecek bir şeyler satın almaya giderken yolun üstünde
bir dilenciye rastlar; adam gelip geçenlere şu sözlerle yalvarmaktadır:
"Allah rızası ve peygamber aşkı için boş geçmeyiniz. Allah'ın
hoşnutluğunu kazanmak karşılığında bana yardım etmek isteyen yok mu?
Dünyada hiçbir şeyi olmayan kelimenin tam manasıyla muhtaç bir
kimseyim."
Adam dilenciye sokulur karısının gelinlik başörtünü satarak aldığı ve
günlerdir açlıkla boğuşan yavrularının bir öğünlük yiyeceğine ödeyeceği
iki dirhemi, olduğu gibi cebinden çıkarır zavallı dilenciye verir.
Şimdi eli boş eve dönmekten gerçekten utanmaktadır; çemberin parası ne
oldu diye sorduğu zaman karısına ne cevap verecek. Kadıncağıza nasıl
"Çemberine iki dirhem verdiler; onu da ilk rastladığım dilenciye
verdim; adamın yalvarmalarına dayanamadım" diyebilecekti. Bu düşünceler
içerisinde camiye varıp akşam namazını kıldıktan sonra çöken akşam
karanlığılı ile birlikte ve bomboş ellerle yine evine döndü. Karısı ve
çocukları sabırsız bakışlarla bir şeyler getirecek diye yolunu
gözlüyorlardı.
Geç de kalınca her halde iyi bir şeyler getirecek diye sevinmişlerdi.
Adam ümitsiz bir halde ve hep önüne bakarak kapıdan içeri girince kadın
şaşakalır ve o akşam da aç kaldıklarını anlar yavrular da boşa giden
ümitlerinin arkasından kim bilir kaçıncı kere hep bir ağızdan artık
açlıktan kısılmaya yüz tutmuş zayıf bir sesle ağlamaya başlarlar. Kadın
hem kızgın ve hemde şaşkın bir ifade ile kocasına başörtüsünü ne
yaptığını sorar.
Adam herşeyi olduğu gibi anlatarak başörtüyü sattıktan sonra yiyecek
bir şeyler almaya giderken yolda rastladığı dilenciye elindeki iki
dirhemi verdiğini karısına söyleyeverir. Kadın işin iç yüzünü öğrenince
üstün bir sabır ifadesi takınarak kocasına şöyle der: "Başörtünün
parasını madem ki Allah yolunda verdin; O ulu ve zengindir; gösterdiğin
cömertliğin karşılığında bize dilediği anda karşılığını vermek gücüne
fazlasıyla sahiptir. Sen yine en iyisini yaptın; bakalım önümüze hangi
kapı açılacaktır."
Sabahleyin kadın, kocasına bu defa yine baba evinden getirdiği bir
duvar saatini verir, "şimdi de bunu satmaya götür ve karşılığında eline
geçen para ile eve yiyecek bir şeyler getir" der. Ertesi gün adam,
çarşının her tarafını gezerek saati satmaya çalışır. Fakat hiçbir
müşteri bulamaz. Yorgun
argın ve yine ile boş gideceği için üzgün bir halde eve dönerken bir
balık satıcısına rastlar. Adam avazının çıktığı kadar yüksek bir sesle
"balık, balık var, balık" diye bağırıyor. Fakat elinde son olarak kalan
iki balığa müşteri bulamıyordu.
Adam, balıkçıya sokulur ve ona der ki, "Şu saat benim işime, o balıklar
da senin işine yaramaz; öyleyse sen bana elinde kalan iki balığı ver;
ben de sana karşılık olarak şu saati vereyim." Müşteri ayartmak için
sabahtan beri bağıra bağıra sesi kısılan balıkçı, adamın teklifini
kabul eder, balıkları verir, karşılığında saati alarak oradan
uzaklaşır.
Günlerden beri ilk defa eve yiyecek bir şey götürebileceği için ölçüsüz
derecede sevinen adam, balıkları kapar kapmaz hızla evinin yolunu
tutar. Babalarının yiyecek bir şey getirdiğini gören çocuklar neşe ile
birbirlerine sarılırlar. Kadın balıkların içini temizlemek üzere
mutfağa girer. Az sonra gördüklerinin karşısında şaşkına dönerek
kocasını çağırır. Balıklardan birinin karnından bağırsak yerine parlak
ve iri bir inci çıkmıştır.
Adam inciyi alır; bir kuyumcuya koşar. Kuyumcu incinin benzersiz
değerde bir mücevher olduğunu, kendilerine sattığı taktirde
karşılığında ondörtbin dirhem ödemeye hazır olduğunu söyler. Adam artık
anlar ki kötü talihi değişmiştir. Çektiği ağır sıkıntılar artık son
bulmuş, Allah ona nimet kapılarını açmıştır. İnciyi satarak kuyumcudan
uça uça evine yönelir. Olup bitenleri karısına anlatınca bütün ev
neşeye gömülür ve hepsi bir ağızdan kederlerini gideren Allah'a ölçüsüz
şükürler ederler.
Tam bu sırada kapıya gelen bir dilencinin sesi duyulur. Adam dua ve
yalvarmalar içinde içeriye şöyle seslenir. "Ey hane halkı, esirgeyici
Allah size bağışladığından bana da verin." Adam hemen kapıya çıkar
dilenciye der ki: "tam şu anda Ulu Allah (c.c) hiç beklemediğimiz bir
şekilde ve içinde günlerce kıvrandığımız bir açlığın sonunda on dört
bin dirhem bağışlamıştır. Madem ki sen Allah rızası için Allah'ın bağış
ettiğinden pay istiyorsun dur bekle; bu paranın yarısını sana
getireyim. Kalan yarısı da bizim olsun."
Kendisine ilk ağızda yedi bin dirhem kazandıran bu taksime fazlasıyla
memnun görünerek razı olan dilenciye paranın yarısını getirmeye giden
ev sahibi kapıya dönünce dilencinin orada olmadığını görür; sağı solu
iyice araştırdıktan sonra her nedense adamın çekip gittiğini anlar.
Ev sahii bütün keder ve sıkıntılardan sıyrılmış bir rahatlık içinde
yatağına uzanınca rüyasında kapıdan kaybolan akşamki dilenciyi görür,
ona neden parayı beklemiyerek kaybolduğunu sorunca şu cevabı alır; "ben
herhangi bir dilenci değildim; Allah'ın meleklerinden biriydim,
hayırseverliğini ve Allah rızasına bağlılık dereceni ölçmek üzere insan
kıyafetine girerek o anda kapına geldim, beni bizzat Ulu Allah (c.c)
seni son bir defa daha deneyerek dereceni yükseltmek için evine
gönderdi. Geçen akşam karının başörtüsüne karşılık eline geçen iki
dirhemciği çocuklarına yiyecek almaya giderken verdiğin dilenci de yine
bendim. Gönül rahatlığı ile o iki dirhemi, Allah rızasını kazanayım
diye bana verince Ulu Allah (c.c) sana o inciyi bağışladı. Bu akşamki
ölçüsüz cömertliğinin karşılığında da öbür dünyanın eşsiz zenginlikteki
Cennet nimetleriyle kavuşacaksın."
Ne mutlu senin gibi Allah rızasını en sıkışık
durumlarda bile baş gaye bilen bahtiyar mü'minlere
Ermişlerden Osman Efendi, Seçme Dini Hikayeler, Seda Yayınları,
İstanbul 2005
Daha Büyük Keramet mi Olur?
Azîz
Mahmûd Hüdâyî bir gün, Sultan Ahmed Hanla sarayda
sohbet ediyordu. Bir ara abdest tâzelemek istedi. İbrik ve leğen
getirdiler.
Pâdişâh hocasına hürmeten ibriği eline aldı ve abdest suyunu döktü.
Sultan Ahmed
Hanın annesi de kafes arkasında havluyu hazırlamıştı.
Vâlide
Sultan kalbinden;
"Azîz
Mahmûd Hüdâyî'nin bir kerâmetini görseydim." diye geçirmişti.
Bunun
üzerine Mahmûd Hüdâyî, Vâlide Sultan'ın gönlünden geçenleri anlayarak;
"
Hayret!
Bâzıları bizim kerâmetimizi görmek isterler, Halîfe-i rûy-i zemîn'in
elimize su döküp, muhterem vâlidelerinin havlu hazırlamasından daha
büyük
kerâmet mi olur?" buyurdu.
Kaynak:
Evliyalar
Ansiklopedisi, İhlas Yayınları
Dağ başına mı Şehir İçine mi?
Dağ
başına mı
Şehir İçine mi?
İki
kardeştiler.
Biri köyde çobanlık yapmayı tercih ederek diyordu ki: Bu zamanda şehre
gitmek,
oranın günahlı hayatına karışmak çok kötü. İyisi mi, ben köyün
çobanlığını
yapayım, günahlardan uzak kalayım. Diğeri ise şehre gitti. Bir
mahallede küçük
bir tamir kulübesi açıp başladı ayakkabı tamirine. Çoban dağda
koyunları,
keçileri otlatıyor, hiçbir namazını kaçırmıyor, hiçbir şekilde de
nâmahreme
nazar etmiyordu. Bütün gün ormanın sessizliği içinde zikirle, fikirle,
şükürle
yaşayıp gidiyordu.
Bu sebeple de manen bir hayli ilerledi, kerametlere mazhar oldu.
Düşünüyordu
ki, kardeşi şehirde bir sürü günah ve nâmahreme nazar ile manen sukût
ediyor...
Bir ara ona acıyarak ziyaretinde bulunmayı düşündü. Otlattığı
koyunlarından bir
miktar süt sağıp bir bez torbaya doldurarak ağzını bağlayıp şehrin
yolunu
tuttu. Sora sora bir mahalledeki eskici kulübesinde kardeşini buldu.
Torbadaki sütünü duvardaki bir çiviye asıp oturarak hal hatır sormaya
başladı.
Bu sırada bir hanım geldi, ayakkabısını çıkarıp topuğunu gösterdi.
Kardeşi
baktı. Tamir edebileceğini söyledi. Hanım çıplak ayakla beklemeye
başladı.
Kadın az sonra ayakkabısını giyip giderken ormanda görmediğini gören
çobanın
zihnindeki temizlik de gitmeye yöneldi. İşte o sırada yukarıdan bir
şeyler
dökülmeye başladı. Başlarını kaldırıp yukarıya baktıklarında bunun süt
damlası
olduğunu anladılar. Meğer o anda torbadaki süt de damlamaya başlamış.
Eskici kardeş şöyle bir baktı ve söylendi:
- İnsanlardan kaçarak dağ başında veli olmak kolay şey. Bütün mesele
işte bu
insanların içinde veli olabilmekte. Anladın mı şimdi farkı?
Çoban başını sallayarak cevap verdi:
- Sen haklısın şehirli kardeşim. Demek senin manen yükselmene mani bu
gibi
manzaralar. Bunun için düşüş var sende.
Eskici cevap verdi:
- Nereden bildin bende düşüş olduğunu?
- Baksana, bir anda düştüm senin yanında. Sen ise her gün bunlarla yüz
yüze,
göz gözesin. Düşmemen mümkün mü?
Eskici cevap verdi:
- İşte ben de onu söylüyorum sana. Asıl mesele bunların içinde kendini
muhafaza
etmektedir. Rabb'ime şükürler olsun ben kendimi şimdiye kadar muhafaza
ettim,
bundan sonra da muhafaza ederim, inşaallah.
Çoban buna itiraz etti.
- Beni bir anda makamımdan düşüren manzara seni her gün neden
düşürmesin? Sen
çoktan düşmüşsün de haberin bile yok.
Eskici buna bir cevap vermek istiyordu. Bunun için şehadet parmağını
ağzına
götürüp dilinin ucuyla ıslattıktan sonra doğruca torbanın süt akan
yerine
Bismillah diyerek bastırdı. Bir de baktılar ki, şıp şıp diye akan süt
anında
kesildi.
Birbirlerine bakıştılar. Bir anlık sessizliği yine çobanın feryadı
bozdu.
Kucakladığı kardeşine şöyle diyordu:
- Sen haklıymışsın şehirli kardeşim! Asıl mesele, dağ başına kaçmak
değil,
insanlar içine girmek, onların arasında durumunu muhafaza etmekmiş.
Siz ne dersiniz bu olaya? Dağ başına mı gitmeli, yoksa şehir içinde mi
muhafaza
olmalı?
Ahmed Şahin
Zaman Gazetesi
Dede
Dede
Yalnızdı...
Üzerinde yıllardır eskitemediği çizgili pijaması, yüzünde çizgiler...
Kendi
kendine konuşuyordu, her zaman olduğu gibi:
"-Hay
Allah! Yine elektrik kesildi. Ne de karanlık oldu birden bire...
İnsan ürküyor. Bilmem mezarda ne olur halimiz?"
Yeri
neredeyse hiç değişmeyen kibrit kutusunu, yaşının verdiği ağırlıkla
biraz
geç de olsa buldu ve emin olmak için salladı.
"-İşte
kibrit burada... Şurada bir yerde de mum olacaktı.Yakayım da
gözümün önünü göreyim... Hah, tamaaam."
Sonra
yıllar öncesinde buluverdi kendini. Gülümsedi... Ve anlatmaya başladı,
biri dinliyormuş gibi:
"-Çocukken,
elektrik kesildiğinde, küçük odanın perdelerini açar, ay
ışığında sohbet ederdik, annem, babam, kardeşim ve ben... Ne hoş olurdu
Ya
Rabbi!
Babam,
köyde eşekten nasıl düştüğünü, annem, tarzancılık oynayayım derken,
ağaç
dalında nasıl asılı kaldığını anlatırdı... Biz de gülerdik.
Elektriğin
kesilmesine hep sevinirdik. Çünkü birbirimize en yakın olduğumuz,
hatıralarımızı, mutluluğumuzu ve acılarımızı paylaştığımız, güzel ve ne
yazık
ki nadir zamanlardı onlar... Başka günlerde televizyon seyretmekten,
karşılıklı
oturup konuşamazdık çoğunlukla.
Ah
teknoloji! Nasıl da uzaklaştırdı insanları birbirinden... Ya da belki
biz
insanlar beceremedik. Her şeyden vazgeçip, görmemişler gibi davrandık.
Sanki futbol
maçları hanımlardan, filmler çocuklardan daha mı önemliydi? Yooo...
Huzurevleri
daha mı sıcaktı sanki evlerden? Hem çocuklarını, hem ailesini, hem
de anasını, babasını ihmal eder oldu insanlar. Zaten ben de, sırf
huzurevine
gitmemek için kalmadım mı böyle yapayalnız?
Ahh...
Ah! Hay hak! Mum da ne güzel yanıyor. Yandıkça eriyor. Eridikçe
aydınlatıyor. Aydınlattıkça bitiyor..."
Dede,
aniden farklı bir ruh haliyle haykırdı:
"-Hazreti
Ömer! Allah senden razı olsun! Ne ince, ne yüce insandın sen
öyle... Kendi işi için ayrı, devlet işi için ayrı mumlar yakacak kadar,
haramdan ve kul hakkından korkardın. O'nun ümmetiydin ne de olsa,
Rasulullah'ın
ashabıydın!
Hazreti
Ebubekir! Hazreti Hatice! Hazreti Fatıma! Hazreti Zeyd! Sizleri
özledim..."
Biraz
durakladı ve ağlamaklı bir sesle haykırdı tekrar:
"-Senin
adaletine, Senin şefkatine, Senin nur yüzüne hasretim ya
Rasulallah! Hasret bütün ağaçlar! Hasret bütün insanlar!
Çocuklarımın
sesine, torunlarımın gürültüsüne hasretim..."
Ağladı...
Sanki yıllarca hiç ağlamamıştı da, yıllar sonra bugün, ağlamaya bile
hasret kalmışçasına ağladı...
Gayet
iyi biliyordu ki, gözyaşı, kaderi değiştirmez. Belki sadece biraz
rahatlatır, hüzün dolu bir kalbi...
Burnunu
çekti. Mendiliyle sildi yüzünü... Ve sanki daha bir güçlü hissederek
kendini, rest çekti:
"-Peh!
Ben de iyice çocuklaştım canım! Vurayım kafama! Ne güzel işte.
Sessiz sakin... Bir de torun mu çekecektim bu yaştan sonra? Cır cır cır
cır!"
Tam
bu sırada, elektrik geldi ve oda aydınlandı. Dede, tavandaki lambaya
ters
ters baktı.
"-Hıh!
Niye geldiysen! Mum ışığında özlemlerim, sevgilerim dost olmuştu
bana. Oda kararınca, kalbim ışımıştı. Gönlüm aydınlanmıştı."
Elektrik
düğmesine doğru yürüdü, bir dededen beklenmeyecek kadar hışımla. Sert
bir hareketle dokundu düğmeye ve ışığı söndürdü.
"-Sönün
ışıklar! Sönün yalancı aydınlıklar! Siz yanınca, umutlarım
sönüyor!"
...Ve
ağır adımlarla yatağına doğru yürüdü. Biraz uyumalıydı. Çocukların,
torunların, hiç kimsenin olmadığı yapayalnız bir evde, bir gece daha...
Çekilmezdi
bu yalnızlık, umutlar da olmasa... Ve çekilmezdi eğer, sığınak
bildiği Rabbi'ne el açmasa...
Yine
O'na yöneldi, O'na sığındı bir kez daha:
"-Allah'ım!
Bu gece ve her gece bildim ki, Senden başkası yar olmaz
bana... Koru beni Allah'ım. Yavrularımı koru, onlara merhamet ver.
Onları affet
Allah'ım. Beni affet... İman ile al yanına... Ölüm nasıl da yakın..."
Dede,
bir yandan semaya açtığı ellerini yüzüne sürerken, diğer yandan da amin
diyordu. Amin...
Yatağına
uzanırken hasret yorgunu, dilinde her zamanki ümit bestesi vardı:
Bismillahirrahmanirrahim...
Kısa
zamanda, huzurla daldı uykuya.
...Ve
bir daha uyanmadı dünyaya.
Neslihan Nur Türk
Şebnem Dergisi, 11.sayı
Delinen Kırbalar
Delinen
Kırbalar
Ebûl
Vefa hazretlerinin küçük ama çok sevimli bir oğlu vardır. Çocuk
iyidir
hoşdur da bir ara sakalara takar. Mahalle sucusunun yolunu bekler,
çuvaldız ile
kırbaları deler. Kimbilir, belki de fıskiye gibi akan sular hoşuna
gider.
Aslında saka şaka götüren biri değildir. Bunu yapan bir başka çocuk
olsa,
çoktan ensesine yemiştir şamarı. Zira delinen kırba dikilemez, ancak
boğumlanarak bağlanır ki, koca kırba gitti demektir yarı yarıya.
Saka
bir sabreder, iki sabreder, bakar olmuyor, tutar eteğini, çıkar huzura.
'Affınıza sığınıyorum ama' der, 'Vaziyet böyleyken böyle!'
Ebûl
Vefa hazretleri çok şaşırır. Kırbaların parasını fazlasıyla öder.
Sucudan
ağlaya, yalvara helallik diler. Saka bir hoş olur. 'Keşke eşiğine
sultanların
baş koyduğu veliyi üzmeseydim' der. Pişman, mahçup dergâhı terkeder.
Ebûl
Vefa hazretleri çocuğa hiçbir şey demez. Hemen hanımını bulur. 'Aman
hatun, iyi düşün'der, 'biz bir hata yaptık ama nerede?'
O
gün tırnaklarını saçlarına geçirir, adeta beyinlerini kanatırlar.
Uykuyu
dağıtırlar. Hanımı sabaha karşı 'Tamam!' der, 'Galiba buldum!'
-Anlat
hele?
-Çocuğumuza
hamileydim. Kız kardeşim bir yere uğrayacak olmalıydı sepetini
bırakmıştı bize. Zerzavat arasından bir limon parladı. Canım nasıl
çekti
anlatamam. Kardeşimi biliyorsun. Bir şey istemiye gör, canını verir.
Limonun
lâfını etsem, mutlaka bize bırakacak, kendi limonsuz dönecekti evine.
Aklıma
başka bir yol geldi. Limonu iğneyle deldim, bir damla emdim. Nefsimi
körlettim.
Ama unuttum gitti. Hata bende, limonunu deldiğimi söylemeliydim ona.
-Aman
kalk bacına gidelim.
-Bu
saatte mi?
-Evet
bu saatte!
-Ne
diyeceğiz?
-Helallik
dileyeceğiz.
Sonrasını
tahmin ediyorsunuzdur. Çocuk bu huyu kendiliğinden bırakır, dost olur
sakaya.
Delinin Veliye Tavsiyesi
Delinin
Veliye Tavsiyesi
Bayezid-i Bestamî
hazretleri. Büyük velilerden. Bir gün tımarhanenin önünden geçiyor.
Tımarhane hizmetçisinin tokmakla birşeyler dövdüğünü görüyor:
-Ne yapıyorsun?
Hizmetçi:
-Burası
tımarhanedir. Delilere ilâç yapıyorum.
-Benim hastalığıma
da bir ilâç tavsiye eder misin?
-Hastalığını söyle.
-Benim hastalığım
günah hastalığı... Çok günah işliyorum..
-Ben günah
hastalığından anlamam... Ben delilere ilâç hazırlıyorum..
Parmaklığının
arasından konuşulanları duyan bir deli,(!) Bayezid-i Bestamî
hazretlerine:
-Gel dede, gel!
Senin hastalığının çaresini ben söyleyeyim, diye seslendi.
Bayezid-i Bestamî
hazretleri, delinin yanına sokularak:
-Söyle bakalım,
benim derdime çare nedir? dedi.
Deli(!) şu ilâcı
tavsiye etti:
-Tevbe kökü ile
istiğfar yaprağını karıştır... Kalb havanında tevhîd tokmağı ile döv,
insaf eleğinden geçir, göz yaşıyla yoğur, aşk fırınında pişir...
Akşam-sabah bol miktarda ye... O zaman göreceksin senin hastalığından
eser kalmaz, dedi.
Bu güzel ilâcı
öğrenen Bayezid hazretleri:
-Hey gidi dünya hey!
Demek, seni de deli diye buraya getirmişler, deyip oradan ayrıldı.
Bu ilâç, halen günah
hastası olanlara tavsiye olunmaya değer bir ilâçtır. Yani bu formülün
hükmü hâlâ devam etmektedir
Derviş Olduğun İçin
Sultan
Mahmûd Gaznevî, bütün Asya'ya hâkim olduğu
zamanda, Harkân şehrine yakın gelmişti. Adamlarından bir kaçını,
Harkân'a Şeyh Ebü'l-Hasan-ı Harkânî hazretlerinin
huzûruna göndermiş ve Şeyh hazretlerini
yanına çağırmıştı. Şeyh
hazretleri buna karşılık, bir özür beyân ederek gitmek istemediler.
Durum,
Mahmûd Gaznevî'ye bildirilince,
-
Haydi kalkınız! Zîrâ o, bizim sandığımız kimselerden değildir. Biz ona
gidelim, dedi. Sonra kendi elbisesini Kâdı İyâd'a giydirdi ve kendisi
de
silâhtar olarak, Kâdı İyâd'ın yanında Ebü'l-Hasan-ı Harkânî'nin evine
girdi.
Mahmûd Gaznevî selâm verince, Ebü'l-Hasan hazretleri selâmını aldı.
Fakat ayağa
kalkmadı. Mahmûd Gaznevî, Ebü'l-Hasan-ı Harkânî'ye;
-
Sultan için neden ayağa kalkmadınız?diye sorunca, Ebü'l-Hasan, Sultan
Mahmûd'a;
-
Mâdem ki seni öne geçirmişler, yanıma gel bakalım, dedi. Soruya o ânda
cevap
vermediler.
Sultan
Mahmûd Gaznevî, Ebü'l-Hasan-ı Harkânî'ye;
-
Bâyezîd-i Bistâmî nasıl
bir zât idi? diye sordu.
Ebü'l-Hasan-ı
Harkânî:
-
Bâyezîd, öyle kâmil bir velî idi ki, onu görenler hidâyete kavuşurdu.
Allahü
teâlânın râzı olduğu kimselerden olurdu, diye cevap verdi.
Sultan
Mahmûd bu cevâbı beğenmedi ve;
-
Ebû Cehl, Ebû Leheb gibi kimseler, Fahr-i kâinâtı, Server-i âlemi nice
kere
gördüler. Fakat hidâyete gelmediler. Hâl böyle olunca, Bâyezîd'i
görenlerin
hidâyete geldiklerini nasıl söylüyorsun? dedi.
O,
Resûlullah efendimizden daha yüksek mi ki, iki cihânın efendisini,
üstünlerin üstünü olan Allahü teâlânın sevgili Peygamberini gören,
küfürden
kurtulamadı da, Bâyezîd'i görenler mi kurtulur demek istedi.
Ebü'l-Hasan;
-
Ebû Cehl ve Ebû Leheb gibi ahmaklar, Allahü teâlânın sevgili
Peygamberini,
insanların en üstünü olan hazret-i Muhammed (s.a.v) olarak görmediler.
Ebû
Tâlib'in yetimi, Abdullah'ın oğlu olarak gördüler. O gözle baktılar.
Eğer, Ebû
Bekr-i Sıddîk gibi bakarak, Resûlullah olarak görselerdi, eşkıyâlıktan,
küfürden kurtulur, onun gibi kemâle gelirlerdi, buyurdu.
Sultan
Mahmûd Han bu cevâbı çok beğendi. Din büyüklerine olan sevgisi arttı.
Sultan Mahmûd;
-
Bana nasîhat ediniz, deyince
Ebü'l-Hasan-ı
Harkânî;
-
Şu dört şeye dikkat et: Günahlardan sakın, namazını cemâatle kıl,
cömert ol,
Allahü teâlânın yarattıklarına şefkat göster, dedi.
Sultan
Mahmûd;
-
Bana duâ buyurun, deyince,
Ebü'l-Hasan-ı
Harkânî;
-
Ey Mahmûd, âkıbetin makbûl olsun,dedi.
Bunun
üzerine Sultan Mahmûd, Ebü'l-Hasan-ı Harkânî'nin önüne bir kese altın
koydu. Buna karşılık Ebü'l-Hasan, sultânın önüne arpa unundan yapılmış
bir
yufka ekmeği koydu. Sultan ekmekten bir lokma aldı. Fakat lokmayı
yutamadı.
Bunun üzerine Ebü'l-Hasan hazretleri;
-
Bir lokma ekmeği yutamıyorsun. İster misin, şu bir kese altın bizim de
boğazımızda dursun? Biz paralarla olan alâkamızı kestik. Şu altınları
önümden alınız,
dedi. Sultan, Ebü'l-Hasan'ın paraları almasını çok istedi ise de, kabûl
etmeyince, ondan bir hâtıra istedi. Ebü'l-Hasan hazretleri ona
hırkasını verdi.
Sultan
Mahmûd giderken, Ebü'l-Hasan ayağa kalktı. Bunun üzerine Sultan Mahmûd;
-
Geldiğim zaman hiç iltifat etmemiştin, fakat şimdi ayağa kalkıyorsun. O
hâl
niye idi? Bu ikrâm nedir? diye sordu.
Ebü'l-Hasan-ı
Harkânî hazretleri;
- Buraya pâdişâhlık gururu ile beni imtihan için geldin. Şimdi ise
dervişlik
hâliyle gidiyorsun ve dervişlik devletinin güneşi üzerinde ışıldamaya
başladı.
Önce gurur içinde olduğundan dolayı ayağa kalkmadım. Fakat şimdi derviş
olduğun
için ayağa kalkıyorum." dedi.
Sultan,
sonra gazâya gitmek üzere Harkân'dan ayrıldı. Sevmenât'a geldi. İçine
mağlûb olma korkusu düştü. Birden atından inip, bir köşede Ebü'l-Hasan
hazretlerinin hırkasını eline alıp;
-
Yâ İlâhî! Şu hırkanın sâhibinin yüzü suyu hürmetine, şu kafirlere karşı
bizi
muzaffer kıl. Ganimet olarak ele geçireceğim her şeyi dervişlere
vereceğim,
diye duâ eder etmez, düşman tarafında bir toz-duman ortaya çıktı.
Düşmanlar, bu
toz-duman içinde birşey görmiyerek, kılıçlarını birbirlerine vurdular
ve kendi
kendilerini öldürdüler. Sağ kalanları dağılıp gitti. O akşam Sultan
Mahmûd,
rüyâsında Ebü'l-Hasan-ı Harkânî hazretlerini gördü. Ebü'l-Hasan-ı
Harkânî,
Sultan Mahmûd'a;
-
Allahü teâlânın dergâhında, hırkamızın yüzü suyu hürmetine zafer
kazandın.
Eğer o anda isteseydin, kâfirlerin hepsinin müslüman olmasını
sağlayabilirdin." buyurdu.
Derviş ve Kuş
Derviş ve Kuş
Bir gün yaralı
bir kuş Hz. Süleyman’a gelerek, kanadını bir
dervişin kırdığını söyler.
Hz. Süleyman, dervişi hemen huzuruna çağırtır ve ona sorar;
“Bu kuş senden şikâyetçi, neden kanadını kırdın?”
Derviş kendini savunur;
“Sultanım, ben bu kuşu avlamak istedim. Önce
kaçmadı, yanına kadar gittim, yine kaçmadı. Ben de bana teslim
olacağını
düşünerek üzerine atladım. Tam yakalayacağım sırada kaçmaya çalıştı, o
esnada
kanadı kırıldı.”
Bunun üzerine Hz. Süleyman kuşa döner ve der ki;
“Bak, bu adam da haklı. Sen niye kaçmadın? O sana
sinsice yaklaşmamış. Sen hakkını savunabilirdin. Şimdi kolum kanadım
kırıldı
diye şikâyet ediyorsun?”
Kuş kendini savunur.
“Efendim ben onu derviş kıyafetinde gördüğüm için
kaçmadım. Avcı olsaydı hemen kaçardım. Derviş olmuş birinden bana zarar
gelmez,
bunlar Allah’tan korkarlar diye düşündüm ve kaçmadım.”
Hz. Süleyman bu savunmayı doğru bulur ve kısasın
yerine getirilmesini ister.
“Kuş haklı, hemen dervişin kolunu kırın” diye emreder.
Kuş o anda;
“Efendim, sakın öyle bir şey yaptırmayın” diyerek
öne atılır.
“Neden” diye sorar Hz. Süleyman.
Kuş sebebini şöyle açıklar;
“ Efendim, dervişin kolunu kırarsanız,
kolu
iyileşince yine aynı şeyi yapar... Siz en iyisi mi, bunun üzerindeki
derviş
hırkasını çıkartın... Çıkartın ki, benim gibi kuşlar bundan sonra
aldanmasın ."
Dervişlere Tekke Yaptıran Hristiyan
Hicrî
161 yıllarında
yaşamış evliyaullahtan Ebu Haşim-i Sufî Hazretlerinin müritleri bir
hayli kalabalıktı. Fakat toplanıp ibadet edecek bir yerleri de yoktu.
Birgün bir hristiyan
emir ava çıkmıştı. Yolda Ebu Haşim es-Sûfî'nin müridlerinden iki
kişinin birbirleri ile buluştuklarını gördü. Onlar musafaha yaptıktan
sonra kucaklaştılar, orada oturdular, yanlarında yiyecekleri ne varsa
ortaya serip beraberce yediler. Sonra da kırk yıllık ahbap gibi
kucaklaşarak vedalaşıp ayrıldılar.
Onların bu
samimiyetle ülfet etmelerini seyreden hristiyan emiri, hallerine hayret
etmiş ve onların o hareketi çok hoşuna gitmişti. Biribirlerinden
ayrıldıktan sonra orada kalan müridi yanına çağırdı ve:
- O ayrıldığın,
biraz evvel beraber yemek yediğiniz adam kimdi?, diye sordu.
O zat:
- Bilmiyorum, diye
cevap verdi. Emir yine sordu:
- Buluşmanızın
sebebi ne idi?. O zat:
- Hiçbirşey değildi,
diye cevap verdi. Hristiyan emir:
- Buluştuğunuz zat
nereli idi biliyor musun?, dedi. O zat:
- Bilmiyorum, diye
cevap verdi. Hristiyan emir bu sefer o zata:
- Sizin toplanıp
sohbet ettiğiniz, ibadet ettiğiniz bir yeriniz var mı? diye sordu.
O zat, ona da:
«Yoktur!» diye cevap verince hristiyan daha fazla hayret etti. Bunlar
biribirlerini tanımadıkları, daha evvel oturup sohbet etmedikleri
halde, bu kadar kısa bir görüşme ile nasıl samimî oluvermişlerdi.
Kendisi hristiyan olmasına rağmen onların bu hareketinden çok
duygulandı ve müride orada söz verdi:
- Ben sizin toplanıp
zikredeceğiniz bir hangâh (tekke) yaptıracağım, dedi ve kısa zaman
sonra da Şam'ın yakınında Ramle'de bir yer inşa ettirdi.
Hristiyanın bu
samîmi hareketi Cenab-ı Allah'ın hoşuna gitmiş olacak ki, sonunda
hristiyan da o tekkede Ebu Haşim es-Sufî Hazretlerinin müridi olarak
onlara hizmet etti. Her ne kadar insanlar zahiren biribirlerini
tanımasalar da, ruhlar biribirlerini tanımaktadır. Alem-i Ervah'ta
tanışıp görüşmektedirler. Dünyada da her ikisi biribirlerinden memnun
olurlar, yani ikisi de iman etmiş olurlarsa anlaşıp kaynaşmaları çok
kolay olur ve samîmi olmaları için hiçbir maddi menfaat gerektirmez.
Kaynak:
Büyük Dini Hikayeler, Osmanlı Yayınevi
Devenin Dilinden Dökülen Gerçekler
Vakti zamanında bir yahudinin
devesi kaybolur. Yahudi bir müslümanı göstererek, "Benim devemi bu adam
çaldı, şahitlerim de var" diyerek Hz. Peygamber'e başvurur. Getirdiği
yalancı şahitler de dört koyu münâfıktır.
İşin iç yüzünü tam manasıyla bilmeyen sevgili Peygamberimiz (s.a.v)
görünüşe göre davacı olan yahudi ve dört şahidini dinledikten sonra
müslümanın cezaya çarptırılmasına karar verdi. Karar Müslümanın eli
kesilecek.
Bu karar karşısında hayretten dona kalan müslüman hiç de yapmadığı bir
şey konusunda dayanamayıp başını göğe kaldırdı ve ellerini göğe açarak
Allah'a şöyle yalvardı.
"Ey Allah'ım! Gerçek durumu sen iyi biliyorsun. Bu deveyi ben çalmadım.
Bu, benimdir. Alçakça bir iftiraya kurban gitmek üzereyim."
Ardından Hz. Peygamber'e dönerek "Ey Allah'ın elçisi! Verdiğin karar
görünürde doğrudur. Fakat işin iç yüzü bu değildir. Bu durumu deveden
sorarsanız gerçeği öğreneceğinizden eminim."
Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) deveye dönerek "Ey deve, söyle
bakalım. Senin sahibin kimdir?" diye sorar. Deve dile gelerek gayet
açık bir şekilde, "Ey Allah'ın elçisi! Ben aleyhinde karar verdiğiniz
bu müslümanın malıyım, sahibim odur. Yahudinin getirdiği kimseler de
yalancı şahittirler" diye konuşur.
Bu durum karşısında iyiden iyiye duygulanan Hz. Peygamber (s.a.v.)
müslümana dönerek, "Ey müslüman! Sen hakkında bir devenin konuşmasına
sebeb olabilecek kadar ne gibi iyilik işledin. Söyler misin?" diye
sorunca müslüman şu cevabı verir: "Ey Allah'ın elçisi! Ben ömrüm
boyunca geceleri sana on defa salâvat getirmedikçe yatağa yatmam."
Olayın aydınlığa kavuşması ve yanlış bir karar uygulanmadan geri
dönülmesi karşısında içi ferahlayan sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)
sözlerini şu ibret dolu sözleriyle noktalar:
"Ey müslüman! Şu ilâhî tecelliye bak ki, bana getirdiğin salâtü selâm
sayesinde bu dünyada ellerini kesilmekten kurtardı, öbür dünyada da
Cehennem azabına uğramaktan kurtulmuş oldun."
(Zübdetül Vaizin)
Peygamberimiz (sav) diyor ki:
Sabahları on, akşamları da on defa bana salâvat getiren mümini Allah
kıyamet gününün o büyük korkusundan muhafaza eder. Ayrıca bu kimse
Allah'ın sayısız nimetlere gark ettiği peygamberler ve sıddıklar
gurubuna dahil olur.
Devlet Hazinesi
Hazreti
Ömer
(r.a.). Halife. Bir gece. Makamında. Ashabtan biri ziyaretine
gelir. Selam verir. Selamı alınmamıştır. Oturur. Ömer
işiyle meşgul. Sahabe bekler. Ömer çalışır. Selam alınmamış, yüzüne
bile bakılmamıştır.
İş
biter. Ömer mumu
söndürür. Bir başka mumu yakar. O anda selamını
alır. Konuşmaya başlar.
Sahabe
sorar:
-
Ya Ömer, niçin
hemen selamımı almadın ve niçin bir mumu söndürüp
diğer mumu yaktın ve ondan sonra benle konuşmaya
başladın?
Hazreti
Ömer (r.a.):
-
Evvelki mum
devletin hazinesinden alınmışdı. O yanarken özel işlerimle
meşgul olsaydım Allah indinde mes'ul olurdum. Seninle
devlet işi konuşmayacağımız için kendi cebimden almış olduğum mumu
yaktım, ondan sonra seninle meşgul olmaya başladım.
Sahabenin gözleri yaşarır, ellerini kaldırarak şöyle dua eder:
-Ya Rabbi! Hattab
oğlu Ömer'i bizim başımızdan eksik etme!
Dilenci Kız
Dinine İmanına Bir Güreş Tutalım Var mısın?
Dinine
İmanına Bir Güreş Tutalım Var mısın?
Kanuni devrinde
Avrupa'dan İstanbul'a
yaman bir güreşçi gelmiş. dünyaya
hükmeden bir padişahın şehrinde herkese meydan okuyor.
-Hodri meydan,
çekiyormuş.
Bunu duyan Kanuni,
Çırağan'a dergaha gitmiş. Selam kelâm ve hoş beş faslından
sonra Yahya Efendi'ye:
- Ağabey, demiş,
Avrupa keferesinden bir pehlivan gelmiş, bizimkilere meydanı dar
edermiş. Merak ettim gidip seyredeceğim, uygunsa sizde de gelin.
Yahya Efendi.
-Hay hay, neden
olmasın. Kul Allah'ın, kudret Allah'ın. Gidelim seyredelim, demiş.
Güreş
Yeniköy'deymiş. Avrupadan gelen pehlivan önüne geleni deviriyor,
devirdikçe de pdişaha ve seyircilere bakarak böbürleniyormuş. Bir iki
üç demekle bitmemiş, gelenin sırtı yeri öpmüş.Yahya Efendi sonunda
dayanamayarak Kanuni'ye:
-Gayretim kabardı
kardeşim. bir de ben güreş tutacağım bununla, diyerek ayağa kalkınca,
Kanuni:
-Ağabey, ne
yapıyorsun? Adam insan değil sanki dev... diyene kadar, Yahya Efendi,
sarığını cübbesini sıyırarak:
-Meydan Hüdanın,
diyerek mindere yürrümüş ve önüne geleni deviren Avrupalı
Pehlivana:
- Evlat, dinine
imanına bir güreş tutalım seninle var mısın?
Avrupalı Pehlivan,
tuhaf bir şaşkınlık içinde:
- Bre baba, etme.
Elimi boşlukta savurtma benim. Senin nerenle güreş tutacağım ben? Var
git yerinde otur sen.
Yahya Efendi:
-Evlat, havanı boş
yere harcama, hamleni yap sen. Seninle güreş tutmadan şurdan şuracığa
gitmem ben. Yalnız şartımı söyledim. dinine imanına bir güreş tutacağız
seninle. Yenilirsen, sen benim dinime geleceksin, yenersen, ben senin
dinine varacağım. Var mısın?
O güne kadar sırtı
yere gelmeyen Avrupalı Pehlivan:
-Varım, demesiyle
birlikte kepçeleme bir dalış yapmış.
Niyeti, kendisine
meydan okuyan bu tatlı yaşlıyı tek eliyle havada gezdirip tozdurduktan
sonra sırt üstü mindere uzatıvermemiş ama, Yahya Efendi'yi yerinden
oynatamamış. Bir, beş, on hamle, fakat faydası olmamış. Avrupalı
Pehlivan köpürdükçe köpürerek:
-Baba, pes doğrusu
pes. Senin paçandan tutmaya bile mecalim kalmadı, hamle senin, diye
teslim olunca, Yahya Efendi:
-Ya Hayyyyy!
diyerek öyle bir dalış
yapmışki, daha evel hiç kimsenin deviremediği pehlivanın sırtı anında
yeri bulmuş.
Yahya Efendi, sağ
elin yenik pehlivanın kalbinin üstüne koyarak:
-Sözünü yerine
getirecekmisin evlat? diye sormuş. Kan ter içinde kalan, ne olduğunu
anlamayan Avrupalı Pehlivan:
- Ya ya , ya hay! demiş vee Müslüman olmuş.
Dinini Dünyalığa Alet Edenin sonu
Musa Aleyhisselam zamanında bir adam insanlara; "Benimle
Kelimullah Musa konuşur. Ben, Safiyullah Musa'nın
yakınlarındanım " diyerek böbürlenir, Musa aleyhisselam'ın ismini
alet ederek kendine menfaat temin ederdi. Bu sözlerin
üzerinden uzun bir zaman geçti. Musa Aleyhisselam'ın yanına, adamın
biri, siyah bir iple yularlanmış bir domuz getirdi ve Musa
Aleyhisselam'a dedi ki:
- "Ey Allah'ın Peygamberi! Filan adamı biliyor
musun?" Musa Aleyhisselam:
- "Onu işitirim" diye cevap verdi. Adam:
- "O adam, işte bu domuzdur" dedi.
Musa Aleyhisselam, adama niçin böyle olduğunu sormak
için, Allahü Teâlâ'dan, onu eski haline döndürmesi için niyaz etti.
Bunun üzerine Allahü Teala Musa Aleyhisselam'a şöyle buyurdu:
- "Ya Musa! Adem Aleyhisselam'ın ve ondan sonra gelen
peygamberlerin dualarıyla dua etsen yine de bu adam hakkındaki duanı
kabul etmem. Fakat ben sana onu niçin o hale soktuğumu bildireyim.
O, senin adını kullanarak, sana olan yakınlığını alet ederek
menfaat elde ettiği için, dinini dünya için satıp, din ile dünyayı
yediği için ben onu o hale soktum".
Doğduğumdan Beri Yolcuyum
Ahmed
bin Ebü'l-Havârî
hazretleri başından geçen ibret verici bir
hâdiseyi şöyle nakletmiştir:
Bir gün çöle gitmiştim. Araplar develerini koşturuyorlardı. Onlar bu
işle meşgûl olurken köylü bir Arap köşeye çekilmiş Allahü teâlâyı
zikrediyor ve kendi hâlinde oturuyordu. Dikkatimi çekti yanına gittim.
Selâm verdim selâmımı aldı. Biraz konuştuktan sonra bana; "Allahü
teâlâyı zikretmek en lezzetli şey ve şifâ verici bir iştir. Şaşıyorum
insanlar nasıl boyun büküp, yalvarmazlar! Halbuki ölüm onların peşinde,
onları tâkib ediyor. İnsanlar ise tehlike ve musîbetler içinde. Buna
rağmen boş şeylerle meşguller." dedi.
"Allah'ın rahmeti üzerinize olsun insanlar hangi musîbetler ve hangi
tehlikeler içinde?" diye sordum:
"Günah musîbeti ve ölüm tehlikesi, ölümden öncesi ve sonrası!" dedi.
Sonra ağlamaya başladı. Ben de onunla birlikte ağladım. sonra tekrar:
"Neden yapayalnız duruyorsun?" diye sordum:
"Ben yalnız değilim, Rabbimle berâberim." dedi. Fakir ve muhtâç
olduğunu zannederek; "Bir şey ister misin?" deyince; "Evet kalbimin
derdini tedavî edecek bir tabib isterim." dedi.
"Tabîbin kimdir?"
"Rabbimdir."
"Kalbinin derdi nedir?"
"Günahlar..."
dedi.
"Peki bunlardan kim kurtuldu?" diye sordum.
"Allahü teâlânın râzı
olduğu kimseler." dedi.
Tekrar sordum:
"Yolculuğun nereye?"
"Kabiredir." dedi.
"Yolcu musun?"
"Annemden doğduğumdan beri yolcuyum.
Âhirete gidiyorum." dedi.
Sonra devâm ettim ve; "Azığın nerede?" dedim.
"Azığım son derece az." cevâbını verdi.
Bu sefer; "Yanında yiyeceğin nedir?"
"Sübhânallah, Rabbimin vereceği
rızık." dedi.
"Peki yalnız hâlinle korkmuyor musunuz?" dedim.
"Nasıl
korkarım. Sâhibimin, Rabbimin mülkündeyim."
"Yol neresidir?" diye
sormaya devâm ettim.
Ellerini açıp; "Yâ Rabbî! İnsanların çoğu seni unutmuş başka şeylerle
meşgul! Sen her işin karşılığını vereceksin... Ey gariblerin
yardımcısı, âcizlerin sığınağı! Ey azı çoğaltan, sapmışları hidâyete
erdiren! Ey kendisine herkesin sığındığı Rabbim! Senin ihsânını ve
rızânı isterim... Senin rızân olmadan dünyâ ve âhiret güzel olmaz."
Hem böyle duâ ediyor, hem de yürüyordu. Ben de onu tâkib ediyordum.
Bana:
"Allah'ın rahmeti üzerine olsun. Senin için benden daha hayırlı olan
bir kimseye git! Beni meşgûl etme..." dedi. Sonra benden uzaklaşıp
gitti. Arkasından gözden kayboluncaya kadar baktım. Sonra ağlayarak
geri döndüm.
Doğruluk
Zalim
bir vali vardı. Bu vali bir gün adamlarını
göndererek Hasan Basri Hazretleri'ni yakalatmak istedi. O da bir vakit
ders
verdiği Habib-i Acemi Hazretleri'nin kulübesine gelip saklandı. Valinin
adamları geldi ve hışımla:
- Hasan
Basri'yi (r.a.) gördün mü? diye sordular.
O gayet
sakin:
- Evet,
dedi.
-
Nerede?
-
İşte şu
kulübemde...
Adamlar
kulübeye daldı, fakat bir türlü Hasan Basri Hazretleri'ni bulamadılar.
Dışarı
çıkınca tehdit edip:
- Ya
şeyh,
niçin yalan söylüyorsun? dediler.
- Ben
yalan
söylemedim, dedi. Siz göremedinizse, benim suçum ne?
Tekrar
girdi,
aradı, fakat bulamadılar. Onlar gidince, Hasan Basri Hazretleri:
- Ey
Habib! Biliyorum
ki Rabb'im senin hürmetine beni onlara göstermedi. Fakat yerimi niçin
söyledin,
hocalık hakkı yok mudur? dedi.
Hazreti
Habib mahcub bir şekilde:
- Ey
Üstadım!
Sizi bulamamaları benim hürmetime değil, doğru söylediğimizdendir.
Çünkü
bilirsiniz ki, Doğruların yardımcısı Allah'tır. Eğer yalan söyleseydim,
sizi de
beni de götürürlerdi, dedi.
Tevil
yapmaya, bir zalimin elinden bir mazlumu
kurtarmak için, yalan söylemeye ruhsatın olduğu yerler olsa bile, efdal
olan,
eğer Habib-i Acemi Hazretleri gibi bir teslimiyetiniz varsa, doğruyu
söylemektir.
Kaynak:
Mehmet Akar, Mesel Denizi, Nil Yayınları, İstanbul 2001, s. 149-150
Doktor
Yataktaki
adam, başucunda
bekleyen genç doktora:
-Allah senden razı olsun
evlâdım, dedi. Benim için yurtdışından zahmet edip buraya kadar
gelmeni,
yaşadığım sürece unutmayacağım.
Ameliyat edilen kişi, büyük bir
hastahanenin başhekimiydi. Tedâvisi ancak yurtdışında mümkün görülen
hastalığı
aniden artınca, doktor arkadaşları onun böyle bir yolculuğa
dayanamayacağını
anlamış ve kurtarma umudunun azlığına rağmen ameliyatı üstlenmeye karar
vermişlerdi. Amaliyatın zor ve yeni bir ihtisas sahası olmasından
dolayı biraz tereddütleri
de var idi.
Fakat o konuda sayılı bir uzman
olan bu genç doktor nereden haber almışsa almış ve hızır gibi yetişip
onu
kurtarmıştı. Yaşlı doktor, kendisine yapılan bu iyiliğe nasıl mukabele
edeceğini bilemiyor ve hemen yanında oturan genç adamın ellerini
sıkarcasına
tutuyordu. Hayata yeniden dönmenin sevinciyle hiç durmadan konuşurken;
-Ameliyat için beni
bayılttığınızda, her nedense gençlik yıllarıma döndüm, diye devam etti.
Henüz
toy bir asistanken, anne karnındaki bir bebeğin sakat olduğunu anlamış
ve onu
bu şekilde yaşatmaktansa öldürmeyi düşünürken, kalb atışlarını duyup
kıyamamıştım.
"Plânlama"
bahanesiyle sapasağlam yavruları bile katleden canavarlara rağmen o
yavrunun
yaşamasını istediğim için, Allah seni imdadıma göndermiş olmalı.
Genç doktor, ancak bir babanın
evlâdına karşı gösterebileceği sıcaklıkla kavranan ellerini kurtarıp
biraz
geriye çekildi ve dizlerinden aşağısı "takma" olan bacaklarını
gösterirken;
-Allah, hiçbir iyiliği unutmaz
efendim, diye gülümsedi.
"Kurtardığınız o çocuk
bendim."
Cüneyt
Suavi
Domuz Çobanı
Kilis
beldesinden bir kadının oğlu
Frenk memleketinde esir düşmüştü. Kadın, Ebû Bekr Efendiye gelip
oğlunun kurtulması için duâ istedi.
Ebû Bekr Efendi;
-Demek ki oğlunun kurtulmasını
istiyorsun? Öyleyse bana pirinç ile bir tavuk pişir getir, dedi.
Kadın, pirinç ile bir tavuğu güzelce
pişirip, getirdi.
Ebû Bekr Efendi; "Kızıl Hamûr!" diye
seslendi. Yanına kızıl bir köpek geldi. Tavuğu onun önüne atıp;
- Ye! dedi.
Köpek tavuğu yedi. Kadın bunu görünce,
özen göstererek hazırladığı yemeğin köpeğe verilmesine üzüldü. Köpek
tavuğu bitirince, Ebû Bekr Efendi, asâsiyle işâret ederek;
- Haydi şimdi git! dedi.
Köpek dağlara doğru hızla gitti.
Aradan bir süre geçince Ebû Bekr Efendi kadına;
- Evine dön! buyurdu.
Kadın evine gidince oğlunun kapı
önünde durduğunu gördü. Nasıl kurtulduğunu sordu. O da:
- Frenk memleketinde esirdim. Onlar
beni domuz çobanı yaptılar. Domuzların başında çobanlık yaparken,
kırmızı bir köpek gelip bana hücûm etti. Korkup kaçmaya başladım. Düşe
kalka kaçıyordum. Nihâyet düşüp bayıldım. Ayıldığımda kendimi Kilis
yakınlarında buldum, dedi.
Akrabâları ve annesi çok sevinçli idi.
Annesi bâzı hediyeler alıp, Şeyhin yanına gelmek için yola çıktı. Yolda
talebeleri onu geri çevirerek, Şeyhin yanına girmesine izin vermediler.
Çünkü Ebû Bekr Efendi bu sırrın yayılmasını istemiyordu.
Dört Dirhemlik Gömlek
Ashab-ı
Kiram'dam Ebu'd-Derda r.a. Hazretleri anlatıyor:
Günün
birinde
bir gömlek almak için çarşıya çıkmıştı. Yolda Ebu Zerr r.a. Hazretleri
onunla
karşılaştı, nereye gittiğini sordu. Ebu'd Derda r.a. dedi ki:
- On
dirheme
bir gömlek satın almak istiyorum. Ebu Zerr r.a. ise:
- Dikkat
edin!
Ebu'd-Derda müsriflerdendir! diye seslenmeye başladı. Ebu'd-Derda r.a.
gizlemek
istediyse de bunu yapamadı ve dedi ki:
- Ebu
Zerr,
böyle yapma! Benimle gel de beni sen giyindir.
Birlikte
çarşıya gittiler. Ebu Zerr, Ebu'd-Derda'ya onun parasından dört dirheme
bir
gömlek alıverdi.
Ebu'd-Derda
r.a. diyor ki:
Dönüp
gelirken,
avret yerlerini bile kapatmaktan uzak, çıplak bir adama rastladım. Onu
örtüsüne
dikkat etmesi için uyardım. O ise örtünecek elbisesi olmadığın söyledi.
Ben de
aldığım giysiyi ona verdim. Çarşıya dönüp dört dirheme bir gömlek daha
aldım.
Evime
dönerken,
bu kez de yolda ağlayan bir hizmetçi kadın gördüm. Ona niçin ağladığını
sordum.
Şunu söyledi:
- Yağ
konan
kabım kırıldı. Aileme dönmek için de geç kaldım.
O
kadınla
birlikte çarşıya gittim. Bir dirheme ona bir kap yağ alıverdim. Bu defa
kadıncağız dedi ki:
- Ey
efendi,
bana yapacağın iyiliği yaptın. Aileme kadar da benimle geliver. Çünkü
ben eve
geç kaldım. Beni dövmelerinden korkuyorum. Benimle gelirsen, belki bana
dokunmazlar.
Onunla
beraber
efendisine gittim ve ona dedim ki:
-
Hizmetçiniz
geç kalmış da onu dövmenizden endişe etmiş. Bunun için benimle birlikte
size
gelmemi istedi, onun için buradayım.
- Madem
seninle
gelmiştir, dedi adam; artık o Allah için hür ve serbesttir!
Bunu
görünce
kendi kendime dedim ki:
- Ebu
Zerr benden
doğrusunu yaptı. Toplam on dirheme bana bir gömlek alıverdi, bir fakire
de bir
gömlek giydirdi, bir köleyi de hürriyetine kavuşturdu.
Duacı ile Meczup
Bir
gün bir alim dua etmekte, dünyalar
dolusu insan da amin demekteydi.
Meczubun
biri:
-
Ben bilmiyorum, bu amin ne demek ki? dedi.
Ona
dediler ki:
-
Hoca, Allah''tan ne diliyorsa" öyle olsun, öyle olsun, öyle olsun"
diyoruz.
Meczup
feryat ederk dedi ki :
-
Hocanın dilediği ne olursa olsun, öyle de olmaz, böyle de olmaz. Onun
dediği
olmayacağına göre ne vakte kadar böyle uğraşıp duracaksınız? Allah ne
isterse
eksiksiz, fazlasız o olur ancak. Öyleyse artık kendiliğinizden ne
istersiniz
ki?
Ey
oğul! Sana bir şey nasip olmayacaksa ne
kadar böyle uğraşıp dursan da gönül yanışından başka bir kismetin
olmaz. Fakat
o bir şey diledimi olur. Dilemezse gülünde diken biter ancak.
Uyarı!!!
Bir
meczup ne söylerse onu kınama. O, bulunduğu makamda
sarhoştur, aklı
başında değildir. Sana düşen dilini tutman onun gibi söylememen.
Düşünen sahip olduğu nimetin farkına varır
İsa
aleyhisselam bir
ağacın altında dua eden birini gördü. Dikkatlice
baktığında adamın ayakları yürümeyen bir kötürüm olduğunu anladı. İki
gözü de görmüyordu. Vücudunda ise baras hastalığı olduğu anlaşılıyordu.
Ama adam bütün bunlara rağmen ellerini kaldırmış mutluluktan uçacakmış
gibi dua ediyordu:
– Ey nice zenginlere vermediği nimeti bana ikram
eden Rabbim! Sana ağaçların yaprakları sayısınca şükürler olsun!..
Hazret-i İsa kötürüm adama yaklaştı:
– Ayağın yürümüyor, gözün görmüyor. Bedenin de
sıhhatli görünmüyor? Buna rağmen çoğu zenginlere verilmeyen nimetlerin
sana verildiğini düşünmekte, bunun için de büyük bir mutlulukla
şükretmektesin. Hangi nimettir nice zenginlere verilmediği halde sana
verilen?
Kapalı gözleriyle sesin geldiği yana yönelen
kötürüm adam dedi ki:
– Efendi! Allah bana öyle bir kalp vermiş ki, o
kalple Onu tanıyorum. Öyle de bir dil vermiş ki, o dille de ona
şükrediyorum. Halbuki, dünyanın serveti elinde olan nice zenginler var
ki, kalbinde Onu tanıma sevinci, dilinde de Ona şükretme mutluluğu
yoktur. Ama gel gör ki, ayakları topal, gözleri kör, bedeninde
hastalıklar bulunan bu kötürüm adama Rabbim, bu sevgiyi ihsan eylemiş,
bu nimetin farkına varma tefekkürünü nasip eylemiş. İşte bunu düşününce
kendimi tutamıyor da:
– Nice zenginlere vermediği nimeti bana veren
Rabbim! Sana ağaçların yaprakları sayısınca şükürler olsun! Diye
teşekkürden kendimi alamıyorum.
Kafa gözü kapalı da olsa kalp gözü açık olan bu
adama yaklaşan İsa aleyhisselam:
– Ver şu elini öyle ise! diyerek elinden tutar,
eğilerek görmeyen gözlerinden öper.
Peygamberin dudaklarının değdiği gözler anında
açılır. Karşısındakinin İsa aleyhisselam olduğunu görünce heyecanlanan
adam:
– Sen şu ölüleri dirilten, hastalara şifalar
bahşeden mucizelerin sahibi Peygamber değil misin? der.
İsa Peygamber:
– Belli olmuyor mu? deyince:
– Gözlerimden belli oluyor da ayaklarımdan henüz
belli değil, der.
Tebessüm eden Hz. İsa:
– Sen hele bir ayağa kalkmayı dene! Deyince,
silkinen kötürüm adam dimdik ayağa kalkar.
Ayakları üzerine dikilebildiğini anlayınca
söylediği ilk sözü şu olur:
– Ey Allahın Nebisi, sendeki bu mucizeler de
O’ndan değil mi? Öyle ise izin ver de geç kalmayayım, O’na şükredeyim,
diyerek hemen yere iner, başını secdeye koyar ve der ki:
– Rabbim! Seni tanıyan bir kalple, şükreden bir
dil nimetinin şükrünü yapmaktan acizken, şimdi gören bir çift gözle,
yürüyen iki de ayak da lütfettin. Artık bilemiyorum nasıl şükretmem
gerekiyor bu eşsiz nimetler karşısında?
Bu sırada çevreden toplanan halk, gösterdiği bu
mucizelerden dolayı İsa aleyhisselamın elini öpmek isterler. Ama
Allahın Nebisi işaret eder:
– Benim değil secdedeki şu kötürüm adamın elini
öpün!..
Derler ki:
– Onu secdeye indiren nimetlere biz baştan beri
sahibiz. Ama hiç birimiz onun duyduğu gibi bir mutluluk duymadık.
– Öyle ise, der, tefekkür edin, siz de düşünün.
Sözünü şöyle bağlar Allahın Nebi’si:
– Düşünen sahip olduğu nimetin farkına varır.
Düşünmeyen ise kendisini mahrumiyette sanır!
Kaynak: Yeni Aile
İlmihali, Ahmed Şahin,
Cihan Yayınlar
Ebabil Kuşları
Habeşistan
Krallığı'nın Yemen valisi olan Ebrehe, milâdî 570 yıllarında San'a
şehrinde,
'Kulleys' adı verilen muhteşem bir kilise yaptırmıştı. Maksadı, Kâbe
ziyaretine
rağbet gösteren Arapların ziyaretlerini oraya çevirmekti. Bu duruma
tepki
gösteren bir adam da, gecenin birinde Kulleys'e girip içine pislemişti.
Bu
hakarete çok öfkelenen ve koyu bir hıristiyan olan Ebrehe, gidip
Kâbe'yi
yıkmaya karar verdi. Topladığı onbinlerce asker (altmış bin olduğu
söylenir),
Mahmud adlı büyük bir fil ve daha başka fillerle Mekke'ye doğru yola
çıktı.
Önüne çıkan bazı kuvvetleri de mağlup ederek ilerledi. Taif şehrine
gelince
askerlerin bir kısmını Mekke'ye gönderdi. Onlar da Peygamber s.a.v.'in
dedesi
ve Kureyş'in reisi Abdülmuttalib'in ikiyüzü aşkın devesiyle ahalinin
hayvanlarını sürüp götürdüler.
Bu
olayın peşinden Abdülmuttalib, gidip Ebrehe'yle görüştü, develerinin
geri
verilmesini istedi. Ebrehe dedi ki:
-
Benden develerin istiyorsun da, Kâbe'den hiç söz etmiyorsun. Halbuki
ben onu
yıkmaya geldim.
-
Ben develerin sahibiyim. Kâbenin de onu koruyacak sahibi vardır!
Bu
görüşme sonunda develer geri verildi. Mekke halkı bu güçlü orduyla
savaşamayacağı için, anlaşma gereği dağlara çekilip neticeyi beklemeye
başladı.
Ebrehe
ordusu büyük fili önden sürerek Mekke sınırına dayandı. Kâbe'yi halatla
bağlayıp fillerle çekerek yıkmak istiyorlardı. Bu sırada Ebrehe'nin yol
kılavuzlarından Nüfeyl b. Habib, koca filin kulağından tutarak şöyle
bir şey
söyledi, sonra da koşarak dağa çıktı:
-
Ey Mahmud çök! Sakın ileri gitme, sağ salim geriye dön!
Mekke'ye
girişte büyük fil direndi, zorlanınca yere yattı. Onu bir türlü Kâbe
cihetine
yürütemediler. O anda sürü halinde ebabil kuşları ortaya çıktı. Her
birinin
ağzında ve ayaklarında nohut gibi birer taş vardı. Bu taşları ordu
üzerine
mermi gibi boşalttılar. Kime rastlarsa delip geçiyordu. Askerlerin çoğu
öldü;
'Fil Ordusu' dağılarak Yemen'e döndü. Ebrehe de dönüşte öldü. Kâbe ise
olduğu
gibi kaldı. Kur'an'da Fil Suresi bu olayı anlatır.
Eden Bulur
Eden Bulur
Eski zamanlarda, astığı astık kestiği
kestik, karşı tarafın sözünü dinlemeden, araştırmadan karar veren bir
hükümdar vardı. Bu hükümdar, bir gün hanımı ile sarayının geniş
bahçesinde dolaşıyordu. Sarayın bahçıvanı da, bahçenin bakımını
yapıyordu. Bahçıvan, hükümdarın hanımı ile beraber kendi tarafına doğru
geldiğini uzaktan görünce, onu hanımının yanında rahatsız etmemek için
ortadan kaybolmak, görünmemek istedi. Fakat nereye giderse gitsin,
hükümdar kendisini görecekti.
Nasıl ortadan kaybolayım diye düşünürken, altında bulunan ağacın üstüne
çıkmak aklına geldi. Hemen bir hamlede ağaca tırmandı. Yapraklarının
arasına saklandı. Olacak ya hükümdar da hanımıyla beraber o ağacın
altına oturmaz mı? Hükümdarın hanımı ortalıkta kimse olmadığı için
kocasıyla rahat konuşuyordu.
Bir ara hanımı istirahat için sırt üstü yere uzandı. Bu esnada, yukarı
doğru bakınca yaprakların arasındaki bahçıvanı fark etti. Derhal
toparlanıp hiddetle bağırdı: “Seninle baş başa hiç konuşamıyacak mıyım?
Adamların hep bizi mi takip edecek? Bu ne haddini bilmezliktir?”
Hükümdar şaşırdı, ne olduğunu anlayamadı: “Sultanım ne oldu? Ne
istediğini anlayamadım. Birileri seni rahatsız mı etti?” Eliyle ağacın
üstünü gösterip: “Görmüyor musun, adam tepemize çıkmış bizi dinliyor?”
Hükümdar, kafasını kaldırınca bahçıvanı gördü. Sesi çıkabildiği kadar
bağırdı: “Bre densiz bu ne cüret, çabuk in aşağı!” Adamın dizlerinin
bağı çözüldü. Eli ayağı tutmuyordu korkudan. Dallara tutunarak inecek
hâli kalmamıştı. Pat diye aşağıya düştü.
Bu arada hükümdarın sesini işiten adamları da yanına gelmişti.
Hükümdar: “Derhal bana celladı çağırın, gelsin!” emrini verdi. Bu arada
biraz kendine gelen bahçıvan doğrulup ayağa kalktı. Eteklerine sarılıp
özrünü beyan ederek hükümdardan affedilmesini talep etti. Fakat nafile.
Hükümdar adamlarına tekrar bağırdı:
- Nerede kaldı cellat, gelmedi mi daha, şu adam hâlâ konuşuyor?
Bahçıvan dedi ki:
- Hükümdarım, biliyorum ömrümün sonu geldi. Nasıl olsa beni
öldürteceksiniz. Ölmeden önce size önemli bir hadiseyi anlatmak
istiyorum. Ne olur beni dinleyin. Beni yine öldürtün, fakat dinledikten
sonra öldürtün. Nasıl olsa beni dinlemekle bir zararınız olmayacak. Bu
hadise benim için önemli olduğu kadar sizin için de önemlidir!..
Hayatınız ile ilgili.
Hükümdar, biraz yumuşamıştı. Bu önemli hadiseyi merak etti. Kendisinin
hayatı ile nasıl ilgili olabilirdi. Adamın kaçacak hâli yoktu nasıl
olsa. “Anlattıklarını dinleyeyim ondan sonra öldürtürüm, gerçekten de
belki benimle ilgisi vardır” diye düşündü. Adama dönüp:
- Anlat öyleyse. Fakat beni oyalayıp ölümden kurtulmak istiyorsan
yanılıyorsun, boşuna uğraşma! ikazını da yaptı.
Bahçıvan anlatmaya başladı: “Sultanım, benim babam da bir hükümdarın
bahçesinde benim gibi bahçıvandı. Çiçeklerin, ağaçların bakımı ile
ilgilenirdi. Sarayın bahçesinde değişik türden bir ceviz ağacı vardı.
Her nedense bu ağaçta her sene bir tane ceviz yetişirdi. Fakat tam
olgunlaşıp koparılacak duruma gelince ceviz kayboluyordu. Hükümdara bu
cevizden yemek nasip olmamıştı. Üç sene üst üste böyle devam edince,
hükümdarın artık sabrı kalmamış, babamı yanına çağırıp emrini bildirmiş:
- Eğer bu sene de cevize sahip olup, olgunlaşınca bana getiremezsen,
bilmiş ol ki kellen gidecek. Bunu kesin olarak böyle bil!
Zavallı babam, artık gece gündüz cevizin başında nöbet tutuyor. Ceviz
ağacının altında yatıp kalkıyor. Devamlı gözü tek cevizde. Olgunlaşsa
da kopararak hükümdara götürsem ve ölüm kalım sıkıntısından kurtulsam
diye bekliyor.
Nihayet cevizin toplama zamanı gelir. Babamın artık gözüne uyku
girmiyor. Çünkü kafasının gitme tehlikesi var. Bir gün bakıyor ki,
artık cevizin tam koparma zamanı gelmiş. Sevinç içinde, tam koparacağı
zaman, bir karga gelip cevizi dalından kopardığı gibi uzaklaşır.
Babam arkasından koşar, bağırır çağırır, fakat nafile. Gözü gibi
baktığı ceviz gitti. Artık yapabileceği bir şey kalmaz. Arkasından,
“Benim sonumun gelmesine sebep oldun. Senin de sonun gelsin. Bu
yaptığın yanında kalmasın” diyerek beddua eder.
Bu sıra bir de bakar ki, büyük bir kartal karganın peşine takılmış,
pençesini attığı gibi karganın işini bitirir. Babam aşağıdan kartala
seslenir:
- Ey kartal, kimsenin yaptığı yanına kalmaz. Senin de sonun yakındır.
Sen de girdin sıraya!
Derken bir de bakar ki, havada süzülerek uçmakta olan kartala bir avcı
nişan almakta. Ve avcı okunu kartala gönderir. Anında ok hedefine varıp
kocaman kartalı pat diye yere düşürür. Babam avcıya bağırır:
- Sen ne yaptın? Şimdi sen de girdin sıraya!
Avcı, babamın sözünden pek bir şey anlamaz. Babam avcının yanına
yaklaşırken ben arkasından ilerliyordum. Babam birden avcıya bağırmaya
başladı:
- Aman kendine dikkat et! Yılan!..
Fakat daha avcı ne olduğunu anlamaya fırsat kalmadan, büyük bir yılan
avcının bacağına dolanıp zehirini avcının bacağına boşalttı. Sonra da
kıvrıla kıvrıla uzaklaşmaya başladı. Babam yılanın arkasından
bağırıyordu.
- Ey yılan sen de girdin sıraya! Senin de sonun yakındır!
Ben olanların pek farkında değildim. Benim yanımdan geçerek
uzaklaşmakta olan yılanı görünce, elime geçirdiğim büyük bir sopayı
kaptığım gibi yılanın peşine takıldım. Babamın:
- Aman oğlum, yapma evladım! demesine aldırmadan, yılanın başına
elimdeki sopayı var gücümle vurduğum gibi, yılanı oracıkta öldürdüm.
Bu hali gören babam perişan olmuştu. Üzüntülü bir şekilde yanıma
yaklaştı.
- Evladım, şimdi sen de sıraya girdin. Niçin beni dinlemedin? diye
üzüntüsünü bildirdi. Ama olan olmuştu. Artık yapacak bir şey yoktu! “
Neticenin nereye varacağını merakla, heyecanla bekleyen hükümdar,
bahçıvanı öldürttüğü takdirde sıranın kendisine geldiğini anlamıştı.
Korkudan:
- Gözüme gözükme defol burdan! diye bahçıvana bağırdı.
Böylece canını kurtarabilmişti bahçıvan. Tabii ki aynı zamanda hükümdar
da...
Efendisinin Kulağını Çeken Köle
Hazret-i
Ömer (r.a) hilâfeti zemânında, Şâm şehrine gitmek îcâb etmişdi.
Se'âdet ve izzetle, Eshâb-ı güzînden bir cemâ'ati de yanlarına
alıp,
Medîne-i Münevvereden çıkıp, yola revân oldular. Hazret-i Ömerin bir
deveden
başka bineceği yokdu. Mugîre adlı bir köle var idi. Bir sâat hazret-i
Ömer
(r.a) o deveye binerdi. Mugîre yaya kalınca, deveyi yederdi. Bir
sâat
Mugîre binerdi. Hazret-i Ömer önünde piyâde olurdu. Allahü teâlânın
hikmeti,
Şâm şehrine girecekleri vakt, deveye binmek nöbeti Mugîreye gelmişdi.
Eshâb-ı
güzîn, hazret-i Ömere geldiler, dediler ki,
-Efendim,
ihsân eyleyin. Bu sâatde deveye se'âdetle sizin binmenizi ricâ
ederiz.
Hazret-i
Ömer buyurdu ki,
-Önce
nöbet benim idi, bu sâat nöbet Mugîrenindir. Deveye niçin ben bineyim.
Eshâb-ı
güzîn dediler ki,
-Bugün
Şâm şehrine girilecekdir. Şâm şehrinin bütün ileri gelenleri, sizi
karşılamağa gelirler. Onlar atlı, siz halîfe iken yaya yürümek münâsib
değildir. Lutfunuzdan ümmîd ederiz ki, ricâmızı makbûl tutup, red
etmeyiniz.
Hazret-i Ömer (r.a) huzûrsuz olup, dedi ki,
-Siz
bu evhâmdan kurtulmadınız mı? İslâm dîninin kadrini böyle mi anladınız.
Bize islâm şerefi yetmez mi. İslâm dîninden ekrem ve eşref bir nesne
var mıdır.
Bu se'âdet ve bu devlet ve bu izzeti Allahü teâlâ hazretleri bize ihsân
eylemişdir.
Dîn-i islâm tâcını başına koymak, kime müyesser olmuşdur.
Resûlullahın
(sav) getirdiği islâm elbisesini arkamıza giydirdi. Kelime-i şehâdeti
dilimize
çırağ eyledi. Kur'ân-ı azîm ile kalbimizi münevver eyledi. İslâmiyyetin
kadrini
acaba niçin anlamamışsınız ki, kendinizi halka, at ile, don ile
göstermek
istersiniz. Yalnız Habîb-i ekremin (sav)ümmeti olmak şerefi size
yetmez
mi, diye cevâb verince, kimse söze kâdir olamayıp, bir şey diyemediler.
Mugîre,
bu güç zemânda deve hâzırlayıp, hazret-i Ömerin (r.a)
huzûr-ı şerîflerine getirip, çökdürdü ve dedi ki,
-Yâ
halîfe! O Allahü teâlâ hakkı için ki, ondan gayri Allah yokdur. Bu
ahvâl
gönlümden geçmişdir. Eshâbın rey'i ile değildir ben düşündüm.
Kalbimden
halâl eyledim. İhsân eyle ve benim isteğimi kabûl eyle. Bugün deveye
se'âdetle
sizin binmenizi ricâ ederim, dedi.
Emîr-ül
mü'minîn önünde eğilip,
-Yâ
halîfe arkama basıp, devenin üzerine devletle bin diye iltimâs eyledi.
Hazret-i
Ömer (r.a) Mugîrenin cân-ı gönülden ricâsını görünce, hâtırı için o
gün se'âdetle deveye bindiler.
Ondan sonra, bütün islâm askeri içinde nidâ etdirdi ki,
-İşte
bugün Şâm şehrine girmek müyesser oldu. Buradan sağ ve selâmetle
çıkacağımızı Allahü teâlâ bilir. Her kimin bizde hakkı var ise, gelip
bizden
taleb eylesin.
Bütün
islâm askeri hazret-i Ömere hayr düâ eylediler.
Dediler
ki,
-Yâ
Allahü teâlânın halîfesi. Senden herkes râzıdır. Senden kimse huzûrsuz
değildir. Bir ferdin sizde hakkı yokdur. Münâdîler yüksek sesle
çağırdılar.
Hiçbir kimse gelip, bir hak taleb etmedi. Hepsi şükrân üzere
olduklarını
hazret-i Ömere haber verdiler. Halk arasından kimse gelmeyince,
hazret-i Ömerin
Mugîre adlı kölesi ileri gelip, dedi ki,
-Yâ
Emîr-el mü'minîn! Birgün, hiç suçum yok iken, kulağımı çekip, ağrıtdın.
Diyorsunuz ki, kimin hakkı var ise dünyâda iken taleb etsin. Hâlâ bu
hakkım
sizin üzerinizdedir, bilmiş olunuz.
Hazret-i
Ömer (r.a) buyurdu ki,
-Yâ
Mugîre gel, sen de benim kulağımı çek, berâber olalım.
Eshâb-ı
güzîn hep birden tekbîr getirdiler.
Arablarda
âdetdir ki, bunun gibi bir acâib ahvâl zuhûr etdikde, tekbîr
getirirler.
Dediler
ki,
-Yâ
halîfe, senin gibi âdil pâdişâh gelmemişdir. İ'tikâdımız budur ki,
şimdiden
sonra da gelmiyecekdir. Kölenin, bu şeklde küstâhlığa cür'et etmesi
uygun
mudur. Husûsen kişi, kendi kölesini azârlamasına bir şey lâzım gelmez.
Nerede
kaldı ki, bir mikdâr kulağını çekmiş olsun. Kölenin üzerine gidip,
-Niçin
edebsizlik eyledin diye azarladılar.
Hazret-i
Ömer (r.a) buyurdular ki, ey Eshâb-ı güzîn! Lutf edip, incitmeyin ki,
âhıretde cezâsını çekmekden ise, dünyâda çekip, kurtulmak evlâdır.
Sonra, yâ
Mugîre, gel sen de benim kulağımı çek. Dünyâda senin ile halâllaşalım,
âhırete
kalmasın, dedi. Mugîre de hazret-i Ömerin kulağına yapışıp, bir mikdâr
çekdi.
Hazret-i Ömer, buyurdu,
-Yâ
Mugîre, niçin ziyâde çekmedin.
Mugîre
dedi ki,
-Ahıretde
kısâsdan korkarım. Çok çekersem, senin hakkın benim üzerimde kalır.
Hazret-i
Ömer (r.a) böyle sultân idi ki, kölesi hakkında bunun gibi durumu
kabûlden çekinmeyip, dünyâda cezâsını çekdi. Kölesi de, acâib
değilmidir ki,
efendisi hakkında bu şekilde cezâ verdi. Efendisi Hak ehli olduğunu
muhakkak
bilip, değil huzûrsuz olmak, kalb-i şerîflerine zerre kadar bir şübhe
gelmediğine iitikâdı temâm olduğundan, bu fi'ile cesâret etmişdir.
Belki
hazret-i Ömerin (r.a) Mugîrenin böyle yapması ile muhabbeti şerîfleri
ona,
evvelki durumundan dahâ çok artmışdır.
Hazret-i
Ömerin (r.a) menâkıb-ı şerîflerine nihâyet yokdur. Yalnız bu yetmez mi
ki, rey'lerine uygun olarak onyedi yerde, Cebrâîl aleyhissalâm
Resûlullah (sav)
hazretlerine âyet-i kerîme getirmişdir. Tefsîr ve târîh kitâblarında da
vardır.
Kaynak:
Menakıb-i Çihar Yar-i Güzin
Eğer Göndermeseydi
Eğer
Göndermeseydi
Hazret-i
Ömer (r.a), hilâfeti zemânında, rûm pâdişâhına adam gönderip, dîne
da'vet eyledi. Rûm pâdişâhı da kıymetli hediyyeler ile elçi gönderdi.
Elçi
Medîne-i münevvereye geldi. Hediyyesini alıp, hazret-i Ömer (r.a) ile
buluşulduğu mahalde, hazret-i Ömer, bir kadıncağızın dıvârını yapıyor
idi. O
hâlde iken, haber verdiler ki,
-Rûm
pâdişâhının elçisi geldi. Emriniz nedir.
Buyurdular
ki,
-Ssöyleyin,
gelsin. Ellerinizi yıkayıp, bir yerde otursanız, olmaz mı, dediler.
Râzı olmadı. Ne yapsınlar. Elçiyi çağırıp, hazret-i Ömer ile
buluşdurdular.
Elçi,
hazret-i Ömeri bu hâlde görüp, dedi ki,
-Arab
pâdişâhı bu mudur. Eğer böyle olduğunu bilseydim, gelmezdim. Rûm
pâdişâhı
da beni buraya göndermezdi.
Hazret-i
Ömer iki mubârek parmaklarıyla işâret edip, buyurdular ki,
-Eğer
göndermeseydi, onun iki gözünü çıkarırdım.
Târîh yazdılar ki,
meğer
hazret-i Ömer böyle işâret etdiği
gibi, rûm pâdişâhı oturduğu yerde iki balçıklı parmak gelip, iki gözünü
çıkardı. Hattâ parmaklarının balçığı iki gözünün üzerinde yapışıp
kaldı. Her ne
kadar uğraşdılar ise de, gidermek mümkin olmadı. Bir zemândan sonra
elçi, izin
alıp, rûm pâdişâhına geldiğinde, gördü ki, iki gözü de amâ olmuş.
Sebebini süâl
eyledi. Ahvâli anlatdılar. Ta'accüb edip, o da hazret-i Ömer ile geçen
ahvâli
bunlara bildirdi.
Ba'zı rivâyetlerde,
rûm
pâdişâhının elçisi geldiği vakt,
Eshâb-ı güzîn hazret-i Ömerin (ra) yanında otururlar idi.
Hazret-i
Ömer, hurma lifinden bir gömlek giymiş, dokuz yerinden yamanmış idi.
Acabâ,
sultânım, mubârek arkanıza bir kaftan alsanız câiz olmaz mı,
dediklerinde,
hemen hazret-i Ömer (ra) gadaba gelip, dedi ki:
-Dahâ bu iitibâr
görmek
arzûsundan kurtulmadınız mı. Dîn-i islâmda kudreti
böyle mi fehm etdiniz. Bize dîn-i islâmın şerefi yetmez mi. Dîn-i
islâmdan
efdal ve eşref bir nesne varmıdır ki, ona i'tibâr edersiniz. Bu se'âdet
ve bu
devlet ki, Hak sübhânehü ve teâlâ hazretleri bize ihsân eylemişdir.
Kime
müyesser olmuşdur ki, dîn-i islâm tâcını başımıza koydu. Şer'ı şerîfi
Muhammedî
elbisesini arkamıza giydirdi. Kalbimizi kelime-i şehâdet ile münevver
eyledi.
Allah, Allah! Dîn-i islâm kadrini bilmemişsiniz. Ancak kendinizi halka
libâs
ile mi göstermek istersiniz.
O
şeklde gadaba geldi ki, belki kimse öyle gadaba gelmemişdir.
Söyliyenler pişmân
olup, artık, cevâba kâdir olmayıp, başlarını aşağıya eğip, sükût
eylediler.
Şimdi, bizim sultânlarımız bu hâl ile dünyâda geçinip, asla i'tibâr
etmeyince,
bize de lâyık olan budur ki, onların yolunu gözetip, kıyâmet gününde,
Allahü
teâlânın huzûruna ve Habîbullahın (sav) huzûruna vardıkda mahcûb
olmayalım.
Kaynak: Menakıb-i
Çihar Yar-i
Güzin
Ana Sayfa
Eğer
yalancı isen
İsrâiloğulları'ndan
abraş (cilt hastası), kel ve
kör üç kişi vardı. Hz. Allah bu üç kişiyi imtihan etmek istedi de
kendilerine bir melek gönderdi. Melek abraşa geldi ve:
-Hangi şey sana daha
sevimlidir? diye sordu.
Abraş:
- Güzel vücut, güzel
ten ve halkın iğrendiği abraşlığın benden giderilmesidir, dedi. Melek
onun vücudunu sıvazladı, hemen çirkin manzarası gitti; kendisine güzel
bir renk, güzel bir ten verildi.
Melek yine sordu:
- En çok hangi
maldan hoşlanırsın?
Abraş:
-Deve'den, dedi.
Ona, on aylık bir dişi deve verildi.
Melek:
- Allah bu deveye
senin için bereket kılsın, diye duâ etti.
Sonra melek kel'in
yanına geldi ve ona:
- En çok hangi şeyi
istersin? diye sordu.
Kel:
-Güzel saç ve halkın
tiksindiği şu kelliğin benden gitmesini, dedi.
Melek onu da
sıvazladı, kelliği gitti; kendisine güzel bir saç verildi.
Melek tekrar sordu:
- Hangi mal daha çok
hoşuna gider?
Kel:
- Sığır, dedi. Ona
da yüklü bir inek verildi.
Melek:
- Allah bu inekte
senin için bereket kılsın, diye duâ etti.
Daha sonra melek,
kör'ün yanına geldi ve ona da sordu:
- Hangi şey daha çok
hoşuna gider?
- Allâh'ın, gözümü
bana iâde buyurup insanları görmem, dedi. Melek onu da sıvazladı. Allah
Teâlâ da ona gözünü iâde buyurdu.
Melek:
- Hangi mal daha çok
hoşuna gider? dedi. Kör:
- Koyun, diye cevap
verdi. Ona da kuzulu bir koyun verildi.
Bir müddet sonra
deve ve sığır sahiplerinin bu hayvanları yavruladı, koyun sahibinin
koyunu da kuzuladı. Öyle ki; deve sahibinin bir vâdi dolusu devesi,
sığır sahibinin bir vâdi dolusu sığırı, koyun sahibinin de bir dere
dolusu koyunu oldu...
Derken bir zaman
sonra o melek, ilk görüştüğü andaki sûret ve hey'etinde Abraş'a geldi:
- Ben yoksul bir
adamım, dedi, yolculuğum esnasında maişet imkânlarım kesildi. Bugün
gitmek istediğim yere varmam, ancak evvelâ Allâh'ın, sonra da senin
sâyende olacak. Sana güzel renk, güzel ten ve bolca mal veren Allah
hakkı için, ben senden bir deve istiyorum ki, yolculuğumda (gitmek
istediğim yere) onun sırtında varayım.
Abraş:
- Hak sahipleri
çoktur yardım edilecek pek çok yer var, sana verecek malım yoktur,
dedi.
Melek:
- Ben seni tanıyor
gibiyim. Sen halkın tiksindiği Abraş değil misin? Sen Allâh'ın
(sonradan) servet verdiği fakir değil misin? dedi.
Abraş:
- Ben bu mala ancak
ata'dan ata'ya intikâl ile vâris oldum, dedi.
Melek:
- Eğer iddiânda
yalancı isen, Allah seni eski vaziyetine çevirsin, dedi.
Sonra melek ilk
görüşmelerindeki sûret ve hey'etinde kel adama geldi. Ona da Abraş'a
dediği gibi dedi. Kel de Abraş gibi reddetti.
Melek:
- Eğer yalancı isen,
Allah seni önceki hâline soksun, dedi.
Daha sonra melek
yine ilk görüşmelerindeki sûret ve şekliyle kör'e geldi ve dedi ki:
- Ben yoksul
biriyim; yolda kaldım, yolculuğum esnasında maîşet sebeplerim kesildi.
Bugün gitmek istediğim yere varmam, önce Allah, sonra da senin sâyende
olacak. Sana gözünü iâde eden Zât hakkı için, senden bir koyun
istiyorum ki; yolculuğumda onun sütünden gıdâlanarak memleketime
varayım.
Bunun üzerine o
adam:
- Dilediğin kadar
al, dilediğin kadarını da bırak. Vallâhi bugün, Allah için alacağın
hiçbir şeyde sana güçlük çıkarmayacağım, dedi.
Melek de:
- Malın sana kalsın.
Siz imtihan olundunuz. Senden râzı olundu, diğer iki arkadaşına da
gadap olundu, dedi.
Mevlâmız, cümlemizi
cimrilik ve nankörlük illetlerinden uzak eyleyip, hayır ve hasenatta
yarışan ve zâtına dâima şükreden kullarından eylesin.
Âmîn...
Hz.Ömer (r.a.)
tayin ettiği valilerden biri, Cuma hutbesi esnasında
Hz.Ömer'i öyle överki, bir Sahabi dayanamaz, kalkar, valiye
müdahale
edip, onu susturmaya çalışır.
Namazdan sonra durum Hz.Ömer'e iletilir. Halifenin
emriyle valiye karşı
gelen adam yakalanıp bir suçlu gibi götürülür.
Suçlu kabul edilen Sahabi, Hz.Ömer'in huzuruna
girince selam verir.
Hz.Ömer (r.a.), hiddetinden selama mukabelede bulunmaz. Onu azarlar.
Bunun
üzerine sahabi:
- Ya Ömer! Ben bir suç işlediysem, sen iki suç
işledin, diyince
Hiddeti
birden kaybolan Hz.Ömer (r.a.):
- Nedir benim o iki suçum?
- Allah'ın selamını verdim de çok hiddetlendiğin
için mukabelede
bulunmadın.
Vacibi terkettin. Bu bir. Suçluyu dinlemeden tek taraflı hüküm verdin.
Bu da iki.
Hatasını anlayan Hz.Ömer (r.a.) olayı anlatmasını
isteyince,
Sahabi:
- Tayin ettiğin vali, hutbede seni öyle övdü, öyle
övdü ki bu söz,
cemaatin üzerinde sanki fazilet yönünden senin Hz. Ebubekir'den daha
üstün
olduğun izlenimini bıraktı. İşte bu yanlış düşünceyi zihinlerden silmek
için müdahale ettim. Halbuki sen fazilet yönünden Hz.Ebubekir'in yarısı
kadarsın.
Hz.Ömer (r.a.)
- Neden?
Sahabi:
- Orduya yardım ediniz ! emri-i peygamberi
karşısında sen servetinin
yarısını getirmiştin. Hz.Ebubekir ise servetinin tamamını getirmiş ve
Ashabın
gözlerini yaşartmıştı.
Bunun üzerine Hz.Ömer (r.a.), o zattan özür dileyip dua istedi ve onu
serbest bıraktı. Böyle konuşan valiyi ise hemen görevden azletti.
Ekmek İstedin Afiyet İstemedin
İmam Kuşeyri (k.s.) naklediyor:
Sufinin birisi sürekli,
''Allah'ım, senden afiyet istiyorum,
Allah'ım senden afiyet
istiyorum...!'' diye dua ediyordu. Kendisine niçin sürekli böyle
dua ettiğini sorulunca, şöyle anlattı:
''Ben, manevi terbiyeye ilk girdiğim
günlerde hamallık
yapıyordum. Birgün ağırca bir un yükü taşıyordum,
dinlenmek için yükü bir yere koydum. Orada,
''Ya Rabbi, eğer her gün bana
yorulmadan
iki ekmek versen,
onlarla yetinirdim!'' diye dua ettim. O sırada önümde iki kişi
döğüşmeye başladılar; ben de aralarını bulayım diye yanlarına
vardım. Birisi, elindeki şeyi hasmına vurmak isterken başıma vurdu,
yüzüm kana bulandı. O sırada mahallenin asayişinden sorumlu
kimse gelip ikisini yakaladı, beni de kana bulanmış görünce, kavgacı
zannedip onlarla birlikte hapse attı. Bir müddet
hapiste kaldım, her gün iki ekmek veriyorlardı.
Bir gece rüya gördüm, birisi bana,
''Sen her gün yorulmadan iki ekmek istedin fakat Allah'tan
afiyet (beden,din ve dünya selameti) istemedin, işte istediğin sana
verildi!.
dedi.
Rüyadan uyandım, ondan sonra hep,
''Ya Rabbi, afiyet ver, Ya Rabbi
afiyet
ver..!'' diye dua
etmeye başladım. Bir ara hücrenin kapısı çalındı,
birisi,
''Hamal ömer nerede ?'' diye beni
sordu.
Beni götürdü, ellerimi
çözüp serbest bıraktılar.''
Resûlullah
(s.a.v.) buyurur ki:
"Allah'tan afiyet isteyin.
Kula
kamil imandan sonra afiyetten daha büyük bir nimet verilmemiştir.''
Ateşin
Yakmadığı aşık, Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları
Ekmek Veren Eli Kıran Baba
Ekmek
Veren Eli Kıran Baba
Bağdat'ı
kıtlık kırıp geçiriyordu. Herkesten önce de hamallar açlık
çekiyordu.
İçinde ekmek piştiği, sokağa kadar yayılan kokudan belli olan bir evin
kapısından seslendi hamalın biri:
- Allah rızası için birazcık ekmek. Günlerdir lokma girmedi ağzımdan.
Tandırın başındaki kadın taze ekmekleri kızına uzattı. "Ver şu adama"
dedi. Kızcağız ekmekleri güzelce katlayıp verdi aç hamala.
Hamalın sevincine sınır yoktu. Evine doğru hızlandı. Kim bilir kaç
günlük
açlığını giderecekti? Tam bu sırada karşıdan gelen birinin sert ikazı
durdurdu
onu:
- Çabuk söyle, bu ekmeği hangi evden aldın?
Geriye bakıp eliyle işaret etti:
- İşte şu evden.
Adam kızgın şekilde salladı başını:
- Yanılmamışım, böyle zamanda başka kimin evinden alınabilir
ekmek?
diyerek eve doğru ilerledi.
Kapıyı açar açmaz da sordu:
- Kim verdi ekmeği hamala?
Hanım korkudan kızını gösterdi. Güya kızına acır, bir şey yapmaz
diye
düşünmüştü. Halbuki adamın şükürsüzlük ve cimrilik içine işlemişti.
Elindeki
sopayı hızla havaya kaldırdı, kızının ekmek veren eline öyle bir
indirdi ki
bilek zedelenip burkuldu, el çarpık kaldı. Söyleniyordu kendi kendine:
- Ben herkese ekmek versem bu evde ekmek kalır mı? diye.
Halbuki nimet şükür isterdi. Şükürsüzlük nimetin gitmesine sebepti.
Nitekim bu
şükürsüzlüğün akibeti de öyle olacaktı. Olmaya başladı bile. Kısa
zamanda
işleri bozuldu, çarşının en işlek yerindeki dükkanını satması da onun
bozulan
işlerini. Bir ara o hale geldi ki, evine ekmek alamaz duruma bile
düştü.
Nitekim bir akşam eve gelmiş, kızcağızına da acı sözü söylemişti;
- Artık benden ümidinizi kesin. Çünkü bu akşam ekmek alacak kadar
da olsa
elime para geçmedi. Çarşıya in, ekmek parası iste.
Kızcağız çarşıya inmiş, utana sıkıla sattıkları dükkanın karşısına
geçerek bir
tanıdık görürüm diye beklemeye başlamıştı. Kendisini gören dükkandaki
adam
hemen yanına gelerek:
- Sen masum birine benziyorsun, ne bekliyorsun burada? diye sormuştu. O
da
anlatmıştı gerçek durumu:
- Ekmek alacak paramız kalmadı, bir tanıdıktan ekmek parası
istemek
üzere bekliyorum burada.
Hemen elini cebine attı adam. Hatırı sayılır bir miktar parayı
uzatarak
"Al" dedi. "Bununla istediğin kadar ekmek alabilirsin. Ben de
nimetin şükrünü eda etmiş olurum böylece."
Kızcağız elinin birini arkasına saklamış, ötekiyle parayı alırken
adamın
dikkatin çekti bu saklayış;
- Elinde bir yara bere varsa tedavi ettireyim, niçin saklıyorsun? Allah
bana
nimet verdi, şükrünü eda etmek için iyilik yapmam gerek, dedi.
Kızcağız önce açıklamak istememişse de adamın ısrarı üzerine anlattı
elinin
durumunu:
- Ben bir yoksula ekmek vermiştim. Babam yolda rastlayıp sormuş,
o da evi
gösterip 'İşte oradan aldım' demiş, bizi haber vermiş. Babam eve
gelince
elindeki sopayla ekmek veren elime öylesine bir darbe indirdi ki, elim
böylece
çarpık kaldı. Göstermekten utanır oldum. Bu yüzden de evde kaldım.
Bu açıklamayı dinleyen adam bağırmaya başlar:
- Komşular! Çabuk buraya gelin, ben hayalimdeki altın kalpli kızı
buldum, hayat
arkadaşım işte karşımda, siz de şahit olun... diyerek başlar anlatmaya:
- Ekmeği isteyen fakir bendim. Ben o gün bir hamaldım. Demek ki
elinin
çarpık kalmasına ben sebep olmuşum. Hem sebep olayım hem de seni bu
halinle baş
başa bırakayım. Buna Allah razı olmaz. Seni görünce içimden bir sevgi
selinin
koptuğunu anladım, bana ekmek veren kıza ne kadar da benziyor diye
düşünmüştüm.
Yanılmamışım. Baban şükürsüzlük ettiğinden Allah onun dükkanını elinden
alıp
bana nasip eyledi. Şimdi ise imtihan sırası bana geldi, ben de aynı
şükürsüzlüğe düşmek istemem. Haydi gel, nikahımızı yaptırıp birlikte
babanı
sıkıntıdan kurtaralım.
Yola koyulurlar, ekmek veren eli sakatlayan şükürsüz babaya doğru...
"Şükrederseniz çoğaltırım, etmezseniz elinizden alır şükredene veririm.
Şükürsüze de azabım şiddetli olur..." (Kur'an-ı Kerim, 14/7)
Emanet Fare
Emanet
Fare
Yûsuf
adında gezgin bir zât,
Zünnûn-i
Mısrî hazretlerinin İsm-i âzamı bildiğini öğrenince, Mısır’a gitti.
Huzûruna
varınca, önceleri iltifat görmedi. Sonra huzûra kabûl edildi ve
Zünnûn-i Mısrî
hazretlerine bir sene hizmet etti.
Bir
gün ona;
-
Ey üstâd, sana bir sene hizmet ettim, artık hakkımı vermen gerekir.
Senin
İsm-i âzamı bildiğini söylediler. Onu, benden iyi emânet edeceğin bir
başka
kimse olmayacağını bilirsin,dedi.
Zünnûn-i
Mısrî hazretleri sükût
etti. Ona cevap vermedi. Altı
ay sonra
bir tabağa konmuş ve bir mendile sarılmış bir şey çıkardı.
Ona;
-
Fustat’ta bulunan falan dostumuzu bilirsin değil mi?” diye sorunca;
-
Evet, dedi.
Zünnûn
hazretleri ona;
-
İşte bunu ona götür. dedi.
O
da sarılı tabağı aldı, giderken;
"Zünnûn-i
Mısrî gibi bir zât
hediye gönderiyor. Acabâ nedir, ne kadar
kıymetlidir?" diye düşündü.
Merakını
yenemeyerek tabağı
açtı. İçinden
bir fare
fırladı ve kaçıp kayboldu. Bu duruma kızarak, Zünnûn-i Mısrî'nin yanına
geldi.
Zünnûn-i
Mısrî ona;
-
Biz seni denedik. Sana bir fâre emânet ettik, ona hıyânet ettin. Hiç
sana
İsm-i âzamı güvenip teslim edebilir miyim? dedi.
Endonezya Nasıl Müslüman Oldu?
Kendi
halinde bir tüccardı. Bir gün
kumaşları gemiye yükledi.
Endonezya'ya gitti, oraya yerleşti. İşini orada devam ettirdi.
Kumaşları kaliteliydi. Tam da halkın aradığı cinstendi. Kendisi de
kanaat sahibi bir insandı. Kazancı az olsun, temiz olsun
düşüncesindeydi. Bir gün geç geldi iş yerine. Eleman iyi bir kâr elde
etmişti sattığı mallardan. Merak etti, sordu:
- Hangi kumaştan
sattın?
-Şu kumaştan
efendim.
-Metresini kaça
verdin?
-On akçeye.
-Nasıl olur?"
diye hayret etti,
-Beş akçelik
kumaşı on akçeye nasıl satarsın? Bize hakkı geçmiş
adamcağızın. Görsen tanır mısın onu?
Eleman gitti, müşteriyi
buldu,
getirdi. Dükkan sahibi müşteriyi karşısında görür görmez, helâllik
istedi ve fazla parayı müşteriye uzattı. Müşteri şaşırmıştı. Böyle bir
durumla ilk defa karşılaşıyordu.
-Ne demekti
hakkını helâl et?
Olay kısa sürede
dilden dile dolaştı. Çok geçmeden kralın kulağına
kadar vardı. Sonunda kral kumaş tüccarını saraya çağırdı. Kral sordu:
-Sizin
yaptığınız bu davranışı daha önce biz ne duyduk, ne de gördük.
Bunun aslı nedir?
-Ben, dedi
tüccar, bir Müslüman'ım. İslâm dini böyle emreder.
Müşterinin bana hakkı geçmişti. Dolayısıyla kazancıma haram girmişti.
Ben sadece bir yanlışı düzelttim.
Kral,
-İslâm nedir,
Müslümanlık nedir? gibi peş peşe sorular sordu. Birer
birer sorularını cevapladı. Kral ilk defa duyuyordu böyle bir dinin
varlığını. Fazla zaman geçirmeden İslâm'ı kabul etti. Daha sonra kısa
süre içinde de halk Müslüman oldu.
250 milyonluk nüfusa
sahip
olan bugünkü Endonezya'nın Müslümanlığı kabul etmesindeki sır sadece
beş akçelik kumaştı. Yapılan tek şey vardı sadece: İnandığı gibi
yaşamak, sahip olduğu güzellikleri çevresiyle paylaşmaktı. Efendimizin
müjdesi herkese açık: "Doğru ve güvenilir tüccar, kıyamet gününde
peygamberler, sıddıklar (doğrular) ve şehitlerle beraberdir." Yani,
asıl etkili olan söz dili değil, hal diliydi. Konuşmaktan çok
yaşamaktı. Anlatmaktan ziyade davranış dilinin devreye girmesiydi.
Kaynak : Mehmet Paksu, İman
Hayata Geçince
Etme Bulma Dünyası
Etme
Bulma Dünyası
Bir adam, karısı ve yaşlı babası. Kadın
kayınpederini
istememekte, huysuzluk etmekte, evin huzurunu bozmaktadır.
Bir gün kocasına:
- Bey... bey.. Bezdim bezdim. Bir gün
göremedim. Gençliğim gidiyor.
Ya ayrılalım, babanla kal., ya da al babanı al da nereye getirirsen
getir
beraber kalalım. Yoksa ben gidiyorum.
Adamcağız şaşkınbiraz da sitemli bir vaziyette:
-Ne diyorsun hanım, o babam babam; öldüreyim
mi, atayım mı? Kimi
var bizden başka bakacak, dese de karısı ısrarda ısdrar
ediyordu.
Adam baktı olacak gibi değil babasını dağa
bırakmaya karar verdi.
Yanına oğlunu da alarak yola koyulurlar. Babasına da:
- Baba, torununla beraber dağa oduna
gidiyoruz, istersen sen de
gel" der.
Baba gelinin dırdırını dinlemektense onlarla
beraber dağın
yolunu tutar. Ormanın içlerine girip bir müddet gittikten
sonra, oğlan babasına:
- Baba sen burada biraz dinlen. Bizde odun
toplayalım, der ve
oradan ayrılırlar
Odun toplamadan, babasını orada bırakarak dönerler.
Yolda torun:
- Dedemi almadık baba.
- Dedeni oraya bıraktık. Artık ihtiyarladı
orada kalacak.
Torun ısrar eder:
- Dedemi isterim... . En sonunda babasına
ne dese desin fayda
etmeyceğini anlayan çocuk:
- Baba, sen ihtiyarladığında ben de senin
gibi seni getirip
dağa mı bırakacağım? der demez adamın aklı başına gelir.
Babasını almaya
karar verir İhtiyar, kendisini almak için yoldan geri dönen oğluna:
- Evlâdım, sen beni bırakıp gidemezsin.
Çünkü ben babamı
bırakmadım.
Ölünceye kadar hizmet ettim.
Adam babasını alıp eve getirir.
«Bu
dünya etme-bulma dünyası» diye... Sen ne yaparsan sana
da onun aynısının yapılacak.
Evlat Katili
“…Olur
ki, hoşlanmadığınız bir şey
sizin için hayırlı
olur. Olur ki, sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şer olur.
Doğrusunu
Allah bilir, siz bilmezsiniz!” (Bakara, 216)
Uzun
yıllardır bu sevinçli haberi bekliyordu. Sanki
ayakları yerden kesilmiş heyecanından uçuyordu. Hemen beyine, annesine,
ne
bileyim, onun derdini yüklenen herkese bu müjdeli haberi vermeliydi.
Hızlı
hızlı hastane merdivenlerinden indi. Gördüğü herkese gülümsüyordu.
Kapıdaki
dilenci çocuğa çıkarıp 20 milyon verdi. Çocuk şaşkınlık içinde gözleri
faltaşı
gibi açılmış:
“-Bu
çok
değil mi abla?” diyebildi.
Tebessüm
ederek yolun karşısına geçti. Bir taksiye
binip doğruca beyinin dükkânına gitti. İçeride müşteriler vardı.
Telaşla içeri
girince beyi:
“-Ne
oldu Hatice?!” dedi. Hatice:
“-Seninle
çok önemli bir konuyu konuşmam lâzım. Burada
olmaz!” deyince, beyi merak içinde onu bir çay bahçesine götürdü.
Hatice hanım,
beyini sakinleştirmeye çalışırken kendi içi içine sığmıyordu:
“-Muratçığım,
sâkin ol şimdi, sana bir haberim var!
Duyunca lütfen heyecanlanıp bağırma!” Beyi daha bir meraklanmış ve:
“-Hadi
ne olduğunu anlatmayacak mısın?” deyince,
Hatice hanım, sırrını beyinin kulağına fısıldadı.
“-Hâmileyim!..”
Beyi
önce duraksadı, sonra:
“-Allah'ım,
Sana şükürler olsun!” diye bağırmaya
başladı. Âdetâ çocuklar gibiydi, yerinde duramıyordu. Bütün gücüyle
çığlık
atmak ve “baba” olduğunu bütün dünyaya ilân etmek istiyordu. Herkes
başlarını
çevirmiş tebessümle onları izliyordu.
Murat
bey:
“-Hatice,
ben bile unuttum, kaç yıldır bu bebeğin
yolunu gözlüyoruz!..” dedi.
“-10
yıldır, Murat'ım, 10 yıldır!..” dedi Hatice
hanım.
Murat
bey, annesine, akrabalarına telefon açıyor;
Hatice hanım da sevinç gözyaşlarıyla onu seyrediyordu…
Sanki
evliliklerinin en güzel günlerini geçiriyordu
Hatice… Ne istese ânında oluyordu. Kahvaltısı yatağına geliyor, bir
dediği iki
edilmiyordu. Hem şaşkın, hem de sevinç içindeydi.
Kayınvâlidesiyle
de problemleri sanki bir anda bitmiş,
ana-kız gibi olmuşlardı.
Hamileliğin
üçüncü ayında, doktor, ultrasonla bebeği
inceliyordu. Birden yüzü değişti. Hatice'nin kalbinin atışı değişmiş,
bakışını
doktorun mimiklerine odaklamıştı.
Doktor
sıkıntıyla Murat beyi de çağırdı. Hatice'yle
beyi çok korkmuşlardı. Neler oluyordu. Doktor:
“-Sizi
üzmek istemem, ama gerçekleri söylemem
gerekiyor. Bu çocuğun beyninde bir tümör var. Doğarsa zekâ özürlü
olacak.
İsterseniz hemen kürtaj yapalım, isterseniz bir hafta düşünün. Sonra
karar
verirsiniz.” dedi.
Hatice
olduğu yere yıkıldı. Beyi ise o kadar şaşkındı
ki, gözü Hatice'yi bile görmüyordu. Sevinç yumağı olan evleri bir anda
mâtem
ocağına dönmüştü. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu.
Haberi,
yavaş yavaş bütün akrabaları duydu. Herkes
akıl vermeye başladı.
“-Nasıl
uğraşacaksın onunla. Biz, akıllı çocukla bile
baş edemiyoruz, aldır gitsin!..” diyenler bir tarafta…
“-Müftüye
danış, günah!..” diyenler, “Onunla her gün
uğraşırken tahammül edemez, sonunda sert davranmaya başlarsın. O zaman
her gün
vicdanının kâtili olacağına, bir kere aldır, bir kere kâtil ol!..”
diyenler…
Artık
kimseyle görüşüp konuşmak istemiyorlardı. İşin
garip tarafı, eskisi gibi birbirleriyle de konuşmuyorlardı.
Murat
bey:
“-Hatice,
kararı çabuk vermemiz lâzım!” deyince,
Hatice hanım:
“-Ne
yapalım?” dedi. Murat bey:
“-Bence
kürtaj!.. Allah, sonra tekrar verir!” dedi.
Hatice bu cevaptan irkilmişti:
“-Yani
evlat kâtili mi olacağız?” diyebildi. Beyi:
“-Ama
zekâ özürlü olacak, nasıl bakarız? Elâlemin
içine nasıl çıkarız? Nasıl «bu çocuğumuz!» deriz.” diye cevap verdi.
Hatice
büyük bir kararlılıkla:
“-Hayır,
ben bu çocuğu yıllardır Allah'tan diliyorum.
Şimdi verdi ve bizi imtihan ediyor. Murat'ım, ne olur aldırmayalım!”
dedi.
“-Hatice,
ben zekâ özürlü bir çocuk istemiyorum!”
“-Allah'ın
sana verdiğine râzı değil misin?
Hatırlasana ne kadar sevinmiştin baba olacağına!..”
Murat
susuyordu. Hatice gözyaşlarıyla devam etti:
“-Belki
akıllı olsa hayırsız olacaktı, o zaman, «Keşke
akılsız olsa da hayırsız olmasa!» derdik. Kimbilir belki bu bizim için
hayırlıdır. Ne olur, evlad kâtili olmayalım!”
Hatice
hanım, bütün gece duâ etti, ağladı. Rabbine
sığındı:
“Rabbim!
Ne olur nefsime uydurma!.. Başkalarının
sözüne bakıp da kâtil olmama izin verme! Dayanma gücü ver. Şifâ ancak
Sen'de!..”
Sabah
olunca Murat Bey:
“-Eğer
çocuğu aldırmazsan senden ayrılırım!..” diyerek
Hatice'nin dünyasını bir kez daha başına yıkmıştı.
Hatice
hanımın bir karşılık vermesini beklemeden
kapıyı çarpıp çıkan Murat bey, arabasına bindi ve kontağı çevirmeye
başlamadan
önce düşüncelere daldı:
“Ben
senden ayrılamam Hatice, ayrılamam. Ama senden bu
çocuğu aldırmanı istiyorum. Aldırmıyorsun!..” diye söylendi.
Hatice
eşyalarını topladı, annesinin evine gitti.
Olanları annesine anlattı. Annesi Hatice'ye kızıp:
“-Beyin
haklı, sen çocuk hasretiyle ne istediğini
bilmiyorsun!” diye çıkıştı.
Onları,
sessiz köşesinde Kur'ân okuyan Şefika nine
dinliyordu. Annesi mutfağa gidince Hatice'yi yanına çağırdı. Hatice'nin
başını
kucağına yaslayıp:
“-Kızım,
canı veren Allah'tır. Almak da O'nun
hakkıdır. Korkma! Allah kimseye gücünün yetmeyeceği yükü yüklemez.
Demek, sen
bunu kaldıracaksın ki, sana veriyor. Belki rızası bunda gizlidir.
Sabret ve
kâtil olma!” dedi.
Hatice
kararını verdi. Doktoruna gitti:
“-Yavrumu
doğurmak istersem, benim sağlığıma bir
zararı olur mu, doktor hanım?” diye sordu. Doktor:
“-Hayır,
hâmileliğin normal, anormal olan çocuk!”
dedi.
“-O
zaman aldıramam!” dedi ve geri döndü.
Beyine
telefon açıp, kesinlikle çocuğu doğuracağını,
Allah katında sorumlu olmaktan korktuğunu söyledi ve “Ben kaderime
râzıyım!”
diyerek telefonu kapattı.
Beyi
telefonda duyduklarından sonra yaptığına pişman
olmuş ve başkalarının dediklerine kulaklarını tıkayarak, vicdanın
sesini
dinlemeye karar vermişti. O akşam Hatice'nin yanına gitti, bir demet
kırmızı
gül yaptırmış, güllerin üstüne de küçük bir not eklettirmişti:
“Ben
de
kaderime râzıyım!..”
Sevinçle
evlerine döndüler. Korkuyla geçen altı ay
sonra doğum zamanı gelmiş çatmıştı. Hem üzgün, hem sevinçli, hem buruk…
bütün
zıt duyguları beraber yudumluyorlardı sanki.
Dört
saatlik bir beklemeden sonra bebeğin ağlaması
koridorda duyuldu. Murat Bey olduğu yere çöktü. Ellerini açtı ve:
“-Rabbim
sevgisini de, sabrını da ver. İsyân ettirme!”
diye duâ etti.
Bu
sırada yanına kadar gelmiş olan hemşirenin sesiyle
irkildi:
“-Müjde
oğlunuz oldu!..”
İki
eliyle gözyaşını sildi. Bebeği kucağına aldı. Bir
anda sıcacık bir sevgi seli aktı kalbine, öptü kokladı.
“-Hoş
geldin Sabri!” diye mırıldandı. Bir anda
ağzından çıkan bu isim, onu korkuttu. “Evet, adı Sabri!” dedi.
Ertesi
gün bebeğin tahlilleri yapıldı. Doktor,
tedirginlikle bekleyen anne-babanın yanına giderek sevinçle:
“-Müjde,
bebeğiniz çok sağlıklı! Sandığımız gibi zekâ
özrü yokmuş!” dedi.
Odadaki
herkes sevinç gözyaşları döküyordu. Murat bey,
kendisinden utandı.
“-Rabbim
beni affet, affet!” diye ağlamaya başladı.
Hatice'ye döndü:
“-Eğer
senin îmân kuvvetin ve kararlılığın olmasaydı,
şimdi bir evlad kâtili olacaktım. Sen de beni affet!” dedi.
“Allah
her şahsı ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Herkesin
kazandığı
(hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir. Rabbimiz! Unutursak veya
hataya
düşersek bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin
gibi
bize de ağır yük yükleme!. Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmediği işler
de
yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla!.. Bize acı sen bizim Mevlâmızsın.
Kâfirler
topluluğuna karşı bize yardım et!..” (Bakara, 286)
Halime Demireşik
Şebnem
Dergisi, 12
Fakirlikten Vezirliğe
Dört
mezhep fıkhıyla ilgili iki
ciltlik “el-İfsâh” adlı kıymetli eserin de müellifi olan Abbasî
vezirlerinden ve alimlerinden İbn Hübeyre (ö.560/1165), vezirliğe
yükseliş macerasını şöyle anlatıyor:
Yoksulluktan elim çok daralmıştı. Hatta günlerce yiyecek
bulamamıştım. Bazı yakınlarım bana Maruf-i Kerhî hazretlerinin
(ö.200/8159) mezarını ziyaret ederek orada Allah’a dua etmemi, çünkü
onun yanında yapılan duanın makbul olacağını söylediler. Ben de onun
kabrini ziyarete gittim, orada namaz kılarak dua ettim. Sonra çıkıp
şehre (Bağdat’a) yöneldim. Katufta mahallesine geldiğim zaman, orada
işlek olmayan terk edilmiş bir mescit gördüm. İki rekât namaz kılmak
için girdim. Bir de baktım, hasır üstünde yatan bir hasta…
Hastanın başucuna oturdum ve “Ne istersin?” dedim. “Ayva
isterim.” dedi. Civardaki bir bakkal gittim, peştemalımı rehin
bırakarak iki ayva ve bir elma alıp getirdim. Hasta ayvayı yedikten
sonra, “Mescidin kapısını kapatıver.” dedi. Kapattım. Hasırdan bir
tarafa çekilerek “Şurayı kaz!” dedi. Orayı kazınca (altın para dolu)
bir kap çıktı! “Bunu al, çünkü sen buna daha layıksın.” dedi. “Senin
mirasçın yok mu?” dedim. “Hayır. Resafe’de bir kardeşim vardı, haber
aldığıma göre o da ölmüş.”
Adam benimle konuşurken ömrü bitti ve ölüverdi. Onu
yıkayıp kefenledim ve namazını kılıp defnettim. Sonra kabı elime aldım.
İçinde 500 dinar/altın varmış. Karşıya geçmek için Dicle kenarına
geldim. Baktım ki eski bir gemide eski elbiseler içinde bir kaptan,
“Yanıma gel, yanıma!” diyor. Ben de yanına gittim. Gördüm ki yanındaki
adamların çoğu da (kıyafetçe) bu adama benziyor. “Sen nerelisin?”
dedim. “Resafe’denim.” dedi. “Senin kimsen yok mu?” dedim. “Hayır.”
dedi. “Bir kardeşim vardı, görüşmeyeli hayli zaman geçti. Allah ona ne
yaptı bilemiyorum.” Durumu anlamıştım. Adama, “Kucağını aç.” dedim.
Açınca kaptaki altınları kucağına döküverdim. Gemici şaşırıp kaldı.
Onun kardeşiyle aramızda geçen hadiseyi olduğu gibi anlattım. Bu malın
yarısını benim almamı istedi. Ben de, “Vallahi bir tane bile almam!”
dedim ve hepsini verdim. Ben daha sonra halifenin sarayında kâtiplik ve
hazine memurluğu yaptım. Sonra da vezirliğe yükseldim.
Vefeyâtü’l-A’yân, 6/239-240; İbnü’l-Cevzî:
el-Muntazam (Beyrut 1995), 10/475.
Fırıncı Hikmet
Hikmet,
belediyeye ait ekmek fabrikasında çalışan bir işçiydi. İşine çok dikkat
eder, vazifesini ihmal etmemeye çalışır, kazancının helâl olmasını
isterdi. Fabrikayı hemen her akşam en geç o terk ederdi. Belediyenin
ekmeği biraz daha ucuz olduğu için, halk çok rağbet ediyordu. Kocaman
fırının içini ara sıra temizlemek ihtiyacı hâsıl olurdu, onu da
genellikle Hikmet yapardı.
Ramazan bayramın son günüydü. Ertesi gün ekmek çıkarılacaktı.
Hikmet, temizlik yapmak için yine fabrikaya gitti. İçeriye girip dış
kapıyı kilitledi, ışıkları yaktı, fırının kapağını açıp, içine girdi...
Gerekli temizliği yaptıktan sonra evine gidecekti. Sabaha karşı dörde
doğru gelen işçiler de, gelir gelmez elektrikle çalışan fırının
düğmelerini açacak, onlar hamuru yoğurup ekmekleri hazır edene kadar da
fırın güzelce ısınmış olacaktı.
Hikmet temizliğe dalıp gitmişti. Bir taraftan da kendi yakıştırdığı
şeyleri mırıldanıyordu. Tam o saatlerde fırının genç ustalarından olan
Cengiz fabrikaya geldi. Kirlenmiş olan beyaz önlüğünü almak için
uğramıştı. O akşam yıkattırıp, ertesi gün temiz temiz giymeyi
düşünüyordu. Dış kapıyı açtığında şaşırdı: “Hayret, içerdeki
elektrikler açık unutulmuş.” diye mırıldandı. Gidip önlüğünü aldı.
Fırının önünden geçerken açık duran fırın kapağını eliyle şöyle bir
itekledi. Çıkarken ışıkları söndürmeyi de ihmal etmedi.
Elektriklerin sönmesiyle, Hikmet hemen fırının kapağına koştu. Fakat
heyhat... Kapak üzerine kilitlenmişti. Var gücüyle bağırmaya başladı.
Fırının kapağını yumrukladı. Çırpınması fayda
vermiyor, sesini kimseye duyurması mümkün olmuyordu...
Tüyleri diken diken oldu. Dehşete kapılmıştı. Uzun müddet kendisine
gelemedi. Birazcık sakinleşince saatine baktı. Saat 23.05’i
gösteriyordu. Yaklaşık beş saati kalmıştı. Bir anda ölümle burun buruna
gelmişti.
Önce terlediğini hissedecek, sonra bunalacak, sıcaklık yavaş yavaş
sürekli artacak, artacak, artacak; vücudundaki yağlar erimeye
başlayacak, etler kızaracak ve daha bütün bunlar olmaya başlamadan
belki de o, kalpten gidecekti. Belki de çıldıracaktı. Çılgın çılgın
gülecekti...
Ah, o en güzeliydi. Bir delirebilseydi, düsüncenin kezzap gibi
yakıcılığından kurtulacaktı. Fırından yeni çıkan ekmekleri eline alınca
parmaklarında duyduğu yanık acısı aklına geldi. Sadece o kadarı,
yanığın ilk safhası bile değildi ama hemen elinden bırakırdı. Şimdi
ekmekler gibi kendisi pişecekti.
Bir kaç gün önceydi. İşçiler acıkmışlar, küçük tüpün üstünde yemek
pişirmişlerdi. Bir aralık tüpün kızgın demirine değmişti eli... Hemen
nasıl da kabarmış, su toplamış, sızladıkça sızlamıştı. Sadece iki
parmağın acısına dayanamamış, soğuk suyun içinde tutmuştu elini. Ya
şimdi?.. Yanan iki parmak ucu degil, bütün vücudu olacaktı. Gözlerinin
önünde, filmlerde yanan adamlar canlandı. Kendi hâli daha da zordu. Bir
anda yanmak değildi ki bu. Adım adım, hissede hissede... Terleyerek,
çıldırarak, dövüne dövüne...
İçerisinin ısındığını hissetti. Kapıyı kapatan her kimse fırını da
yakmış mıydı yoksa? Bu hararet böyle sürekli niçin artıyordu? Aman
Allahım! Beklenen an çabuk gelmişti. Saatine baktı. Saat gecenin 1’i
olmuştu. Nasıl geçmişti iki saat? Zaman su gibi akmıştı. Bir ömür
gibi...
Elleriyle duvarlara, demirlere
dokundu. Yok canım. Korkusundan fırının yanmaya başladığını
zannetmişti. Demirler
soğuktu işte. Biraz sakinleşti. Evini düşündü. Hanımı, oğlu merak
ediyor olmalıydı.
Hanımını niçin azarlamıştı sanki çıkarken? Hayat arkadaşına karşı daha
nâzik, daha hürmetli olmalı değil miydi? Ya çocuğunu... Keşke dövmemiş
olsaydı onu. Onlardan da mesul oldugu için onların hesabını da
verecekti Allah’a. Keşke hanımının dediğini yapsaydı. Hanımı Ona:
“Haydi, birlikte namaza başlayalım.” demişti. Hikmet ise: “Biraz daha
yaşlanalım.” diye cevap vermişti. Sanki sonrasında bütün bir ömrün
hesabını vermeyecek, sadece ihtiyarlığın hesabını verecekti...
Niçin sanki fırına gelirken camiye girmemişti? Müezzin gönlünün
derinliklerinden geldiği belli olan sesiyle yatsı namazına davet etmiş,
Allah’ın büyüklüğünü, kurtuluşun O’nun yolunda olduğunu haykırmıştı.
Hiç değilse ölmeden evvel son vakit namazını kılmış olacaktı. Belki
Rabbi o son vakit hürmetine affeder, diğerlerinin hesabını sormazdı.
“Ah ahmak kafam.” diye inledi. Hâlbuki beş vakit namaz kılan bir
insanın hâli ne güzeldi. Kıldığı bir vakit, muhakkak onun son eda
ettigi vakit olacaktı ve Rabbinin huzuruna secdesiz bir alınla
çıkmayacaktı. Öyle olmayı ne kadar isterdi.
Ya oğlu... Yedi yaşına girmişti. Bir baba olarak onun üstüne başına,
yiyip içtiğine dikkat ettiği kadar, manevî eğitimine niçin dikkat
etmemişti? Daha o yaşta her tip pisligin televizyon ekranlarından
üstüne sıçramasına nasıl da razı olmuştu? Çocuğuna Allah’ını,
peygamberini niçin sevdirmemişti?
Aklı çocukluğuna gitti... Gençliğine uğradı, tek tek dolaştı o
günleri... O günlerden elinde sadece pişmanlık veren, utandıran
günahlar kalmıştı. En ince teferruatına kadar bütün günahları aklına
geldi. Demek bütün bu tespit edilen şeylerin hesabını verecekti. Aklına
bir fikir geldi; fırının içinde teyemmüm edip namaz kılmak!.. Ama
toprak yoktu ki. Gene de ellerini fırının içinde yere vurarak teyemmüm
aldı. Namaza durdu. Her şeyin bitip tükendigi noktada, başka kime
dayanabilirdi ki? Aslında her namazda öyle hissetmeliydi.
Kendisini hayatında ilk defa Rabbiyle konuşuyor gibi hissetti.
Âlemlerin Rabbi’ne hamdetmeyi, O’na dayanmayı, O’ndan yardım dilemeyi,
dosdoğru olmayı ilk defa böylesine anlıyordu. Bütün benliğiyle secde
etti. “Eksiksiz, yüce, merhametli Sen’sin...” Acizliğini iliklerine
kadar duyuverdi. Rabbinden gelmişti ve O’na dönüyordu. Ahh, dönüşün
O’na olduğunu hiç unutmamış olsaydı...
Yoruldukça oturup tövbe etti. Estagfurullah çekti. Nasıl da daracık
yerde sıkışıp kalmıştı. Fırında olduğunu hatırladıkça vücudunu ateşler
basıyordu.
Cengiz ise evine gidip yatmıştı. Gece bir aralık yataktan sıçrayarak
uyandı. Saatine baktı. Saat 3.15’ti. Bir rüya görmüştü. Arkadaşı Hikmet
fırının içinde alev alev yanıyor, “Cengiz!!!” diye bas bas bağırıyordu.
Nasıl bir rüyaydı bu böyle... Birden aklına geldi. Olamaz! Fırının
kapağını Hikmet’in üzerine mi kapatmıştı yoksa? Hemen üzerini giyinip
sokağa fırladı. Hiç durmadan koştu. Gece işçileri henüz gelmemişlerdi.
Kapıyı açtı, ışıkları yaktı. Hemen fırının kapağını açıp içeriye
seslendi: “Hikmet!”
İçerden hiç ses gelmiyordu. Bir kaç defa daha bağırdı. Hikmet, ağlaya
ağlaya namaz kılıyordu. Öyle dalmıştı ki, isminin söylendiğini duyunca
irkildi. Olamazdı, yanlış duyuyor, hayal görüyordu. Fakat, yine duydu.
Birisi adını söylüyordu, ‘Hikmet’ diyordu. Hem fırının ışığı da
yanmıştı.
Selam verdikten sonra kapağa doğru yürüdü. Karşısında Cengiz’i gördü.
Fırından çıktı. Ama Cengiz, bir anda hortlak
görmüşçesine irkildi. Korkuyla: “Kimsin sen?” dedi. Hikmet’in Cengiz’e
sarılmak için uzanan kolları boş kalmıştı. Hikmet hâlâ ağlıyordu. “Ne
demek sen kimsin? Hikmet’im işte, görmüyor musun? Dün akşam temizlemek
için girmiştim. Birisi üzerime fırının kapağını kapattı.” dedi.
“Olamaz!” diyordu Cengiz. “Sen Hikmet değilsin.”
Hikmet ilk önceleri Cengiz’in bu hareketine bir mana veremedi. Nasıl
olur böyle söyler, nasıl olur da mesai arkadaşını
tanıyamazdı?
Birden aklında bir şimsek çaktı! Hemen aynaya doğru koşup kendine
baktı. Hayır, bu yüz, bu saçlar kendisinin olamazdı! Kırışmış ellerini,
solmuş yüzüne, bembeyaz olmuş saçlarına götürdü. Bir gecede
ihtiyarlamıştı. Hıçkırıklarla sarsılıyordu...
Bir daha aynaya bakamadı. Kendisinden kendisi bile korkmuştu. Yanmanın
ne demek olduğunu bilse kim bilir bir gecede ne kadar insan
ihtiyarlayacaktı. Yarın denilecek kadar kısa bir süre sonra yanmak
ihtimali, bu kadar hafife alınabilir miydi?..
Başı ellerinin arasında kala kaldı...
Asım Yıldırım
Merhaba Yenigün Hikayeleri
Fili Tanıma Hikayesi
Koca
cüsseli, güçlü bir hayvan olan fil, insanların hep
merakını çeker.Fili tanıma konusu ile ilgili meşhur bir kıssa
vardır. Bu kıssa, insanoğlunun iç dünyasını, düşünce ve
davranışlarını
yansıtması bakımından önemlidir. Toplumda yaşanan hâdiselere
ışık tutması yönüyle de çok dikkat
çekicidir. Bu hikayede âmâ insanların fili nasıl tarif ettikleri
ve
tanıttıkları anlatılır.Söyledikleri sözler, öne sürdükleri görüşler
ibret verici ve
manidardır. Kişilerin kendi anlayışına göre o koca cüsseli fili
tanıtması
ve müşterek bir çizgide buluşamamaları dikkate şayandır. Bu ibret
verici kıssa “Ruhu’l-Beyan Tefsirinde” şöyle
nakledilir:
“-Bir şehir vardı, şehrin bütün sâkinleri görme
engelliydi. Burada oturanlar Fil denilen hayvanı çok merak
etmişler. Onun iri yapılı, cüsseli, güçlü, kuvvetli bir hayvan
olduğunu
duymuşlar. Böylesi bir hayvanı yakınen tanımak
istemişler. Onlar bu arzu ile yaşarken günün birinde bir kervan
gelip o
şehrin yakınına konaklamış. İçinde fil bulunan bir kervanın
geldiği halk arasında duyulmuş.
O şehrin halkı meraklarını gidermek üzere gruplar halinde
kervanın yanına gelmiş.
İçlerinden biri elini file doğru uzatmış. Hayvanın uzunca
kulağı eline gelmiş. Kendi kendine: Fil kalkan gibi bir şey deyip
bu şekilde
inanmış.
Bir başkası elini uzatmış, ona da filin hortumu denk gelmiş. O
da filin direk gibi bir şey olduğunu hissedip öylece inanmış.
<>Bir
başkasının eli de filin sırtına rastlamış. O da taht gibi bir şey
hissedip öylece inanmış.
Kişiler elini hangi uzvuna değdirdiyse kendisine göre fili ona
benzetip o şekilde inanmış.
Fil hakkında meraklarını kendilerine göre bu şekilde
gidermişler. Hepsi mutlu olarak şehre geri dönmüşler. Her biri
kendi mahallesine gittiğinde merak edilen bu hayvanı,
halka tarif edip anlatmışlar. Halk duyduklarına göre inanmış fakat
bir araya gelince herkes
değişik tanıtmaya başlamış.
Hatta kendi görüşlerini ispat için delil ileri sürüp şöyle
demişler:
“- Anlatıldığına göre fil, savaş zamanı ordunun önünde
tutulurmuş. Dolayısıyla filin kalkan gibi bir şey olması lâzım.”
“-Nakledilir ki fil, savaşta düşman askerlerinin üzerine
hücumda kullanılırmış. Dolayısıyla direk gibi bir şey olmalı.”
<>
“-Fil, tonlarca ağır yük taşırmış. O halde sütun gibi olmalı.”
“- Bir çok insan filin üzerine binermiş.
O halde taht gibi bir şey olmalı” diyerek görüşlerini
açıklamışlar.”
Ey insan! şimdi sen kendi kendine düşün ki onlar bu şekilde
fili nasıl tanırlar?
Aralarındaki ihtilafdan nasıl kurtulurlar?
Fil hakkında nasıl doğru bilgi elde edebilir ve nasıl doğru
hüküm verebilirler?
Bütün akıl sâhipleri bilirler ki, ne kadar deliller ileri
sürseler de bu şekilde filin tarifine ulaşamazlar.
Toplumda hadiseleri anlama konusunda insanlar hep böyle
davranmışlardır.
Kendi sığ düşünceleri, sathi bilgi ve dar görüşleriyle
hadiseleri açıklamaya çalışmışlardır.
Halbuki Yüce Rabbimiz “Gerçek, Rabbinden gelendir. Öyle
ise şüphecilerden olma.” buyurmuştur. (Âl-i İmrân:60)
İnsanoğlu, Yüce Rabbını, sevgili peygamberini ve kitabını
hakkıyla bilir ve tanırsa asla dalâlete düşmez. Mârifetullaha eren
insan, hiç bir şeye âmâ kalmaz.
Mülkün sahibi Allah’a teslim olan her türlü şüphelerden
kurtulur. Zira o Allah mülkünde tektir. Mutlak güç sahibidir. Her
şeyden haberdardır. Her şeyi bilir, işitir, görür. Uygun olmayan
sıfatlardan münezzehtir. Her şey O’nunla kâimdir, O’nunla bâkîdir. O
fâil-i muhtârdır. Hayır, şer, küfür ve îmânın yaratıcısıdır. O’ndan
başka yaratıcı yoktur. “ O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. ”
(Şûrâ, 42/11)
O’nun peygamberler göndermesi fazlındandır. Muhammed
(s.a.s.) peygamberlerin sonuncusudur. Ona itaat eden Allah’a itaat
etmiş olur. Bu fermân-ı ilâhi, âyet-i celilelerde şöyle duyurulur:
“ Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan
ülü’l-emre (idârecilere) de itaat edin. ” (Nisâ, 4/59)
“ Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne
yasakladıysa ondan da sakının .” (Haşr, 59/7) buyurur.
Rasûlullah (s.a.) hevâ ve bid‘at ehlinden olan
kimselerle düşüp kalkmayı yasaklamış ve onlardan uzak olduğunu ifâde
etmiştir. Bir hadiste:
“ Sünneti öldüren ve dini ifsad eden bir topluluk gelecek.
Allâh’ın lâneti, lânet edicilerin,meleklerin ve insanların hepsinin
lâneti onların üzerine olsun ” buyurmuştur. (Deylemî, Hadis no:
8879, 882.)
İsmail Hakkı Bursevi hazretleri bu kıssanın peşinden şu
nasihatta bulunur :
“- Kim inançların çok, ihtilafların sayısız ve âlimin az
olduğu bir zamana rastlarsa şu on iki şeyi kendisine düstur edinsin.
Bunlar, âlimlerin süsü ve düsturu, cümle saâdetlerin temelidir. Kimde
bunlar bulunursa, Hak erlerinden bir er, Allah yolunun sâliklerinden
bir sâlik olur. Kimde de bulunmazsa , o insanların göğüslerine (kötü
düşünceler) fısıldayan, insanlardan ve cinlerden olan sinsi bir
vesveseci durumuna düşer” der ve on iki düstûru şöyle sıralar:
1- Sâlihlerle sohbet etmek.
2- Onların emir ve tavsiyelerine uymak.
3- Allah Teâlâ’dan râzı olmak.
4- Allah’ın yarattıklarıyla barış içinde olmak.
5- Halka eziyet etmemek.
6- Eğer gücü yeterse onlara iyilik etmek.
7- Müttakî, perhizkâr ve helâl yiyen olmak.
8- Tamah ve hırsı terk etmek.
9- Zaruret dışında konuşmamak ve hiçbir zaman kendisinde ilim
vehmetmemek.
10- Güzel ahlâkı düstur edinmek.
11- Riyazat ve mücâhede ile meşgul olmak.
12- Bir şeyin iddiâsında olmamak, dâimâ niyâz sâhibi olmak.
Cenab-ı Hak cümlemize hakkı hak bilip hakka uymayı, bâtılı
bâtıl bilip ondan uzak durmayı nasip eylesin.
(Ruhulbeyan, c.15, s.85-89.)
Mustafa Eriş
2014 - Mayıs, Sayı: 339, Sayfa: 048
Garip Karşılanan Bir Adak
Garip
Karşılanan Bir
Adak
Allah
dostlarından biri olan Abdullah Kalanisi (K.S.) bir defasında
gemi ile yolculuk ederken şiddetli bir fırtınaya yakalandı. Gemide
bulunan
yolcu ve mürettebat dua ettiler ve birer adakta bulundular.
Abdullah
Kalanisi'nin de bir adakta bulunması için kendisine işaret
ettiler. Abdullah Kalanisi, kendisine adfakta bulunması için işaret
edenler:
-
Ben şu fani dünyadan alakamı kestim. Beni böyle işlere
karıştırmayın,
dediyse de dinlemediler ve adakta bulunması için ısrar ettiler.
Onların
bu
kadar ısrarları karşısındfa Abdullah Kalanisi:
- Eğer Allah beni buradan
sağ salim kurtarırsa ben fil eti
yemeyeceğim,
diye onlara göre garip bir adakta bulunur.
Gewmi
mürettabatı ve yolcular:
- Hiç insan fil eti yer mi?
Neden böyle garip bir adakta
bulunuyorsun?,
dediler ve kendi aralarında bu zatın akli dengesinin yerinde
olmadığına
hükmettiler.
Bu
konuşmalara kulak misafiri olan Abdullah Kalanisi:
- Şu anda gönlüme gelen
budur. Ben de bu şekilde adakta
bulundum,
dedi.
Cenab-ı
Hak
onları şiddetli fırtınadan kurtarıp karaya çıkardı. Orada
günler geçmesine rağmen yiyecek buılamadılar. Açlıktan yıkılacak bir
haldeyken
bir fil yavrusu gördüler. Hemen onu öldürüp etini yemeğe başladılar,
Abdullah
bin Kalanisi ahdine ve adağına sadık kaldı ve fil etinden yemedi.
Onlar:
- Burada zaruret var. Biz
zaruret olduğu için yiyoruz. Sen
de ye!,
dediler.
Fakat
Abdullah bin Kalanisi onalrın sözlerini hiç dinlemedi, gerçekten
aç olmasına rağmen yine de fil etinden yemedi. Onlar fil etini yiyince
aniden üzerlerine bir uyku hali çöktü ve uyuyakaldılar. Biraz sonra fil
geldi. Yavrusunun kemiklerini orada görünce, önce uyuyanları tek tek
kokladı.
Üzedrinde yavrusunun kokusu bulunan herkesi öldürdü. Sonra abdullah bin
Kalanisiye geldi. Onda koku bulamayınca sırtını çevirdi ve sırtına
binmesini
işaret etti. O da filin sırtına bindi. Onu bilmediği bir yere götürdü.
Orada sırtında indirdi. Sehar vakti bir cemaat ile karşılaştılar,
cemaat
onu alıp evlerine götüürp, misafir ettiler.
İşte
ahde
vefa ve onun güzel bir neticesi...
Dini
Hikayeler, Bayram Altan
Gemideki Köle
Padişahlardan
biri acemi bir
köle ile gemiye binmişti. Köle hiç deniz
görmemiş, gemi yolculuğunun zahmetini tatmamıştı. Bağırıp çağırmaya
başladı, korkusundan titriyordu. Ağıdını dindirmek için ne kadar
uğraştılarsa boşa gitti. Kölenin bu hali padişahın da keyfini kaçırdı.
Gemide bulunanların hiçbiri onu sakinleştiremedi.
Yolcular arasında bir hakîm
vardı. Padişaha şöyle
söyledi:
- Eğer müsaade ederseniz ben onu
çabuk sustururum.
Padişah, “Lutfedersiniz” deyince,
o bilgenin
emriyle köleyi denize attılar. Köle, dalgalar arasında yuvarlanarak
birkaç defa batıp çıktıktan sonra saçından tutup gemiye doğru çektiler.
Gemiye yanaşır yanaşmaz iki eliyle dümene sarıldı, yukarı çıkarıldıktan
sonra da bir köşeye oturdu ve sesi kesildi.
Bilgenin bu tedbiri padişahın çok
hoşuna gitti ve
bundaki hikmeti sordu. Bilge dedi ki:
- Önceden boğulmak acısını
tatmadığı için
gemideki selâmetin değerini bilmiyordu.
İşte
bunun gibi, sıhhatin kıymetini de hastalığa tutulanlar bilir. Ey karnı
tok kişi! Arpa ekmeği sana hoş gelmezse de bana nimettir. A’raf
cennettekilere cehennem olsa da cehennemdekilere cennettir.
Yarini sinesine saran aşıkla, hasretle gözü
yollarda kalan çaresiz kişi bir midir?
Gülistan – Şeyh Sa’di-i Şirazi
Gerçek Anlaşılınca
Zülkarneyn
Aleyhisselam ordusuyla gece yolda giderken
ordusuna:
- Ayağınıza takılan
şeyleri toplayın, diye emir verir.
Ordu
bu emri duyunca; içlerinden bir grup:
-Çok
yürüdük, çok yorgunuz. Gece vakti bir de ayağımızı takılan şeyleri
toplayarak boşuna ağırlık mı yapacağız. Hiçbir şey toplamayalım,
diyerek
hiçbir şey toplamıyorlar.
İkinci
grup ise;
- Madem Komutanımız
emretti, birazcık toplayalım, emre
muhalefet etmeyelim.
Zira ordun komutanına itaat etmek gerekir, diyerek az bir şey
topluyorlar.
Üçüncü
grup ise;
-Komutanımız
bir şeyi boşuna emretmez. Muhakkak bildiği bir şey vardır. Bir
hikmete vardır, diyerek bütün abalarını ağzına kadar doldururlar.
Sabah
olduğunda bir de bakıyorlar ki, meğer bir altın madeninden geçmişler
de,
ayaklarına değen şeylerin altın olduğunun farkına varamamışlar. Bunu
anlayınca:
Hiç
almayan birinci grup;
-Ah niçin almadık! Nasıl dinlemedik komutanımızın sözünü. Keşke
alsaydık!
Bir tane bari alsaydık diyerek pişman oluyorlar.
Az alan ikinci grup ise;
-Ah
ne olaydı da biraz daha fazla alsaydık. Ceplerimizi, abalarımızı hınca
hınç doldursaydık diye sitem ediyorlar kendilerine.
Çok
alan üçüncü grup ise:
- Keşke gereksiz,
lüzumu olmayan eşyalarımı atsaydım, daha
çok toplasaydım.
Her şeyimizi doldursaydık, daha fazla alsaydık diyerek, fazla
almalarına
rağmen üzülüyorlar.
İşte
bu misalde olduğu gibi, Ahirette bütün insanlarda
bunun gibi ağıtlarda bulunacak.
Kafir
olan;
-
Keşke iman etseydik, keşke inansaydık da hiç olmasa Cehenneme girdikten
sonra
iman etmemiz sonucunda Cennete girseydik, ebedi cehennemden
kurtulsaydık,
Mümin,
fakat az sevabı olan;
-Keşke
biraz daha sevap işleseydim de, biraz daha ikrama mazhar olsaydım.
Mümin,çok
sevabı olan ise;
-Ah
ne olaydı da Makamımı biraz daha yükseltecek bir vakit daha namaz
kılsaydım, biraz daha fazla sadaka verseydim,oruç tutsaydım, biraz daha
sevap
işleyecek ameller yapsaydım... diyeceklerdir.
Rabbim
bu misallerden ders almak nasip etsin...
Geyik Boynuzu
Hasan
Sezâî Efendi
zamânında,
Edirne'de, kötü yola düşmüş bir kadın vardı. Bir zaman bu kadın
hâlisâne olarak tövbe edip, eski hâlinden vazgeçti. Sâlih ameller
işlemeye başladı. Fakat, uygunsuz kimseler tarafından tedirgin
ediliyor, rahat bırakılmıyordu. Bu kadın Hasan Sezâî'ye gelerek yardım
istedi. O da, kadına dergâhta kadınlara mahsus kısımda kalabileceğini
bildirince, bir oda tahsis edilip, kadın orada kalmaya, ibâdet ve
tâatla meşgûl olmaya başladı.
Bu arada boş durmayan fitneciler,
Hasan
Sezâî hakkında çirkin iftirâlar
yaymaya başladılar. Daha da ileri giderek, bir gece dergâhın kapısına
geyik boynuzu astılar. O ise bu hallere sabrediyor kimseye bir şey
demiyordu. Geyik boynuzunu dergâhın içine aldırdı. Edirne vilâyeti
günlerce bu dedikodularla çalkalandı. Hasan Sezâî Efendi yine
sabrediyor, hiç ses çıkarmıyordu.
Bu şâyiânın yayılmasından az zaman sonra, Edirne'de müthiş bir uyuz
hastalığı peydah oldu. Hasan Sezâî hakkında her kim iftirâ ve dedikodu
etmiş ise ve her kim bu dedikoduları dinleyip kabûl etmiş ise, bu
hastalığa yakalandı. Hastalık, bu sözlere adı karışmış olanlara
yayılıyor, diğer insanlara bir şey olmuyordu. Hastalığa yakalananların
bütün vücûtları yara bere içinde kaldı. Hiçbiri derdine çâre bulamadı.
Affı ve merhameti pekçok olan Hasan Sezâî hazretleri onların bu
hastalık sebebiyle şiddetli acı ve sıkıntı çekmelerine dayanamadı.
Mübârek kalbi tahammül edemeyip, bir gece kılık kıyâfetini değiştirerek
çarşıya çıktı. Kahvelerden birine girdi. Hiç kimse onu tanıyamadı. Uyuz
olanlara yaklaşarak;
"Sizin derdinizin ilâcı Hasan Sezâî'dedir." deyip oradan ayrıldı.
Ertesi gün dergâhın önü ana-baba gününe döndü. Hastalığa tutulan herkes
çâre bulmak ümîdiyle dergâha koşuyordu. Hasan Sezâî Efendi, gelenlerden
herbirine, onların dergâhın kapısına astıkları geyik boynuzundan
kazıyıp, toz hâlinde veriyordu. O tozu yarasına süren herkes Allahü
teâlânın izni ile şifâ buldu. Bu arada herkes hatâsını anlayıp,
yaptıkları iftirâ ve dedikodulara pişmân oldular, tövbe ettiler. Böyle
bir dertten kurtulmuş olmanın verdiği sevinçle, bir sergi açıp üzerine
para attılar. Toplanan paralarla dergâhın kapısına bir çeşme yapıldı.
Gönül Dili
Seyyide
Tün Nefise
Allah
dostlarından.... Seyyide
Tün Nefise Bir akşam vakti. Kapısı
çalınıyor. Komşuları, gayrimüslim bir çift. Bir ricaları var.
-Komşu, sende
biliyorsun,
bizim felçli bir kızımız var. Önemli bir
işimiz çıktı, sabaha kadar gelemeyebiliriz. Biz gelene kadar Allah
için...
kızımıza bakabilirmisin?
İşi gücü ibadet ve
gözyaşı
olan ulvi kadın:
- Ne demek, siz
işinize bakın
evladınızı düşünmeyin.
Anne baba işlerine,
Seyyide
Tün Nefise felçli kızın yanına gider.
Saatler saatler...
Allah
dostunun gözleri, kızın üzerinde, sevgi dolu
bakışlar ve kızdan sevgi dolu karşılıklar...
İçi bir an bir garip
bir garip
oluyor.
Gönül diliyle:
- Allahım Allahım,
şu güzel
kızı şu güzel kızı ayağa ayağa kaldır ve
ona hak yolu nasip et.
Anne ve baba
dönüyorlar. Hasta
kızları komşularının ayağının dibinde
oturmakta. Büyük bir mutluluk içersinde. Kapının açılmasıyla
birlikte
ayağa fırlıyor...
... ve hepsi artık, Allah'ın
razı oldukları içersinde, İslamın içinde.
Gurur
Sâlim
Şebşîrî'nin talebelerinden
Nûreddîn Ali Şebrâmelîsî isminde bir zât, bir gün İmâm-ı Gazâlî
hazretlerinin İhyâ kitâbından gurûr bahsini mütâlaa ediyordu.
Orada ilim sâhiplerinden bâzılarının, ilimlerine güvenerek ve
ilimlerinin kendilerini kurtaracağını zannederek aldandıklarını,
kendini beğenmeye, kibre ve gurûra kapıldıklarını, böylece felâkete
sürüklendiklerini okuyunca birden çok duygulandı. Kendisinin de o
tehlikelere düşmesinden çok korktu. Şimdiye kadar öğrendiklerim bana
yeter düşüncesiyle ilim öğrenmeyi bırakıp, devamlı Kur'ân-ı kerîm
okumakla, oruç tutmakla, sırf ibâdet ve tâat yapmakla meşgûl olmaya
karar verdi. Artık Sâlim Şebşîrî'den okumayacaktı. Ertesi gün derse
gitmeyecekti. Fakat hocası derste göremeyince merak edip sorar veya
yanıma gelir diye sırf hatırını gözetmek için derse gitti. Fakat, o
günkü dersi mütâlaa etmemişti. Ders esnâsında hep susuyor, derse
iştirak etmiyor, hep İhyâ'da okuduğu yeri düşünüyordu.
Ders esnâsında Sâlim Şebşîrî de, onun bu hâlini anlamıştı. Bir ara ona;
"Yâ Ali! Sana ne oldu. Bugün çok suskunsun" dedi.
O da;
"Efendim, bu günkü dersi mütâlaa etmedim" dedi.
Sâlim Şebşîrî onun hâlini kerâmet olarak anladı ve İmâm-ı Gazâlî'nin
eserlerini sayarak;
"Yâ Ali! İmâm-ı Gazâlî, Müstesfâ, Vecîz gibi şu şu eserleri telif
etmedi mi?" dedi.
Ali Şebrâmelîsî;
"Evet efendim" dedi.
Bunun üzerine sâlim Şebşîrî;
"Anlaşılıyor ki, sen İhyâ'dan Gurûr bahsini okumuşsun ve o sana çok
tesir etmiş. İlim ile meşgûl olmamak îcâbetseydi, İmâm-ı Gazâlî
hazretleri ilimle bu kadar meşgûl olur ve bu kadar eser yazar mıydı?
Sen ilim taleb et! Gücün yettiği kadar Allahü teâlâdan kork. Çeşitli
tehlikelere, kibre, gurûra düşmekten O'na sığın. Ümid olunur ki, Allahü
teâlâ seni ihlâs sâhibi kullarından eyler" dedi.
Ali Şebrâmelîsî diyor ki: "Hocamın bu sözleri bana çok tesir etti. Ben
önceki düşüncelerimden vazgeçtim. İlim öğrenmeye devâm ettim.
Vakitlerim hocamdan okuduğum ve okuyacağım dersleri mütâlaa etmekle
geçti."
Güzelliğinde imtihanı var
Süleyman
bin Yesâr,
bir arkadaşıyla
“Ebva” denen yerde konaklamışlardı. Arkadaşı yakındaki alışveriş
yerinden bir
şeyler almak üzere çadırdan ayrıldığı sırada Süleyman’ı geriden
gözetleyen bir
bedevi kadını hemen çadırın kapısına gelerek:
– Buraya kadar gelir misin? diye seslendi.
Süleyman, serili sofradan yiyecek isteyeceğini düşünerek bazı şeyleri
alıp da
kadına doğru yürürken kadının ikazı farklı oldu:
– Ben yiyecek falan istemiyorum, seni istiyorum seni. Yakışıklılığın
hoşuma
gitti. Karşı çadıra gel. Kimsecikler yok yanımda! Süleyman, bir
imtihana tabi
tutulduğunu düşünerek bağırmaya başladı:
– Defol buradan şeytanın elçisi. Şimdi arkadaşım gelir, İkimiz de rezil
oluruz!
Kadın, beklemediği bu karşılıktan ürkerek peçesini yüzüne kapayıp
çadırına
dönerken, Süleyman da içeriye girip ağlamaya başladı. Bu sırada
çarşıdan aldığı
şeylerle gelen arkadaşı Süleyman’dan yaşadığı durumu dinleyince o da
ağlamaya
başladı. Süleyman şaşırmıştı.
– Sen niçin ağlıyorsun? diye sordu. Aldığı cevap şöyle oldu:
– Kardeşim, sen gerçekten de bir iffet abidesiymişsin. İyi ki ben
muhatap
olmadım böyle bir imtihana. Muhtemeldir ki kaybedebilirdim. Allah sana
senin
güzelliğin kadar iman kuvveti lütfeylemiş demek ki.
Süleyman
oradan kalkıp Medine’ye
varır, o gece rüyasında Yusuf aleyhisselamı görür. Karşıdan kucağını
açarak
gelen Hazret-i Yusuf ona şöyle hitap eder:
– Gel seni kucaklayayım iffet abidesi kardeşim. Güzelliğin de kendine
göre
imtihanı vardır. Sen de benim gibi bu konuda imtihanlara tabi tutuldun,
ama
kazandın. Tebrik ederim seni.
Kaynak:
Yeni Aile İlmihali, Ahmed Şahin, Cihan Yayınları
Hacet Duası
Hacet
Duası
Büyüklerden biri, Ahmed Rıfâî'ye duâ etmesi için bir
hasta getirdi.
Hasta birkaç gün kaldığı hâlde, Ahmed Rıfâî hiçbir şey söylemedi. Bunun
üzerine hizmetçisi Yâkûb;
- Efendim! Bu hasta için duâ etmemenizin
sebebi nedir? deyince;
Ahmed Rıfâî
hazretleri;
- Ey Yâkûb! Cenâb-ı Hakk'ın izzetine yemîn olsun
ki, Allah katında, benim kabûl olunacağı vâd olunan yüz hâcetim vardır.
Şimdiye kadar hiçbirini dilemedim., cevabını verdi.
Yâkûb;
- Bir tânesi
bu biçâreye sarf edilse nasıl olur? deyince,
Ahmed Rıfâî hazretleri;
- Sen benim edebe aykırı hareket eden bir kimse olmamı mı istiyorsun?"
buyurup; "Dikkat ediniz, halk ve emir O'na mahsûstur. Âlemlerin Rabbi
Allah çok yücedir." (A'raf sûresi:54) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu,
sonra; "Ey Yâkûb, aslında fakîr olan bir kişi, bir hâcet istirhâm edip,
kabûle mazhâr olduğu zaman, eski vekar ve şerefinden de bir kademe
kaybeder." buyurdu.
Hizmetçisi;
- Efendim, namazlardan sonra her zaman
duâ ettiğinizi görüyorum." deyince de,
Ahmed Rıfâî;
- O başka, bu
başkadır. Namazlardan sonra yapılan, ilâhî emre uymak için yapılan
kulluk duâsıdır. Bu ise hâcet duâsıdır ve husûsî şartları vardır."
buyurdu.
Bu konuşmadan iki gün sonra o hasta şifâ buldu.
Hak Yola Getiren İki Söz
Büyük
erenlerden Hasan Basrî, bir gün arkadaşlarıyla birlikte yolda giderken
memleketinin tanınmış devlet büyüklerinden birinin oğlu ile karşılaşır.
Devlet
büyüğünün oğlu yağız atının üzerine kurulmuş, beraberinde de
hizmetçileri,
bütün sükse ve ihtişamıyla yoluna devam etmektedir.
Hasan
Basrî yolun ortasında durarak hoş
beşten sonra devlet büyüğünün oğluna şöyle seslenir: "Ey devlet
büyüğünün
oğlu! Sizler her şeyi mal ve para ile değerlendirirsiniz. Size şu iki
sözü
satmak istiyorum, alır mısınız? Çünkü bu sözleri size benden başka
kimse
söylemeye cesaret edemeyecektir. Sonra bu sözler sizi aydınlık Allah
yoluna
sokacaktır."
Devlet
büyüğünün oğlu, "Peki, kaça
satacaksınız?" deyince Hasan Basrî, "Birincisini bir, ikincisini de
iki gümüş para karşılığında veririm" diye karşılık verir. "Evet,
alırım" deyince de ilk sözünü söylemeye koyulur ve şöyle der: "Ey
devlet büyüğünün oğlu! Senin evin var mı?" diye sorar. "Var"
cevabını alınca da, "Kendin mi yaptırdın, yoksa miras mı kaldı?" diye
sorar.
Devlet
büyüğünün oğlu, "kendim yaptırdım"
diye cevap verir. "Ne kadar zaman içinde yaptırdın?" sorusuna ise,
"Epey uzun sürdü" karşılığını verir. "Neden her imkâna sahip
olduğun halde çabuk bitirmedin?" deyince de, "Binanın taşlarını,
ağaçlarını taşıyan hayvanlara acıdığım için fazla yük vurdurtmadım.
İşte o
yüzden de binayı kısa zamanda inşa etmek mümkün olmadı" der.
Ardından
sözü alan Hasan Basrî şöyle konuşur:
"Ey devlet büyüğünün oğlu! Mademki başkalarının hayvanlarına acıyarak
fazla yük taşıtmaya razı olmuyorsun, neden öz nefsine acımayıp da onu
dağlar
kadar günah yığını altında eziyorsun?"
Bu
sözler devlet büyüğünün oğlu üzerinde büyük tesir yapar. Atından inerek
Allah dostu Hasan Basri'nin ellerine kapanır. Ardından da
sabırsızlıkla,
"iki gümüşü hemen vereceğim, şu ikinci sözünü de hemen söyle" diye
yalvarır. Daha sonra Hasan Basrî ikinci sözünü söylemeye koyularak
şöyle der:
"Yola
koyulmuş böyle nereye
gidiyorsunuz?" diye sorar. "Devlet reisine, bir memurluk almak için
gidiyorum" cevabını alınca, "Bak en değerli elbiseni giymiş, en enfes
kokuları sürünmüşsün. Neden? Çünkü devlet reisi ve maiyetinde
çalışanlara karşı
mahcup olmak istemiyorsun. Halbuki onlar da senin, benim gibi birer
insan değil
mi? Şimdi sana sormak isterim. Yarın ölüp öbür dünyayı boyladığında
omuzlarında
taşıdığın bu kadar ağır günahlarınla ve kirli alnınla peygamberler ve
gerçek
müminler arasında Allah'a karşı hesap verirken utanmayacak mısın?"
Bu
sözlerin de son derece derin etkisi
altında kalan devlet büyüğünün oğlu atını hizmetçisine verdiği gibi
hemen Hasan
Basrî'nin ellerine sarılarak artık bütün dünyalık nimetlerini teper ve
ölünceye
kadar bu büyük zatın safında Allah'a ibadet etmeye karar verir.
Yüce Allah (c.c.) cümlemizi hak sözleri dinleyip de gereğini yerine
getiren
haksever kullarından eylesin, âmin...
(Senaniye)
Hakiki Derviş
Hakiki Derviş
Bir
pâdişahın çocuğu hastalandı. Ellerinden geleni yaptıkları halde, bütün
hekimler
çaresiz kaldı. Padişah ellerini açıp:
"-Ya
Rabbi, çocuğum şifâ bulursa, ülkemde yaşayan dervişlere şu kadar akçe
sadaka vereceğim." diye adakta bulundu.
Haftalar
sonra Padişahın çocuğu iyileşti. O da adağını yerine getirmeye niyet
ederek akçeleri keselere koydu.
Vezirini
çağırarak:
"-Al, bu
keselerin içinde ne kadar akçe varsa, zâhidlere dağıt!.."
dedi.
Vezir,
aklı başında kurnaz biri idi. Keseleri aldı, akşama kadar dolaştı.
Akşam
olunca geldi. Keseyi öptü, pâdişahın önüne bıraktı ve:
"-O
kadar aradığım hâlde hiçbir zâhid bulamadım, kimseye bir akçe
veremedim." dedi.
Pâdişah:
"-Bu
nasıl iş, nasıl söz!.." dedi. "Ben biliyorum ki; bu şehirde
dört yüz zâhid var!.."
Vezir:
"-Ey
cihan pâdişahı! Zâhid olan para almıyor, almak isteyen ise, zâhid
değildir." dedi.
Pâdişah
güldü. Orada bulunanlara dönerek şöyle dedi:
"-Benim,
vakitlerini Allâh'a ibâdete hasreden, Dünya'dan el etek çeken bu
insanlar hakkında ne kadar muhabbetim varsa, bu yaramazın da o kadar
düşmanlık
ve inkârı vardır. Bununla beraber o haklıdır. Bir zâhid akçe, lira
alırsa; git
ondan daha zâhid birisini tedârik eyle."
Derler
ki, dervişlerin yolu on esastan ibarettir ki: "Zikir, şükür,
hizmet, tâat, başkasını kendisine tercih, kanâat, tevhid, tevekkül,
teslim, tahammüldür.
"
Her kim
bu sıfatlara sahipse, kıymetli kaftan giymiş olsa bile derviştir. Fakat
boşboğaz, namaz kılmayan, zevk ve hevâsına tâbî olan, türlü nâhoş
arzular
besleyen, gündüzleri akşama kadar şehvet arkasında koşan, geceleri
sabaha kadar
gaflet uykusunda geçiren, ortaya ne gelirse yiyen, diline ne gelirse
söyleyen
kimse, aba giymiş olsa bile derviş değildir. Kaba giysiler içinde ne
müminler,
aba içinde ne kâfirler vardır.
Ey içi takvâdan uzak, fakat
üzerine riyâ
elbisesi giyinmiş olan kimse!.. Sen
ki, evinde kuru bir hasır üzerindesin; kapına yedi renkli perde asma!..
Kaynak: Şebnem
Dergisi
Hakimin dört suçu
Hakimin
Dört Suçu
Hazreti
Ömer Radıyallahü Anh, hilafeti zamanında Hımıs ileri gelenlerine bir
mektup yazıp çevredeki fakirlerin kendisine bildirilmesini isteyerek
yardım edeceğini bildirdi. Hımıs'lılar Şam ve civarında bulunan
fakirlerin bir listesini Halife Hazreti Ömer'e arzettiler. Hazreti Ömer
(R.A.) gelen listeyi açıp baktığında listenin başında kadı olarak
ta'yin ettiği Sa'd bin Amir'in ismini görüp listeyi getirenlere
hakiminin malî durumunu sordu. Onlar:
-
Hakimimiz hakikaten gayet fakirdir. Çünkü rüşvet olacağı korkusundan,
en küçük bir hediyemizi bile kabul etmiyor, dediler. Bu sözler Halife
Ömer'in hoşuna gitmişti:
-
Allah'tan bu kadar korkan hakiminizin hoşunuza gitmeyen tarafları da
vardır herhalde... Dedi. Onlar: Hakimlerinden şikâyetlerinin de
olduğunu ve bazı hallerinden memnun olmadıklarını söyleyerek
kusurlarını şöyle sıraladılar:
1
-
Hakimimiz vazifesine her zaman sabah namazından sonra başlaması lâzım
geldiği halde kuşluk vakti vazifesinin başına gelir.
2
-
Hakimimizi hiç bir gece aramızda görmüyoruz. O hep kendi başına evine
çekilir halkla münasebet kurmaz.
3
- Hele
haftada birgün, evinden dışarı bile çıkmaz, kapısını arkasından
sürgüleyip içerden ses bile vermiyor.
4
- O'nun
şahid olduğu bir hadise vardır. O hadise aklına geldiği zaman baygınlık
gelir ve üzüntüsünden hastalanır. O hadise ise Eshaptan Hubeyb'in
öldürülmesidir, dediler.
Hımıslıların
şikâyetlerini sonuna kadar dinleyen Hazreti Ömer, onlara bir kısım
erzak ve giyecek vererek gönderdi. Hakim Sa'd bin Amir'i de
kusurlarının sebebini öğrenmek üzere huzuruna davet etti.
Hakim,
Hazreti Ömer'in huzuruna geldiğinde, Halife O'na Hımıslıların bazı
şikâyetleri olduğunu söyleyerek dört kusurunun sebebini sordu. O, bu
dört hatasını şöyle izah etti:
Birinci
kusurum; ailem hasta olduğundan evin bütün işlerini bizzat kendim
görüyorum ve bu sebepten vazifemin başına ancak kuşluk vakti
gelebiliyorum, ikincisi ise; gündüzleri halk için vazife gören bir
kimsenin gece olunca Hak için vazife görmesine müsaade edersiniz her
halde. Ben akşam olunca gün boyu yaptığım işlerin muhasebesini yapıyor
acaba yaptığım işlerde bir kusurum var mı diye onu tetkik ediyorum.
Üçüncüsü
ise; sırtımdakinden başka giyecek elbisem yoktur. Haftada birgün
giydiğim çamaşırlarımı yıkıyor temizlik işleri ile meşgul oluyorum.
Hatta evimde bile üzerime alacak bir elbisem olmadığından yıkadığım
çamaşırlarım kuruyuncaya kadar hiçbir kimseyi görüşmeye bile kabul
edemiyorum.
Hubeyb'in
şehid edilmesini hatırlayınca bayıldığım ise doğrudur. Çünkü müşrikler
Hubeyb'i asarlarken ben yanlarında idim. Belki mani olabilirdim, ama o
zaman İslâmla müşerref olmamıştım, sadece hadiseye seyirci kaldım. İşte
bu hadise aklıma geldikçe kendimi tutamıyor mes'uliy etinden korktuğum
için bayılıyorum, hastalanıyorum, diye sayarak dört kusurunu da Halife
Ömer'e izah etti.
Sa'd bin Amir'in
(R.A.) bu izahatı
karşısında göz yaşlarını tutamayan Halife çok memnun oldu ve ondan
sonra Sad'ı hatırladıkça ağlar «Ah Sa'd ah Allah korkusu seni ne kadar
yüceltmiş» der onunla iftihar ederdi.
Halifeti Rasulillah
Diyanet
İşleri
Başkan Yardımcısı Mehmet Görmez'in geçen Ramazan'da bizzat yaşadığı
ibretlik bir olay.
Belarusya'nın
başkenti Minsk'e bağlı İvya köyünde bir camide teravih namazı
kıldırıyor kendisi. Önde erkekler, arkada kadınlar namaza duruyorlar.
Salavat getirilen kısımda ise erkekli kadınlı cemaatten ilahi formunda
bir ses yükseliyor:
"Lailahe illallah Cebrail
melekullah.
Lailahe illallah Mikail melekullah."
Şaşırıyor, devam
ediyor namaza. İkinci arada bu defa Azrail ve İsrafil'in isimleri
zikrediliyor. Sonraki aralarda ise sırasıyla bütün peygamberler
sayılıyor. En son
"Lailahe illallah Muhammed
Rasulillah"
sesleri yükseliyor. Ancak hemen ikinci mısra geliyor arkadan:
"Lailahe illallah
Abdülhamid Halifeti
Rasulillah."
Mehmet Görmez Bey,
"Salavatlar bitti ama o anda ben de bittim" diye anlatıyordu gözleri
dolaraktan,
"Neredeydim, hangi zamandaydım, şaşırmıştım."
Abdülhamid
bizi daha çok şaşırtacağa benziyor...
Kaynak: Abdülhamid'in Kurtlarla
Dansı 2. Mustafa Armağan, Kasım 2009, Timaş Yayınları, Sayfa 40
Halinden Şikayet Eden Adam
Arkadaşlarımdan biri, zamanının sıkıntılarından,
talihinin fenalığından şikâyet ederek bana derdini döktü. Dedi ki:
“Biliyorsunuz ki ailemin fertleri pek çok, geçim kaynağım pek azdır.
İhtiyaç yükünü taşıyacak gücüm kalmadı. Kaç defa gönlüme geldi ki şu
memleketi bırakayım, başımı alıp başka ülkeye gideyim. Orada -iyi kötü-
nasıl yaşadığımı kimse bilmez.”
Gurbette çok aç yatanlar oldu, fakat kimsenin
haberi olmadı; pek çok ölen oldu, onlara da kimse göz yaşı dökmedi.
“Bununla beraber şunu da düşündüm. Düşmanlar
arkamdan gülerek beni kötülerler; çoluk çocuğum hakkındaki gayretimi
bilmezler de bu yolda hareketimi insaniyetsiz olduğumu söyleyerek
derler:
“Gece gündüz hep kendini düşündüğünden çoluk çocuğunun gecesi gündüzü
olmayan şu düşüncesiz adam, âlemde rahat yüzü görmesin.”
Oysa biliyorsunuz hesap işlerinde oldukça bilgi
sahibiyim. Eğer sizin aracılığınızla bir işe girebilirsem şu darlıktan
kurtulur, size ömrüm oldukça minnettar kalırım.”
Bunun üzerine ben şöyle dedim: “Arkadaş, devlet
hizmeti iki taraflıdır. Refaha ermek imkânı olduğu gibi, canını vermek
ihtimali de vardır. Bence, o ümitle bu tehlikeyi göze almak akıllı işi
değildir.”
Fakirin evine tarla tezek vergisi ver, diye kimse
gelmez. Fakirlik çok zordur ama, devlette makam mevki sahibi olmanın da
yolu pek tehlikelidir.
Arkadaşım dedi ki: “Bu söz, benim halime uygun
bir söz değildir ve benim soruma cevap olmaz. İşitmedin mi ki tecrübe
sahipleri ne demişlerdir: Hesapta eli titreyenler, hıyanet sahibi
olanlardır.”
Hakk’in rızâsını çeken doğruluktur. Doğru yolda
gidenlerden sapıklık çok uzaktır.
Bilgeler demişler ki: “Dört çeşit kimse, dört
türlü kimseden korkar: Harâmi, sultandan; fâsık, gammazdan; hırsız,
bekçiden; fahişe, muhtesipten … Yoksa, hesabı kitabı doğru olan kimden
korkar?”
İş başına geçtiğin zaman taşkınlık yapma ki
azledildiğinde seni kimse eleştiremesin. Elbise temizleyiciteri
(çırpıcılar) kirli elbiseyi yerlere çarpar, sen kirli olmazsan kimseden
korkmana gerek kalmaz.
Şöyle cevap verdim. Sana bir hikâye anlatayım,
iyi dinle! Tilkinin biri büyük bir telaşla düşe kalka kaçıyormuş. Onu
görenlerden biri sormuş: “Ne oluyor? Bir felâket mi var?” Tilki, “Evet”
demiş: İşittim ki develeri zorla çalıştırıyorlarmış.” “A budala, senin
deveye neren benzer? Deve ile aranızda ne ilişki var?” orada
bulunanlar. Tilki, “Öyle söyleme pek, münafığın biri beni devedir diye
gösterir de yakayı ele verirsem, derdimi kime anlatacağım ve beni
kurtarmayı kim düşünecek?” demiş. Ne demişler: “Irak’tan tiryak
gelinceye kadar yılanın soktuğu zavallı ölmüş bulunur.” Evet, ben sizin
gerçekten namuslu ve doğru olduğunuzu biliyorum, fakat kıskançlar pusu
kurmuş, gammazlar köşeleri tutmuş, firsat gözetiyorlar. Şayet senin
güzel huylarının, iyi gidişlerinin aksine olarak padişaha aleyhinde bir
ihbar olacak olursa, lehinde söz söylemeye kim cesaret edecek? İyisi mi
kanaate sıkı sarıl da bu gibi sevdalardan vazgeç!
Hikmet sahipleri der ki: “Denizin pek çok yararı
var, fakat selâmet istiyorsan kıyıda kat. ”
Arkadaşım bu sözlerden canı sıkıldı, hatta kızdı
ve beni incitecek sözler söyledi: “Bu nasıl mantık, ne biçim düşünce?
Ben, seni dirayetli, sadık bir dost sanıyordum da sana derdimi onun
için döktüm. Bilgeler ne güzel söylemiş: “Dostluk kara günde belli
olur, yoksa sofra başında herkes dost olur.”
Gerçek dost refah zamanında gelip sana kardeş
görünen değil, sıkıntılı anında elinden tutup yarana merhem sarandır.
Baktım ki öfkeleniyor, benim kardeşçe öğütlerimi
garazkârlık olarak algılıyor. Hemen kalkıp, vezirin yanına gittim,
durumu ona arzettim. Ricam kabul edildi, adamcağızı küçük bir
memuriyete tayin ettiler. Çok geçmeden kabiliyet ve çalışmaları dikkati
çekti, ikbal yıldızı parlamaya başladı. Kısa zamanda devlet
makamlarının en yüksek derecesine kadar yükseldi. Sultanın
yakınlarından biri, devlet adamlarının parmakla gösterdikleri biri
haline geldi. Onun bu durumuna ben de memnun oldum. Şöyle dedim:
“İşler iyi gitmediği zaman kaygılanıp huzursuz olma. Âb-ı hayâtın
kaynağı karanlık içindedir.”
Ey felâkete duçar olan sakın üzülme, Allah’ın
nice gizli lutufları vardır.
Gidişata bakıp üzülme, sabırlı ol; sabir acıdır,
fakat meyvesi tatlıdır.
O sıralarda birtakım dostlarla Hicaz’a niyet
ettik ve gittik. Dönüşümüzde adamcağız beni iki konaklık yerde
karşıladı. Son derece perişan bir haldeydi. “Hayrola! Bu hal ne
haldir?” deyince, “Sormayın! İş, dediğiniz gibi oldu. Birtakım
münafıkların hasedine uğradım, beni hıyanetle itham ettiler. Padişah da
işi iyice araştırmadan beni görevden alıp hapsetti. Eski ahbaplarım,
samimi dostlarım, doğruyu söylemekten kaçındılar, bu kadar hukuku ayak
altına aldılar” diye cevap verdi.
İkbal sahiplerinin huzurunda herkes el pençe
divan durarak onu över. Talihinden dolayı düşen de ayak altında kalarak
hep ağlar.
Kısaca, türlü sıkıntılar çektim. Nihayet bu hafta
içinde hacıların sâlimen dönüyor oldukları haberi ulaşınca, babamdan
kalan mallarımı bile hazineye alıp beni hapisten çıkardılar.
Ona şöyle söyledim: “Zamanında benim sözlerimi
dinlemediniz. Size padişah hizmetinin başka işlere benzemediğini, hem
faydalı hem tehlikeli olduğunu söylemiştim.”
Bir tüccar için denizden çok kâr etme ihtimali
olduğu gibi bir gün cesedinin sahile atılma ihtimali de vardır.
Yarasını bundan çok kurcalayarak üzerine tuz
saçmayı uygun görmedim. Şu sözlerle konuyu kapattım:
“Şu sözümü bari iyi dinle, kulağına küpe olsun! Zehirli iğneye
dayanamayacaksan akrep yuvasına sakın yanaşma!”
Gülistan – Şeyh Sa’di-i Şirazi
Hangi Peygamberin Kızısın?
Cemâleddîn-i
Aksarâyî hazretleri anlatır:
Tâbiînden Hasan-ı Basrî hazretleri bir gün dergâhta otururken ihtiyar
bir kadın
gelir ve;
-Efendi
hazretleri, benim bir kızım vardı öldü. Hasretine dayanamıyorum. Bana
bir duâ öğret de rüyâmda görüp hasretimi gidereyim, der. Hasan-ı Basrî
hazretleri gerekeni yaptıktan sonra kadın gider. Fakat kadın, ertesi
gün
gözleri kan çanağı gibi olduğu hâlde ağlayarak tekrar dergâha gelir.
Hasan-ı
Basrî hazretleri kadına;
-Niçin
ağlıyorsun? diye sorunca kadın;
-Kızımı
rüyâda gördüm, ama üzerine katrandan bir elbise giydirmişler cayır
cayır yanıyor, cevabını verir.
Hasan-ı
Basrî hazretleri ve yanında bulunanlar kendi sonlarının nasıl olacağını
düşünerek ağlaşmaya başlarlar.
Aradan bir müddet geçtikten sonra Hasan-ı Basrî hazretleri, rüyâsında
kendinin
vefât ettiğini ve cennete girdiğini görür. Cennette gezerken muhteşem
bir köşk
ve önünde bir kadın görür.
O
kadına;
-Yavrum
sen hangi peygamberin hanımı veya kızısın? diye sorar.
Kadın;
-Efendim
ben, bir peygamberin hanımı veya kızı değilim. Geçen gün size gelip de
sizden rüyâsında kızını görmek isteyen kadının kızıyım, cevabını verir.
Hasan-ı
Basrî hazretleri;
-Kızım
annen senin Cehennemde yandığını söylemişti. Hâlbuki sen yüksek
makamlardasın. Bu makâma nasıl ulaştın? diye sorar.
Kadın;
-Efendim
biz kabir hayâtında beş yüz elli kişi azâb görüyorduk. Bir mümin
kabristana gelip on
bir İhlâs, on bir Felak, on bir Nâs
sûresini okudu.
Kabristanda yatan müminlerin ruhlarına
bağışladı. Allahü teâlâ bize azâb eden meleğe; “Benim âyetlerim ve adım
hürmetine burada bulunan ve azâb görenleri affettim. Onlara azâb
etmeyin ve
birer makam verin” buyurdu. Onun için bu makâma geldim cevabını
verir...”
Netice olarak, ölen yakınlarımızı seviyorsak, onları üzecek kötü
amellerden
sakınmamız ve onlara dua etmemiz, sadaka vererek, hayır, hasenât
yaparak
imdatlarına koşmamız lazımdır...
Haricilerin Tevbesi
İmam-ı
Azam Ebu Hanife rh.a., hiçbir müslümanı günahından dolayı tekfir etmez,
kâfir
olduğuna hüküm vermezdi. Onun yaşadığı dönemde etkili bir topluluk olan
Haricîler ise büyük günah işleyen herkese 'kâfir' damgasını
basıyorlardı.Ebu
Hanife'nin durumunu bilen ve onun sesini kesmek isteyen yetmiş kadar
gözü
dönmüş Haricî, bir gün kılıçlarını kınlarından sıyırmış vaziyette onun
huzuruna
çıktılar ve dediler ki:
-Ey Ebu
Hanife, ey bu ümmetin düşmanı ve şeytanı! Seni öldürmek bizler için
yetmiş yıl cihad etmekten daha önemlidir.
İmam-ı
Azam Hazretleri onlara şöyle dedi:
-Kılıçlarınızı
kınına koyun, parıltıları beni korkutuyor.
-Biz
kılıçlarımızı senin kanınla kınalamak istiyoruz, dediler.
Bu
tehdid karşısında İmam-ı Azam:
-Sorun da konuşalım, deyip sorunu konuşarak çözmeyi önerdi. Haricîler
teklifi
kabul edip:
-Mescidin
kapısında iki cenaze. Biri şarap içmiş, şarapta boğularak ölmüş bir
adam. Diğeri de zina etmiş, gebe kalınca kendini öldürmüş bir kadın.
Bunlar
hakkında ne dersin? diye sordular.
-Bunlar
hangi dinden? Yahudi, hıristiyan yahut mecusi mi? diye sordu
İmam-ı
Azam.
-Hiçbiri değil. Bunlar
Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed
s.a.v.'in O'nun kulu ve Rasulü olduğuna inanan dindendir, dedi
Haricîler.
İmam-ı
Azam sordu:
-Kelime-i
Şehadet imanın kaçta kaçıdır?
-İman
bir bütündür, parça parça olmaz, diye cevapladı Haricîler.
İmam-ı
Azam:
-İşte
bunların mü'min olduğunu kendiniz de kabul ediyorsunuz, diyerek
ihtilaflı
konuda haklı taraf olduğunu gösterdi. Hatta Haricîlerin sorduğu:
-Senden
öğrenmek istiyoruz, bunlar cennetlik mi cehennemlik mi? sorusuna
verdiği:
-Onlar
hakkında, Allah'ın peygamberi İsa a.s.'ın onlardan çok daha günahkâr
kimseler için söylediği şeyi söylerim:
'(Rabbim)
eğer onlara azab edersen, şüphesiz ki onlar senin kullarındır.
Kendilerini bağışlarsan, elbette mutlak izzet ve hikmet sahibi olan da
sensin.'
(Mâide,118), cevabı da Haricîlerin silahlarını atıp tevbe etmelerine
yol açtı.
Yanlış inançlarından vazgeçerek, gönül huzuruyla dönüp gittiler.
Yusuf
Yavuz
Semerkand
dergisinden alınmıştır.
Harmanım Saman Oldu
Ahmed
bin Hadraveyh hazretleri
gençliğinde bir defâ bir şeyhin dergâhına gitti. Üzerinde eski
elbiseler vardı. Onu gören talebeler kabullenemeyip, hocalarına; "Bu
gelen misâfir dergâhın ehli değil." dediler.
O ise dergâhta bir müddet kaldı.
Bir gün
dergâhın kuyusundan su çekerken elindeki kovanın ipi kopup kova kuyuya
düştü. Bu sebeple dergâhta vazîfeli olan hizmetkâr ona sitem edip üzdü.
Ahmed bin Hadraveyh hazretleri bu durum karşısında dergâhın şeyhine
gidip;
- Kova kuyuya düştü, çıkması için bir Fâtihâ okur musunuz? diye
ricâ etti.
Dergâhın şeyhi;
- Bu nasıl bir istek."
diye duraklayınca;
- Eğer siz okumazsanız izin verin ben okuyayım, dedi.
Şeyh de izin verdi. Kuyunun başında
Fâtihâ sûresini okudu kova birdenbire kuyunun üzerine çıktı.
Dergâhın şeyhi onun bu ihlâsını görerek
sarığını çıkarıp önüne koydu ve derecesinin onun derecesi yanında çok
az bir derece olduğunu ifâde için;
- Ey genç! Sen nasıl bir kimsesin ki
benim harmanım senin danen yanında saman oldu, dedi.
Ahmed bin Hadraveyh şeyhin bu sözü
üzerine;
- Talebelerinize söyleyiniz, misâfire kem nazarla bakmasınlar.
Zaten ben gidiyorum, diyerek, ayrıldı.
Hasta Sultan
Padişahlardan
biri, adını anmanın bile insanı
ürküteceği korkunç bir hastalığa yakalanmıştı.
Yunan hekimleri tedavisine imkân bulamadılar.
Yalnız şu nokta üzerinde ittifak ettiler: Şu ve şu şekilde bir insanın
ödünden başka bu derdin çaresi yoktur.
Padişah emretti, aradılar, taradılar, istenilen
nitelikleri bulunduran bir köylü çocuğu buldular. Padişah, çocuğun
annesiyle babasını çağırtarak birçok para ve ihsan karşılığında onları
ikna etti. Kadı da, “Padişahın selâmeti için ahaliden birinin kanı
dökülebilir” diye fetva verdi. Yapılacak iş kalmadı. Çocuğu cellâda
teslim ettiler. Cellât, vazifesini yapmaya hazırlanırken, çocuk başını
semaya kaldırarak acı acı gülmeye başladı. Çocuğun bu gülmesi,
padişahın merakını çekti, çocuğa dedi ki:
-Şu hal, senin için gülecek
bir hal değildir. Söyle, niçin gülüyorsun?
Çocuk dedi ki:
-Evlâdın
nazını çekecek, anasıyla babasıydı. Onlar beni değersiz bir menfaat
karşılığında feda ettiler. Dava, kadılar huzuruna çıkarıldı, adalet
onlardan beklenirdi. Onlar da katline fetva verdi. Padişah ise,
kendisinin sağlığını benim kanımın dökülmesinde görüyor. Şu halde
Allah’tan başka yardımcım kalmamıştır da ...
Ey Allahım, halimi kime şikâyet edeyim. Adaleti
ancak senden beklerim, çünkü sen şanı yüce olansın.
Padişah bu
sözlerden pek üzüldü, gözleri yaşardı. “Masum bir yavrunun
kanına girmektense benim ölmem daha iyidir” diyerek çocuğu bağrına
bastı, öptü, okşadı ve birçok bağış ve ihsan yaparak onu serbest
bıraktı. Rivayet ederler ki padişah o hafta içinde devasız derdinden
iyileşti.
Nil kıyısında dolaşırken bana bir fil çobanı çok
güzel bir beyit okumuştu, onu hiç unutmam:
Hani her gün çiğneyip geçtiğiniz karıncalar var
ya, işte aynen bunun
gibi bir gün sizi de filler ezer geçer.
Gülistan – Şeyh Sa’di-i Şirazi
Hatice Annemizi Unutulmaz Kılan Hizmet
Eline aldığı kuru bir
hurma dalına dayanarak Resûlüllah’ın kapısına kadar gelmiş olan yaşlı
bir kadın, içeri girmek arzusunu izhar etmesi üzerine;
– Yâ Resûlâllah, kim olduğunu bilmediğimiz bir
ihtiyare kadın, zâtınızı görmek istiyor,” dediler.
Resûl-i Ekrem Hazretleri:
– Müsaade edin, gelsin,” buyurdular.
İhtiyarlıktan âdeta rükû eder halde duran kadın,
hurma dalından edindiği asâsına dayana dayana Resûlüllah’ın kapısından
içeri girdi, bir-iki adım ilerledikten sonra, kendisini tanıyan
Resûlüllah hemen ayağa kalktılar; altlarındaki içi hurma lifi dolu
minderlerini göstererek oturmasını istediler.
Resûlüllah’ın bu kadına gösterdiği hürmet ve
alâka, orada hazır bulunan Hazret-i Ömer’in dikkatini çekti; hattâ kim
olduğunu merak ettiği bu ihtiyareye gösterilen bu ikramı, biraz da
fazla gibi bulduğu içindir ki, ihtiyare kalkıp gittikten sonra:
– Yâ
Resûlâllah, bu kadın kimdi ki, kendisine ayağa kalkacak kadar hürmet
ettiniz, minderinizi verecek kadar alâka gösteriniz?” dedi.
Resûlüllah’ın cevabı tek cümleden ibaretti:
– Bu kadın, bizim Hatîce’nin dostlarındandı!”
Burada aklımıza şöyle bir sual geliyor:
– Resûlüllah Hazretleri, senelerce evvel vefat
etmiş olan Hatice Validemize, neden bu kadar alâkâ duyuyordu ki, O’nun
dostlarına bile ayağa kalkıyor, minderlerini vermek kadirşinâslığında
bulunuyorlardı? Hatîce Validemizin kendisini bu derece sevdiren
hususiyeti ne idi?
Bu sualin cevabını da, Hazret-i Âişe Validemizin
hazır bulunduğu bir mecliste cereyan eden şu hatırada bulmak mümkündür.
Fahr-i Kâinat Efendimiz, bir aile sohbetinde, Hazret-i Hatîce
Validemizi uzun uzun yâdetmiş; bazı hatıraları yeniden anlatarak,
geçmiş günlerini dile getirmişti.
Hazret-i Âişe Validemiz:
– Yâ Resûlâllah, senelerce evvel ölüp gitmiş olan
bir yaşlı kadını, bu kadar hatırlayıp yâdetmekte ne fayda var? Allahü
Zülcelâl, size, O’ndan daha genç ve güzelini ihsan etmiş; ağzında dişi
bile kalmamış bir ihtiyare yerine daha gencini vermiştir,” dedi. Âişe
Validemizin bu sözlerine karşı Resûlüllah Hazretleri’nin, Hz. Hatîce
Validemizi niçin unutmadığını bildiren şu cevaplarını, dikkat ve
ibretle okumaktayız:
– Yâ Âişe! Seneler geçtiği halde Hatîce’yi
unutmayışım, O’nun dış güzelliğinden değildir.
Herkes beni red ve inkâr ettiği zaman, Hatîce
bana inandı ve tasdik etti.
Etrafımdakiler bana, yalancısın, dediği zaman;
Hatîce bana, doğru söylüyorsun, asla çekinme, dedi.
İnsanlar benden bir pulu esirgediği zaman,
Hatîce, bütün servetini önüme sürerek bunların hepsi emrindedir,
istediğin kadar harcayabilirsin, dedi.
Dünyada yalnız kaldığım günlerde, Hatîce, benden
asla geri kalmadı; bunların hepsi geçicidir, üzülme, ileride bu
güçlükleri kolaylıklar takip edecektir, dedi.
İşte ben, Hatîce’yi, bu fedakârlıkları için
unutmuyorum!”
Hz. Hatîce’yi seneler geçtiği halde unutturmayan
meziyetleri, Resûlüllah nezdinde, kadın arkadaşına oturduğu minderini
verdirecek kadar kazanmış olduğu itibar ve kıymeti; hanımların
dikkatlerini çekmelidir.
Mü’mine hanımlar, İslâm dâvası uğrunda fedakârca
çalışan kocalarına engel olmamalı. Hatîce annemiz gibi, bütün kuvvet ve
imkânlarıyla dâva uğrunda çalışan beylerini takviye ile yardımcı
olmalıdırlar.
Kaynak: Yeni Aile İlmihali, Ahmed Şahin, Cihan
Yayınları
Hayır Belki Şerrin içinde Saklıdır
Evlendi
ve ilk gece eşinin yüzünü
açtı rengi siyah idi, güzel de değildi.. Zifaf gecesi eşini terk etti..
eşi bunu
anlayınca birkaç gün sonra adamın yanına gitti ve dediki *''HAYIR BELKİ
ŞERRİN
İÇİNDE SAKLIDIR''* dedi ve ikna etti, zifafını tamamladı..
Ama
kalbinde yine sıkıntı vardı..
eşinin şeklinden dolayı İkinci bir kez eşini ve şehri terketti.. Bu
sefer
aradan 20 yıl geçti eşinin ondan hamile kaldığını bilmeden geçen 20
yıl..
Evet
şehre geri döner namaz için
camiye girer bakar ki genç bir vaiz ama çok muhteşem vaaz ediyor.
Dehşete
kapılır ve hoşuna gider.. Oradakilere sorar kim bu Alim delikanlı?
diye..
Derler
ki "adı ENES"
Babası
kim? der. Derler ki
"20 yıl önce buralardan göçtü adı
MALİK"
Gencin
yanına gider ve der ki
"seninle evinize kadar geleceğim. kapıda bekliyeceğim annene dersin ki:
*HAYIR BELKİ ŞERRİN İÇİNDE SAKLIDIR*..''
Giderler..
annesine bunu der demez
"koş koş evlat, o senin baban" der, "kapıda bekletme."
Evet
öyle bir sıcak karşılama olur
ki. Zira annesi oğluna;
"Oğlum
baban bizi terk etti
yalnız bıraktı gitti" dememiştir.. O yüzden baba sevgisi tazedir..
Evet
işte o anneden *ENES İBN-İ
MALİK* olmuştur..
Efendimizden
(sav) 2268 hadisi
rivayet etmiştir.. Efendimizin (sav) hizmetkarı olmuştur.
Allah
senden razı olsun ey Enes'in
annesi, bize böyle güzel evlat yetiştirdin ve bize güzel bir ders
öğrettin..
Evet
*bazen HAYIR ŞERDE
GİZLİDİR..*
Bazen
bazı işlerden ve kişilerden
uzak dururuz, içimiz kabullenmez ve birçok hayrı kaçırırız..
Şu
sözleri gözardı etmeyelim:
*
*Allah belki bu durumda sana
hayır dilemiştir..*
*
*Allah bazı işleri ancak hayır
için erteler..*
Hayır var
Bir zamanlar Afrika'daki
bir ülkede hüküm süren
bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu,
birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu
da beraberinde götürürdü.
Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı.
İster kendi başına gelsin ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü,
her olay karşısında hep aynı şeyi söylerdi:
-Bunda da bir hayır var!
Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar.
Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş
ediyordu. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir
yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı ve
kralın baş parmağı koptu.
Durumu gören arkadaşı her zamanki her zamanki
sözünü söyledi:
-Bunda da bir hayır var!
Kral acı ve öfkeyle bağırdı:
-Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım
koptu?' Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana
attırdı.
Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin
yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla
birlikte avlanıyordu. Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine
götürdüler. Ellerini, ayaklarını bağladılar ve köyünz meydanına odun
yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar.
Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın
başparmağının olmadığını farkettiler. Bu kabile, batıl inançları
nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir
insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine
inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer
adamları ise pişirip yediler.
Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı
sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva
gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan
çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı.
-Haklıymışsın!' dedi. Parmağımın kopmasında
gerçekten de bir hayır varmış. İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre
zindanda tuttuğum için özür diliyorum.Yaptığım çok haksız ve kötü
birşeydi.
-Hayır, diye karşılık verdi arkadaşı. Bunda da
bir hayır var.
-Ne diyorsun Allah aşkına?diye hayretle bağırdı
kral. Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır
olabilir?
-Düşünsene, ben
zindanda olmasaydım, seninle
birlikte avda olurdum, değil mi? Ve sonrasını düşünsene.
Kaynak: İlham Öyküleri, Murat
Çiftkaya
Hayırlısını Ver Allahım
"Kim
Allâh'tan korkarsa, Allâh ona bir çıkış yolu ihsân eder ve ona
beklemediği
yerden rızık verir. Kim Allâh'a güvenirse O, ona yeter. Şüphesiz Allâh
emrini
yerine getirendir. Allâh her şey için ölçü koymuştur." (Talak, 2-3)
Fatma hanım, sırtına ekin destesini aldı ve düşünceyle ilerlemeye
başladı.
Birden kayınvâlidesinin sesiyle kendine geldi:
"-Kız
Fatma çabuk buraya gel. Sarı inek doğuruyor, yardım et!.."
Can
havliyle sırtındaki destesini indirdi ve ahıra koştu.
Aman Yâ
Rabbi… Hayvan da olsa, ne kadar acı çekiyordu. Fatma hanım,
kayınvâlidesiyle
birlikte hayvanın doğum yapmasına yardım ediyordu. Kayınvâlidesi:
"-Bir
hayli zor olacak galiba!.." dedi.
"-Evet
zora benziyor. Dana toplu herhâlde." diye mırıldandı Fatma
hanım da…
Fatma,
hayvan acı çekmesin diye şifâ âyetlerini, ardından bildiği bütün
sûreleri okumaya başladı. Kayınvâlidesi:
"-Deli
kız, ineğe de okunur mu?" dedi. Fatma ise:
"-Ana
bak, çok acı çekiyor, yüreğim dayanmıyor." diye cevap verdi,
gözyaşlarıyla... Bir saat zorlu bir çabanın ardından, sarı kızın bir
tosunu
oldu. Sarı kız hemen şefkatle onu yalayıp kokladı.
Fatma'nın
bütün merhameti, sanki gözlerinden yaşlarla ılık ılık akıyordu.
Kayınvâlidesi:
"-Bak,
ineğin bile yavrusu oldu. Dört senedir bu kapıdasın, bir torun
veremedin kucağımıza!" dedi. Fatma ise:
"-Allâh
hayırlı evlat versin, ana." dedi. Kayınvâlidesi ise:
"-Hayırlı,
hayırsız!.. Bir evlâdın olsun. Bizi ele güne dil ettin
ya!.." dedi öfkeyle…
Fatma,
ikindi namazından sonra duâ için secdeye vardı ve:
"Rabbim
dört yıldır senden hayırlı evlâd istiyorum. Olmuyor Rabbim! Hep
hayırlı istiyorum, ben âciz hâlimle nasıl hayırsız bir evlâtla baş
edebilirim.
Ben kendimi ıslâh edemezken onu nasıl ıslâh edeyim." diye gözyaşlarıyla
yıkanan, salavâtlarla taçlanan duâsını bitirdi.
Dört kez
hâmile kalmış, ama hepsini kaybetmişti. Ve ısrarla "hayırlı evlat
ver" diye duâ etti, etti. Birkaç ay sonra rüyasında bir ses:
"-Kızım, hayırlı bir kız evlâdın olacak, adını Hediye koy." dedi. O,
yine hep "hayırlısını" istedi. Nihâyet Allâh'ın lutf u keremiyle
yavrucuğuna kavuştu. İsmini, Ayşe Hediye koydu.
Yalnız
Ayşe durmadan hasta oluyor, her gece doktora götürüyorlardı. Fatma
hanım, geceleri nefes alıyor mu diye sürekli onu dinliyordu. Uyku nedir
bilmez
oldu. Bir gece yine doktora götürdüler. Doktor:
"-Kızım,
sen bu çocuğa köyün zor imkânlarında bakamazsın, bünyesi çok
zayıf ve hassas, ölür! Benim de yıllardır çocuğum olmuyor onu bana
ver!"
dedi.
Fatma'yı
bu teklif iyice bunalttı ve:
"-Aslâ!"
dedi. Ve çocuğuyla birlikte eve döndüler. O gece, iki rekat hâcet
namazı
kıldıktan sonra Rabbine yalvardı, duâ etti:
"-Rabbim, bu evlât hayırlı olacaksa onu bana nasip edip sevindir. Bende
büyüsün, bir yetimle evlendirip onu sevindireyim." diye duâ etti.
Seccâdesini toplarken:
"-Veren de O, alan da O, bize sadece duâ düşer." dedi.
Ayşe, günden güne iyi oluyordu ve gün geçtikçe büyüdü, şirin bir kız
oldu.
Allah, Fatma hanıma ardı ardına dört evlat daha ihsân etti. O, hep:
"-Hayırlı olursa nasip et, hayırsızsa ben nasıl onu ıslâh ederim, ben
kendimi bile ıslâh edememişken!.." diye duâ etmeye devam etti.
Ayşe, ilkokulu bitirince Kur'ân Kursuna verdiler. Orada çok
başarılıydı.
Edebiyle, ahlâkıyla, çalışkanlığıyla kendini sevdirmişti hocalarına.
Hocaları
hâfızlığa başlatmak için ısrar ediyorlardı. Çünkü hıfzı çok
kuvvetliydi. Ayşe
ise "ya onun hakkını veremezsem, Rabbimin huzûruna nasıl çıkarım"
diye iç hesapları yapıyordu. Ve nasiptir, bu düşünce sebebiyle hıfzına
başlamadı.
16 yaşındaydı, güzelliği ve edebi onu akranlarından ayırıyordu. Yaşı
küçüktü,
ama çok tâlibi vardı. Bir gün bir genç talip oldu, âilesi oldukça
varlıklıydı.
Diğer taraftan da fakir, anasız babasız bir genç tâlipti:
"-Öğretmenlik imtihanlarına girdim. Kazanırsam elimde tek hünerim o…
Başkaca verecek hiçbir şeyim yok." dedi.
İki taraf için de zaman istediler. Fatma hanım, kızına:
"-Ben çok yokluk gördüm, sen görme kızım. Fakir olan çocuk, kendine
başkasını bulsun. Seni böyle göz göre göre yokluğa atamam." dedi.
Karar verildi. Ertesi gün, zengin gencin âilesine haber verilecekti.
Fatma
hanım, o gece rüyâsında Kâbe'nin duvarlarını sıvıyordu. Fakir genç de
sırtında
harç taşıyıp, ona yardım ediyordu. Böylece Kâbe'yi sıvayıp bitirdiler.
Uzaktan
bir ses duydu:
"-Bir yetimi sevindirmek Kâbe'yi inşâ etmek gibidir. Kızım verdiğin
sözü
unutma, yetimi sevindir. Allâh onu mübârek kılsın."
Bu sesi tanımıştı. 16 yıl önce yine rüyâda kendine çocuğunun olacağını
müjdeleyen sesti. Uyandı ve rüyâsını kızına anlattı. Ayşe ise:
"-Anneciğim sen her zaman en hayırlısını istersin, Rabbimden. Bu apaçık
bir rüya!.. Rabbim gönül evlerimizi lutfuyla zengin kılsın." dedi.
Kur'ân sadâları içinde düğün yapıldı. Her şeyin en sâdesi seçilmişti
evi
için... Bir takısı yoktu Ayşe'nin, ama gönlü îmân dolu bir hazineye
sahip
olduğu için Allâh'a duâ ediyordu.
Unutmayalım
biz insanoğlu çok âciziz. Neyin hayır, neyin şer olduğunu
bilemiyoruz. Âyet-i kerimede buyurulduğu üzere, bazen: "Hayır ister
gibi
ısrarla şerri istiyoruz." Onun için Rabbimizden, her zaman her şeyin en
hayırlısını isteyelim.
"Ey
Rabbimiz! Bizi Sana boyun eğenlerden kıl, neslimizden de Sana itaat
eden bir ümmet çıkar, bize ibâdet usûllerimizi göster, tevbemizi kabul
et.
Zîrâ, tevbeleri çokça kabul eden ve çok merhametli olan ancak Sen'sin."
(Bakara, 128)
Rükiye Gönüllü
Şebnem Dergisi
Hırsız Evliya
Ortaköy Rumlarının
gönüllerini İslama çelip çaldığı için Hırsız Aziz, (Hırsız Evliya)
derlermiş Rumlar Yahya Efendi'ye.
Kosta adında bir Rum
Kaptan varmış, şarapçılık yaparmış, çok da içtiği için ayık anı
olmazmış. Ama Yahya Efendi'yi
nerde görse, eline kapanırmış. Yahya Efendi de sırtını sıvazlıyarak.
-Kastın ne Kosta?
Niye harâb ediyorsun kendini bu kadar? der gönüllermiş.
Bir böyle, iki böyle
derken bir gün Marmara Adalarının birinden Ortaköy'e şarap taşırken
deniz kabarmaya, dalgalar teknesini tokatlamaya başlamış. Derken
fırtına kasırgaya, kasırga kıyâmete dönüşmeye başlayınca, kabaran,
köpüren, taşan rahmet deryasında sırılsıklam olan Kosta, riyâsız bir
gönülle, içten içeee, dıştan dışa, resmen de alenen de hep sevip
saydığı Yahya Efendi'ye yönelerek:
- Elimden tut
AzizYahya, çek sahile beni, sana bir küp şarabım var, hepsi fedâ olsun
sana ... diye içten içe yana göynüye Ortaköy'e ulaşınca,
Kosta'yı sevenlerden birisi:
- Geçmiş olsun
Kosta. bu berbat fırtınayı nasıl aştın sen?
Biraz da meczub bir
adam olan Kosta, saçını başını eliyle taraklayarak:
-Ben aşmadım,
aşıranlar aşırdılar. Yine bağışlandı bize canımız. Köyde (Ortaköy) ne
var, ne yok?
-Hırsız var.
-Hırsız.
-Hırsız Aziz
adamlarıyla birlikte seni mahzeninde bekliyor.
-Ne zaman geldiler?
-Az evvel. Onlar
gönderdiler beni seni bulmaya.
- Pekala hadi
gidelim
-Ben gelmesem, bir
mahzuru var mı?
- Hayır, hiç bir
mahzuru yok ama, sen de gel.
- Peki, demiş
arkadaşı, gitmişler varmışlar ki, Yahya Efendi ve yâranı Kosta'nın
mahzeninde onları bekliyorlar.
Kosta ve arkadaşı,
loş mahzenin kapısından içeriye girerken, Yahya Efendi:
-Gel bakalım Kosta.
bir söz attın deryaya, biz de geldik buraya. Tut bakalım sözünü.
Bu durum karşısında
ne diyeceğini, ne edeceğini şaşıran Kosta, Yahya Efendi'nin ellerine
kapanarak:
-Aziz Baba, mahzenim
feda size, şeref verdiniz bize, siz emredin yeter.
Yahya Efendi:
-En keskini hangi
küpte?
Kosta, kovuklardaki
bir küpü göstererek:
-Aha şuracıkta işte.
Yahya Efendi:
-Onu için hep
birlikte.
Kosta, elpençe,
mahviriyyet içre:
-Siz?
Yahya Efendi.
-Biz de içeriz,
merak etme, deyince, Kosta, yıllanmış şarap küplerini açarak, bardak
bardak dağıtmaya başlamış. Yahya Efendi de öyle bir sohbet açmış ki
orada, ilm-i ledün göklerini oraya boşaltmış. Saatlerce içtikleri halde
hiç kimsede en basit bir sarhoşluk alameti görülmeyince, Kosta,
arkadaşı ve mahzende çalışan diğer Rumlar birbirlerine bakışmaya
başlamışlar.
Kosta, arkadaşının
kulağına usulca:
-Bu işte bir iş var.
Bir de biz bakalım şu şarabın tadına, diyerek birer bardak da kendileri
içince, gözleri fal taşı gibi parlamış, zira, bakmışlar görmüşler ki
Kosta'nın mahzende yıllanmış şarabı taze nar şerbetinde dönüşmüş.
İşte Kosta da,
arkadaşları da, o günden sonra, mabedlerini de, işlerini de
değiştirerek iyi bir Müslüman olmuşlar.
Evliyaların işi,
bizim bilemediğimiz, akıl erdiremediğimiz bir planda cereyan ediyor.
Hani ilim için henüz çözülemeyen bazı gerçekler var ya...
Kaynak: Yahya Efendi, Mustafa Özdamar, Kırk
Kandil, 1997
Hizmet Eden misiniz Edilen mi?
Bir
savaş dönüşünde mola
verilmiş, öğle yemeği hazırlamak isteyen ashab kesecekleri koyunun
hizmetini
konuşuyorlar.
Biri, ben koyunu getireyim,
öteki ben de keseyim, bir başkası da et hazırlamada görev alayım,
derken Allah
Resulü de oturduğu yerden kalkıyor ve şöyle diyor:
Ben de ötelerden odun toplayıp
da ateşi yakayım. Diyorlar ki:
- Haşa, yâ Resulallah! Siz
oturun, biz hizmetin hepsini de yapar huzurunuza getiririz!
Şöyle buyuruyor Allah Resulü:
- Bilirim ki siz bütün hizmeti
yapar, ayağıma getirirsiniz. Ancak ben başkaları hizmet ederken,
seyirci kalmak
istemem. Ben de hizmet edenler arasında yerimi almayı tercih ederim.
Seyirci
kalmak bana ağır gelir. Hizmet etmek mutluluk verir.
Allah Resulü hizmet edilen
değil de eden olmayı böyle tercih ediyor, tüketen değil de üretenden
olmayı
böyle ibretimize sunmuş oluyor.
***
Bir meclis biri hakkında konuşuluyor. Biri
şöyle söyledi:
- Ben onunla hacca gittim, çok
ibadet eden birisidir. Her konaklamada hemen namaza durur, çok ibadet
ederdi.
Biri şöyle sordu:
- Her konaklamada ibadet ederdi
de devesinin yemini, suyunu kim verir, kendisinin hizmetini kim
yapardı?
Cevap:
- Hizmetini biz yapardık.
- Demek ki siz ondan çok ibadet
etmişsiniz! Çünkü o, hizmet edilenlerden olmuş, siz ise hizmet
edenlerden.
***
Bu konuda en çarpıcı bir misal
de meşhur Bağdat vaizi Yahya bin Muaz'ın kardeşine söylediklerinde.
Mekke'de
mücavir kalan kardeşi gönderdiği mektubunda der ki:
Mekke'de durumum çok iyi. Bir
de hizmetçim var, bana çok iyi hizmette bulunuyor.
Hicri 235'in ünlü vaizi
kardeşine gönderdiği cevabında şöyle ikazda bulunur:
Hizmet edilen olmakla iftihar
etme de hizmet eden olmakla iftihar et. Zira hizmet edilmek Allah'a
mahsustur.
Hizmet etmek de kula mahsustur. Sen Allah'a mahsus sıfatla muttasıf
olmayı
düşünme de kula ait sıfatla muttasıf olmaya çalış.
Bizim
halimiz nasıl, durumumuz
nedir? Hizmet etmeyi mi tercih ediyoruz, yoksa hizmet edilmeyi mi?
Allah'a
mahsus sıfat mı, yoksa kula mahsus sıfat mı?
Herkesin Ceza ve Mükafatı Verilmiş
Behlül Dânâ, bir gün
Harun Reşid'den bir vazife istedi. Harun Reşid de ona çarşı pazar
ağalığını verdi. Behlül hemen işe koyuldu. İlk olarak bir fırına gitti.
Birkaç ekmek tarttı hepsi normal gramajından noksan geldi.
Dönüp fırıncıya sordu:
- Hayatından memnun musun, geçinebiliyor musun, çoluk-çocuğunla ağzının
tadı var mı?
Adam her soruya olumsuz cevap verdi.
Behlül bir şey demeden ayrıldı ve bir başka fırına geçti. Orada da
birkaç ekmek tarttı ve gördü ki bütün ekmekler gramajından fazla
geliyor, eksik gelmiyor. Aynı soruları bu fırının sahibine de sordu ve
her soruya olumlu cevap aldı.
Bundan sonra başka bir yere uğramadan doğru Harun Reşid'in huzuruna
çıktı ve yeni bir vazife istedi.
Harun Reşid:
- Behlül daha demin vazife verdik sana, ne çabuk bıktın? dedi.
Behlül açıkladı:
- Çarşı pazarın ağası varmış! Benden önce ekmekleri tartmış, vicdanları
tartmış, buna göre herkes hesabını ödemiş, ceza ve mükafatları
verilmiş, bana ihtiyaç kalmamış.
Herşeyi bilmek iyi mi?
Adamın biri Musa
Aleyhisselâm'a:
— Ya Musa, ben bütün
hayvanların dilinden anlamak istiyorum. Tur'u
Sina'ya gittiğin zaman Allah'tan iste de benim duamı kabul etsin,
diyordu.
Musa Peygamber:
— Her şeyi bilmek
iyi olmaz. Senin hayvanların dilinden anlamaman daha
iyidir. Bu sevdadan vazgeç, dediyse de, adam illâ öğrenmek istiyordu.
Bir gün Musa
Aleyhisselâm Tur'a çıktığı zaman Cenab-ı Allah Musa Aleyhisselâm'a:
— «Ya Musa! O
kulumun duasını kabul ettim, bundan sonra bütün
hayvanların dilinden anlayacak. Yalnız her şeye ehemmiyet vermesin,
sonra onun için iyi olmaz.» buyurmuştu.
Musa Aleyhisselâm,
Tur'u Sina'dan geldikten sonra durumu bildirip her şeyle fazla
ilgilenmemesini söyledi. Kendisine selâhiyet verilen adam, akşam ahıra
hayvanlarını yemlemeye girmişti. Orada eşekle öküzün konuşmalarına
şâhid oldu.
Onlar aralarında
şöyle konuşuyorlardı:
Öküz:
— Yahu eşek kardeş,
senin işin ne iyi, bana yazın rahat yok, kışın
rahat yok. Sabah olacak çifte koşacaklar, ama sense akşama kadar rahat
gezeceksin, diyordu.
Eşeğin öküze
nasihati şöyle oldu:
— Bunlar hep senin
ahmaklığından... Sen sabah olunca hasta numarası
yaparsın, akşamdan sahibimizin döktüğü yemi bile yemezsin. O da
sabahleyin seni bu haliyle görünce çifte koşmaktan vazgeçer ve birkaç
gün olsun istirahat etmiş olursun, dedi.
Bu sözler öküzün
hoşuna gitmişti. Hakikaten yem yemedi ve öyle aç karnına sabaha kadar
yattı. Eşek ise öküzün yemlerini bile kendisi yemişti. Tabii bunların
bu konuşmalarını sahibi duymuş ve gülerek ahırdan çıkmıştı.
Sabah oldu, adam
ahıra girdi ki, öküz aç. Kalkması için birkaç tekme vurdu ise de öküz
hastalanmıştı.
Adam:
— Bu sefer de onun yerine eşeği koşalım, diyerek aldı tarlaya götürdü
Akşama kadar eşekle
çift sürdü. Eşeğin emdiği süt burnundan gelmişti. Akşam eve geldiği
zaman öküz rahat rahat geviş getiriyor kendi kendine hakikaten bu iyi
bir numara oldu diyordu. Eşek bu işin çekilemeyecek gibi olduğunu
görünce öküze başka yoldan akıl verip kurtulmak istedi:
-Öküz kardeş, sen
böyle yatarsan sahibimiz seni satacak. Bu gün tarlada beni gören
köylüler sordular. O da, zaten tembel bir öküzdü, şimdi de hasta oldu.
Yarın kasaba vereceğim, dedi. Eğer yarın' da böyle yaparsan kendini
bıçağın altında bil, diyerek sabahleyen çifte gitmekten kurtuldu.
Adam bunların bu
konuşmalarını dinledikçe kendi kendine gülüyor ve:
- Gördün mü ne kadar
iyi bir şeymiş hayvanların dilinden anlamak,
diyordu.
Ertesi sabah horozla
köpeğin konuşmalarına şahit oldu.
Horoz:
-Yarın efendinin, öküzü ölecek. Sana müjdem var. İyi bir ziyafet olacak
senin için, diyordu.
Adam bunu duyar
duymaz hemen pazara götürüp öküzünü sattı ve zarardan kurtuldu.
İkinci gün oldu,
köpek horoza:
- Niye yalan
söyledin? Hani ziyafet? Adam öküzü sattı kurtuldu,
dediğinde, bu sefer horoz:
-Hiç merak etme!
Öküzü sattı ama, yarın kölesi ölecek ve onun hayrına
mutlaka bir yemek yedirirler. Sen de artıklarından istifade etsen
yeter, dedi.
Adam bunu da
duymuştu. Hemen pazara çıkarıp kölesini de sattı.
Köpek gene ziyafete
erişememişti. Horoza:
-Beni ne kandırıp
duruyorsun? diye çıkıştı.
Horoz:
-Ben yalan
söylemem... Ziyafet var dediysem vardır. Efendimiz öküz ve
köleyi satarak zarardan kurtuldu ama, yarın kendisi ölecek, işte o
zaman ziyafetin büyüğü olacak, dedi.
Adam horozdan
bunları duyunca etekleri tutuştu. Ne yapacağını şaşırdı ve doğru
Hazreti Musa'nın huzuruna çıkıp durumu anlattı:
-Hakikaten ben yarın
ölecek miyim? Bunun bir çaresi yok mu? diye
yalvarmaya başladı.
Musa Aleyhisselâm:
-Ben sana demedim
mi? Her şeye ehemmiyet vermeyeceksin diye... Eğer sen
öküzü satmasaydın, o ölecek ve belâ atlatılmış olacaktı. Ama sen onları
satmakla başkalarının zarar etmesini istedin. Kendi menfaatini düşünüp
başkalarını kendisi gibi hesap etmeyenin hali budur, dedi.
Heybedeki Altınlar
Yalova’da
bir imâm vardı ki, Yahyâ Efendiyi büyük bilir ve
çok severdi. Zaman zaman ziyâretine gelirdi. Bu imâmın çoluk çocuğu
kalabalık olup, maddî sıkıntı içindeydi. Fakat o sabreder fakirliğini
gizler, kimseye bir şey söylemezdi. Bir gün yine Yahyâ Efendi
hazretlerini ziyârete geldi. Selâm verip huzûrunda oturdu. O sırada
dergâh tenhâ olup, kimseler yoktu.
Yahyâ Efendi
ona;
- Ey temiz insan! Gel
seninle bahçede biraz dolaşalım. Allahü teâlânın
lütfunun sonu yoktur, buyurdu.
Berâberce
çıktılar. Bir yere geldiklerinde, Yahyâ Efendi;
- Sen bize candan bağlısın.
Şimdi sana Allahü teâlânın lütfuyla bir iş
göstereceğim. Böylece gönlündeki fakirlik sıkıntısı kalmayacak.
Fakirlik ateşini söndürmüş ve seni sevindirmiş olacağız, buyurdu.
Sonra yere
asâsını vurdu ve;
- Burasını kaz! dedi.
İmâm Efendi
orasını açtığında, içinden bir küp altın çıktı. Ona;
-Ne durursun, fakirlik
hastalığına çâredir. Bunları sana sonsuz
hazîneler sâhibi Allahü teâlâ gönderdi. İstediğin kadar al, buyurdu.
İmâm Efendi
bunları heybesine doldurdu. Yahyâ Efendi ona;
-Ey İmâm Efendi! Dünyâ
üzüntüsünü gönlüne sakın koyma. Bunları hayırlı
işlere sarfedersin. Yalnız bu sırrı kimseye söyleme. Şâyet anlatırsan o
zaman bunlar elinden çıkar, aldırırsın, buyurdu.
İmâm Efendi
de;
-Efendim, ben bu işe çok
şaştım! Bu kadar altınla memleketime nasıl
dönerim. Yollarda haramîler, eşkıyâlar var. Korkarım ki bunları benden
alırlar. Nasıl varacağımı bilemiyorum, dedi.
Bunun
üzerine Yahyâ Efendi;
-Sana kimse zarar veremez.
Bu senin nasîbindir. Var selâmetle git,
buyurdu.
İmâm
Efendi vedâ edip yola çıktı. Hakîkaten başına hiçbir şey gelmeden
Yalova’ya vardı. Kendisini hanımı karşıladı. Heybedeki altınları
görünce, hayretler içinde kaldı ve;
-Bunları nereden buldun?
diye sordu.
O da;
-Bu işi sana açıklayamam.
Sâdece Allahü teâlânın ihsânı olarak bil!
dedi.
İmâm Efendi
bundan sonra etrâfına yardım etmeye başladı. Hem yedi hem yedirdi. Ömrü
hayır yapmakla geçti.
İnsanlar
onun hakkında;
-Nereden buluyor bunları?”
demeye başladı.
Bâzısı da;
-Birisinden emânet almış
gâlibâ!
Kimisi de;
-Anlaşılan defîne bulmuş,
dedi.
Herbiri bir
şey söyledi. Netîcede İmâm Efendi hastalandı. Hastalığı ilerleyince,
komşularını başına çağırdı ve onlara;
-Size bu
malı nereden bulduğumu açıklamak istedim. Bunun elime
girmesine sebep, Yahyâ Efendi hazretleridir. Bugüne kadar kimseye
söylemedim. Zîrâ bana, söyleme gizle demişti. Şimdi ise ömrümün sonu
yaklaştığından onun kerâmeti unutulmasın diye söylüyorum, dedi ve
Kelime-i şehâdet getirerek vefât etti.
Hristiyan ve Hazret-i Ali'nin Zırhı
Hazret-i
Ali
(r.a)'ın, halifeliği zamanında, Kufe'de zırhı kayboldu.
Bir müddet
sonra bir Hrıstiyan'ın yanında ortaya çıktı. Hazret-iAli (r.a) onu
hakimin huzuruna
götürdü.
-Bu zırh benim malımdır; onu ne sattım, ne
de birine bağışladım; şimdi
onu, bu adamın yanında buldum,diye iddia etti.
Hakim:
-Halife iddiasını söyledi, sen ne dersin?
diye Hıristiyan'a sordu.
O, bu zırhın, kendi malı olduğunu, aynı zamanda halifenin sözünü
yalanlamadığını,
söyledi.
Hakim Hazret-i Ali (r.a)'na dönerek
- Sen iddia ettin, bu şahıs ise inkar
ediyor. Bu durumda iddian için
şahit getirmen lazım, dedi.
Hazret-i Ali (r.a) güldü ve :
- Hakim doğru söylüyor, şimdi şahit getirmem
gerek, fakat hiç bir
şahidim
yok, dedi.
Hakim, iddia edenin şahidinin olmamasına
dayanarak, hrıstiyan'ın lehine
karar verdi. O da zırhı aldı ve gitti.
Fakat, zırhın, kimin malı olduğunu daha iyi
bilen Hristiyan' ın, bir
kaç adım yürüdükten sonra vicdanı uyandı ve geri dönerek
- Böylesine bir
hükümet ve davranış şekli alelade insanların keyfinden değil,
peygamberlerin
hükümet tarzıdır, dedi ve
- Zırh Ali'nindir' diye itiraf etti.
Kısa bir zaman sonra, onu, müslüman olarak
Hazret-iAli (r.a)'ın sancağı
altında,
Nehrivan harbinde, savaşırken gördüler.
Istırabın Gözyaşları
Emevi
halifelerinden Ömer bin
Abdülaziz dünyadan el-etek çekerek kendini Allah'a ibadete adamış üstün
devlet
adamlarından biridir. Tarih sayfaları arasında gezinirken görmekteyiz
ki, bu
üstün devlet adamı adaleti, güzel ahlakı ve devamlı ibadetiyle
zamanında tüm
müslüman halkının gönüllerinde saygı ve sevgiden yıkılmaz bir taht
kurmuştur.
İşte
bu haliferin kadın hizmetçisi bir gece uykusunda ilginç bir rüya
görür.
Kıyamet kopmuş, insanlar dirilmiş, amel terazisi kurulmuş ve tüm
insanlar
Mahşer toplantısına akın ederek sorgu suale çekilmektedirler. Hesabı
görülen
bütün hükümdarlar Sırat Köprüsünün başına getirirler. İlk önce
Mervanoğlu
Abdül-Melik getirilir. Sırat köprüsünü geçmek üzere daha bir veya iki
adım atar
atmaz ateşler ve dehşetlikler yeri Cehenneme düşer. Ardından oğlu Velid
getirilir. O da adımlarını daha atar atmaz Cehennem alevleri arasına
yuvarlanıp
gider. Böylece yeryüzü hükümdarları kıldan ince kılıçtan keskin Sırat
Köprüsü
üzerinden geçirirler. Hepsi de, birer birer Cehennem alevleri arasına
yuvarlanır. Sıra Emevi Halifesi Ömer bin Abdülaziz'e gelir.
Gördüğü
rüyasını çok sevdiği halife Abdülaziz'e anlatan kadın
hizmetçisi sözün
burasına gelince coşkun iman sahibi halife hıçkırıklar salarak ağlamaya
ve
başını dövmeye başlar. Bütün ev halkı başına toplanarak teskin etmeye
çalışırlarsa da boşunadır. O, Cehennem azabına uğramanın ve Allah'ın
gazabına
çarpmanın acı akibetine dalmış yaşın yaşın ıstırap gözyaşları
dökmektedir.
O'nun acı ve ıstırabına dayanamayan kadın hizmetçi de oluk oluk yaş
dökmeye
başlar. Halife sanki ağa tutulmuş, artık hayatını kaybetmek üzere olan
balık
gibi çırpınıp didinmektedir.
Gözyaşları
arasında kadın hizmetçi Halifesine sözünü duyurmaya çalışır,
ama
boşunadır. Bir türlü, "Allah'a and olsun ki, sizi Cennette gördüm.
Sırat
Köprüsünü kolaylıkla geçtiniz." diyen sözlerini duyuramaz. Halifenin
çığlıkları ve acı acı çınlayan iniltileri kesilince bakarlar ki ruhunu
teslim
ederek öbür dünyaya göçmüştür.
Yüce
Allah (c.c.) cümlemizi kendi korkusu gönlünde kökleştiren
kullarından
eylesin, amin...
İbadet Artarsa Rızık da Artar
Bir
derviş. Evden
ayrılışında hanımına işe gidiyorum diyerek ayrılır, ancak doğru tekkeye
gider ibadet ederdi. Akşam eve döndüğünde Hanımı:
- Yiyecek
bir şeyimiz
yok biliyorsun, elin boş mu döndün, dediğinde de
-
Çalıştığım zat öyle
cömertki... Ondan para istemekden utanıyorum. Ay sonunda ücretimin
tamamını toptan verecek, derdi.
Ay sonu
geldiğinde,
yine evden ayrılmış, tekkeye gitmiş, ibadete koyulmuştu. Akşam eve
döneceğinde bir düşünce kendisini aldı, ay sonu idi, hanıma ne
diyecekti. Mahzun mahzun eve doğru yürüyordu. Sonunda eve yaklaştı.
Evden leziz yemek kokuları etrafa yayılıyordu. Şaşırmıştı, kapıyı
hanımı güler yüzle açar, içeri girerler olanları kocasına şöyle
anlatır:
- Kimin
yanında
çalışıyorsan bey, gerçekten cömert biriymiş. Öğle sıraları idi, nur
yüzlü iki zat kapıyı çaldı:
"Bunlar
beyinin iş
ücretleridir. Eğer bundan sonra da işine devam eder ve daha fazla
çalışırsa, ücereti daha da artacaktır" dediler ve taze kesilmiş koyun
eti, çeşit çeşit yiyecek, hiç tatmadığım meyveler ve bir kese de altın
verdiler. Allah razı olsun o kimseden. Açlıktan artık tahammülümüz
kalmamıştı.
Hanımından
bu sözleri
dinleyen derviş Allah'a şükredip, ibadetine devam etti....
Allah (c.c.) neye kadir
değil ki!
İbrahim Amca'nın Hikayesi
Bu yaşanmış gerçek bir
hikaye. Mısırlı bir
dava adamı olan doktor Saffet Hicazi'den dinledim bir Tv
kanalında... Kendisi de, olayın kahramanından bizzat dinlemiş.
İbrahim
Amca bir Türk. Fransa'da yaşıyor ve mütevazı bir bakkal
dükkanı var, daha doğrusu küçük bir marketi..
O'ndan
alışveriş yapan bir sürü site sakini var dükkanının çevresinde. Her
milletten, her dinden, her renk ve ırktan pek çok insanlar..
Olayımızın
kahramanı Cad, 7 yaşında bir Yahudi çocuğudur.
Cad, hergün gelir ve İbrahim Amca'dan alışveriş yapar, her gelişinde de
sahibine hissettirmeden(!) bir çikolatayı cebine indiriverir..
Bu
aylarca böyle devam eder.
Birgün
yine gelir, alışveriş yapar ama her zaman yaptığı gibi çikolata
almaz, çıkar..
İbrahim
Amca, arkasından seslenir şefkatle;
"Caad,
bugün çikolatanı almadın " Ve uzatır ona her zaman Cad'ın aldığı
çikolatayı..
Şaşırır
çocuk ve; "Biliyor muydun?" der hayretle.
İbrahim Amca başını okşar
Cad'ın ve; "Sakın bir daha çalma Cad, hırsızlık büyük bir
suçtur..Başkasının hakkına tecavüzdür! Buraya geldiğinde yine al
çikolatanı, ama benden hediye olarak" der şefkatle..
Bundan sonra Cad ile
arkadaş hatta dost olurlar..İbrahim Amca 50 yaşında, Cad ise 7 yaşında
bir çocuktur. Aradan yıllar geçer. Ne zaman Cad'ın bir sıkıntısı
olsa, doğru İbrahim Amca'sına koşar Cad. O'nun şefkatli sinesine
sığınır; Ailesiyle, arkadaşlarıyla vb. tüm sorunlarını anlatır bu
dostuna ve nasihatlarini, çözümlerini hayranlıkla dinler, uygular.
Ne zaman sıkıntıyla
İbrahim Amca'sına koşsa Cad, İbrahim Amcası çekmecesinden bir kitap
çıkarır ve Cad'a vererek;
"Hadi aç bir yeri" der, sonra
Cad'ın açtığı yeri okur, Cad'a anlatır ve sorununu böylece çözümlerler
birlikte. Hayrettir ki, her defasında da teşhis ve çözümler
doğrudur!..
Böylelikle tam 17 yıl
geçer; Cad 24 yaşında koca bir genç delikanlı, İbrahim Amca da ötelere
yürüyen bir fani..Ama dostlukları hep bu minval üzeri devam etmiştir..
Bir gün emr-i Hakk vaki
olur ve İbrahim Amca, Hakk'ın rahmetine kavuşur..Ölmeden önce
çocuklarına bir vasiyeti vardır İbrahim Amca'nın;
"İçerideki
küçük Sandık olduğu gibi hiç açılmadan Cad'a verilecektir."
Cad, bu en büyük dostunun
ölümüyle yıkılır... Çok ağlar, çok yanar. Artık elinden yüreğinden
tutan,
sorunlarına çözümler bulan, sırdaşı-dert ortağı yoktur.
Vasiyet
üzerine sandık Cad'a ulaştırılır. Ama ilk anların hüznüyle açmak bile
istemez Cad..
Neden sonra yine büyük bir sorunla baş başa kalır Cad ve içinden
çıkamadığı, çok daraldığı bir vakit aklına İbrahim Amcası gelir,
gözleri dolar; seslenir dostuna;
"Ah keşke burada olsaydın da, çözümleseydin yine, bak yalnız kaldım,
bak ortada kaldım." derken aklına sandık gelir. Koşar açar sandığı. Bir
de bakar ki sandıktan, İbrahim Amca'sının eline verip açtırdığı ve
okuduğu böylelikle sorunlarını her seferinde çözümlediği o Kitap çıkar.
Kur'an'dır O!..
Ama bilmez bunu Cad..
Koşar, okutmak için birini arar, herkese gösterir kitabı. Sonunda bir
Tunuslu okur açtığı sayfayı ve tercüme eder Cad'a. Sorun yine
çözümlenmiştir o Kitap sayesinde..
Merak eder Cad, sorar
"Bu Kitap nedir?"
Tercüme eden Tunuslu;
"Bu Kur'an-ı Kerim'dir, Müslümanların kitabı"
Cad şaşırır, şoktadır!
Demek ki yıllarca
bilmeden okudukları, her derde deva olan o esrarengiz kitap Kur'an'dır
ha? Zerre tereddüt etmez Cad ve sorar hemen;
"Müslüman olmam için ne yapmalıyım?"
Tunuslu gerekeni
söyler-öğretir-yönlendirir ve Cad müslüman olur.
Cadallah Kur'an adını alır..
Hikaye burada bitmiyor..
Cadallah Kuran, öyle
ilerler, öyle kendini yetiştirir ki bu yolda, sadece Avrupa'da 5000
kişinin Müslüman olmasına vesile olur..Her geçen gün artar, hidayetine
vesile oldukları..
Daha sonra Cadallah
Kuran,
Afrika Kıtasına geçer, orada da 5 milyondan fazla kişi, sayesinde
Müslüman olur..
Dr. Saffet Hicazi, Bizzat
tanışır O'nunla ve hikayesini dinler, elinden hiç bırakmadığı hayli
yıpranmış Kur'an'ı sorduğunda Cadallah;
"Ammu İbrahim'in Kur'an'ı işte bu" der, yanında
gezdirmektedir hep..
Dr. Saffet;
"Niçin Afrika Kıt'ası
diye sorunca da;
Açar elindeki İbrahim
Amca'nın Kur'an'nını ve kabını sıyırıp son sayfasında çizili Afrika
haritasını gösterir ve der ki;
"İbrahim Amcam biliyordu benim Müslüman
olacağımı ve bana işaret etti ki bu haritayla, Afrika'ya gideyim ve bu
Nur'u gönüllere koyayım Rabbimin izniyle"
Yine Dr. Safet'in
anlattığına göre, bir gün
Nijerya dan bir heyet gelir Mısır'a, yardım heyeti. Bu heyetin
sözcüsüyle konuşurken Saffet Bey,
kabilesini, nerede oturduğunu vb sorar adama. O da söyleyince,
"Sen der Cadalllah
Kur'an'ı tanıyor musun?..
Bunu sorunca, adam çok şaşırır ve heyecanla; "
Evet!" der ve
"Sen nerden tanıyorsun,
yoksa gördün mü O'nu, konuştun mu O'nunla?" peşpeşe sıralar sorularını.
"Evet" deyince Saffet Bey, ellerine sarılır, elini-yüzünü öper, öper
gözyaşlarıyla..
Ve der ki; "Ben O'nun sayesinde Müslüman oldum. Madem bu eller O'nun
elini tuttu, madem bu gözler O'nu gördü, ben sanki O'nu öpüyorum"
2004 yılında vefat etmiş Cadallah Kur'an..Rabbim mekanını cennet
eyleye, amin..
Rabbim İbrahim Amca'ya da rahmet ede, O gibilerin emsallerini arttıra..
Avrupa'nın batağında bir
Nur..
Dirayet, şefkat, din, ırk
ayırmadan seven yüce bir gönül..
Her yaşa hitabetmesini
bilen bir kocaman bir yürek,
O'na sallallahu aleyhi ve
sellem benzeyenbir can..
Sana, senin gibilerine ne kadar muhtacız ya Ammu İbrahim!
Bir Arap kanalında
Kur'an'ı, O'na sarılmayı,
Kur'an'la amel etmenin lüzumunu anlatan bir Mısırlı Tebliğci,
konuşmasının sonunu senin kıssana ayırmıştı. Gözyaşlarıyla
anlattı seni. Gözyaşlarıyla dinledik. Gurur duyduk seninle
İbrahim Amca!
Hele zerafetle, hiç
örselemeden yetiştirdiğin fidanının, dünyanın dört bir köşesinde, ab-ı
hayat dağıtması hiç olacak şey miydi İbrahim Amca?
Hele bu asırda!..Herkesin maddeye meftun olduğu, herkesin "ben ben"
dediği, kendi çocuklarını bile önemsemeyip, nefsinin bitmez tükenmez
arzularının peşinde olduğu şu talihsiz asırda...
Senin amel defterin mahşere kadar hiç kapanmayacak ne mutlu sana
İbrahim Amca.
Sana, senin gibilerine ne
kadar muhtacız ya
Ammu İbrahim! Nefesini yolla bize, diriltici yüreğindeki o nefhaları.
Silkinip dirilelim, şu ölüm uykusundan kendimize gelelim..
Sedat
Ertekin
İbrahim (a.s) ve Mecusi Misafir
Bir gün yaşlı bir mecûsî İbrahim
(a.s)'ın kapısın çalarak ona misafir geldiğini söyledi. İbrahim (a.s)
de, "Sen ateşe tapıyorsun, dininden dönmedikçe ben seni nasıl olur da
misafirliğe kabul ederim" diye çıkıştı.
Mecûsi misafir de
üzgün üzgün çekip gitti. Ardından Allah (c.c.), "Ey İbrahim!" dedi. "O
mecûsîyi dininden dönmeden niye misafirliğe kabul etmedin? Bir gece
misafir etseydin sana ne zararı dokunabilirdi? O kâfir olduğu halde biz
onu tam yetmiş yıl suladık doyurduk."
İbrahim (a.s) ters
bir iş yapmanın verdiği acıyla o gece zor sabahladı. Şaka söker sökmez
de hemen yola koyularak yaşlı mecûsîyi aramaya başladı, nihayet bir
yerde buldu. Yakasına yapışarak ille de seni evimde bu akşam misafir
edeceğim diye and verdi. Akşamki İbrahim'le sabahki İbrahim'i değişmiş
gören mecûsî dayanamayıp, "Ben sana şaşıyorum, ey İbrahim!" dedi. "Dün
beni evinden kovdun, bugün ise evine davet ediyorsun? Bunun hikmeti ne
ola?"
Allah katından gelen
vahyi bir bir dile getiren İbrahim (a.s)ın sözleri bittikten sonra
mecûsî, "Demek ki, ben kâfir olduğum halde Rabbinin bana karşı
davranışı bu kadar iyi ha!" diyerek elini İbrahim (a.s)'e uzattı ve
"Allah'tan başka ilâh yoktur, sen de O'nun kulu ve elçisisin" dedikten
sonra gözlerinden akıttığı sevgi gözyaşları içinde imana geldi.
İbrahim (a.s.)'ın Mücadelesi
Şimdi
size hayatı putperestliğe karşı kahramanca mücadeleler içinde geçen bir
Allah dostunu, Peygamber Hz. İbrahim'i anlatacağız. Daha doğrusu Hz.
İbrahim'in bazen ağlatıcı, bazen güldürücü ve her zaman düşündürücü
hadiselerle dopdolu şerefli tüm hayatını değil de sadece bir yanını
gözler önüne sereceğiz.
Hz. İbrahim'in hayatının büyük bir kısmı vaktiyle Mısır halkının
başında Kenan oğlu Nemrut adında zâlim ve sapık bir hükümdara karşı
açtığı yılmaz mücadele ile geçti. Bu büyük Peygamber'in Mısır'a vararak
orada mücadeleli bir hayat sürdüğünü şu âyetten anlıyoruz:
" İbrahim (a.s.) şöyle dedi: Rabbimin
beni
hidayet yoluna eriştireceği yere (Mısır'a) gideceğim. " (Saffât
sûresi, 99)
Kur'ân'ın bir âyetindeki ilâhi ifadeden öğrendiğimize göre
kendisini-hâşâ- Tanrıların en ulusu sanan ve kulu kölesi bildiği
insanları nefsanî hırsları ile zâlim saltanatının esiri ve mahkûmu
olarak yaşatan çılgın Nemrut; İbrahim Peygamberin gönülleri tek Allah'a
ısıtan güçlü soluğunun yalancı saltanatını temelden sarsmaya
başladığını anlar. Böylece de İbrahim-Nemrut mücadelesi bayrak açar.
Hürriyete, hakikate ve nura susamış ruhların akın akın Allah elçisinin
safına katılmaları karşısında, her türlü yıldırım metotlarını denemeye
girişen zorba hükümdar, en son olarak Hz. İbrahim'i büyük bir ateş
yaktırtarak içine atar. Fakat bu denemesinde de başarısızlığa ve hayal
kırıklığına uğrar. Çünkü yardımı her yere erişen sınırsız kudretin
sahibi Allah (c.c.) ateş yerini nadide bir gül bahçesi haline çevirir.
Bu başarısızlığından ve hayal kırıklığından sonra zorba ve küstah
Nemrut başka bir metod denemesine kalkışır.
Zorba hükümdar bütün yol ve kavşak noktalarına diktiği vergi memurları
aracılığıyla oralardan gelip geçen güzel kadınları toplattırır.
Memurlar yoldan geçen kadınları kontrol ederek güzellerini seçmekte ve
kırbaç darbeleri altında zorla erkeklerinin elinden almaktadırlar.
İşte bir yolculuğa sırasında aynı küstah ve zorba memurlar İbrahim
Peygamberin eşini de kontrol ederler. Güzel mi, çirkin mi diye, Hz.
İbrahim'in eşi Sâre, devrinin en güzel ve câzip kadınlarından biridir.
Hatta kesinlikle söyleyebiliriz ki, o devirde böylesine tabii güzelliğe
sahip bir ikinci kadın göstermek mümkün değildir.
Daha önceden zâlim hükümdarın bu çirkin ve vahşi tabiatını öğrendiği
için karısı Sâre'yi kilitli bir sandıkta saklayan İbrahim'in sevgili
eşini, şımarık memurlar sandıktan çıkararak, "Bu kadın, tam
hükümdarımızın ağzına lâyık" diye de sulu sulu alaylar yaparlar. İki
cihan güneşi Hz. Peygamberimizin atası olan İbrahim Peygamber ise, "O,
benim eşim değil, kız kardeşimdir" diyerek gözleri önünde namus ve
şerefine uzanan kirli ellerden uzaklaşmak istiyordu. Fakat boşunaydı.
Midesiyle hükümdarlarına sadık bir köpek gibi bağlı bulunan memurlar,
belki büyük bir mükâfat koparırız ümidiyle Sâre'yi yakaladıkları gibi
doğruca canavar ruhlu Nemrut'un kirli ve vahşî ellerine teslim
ediverirler.
Bu sırada yüce Allah (c.c.) Hz. İbrahim'in kalb gözünü tamamen açmış, O
da zorba hükümdarın güzel eşi Sâre'ye karşı yaptığı bütün hareketleri
saniyesi saniyesine, sarayın dışından, yanındaymış gibi izliyordu.
Sâre'yi gören zorba Nemrut ise onun çekici güzelliği karşısında çılgına
dönmüş ve kuduran arzu ve ihtiraslarıyla ellerini ve bacaklarını
okşamak istiyordu. Hz. İbrahim de çılgın şehevî arzularının pençesi
altında karısını inletmek isteyen Nemrut'a ellerin tutmasın diye beddua
ediyordu. Ellerine ve bacaklarına birden inme inen Nemrut ne yapacağını
şaşırmış ve şehvetten kan bürümüş gözleriyle bir yandan Sâre'yi
yiyecekmiş gibi süzerken, bir yandan da çaresizlik içinde kadına, "Sen
sihirbazsın. Benim ellerimi, ayaklarımı bağladın. Sana yaklaşamıyorum"
diye avazı çıktığı kadar bağırıyordu.
Bu acı bağırışlara daha fazla dayanamayan Sâre gerçeği ortaya döktü ve
bunu şu sözleriyle dile getirdi: "Ey zorba hükümdar, ben sihirbaz
değilim ama Allah'ın dostu İbrahim'in eşiyim. O yüzden bana dokunmaya
hakkınız yok. Zâten eşim İbrahim de bana uzanacak ellerinizin ve
ayaklarınızın kuruması için bedduada bulundu. El ve ayaklarınızın
kuruması bundan ileri geliyor. Eğer tövbe edip Allah'a yönelirseniz
elleriniz ve ayaklarınız yine eski hâline dönecektir."
Çaresizlik içinde Allah'a yalvarıp yakaran Nemrut'un elleri ve ayakları
hemen o anda eski halini alır. Sonra Sâre'ye bakar. Yine birden şehevî
arzuları kabarınca dayanamayıp sarkıntılık etmeye kalkışır. Bu defa
sarkıntılığın cezası olarak Allah (c.c.) gözlerini kör eder. Yine büyük
bir şaşkınlığa kapılan Nemrut birden tövbe etmeyi hatırlayarak;
gözlerine kavuşturması ve kararan dünyasını aydınlığa eriştirmesi için
Allah'a eşsiz bir samimiyetle niyaz eder. Tövbesi kabul olarak eski
aydınlık dünyasına döner.
Hemen belirtelim ki henüz daha bu hadise de zorba Nemrut'un aklını
başına getirmemiş ve Allahlık iddiasından vazgeçerek, O'nun karşısında
aciz bir kulu olduğunu idrâk ettirecek bir seviyeye eriştirmemiştir.
Tekrar eşsiz güzelliğe sahip olan Sâre'ye sahip olmak arzusuyla
harekete geçer. Bu kötü ve doğru bir istikamet olmaz, niyetinin
cezasını bütün vücud azalarına inme inmesiyle ödedi. Fakat üçüncü defa
gerçekten tövbe etti. Sâre'ye hiç dokunmadan eşi Hz. İbrahim'e teslim
etti. Hz. İbrahim'den çok çok özür diledi, samimi gözyaşları döktü,
bağrını, pişmanlık ile dağladı. Yüce Allah da bütün vücud azalarını
eski haline soktu. Böylece de bir yandan namusuna ve şerefine leke
düşürmeden bütün temizliğiyle kavuşarak, diğer yandan da zorba
hükümdarın çirkin ve arsız hareketlerini kırarak Hz. İbrahim (a.s.)
çifte başarıya erişmiş oldu.
Hikâyenin burasında bir inceliğe dokunmadan edemeyeceğiz. Sâre, güzel,
çekici ve namuslu bir kadındır. Allah dostluğunu hak eden İbrahim
Peygamber Sâre'ye son derece tutkundur. O yüzden de yüce Allah (c.c.)
Sâre'yi Nemrut'un çirkin tecavüzüne uğramaktan korumuştur. Hatta hayatı
boyunca Sâre'ye hiçbir yabancı el dokunamamıştır.
Şimdi şöyle düşünelim. Müminin gönlünden taşıdığı ve tüm yaşantısında
söz ve hareketleriyle gereğini yerine getirdiği "Lâ ilâhe illallah,
Muhammedün Rasûlullah (Allah'tan başka ilâh yoktur, Muhammed O'nun kulu
ve elçisidir)" cümlesini, yüce Allah (c.c.) çok sevmektedir. Hemen
söyleyelim ki İbrahim Peygamber'in sevgili eşi Sâre'ye hiçbir düşman
eli dokunamadığına göre, yüce Allah'ın sevdiği ve dost bildiği gerçek
müminlere amansız düşmanları olan lanetlik şeytan nasıl olup da
dokunabilir, zarar verebilir, onları baştan çıkarabilir? Asla!
Bu ince noktayı dile getirdikten sonra hikâyemize devam edelim. Zorba
hükümdar Nemrut, bütün vücud azaları eski halini alıp tam sıhhatine
kavuşur kavuşmaz Hacer adında genç bir kadını getirerek Sâre'ye hediye
etti. Sâre de bu genç kadını eşi İbrahim'e hibe etti. Ardından da, "Êy
İbrahim, senden çok çok özür dilerim. Çünkü benim yüzümden çok üzüntü
çektin. Bundan böyle sakın üzüntüye düşme. Çünkü yüce Allah (c.c.)
aramızdaki perdeyi kaldırmıştır. Bunca zahmet ve sıkıntılara karşılık
da şimdi sana bu kadını hediye ediyorum.
Netice olarak zorba hükümdar Nemrut, Allahlık iddiasında bulunmanın bu
duygusunun mahsulü olan ve tâ namus ve şereflere kadar uzanan
zorbalıklarının, yüce Allah'ın bir imtihanı olarak (daha sonra eski
hallerine iade edilmelerine rağmen) ellerinden, ayaklarından,
gözlerinden ve daha sonra tüm azalarından olmaktadır. Buna karşılık
ise, Sâre güzellik ve çekiciliğine, Hz. İbrahim de bir Peygamber olarak
her konuda Allah'ın sınırsız yardımına mazhar olmasına rağmen, Sâre
doğruluk ve dürüstlükten ayrılmamakta, İbrahim Peygamber de alçak
gönüllülüğü elden bırakmamaktadır.
Yüce Allah (c.c.) cümlemizi
büyüklük taslamaktan uzak tutan ve haddini bilerek kulluk vazifelerini
gereği gibi yerine getiren alçak gönüllü kullarından eylesin, âmin...
(Seb'ıyyat)
İbrahim (a.s.) ve Oğlu İsmail
Hz.
İbrahim (a.s.) Allah elçisi olduğu ilk günlerde idi. O sırada
ilerisinin İslâm merkezi olacak olan Arabistan yarımadasının kalbi olan
Mekke'de yaşıyordu. Henüz idrakleri gelişmediği için kâh gördükleri
yüksekçe bir dikili kayaya, kâh ateşe ve bazen de elleri ile yaptıkları
acaip, cansız ve güçsüz şekillere medet ve yardım umarak tapan
putperest yığınlarını, varlıkların güçlü yaratıcısı ortaksız Allah'ı
tanımaya ve O'nun kullarına sunduğu yoldan gitmeye çağırıyordu.
Bir yandan böylesine kutsal bir mücadelenin şerefli bayrağını taşımak
rütbesini kendisine verdiği için Allah'ına şükürler edip şevkle
vazifesine devam ederken, öte yandan ruhunda gittikçe gelişen ve
derinleşen bir ızdırabın sancısını duyuyordu. Çünkü bütün arzulu
bekleyişlerine rağmen henüz bir erkek evlât babası olmamıştı. Fani
günlerini doldurup gözlerini hayata yumduktan sonra din ve iman
dâvasını, kaldığı noktadan alıp daha ilerilere götürecek hayırlı bir
varis bırakmadan mı göçüp gidecekti?
Bu endişe gönlünü sızlatıyor ve ruhuna ızdıraplar salıyordu. Akşamları
sabahlara bağlayan nice uykusuz geceler boyunca gözyaşları dökerek
Allah'ına yalvarıyordu; tükenmez hazinesinden kendisine hayırlı bir
oğlu bağışlamasını diliyordu. Dâvasının bayraktarlığını yapacak hayırlı
bir varise kavuştuğu takdirde en sevdiği dünyalık malını Allah'ına
kurban etmeyi adıyordu. Koyu karanlıktaki kara taş üzerinde yürüyen
minicik siyah karıncanın arzularını dahi bilen yüce Allah'ın, gözü
yaşlı İbrahim'in derdini bilmemesi elbette imkânsızdı. Sevgili
kullarının gözyaşları ile karışık yalvarışlarından hoşlandığını bize
bildiren yüce Yaradan, nihayet İbrahim'e dilediğinin yerine
getirileceğini, kederli gözyaşlarını silmesini müjdeledi.
Allah'ın kesin vaadi karşısında dinmez gözyaşları yerine gönlünde eşsiz
bir saadet duyan Hz. İbrahim (a.s.), artık sayılı günleri beklemeye
koyulur ve çok geçmeden ilerisinin büyük Peygamberi İsmail'in babası
olur. İbrahim'in bu eşsiz Allah hediyesi karşısında sevinci
hudutsuzdur. Artık dünyalar O'nun olmuştur. Arzulu gözyaşı dökerek
yalvardığı günlerdeki adağını hatırlayarak Allah'a yüz koyun kurban
keser. Fakat hemen o gece rüyasında Allah'ın kendisine "en sevdiğin
şeyi bana kurban edeceğini adamıştın; sözünü yerine getirmedin, ey
İbrahim" diye seslendiğini duyarak uyanır.
Hemen o gün, bu defa çok sevdiği yüz devesini boğazlar. Ama geceleyin
yine aynı rüyayı görerek uyanır. İbrahim (a.s.), en sevdiği malının ne
olduğunu düşüne düşüne yine geceleyip yatağa uzanınca rüyasında yüce
Allah O'na şöyle seslenir "En büyük sevgilin yeni doğan oğlun İsmail
değil midir? En çok sevdiğin canlıyı yolumda kurban etmeyi adadığına
göre biricik oğlunu boğazlaman gerekiyor, ey İbrahim."
Uyandıktan sonra İbrahim (a.s.) koyu koyu düşünmeye başlar. Gerçekten
İsmail kısa zaman içinde dünyada, Allah'tan sonra en çok sevdiği
biricik varlık olu vermişti. Şimdi de yüce Mevlâ acaba gerçekten en
büyük hediyesini kendisinden geri mi istiyordu? Veren O olduğuna göre
eğer gerçekten istiyorsa o gözyaşları sonunda gelen değerli hediyeyi
O'nun yoluna kurban etmekte tereddüt etmek olmazdı, elbette. Fakat
O'nun geri istediğinden iyice emin olmak lâzımdı. İşte böylesine
düşüncelerle bir kurban Bayramı gecesi yatağına uzanan İbrahim (a.s.)
bir önceki gece gördüğü rüyanın tıpkısını bir daha görerek aynı ilâhi
emri bir daha duyar.
Artık hiçbir şüphesi kalmamıştır. Yüce Mevlâ'sı kendisinden biricik
oğlunu yolunda kurban etmeyi istemektedir. Adağının ancak bu şekilde
ödenmiş olacağını bildiren Allah emrine tereddütsüzce uyacaktı.
Oğlunu kurban etmeye kesin karar verir. Annesi Hacer de biricik
yavrusunu en az babası kadar sevmektedir. İbrahim (a.s.), oğlunu
Allah'a kurban edeceğini eşine söylemez. Oğlu ile birlikte bir ziyafete
katılacağını söyleyerek annesinin pırıl pırıl yıkadığı, saçlarını itina
ile tarayarak süslü elbiseler giydirdiği İsmail'i alıp Mine kasabasına
doğru yola çıkar. İbrahim'in eşi Hacer, babasının yanında yürüyen
oğluna arkadan gözlerini dikerek uzun süre sevinç içinde baka kalır.
Babasının yanında yürüyen nur topu erkek evlâdın sahibi olmuş mesut bir
annenin hudutsuz iftihar duyguları içindedir.
Baba oğul evden ayrıldıktan bir müddet sonra koşa koşa gelen lânetlik
şeytan Hacer'in karşısına dikilir. "Eşin İbrahim biricik yavrum
İsmail'i ziyafete değil, boğazlamaya götürüyor" diye haykırır.
Peygamber karısı, dini bütün Hacer, lânetlik şeytanın bu sözlerini
"yıkıl karşımdan, hiçbir baba ortada ciddî bir sebep yok iken oğlunu
boğazlar mı?" diye cevaplandırır. Şeytan, hemen Hacer'in sözünü bölerek
şöyle der: "İbrahim'in Allah'ı öyle emrettiği için öyle edecek."
Söylediği bu tahrik edici sözlere karşılık lânetlik şeytan, kocası gibi
Allah'ına gönülden bağlı olan Hacer'den şu beklemediği cevabı alır:
"Mademki yüce Allah'ımız öyle emretmiştir; kocamın O'nun Yüce emrine
uymasından daha yerinde bir hareket olabilir mi? Çekil git buradan ey
Allah'ın ebedî lânetliği."
Böylelikle Hacer, şefkat duyguları ile biricik yavrusu üzerine
titremesine rağmen Allah'ın emri söz konusu olunca hadiseyi metanetle
kabul eder. Anneden bir şey elde edemeyen şeytan yola koyularak İbrahim
ile İsmail'e yetişir. İsmail biraz önde ilerlemekte babası onu arkadan
takip etmektedir. Lânetlik şeytan, hemen İbrahim'e sokularak şu
sözlerle O'nu Allah'ın emrini yerine getirmekten vazgeçirmeye çalışır.
"Şu boylu poslu gencecik taze yavruya, onun tatlı yürüyüşüne bir bak.
Sen onu yıllar boyu gözyaşları içinde bekledin, şimdi de almış onu
kendi elinde boğazlamaya götürüyorsun. O'nun körpe boğazına yüreğin
nasıl kıyacak da bıçak çekebileceksin? Sen ki onun doğumu üzerine
kurban şenlikleri düzenlemiştin."
Arap yarımadasında puta tapıcılığı yıkarak gönüllere tek tanrıcılığın
sevgisini aşılayan İbrahim (a.s.), lânetlik şeytanın babalık şefkatini
coşturarak Allah'a karşı gelmeye yol açmasını dileyen sözlerine verdiği
cevap kesindir. "Evet, oğlum dünyada en sevgili varlığımdır. Ama
Allah'ım, onu yoluna kurban etmemi istemiştir." İbrahim'den de hiç yüz
görmeyen lânetlik şeytan, son çare olarak İsmail'e yaklaşır. O'na şöyle
der: "Neşeli neşeli yürüyorsun, ama babanın seni boğazlamaya
götürdüğünü her halde bilmiyorsun. Birkaç saat sonra bu şakrak neşe
boğazında düğümlenecek; babanın can alıcı bıçağı gırtlağına
dayanacaktır.
Yeni açmış bir bahar çiçeği kadar taze ve alımlı olan vücudun tam
serpilme imkânını bulamadan sararıp gidecektir. Baban seni Allah'ın
emridir diye boğazlayacaktır. Ömrünün taze baharında hayattan ayrılmak
sana yazık değil mi?" Bu ana kadar İbrahim (a.s.), oğluna hadiseyi
açmamış, onu boğazlamaya götürüyor olduğunu yavrusuna
bildirmemişti.
O yüzden başına gelecekleri ilk defa lânetlik şeytanın ağzından duyan
gönül kuzusunun can kavgası karşısında neler diyeceğini İbrahim (a.s.)
merak ediyordu. Fakat ilerisinin yüce peygamberi olacak olan İsmail
(a.s.), şeytana son ve en kesin darbeyi indirir; "Eğer Allah'ın emri
üzerine babam beni boğazlamaya götürüyorsa, buna seve seve boyun
eğerim. Babam yüce bir Allah elçisidir. Peygamberlere, Allah (c.c.)
hiçbir zaman yanlış yol göstermez. Yaradan'ın emrine karşı koyup senin
gibi lânetlik olmamı mı istiyorsun? Defol git karşımdan; seni gözlerim
görmesin." Şeytan hâlâ bir şeyler söylemek isterse de yavru İsmail
yerden avuçladığı çakıl taşlarını yüzüne fırlatır.
Şeytanı atlattıktan sonra baba oğul, yollarına devam ederek Mine'ye,
boğazlamanın olacağı yere varırlar. İbrahim Peygamber Allah'ın emrini
yerine getirmeye kesin kararlıdır; ama biricik yavrusunu kendi eliyle
boğazlayacağını düşündükçe gönülden titremeler geçirir ve gözyaşlarını
tutamaz diye İsmail'in yüzüne bakmaktan çekinir. Babasının içinde
çalkalanan bu karışık hisleri küçük yaşına rağmen sezen İsmail (a.s.)
babasına güç veren şu sözleri söyler: "Allah sana ne emrettiyse yap.
İnşallah beni sabırlı ve dayanıklı bulacaksın."
Bunun üzerine büyük bir soğukkanlılıkla İbrahim (a.s.) oğlunu düz bir
kayaya yatırır. Ve evden getirdiği keskin bıçağı gönül kuzusunun ince
boğazına dayar. Fakat hayret; bütün gücüyle batırmasına rağmen bıçak
yavrucağın yumuşak gırtlağını kesmez. İbrahim'in üst üste yaptığı
hamleler de netice vermeyince hem kızgınlığından ve hem de keskinlik
derecesini denek üzere bıçağı, yavrusunun gırtlağından ayırarak taşa
indirir. İsmail'in körpe boğazında en küçük bir iz bile açmayan bıçak,
taşı boylu boyuna iki parçaya ayırıverir.
O sırada yanında bir koç ile birlikte gökten inen bir meleğin tekbir
sesleri duyulur. İbrahim sese doğru başını çevirir. Gökten yere inen
melek İbrahim'e Allah'ın şu emrini iletir "Tamam ey İbrahim! Dünyadaki
en sevgili varlığını, bu varlık gönül kuzun ve biricik evlâdın İsmail
bile olsa Allah yolunda kurban etmekten çekinmeyeceğini yeterince ispat
ettin.
Hem sen, hem İsmail hem de eşin Hacer Allah'a bağlılığınızın
dillere destan olmaya hak kazanan bir örneğini başarı ile verdiniz.
Allah (c.c.) hepinizden hoşnut olmuştur. Maksat oğlunu boğazlaman
değildir. Çünkü o senin yıllardan beri dileklerinde yaşattığın gibi
senden sonra hak yolunun bayraktarlığını yapacak yüce bir Peygamber
namzeti (adayı)dir. Yüce Allah (c.c.), sana İsmail'in yerine
boğazlayasın diye şu getirdiğim koçu hediye ettiği gibi; biricik oğlunu
Allah'ın emrine teslim olarak boğazlamaya koyulduğun şu günü, hak yolun
yolcularına kurban kesme günü diye emrederek senin şerefli Allah
bağlılığının aziz hatırasını ebedileştirmiştir.
"Ne mutlu sana ve senin soyundan gelecek hakikat önderlerine!"
Yüce Allah (c.c.) cümlemizi, kendi sevgisi uğruna dünyalık
varlıkların en değerlisinden bile göz kırpmadan fedakârlık edebilecek
gönülden bağlı kullarından eylesin, âmin...
İdamdan İslama
Rasul-i
Ekrem
s.a.v.'in Mekke'yi fethettiği gün, İslâm düşmanı Ebu Cehl'in idam
fermanı
verilmiş oğlu İkrime, ölüm korkusuyla kaçıp Yemen tarafına gitmişti.
Onun eşi
Ümmü Hakîm ise müslüman olmuş ve İkrime'nin bağışlanmasını
Rasulullah'tan
istirham etmişti.
Allah
Rasulü
s.a.v., İkrime için güvenlik garantisi verince, hanımı Ümmü Hakim onu
aramaya
çıktı. Tihâme sahillerinde deniz yolculuğu sırası müslüman bir kaptanla
görüşmekte olan İkrime'yi buldu. Kaptan ona diyor ki:
- Lâ
ilâhe
illallah Muhammeden Rasulullah de, canını kurtarıver!
İkrime
şu
karşılığı veriyordu:
- Ben de
zaten
bunu için kaçıyorum...
O sırada
İkrime'nin karısı ortaya çıkarak şu haberi verdi:
- Ben
insanların en iyisi ve en hayırlısının yanından geliyorum. Onunla
konuştum, o
sana eman verdi, seni güvenceye aldı. Gel gidelim, kendine kıyma!
Beraber
yola
çıktılar. Bir konaklama yerinde İkrime, eşiyle birlikte olmak istedi.
Kadın onu
şiddetle reddetti:
- Olmaz!
Ben
müslümanım sen ise kâfirsin, deyince İkrime:
-
Doğrusu, seni
benden uzaklaştıran şey, gerçekten önemli olmalı, dedi.
İkrime
Mekke'ye
yaklaşınca, Rasulullah ashabına şöyle dedi:
- Ebu
Cehl'in
oğlu İkrime, mümin ve muhacir olarak size geliyor. Sakın babasına
sövmeyiniz.
Çünkü ölüye sövmek ona ulaşmaz, diriye zarar verir.
Rasul-i
Ekrem
s.a.v. İkrime'yi görünce sevinçle onu karşıladı. İkrime sordu:
- Ey
Muhammed!
Sen beni neye davet ediyorsun?
-
Allah'tan
başka ilâh olmadığına, benim O'nun kulu ve Rasulü olduğuma inanmaya,
namaz
kılmaya ve zekât vermeye... davet ediyorum.
-
Vallahi sen
sadece hakka davet ediyor, iyi ve güzeli emrediyorsun. Sen peygamber
olmadan
önce de bizim en doğrumuz ve en iyimizdin.
İkrime
bu
konuşmadan sonra Allah Rasulü s.a.v.'in elinden tuttu, Kelime-i Şehâdet
söyleyip müslüman oldu.
İhlas Suresi ve Cennet
Vakti zamanında
Allah erenlerinden birinin bir gün oğlu vefat eder. Daha o gece
rüyasında oğlunu Cehennemde azap çekerken bitmiş tükenmiş bir halde
gören ermiş, derin bir üzüntüye boğulur. Ertesi akşam yine görür. Fakat
bu defa oğlu Cennet köşklerinden birine kurulmuş neşe içinde
yüzmektedir.
Merak içinde
kalarak sorar.
"Ey oğlum, seni dün
akşam Cehennemde, bu akşam da Cennette gördüm. Bu nasıl iş, bunun
sebebi ne?
Babasının bu
sorusunu oğlu, şu sözlerle cevaplandırır.
"Bugün mezarlığımıza
muhterem bir mümin uğradı. Üç defa ihlâs sûresi'ni okuduktan sonra
sevabını bütün yeryüzü ölülerinin, ruhlarına bağışladı. Benim payıma
düşen sevapla işte gördüğün gibi Allah (c.c.) beni Cennetine koydu."
Yüce
Allah (c.c.) cümlemizi İhlâs Suresi'ni okuyarak hem bu dünyanın, hem de
öbür dünyanın çile ve sıkıntılarından uzak kalan kullarından eylesin,
âmin.
İhtiyaçları Kadar Alırlardı
Emîr Sultan hazretlerinin
çok talebesi
vardı. Bunlardan bâzıları gündüzleri oruç tutar, geceleri de sabaha
kadar namaz kılarlardı. Haftada bir gün Emîr Sultan hazretlerine gelip,
ihtiyâçlarını alıp giderlerdi. Aldıkları ile bir hafta boyunca idâre
ederlerdi. İhtiyaçları bitince, yine gelir alırlardı. Bir gün bu
talebelerin biri, Emîr Sultan'ın huzûruna gelerek, elini öptü.
Emîr
Sultan talebesine;
"Bulunduğunuz yerdeki müslümanlar iyiler mi? Hâlleri
nasıldır?" diye sordu.
Talebe;
"Sizin himmetinizle, sıhhat ve
selâmetteler, hepsi duâcınızdır." deyince,
Emîr Sultan elini cebine
soktu ve bir akçe çıkardı. O talebesine verdi ve;
"Bizden onlara selâm
söyle, biz hayatta olduğumuz müddetçe bu akçe ile yetinsinler. Bize duâ
etsinler. Başkalarına muhtâc olmasınlar." dedi.
O talebe, o bir akçeyi
alıp, arkadaşlarının yanına geldi ve onlara;
"Emîr Sultan hazretlerinin
size selâmı var." dedi.
Hepsi selâmı ayakta alarak;
"Sultan hazretleri
ne buyurdular?" diye sordular.
Bunun üzerine o talebe;
"Emîr Sultan
hazretleri bir akçe verdi ve;
"Ben ölünceye kadar bununla iktifâ
etsinler, kimseye muhtâc olmasınlar." buyurdu." dedi.
Bu söz üzerine
hepsi dünyâ malından soğudular. Kimseden bir şey almaz oldular.
Pencerelerinde bir kutu vardı. Kimin ihtiyâcı olursa, o kutunun içinden
bir akçeyi alır, iftar için herkese bir mikdâr ekmek ve üzüm alıp,
onunla oruçlarını açarlardı. Ertesi gün o akçe yine yerinde dururdu.
Emîr Sultan vefât edinceye kadar ihtiyaçlarını böyle karşıladılar. O
akçe yerinden hiç eksilmedi.
İhtiyar Fakir ve Sultan Melikşah
Yaşlı
bir adam, Selçuklu
Veziri Nizâmü’l Mülk’ün huzuruna girmek istedi. Nizâmü’l Mülk,
ihtiyacını
sordu. Adam,
- Ben,
Allâh Rasûlünün
(s.a.v.) elçisiyim. Sultan Melikşah’la görüşeceğim.” diye cevap verdi.
Nizâmü’l
Mülk “bu sözün izâhını” istedi.
İhtiyar
adam
- Eğer
beni onun huzuruna
çıkarırsanız mesajımı ileteceğim. Aksi halde onu görene ve bende olan
şeyi ona
nakledene kadar bekleyeceğim, dedi.
Nizâmü’l
Mülk, Sultanın
yanına çıktı ve ihtiyarın söylediklerini nakletti. İhtiyar adam huzura
alınınca
Sultan’a şöyle dedi:
- Birçok
kızım var; ancak
fakir olduğumdan evlilikleri için gereken çeyizi temin etme imkânına
sahip
değilim. Bu yüzden her gece Allâhu Teâlâ’ya dua edip bana kızlarımın
çeyizini
hazırlayacak imkânı ihsan etmesini istedim. Filan ayın cuma gecesi,
yine onlar
için yardım dileyerek uyudum.
Rüyâmda
Allâh’ın Rasûlünü
(s.a.v.) gördüm. Bana şöyle dedi:
-Kızının
çeyizinde gerekli
şeyleri ihsan etmesi için her gece Allâhu Teâlâ’ya yalvaran sen misin?”
“Evet
yâ Rasûlallâh!” dedim. Bana Sultan Melikşah’ın adını verdi. “Ona git,
Allâh’ın
Rasûlünün (s.a.v.) kendisinden kızların için gerekli çeyizi satın
almasını
istediğini söyle.” dedi. Ben “Ey Allâh’ın Rasûlü, benden bir işâret
isterse ona
ne diyeceğim?” diye sordum. O da.
- Ona
işaret olarak her
gece yatmadan önce Tebâreke sûresini okuduğunu söyle, dedi.
Sultan
Melikşah bunu
işitince,
- Bu
doğru bir işâret, zîrâ
bunu Allâhu Teâlâ’dan başka kimse bilmiyor. Hocam bana her gece
yatmadan önce
bunu okumamı emretmişti. Ben buna hep devam ettim.” dedi. İhtiyara,
kızlarının
çeyizi için gerekli her şeyin verilmesini emretti. Ayrıca ihtiyara
hediyeler
verdi.
2006.11.05
Tarihli Fazilet Takvimi
İhtiyar Mecusi
İran da
İslam'ın yeni yeni yayılmaya
başladığı bir zaman... İhtiyar bir mecusi bir odaya çekilmiş,
kapıyı
üzerine kapamış, kimse ile görüşmüyordu. Bunun bir putu vardı. Vaktini
hep onun hizmetine hasretmişti.
Zaman olur mecusinin bir sıkıntısı
zuhur eder, kime koşacak, tabi yıllarca hizmetyinde bulunduğu putuna ve
koşar, sıkıntısının giderileceği umuduyla, putunun önünde yalvarır,
yakarır,
yatar, yuvarlanır ve derki.
-Hey put! Aciz kaldım, canıma
tak etti. Ban merhamet et, yardım et, sıkıntımı gider.
Huzurda bir müddet daha kalır,
fakat
işleri yoluna girmez, hani nerdeyse daha da kötüye gider. Put'un
ne kabahati varki, altı üstüğ bir put, ne karşısındaki mecusinin
anlattıklarını, yalvarmalarını, yakarmalarını duyabiliyor, ne de
kendine
yaptığı hizmeti görüp ona şahit olabiliyor, altı üstü bir taş bir odun
parçası, üzerine konan sineği kovalamaktan aciz, başına eden
güvercinlerin
pisliğini mecusi temizlemezse pislik çamurundan çıkmaktan aciz.
Mecusi, isteği olmayınca bütün bu
düşünceler ister istemez aklından bir filim şeridi gibi bir anda akıp
geçiyor,
kızıyor ve başlıyor puta söylenmeye:
- Bu kadar sene sana taptım,
saçlarımı, sakallarımı senin yolunda ağarttım, Yapılması, muhim olan
bir
işim var. Yapmıyacaksan beni bırak, şu anda Müslümanların
Allah'ından
diliyorum, der ve diler.
Mecusi daha putun karşısında, yüzü
toprakta iken, Allah onun muradını yerine getirir. Odadan çıkmadan
sıkıntısının
giderilmiş olduğu müjdesini alır. Olanı biteni bir mecliste
anlattığıda
oradaki hakikatleri aramakla meşgul olan bir zat, düşüncelere
dalar
ve aklından şunları geçirir:
-Bir sersem, adi, batıla tapan,
başı henüz puthane şarabı ile sarhoş, gönlünü küfürden, elini
hıyanetten
çekmemiş olan böyle birinin Cenab-ı Hak dileğine anında cevap verdi.
O anda gönül kulağına şu kelimeler
dökülür:
-O aklı eksik ihtiyar, putun
önünde çok yalvardı. Fakat sözü makbule geçmedi, istediği olmadı. Onun
niyazı eğer bizim dergahımızda kabul edilmeseydi, sanem ile Samed
arasında ne fark olurdu?" Ey
dost!
Gönlünü Samed'e bağla ki,
insanlar sanemden daha acizdirler. Eğer bu kapıya baş koyarsan, eli boş
dönmezsin.
İki Ekmek Eksik
Bir
gün iki kişi,
Râbia-tül Adeviyye'yi ziyârete geldiler. İkisi de açtı. "Yemeği
helâldir" diye içlerinden yemek yemek geçti. O anda kapıya biri
gelerek, Allah rızâsı için bir şeyler istedi. Râbia hazretleri evdeki
iki ekmeğini buna verdi. Gelen sevinerek gitti. Bir saat kadar sonra
bir kişi kucağında bir yığın ekmekle geldi. Râbia hazretleri ekmekleri
saydı. On sekiz ekmek vardı. Dedi ki:
-Ekmekler yirmi
olsa gerektir.
Ekmeği
getiren, ikisini saklamıştı. Çıkarıp iki ekmeği de verdi. Oradakiler
hayretle sordular.
-Bu ne sırdır? Biz
senin ekmeğini yemeye gelmiştik. Önümüze koyacağın
ekmekleri kapıya gelene verdin. Ardından ekmek geldi. Eksik olduğunu
söyledin.
Cevâbında şöyle
buyurdu:
-Siz
ikiniz gelince karnınızın aç
olduğunu anladım. Önünüze koyacağım o iki ekmeği kapıya gelene verdim.
Allahü teâlâdan bu ekmeklerin misâfirlerin karnını doyuramayacağını,
bunun için bir yerine on vermesini istedim. Çünkü Allahü teâlâ Kur'ân-ı
kerîmde (En'âm sûresi 160. ayet-i kerîmesinde) bire on vereceğini
bildiriyor. Ben O'nun bu vâdine güvendim. İki ekmek yerine yirmi ekmek
geleceğini bildiğim için de ekmeklerin noksan olduğunu söyledim.
İkramdan Kaçan Kadının Akibeti
Mutlu
bir aileydiler. Bey kendine göre bir çevre
edinmiş, mazbut dostlarıyla sık sık görüşüyor, onları zaman zaman da
evine
davet edip İslâmî konularda seviyeli sohbetlerde bulunuyorlardı.
Ne var
ki,
hanım bu davetlerdeki hizmetinden memnun değildi. Nihayet bir gün son
sözünü
söylemekten çekinmedi:
– Artık
ben
misafir falan istemiyorum. Senin dostlarının çayını hazırlamaya da
mecbur
değilim!
Sakin ve
edebli
bey, her zamanki gibi sesini çıkarmadan düşünmeye başladı. Kendi
kendine
söyleniyordu:
– Benim
dostlarım kahve dostu değil ki. Her biri İslâm’a hizmetten başka derdi,
meselesi olmayan kültürlü insanlar. Bunlarla bir araya gelmek, şöyle
bir çay
sohbetinde meselelerimizi konuşmak bir eğlence değil, bir hizmettir. Ne
var ki
bu hanımın hizmetle, misafire ikramın sevabıyla hiç alâkası yoktur.
Rabbim bana
sabırlar ihsan eyle!..
Biricik
kızı
Mümine ise babasının hüznünü yüzünden okuyordu. Hemen atıldı:
–
Babacığım,
neden üzülüyorsun? Anneme bakma sen. Misafir ağabeyleri her zaman
çağırabilirsin. Senin bütün hizmetlerini tek başına ben görebilirim.
Çayını da,
hattâ gerekirse sofranı da ben hazırlayabilirim!
Baba,
çok
etkilenmişti. Zaten çok sevdiği biricik kızını, daha da çok sevmeye
başladı.
Artık misâfirlerini rahatça davette bulunabiliyor, anneye rağmen küçük
hanımın
üzerine düşen hizmette hiç de kusur etmediği görülüyordu. Zamanında
gelen
berrak çaylarını yudumlarken de hizmetlerini konuşabiliyorlardı. Ne var
ki Anne
malum tutumunu yine devam ettiriyordu:
– Senin
misafirlerinden de bıktım! Sana ne falan öğrencinin perişan oluşundan,
filanların hizmete muhtaç halde bulunuşundan. Çivisi çıkmış dünyayı sen
mi
ıslah edeceksin? Sen kendine bak, kendi işinle, gücünle meşgul ol!
Hep
sabır
içinde şükreden bey, bir gün Eskişehir’den İstanbul’a gitmek zorunda
kalmıştı.
Arabasına hanımı ile kızı da bindiler. Yolda Cumayı münasip bir yerde
edâ
etmeyi düşünüyordu. Ne var ki, hanım yine itiraz etti:
– Cumayı
yolda
kılmaya mecbur değilsin. Hızlı git, İstanbul’da kıl!
Bu
yüzden hızla
yol alırken ansızın önlerine çıkan bir demir kasalı kamyonun altına
girmezler
mi! Tabii her şey bitmiş, her üçünün de hayatları sona ermişti. Haber
duyulduğunda dostları koşuşmuş, ama ilahî takdiri kimse
değiştirememişti.
Her
üçünü de
defnettikten sonra masum bir yakınları bunları rüyada gördü. Öyle bir
rüya ki,
tesirinden bir türlü kurtulamayıp bir maneviyat büyüğüne şöyle anlattı:
– Bey,
hanımı
ve kızı ile hacca gidiyorlardı. Sınır kapısına vardıklarında pasaport
kontrolü
başladı. Bey ile kızının bütün muameleleri gözden geçirildi. Eksik
yoktu.
Geçin, dediler. Hanımınkini kontrol ettiklerinde:
– Bu
hanım bu
pasaportla hacca gidemez! Geri çevirin! dediler. Hanım feryadı bastı:
– Ne
münasebet!
Biz bir aileyiz. Muâmelemiz aynı. İşte bu, beyim, bu da kızım. Bizi
ayıramazsınız!
Cevap
kesindi:
– Hayır!
Senin
muamelen onlarınkinden ayrı yapılmış. Sen giremezsin, çekil geriye
bakayım.
– Bu
rüyanın
tevili ne ki? diye sorulduğunda maneviyat büyüğünün cevabı şundan
ibaret oldu:
–
Evladım,
bunun tevile ihtiyacı yok ki, rüya açık!
O günden
bu
yana bu olay ürperti ile anlatılıyor, ibretle dinleniyor. Bilmem size
de bir
şey söylüyor mu?
Kaynak:
Yeni Aile İlmihali, Ahmed Şahin, Cihan Yayınları
İlimsiz amel edenin sonu
Bersisa isminde bir
zat, inzivaya çekilmiş, gece-gündüz vakti Allah'a (c.c.) ibadetle geçer
ve hiçbir kötülükte bulunmazdı. Bu zatı şeytan aleyhilla'ne kandırmak
için türlü hilelere başvurdu. Fakat bir türlü kandıramadı. En sonunda
şeytan işin kolayını bulmuşt'u. Çünkü Şeyh Bersisa, âmil, mütteld, züht
ü takva sahibi bir zattı ama, alim değildi. Yani ilm-i zahiri yoktu.
Ondan dolayı onu kandırmak kolay olacaktı.
Plânını şöyle tatbik
etti:
Şeytan, sırtında
cübbesi, elinde asası, başında sarığı, elinde tesbihi olduğu halde
bembeyaz sakalıyla Şeyh Bersisa'nın ibadet ettiği yere varıp kapısını
çaldı. Şeyh Bersisa kapıyı açtıktan sonra, kim olup, nereden geldiğini
ve niçin geldiğini sordu.
Şeytan Alleyhilla'ne
ona şu, cevabı verdi:
- Ben dünya
nimetlerinden uzak, ömrünü Allah'a ibadetle geçirmek isteyen bir
kimseyim. Bir Allah dostu bulup kendime arkadaş edinmek için çok yer
dolaştım, fakat sizden başka bir kimseye rastlamadım. Memleketine
yaklaştığımda, sizin isminizi duydum. Sizin de bütün gayretiniz
Allah'ın rızasını kazanmak olduğuna göre, beni de kabul buyur da,
beraber ibadete devam edelim.» dedi.
Şeyh Bersisa, onun
şeytan olduğunu ve kendisinin ayağını kaydırmak için geldiğini nereden
bilecekti. Arkadaşlığı kabul etti... Beraber ibadete başladılar. Aradan
zaman geçiyor, Şeyh Bersisa ibadet ediyor, yiyor içiyor ve diğer
insanlar gibi yaşıyor, lâkin Şeytan Allah'a öyle ibadet eder gözüküyor
ki yemiyor - içmiyor, yatıp uyumuyor ve bütün zamanını ibadet ederek
geçiriyordu.
Şeyh Bersisa, yeni
dostuna hayran kalmıştı. Aradan- çok zaman geçmeden dayanamayarak:
- Ey Allah'ın salih
kulu, sen bu mertebeye nasıl yetiştin. Ben senelerden beri ibadet
ederim, yeyip içmekten kurtulamadım. Sense bütün zamanını ibadete
ayırabiliyorsun. Ne olur, bunun sırrını bana da öğret de, ben de senin
gibi olayım, dedi.
Şeytanın istediği
doğmuştu...
- Bunun kolayı var!
Evvela bir büyük günah işleyecek, sonra da -ona samimiyetle tövbe
edeceksin. Büyük bir günah işlemiş olduğundan Allah'tan daha fazla
korkmaya başlayacak ve böylece de benim gibi, sen de her türlü insanî
kötü hasletlerden kurtulmuş olacaksın, dedi.
Şeyh, meselâ ne gibi
bir günah işlemesi lazım geldiğini sordu. Şeytan, artık bayram
ediyordu. Çünkü avını kandırmıştı.
- Zina edebilirsin,
dedi. Şeyh:
- Yapamam, dedi.
Bu sefer şeytan:
- Adam öldür! dedi.
Bersisa, yine:
- Onu da yapamam,
dedi.
Şeytan:
- İçki içersin,
dedi...
Bersisa, düşündü
taşındı, onu biraz hafif görmüştü:
- O olur,
yapabilirim, dedi.
Şeytan artık
sevincinden havalarda uçuyordu. Bersisa doğru kasabadaki meyhanelerden
birine gidip bir miktar içki istedi, içkiyi sunan saki kadındı, içtikçe
içti ve sonunda sarhoş olup kadına zina etmeyi düşünmeye başladı.
Şeytan tabiî ki boş durmuyor, adamın gözüne gözükmeden nefs yoluyla
durma, böyle fırsat elegeçmez, hemen bu kadınla münâsebet kur, diyordu.
Bersisa, tamamen
sarhoş olduktan sonra, meyhaneci kadına orada zina etti. Bu onun için
çok kötü bir şeydi... Duyulursa ne derlerdi. En iyisi o kadını öldürüp
gömmekti, ve öyle yaptı. Kadını öldürüp meyhanenin arkasında bir yere
gömdü. Fakat hadise duyulmakta ve yayılmakta gecikmedi. Bersisa'yı
yakalayıp mahkemeye çıkardılar. Katil oldüğü için kısasa kısas Ölümüne
hükmolundu.
Bersisa idam
sehpasına çıkmış, artık ip boğazına geçirildikten sonra onu kurtaracak
hiçbir kimse yoktu. Şeytan karşıda görüldü.
- Bu hal nedir ey
dostum, dedi. Bersisa:
- Görüyorsun ey
Allah'ın sevgili kulu beni kurtar, diye yalvarmaya başladı. Şeytan:
- Bir şartla seni
kurtarırım. O da bana secde edeceksin, dedi. Bersisa:
- Görüyorsun ip
boğazıma geçirilmiş nasıl secde edebilirim, deyince de:
- İşaretle secde
edebilirsin, dedi.
Bersisa başıyla
işaret ederek secde etti ve sandalye ayağının altından çekilince
imansız olarak göçüp gitti. Allah muhafaza buyursun.
İlimsiz amelin,
insanı nereye kadar götüreceğine güzel bir misâl böylece vuku bulmuş
oldu. Eğer onda şeriata müteallik ilim olsaydı içki içmek, zina
etmekle, adam öldürmekle evliya olunamayacağını bilir ve şeytana
uymazdı.
Kaynak:
Büyük Dini Hikayeler, Osmanlı Yayınevi
İlk İnsan Hakları Mahkemesi
Hicretin
17.
senesinde Halife Hazreti Ömer, ziyaretçi çokluğundan dolayı
Resulüllah'ın
mescidini genişletmek istemişti. Bunun için Türbe-i Saadet'in
etrafındaki
arsaları istimlak edip mescide katması gerekiyordu.
Çevredeki
arsa ve ev sahiplerine tekliflerde bulundu:
-
Evinizi, arsanızı Resulullah'ın mescidini genişletmek için satın almak
istiyorum. Kimse malına değerinden aşağısını vereceğimi sanmasın.
Herkes
kıymetini söylesin, gönlünden geçirdiği fiyatı bildirsin. Resulullah'ın
mescidine zorla alınmış arsa ilave etmeyi düşünmüyorum.
Herkes
arsa ve evinin değerini söyler, binalar, arsalar satın alınır,
Resulullah'ın mescidi genişletilmeye müsait duruma gelir. Ancak bir
pürüz var.
Onu da halletmek gerekiyor.
- Nedir
o pürüz?
Hazreti
Abbas. Abbas, arsasını satmak istemiyor. Mescide de olsa vermeyi
düşünmüyor.
Halife
bizzat meşgul olur, tekliflerini tekrar eder:
- Ya
Abbas, arsanın değerinden aşağısını vermeyi düşünmüyoruz. Resulullah'ın
mescidine böyle zorla alınmış bir arsa ilave etmeyi de uygun
bulmuyoruz. Şayet
verilen fiyat az geliyorsa emsallerinden de fazla fiyat vereyim, arsanı
ver de
bu iş bitsin. Mescid-i Nebi ziyaretçileri içine alacak genişliğe
ulaşmış olsun,
ihtiyacı karşılayacak hale gelsin.
Hayret!
Abbas'tan beklenmeyen tavır:
- Hayır,
mülk benimse fazla fiyat verseniz de satmak istemiyorum. Zorla
alacaksanız o başka!
İçinden
çıkılmaz bir durum söz konusu olunca Halife olayı mahkemeye
intikal ettirir. Hakim meşhuk hukukçu Übeyd bin Kab.
Taraflar huzurdalar. Devletin iddiası:
- Biz
yönetim olarak Abbas'a değerinden fazla fiyat verdik, artık
diretmemeli,
arsasını vermeli ki, Resulullah'ın mescidi ihtiyacı karşılayacak
şekilde
genişleme imkanı bulsun.
Abbas'ın
cevabı:
- Arsa
benimse, mülküme ben sahipsem, değerinden fazla da verseler vermek
istemiyorum. Ne para zoruyla, ne de mescide ilave etmek iddiasıyla
mülkümü
elimden kimse alamaz.
Mahkemenin
kararı:
- İslam hukukunun gereği kimse başkasının mülküne ve arazisini isterse
para
zoruyla olsun, alamaz. Mescid için de olsa mal sahibini zorlayamaz.
Abbas'ın
mülkü Abbas'ta kalacak, hükümet istimlak için zorlamayacaktır.
Mahkemenin tartışma götürmez bu kararı kesinleştikten sonra taraflar
kalkıp
gitmek üzere kapıya yönelmişken bir ses işitilir. Bu ses Abbas'tan
başkasının
sesi değildir.
Bakın ne diyor Abbas:
- Ya Übey, mahkeme bitmiş, karar kesinleşmiştir değil mi?
- Evet mahkeme bitmiş, karar kesinleşmiştir. Kimse senin arsanı fazla
fiyat
vererek de olsa zorla alamaz.
- Öyle ise der, şimdi beni dinleyin. Mahkemenize açıkça ifade ediyorum.
Arsamı
şu andan itibaren Resulullah'ın mescidine ilhak edilmek üzere hibe
ediyorum.
Hem de tek kuruş almadan, hiçbir maddi menfaat beklemeden. Hepiniz
şahit olun,
parayla alınamayan arsam, hiçbir karşılık verilmeden Resulullah'ın
mescidine
hibe edilmiştir ve mülk bu andan itibaren halifenin tasarrufuna
girmiştir.
Übeyd bin Kab'ın sorusu:
- Ey Abbas, neden böyle bir tutumu tercih ettin? Önce aşırı fiyatla da
olsa
vermedin, şimdi ise parasız hibe ediyorsun?
Abbas'ın kitaplık çapta cevabı tek cümleden ibaret:
- İslam'ın insan haklarına gösterdiği saygıyı dünyaya duyurmak için!...
KAYNAK:
Şahin,
Ahmed, Yaşanmış Örnekleriyle Aradığımız İslam, Zaman Cep Kitapları, 3,
Feza
Gazetecilik, İstanbul 2001
İlk Müslüman
Hazret-i
Alîden 'r.a.' rivâyet edilir. Evvelâ islâa gelen,
Ebû Bekrdir(r.a). Hazret-i Resûl-i ekrem 's.a.s.' ile ilk önce
kıbleye durup, nemâz kılan Ebû Bekrdir. Ebû Bekrin(r.a) islâma geliş
sebebi şöyle idi:
Hazret-i Ebû Bekr önceleri tüccâr idi. Sefer ve ticâret yapardı. Ekserî
Şâma giderdi. Seferde iken, bir gece rü'yâ gördü ki, gökden ay inip,
kucağına girdi. Ebû Bekr, iki eliyle onu kucakladı ve sînesine basdı.
Uyandı. Yemlîhâ adında meşhûr bir râhib var idi. Ona varıp, rü'yâsını
ta'bîr etdirdi. Râhib dedi ki,
- Sen nerelisin?
Ebû Bekr dedi;
- Arz-ı Hicâzdanım.
Tekrâr sordu:
- Ne iş yaparsın.
Ebû Bekr,
- Tüccârım, dedi.
Râhib dedi ki,
- Yâ Arabistanlı kişi. Bu rü'yâda, sana büyük müjdeler vardır.
Ta'bîrini ister isen, ücretini ver, dedi.
Ebû Bekr(r.a) oniki dînâr çıkarıp, verdi.
Râhib dedi ki:
- O ay ki, gökden sana indi. Âhır zemân Peygamberidir. Yakınlarda zuhûr
edecekdir. Sen Onun hayâtında iken vezîri olursun. Sonra halîfesi
olursun. Yâ Arabistanlı kişi. Eğer ben sağ iken, Ona yetişir isen, bana
haber ver. Ona varıp, buluşayım. Eğer ben dünyâdan gitmiş isem,
selâmımı ona ulaşdırırsın. Ben Onun dînine girdim ve ümmetinden oldum.
Beni âhıretde şefâ'atinden unutmasın.
Hazret-i Ebû Bekr(r.a),
- Bana bir mektûb ver, dedi.
Râhib, oniki satır bir mektûb yazıp, Ebû Bekre(r.a) verdi. O mektûbun
mevzû'u şu idi.
(Esselâmü aleyke yâ Muhammed bin Abdüllah el Mekkî el Medenî el tehamî,
salevâtullahi teâlâ aleyke ve selleme. Hakîkaten sen âhır zemân
Peygamberisin! Ve Rabbilâlemînin Resûlisin. Bu mektûbu Ebû Bekr bin Ebû
Kuhâfe ile sana gönderdim. Ma'lûm ola ki, ben sana îmân getirdim ve
sana ümmet oldum. Ebû Bekr bana gelip, rü'yâsını ta'bîr etdirdi. O
rü'yâ delâlet eder ki, Ebû Bekr senin vezîrin olur, sonra halîfen olur.
Eğer ben sağ olup, hazretine yetişirsem, gelip önünde gâzâ ve cihâd
ederim. Eğer yetişmezsem, âhıretde beni şefâ'atinden unutmayasın) diye
mektûbu temâm etmişdir.
Hazret-i Ebû Bekr(r.a); rü'yâyı ta'bîr eden kişiye:
- Eğer ta'bîr etdiğin gibi olursa, yüz altın dahi bende senin emânetin
olsun, dedi.
Şâm seferini bitirip, Mekkeye geldi. Bu hâdiseden oniki sene geçdi. Hak
sübhânehü ve teâlâ, hazret-i Muhammede 's.a.s.' vahy eyledi. Bir gece o
büyük Peygamber, Ebû Kubeys dağına çıkıp, gece yarısında dedi ki:
Allahü teâlâya da'vet edenin da'vetini kabûl ediniz. Lâ ilâhe illallah,
deyiniz. Ebû Bekr, serîr üstünde yatıyordu. Söylenilenleri işitdi.
Eşhedü en lâ ilâhe
illallah. Ve eşhedü enne Muhammeden Abduhu ve Resûlu. Birkaç gün sonra,
Mekke sokaklarında, hazret-i Resûlullah 's.a.s.' ile buluşdu.
Hazret-i Fahr-i âlem ona dedi ki:
- Ne olaydı, islâma geleydin.
Ebû Bekr(r.a) dedi ki:
- Yâ Muhammed 's.a.s.'! Peygamber isen mu'cize gösteresin.
Hazret-i Resûl-i ekrem 's.a.s.', Ebû Bekrin göğsüne mubârek ellerini
dayayıp, şöyle dıvâra yaslayıp, dedi ki,
- Sana o mu'cize yetmez mi ki, o rü'yâyı gördün. Yemlîhâ râhibe ta'bîr
etdirdin. O zemândan on iki yıl geçdi. Ta'bîr edene on iki dînâr verdin
ve yüz dînâr dahâ va'd etdin. Rü'yâyı ta'bîr eden, on iki satır bir
mektûb yazıp, sana emânet verdi. Bunları bir-bir görüp, muttalî olup,
mektûbda yazılan şudur, şudur deyip, takrîr buyurdular.
Ebû Bekr(r.a) işitip, parmak kaldırıp,
- (Eşhedü en lâ ilâhe
illallah. Ve eşhedü enne Muhammeden Abduhu ve Resûlu. Ya'nî sen,
o
Peygambersin ki, Yemlîhâ râhib senden haber verdi, dedi.
İmam Buharî’nin İmtihanı
İmam Buharî rh.a.,
Bağdat’a gelişlerinden birinde çetin bir hadis imtihanı geçirmiştir.
Şöyle ki:
Henüz genç yaşlarında iken Bağdat’a geldiği zamanlarda meclisler tertip
ederek isteklilere hadis yazdırıyordu. Bu meclislere bazan on bini
aşkın dinleyici katılıyordu. Bir kere Bağdatlılardan bazı ileri gelen
alimler, Buharî’nin ilmini ve zekâsını denemek için aralarında
anlaşarak yüz hadis seçerler. Sonra da bu hadislerden her birinin
metnini bir başkasına ve onun senedini (râvi zincirini) diğerine
ekleyerek birbirleriyle karıştırırlar. Senet ve metinleri yer
değiştirerek birbirine karıştırdıkları yüz hadisi, onar onar on kişiye
dağıtırlar. Hepsine de bunları hadis meclisinde İmam Buharî’ye
sormalarını tenbih ederler. Hadis meclisi toplanıp Buharî derse
başlayacağı sırada, bu on kişiden biri kalkarak kendisine verilen
karışık hadisleri teker teker sormaya başlar. Buharî, kendisine sunulan
bu hadislerin hepsine tek tek “Bunu bilmiyorum” diye cevap verir. Sonra
ikincisi kalkar, elindeki karışık on hadisi ayrı ayrı sorar. Buharî her
biri için “Bilmiyorum bunu” der. Böylece on kişi, onardan senet ve
metni birbirine karıştırılmış yüz hadisi ona sorarlar. Buharî hepsi
için birer birer “bilmiyorum” deyip geçer. Buharî’nin ne yaptığını fark
eden alimler, işaret diliyle birbirlerine “Adam durumu anlamış!”
derler. Durumu farketmeyenler ise, onun cevaptan aciz kaldığını
zannederler.
Sorular bittikten sonra İmam Buharî ilk adama dönerek:
“Senin sorduğun ilk hadisin aslı şöyledir, ikincisi şöyle, üçüncüsü
şöyle, dördüncüsü…” diyerek sonuna kadar hadisleri doğru senetleriyle
açıklar. Böylece on kişinin sorduğu toplam yüz farklı ve karışık
rivayetin hepsinin doğrusunu tek tek aktarıverir.
İmam Şafiî’nin Verdiği Ders
İmam
Şafiî hazretlerinin (ö.204/820) has talebelerinden
İsmail el-Müzenî rh.a. anlatıyor:
İmam Şafiî bizleri ilm-i kelâma dalmaktan men ederdi.
“Allah’ın birliğine iman olan tevhid
ile ilgili aklıma takılan bir soruyu en iyi giderecek kimse Şafiî’dir.”
diye düşünmüştüm. Yanına gittim. Mısır mescidindeydi. Huzurunda diz
çöktükten sonra dedim ki:
- Tevhid
hususunda gönlüme bir mesele takıldı. Bilirim ki kimsenin senin kadar
ilmi yok. Benim bu meseleyi çözmeme yardımcı olur musun?
Şafiî bu sözüme kızdı:
- Sen nerede olduğunu biliyor musun? Bu (takıldığın)
yer, Allah’ın Firavun’u suda boğduğu yerdir (sen de içinde boğulacağın
konulara dalma)! Sana Rasulullah’ın bu hususu soruşturmayı emrettiği
haberi mi ulaştı?
Dedim ki:
- Hayır ulaşmadı.
- Semada kaç yıldız olduğunu biliyor musun?
- Hayır.
- Onlardan bir yıldızın cinsini, doğuşunu ve batışını,
neden yaratıldığını bilir misin?
- Hayır.
- Yaratıklardan gözünle görüp durduğun bir şeyin
mahiyetini bilemiyorsun da, onu yaratanın ilmi hususunda (bilmen
gerekmeyenleri) konuşacaksın, öyle mi?!
Sonra bana abdestle ilgili bir mesele sordu. Cevabında
hata yaptım. Dört yönüyle ayrıntılarından sordu. Hiçbirine doğru cevap
veremedim. O zaman dedi ki:
- Günde beş defa muhtaç olduğun şeyin ilmini
bırakıyorsun da, Yaratıcı’nın ilmi hakkında kendini zorluyorsun! Eğer
bu mesele gönlünde vesvese ve
takıntıya yol açarsa Allah’a yönel ve O’nun Kur’an’daki şu sözlerine
kulak ver:
‘İlâhınız bir tek ilâhtır. O’ndan başka ilâh yoktur. O
rahmandır, rahimdir… Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece
ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren
şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah’ın gökten
indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit
canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır
bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için (Allah’ın
birliğine) birçok delil vardır.’ (Bakara, 163-164)
- Yaratan hakkında yaratıklardan delil çıkarıver.
Aklının ermediği ilme kendini zorlama.
Ondan sonra ben kelâm ilmini bırakıp fıkıh ilmine
yöneldim.
Zehebî, Siyeru A’lami’n-Nübela (Beyrut 1990),
10/25-26, 31-32
İmam-ı Azam'ın Cevabı
İmam-ı Azam Ebu
Hanife
zamanında onu sevmeyen ve ona buğzeden muhaliflerinden bir tanesi,
talebelerinin ve sevenlerinin huzurunda onu cevapsız bırakıp mahcup
etmek için aldatıcı bir soru hazırladı. Ve büyük imamın bulunduğu
meclise gelip bu aldatıcı ve karmaşık soruyu sordu.
-Bir adam var ki onun kamil bir Müslüman olduğuna herkes şehadet eder,
fakat bazı sözleri var ki küfür kokuyor. Onun hakkındaki hükmünün ne
olduğu öğrenmek istiyorum. Bu kimse şunları söylüyor:
"Cenneti ümid
etmiyorum,
Cehennemden ve Allah'tan
korkmuyorum.
Ölü etini severek yerim.
style="font-weight: bold;">
Rükusuz ve secdesiz namaz
kılarım.
Hakka buğzeder, fitneyi
severim.
Yahudi ve Hıristiyanları
da tasdik ederim.
Görmeden şahitlik ederim."
Işte böyle bu kimse hakkındaki hükmünüz nedir?
Imamı Azam Ebu Hanife hazretleri bunu soran kimseye;
"Peki bu kimse hakkında senin bir fikrin var mı?" deyince, o; "Ben ne
diyeyim, bunu sana soruyorum."dedi.
Imamı Azam talebelerine döndü ve aynı soruyu onlara sordu. Talebeleri
de; "bu söylenenler küfür alameti olduğu için, söyleyen kimsenin
küfrüne delalet eder." diye cevap verdiler.
Bunun üzerine Imam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri sözü aldı ve hafif bir
tebessüm le bu söylenenlerin ne manaya geldiğini tek tek şöyle açıkladı:
"Bu adam gerçekten de kamil bir mümindir. Zira onun söylediği bu sözler
hep mecazidir, tevili vardır. Şöyle ki: Bu kimse cenneti ümit etmiyor.
Yani Cennetin sahibi olan Hz. Allah'ı ümit ediyor.
Cehennemden korkmuyor, Cehennemin sahibinden
korkuyor.
'Allah'tan korkmuyorum' derken, Allah'ın adaletle hükmedeceğini bildiği
için, Allah'ın kendisine zulmedeceğinden korkmuyor.
'Ölü eti yerim' derken, söylemek istediği balık etidir.
'Rükusuz ve secdesiz namaz kılarım' demekle, cenaze namazını kastediyor.
'Hakka buğz ederim' sözüyle kastettiği şey, ölümdür. Herkes için Hak
(ölüm) vaki olacak. Mevla Teala'ya daha fazla kulluk yapabilmek için
ölümü istemiyor.
'Fitneyi severim' derken fitneden kastı
ise evlatlarıdır. Çünkü Mevla Kur'an-ı Kerimde Mal ve evladı fitne
olarak zikredilmiştir. (Teğabun: 15)
Yahudi ve Hıristiyanları tasdik etmesinden murat ise onların birbirleri
hakkındaki sözlerini tasdik etmesidir.
Görmeden şehadet ettiği ise, Allah'a ve ahiret gününe iman etmesidir.
Bu açıklamaları dinleyen adam Imam-ı Azam'a hayran kaldı. Kendi
kendine: "Bu ne ilim, bu ne feraset, bu ne zeka ... Demek ben böyle bir
dahiye düşmanlık ediyormuşum." diye düşündü. Hemen Imamı Azam'ın
ellerine sarıldı. Ve bu güne kadar kendisine yaptığı düşmanIıktan
dolayı af etmesini istedi ve helallik diledi.
Kasr-ı Arifan
Aralık 2009
İmam-ı Azam'ın İkna Kabiliyeti
Bir
adam hem çok iyi bir
müslüman olduğunu iddia ediyor, hem de Resülüllahın halifeleri olan
Hulefa-i Raşidine karşı bile son derece kin ve nefret besliyordu.
Ondaki bu nefret öylesine aklını başından almıştı ki, o büyük zatlar
hakkında iftira dahi edebilecek reddeye gelmişti. Öyle ki Hz.
Osman (Radıyallahü anh)'ın haşa "yahudi" olduğunu söyleyecek kadar
ileri gitmişti.
Küfe'de yaşayan bu sapık itikatlı adam, bulunduğu muhitin eşrafındandı.
Onu bu itikadından döndürebilmek için her ne kadar ilim adamları,
hocalar kendisine gidip bu meseleyi anlatmaya, izah etmeye çalıştılarsa
da, bir türlü onu ikna etmeye muvaffak olamadılar. Ayetler, Hadisler
okumalarına, yığınla deliller göstermelerine rağmen bu kimseyi yanlış
itikadından döndüremiyorlardı. Adam öyledine inat ve öylesine cahildi
ki, laf anlatabilene aşk olsun...
Bir gün büyük müctehid Imam-ı Azam Hazretlerine bu meseleyi açtılar ve
bu adamın hakkından ancak kendisinin gelebileceğini söylediler. Imam-ı
Azam meseleyi dinledi ve yanlış itikat sahibi olan kimseyi ikna etmeye
çalışacağını söyledi.
Bu adamın güzel ve dindar bilinen bir kızı vardı. Kız da evlilik çağına
gelmişti. Imam-ı Azam o adama haber göndererek, hayırlı bir iş için
filan günün akşamı ona misafir olacağını bildirdi. Tabi adam bu habere
son derece sevindi ve mutlu oldu. Zira kız evlat baba evinde bir emanet
değilmiydi? Nihayet günün birinde bir kısmeti çıkacak ve evden ayrılıp
kendine bir yuva kuracaktı. Dolayısıla İmam-ı Azam gibi büyük bir
alimin bu meselede aracı olması bir nevi dünürlük etmesi, elbette bir
iftihar vesilesiydi.
Kararlaştırılan gün geldi ve Imam-ı Azam o adamın evine misafir oldu.
Yenildi, içiidi konuşulup sohbetler edildi ve konu döndü dolaştı asıl
meseleye gelindi. Büyük İmam konuya girdi ve Allah'ın emri, Peygamberin
kavliyle adamın kızını bir delikanlı için istedi. Adam imam-ı Azamın
aracı olduğu birine kızını vermeye dünden razıydı, lakin bu deli kanlı
acaba kimdi, neyin nesiydi? Bunu da usulüyle sordu.
-Ey Imam! Bu hayırlı iş için sizin gelmeniz ve damat
adayına kefil olmanız,kızımı vermem için yeterli bir sebeptir, lakin
"bu delikanlı kimdir, kimlerdendir, huyu suyu nasıldır?" takdir
edersiniz ki, bunu bilmek bizim hakkımızdır.
Bunun üzerine imam-ı Azam başladı damat adayının meziyetlerini
anlatmaya:
-Bu kimse son derece dindardır. Allah'tan son derece korkar. Öyle bir
haya ve edeplidir ki, bu konuda melekler Ona yetişemez. Aynı zamanda
Hafız-ı Kuran'dır. Alim, abid, yiğit son derece de zengin ve cömerttir.
Imam-ı Azam damat adayının meziyetlerini bu şekilde anlatmaya devam
ederken adamın ağzı bir karış açık kaldı. Başına devlet kuşu konuyordu.
Böyle birine gözü kapalı herkes kızını verirdi. Lafı daha fazla uzatmak
istemedi ve dedi ki:
- Ya Imam! Bu kadar yeter. Daha fazla bir şey anlatmanıza hiç gerek
yok. Öyle şeyler söylediniz ki, bu saydığınız özelliklerden bir tanesi
bile kızımı o gence vermeme valiahi yeter.
Imamı Azam konuyu istediği yere getirmişti ve sözünün sonuna hemen şunu
ilave etti.
-Yalnız tüm bunları sayarken, gencin bir kusurunu söylemeyi unuttum.
-Nedir o kusur?
-Kızınızı istediğim delikanlı Yahudidir.
Adam bu cevabı duyunca birden rengi attı. Öylesine hiddetlendi,
öylesine gadaplandı ki, ağzından tükürükler saçarak bağırdı:
-Nasılolur Ya Imam!? Benim kızımı bir Yahudi'ye mi istiyorsun ve ona mı
layık görüyorsun?!
Bunun üzerine Imam-ı Azam, Hz. Osman (Radıyallahü anh) hakkında ileri
geri konuşup "Yahudi" dir diye iftira eden adama, şu müthiş cevabı
verdi:
-Bre adam! Sen bir kızını Yahudi'ye veremiyorsun da, Sevgili
Peygamberimiz Muhammed Mustafa (Sallallahü Aleyhi ve Selleml'in, iki
kızını birden Yahudi'ye verdiğini nasıl iddia edebiliyorsun?
Imam-ı Azam'ın bu
sözü üzerine adamın aklı başına geldi ve ne büyük bir hata yaptığının
farkına vardı. Evvelce söylediği o cahilane sözler için çok mahcup
oldu. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Selleml'in iki kızıyla
da nikahlanma şerefine nail olup, "Osman-ı Zinnureyn" (iki nur sahibi)
lakabını alan Hz. Osman (Radıyallahü anh) hakkında yapmış olduğu çirkin
iftiralardan ötürü derhal tövbe etti. Artık bundan böyle aleyhinde tek
bir söz söylemediği gibi Hz. Osman (Radıyallahü anh)ı hem övdü, hem de
çok sevdi.
Kasr-ı Arifan
Aralık 2009
İmanı Ona Kafidir
İmam Yafii hazretleri, Ravzu'r-Reyahin kitabında şöyle
nakleder:
Malik bin Dinar Hazretleri anlatıyor:
Basra'da küçük bir grubun bir cenazeyi taşıdığını gördüm. Cenazeyi
uğurlayan başka kimse de yoktu. Neden cenazeye katılım olmadığını
sordum. Dediler ki:
- Bu adam büyük günahkâr, asi ve ömrünü boşa harcamış biriydi. Ben de
cenazenin namazını kıldım ve kabrine indirdim. Sonra bir gölgeliğe
çekildim. Uyuyakalmışım.
Rüyamda iki meleğin gökten indiğini gördüm. Az önceki
cenazenin kabrini açtılar. Biri onun yanına indi ve arkadaşına şöyle
dedi:
- Onu cehennem halkından yaz. Bunda isyansız ve günahsız
bir organ yok! Dışarıdaki arkadaşı ona dedi ki:
- Ey kardeşim, onun hakkında acele karar verme!
Gözlerini bir yokla.
- Gözlerini yokladım. İki gözünü de haram bakışlarla
dopdolu gördüm. Arkadaşı onun kulağını, dilini, ellerini ve ayaklarını
yoklamasını söyledi. Şu cevabı aldı:
- Kulağını yokladım. Kötü ve çirkin şeyleri dinlemesiyle
dolu gördüm. Dilini yokladım. Yasaklara dalması ve haramları dile
getirmesiyle dolu olduğunu anladım. Ellerini kontrol ettim. İki elinin
de haram olan lezzet ve nefsanî isteklerle dolu olduğunu farkettim.
Ayaklarını da yokladım. Ayaklarını çirkinliklerde ve kötü işlerde
yürümesiyle dopdolu buldum! Diğeri dedi ki:
- Ey kardeşim, sen yine acele etme. Bir de ben onun
yanına ineyim. İkinci melek cenazenin yanına indi. Biraz bekleyip
arkadaşına dedi ki:
- Ey kardeşim, ben bunun kalbini yokladım ve imanla dolu
olduğunu öğrendim. Onu rahmete kavuşmuş bahtiyar kimse olarak yaz!
Artık Allah'ın lütfu, onun günah ve hatalarını bütünüyle kuşatmaktadır.
Yafiî Hazretleri diyor ki: Ancak bu saadet, o kişi için Allah'ın
yardımıyla hasıl olmuş demektir. Fakat bu saadet her günahkâr için
ortaya çıkmaz. Böylesine de güvenip aldanma! Bütün günahkârlar,
güçlerinin yettiği hususlarda tehlikeyle karşı karşıyadırlar. İtaatkâr
kullar da kendileri için nasıl bir sonuç olacağını bilemezler. Yüce
Allah'tan dünya ve ahirette güzel son ve bağışlanma, af ve afiyet
dileriz.
İmanın Gözyaşları
Arap
reislerinden Dihyet-ül Kalbi (r.a) her girdiği kasabada dikkat çeken
güzel ve
yakışıklı biridir. Hatta o derece ki daha sonraları çoğu kere Cebrail
(a.s.)
bile Onun kılığına girerek Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e ilahi
buyrukları
getirdiğini görmekteyiz. Müslümanlığı kabul ettikten sonra da
İslamiyetin
yayılması ve gelişmesi için maddi ve manevi bütün gücünü harcamış
sayısız
savaşlara katılmış, meydan savaşlarında yığın yığın kafirin boynunu
uçurmuştur.
Muaviye (r.a) zamanına kadar İslam halifeliği görevini de omuzlarına
yüklenen
Dihyet-ül Kalbi (r.a)’nın hizmetlerini burada sıralamak mümkün
değildir. Yalnız
şunu hemen hatırlatalım ki, son olarak hicretin altıncı yılında Doğu
Roma İmparatorlarından
Hırakle’ye sevgili Peygamberimiz (s.a.v) İslam’a davet mektubunu
götürmüştü.
Dıhyet-ül
Kelbi (r.a) önceleri diğer arap reisleri gibi küfür ve inkar yolunda
bulunuyordu. Hz. Peygamber (s.a.v) ise onun İslamiyete girmesini çok
arzu
ediyordu. Çünkü Dihyet-ül Kalbi (r.a) bir yandan geniş bir halk
kitlesini
idaresi altında bulunduruyor, bir yandan da Peygamberimizin
yakınlarından tam
yedi yüz kişiye hakim bulunuyordu. İslamiyetin yayılması ve gelişmesi
için
İslamiyete girmesi gerekiyordu.
O
yüzden sevgili
Peygamberimiz (s.a.v.) daima “Allah’ım! Dıhyet-ül Kelbi’ye Müslüman
olma
şerefini bahşet. Çünkü İslam dininin geleceği bakımından bu şarttır”
diye
dua ediyordu. Bu arada da durmadan kendisine elçiler göndererek
aydınlık Allah
yoluna girmesini arzu ettiğini bildiriyordu.
Bir
gün
nihayet bu teklif ve telkinler tesirini gösterdi. Ve bir sabah
namazından sonra
yüce Allah Hz. Peygamber’e “Ey Muhammed! Kelbi’nin gönlüne iman
ışığını
saldık. Neredeyse sana gelmek üzeredir. Onu İslam’a kabul et.” diye
vahyetti.
Gerçekten
bu
ilahi müjdenin ardından Dihyet-ül Kalbi (r.a), Peygamber’in huzuruna
çıktı. Hz.
Peygamber (s.a.v) kendisini ayakta ve derin bir saygı içinde karşıladı.
O
derece bir saygı ile ki sırtından cübbesini çıkarıp yere sererek
üzerine
oturmasını rica etti.
Büyük
bir
Peygamberin bu eşsiz ince saygısı karşısında duygulanan Dihyet-ül Kalbi
(r.a)
kendini tutamayarak gözyaşları dökmeye başladı. Ey Allah’ın elçisi!
İslam
dinine girmeye artık karar vermiş bulunuyorum. Lütfen bana İslam’ın
şartlarını
söyler misiniz?
Hz.
Peygamber (s.a.v)’de “Önce La ilahe illallah, Muhammedür Rasulüllah
(Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed (s.a.v) O’nun kulu ve elçisidir)
diye
kelime-i tevhid getirin. Böylece Müslüman olmuş oluyorsunuz. Bundan
sonra da
namaz kılacak, oruç tutacak, zekat verecek, hac edeceksiniz. İşte
bunlar
İslam’ın şartlarıdır.” dedi.
İslamiyet
ile müşerref olmanın verdiği mutlulukla gözyaşları dökmeye başlayan
Dihyet-ül
Kalbi (r.a)’e Hz. Peygamber (s.a.v) en sonunda “Ey Kelbi, buraya
sen
Müslüman olmak için mi, yoksa ağlamak için mi geldi?” dedi. O da, “ Ey
Allah’ın elçisi! Ben öylesine büyük günahlar işledim ki, düşünüyorum da
onların
nasıl affettirebilirim. Eğer affetmesi için Allah ölmemi emrediyorsa
hemen
kendimi öldürmeye hazırım, yok eğer bu yolda bütün servetimi yoksul ve
düşkünlere dağıtmam gerekiyorsa onu da hiç çekinmeden yaparım. Artık
kendimi
İslamiyetin emrine verdim” diye karşılık verdi. Hz. Peygamber
(s.a.v) :
-
Ey Kelbi,
bunca üzüntüsünü duyduğun o günahların neler ki? Dihyet-ül Kalbi (r.a):
-
Biliyorsunuz ben Arapların ileri gelen ailelerinden ve reislerinden
biriyim.
Arap gelenek ve göreneklerine göre kız çocukları uğursuzdur. Ben de
hiçbir
zaman kız çocuğum olsun ve falan kimse Kelbi’nin damadıdır, densin
istemiyordum. O yüzden kendi öz ellerimle doğan kız çocuklarımı ve
oğullarımın
kızlarını öldürdüm. Bunların sayısı yetmişe kadar çıkıyor. Halbuki
İslam’a göre
tüm bu yaptıklarımın büyük günah olduğunu biliyorum. İşte bu yüzden ne
yapacağım diye ağlıyorum. Hz. Peygamber (s.a.v):
-
Yüce Allah
(c.c.) şöyle buyuruyor: Ululuğum ve yüceliğim hakkı için Dihyet-ül
Kelbi daha “La
ilahe illallah, Muhammedur Rasulüllah (Allah’tan başka ilah yoktur,
Muhammed
O’nun kulu ve elçisidir)” der demez, onun altmış yıllık tüm
günahlarını
affettim de kızlarını ve torunlarını öldürmekten ileri gelen suçunu
nasıl
affetmem.
Bu
sözlerin
ardından Peygamber ve sahabileri Allah’ın bol ve yaygın rahmeti
karşısında yas
kurup ağlamaya koyuldular. Bu sırada gözyaşları arasında sevgili
Peygamberimiz
(s.a.v) konuyu şu sözleriyle noktaladı.
“ Allah’ım!
Bir defa kelime-i tevhid getirmekle Dıhyet-ül Kelbi’nin yetmiş kişiyi
öldürme
suçunu affediyorsun. Öyle ise imkan var mı ki bir ömür boyu kelime-i
tevhid
getiren mü’minleirn günahlarını bağışlamasın” elbette bağışlarsın.
Yüce
Allah
(c.c.) cümlemizi günahlarını bağışladığı kulları arasına katsın. (Amin)
İmanın Yarısı: Şükür
Ebû
Hüreyre
-radıyallâhü
anh-'ın rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte, Peygamber -sallallâhü
aleyhi ve
sellem- Efendimiz'in şöyle buyurduğu nakledilmektedir:
"İsrâiloğulları
arasında, biri ala tenli (abraş),
biri kel, biri de kör, üç kişi vardı. Allah Teâlâ onları denemek istedi
ve
kendilerine bir melek gönderdi.
Melek,
ala tenliye gelerek:
«-En çok
istediğin şey nedir?» dedi. Ala tenli:
«-Güzel
(bir) renk, güzel (bir) ten ve insanların
iğrendiği şu hâlin benden giderilmesi...» dedi. (Bu söz üzerine) melek
onu
sıvazladı ve vücudundaki ala tenlilik gitti, rengi güzelleşti. Melek bu
defa:
«-Peki,
en çok sahip olmak istediğin mal nedir?» dedi.
Adam:
«-Devedir.»
dedi. Ona on aylık gebe bir deve verildi.
Melek:
«-Allah
sana bu deveyi bereketli kılsın.» diye duâ
etti (ve yanından ayrıldı).
Sonra
kele giderek:
«-En çok
istediğin şey nedir?» diye sordu. Kel:
«-Güzel
(bir) saç ve insanları benden uzaklaştıran şu
kelliğin giderilmesi.» dedi. Melek onun (başını) sıvazladı, (bir anda)
kelliği
kayboldu. Kendisine gür ve güzel (bir) saç verildi. Melek devamla:
«-Peki,
en çok sahip olmak istediğin şey nedir?» diye
sordu. O da:
«-Sığır...»
dedi. Ona da gebe bir inek verildi. Melek:
«-Allah
sana bunu bereketli kılsın!» diye duâ ettikten
sonra körün yanına gitti ve:
«-En çok
istediğin şey nedir?» diye sordu. Kör:
«-Allâh'ın
gözlerimi bana geri vermesini ve insanları
görmeyi çok istiyorum.» dedi. Melek (onun gözlerini) sıvazladı. Allah
onun
gözlerini iâde etti. Bu defa melek:
«-Peki,
en çok sahip olmak istediğin şey nedir?» diye
sordu. O da:
«-Koyun...»
dedi. Bunun üzerine ona, döl veren bir
gebe koyun verildi.
Deve ve
sığır yavruladı, koyun da kuzuladı. Neticede
birinin vadi dolusu develeri, diğerinin vadi dolusu sığırları, ötekinin
de bir
vadi dolusu koyun sürüsü oldu.
Daha
sonra melek, ala tenliye, eski kılığında geldi
ve:
«-Fakirim,
yoluma devam edecek imkânım yok. Gitmek
istediğim yere, önce Allah, sonra senin yardımın ile ulaşabilirim.
Rengini ve
cildini güzelleştiren Allah aşkına, senden yolculuğumu
tamamlayabileceğim bir
deve istiyorum.» dedi.
Adam:
«-Mal
verilecek yer çoook.» dedi. Melek:
«-Ben
seni tanıyor gibiyim. Sen insanların kendisinden
iğrendikleri, fakirken Allâh'ın zengin ettiği abraş (ala tenli) değil
misin?»
dedi. Adam:
«-Bana
bu mal, atalarımdan miras kaldı.» dedi. Melek:
«-Eğer
yalan söylüyorsan, Allah seni eski hâline
çevirsin.» dedi ve sonra eski kılığına girip kelin yanına gitti. Ona da
abraşa
söylediklerini söyledi. Kel de abraş gibi cevap verdi. Melek ona da:
«-Yalan
söylüyorsan, Allah seni eski hâline çevirsin.»
dedi. Daha sonra körün kılığına girip bu sefer de onun yanına gitti ve:
«-Fakir
ve yolcuyum. Yoluma devam edecek imkânım
kalmadı. Bugün önce Allâh'ın, sonra da senin yardımınla yoluma devam
edeceğim.
Sana gözlerini geri veren Allah aşkına, senden bir koyun istiyorum ki,
onunla
yoluma devam edebileyim.» dedi. Bunun üzerine (eski) kör:
«-Ben
gerçekten kördüm. Allah gözlerimi iâde etti.
İstediğini al, istediğini bırak. Allâh'a yemin ederim ki, bugün
alacağın hiçbir
şeyde sana zorluk çıkarmayacağım.» dedi.
Melek:
«-Malın
senin olsun. Bu, sizin için bir imtihandı. Allah senden râzı oldu,
arkadaşlarına
gazab etti.» cevabını verdi (ve oradan ayrıldı)."
(Buhârî,
Enbiyâ, 51; Müslim, Zühd, 10)
İnkarcı Doktor
Bizanslılar
devrinde,
İstanbul'da bir
doktor yaşıyordu. Hiçbir dîne inanmadığı gibi, Allahü teâlânın
varlığını da inkâr ediyor ve; "Her şey kendi kendine var olmuştur."
diyordu. Âlemin bir yaratıcısı olduğunu kabûl etmiyordu. Mesleğinde
mütehassıs olup, sorulan her soruya cevap veriyordu.
Hıristiyanlardan hiç kimse bu
doktora
cevap veremez hâle gelmişti. Yalnız; "Dünyânın bir yaratıcısı olduğuna
delil getirip beni iknâ eden olursa, bu dâvamdan vaz geçerim." diyordu.
Karşılaşıp münâzara ettiği herkesi mağlûb ediyor, cevapsız bırakıyordu.
Kendisini dinleyen herkese dinsizliği aşılıyor, fikirlerini
karıştırıyordu.
Bu doktor karşısında
hıristiyanlar âciz
kalmıştı. Durumu krallarına anlattılar. Buna ancak müslümanların cevap
verebileceğini söylediler. Bizans kralı, Abbâsî halîfesi, Me'mûn'a bir
elçi ile mektup gönderdi. Mektubunda; "Size gönderdiğimiz bu doktor
dinsizdir. Bir yaratıcı olmadığına inanmaktadır. Yanınızda
münâzara edecek ve bunu iknâ edip, mağlub edecek bir âlim bulunursa çok
iyi olur." yazmaktaydı. Abbâsî halîfesi müşavirlerini toplayıp, onlara
danıştı. Oradaki ilim sahipleri dediler ki:
"Ey halîfe! Önce onu,
mütehassıs olduğu
tıp ilminden imtihan edelim, deneyelim. Sonra duruma göre ne
yapacağımıza karar verelim."
Ertesi gün, kalabalık hâlinde
geldiler.
Doktor da oradaydı. Herkes bir şişeye idrarını koyarak birbiriyle
değiştirdiler. Her şişenin kime aid olduğunu bilmek için de özel
işâretler koydular. Hepsini getirip, bu inkârcı doktorun önüne
koydular. Doktor önce şişelere, sonra da orada bulunan insanların
yüzlerine baktı. Ve hiç yanlışlık yapmadan, bu falancanın, bu da
falancanındır diye tek tek saydı. Şişelerin üzerlerindeki işâretlere
baktıklarında, hepsi dediği gibi olduğunu gördüler. İki kişinin
idrarını karıştırdığı şişelerdeki idrara da bakıp; "Bu falanca ile
filancanın idrarıdır. Onlarda şöyle şöyle hastalıklar vardır. İlaçları
da şunlardır." dedi.
Hepsini doğru söylemişti.
Herkes onun
işine şaşırıp âciz kalmıştı. Sonra; Bağdat'ta onunla münâzara edecek
bir kişi bilmiyoruz." dediler. İçlerinden birisi; "Büyük âlim,
evliyânın üstünlerinden olan Nişâburlu Ahmed bin Harb hazretleri dün
gece buraya geldi. Hacca gidiyor. Bununla ancak onun münâzara
edebileceğini sanırım." dedi.
Halîfe, Ahmed bin Harb'ın
yanına birini
gönderip durumu ona bildirdi. O da buyurdu ki:
"Siz münâzara meclisini falan
saatte,
halîfenin sarayında hazırlayın ve onu lafa tutun! Ben biraz geç
geleceğim. Geldiğim zaman bana, niçin geç kaldınız? dersiniz. Ben de
cevap veririm."
Dediği gibi yaptılar. Ahmed
bin Harb
hazretleri gelip oturunca halîfe ona; "Niçin geç kaldınız?" diye sordu.
O da; "Abdest için Dicle Nehri kenarına gittim. Tuhaf bir şey gördüm.
Ona bakarak geciktim." dedi. Halîfe; "Ne gördünüz ki?" diye sorunca
şöyle cevap verdi:
"Gördüm ki topraktan bir ağaç
çıktı,
büyüdü, kimse kesmeden yıkıldı. Kimse müdahale etmeden de tahta şeklini
aldı. Bu tahtalar kendiliğinden birleşip marangozsuz, çivisiz sandal
oldu. Bir kayıkçı olmadan da suyun üzerinde gitmeye başladı. Bunu seyre
dalıp geç kaldım."
Bu saçmalıkları duyan inkârcı
doktor
dayanamadı:
"Bu saçma sapan konuşan
ihtiyar mı
bizimle münâzara etmeye geldi? Bu delidir. Bununla münâzara etmeye
değmez."
Bunun üzerine Ahmed bin Harb
şöyle cevap
verdi,
"Niçin saçma konuşayım ve
deli olayım?"
Doktor kendinden emin bir
şekilde
konuştu: "Olmayacak şeyler söylüyorsunuz. Koskoca ağaç birdenbire
büyür, kesilir ve tahta olur. Bu tahtalar marangozsuz birbirine bitişir
ve sandal olur. Kayıkçı olmadan su üzerinde gider dediniz."
O zaman Ahmed bin Harb son
sözünü söyledi:
"Ey doğruluktan uzak insan!
Bir sandal
için bu imkânsız olunca, yâni ustası, bir yapıcısı olmadan sandal
olmaz, su üzerinde gidemez ise, bu güneş, ay ve yıldızlarla, ağaçlar ve
çiçeklerle süslü ve intizamlı âlem, bir yapıcı olmadan, bu dünyâ bu
sağlamlığı ile binlerce güzel yaratıklar, sanat erbâbını hayran bırakan
eşsiz tabloları ile kendi kendine nasıl var olsunlar? Asıl, bir yapıcı,
yaratıcı yoktur diye böyle hezeyan söyleyen, saçmalayan delidir."
İnkârcı doktor, bu cevap
karşısında şaşıp
kalmıştı. Bir an düşündü. Başını kaldırdı, insafla kendi kendine;
"İnsan bilgisine güvenip böbürlenmemeli ve inkârcı olmamalıdır. Şimdi
inanıyorum ki, Allahü teâlâ vardır." deyip müslüman olmak istedi. Ahmed
bin Harb ona kelime-i şehâdet söyletip mânâsını öğretti. Böylece bir
insanın inkârdan kurtulup sonsuz saâdete kavuşmasına vesile oldu.
İnsan ve Cinlerin Müftüsü
Evliya
Çelebi (ö.1095/1684) meşhur “Seyahatnâme”sinde
Edirne’deki “Kemal Paşazâde Medresesi” hakkında şöyle garip bir hikâye
anlatır:
1483 tarihinde Kemal Paşazâde Ahmed Çelebi, ilim
talebesi iken Edirne şehrine gelerek bu medresenin müderrisinden,
yerleşecek bir oda ister. Müderris: “Molla! Medresemizde ancak boş bir
oda vardır, onu da cinler ele geçirmişlerdir. O hücreye kim girdi ise
sabaha ölüsü dışarı çıkar!” diyerek tehlikeyi bildirir. Fakat Kemal
Paşazâde’nin isteğinde ısrar etmesi üzerine müderris, “Molla! ahiret
hakkını helal eyle!” diyerek odanın anahtarını ona teslim eder. Molla
ise “ Bismillah !” diyerek
hücrenin kapısını açar ve postuna oturur. Akşamdan sonra kapıcılar ve
müderris, kapının önüne eski adetleri gibi bir teneşir, bir tabut ve
diğer cenaze malzemelerini hazırlayıp bırakırlar.
Gece yarısında Kemal Paşazâde dersle meşgul iken duvarın
kıble tarafı ikiye ayrılır. Elinde sevimli, genç bir
evladıyla bir ihtiyar ortaya çıkar. Selam ve sohbetten sonra ihtiyar:
“Ey oğul! Bu evladımı sana Allah emaneti veririm. Buna ilim öğretip
namazın şartlarını belletesin..” deyip gider. Kemal Paşazâde besmele
ile o temiz çocuğa biraz Kur’an dersi verip kendi işiyle meşgul olur.
Sabahtan önce yine duvardan o ihtiyar ortaya çıkarak
söze başlar: “Ey oğul! Allah senden razı olsun, iki cihan saadetine
nail olasın. Ben cinlerin meliklerinden Asfail’im. Her zaman bu odaya
gelip yerleşenlere bu evladımı emanet verip giderim. Onlar ise emanete
hiyanet edip evladıma el uzatırlar. Ben de onları öldürürüm. Şimdiden
sonra sana bütün garip ve acayip ilimlerin yolu açılsın,
müfti’s-sakaleyn (insan ve cinlerin müftüsü) olasın.” dedikten sonra
dualar ederek yine çocuğuyla duvara girip kaybolur.
Kemal Paşazâde sabah dışarı çıkınca görür ki, cemaat hazır olup su ısıtmışlar.
Kemal Paşazâde’yi görünce hayrete düşerek Allah’a şükrederler. O ise
sırrını açıklamadan bu hücrede ilim tahsilini tamamlayıp asrının önemli
alim ve fâzılı olarak sonunda gerçekten insanların ve cinlerin müftüsü
olur. Bu zatın yükselmesine sebep, Edirne’deki bu medrese odası olmuştur.
İpin Hesabı
Zenginin
biri ölümden ve kabirdeki
yalnızlıktan çok korkuyormuş. "Öldüğüm geceyi kim kabre girerek sabaha
kadar benimle geçirirse servetimin yarısını ona bağışlıyorum" diye
vasiyet
etmiş. Öldüğünde "Kim birlikte kabre girip sabahlamak ister?" diye
araştırmışlar. Kimse çıkmamış. Nihayet bir hamal,
-Benim sadece bir ipim var, kaybedecek bir şeyim yok. Sabaha kadar
durursam
zengin olurum." diye düşünerek kabul etmiş.
Vefat
eden zengin
ile birlikte defnetmişler. Sorgu sual melekleri gelmiş. Bakmışlar
kabirde bir
ölü, bir canlı var. "Nasıl olsa bu ölü elimizde... Biz şu canlı olandan
başlayalım" demişler ve hamalı sorgulamaya başlamışlar.
-O
ip kimin? Nereden aldın? Niye
aldın? Nasıl aldın? Nerelerde kullandın?"
Sabaha
kadar sorgu sual devam
etmiş, adamın hesabı bitmemiş. Sabahleyin
kabirden çıkmış.
-
Tamam, servetin yarısı senin,
demişler.
-
Aman, demiş hamal, istemem,
kalsın. Ben, sabaha kadar bir ipin hesabını
veremedim. O kadar servetin hesabını nasıl veririm?
Hayatını
ve hayatın içerisinde istifade edilen lütufların
hesabını vermek hafife alıncak şey değildir.
Kaynak:
Mehmet Akar, Mesel
Denizi, Nil Yayınları, İstanbul 2001, s. 156
İpliği Satmaya Gönderdim
Dul
bir kadının altı çocuğu bir de ihtiyar anası
vardı. Kadın geçimini sağlamak üzere, her gün göz nuru dökerek iplik
eğirir,
pazara çıkar ve anası ile çocuklarının rızkını temin etmeye çalışırdı.
Bir gün bu dul kadın vefat eder, çocukların bakımı ise ihtiyar kadına
kalır.
Kadın pazara her hafta çıkamıyor, ip eğiriyordu. Bir zaman baktı ki 600
dirhem
kadar ip eğirmiş, pazara götürmeye karar verdi. (Yarabbi, bu
öksüzlerin,
yetimlerin rızkını bol ihsan et) diyerek sabah erkenden pazarın yolunu
tuttu.
Yolda giderken Seyyid Abdülkadir Geylani hazretlerinin evinin önünden
geçiyordu. Onu görünce durakladı. Geylani hazretleri talebeleriyle
sabah
namazından çıkmıştı, yaşlı kadını görünce o da durakladı ve sordu:
- Hoş geldin anne, nereye gidiyorsun?
- Bir miktar ipliğim var, pazara götürüp satacağım.
- Ver bakalım. Benden 600 dirhem ip isteniyor, bunu ver de ben satayım.
İhtiyar kadın:
- Memnuniyetle, lütuf buyurmuş olursunuz, efendim, dedi ve ipi
verdi.
Geylani hazretleri eline aldığı ipi mescidin damına fırlatıp attı.
İplik gözden
kaybolmuştu. İhtiyar kadın şaşkın şaşkın bakınca, talebeler kadına
itiraz
etmemesi için işaret ettiler. Kadın da bir şey demedi. Geylani
hazretleri
kadına dönerek.
- Annem sen canını sıkma, ipliği satmaya gönderdim, parası gelsin ne
kadar etti
ise alırsın.
Kadın, (Pekala) diyerek gitti, ertesi gün gelip:
-İplik satıldı mı? diye
sordu.
Geylani hazretleri:
- İplik satıldı, fakat parası henüz gelmedi. Bir hafta kadar
bir zaman içinde gelir, buyurdu.
Kadın ayrılıp, bir hafta sonra tekrar geldi.
Para henüz gelmemiştir, kadına:
- Yarın gel, paranı al, dendi.
Kadın, pazara niye gitmedim, şimdi param elimde olurdu diye
hayıflanarak evine
gitmek üzere iken, talebeler:
-Anne, sen bir gün daha sabret, bakalım Mevla ne
gösterecek,dediler.
Ertesi gün oldu. Seyyid Abdülkadir Geylani hazretlerinin huzuruna o ana
kadar
görülmeyen bir heyet geldi. Hürmetle ona bin altın takdim ettiler.
Dışarı
çıktıklarında talebeler onlara bu kadar paranın ne olduğunu, niçin
Şeyhe takdim
ettiklerini sordular. Gelenler tüccar olduklarını belirterek, (Altınlar
Hazret-i Şeyhindir. Denizde yolculuk yaparken fırtına sebebiyle geminin
yelkeni
delindi, yol alamaz olduk, denizin ortasında kalacaktık. Kaptana bir
çaresi yok
mu diye sorduğumuzda:
- Altıyüz dirhem ip olsa geminin yelkenini onarır,
yolumuza devam ederdik ama, şu anda nerede bulacağız, dedi.
Biz de Seyyid
Abdülkadir Geylani hazretlerinden “Ya Sultanül ârifin bize 600 dirhem
kadar ip
gönder, başka çaremiz kalmadı” diye yardım istedik. Az sonra geminin
güvertesinde 600 dirhem ipliği bulduk. Kurtulduktan sonra, “Biz de
dönünce
Hazret-i Şeyhe bin altın götürelim, kabul etmez ama, fakir fukaraya
dağıtır
inşallah” diye karar verdik. Şimdi o sözümüzü yerine getirdik, dediler.
Tüccarlar ayrıldıktan bir müddet sonra, ihtiyar kadın gelip sordu:
- Para geldi mi efendim?
Geylani hazretleri bin altını kadına verirken:
-Benim satışım seninki kadar
kârlı olmuş mu?diye latife yaptı.
İhtiyar kadın:
- Hem de nasıl, ne diyeceğimi,
nasıl dua edeceğimi bilemiyorum, teşekkür ederim, diyerek huzurdan
ayrıldı.
İsa (a.s.) ile Siyah Yılan
İsa
(a.s.) bir gün
köye uğrar. Köyde bir elbise boyacısı vardır ki bütün köylüler
kendisinden şikayetçidirler. Çünkü boyacı elbiseleri boyamak için bir
yandan sularını kesmekte, bir yandan da boyalarla suyu kirletmektedir.
Köylüler toplanarak hep birden boyacıyı İsa (a.s.)'a şikayet ederler
ve "Ey İsa!..." derler. "Bu adama öyle bir beddua edin ki gidişi olsun,
fakat bir daha dönüşü olmasın." Bunun üzerine İsa Peygamber de şöyle
dua eder:
"Allah'ım!.. O adama öyle siyah bir yılan musallat et ki, onu sokup
öldürsün. Bir daha da gelmek nasip olmasın."
Boyacı her zamanki gibi yine yanına üç ekmek alarak suyun kenarına
gider ve elbiseleri boyamaya koyulur. Tam bu sırada yanında bir abid
(kendisini Allah'a ibadete adayan bir kimse) beliriverir. Abid oradaki
dağlardan birinde ibadetle meşgul olmaktadır. Boyacıya selam vererek
ona, "yanında yiyecek içecek bir şeyin var mı? Şu kadar zamandır ağzıma
bir lokma ekmek bile atmadım. Kendisini görsem veya koklasam yine bana
yetecek" diye çok aç olduğunu bildirir.
Boyacı hemen elini çantasına atar ve bir ekmek çıkararak abide uzatır.
Abid halinden memnun, "Ey boyacı!..." der. Allah (c.c.) senin
günahlarını affetsin, kalbini arıtsın."
Boyacı ikinci ekmeği de uzatınca abid, "Ey boyacı, Allah geçmiş ve
gelecek günahlarını affetsin" der. Bu defa da son ekmeğini uzatınca "Ey
boyacı, Allah (cc) sana Cennette bir köşk nasip etsin" diye hayır duada
bulunur.
Akşam olunca boyacı köye döner. Köylüler şaşkın şaşkın kendisini
süzmekte ve neden ölmediğine hiçbir mana verememektedirler. Kesin
olarak inanmaktadırlar ki, Allah yolunun temsilcisi olan bir
Peygamberin bedduası muhakkak ki yerini bulmalıdır. İşte bu düşünceler
altında köylüler toplanarak hep birden yine İsa (a.s.)'ın huzuruna
varırlar. Durumu kendisine bildirince O da "Çağırın onu bana" der.
Çağırırlar, boyacı da gelir, İsa Peygamber kendisine şunu sorar: "Ey
boyacı, anlat bakalım bugün ne iyilik yaptın?"
Boyacı, su başında bir abide rastladığını, ona ekmeklerini verdiğini,
her bir ekmek verişinde de ayrı ayrı duasını aldığını bir bir ortaya
döker. Durumu anlayan İsa Peygamber bu defa çantasını getirip açmasını
söyler. Adam da çantasını getirerek açar. Bir de bakarlar ki çantanın
içinde simsiyap bir yılan çöreklenmiş yatıyor. Herkes hayretten dona
kalır.
İsa (a.s.) yılana yaklaşarak "Ey siyah yılan!..." der. "Anlat
bakalım, neden bu adamı sokup öldürmedin?" Yılan derin bir mahcubiyet
içinde şöyle cevap verir:
"Ey Allah'ın Peygamberi!... (Emrinizi yerine getiremememin derin
üzüntüsü içindeyim) fakat dağdan birisi indi, ekmek istedi, boyacı da
bütün ekmeklerini vererek onun karnını doyurdu. Karnı doyan adam
boyacıya ard arda üç hayır duada bulundu ki sormayın.
Bir melek ayakta durarak devamlı "amin (kabul et ya Rabbi!...)" diye
yalvarıp yakardı.
İşte o sırada Allah (c.c.) bir melek göndererek demirden bir gemle
benim ağzımı gemletti, ben de boyacıyı sokup öldüremedim. O yüzden beni
bağışlayınız.
İsa (a.s.) sonunda boyacıya müjdeyi vererek şu tavsiyede bulunur:
"Ey boyacı!... Bundan böyle kendine yeni bir iş tut. Şüphesiz ki Allah
(c.c.) seni bağışladı."
Tenbihül Gafilin
İsa (a.s) ile Sofu
Hz. İsa
(a.s.) gezilerinden birinde yüksek bir dağın tepesine çıkar. Dağın
tepesinde yüksek kayalar, yeşil çimenlikler ve buz gibi suyu olan
çeşitli büyüklükte göller vardır. Hz. İsa (a.s.) bu gönül ferahlatıcı
manzara ortasında hayran hayran dolaşırken gözüne süt gibi ak ulu bir
kaya ilişir. Kayanın güzelliği karşısında adeta kendinden geçmiştir.
Yüce Allah (c.c.), tam bu anda vahiy yolu ile İsa'ya şöyle seslenir:
"Ey benim sevgili Peygamberim İsa! Sana bu gördüğünden kat kat güzel
bir manzara göstermemi ister misin?"
Hz. İsa (a.s.) bu ilâhi seslenişe
"İstemez olur muyum, ey varlıkların ortaksız sahibi!" diye cevap verir.
Hz. İsa'nın bu istekli cevabı üzerine göz alıcı süt beyaz kaya hemen
yarılıverir. Kayanın içinde aksakallı, şal elbiseli ve bastonlu bir
ihtiyarın bulunduğunu görür. Hz. İsa (a.s.) bakar ki nur yüzlü
ihtiyarın hemen önünde bir zeytin ağacı vardır ve bembeyaz sakallı ak
ihtiyar, ak kaya içinde namaz kılmaktadır. Hz. İsa (a.s.) ard arda
gözleri önüne serilen bu manzarayı derin bir şaşkınlık içinde seyreder.
Uzun bir müddet karşısında olup biten fevkalâdeliklere bakakaldıktan
sonra Hz. İsa (a.s.) namazını bitirerek her iki yanına selâm veren
aksakallı ihtiyara sorar:
"Şu gördüğüm zeytin ağacı neyin nesidir?"
İhtiyar, gülümseme saçan bir çehre ile dudaklarını aralayarak Hz.
İsa'ya şu cevabı verir;
"O gördüğün zeytin ağacı benim her günkü gıdamı temin etmektedir.
Ağaçta yetişen zeytinlerle yıl boyunca karnımı doyurur ve insanlar
arasına hiç karışmadan şu mağarada Allah'ıma ibadet ederim."
Yüce Allah'ın öz soluğu olan Hz. İsa (a.s.), aksakallı ihtiyara,
"Kaç yıldan beri bu kaya oyuğunda yaşıyor, Allah'a ibadet ediyorsun?
Diye ikinci bir soru sorar.
Nur yüzlü ihtiyarın verdiği cevap şu olur:
"Tam dört yüz yıldan beri şu mağarada kalıyor ve bütün vaktimi yüce
Yaradan'a ibadet ederek geçiriyorum. Bu kadar uzun yıllar içinde bir
kere bile şu kaya kovuğundan çıkarak insanlar arasına kavuşmuş
değilim."
Hz. İsa (a.s.) ihtiyarın bu sözleri üzerine hudutsuz bir sevinç duydu.
Ümmeti arasında yığınlarla beyinsiz günahkârın yanında böyle bir Allah
erinin bulunmasından iftihar duydu. Hz. İsa'nın göğsünü kabartan bu
iftihar duygusu üzerine yüce Allah (c.c.) vahiy yolu ile O'na seslendi:
"Ey benim öz soluğum ve sevgili Peygamberim, Meryem oğlu İsa! Bana dört
yüz yıldan beri durmadan ibadet eden bu nur yüzlü ihtiyar, ümmetinden
biridir diye düşünerek nur yüzlü sofu ile iftihar duyuyorsun, bu
iftiharında gerçi yerden göğe kadar haklısın. Fakat şunu da bilmelisin.
Senden sonra Muhammed adında bir peygamber göndereceğim. Kâinatın
tümünü yüzü suyu hürmetine yaratmış olduğum bu sevgili Peygamberime bir
beraat gecesi vereceğim. İçinde rahmetimin insanlara bol bol yağacağı
bu gece Şaban ayının onbeşinci gecesidir. Muhammed'in ümmeti arasında
bu geceyi temiz yürekli ibadetle geçiren kulum senin ibadetine hayran
olduğun bu nur yüzlü ihtiyardan nezdimde daha üstün derecelidir."
Yüce
Allah (c.c.), hepimizi mübarek "Berat Kandili" gecelerini ibadetle
sabaha bağlayarak yüzyıllarca ibadet ederek kazanılacak sevaba birkaç
saat içinde sahip olmasını bilen kullarından eylesin, âmin!
İstanbul'un Manevi Fatihi
Ubeydullah-ı
Ahrâr'ın torunu
Hâce Muhammed Kâsım'dan şöyle nakledilmiştir:
"Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, bir gün öğleden sonra, âniden atının
hazırlanmasını istedi. Atı hazırlanınca, binip Semerkant'tan süratle
çıktı.
Talebelerinden bir kısmı da ona tâbi olup, tâkib ettiler. Biraz yol
aldıktan
sonra Semerkant'ın dışında bir yerde talebelerine;
"Siz burada durunuz!" buyurdu.
Sonra atını Abbâs Sahrâsı denilen sahrâya doğru sürdü. Talebeleri
arasında
Mevlânâ Şeyh adıyla tanınmış bir talebesi, bir müddet daha peşinden
gidip tâkib
etmişti. Bu talebesi şöyle anlattı:
"Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri ile sahrâya vardığımızda, atını
sağa
sola sürmeye başladı. Sonra birdenbire gözden kayboldu."
Ubeydullah-ı Ahrâr daha sonra evine döndüğünde, talebeleri nereye ve
niçin
gittiğini sorduklarında;
"Türk Sultânı Sultan Muhammed Hân (Fâtih), kâfirlerle harbediyordu.
Benden
yardım istedi. Ona yardım etmeye gittim. Allahü teâlânın izniyle gâlib
geldi.
Zafer kazanıldı" buyurdu.
Bu hâdiseyi nakleden ve Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin torunu olan
Hâce
Muhammed Kâsım, babası Hâce Abdülhâdî'nin şöyle anlattığını
nakletmiştir:
"Bilâd-ı Rûm'a (Anadolu'ya) gittiğimde, Sultan Muhammed Fâtih Hânın
oğlu
Sultan Bâyezîd Hân, bana, babam Ubeydullah-ı Ahrâr'ın şeklini ve
şemâilini
târif etti ve;
"O zâtın beyaz bir atı var mıydı?" diye sordu. Ben de târif ettiği bu
zâtın, babam Ubeydullah-ı Ahrâr olduğunu ve beyâz bir atının olup,
bâzan ona
bindiğini söyledim. Bunun üzerine Sultan Bâyezîd Hân, bana şöyle
anlattı:
Babam Sultan Muhammed Fâtih Hân bana şunları dedi:
"İstanbul'u fethetmek üzere savaştığım sırada, harbin en şiddetli bir
ânında, Şeyh Ubeydullah-ı Ahrâr Semerkandî'nin imdâdıma yetişmesini
istedim.
Şekil ve şemâilini târif ederek şu vasıfta ve şu şekilde ve beyaz bir
at
üzerinde bir zât yanıma geldi;
"Korkma!" buyurdu.
Ben de;
"Nasıl endişelenmeyeyim, küffâr çok." dedim.
Ben böyle söyleyince, elbisesinin yeninden bakmamı söyledi. Baktım,
büyük bir
ordu gördüm.
"İşte bu ordu ile sana yardıma geldim. Şimdi sen falan tepenin üzerine
çık, üç defâ kös vur ve orduna hücum emri ver." buyurdu.
Emirlerini aynen yerine getirdim. O da bana gösterdiği ordusuyla hücûma
geçti.
Böylece düşman hezîmete uğradı. İstanbul'un fetih işi gerçekleşti."
İster İsen Yağa Ban İster İsen Bala Ban
Yahya Efendi
Dergahını yaptırdığı zaman o civarda Ortaköy Rumlarından başka kimseler
yoktu.
Bir gün bir Rum Çoban, davar güderken koyunlarından iki tanesi dergâhın
bahçesine girmiş. Koyunlarını çıkarmak maksadıyla dergahın bahçesine
giren
çoban, bir dervişin:
- Ne arıyordun?
sorusuyla
irkilerek:
-Koyunlarımı
arıyordum, demiş.
Çobanı gören Yahya
Efendi, Rum
Çobanı dergaha içeri aldırmış, o na:
-Gel bakalım gel...
Koyunlarını mı
istersin, kendini mi? Yoksa ikisini birden
mi, ne dersin? diyerek, çobanı rahat bir yere oturtarak:
-Yağ, bal ve ekmek
getirin
demesiyle, hemen anında sofra kuyrulmuş, isteneler
gelmiş, sofra kurulunca Yahya Efendi, Rum Çobana:
-Hayde bakalım,
bismillâh buyur,
işte sana tereyağı, mumlu bal ve taze nan,
ister ise yağa ban, ister isen bala ban, demiş.
Bu tatlı
ortamdan sonra,
çoban koyunlarına değil de kendine talib olmuş,
o gün, orada, o vesileyle Müslüman olduğu için adı Balaban kalmış.
İsteseydin Verilirdi
Herat şehrinde Abdullah
zâhid isminde bir
zat vardı. Senenin oruç tutması câiz olmayan beş günü hâriç, otuz
senedir bütün sene boyunca oruç tutardı. Herkes tarafından tanınır,
sözleri kıymetli olup, dinlenirdi. Ahmed-i Nâmıkî Câmî hazretlerinin
Herat'a geldiğini haber alıp, hanımına;
- Elbisemi getir. Üstad Ahmed
hazretlerinin büyük velî olduğunu söylüyorlar. O gelmiş. Bakalım hâli
nasıldır? dedi.
Hanımı:
- Eğer onu denemek, imtihan etmek için
gidiyorsan sakın gitme, çünkü o senin zannettiğin gibi değildir. Eğer
sohbetinde bulunmak, sözlerinden istifâde etmek niyetin varsa, git ve
ne derse riâyet eyle. Eğer söylediklerine uymazsan ziyân edersin, dedi.
Zâhid kızıp;
- Haydi elbisemi getir! Sen böyle şeyleri bilmezsin, dedi.
Elbisesini giyip, Ahmed Câmî'nin huzûruna
gelip, selâm verdi. Ahmed Câmî selâmını aldı ve;
- Bize selâm vermeye
niyet ettiğin zaman, hanımının sana ne söylediğini hatırlıyor muydun?
Söz dinler misin? buyurdu.
Zâhid;
- Söylenilen söz doğru olduktan sonra
niçin tutmayayım, niçin söz dinlemeyeyim, dedi.
Bunun üzerine Ahmed
Câmî buyurdu ki:
- Geri dön. Falan mahalleye git. Muhammed
Kassab-ı Mervezî'nin dükkânında, kenarda çengelde asılı olan kuzu etini
satın al. Bakkaldan da biraz pekmez ve yağ al. Kendi elinle evine
götür. Çünkü hadîs-i şerîfte; "Bir kimse kendi ihtiyâcını kendi
taşırsa, kibirden uzak olur." buyruldu. Eti pişir, tatlıyı da yanına
alıp, hanımınla berâber ye. Sonra gusül eyle. Sonra, bu zamâna kadar
isteyip de elde edemediğin bir şey varsa, gel Ahmed Câmî'ye talebe ol.
Onun sözünden hiç çıkma! buyurdu.
Zâhid, bana yapamayacağım şeyleri
söylüyor. Ben otuz senedir gündüz bir şey yemiyorum ki... diye düşündü.
Bunun üzerine Ahmed Câmî hazretleri;
- Zâhid, neler düşünüyorsun? Haydi!
Bunlar kolaydır. Korkma! Eğer bunları yapmak sana çok zor geliyorsa
Hâce
Ahmed'den (kendisinden) yardım iste! buyurdu.
Zâhid kalktı ve Ahmed Câmî hazretlerinin
söylediklerini yerine getirdi. Eti pişirdiler. Tatlı yaptılar ve
yediler. Hamama gidip gusledince, şehrin dört duvarı arasında bulunan
şeyler kendisine keşf olunmaya, onları görmeye başladı. Sonra Ahmed
Câmî'nin yanına geldi. Ahmed Câmî kendisine;
- Ahmed'in bunda kabahati
yoktur. Eğer şehrin dört duvarı içinde olan şeylerin keşfini değil de,
dünyânın dört bucağı arasında bulunan şeylerin keşfini isteseydin,
elbette o da verilirdi., buyurdu.
İyiliğin Peşinden İmtihan Gelir
Salih
bir zat vardı. Çok cömertti. Elinde
avucundakileri muhtaçlara dağıttığı gibi, yardım isteyen fakirler
olursa,
onlara belli etmeden, başkalarından kendi adına borç alır fakirlere
hediye
ederdi.
Bu zat
bir gün hastalanır, yatağa düşer. Hastalığı gittikçe artar. Bunu duyan
alacaklılar, onun ölüm döşeğinde olduğunu düşünerek başucuna dikildiler.
Salih
zat bundan son derece utanmış, rahatsız olmuştu. Asık yüzlü, sıkıntılı
tiplerle çevrili olması onu üzmüştü. Bir şeyler söylemek istedi ancak,
bize
para gerek, nasihat değil, diye susturuldu.
Bu
sırada dışarıdan helva satan bir çocuğun sesi duyuldu. Salih zat, bir
adamına seslenerek helvaları satın alıp ziyaretçilere ikram etmesini
istedi.
Görevli, çocuğun tepsisindeki bütün helvaları aldı. Ziyaretçilere ikram
etti.
Herkes
abus çehrelerle helvaları yediler. Çocuk gelip helvaların parasını
istedi. Salih zat,
- Evlat bunları bana borç olarak yazar mısın?
deyince çocuk tek kelime söylemeden dışarı çıktı, 50-100 metre ileride
bir
ağacın altına oturup sessizce ağlamaya başladı.
Oradan
geçmekte olan şehrin valisi onu gördü, yanına gelip başını
okşadı, niye ağladığını sordu. Çocuk olup biteni anlattı, o zata
edebimden bir
şey diyemedim ama,
- Ben bunları zaten borç olarak almıştım, nasıl
ödeyeceğim, evime nasıl para götüreceğim?" diye ağlıyorum dedi. Vali,
hasta yatan salih zatı yakından tanıyordu. Çocuğun parasını ödedi.
Çocuğa
içi altın dolu yedi sekiz kese altın vererek gidip o salih zata
vermesini söyledi. Altınlar eve gelince alacaklıların neşesi yerine
geldi.
Herkes alacağını tahsil etti. Ancak böyle aniden paranın gelmesine de
bir anlam
veremediler. Salih zat şu cevabı verdi: "Ben sıkıntı içindeydim. Siz de
sıkıntı içindeydiniz. Buna bir de çocuğun üzüntüsü eklendi. Çocuğun
edebi, tek
kelime etmeden gitmesi, işi çözdü. Allahü teâlâ o masumun ihlası, edebi
hürmetine sıkıntıları giderdi. İmtihanı kazanan o masum oldu.
Alacaklılar
utanıp paraları tekrar vermek istediler. Ancak kabul etmedi.
- İnsan bir iyilik yaptığında samimiyetinin belli olması için peş peşe
imtihanlardan geçirilir. Hatta iyilik yaptıklarından küfranı nimet
görür. Eğer
sabrederse iyiliğinin karşılığını kat kat alır. Sizler bir iyilik
yaptınız. Ama
sabredemediniz. Eşyanın hakikati görüldükten sonra pişman oldunuz, dedi.
İyilik Sahibi Vezir
Zevzen
(*) sultanının çok kıymetli bir veziri
vardı. Ahlâkı güzel, fenalığı sevmez, herkes hakkında iyilikte
bulunurdu.
Bir gün nasılsa, padişahı gücendirecek bir
davranışta bulundu. Öfkelenen hükümdar vezirin mallarına el koydu ve
işkence yapılmasını emretti. işkenceye memur olanlar, vezirin
iyiliklerini görmüş kimselerdi. Bundan dolayı şiddetli davranmıyorlar,
kötü davranış ve sertlikten kaçınıyorlardı.
Düşmanla hoş geçinmek isteyen, kendisinin
iyiliğine tam olarak inandırsın. Acı söz istemeyen kişi de herkesin
ağzını tatlandırsın.
Cezalandırılan vezir, türlü işkencelere mâruz
kaldıktan sonra, cezasının geri kalanını zindanda geçirmesi için
gönderildi. Bunu haber alan komşu hükümdarlardan biri ona gizli bir
mektup yollayarak, “Sizin gibi kıymetli bir kişinin değerini takdir
edemeyerek hürmetsizlikte bulundular. Eğer aziz hatırınız bizim
tarafımıza rağbet gözterirse, lâyık olduğunuz hürmet ve saygıda kusur
edilmez ve memleketimin ileri gelenleri, sizin gibi yüksek bir
şahsiyetin, aralarında bulunmasıyla övünç duyarlar. Bu konuda olumlu
cevabınızı bekliyoruz” yazdı.
Vezir, mektubu okuyunca endişeye düştü ve bunda
gizli bir maksat olduğunu anladı, hemen kâğıdın arkasına kısa bir cevap
yazarak gelen adamla gönderdi.
Bunu haber alan hükümdarın adamlarından biri
padişaha koştu. “Mahpus veziriniz, yabancı hükümdarlarla mektuplaşıyor”
dedi. Padişah son derece hiddetlenerek işin araştırılmasını emretti.
Neticede ihbarın doğru olduğu anlaşıldı. Mektupçuyu yakaladılar,
padişahın huzuruna getirdiler ve mektubu, gizlediği yerden bulup
çıkardılar. Mektupta şöyle yazıyordu: “Büyüklerin, hakkımda
gösterdikleri teveccüh ve sevgi, değerimin çok üstündedir, teşekkür
ederim. Bununla beraber emrinizin kabulü bence imkânsızdır. Çünkü
eskiden beri bu hanedanın nimetleriyle beslendim, hakkımda ortaya çıkan
küçük bir şikâyetten dolayı velinimetime vefasızlık etmek elimden
gelmez, mazeretimin kabulüyle affınızı rica ederim.”
Hüner sahipleri ne güzel söylemiş: Hayatı boyunca
sana cefa eylese de nimet sahiplerinin kahrı lutuftan sayılır, onu hoş
görmek gerekir.
Padişah, bu yüksek ve temiz duygudan çok memnun
oldu. Mahkûmu derhal zindandan çıkartarak çok güzel ağırladı, çeşitli
ikramlarda bulunup memuriyetine iade etti ve, “Sizi haksız olarak
cezalandırmışım” diyerek özür diledi.
Vezir dedi ki: “Efendim! Kulunuzun kaderinde
böyle bir musibet yazılıymış. Bunun sizin elinizle gelmesi, benim için
bir nimet teşkil eder ki üzerimde ödenmez haklarınız vardır.”
Halktan sana bir zarar gelse sen onu Haktan bil.
İnsanların dostluğu da düşmanlığı da kendilerinden değil hep
Allah’tandır. Gerçi ok yaydan çıkar, lâkin onu atan ok değil, yay
tutandır.
* Zevzen: Horasan'da bir şehir olup o dönemde
Hârizm'e bağlıdır.
Gülistan – Şeyh Sa’di-i Şirazi
İyiliksever Kadın
Bir vakit, israiloğullarını ard arda
birkaç yıl kıtlık basmıştı. Bu öylesine görülmedik bir kıtlıktı ki çoğu
aileler bir kuru ekmeğe bile hasret çekiyorlardı.
style="font-family: cambria;">
işte o sıralarda
israiloğullarından bir kadın bir gün evinde, tam bir iki lokmalık kuru
ekmeğini ağzına atacağı esnada muhtaç birisi kapısını çalar. !! Ne
olursunuz” der. “Açlıktan ölüyorum, bana Allah rızası için bir lokma
ekmek.”
En azından bir lokma ekmek
diye kapısını çalan muhtaç kimse kadar aç olan iyiliksever kadın,
lokmayı tutan elini ağzından geri çevirir ve buyurunuz diyerek kapısını
çalana ikram eder.
iyiliksever kadın, yanında
küçük çocuğu olduğu halde bu olaydan birkaç gün sonra evinden yakmak
için vadiye çalı- çırpı toplamaya çıkar. Fakat başına müthiş bir bela
gelir. Sevgili yavrusunu bir kurt kapıp hızla kaçmaya koyulmuştur.
Talihsiz kadıncağız acı bir çığlık basarak kurdun ardından koşmaya
başlar. Güya kurdu yakalayıp canından çok sevdiği evladını
kurtaracaktır. Fakat yakalasa bile kurdun ağzından yavrusunu kurtarması
imkansızdır.
Kadıncağız, hızla koşmaktan
ve yırtınırcasına ağlamaktan dermanı kesilerek külçe halinde yere
yığıldığı sırada, sınırsız kudretiyle her şeyi yapmaya kadir olan yüce
Allah (c.c.) Cebrail vasıtasıyla birden onun imdadına yetişiverir.
Cebrail (a.s.) hemen kurdun ağzından neye uğradığını anlamayan çocuğu
kurtarır ve anasının yanına getirir. Kadın ayılınca da çocuğu kendisine
teslim eder. Ve Allah (c.c.) adına şöyle der: “E y iyiliksever kadın!
Evladını kurtarmam dan hoşnut musun? Bu sana, verdiğin bir lokma kuru
ekmeğe karşılık, Allah’ın bahşettiği bir lokma derecesinde küçük bir
iyiliktir. ”
style="font-family: cambria;">
- Tefsir- i Hanefi-
Kabağın Sahibi
Irak
başta olmak üzere, birçok coğrafyada insan tâkatinin
üstünde bir hakaret ve zulme muhâtap olan bütün kardeşlerimizi duâ ve
muhabbetle anıyoruz. Kendilerine bir tesellî ve sabır tavsiyesi bâbında
aşağıdaki kıssayı hatırlatıyoruz:
Vaktiyle bir derviş, nefis terbiyesinin çeşitli merhalelerinden
geçtikten
sonra, bağlı olduğu tarikatın büyüğü tarafından bir berbere gönderilir.
Dervişten saçını dibinden kazıtması, sakal ve bıyığını ise alabildiğine
kısaltması istenmiştir. Tereddütsüz bir şekilde berber koltuğuna oturan
derviş:
“-Vur usturayı berber efendi!..” der.
Berber, dervişin saçlarını kazımaya başlar. Derviş de aynada kendini
takip
etmektedir. Başının sağ kısmı tamamen kazınmıştır. Berber tam diğer
tarafa
usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın mı bıçkın bir kabadayı
girer içeri.
Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış kısmına okkalı bir
tokat
atarak:
“-Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım!..” diye kükrer.
Dervişlik bu... Sövene dilsiz, vurana elsiz gerek. Ses çıkarmaz, biraz
çaresiz,
biraz mütevekkil usulca kalkar yerinden.
Berber, bu gariban müşterisine karşı mahcup olmakla beraber kabadayının
pervâsızlığından da korkmuştur. Ses çıkaramaz.
Kabadayı koltuğa oturur, berber tıraşa baslar. Fakat küstah kabadayı,
tıraş
esnasında da boş durmaz; sürekli aşağılar dervişi, alay eder:
“-Kabak aşağı, kabak yukarı!..”
Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkândan çıkar. Henüz birkaç metre
gitmiştir ki,
gemden boşanmış bir at arabası, yokuştan aşağı hızla kabadayının
üzerine doğru
gelir. Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır. Derken, iki atın
ortasına
denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir, kabadayının karnına
batıverir.
Kaşla göz arasında babayiğit kabadayı oracığa yığılır kalır. Ölmüştür.
Herkes
bir anda olup biten bu olayın hayret ve şaşkınlığı içindedir. Berber de
şok
olmuştur; bir manzaraya, bir dervişe bakar ve gayr-i ihtiyarî sorar:
“-Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?!.”
Derviş mahzun, düşünceli cevap verir:
“-Vallâhi
gücenmedim ona. Hakkımı da helâl etmiştim. Gel gör ki, kabağın bir de
sâhibi
var. O gücenmiş olmalı!..”
Sultan Yıldırım
Şebnem Dergisi ,
Sayı 16
Kabul Olunan Hac
Abdullah
bin Mübârek anlatıyor:
Bir sene
hacdan sonra rüyâsında gökten inen iki
melekten birinin diğerine;
"Bu sene kaç kişi hacca geldi?" dediğini
duydu.
Öbür melek;
"Altı yüz bin kişi." dedi.
"Peki kaç kişinin
haccı kabûl edildi?"
O da; "Bunlardan hiç birinin haccı kabûl
edilmedi." diye cevap verdi.
Abdullah
bin Mübârek buyurdu ki:
Bunu
işitince üzerime büyük bir sıkıntı çöktü. Dedim
ki:
"Bunca
insan, bunca zahmet ve meşakkate katlanıp
dünyânın her tarafından hacca geldiler. Çöller aşarak zor şartlarda
büyük
sıkıntılara katlandılar. Bütün bu emekler boşa mı gidecek?"
Bunun
üzerine o melek; "Şam'da ayakkabı tâmir
eden Ali bin Muvaffak adında biri vardır. O, hacca gitmeye niyet
etmişti, fakat
gidemedi. Lâkin haccı kabûl edildi. Altı yüz bin hacıyı ona
bağışladılar da
hepsinin haccı kabûl edildi." dedi.
Abdullah
bin Mübârek şöyle anlatıyor:
Bunu
işitince uykudan uyandım ve; "Gidip o zâtı
ziyâret etmeliyim!" dedim. Arkadaşlarımdan ayrılıp, Şam kâfilesine
katıldım. Şam'a gidince, o zâtın evini araştırıp buldum. Kapıyı çaldım.
Bir
kimse kapıya çıktı. Adını sordum. "Ali bin Muvaffak." dedi. İsmimi
sordu. "Abdullah bin Mübârek." deyince, feryâd edip kendinden geçti.
Ayılınca, gördüğüm rüyâyı kendisine anlattım. Haccının kabûl edildiğini
ve
kendi haccı ile berâber altı yüz bin kişinin ibâdetinin kabûl
edildiğini de
haber vererek; "Bana nasıl hayırlı bir amel işlediğini anlat." dedim.
O da anlattı:
Ben
ayakkabı tâmircisiyim. Otuz seneden beri hacca
gitmeyi arzu ederdim. Bu işimden, otuz senede üç yüz dirhem gümüş
biriktirdim.
Bu sene hacca gidecektim. Hanımım hâmileydi. Komşu evden burnuna yemek
kokusu
gelince; komşudan yemek istememi söyledi. Gidip, onun arzusunu
bildirdim.
Komşum ağlayarak şöyle dedi: "Ey Ali bin Muvaffak, bizim bu yemeğimiz
size
helâl değildir. Çünkü üç gündür, çocuklarım bir şey yememişlerdir.
Bütün Şam
şehrinde hiç bir iş bulamadım. Kimse bana iş vermedi. Ölü bir hayvan
gördüm. Zarûret
mikdârınca ondan bir parça kesip getirdim. Çocuklara yemek pişiriyorum.
Size
helâl olmaz."
Bunu
duyunca içime bir acı düştü. Hac için
biriktirdiğim gümüşleri getirip verdim ve; "Bunu çocuklarına nafaka
yap,
haccımız bu olsun!" dedim. Abdullah bin Mübârek bunun üzerine;
"Allahü teâlâ, doğru rüyâ gösterdi." buyurdu.
Kaçak Köle
Amr b. Leys’in (*) kölelerinden biri kaçmıştı. Takibine
gidenler tutup
getirdiler.
Vezirlerden biri bir işten dolayı köleye
kızgındı. Padişaha dedi ki:
- Diğerlerine ibret olması için bunu derhal idam
etmek gerekir. Onlar da bir daha böyle bir harekette bulunamaz.
Köle, Amr’ın huzurunda yerlere kapanarak dedi ki:
- Sizin buyruğunuza karşı bizim naz ve niyazımız
faydasızdır. Hükmünüze kimse itiraz edemez.Fakat kulunuz bu hanedanın
nimetiyle büyümüş olduğum için, kıyamette benim yüzümden cezaya
uğramanızı istemem. Eğer beni öldürmeye karar verdiyseniz, bunu meşru
bir şekle koyunuz. Meselâ müsaade ediniz, ben şu veziri öldüreyim, siz
de beni kısasen katlediniz, o zaman beni haksız olarak öldürmüş
olmazsınız!
Padişah güldü, vezire dönerek,
-Ne dersin? dedi.
Vezir yerlere sürünerek,
-Aman sultanım, babanızın başı için bu
haramzâdeyi affediniz ki benim başımı da belâya sokacak. Fakat
bilginlerin sözüne önem vermediğim için kusur benimdir.
Bilgeler ne güzel söylemiş:
“Bir atıcıyla savaşan, kesinlikle bilmeyerek kendini telef eder.
Düşmanına karşı ok attığın zaman sen de onun okuna hedef olursun.”
* 18 Amr b. Leys: 879-902 yılları arasında hüküm
süren Saffârî hükümdarı.
Gülistan – Şeyh Sa’di-i Şirazi
Kadın ve Vali
Bir
zamanlar vâlilik yapan birisinin çok güzel bir bahçesi vardı.
Rengârenk çiçeklerle donatılmış, tam bir zevk ve sefâ yeriydi. Bir gün
vâli, bu
bahçeye geldi. Vâli, bir bahane ile kadının kocası olan bahçıvanı, bir
iş için
dışarıya gönderdi. Kadına da dedi ki:
-Bahçenin
kapılarını kapat. Hiç bir kapı açık kalmasın!
Kadın,
akıllı ve namuslu idi. Vâlinin kendisine kötü niyet taşıdığını anladı.
Gidip bir ağacın arkasına saklandı ve biraz sonra gelip dedi ki:
-Kapıları
kapattım. Yanlız bir tanesi kaldı. Onu kapatmaya gücüm yetmiyor. Ne
kadar uğraşsam da kapatamıyorum.
-O,
hangi kapıdır?
-Bu
kapı, Allahü teâlânın (Basir)
sıfatıyla bizi gördüğü kapıdır. Vâli,
bu sözü duyunca, pişman olup tövbe etti. Bir daha aklına böyle
kötülükler
getirmemek için, Allahü teâlânın sevgili kullarından birinin bulunduğu
yere
gidip, onun sohbetinde yetişti. Allahü teâlânın sevgili kullarından
biri oldu.
Kadına Yanlış Fikir Veren Komşu
Ebû
Müslim Havlânî, mâneviyat büyüklerinin hem de ileri gelenlerindendir.
Kendisi ibadette, ahlâkta, zühd ve takvâda örnek bir tasavvuf
büyüğüdür. Tâbiîn zamanında İslâm’a girmiş, ciddî bir araştırma
tahkikten sonra girdiği İslâm’da öylesine ilerlemiş ki, kendinden önce
girenler ondan sonraya kalmış, ondan feyiz alıp nasihat dinler
olmuşlardır.
Ebû Müslim’in
kendisi ilerleyip de hanımı geride
kalmış değildi. Hanımı da hemen kendisine yakın şekilde mânen
ilerlemiş, beyinin takvâsına yaklaşan bir iktisad ve kanâat ehli hâline
gelmişti.
Bu yüzden birlikte
oruç tutarlar, birlikte gece
namazı kılarlar, yine birlikte vakit namazlarına hazırlanırlardı.
Hattâ
“Hılletü’l-Evliyâ”da anlatıldığına göre,
Ebû Müslim camiye giderken tekbir alarak evinden çıkar, namaza
yönelirdi. Hanımı da onu tekbirle uğurlar, yine tekbirle karşılardı.
Ancak, bir gün durum
değişti. Ebû Müslim, cami
dönüşü evinin avlusuna girdiği halde tekbir sesi işitmemiş, bunun bir
sebebi olacağını düşünmeye başlamıştı. Halbuki hanım evden dışarıya da
pek çıkmaz, habersiz bir yere gitmezdi.
– Hayırdır
inşâallah, diyerek kapıdan giren Ebû
Müslim, az sonra elinde yemeklerle hanımının geldiğini gördü. Sofrayı
hazırlayan hanım şöyle bir köşeye “Offf!” diyerek yığılıverdi.
Ebû Müslim
şüphelenmeye başladı:
– Hanım, sende bir
değişiklik var, nedir bu
oflamalar?
Cevap verdi:
– Ne olacak,
yorgunluk, bitkinlik! Bütün gün ev
işleriyle meşgul oluyor, yorulup bitkin düşüyorum. Halbuki sen
halifenin huzuruna girince bir hizmetçi istesen, seni kırmaz hemen
verirmiş.
– Hanım, halifenin
bana hemen bir hizmetçi
vereceğini nereden biliyorsun? Benim böyle itibarım var mı ki?
– Varmış!
– Nereden
biliyorsun?
– Nereden olacak,
işte komşu kadını! O, senin
böyle yüce bir itibara sahip olduğunu söyledi. Hem halifeden sadece
hizmetçi değil, başka daha neler istesen alırmışsın. Onun için nüfuzunu
kullanmanı, hizmetçi ile kalmayıp biraz da maddî yardım talebinde
bulunmanı istiyorum.
Kendisini
tekbirlerle namaza uğurlayıp, yine
tekbirlerle karşılayan hanımının birden fikrinin bozulup dikkatinin
dağıtıldığını gören Ebû Müslim, buna çok üzülür, ne yapacağını şaşırır.
Halife Hz.
Muâviye’den böyle bir talepte
bulunmayı asla istemez ama, kadın da bunda ısrar eder:
Bu defa gazaba gelen
büyük velî, elini açar ve
bedduasını yapar:
– Allah’ım, beni
tekbirle namaza gönderip yine
tekbirle karşılayan bu sâliha kadının kim fikrini çeldi, aklını bozdu
ise, onun gözünü kör eyle!.
O anda evin öteki
köşesinde bir feryat kopar!
– Ortalığı aydınlatın, gözlerim görmüyor!
Meğer geçim bozup,
yuva yıkmakla meşhur olan
komşu kadını henüz evdeymiş, birdenbire dünyasının karanlığa
gömülmesini ışığın sönmesine hükmetmiş.
Ancak, bunun ansızın
gelen körlükten başka bir
şey olmadığını anlayınca başlamış büyük velîye yalvarmaya: – Ben ettim,
sen etme!...
Bundan dolayı derler
ki:
– Dindar hanımlar,
dindar olmayan kadınların
verdikleri yanlış fikirleri dinlememeli, yanlış fikir verenler de günün
birinde mutlaka bir belâya uğrayacaklarını hatırdan çıkarmamalıdır!..
Nitekim komşu kadını yanlış fikir verdi, körlük
cezasına müstahak oldu.
Kaynak:Yeni
Aile İlmihali, Ahmed Şahin, Cihan Yayınları
Kambur Ekmekçi
"Siz
ancak
zayıflarınızın duâ ve ihlâsı sâyesinde nusrete (zafere) nâil
oluyorsunuz."
(Hadîs-i
şerif)
Geçmiş
yıllardan birinde Kayseri halkı neye uğradığını
şaşırmıştı. Çünkü Kayseri kuruldu kurulalı böyle yanıp kavrulmamış, bir
damla
suya böyle hasret kalmamıştı.
Kayserili
soluk alamayacak kadar bunalıyordu ve Kayseri, yaşanılmaz bir hamam
sıcaklığında nemliyken kupkuru kavruluyordu. Toprak, kocaman yarıklarla
ayrılmıştı. Ekin bitmiyordu.
Kayseri'nin
bütün meşhur âlimleri, hacıları hocaları bir araya gelip
konuştular, birbirlerine danıştılar. Sokak sokak, ev ev Kayseri'yi
dolaştılar.
Yağmurun kesilmesinin suçlusunu arıyorlardı. En küçük kötülükleri en
büyük
cezayla cezalandırdılar. Artık, Kayseri'de suç ve günah diye bir şeyin
kalmadığına iyice inanınca, oturup sabîler hürmetine bu uğursuzluğun,
bu
korkunç cezanın bitmesini beklediler.
Kuraklık
biteceğine arttı.
Fakat bu
günahkâr kimdi? Kim olabilirdi?
Meşhur
âlimlerin ilmi, derin hocaların olanca derinliği ve hacıların geniş
sabrı, taş gibi bir çaresizliğin karşısında dağılıyordu.
Hasan Baba, bu sırada geldi Kayseri'ye.
Bütün
umut kapılarının kapandığı, Allâh'a açılan ellerin titremekten gücünü
yitirdiği ve yüzlerin sararıp yüz olmaktan çoktan çıktığı bir sırada…
Toprak,
en umulmayan bir yerinden yarılmış da bir dupduru su bütün serinliğiyle
fışkırmış gibi, uzun beyaz sakallı bir derviş, Kayseri sokaklarında
görünmüş;
gözleri ve yüzü yerde, adım adım Kayseri'yi dolaşmıştı.
Çevresinde
yavaş yavaş artan kalabalığın farkında değilmiş gibi şehrin dışına
çıkmış, halkın o güne kadar Bozdağ dediği dağa doğru yönelmişti.
Nihâyet
sessiz derviş Bozdağ'ın eteklerine gelmişti.
O âna
kadar hep öne eğik olan gözlerini ve başını kaldırmıştı; Bozdağ'a
bakmıştı. Dudakları belli belirsiz kımıldamıştı.
Kalabalık,
bu kımıldayan dudakların arasından pamuk yumuşaklığında bir sesin
çıktığını duydu:
"-Destur
ya velî!.."
Ve aynı
kalabalık, hem bu pamuk sesle birlikte dağın kımıl kımıl kımıldadığını;
derin, fakat güvendirici ve inandırıcı bir sesin dağın yan belinden
aşağı
geldiğini gördüler ve duydular:
"-Destur
seninle biledir, ya Hasan!"
Donup
kaldılar. Bu ne biçim işti böyle?
Nerden
geldiği bile bilinmeyen bu garip dervişi, yıllar yılı Kayseri'yi
gölgeleyen Bozdağ nereden tanıyordu? Dağ nasıl konuşuyordu, nasıl
kımıldıyordu?
Kalabalık,
o taş donukluğu içinde şöyle bir dalgalandı. Bir yel esmişti de, boy
vermiş başakları dalgalandırmıştı sanki. Ve kalabalık, bu dalgalanışın
ardından, tırpan yemiş ekin misali, Hasan Baba'nın ayaklarına
serilivermişti.
O zaman,
Hasan
Baba, kalabalığa yeni görüyormuş gibi bakmış ve onlara selâm vermişti.
Bunun
üzerinedir ki, kalabalığın arasında bulunan âlimlerin en yaşlısı ayağa
kalktı.
Gözle görülür bir saygı içinde dervişe yaklaşıp ellerine sarıldı. Sesi
kurumuş
toprakların çatlak umutsuzluğunda titriyordu:
"-Yâ
Şeyh!.." dedi; "Yâ derviş, yâ velî!.." diye
tekrarladı. "Duyduk işte; Bozdağ'dan duyduk ki, adın Hasan senin.
Bundan
böyle Bozdağ senin adınla anılsın, Hasandağı diyelim biz de… Hasandağı
nasıl
Kayseri'ye baş vermiş, ser çekmişse, gel sen de bizim imamımız ol!.."
Hasan
Baba'nın gözleri de şimdi sesi gibi pamuk yumuşaklığındaydı.
"-Sizin
imamınız var." dedi; "Olmasaydı bile ben size imam, siz
bana cemaat olamazdınız."
Yaşlı
Âlim:
"-Evet,
var." dedi. "Bizim imâmımız da, bizim âlimlerimiz de
var. Bu âlimlerin biri de benim işte; karşındayım. Ne imamımızın
imamlığı ve ne
de bizim ilmimiz, şu gördüğün uğursuzluktan bizi kurtaramıyor. Bütün
âlimlerimiz sustu. Görüyorsun. Senin için bir büyük câmi de yaptırırız
istersen..."
Hasan
Baba'nın yumuşak sesi, bir ricâyı reddetmek korkusuyla endişeliydi.
"-Ben
size imamlık yapamam, siz bana cemaat olamazsınız." dedi
yeniden.
Kalabalık
birden haykırdı:
"-Oluruz!..
Ne buyurursan yaparız, kurtar bizi, kurtar bizi, kurtar
bizi!.."
Âlim:
"-Sana
bir cami yaparız, eğer istersen…" diye devam etti:
"Binleri barındıran bir büyük cami yaptırırız..."
Hasan
Baba gülümsedi:
"-Deneyelim"
dedi, yavaşça.
Binler,
bir ağızdan cevap verdi:
"-Hazırız!...
Biz hazırız!"
Hasan
Baba'nın önünde ve Bozdağ'ın eteklerinde, binler, binlerden de fazla
binler abdest almağa başladı; ikindi ezanı okunurken imâmete geçen
Hasan
Baba'nın arkasında yüzlerce saf el bağlayıp dîvan durmuştu.
Ama
Hasan Baba sessiz okumaya devam ediyor, şimdi rükûa varacak sanılırken
saatler geçiyordu.
İkindi, akşama yaklaşıyordu.
Gökyüzündeki
taş mavilik, akşam esmerliğinde erimeye başladı.
Fakat
Hasan Baba hâlâ rükûa varmıyordu. Sanki yeryüzünde değildi; sanki
arkasında el bağlayıp dîvana durmuş yüzlerce saf yoktu... Sanki Hasan
Baba
yoktu, imâmet mevkiinde bir siyah cübbe ve bir beyaz sarık vardı. Hasan
Baba,
bu siyah cübbe ile o beyaz sarığın içinde değil gibiydi.
Bu minvâl üzere saatler geçti. Uzun uzun süren kıyamlarla akşam namazı
da îfâ
edilmiş, yatsı namazına durulmuştu. Ayaktayken yine saatler geçmiş,
gece yarısı
olmuştu. Cemaat, bir türlü namazı bozamıyordu.
Bu,
böylece,
ertesi gün sabah namazı vaktine kadar sürdü. Günün ağarmasına az kala,
Hasan
Baba iki yanına selâm verip doğruldu. Gözleri, bir gün öncekinden daha
diriydi;
yüzü daha gençti.
Yorgun,
bitkin, uykusuz ve düşünceleri bile durmuş olan cemaat, yerinden
kalkamıyordu.
Bu yorgunluk sebebiyle gökyüzünün düne göre biraz daha yumuşadığını,
sıcağın
daha azaldığını, belli belirsiz bir yelin esmekte olduğunu fark
edemiyorlardı.
Hasan
Baba dipdiri yüzünü cemaate döndürdü. Sanki onları yeni görüyordu.
Âlim,
olanları bir çırpıda anlamıştı; binbir güçlükle yerinden doğrulup Hasan
Baba'nın eline vardı:
"-Biz bu
yaşa geldik böylesi namaz görmedik. Gel gelelim sen namazda bizi
unutuverdin. Arkanda bir cemaat var mıdır, yok mudur aklına bile
gelmedi,
yalnız bizi olsa iyi, dünyayı bile unuttun... Bu nasıl iştir?.."
Hasan
Baba:
"-Yaaa!"
dedi. Sakalını sıvazlıyordu. "Öyle mi oldu? Ne yapaydım
ki?"
"-Bizi
de hatırlamalıydın." dedi, Âlim.
Hasan
Baba beklemedik bir cevap verdi:
"-Siz,
namaz kılarken böyle her şeyi ve herkesi hatırlar mısınız?"
Âlim de
beklemiyordu bu cevabı. Karşılık veremedi; terledi. Arkadaşlarına
döndü. Onlar başlarını çoktan önlerine eğmişlerdi.
Hasan Baba lâfı değiştirdi. Daha yumuşak bir sesle:
"-Siz,
sizi hatırlayanı hatırlamıyorsunuz ki… Kardeşinizi, hemşehrilerinizi
bile hatırlamaz olmuşsunuz... Ya ben sizi nasıl hatırlayayım?"
Cemaat,
hep birden, güçsüz ve cılız:
"-Hayır!.."
dedi; Âlim, "Biz hemşehrilerimizi hiçbir zaman
unutmadık ki..." diye cemaatin sözünü tamamladı.
O zaman
Hasan Baba, onlara kambur ekmekçiyi sordu:
"-Şehrinizde
bir kambur yaşardı." dedi. "Uzun kış gecelerinde ev
ev dolaşır, fakir fukaranın ekmeğini bulurdu. Akşama kadar dilenir,
sabahlara
kadar dağıtırdı... Çocuklarınız alay ederdi, akıllılarınız(!) hor
görürdü;
delikanlılarınız eğlenirdi... Şimdi onu aranızda göremiyorum. Nerde ki?"
Âlim:
"-Kovduk
onu şehrimizden... Şunun bunun sırtından geçinenleri sevmezdik de
ondan kovduk." diyecekti, diyemedi... Yutkunup kaldı.
Hasan
Baba:
"-O
sizin hâlinizden utanmazdı da, siz ondan utanırdınız." dedi.
"Kovdunuz ve unuttunuz. Fakat o sizi unutmadı. Bu uğursuzluk, şehrinize
niçin geldi; hiç düşünmediniz mi?"
Kurtuluş
çâresinin kimde olduğunu anlamışlardı.
"-Nerde
o Kambur Ekmekçi? Gidip yalvaralım, biz ettik sen etme diyelim,
nerde? Gidip yalvarsak gelir m'ola?"
Hasan
Baba:
"-Gelir."
dedi; "Onlarda gönül koyma yoktur, kibir bilmezler.
Sizin imamınız olacak kişi odur... Giderseniz gelir o."
Hasan
Baba gökyüzüne kaldırdı başını; yeni belirmiş küçük bir yağmur bulutunu
gösterdi, Bozdağı'nın yan belinin üstündeydi.
"-Şu
bulutun altında." dedi. "Dağın yan belinde. Geldiğimde
selâm verip konuştuğum o idi!"
Cemaat
buluta bakıyordu. Bulut, âdetâ gökyüzüne çakılıp kalmıştı.
Âlim teşekkür etmek üzere, gözlerini Hasan Baba'ya çevirdi. Hasan Baba,
yerinde
yoktu. Geldiği gibi, yine sessizce -belki geldiği yere- gitmişti.
Bir
çırpıda, yeni adı Hasandağı olan Bozdağ'ın yan beline çıktı cemaat.
Kambur
Ekmekçi oradaydı. Orada, o küçük yağmur bulutunun altındaki serinlikte,
geyikten baykuşa kadar ne varsa başına topladığı hayvanların kimine su
veriyor,
kiminin karnını doyuruyordu.
Gelen
Kayserilileri de aynı sükûnet ve rahatlık içinde karşıladı.
"-Biliyorum."
dedi; "Bizim Hasan gönderdi, sizi bana. Sizinle
geleceğim... İmâmınız da olacağım; ama bir şartla..."
"-Bütün
şartların kabul!.." diye bağırdı, başta âlim olmak üzere
bütün kalabalık.
"-Her
şartın kabul... Bizimle gel... İmamımız ol."
Güldü
Kambur Ekmekçi. Dosttu; kardeşti; içtendi.
"-Darılmaca
yok!" dedi.
"-Darılmaca
yok!.." dediler.
O akşam, Kayseri'nin en büyük camiinde akşam namazına hazırlandılar.
Cami,
cemaati almamıştı; cemaat sokaklara taşmıştı, onlarca müezzin, bir
ağızdan,
ezan okuyordu.
Namazdan
önce cemaat:
"-Hasan
Baba gibi sen de bizi unutma!" dediler. "Unutma bizi;
hatırla!.."
"-Olur!"
dedi Kambur Ekmekçi; "Hep sizi hatırladım zaten; yine
hatırlayacağım, namazı ziyan etmek bahasına bile olsa." Gülüyordu.
Gülüşü
dosttu, kardeşti, içtendi.
Ezan,
Kayseri'nin üstündeki bütün uğursuzluğu eritir gibi okunup bitti.
Kambur
Ekmekçi:
"-Allâhu
ekber." dedi.
Müezzinler
bir ağızdan:
"-Allâhu
ekber…" dediler. Cemaat de "Allâhu ekber " dedi.
Olanlar
bundan sonra oldu işte.
Cemaat,
Kambur Ekmekçi'ye:
"-Bizi
hatırla!.." demişti. Kambur Ekmekçi de cemaati bir bir
hatırlamaya başladı. Bismillah demeden daha:
"-Ey
Âlim!" dedi yüksek sesle... "Sen namaz kılarken yazacağın
kitapları ve o kitaplardan kazanacağın paraları, insanlar katında
yükselen
itibarını düşünüyorsun; kambur geldi, iş düzelir artık, diyorsun. Ve
sen ey
oduncu kardeş, keseceğin odunların yaş olmasını, çekide ağır çekmesini
niçin
namaz kılarken düşünüyorsun? Namazın sonunda ne düşüneceksin peki? Ya
sen
falanca bey?.. Gönlünde komşunun kızına kuracağın tuzakların kiri
varken
Tanrı'nın huzuruna nasıl geldin?"
Kambur Ekmekçi arada bir duruyor:
"-Bizi
hatırla dediniz hatırlıyorum işte, darılmaca yok, iyi dinleyin;
filânca bey, sen de dinle..." diyerek, cemaatin içinden geçen bütün
kötülükleri bir bir sayıyordu.
İlkin, şaşırmıştı millet, sonra utanmıştı... Derken toparlandılar. Adı
geçen,
cemaat önünde iç yüzü sergilenen kişi, namazı bırakıp kaçıyordu. Bir
ara saflar
iyice bozuldu; seyreldi. Bir ara câmide birkaç kişi kaldı... Nihayet
Kambur
Ekmekçiden başka kimse kalmadı câmide.
Bomboş
câmide, Kambur Ekmekçi, tek başına akşam namazını kıldı.
Namazdan
sonra el açtı, Allâh'a duâya başladı.
Derler
ki, bu duâ sabaha kadar sürdü. Gün, ilk ışıklarını yağmur bulutlarının
arasından Kayseri üstüne saldığında Kambur Ekmekçinin de duâsı
bitmişti.
"-Şimdi
gönder, artık Rabbim." dedi; "Sal dilediğin kadar
yağmurunu. Şu şehri bir güzel yıka. Şehirlinin içi göründü; yağdır
yağmurunu
alsın götürsün kirleri, alsın götürsün... Benim bir kırgınlığım kalmadı
gayri
onlara..."
Kaynak: Hümeyra aslan, Şebnem Dergisi
Kardeşlerim Nerede?
"Müslüman
müslümanın kardeşidir. Kim Müslüman
kardeşini bir sıkıntıdan kurtarırsa,
bu
sebeple Allah da onu kıyamet günü sıkıntılarının birinden kurtarır."
(Buhârî,
Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58.)
Yer
Felluce…
Vakit gece yarısı, zifiri karanlık…
Toprak evlerden herhangi bir ev. Biri orta yaşlarda, diğeri seksenine
merdiven
dayamış iki kadın ve bir erkek çocuk, on iki-on üçünde; toplam üç kişi.
Gecenin karanlığını; ay ışığı ve şimşek çakarcasına bir yanıp bir sönen
alevlerin ışığı aydınlatıyor. İnsanlığın kararışı, gecenin yanışı ve
medeniyetin yanlışı bu patlayan alevler. Üç yürek toprak odada, hepsi
endişe
içinde. Biri tecrübeli, teslimiyet içinde, duâ hâlinde; diğeri kararlı
tedbirli
ve tevekkül ile duâ hâlinde; üçüncüsü ise sadece korkuyor ve duâ
hâlinde ama üç
yürekte de endişe…
Şehir kuşatma altında. Toprak evler toplarla yerle bir ediliyor. Bu
gece
yapılabilecek tek bir şey kalıyor geriye; duâ!.. Top sesleri dışında
odada
duyulan tek ses, küçük radyonun cızırtılı sesi. Felâket tellalı gibi
radyo. Şu
kadar sivil, şu kadar mücâhid şehid. Dünyada protestolar, savaş karşıtı
gösteriler, müslümanların tepkileri. Ve bunlara göz yumuş, savaşa
devam! Spiker
"Allah bizimle, zafer bizim olacaktır." sözleriyle bitiriyor yayını.
Çocuk gözlerini diktiği radyodan kaldırıp kadına bakıyor:
"-Anne babam geri gelebilecek mi sence?"
"-Bilemeyiz ki Hüseyin'im. Duâ et, dönsün sağsâlim."
"-Peki dünyada bizden başka bir çok müslüman var, protestolar oluyor,
savaş lânetleniyor ama niye hâlâ bir şey olmuyor? Bu insanlar ne
yapıyor? Bizim
ne hâlde olduğumuzu bilmiyorlar mı?"
"-Biliyorlar oğlum. Televizyondan izliyorlardır. Muhakkak bu zâlimlerin
yaptıklarını yanlarına bırakmaz kardeşlerimiz. Bugün itiraz ederler,
yarın
boykot ederler. Ama ne yapar eder bizi yalnız bırakmazlar. Şimdi bize
duâ eden
milyonlarca kardeşimiz vardır. Sen de duâ et."
Yaşlı kadın titreyen sesiyle:
"-Esmâ kızım sen ne diyorsun? Bir iki yıl öncesine kadar biz de onlar
gibi
değil miydik? Şuracıkta Filistin'de Çeçenistan'da kardeşlerimizin kanı
nehir
edildi. Biz ne yaptık ki, ne bekliyoruz. Duyup hatırladıkça
düşmanlarına lânet
okuduk; kardeşlerimize de duâ ettik. Başka bir şey yaptık mı? Ne
yahudileri, ne
de Rusları boykot etmedik. İşte bu gün Ramazan'ın birinci gecesi. İnsan
aç
kalacak ki, açın hâlinden anlayacak değil mi? Tokken kim açın hâlini
anlar. Biz
rahat yaşarken toktuk. Ne zaman ki; savaş bizi buldu, açın hâlinden
anlamaya
başladık. Filistin'i bizden iyi kim anlar şimdi? Anlamasına anladık da
şimdi de
kendi derdimize düştük. Aç aça ne ikram etsin?"
Gün aydınlanıyordu. Uykusuz gözler, aydınlanan yeni bir Irak gününe,
yani yeni
ölümlere tanık olacaktı yine. O gün tanklar yine ölüm dağıttı rastgele.
Umutlar
iyice tükenmişti toprak evlere sığınan yüreklerde. Günler geçtikçe
beklenen
zafer daha da uzaklaşıyordu.
Böylelikle Ramazan'ın üçte ikisi bitti. Iraklılar her geceyi Kadir
gecesi kabul
edip duâya durmuşlardı. Zulüm her geçen gün artıyordu. Askerler her eve
girip
direnişçi arıyordu köşe bucak. Kadın, çocuk, genç, ihtiyar zorla
çıkarılıyordu
evlerden. Direnenlerse… Vahşetin sınırı yok. Bu insanlar insanlıktan
çıkmış,
hayvanları da aşmışlardı vahşilikte. Akla hayale gelmedik iğrenç
işkenceler
yapıyorlardı, kurulacak olan sözde düzeni(!) bozanlara… Ne insanlık
örneğidir
dünyanın bir ucundan diğer ucuna düzen götürmek(!)... Bu kutsal
görevleri(!)
uğruna genç yaşlı önlerine çıkan her engeli ezip geçiyorlardı.
Ramazan'ın son günü, arefe. Tanklar sokak aralarında tek tek bombalıyor
muhtemel direnişçi barınaklarını ibret-i âlem için. Ve evler didik
didik
aranıyor, yağmalanıyor. Ümit kalmamış kimsede. Tek dert hayatta
kalabilmek.
"-Anne! Nerde hani babamlar; bizi kurtarmaya gelmeyecekler mi?"
"-Nasıl gelsinler oğlum, her taraf tank ne yapabilirler ki, koca
tanklara..."
Ramazan
Bayramı'nın birinci günü. Girilmemiş ev neredeyse kalmamış. Endişeli
bekleyiş sürüyor üç kişilik toprak evde…
İkinci
günün sabahında bir gürültüyle uyanıyor Esma'nın evi. Sokak kapıları
kırılıyor ve içeriye giriyor askerler. Ev halkı zaten her ân basılma
korkusuyla
hazırlıklı, en son odaya, köşeye, ellerine beyaz bayraklar alıp
siniyorlar.
Askerler oda oda dağıtarak ilerliyorlar son odaya doğru. Tam son odaya
geldiklerinde bir silah sesi geliyor sokaktan ve sanki son odada
silahlı
insanlar varmış gibi kurşun yağmuruna tutuyorlar odayı. Zalimler korkak
olurmuş. Yine amerikan askerlerinin uyarı için havaya açtıkları ateşten
korkan
ve tetiğe yüklenen amerikan askerleri barut kokan odanın dumanı
dağıldığında,
iki kadın cesedi ve kadınların arkasına sığınmış yaralı bir çocuk
buluyorlar
sadece. Çocuk "ümmî ümmî!"(Anneciğim, anneciğim) diye ağlıyor,
gözyaşları kan içinde kalmış, yüzünden aşağıya kan kırmızısı sızıyor.
Askerlerden biri subayına bakıyor, "ne yapalım çocuğu" dercesine. Ve
üst rütbeli, vatanseverlik örneği gösterip bir amerikan düşmanının daha
ölüm
emrini veriyor.
Hüseyin namluyu kafasında hissettiğinde annesinin cesedine bakıp kanlı
gözyaşlarıyla soruyor bu soruyu:
"Eyne ihvânî?" "Kardeşlerim nerede?"
Bu sadece Iraklı Hüseyin'in son ânında sorduğu bir soru değil.
Yıllardır
soruluyor bu soru Hüseyin'lerin, Ahmed'lerin, Osman'ların, ve daha
binlerce müslümanın
ağzından. Ama cevap bulunamıyor ve bu soru sorulmaya, cevapsız havada
kalmaya
devam ediyor…
Hümeyra Nezihe Gül
Şebnem
Dergisi
Kemancı
Ahmed
Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretleri
Beykoz taraflarındayken bir gün elinde kemanla serseri serseri dolaşan
birini gördü. Fısk ve günah içindeydi. Başını o kişiden yana çevirdiler
ve hizmetçisine;
- Git o zavallıyı çağır buraya gelsin, buyurdular.
Bundan sonrasını hizmetçi şöyle anlatır:
“O çalgıcı kişinin yanına
vardım ve ona;
- Gel seni hocamız Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretleri
istiyor, dedim.
Çalgıcı gülmeye başladı ve bana;
- Hocanız beni ne
yapacakmış? dedi.
Ben de;
- Bilmiyorum. Seni çağırmamı söyledi, dedim.
Berâberce geldik. Ziyâeddîn hazretleri ona; “Yaklaş!” buyurup kulağına
gizlice bir şeyler fısıldadı. Bunun üzerine kemancı titreyip ağlamaya
başladı. Tövbeler etti. Sonra hocama talebe oldu. Dergâhta yıllarca
sadâkatla hizmet etti. Güzel hallere kavuştu. Lâkin Ziyâeddîn
hazretlerinin ona gizlice ne söylediğini kimse anlayamamıştı.”
Dergâhtaki talebeler bir gün tövbekâr
kemancıya;
- Kardeşim! Hayli zamandır gizler durursun. Açıkla bu sırrı!
dediler.
Bunun üzerine o şöyle anlattı: “Önceleri bir zâtın
talebesiydim. Lâkin o zâtın etrâfındakiler bozuk inanışlı kimselerdi.
Hocamsa îtikâdı düzgün temiz birisiydi. Bid'atı sevmez, Allahü teâlâdan
korkardı. Vefât edeceğinde bana;
- Oğlum! Seni Allahü teâlânın sâlih
kullarına ısmarlıyorum. Âkıbetin iyi olacak. Sakın evliyâyı inkâr
etme! buyurdu.
Sonra vefât etti. Bunun üzerine ben bozuk inanışlı
kimselerden ayrıldım. Birçok yerler dolaştım. Lâkin nefsime uyup
serseri bir hâle düştüm. Çalgıcı oldum. Cenâb-ı Hak karşıma Ahmed
Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretlerini çıkardı. Beni de ona yaklaştırdı.
Gümüşhânevî hazretleri o gün gizlice kulağıma;
- Oğlum! Hocan seni bize
ısmarladı. Artık hak yolu bizden öğrenirsin, buyurdu.
Bu sözü işitince
hemen hocamın yıllar önce bana söylediklerini hatırladım ve talebesi
oldum. Allahü teâlâya şükürler olsun ki kalb gözüm açıldı. Gönlüm
Rabbimin sevgisiyle doldu. Yaptıklarıma candan pişmanlık duydum. Şimdi
hak yolu buldum. Rabbim bana hidâyet etti. Zîrâ nefsim beni aldatmıştı.
Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretleri merhamet edip beni bu zilletten
kurtardı.”
Kemik Parçası
1940’ların sonuna
doğru Amerika’da bir olay cereyan ediyor. Zengin
bir adamın ölümünden birkaç yıl sonra bir kadın yanında bir çocukla
mahkemeye
başvuruyor. Çocuğun ölen adamdan olduğunu iddia ediyor.
Ölüden DNA testi
yapılamayan bir dönem dünya için. Amerika hukuk
sistemlerinde bu olayın bir karşılığını bulamayınca başka sistemlere
müracaat
ediyorlar. Roma hukukuna bakıyorlar yok. Yunan, Hint, Uzakdoğu’da yok.
Bir
heyet Türkiye’ye geliyor.
Dönemin İstanbul
Müftüsü Ömer Nasuhi Bilmen’e yönlendiriliyorlar.
İlk başta anlam veremiyor gelen ekip. Gönülsüz de olsa görüşüyorlar.
Bilmen
onlara ölen adamın kemiklerinin durup durmadığını sorduğunda
şaşkınlıkları
iyice büyüyor. Durduğunu söylüyorlar. Ömer Nasuhi onlara kuyruk sokumu
kemiğinden bir yer tarif ediyor. Tarif ettiği yere çocuğun bir damla
kanını
damlatmalarını, eğer o kemik kanı emerse çocuğun o adamdan olduğunu
aksi olursa
kadının yalancı olduğunu ve buna göre hüküm verebileceklerini
anlatıyor. Gelen
ekip görüşmeden memnun olmaksızın şaşkınlıklarını da yanlarına alıp
ülkelerine
dönüyorlar.
Bir müftünün böyle
bir tıp bilgisine nasıl hâkim olabileceğine
ihtimal veremiyorlar. Ekipteki bir doktorun ise kafasını kurcalıyor bu
mesele.
Müftünün yanlışlığını ispat etmek için mezar açtırılıp adamın bedeni
çıkarılıyor. Tarif edilen kemiğin üzerine önce kendi kanını damlatıyor.
Kan
akıp gidiyor kemiğin üzerinden. Sonra çocuğun kanını döktüğünde gözleri
fal
taşı gibi açılıyor. Kemiğin kanı emdiğini gördüğünde hayretini
gizlemiyor.
Görüşmede
Ömer
Nasuhi’nin yanında olanlar da ilk duymuş olacaklar ki heyet gittikten
sonra bu
meseleyi nereden bildiğini soruyorlar. Adı geçen kemiğin sadece kendi
neslini
kabul ettiğini uzun uzun anlatıyor. Oradaki küçük bir parçanın önemine
değiniyor. Vücuda ne yaparsanız yapın o kemiği yok edemediğinizi,
kıyamete
kadar hiçbir gücün de buna muktedir olamayacağını, zira mahşerde
insanlar o
kemik parçasından yeniden diriltileceğini anlatıyor.
Kemik Parçası
1940’ların sonuna
doğru Amerika’da bir olay cereyan ediyor. Zengin
bir adamın ölümünden birkaç yıl sonra bir kadın yanında bir çocukla
mahkemeye
başvuruyor. Çocuğun ölen adamdan olduğunu iddia ediyor.
Ölüden DNA testi
yapılamayan bir dönem dünya için. Amerika hukuk
sistemlerinde bu olayın bir karşılığını bulamayınca başka sistemlere
müracaat
ediyorlar. Roma hukukuna bakıyorlar yok. Yunan, Hint, Uzakdoğu’da yok.
Bir
heyet Türkiye’ye geliyor.
Dönemin İstanbul
Müftüsü Ömer Nasuhi Bilmen’e yönlendiriliyorlar.
İlk başta anlam veremiyor gelen ekip. Gönülsüz de olsa görüşüyorlar.
Bilmen
onlara ölen adamın kemiklerinin durup durmadığını sorduğunda
şaşkınlıkları
iyice büyüyor. Durduğunu söylüyorlar. Ömer Nasuhi onlara kuyruk sokumu
kemiğinden bir yer tarif ediyor. Tarif ettiği yere çocuğun bir damla
kanını
damlatmalarını, eğer o kemik kanı emerse çocuğun o adamdan olduğunu
aksi olursa
kadının yalancı olduğunu ve buna göre hüküm verebileceklerini
anlatıyor. Gelen
ekip görüşmeden memnun olmaksızın şaşkınlıklarını da yanlarına alıp
ülkelerine
dönüyorlar.
Bir müftünün böyle
bir tıp bilgisine nasıl hâkim olabileceğine
ihtimal veremiyorlar. Ekipteki bir doktorun ise kafasını kurcalıyor bu
mesele.
Müftünün yanlışlığını ispat etmek için mezar açtırılıp adamın bedeni
çıkarılıyor. Tarif edilen kemiğin üzerine önce kendi kanını damlatıyor.
Kan
akıp gidiyor kemiğin üzerinden. Sonra çocuğun kanını döktüğünde gözleri
fal
taşı gibi açılıyor. Kemiğin kanı emdiğini gördüğünde hayretini
gizlemiyor.
Görüşmede Ömer
Nasuhi’nin yanında olanlar da ilk duymuş olacaklar
ki heyet gittikten sonra bu meseleyi nereden bildiğini soruyorlar. Adı
geçen
kemiğin sadece kendi neslini kabul ettiğini uzun uzun anlatıyor.
Oradaki küçük
bir parçanın önemine değiniyor. Vücuda ne yaparsanız yapın o kemiği yok
edemediğinizi, kıyamete kadar hiçbir gücün de buna muktedir
olamayacağını, zira
mahşerde insanlar o kemik parçasından yeniden diriltileceğini anlatıyor.
Ebû Hüreyre radıyallahu
anh ’den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Acbü’z-zeneb
dışında insanın bütün bedeni çürüyüp
yok olur. Yeniden yaratılma işi kuyruk sokumundan başlar. Sonra Allah
Teâlâ gökten
bir su indirir, herkes bitkiler gibi yeniden canlanır.” [Buhârî, Tefsîru
sûre (39), 3,
(78), 1; Müslim, Fiten 28]
Kesik El
Beni İsrail
zamanında kıtlık oldu. Bir fakir,
bir zenginin kapısına gelip.
- Allah rızası için bana bir parça
ekmek
veriniz, dedi.
O fakir kimsenin istemesine
dayanamayan
zenginin kızı, taze bir ekmek çıkarıp
verdi. Sonra zengin baba hışımla niçin taze ekmek verdin diye kızının
elini
kesti.
Cenabü Rabbül Alemiyn o zenginin halini değiştirdi. Onu fakir kıldı ve
fakirin
eline düşecek duruma getirdi. Zengin zillet halinde öldü. Kızı ise
kapıları
dolaşarak bir şeyler topluyordu.
Bir gün bir zengin kimsenin kapısına
geldi. Evin hanımı kızı çok güzel
görüp
oğluna alıvermeyi düşündü ve kızı içeri aldı. Oğlu da münasip görüp
onunla
evlendi. Onu zinnetledi. O gece bir sofra kurup yemeğe
oturduklarında,
kız, yemek için sol elini çıkardı.
Kocası:
"Fakirler görgüsüz olur"
diye düşündü ve sağ elini çıkarmasını emretti. Kız yine sol elini
çıkardı. Bir
kaç defa kocası sağ elini çıkar diye ısrar etti. O anda o kızın içinden
bir his
ona "sen sağ elini çıkar" dedi. O zaman kız Allahü Teâlânın
kudretiyle sağ elini bitişmiş olarak çıkardı ve kocası ile beraber
yemeklerini
yediler.
(İyiliğin mükafatını anla!)
Mekaasıdu't
Talibiyn, M.Raif Efendi, Osmanlı Yayınevi
Kısmetini Beklemek
Kısmetini
Beklemek
Öğrencilerinden
birinin eline bir testi verip kuşluk vakti çeşmeye gönderir
Fakirullah Hazretleri.
Ne var
ki öğrenci çeşmenin başına varınca oradaki çocuklarla oyuna
dalar, ta
ikindiye kadar oyun sürer. Nihayet gün batarken aceleyle testiyi
doldurup
döner. Bunca vakittir orada oyuna dalan öğrenciyi bu defa arkadaşları
aralarına
alıp hırpalamak isterler. Ancak Fakirullah Hazretleri müdahale ederek
der ki:
– Neye
suçluyorsunuz arkadaşınızı?
– Kuşluk
vakti gönderdiniz ikindi üzeri döndü, bizi bu kadar bekletmeye
hakkı
var mı? derler.
Büyük
insan şöyle izah eder geç kalma sebebini.
–
Arkadaşınızın kabahati yoktur bu bekleyişte. Çünkü der, çeşmenin
başında
oyuna dalmaya mecburdu. Kısmetiniz olan su henüz kurnaya gelmemişti,
yoldaydı.
Başkalarının kısmetini doldurup ta size getiremezdi. Ne zaman yoldaki
sizin
kısmetiniz kurnaya geldi, işte o zaman oynamayı bırakıp testiyi çeşmeye
tutarak
kısmetinizi doldurup getirdi. Onun kabahati yoktur, yoldaki kısmetinizi
beklemiştir.
Yeni
Aile İlmihali, Ahmed Şahin, Cihan Yayınları
Kızımı Kime Vereyim?
Kızımı Kime Vereyim?
Merv
şehri kâdısının bir kızı vardı. Ülkedeki, ileri
gelen zengin, makam ve mevkı sâhibi kimseler bu kızı isteyince hiç
birine
vermedi. Bu zâtın Mübârek adlı, bağına-bahçesine bakan bir kölesi
vardı. Aradan
iki ay geçmiş meyveler olgunlaşmış bolluk bereket gelmişti. Efendisi,
Mübârek'ten üzüm isteyince, toplayıp geldi. Getirdiği üzüm çok güzel
olmasına
rağmen henüz olmamıştı, başka üzüm istedi. O da ekşi çıktı.
Efendisi;
"Bahçede
o kadar üzüm var, niçin böyle üzüm getiriyorsun?" demekten
kendini alamadı.
Mübârek;
"Efendim!
Ekşisini tatlısını bilmiyorum!"
diye cevap verdi.
Bağ
sâhibi;
"Sübhanallah
iki aydır bağdasın, daha
hangisinin ekşi, hangisinin tatlı olduğunu bilmiyorsun." diye çıkıştı.
Mübârek
onları yemekle değil korumakla vazîfeli olduğunu biliyordu.
Efendisi;
"Niçin
onlardan yemedin?" deyince;
"Siz
benden bağınızdaki
meyvelerin muhâfazasını istediniz. Yeyiniz demeyince alıp yemem uygun
olur mu,
emrinize karşı gelebilir miyim?" cevâbını verdi.
Efendisi böyle bir hâdiseyle ilk defâ karşılaşmıştı. Mübârek'in bu
hâline
hayran kaldı. Güvenebileceği birini bulmuştu. Gerçekten onu ve hâlini
çok
sevmişti. Kölesine dönerek; "Sana bir şey soracağım." diye söze
başladı. Sonra; "Benim bir kızım var, malı makamı yüksek pekçok kimse
onu
ister. Hangisine vereceğimi ne yapacağımı bilemiyorum. Bu hususda bir
fikrin
olur mu? Sen ne dersin?" diye sordu. Mübârek, bu söze karşı şöyle dedi:
"Efendim!.. İnsanlar, dâmâd için; câhiliyye devrinde soya sopa;
yahûdîler
ve hıristiyanlar güzelliğe, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem
zamânında
dindârlığa, Allahü teâlâdan korkup, haramlardan sakınmaya bakarlardı.
Zamânımızda ise, mala ve makama bakılıyor. Artık bunlardan dilediğini
seç."
Bunun üzerine efendisi:
"Ben dindarlığı ve takvâyı seçiyorum ve kızımı seninle evlendirmek
istiyorum. Çünkü sende haramlardan kaçma, dînine bağlılık, iyi hal,
emânet ve
güvenilirlik gördüm ve bunları sende buldum." dedi.
O ise kendisinin köle olduğunu, parayla satıldığını, böyle olunca
evlenmelerinin garib karşılanacağını, hem kızın buna râzı olmayacağını
bir bir
anlattı. Akıl da öyle diyordu. Ancak kâdı kararlı idi. "Kalk eve
gidelim." dedi.
Eve
varınca hanımına;
"Bu
sâlih, dindâr, takvâ sâhibi
bir köledir. Kızımızı onunla evlendirmek istiyorum, senin fikrin ne?"
deyince, hanımı;
"Sen
bilirsin, fakat bir de kıza soralım." cevabını
verdi.
Anne
durumu kıza açıp babasının niyetini söyleyince, kızı da bu hususta
her şeyi anne ve babasına bıraktığını bildirdi. Kadın kızın râzı
olduğunu
babasına anlatınca nikahları kıyıldı. Fakat Mübârek, kızın yanına
gitmiyordu.
Bu hâl kırk gün sürdü. Bir vesîle ile anne durumdan haberdâr olunca
dayanamadı;
"Kızımızı
kölene verdin, aradan bunca zaman geçtiği halde dönüp yüzüne
bile bakmadı, bu yaptığı nedir? Bu nasıl iş?" diye şikâyet ve sitemde
bulundu. Bunun üzerine kâdı;
"Ey
Mübârek! Kızıma nâz mı ediyorsun? Niçin
yanına gitmiyorsun?" demekten kendini alamadı. Buna karşılık dâmâd:
"Ey müslümanların kâdısı! Ey efendim! Bu nasıl söz? Sizin kerîmenize
nâz
etmek ne haddime. Lâkin kâdısınız. Ola ki kızınız şüpheli bir şey
yemiştir.
Şüpheden uzak olmak için bu zamâna kadar bekledim ve ona helâl yemek
yedirdim.
Belki Allahü teâlâ bize sâlih bir evlâd verir. Bundan başka bir
düşüncem
yoktur." dedi.
Kırk gün
geçtikten sonra ehline yaklaştı. Haram ve helâle bu derece
dikkat
ettiği için Allahü teâlâ ona Abdullah isminde bir çocuk verdi.
Kaynak: Evliyalar
Ansiklopedisi, İhlas
Kibir ile Geldin Tevazu ile Gidiyorsun
Hindistan
Sultanı Mahmut Gaznevi, Delhi de, orduları
ile giderken, bacası tüten bir kulübe görür, içeriye girer, bakar ki
Ebul
Hasen Harkani hazretleri, kitapları ve talebeleri ile ilgilenir,
Sultana
ilgi göstermez. Sultan ise, bu duruma çok öfkelenir; fakat belli
etmeden der
ki:
-
Hoca
-
Ne
var?
-
Hocan
Bayezid-i Bistami nasıl birisi idi?
Ebul Hasen Harkani hazretleri, hocasının adını duyunca der ki:
-
Hocam
öyle bir zat idi ki, müslüman olmayan bir kimse yüzüne baksa, iman ile
şereflenirdi.
- Bu ne biçim söz? Peygamber efendimizi Ebu Cehil ve diğer müşrikler
gördü,
imana gelmedi, senin hocan Peygamberimizden daha mı büyük ki yüzüne
bakan imana
geliyor?
Ebul
Hasen Harkani hazretleri şu cevabı verir:
- Ebu Cehil ve diğer müşrikler, Peygamberimizi Ebu Talibin yetimi
olarak
gördüler, Peygamber olarak göremediler. Hocam Bayezid-i Bistami
hazretlerinin
yüzüne, bir ateist veya Yahudi bu Bayezid-i Bistami hazretleridir diye
baksa
iman ile şereflenir.
Sultanın hoşuna gider ve memnun olarak ayrılır. Ebul Hasen Harkani
hazretleri
Sultanı dışarıya kadar uğurlar. Sultan şaşırıp der ki:
-
Seni
anlayamadım, geldiğimde yüzüme bile bakmadın; şimdi ise dışarıya kadar
uğurluyorsun. Sebebi ne ki?
-
Gelirken kibirle içeri girdin, giderken tevazu ile gidiyorsun, şimdi
güzelleştin.
Kibrin Zararı
Günaha
bir tevbe
yeter, taata bin tevbe yetmez. Günah
işleyen, tevbe ederse Allah affeder. Fakat ibadet eden, ucba kibre
kapılabilir.
Buna bin tevbe bile yetmez.
Beni
İsrailden bir fâsık vardı. Bir âbid de
ibadetiyle şöhret bulmuştu. Fâsık, bu âbidin yanından geçerken,
"Gideyim,
şu âbidin yanına oturayım, belki Allahü teâlâ onun hürmetine beni
affeder"
diye düşündü. Gidip âbidin yanına oturdu. Âbid ise, üzerinde bulutun
gölgelendirdiği bir zat olduğu için, böbürlenip, "Bu fâsık, benimle
oturamaz"
diyerek ondan yüzünü çevirdi. Yüz bulamayan fâsık da çekip gitti. Fakat
Âbidin
üzerindeki bulut, fâsıkla beraber gitti.
Allahü
teâlâ zamanın Peygamberine (İnsanlara
niyetlerine göre muamele ederim. Fâsıkın günahlarını, onun bu iyi
niyetinden
dolayı affettim. Âbidin ibadetlerini de kibri sebebiyle yok ettim) diye
vahyetti.
Kim Yahudi?
Kûfe'de
bir adam, kendisinin Müslüman olduğunu söylemekle beraber Hazreti
Osman'ın
(r.a.) yahûdi olduğunu iddia eder dururmuş. Etrafındaki ilim adamları
her ne
kadar adamı iknaya çalışıyorlarsa da, bir türlü ikna edemezlermiş. Bu
meseleyi
İmam-ı Âzam Hazretlerine arzedip adamı susturmasını rica etmişler.
İmam-ı
A'zam Hazretleri bir akşam adamın evine misafir olmuş. Hoş-beşten sonra
ev
sahibi zamanın en büyük aliminin evine gelmesinde bir sebep olduğunu
tahmin
ederek, isteğinin ne olduğunu sormuş.
İmam-ı
A'zam Hazretleri:
—
Senin güzel ve dindar bir kızın varmış, ona düğüncü geldim, deyince
adam hayret
etmiş ve:
—
Ya İmam! Sizi buraya kadar gönderen o adam, nasıl bir kimsedir? diye
sormuş.
Hazreti
İmam, başlamış damat adayının meziyetlerini saymaya:
—
Dindar, Allah'tan son derece korkar, hayadan melekler bile ona
yetişemez, âlim,
hafız... diye saymaya devam edince.
Adam:
—
Yeter!, demiş. Senin bu anlattıklarının yarısı bile benim kızımı
vermeme yeter
de artar bile.
Meramına
erişen İmam:
—
Yalnız, demiş bir kusurunu söylemeyi unuttum. Kızınızı istediğim zat,
yahûdidir,
demiş.
Adam
bunun üzerine hiddetlenmiş tabiii:
—
Nasıl olur ya İmam! Benim kızım bir yahûdiye mi lâyıkdır? demiş.
Adamdan
bu cevabı alan İmam-ı A'zam Hazrüyük Dini Yayınlar, Osmanlı
Yayınevietleri:
—
Niye lâyık olmasın? Sen bir kızını yahûdiye vermek istemiyorsun da,
Yüce
Peygamberimiz (s.a.s.) iki kızını da yahûdiye nasıl verdi? demiş.
Adam anlamış tabii İmam
Hazretlerinin eve niçin
geldiğini... Eline ayağına sarılarak af dilemiş ve bir daha da Hazreti
Osman
hakkında söylediği sözleri ağzına almamış.
Kaynak:
Büyük Dini Hikayeler, Osmanlı Yayınevi
Kimse Kimsenin Rızkını Yiyemez
Yahyâ
Efendi
bir zaman
sevdiklerinden
birkaçıyla yolculuğa çıkmıştı. Bir yerde durdular. Talebelerinden
birini çağırıp;
“Burada bir değirmen var.
Oraya gidip tâze yumurta
alalım. Yiyelim ve şükredelim.” buyurdu.
Değirmene gittiler. İsmi
Hasan
Efendi olan değirmenci, güzel huylu biriydi.
Yahyâ Efendi değirmenciye;
“Efendi bize tâze yumurta
getir.” buyurdu.
Değirmenci;
“Efendim! Bir
tâne bile kalmadı. Yumurta alıcısı geldi, hepsini alıp gitti.” dedi.
Bunun üzerine Yahyâ
Efendi;
“Kimse kimsenin nasîbini
alamaz. Alayım
dese bile, buna yol bulamaz. Var sen kümesi aç. Bize de kalmıştır.”
buyurdu.
Kümesi açtığında her taraf
yumurta doluydu. O zaman Yahyâ
Efendi;
“Bak Hasan Efendi!
Allahü
teâlâ bizim rızkımızı da yaratmış.”
buyurdu ve bir avuç altına bir sepet yumurta alıp yola devâm ettiler.
Kimsenin Yaptığı Yanına Kalmaz
Abbasi
halifelerinin beşincisi Harun Reşid, sarayının bahçesindeki bir gül
fidanını çok beğenir. Yaprağı, kokusu, görünüşüyle dikkatini çeken gülü
özel bakıma alması için bahçıvana emir verir.
Bahçıvan
üzerine titremeye başlar gülün. Ne var ki, sakınan göze çöp batar
derler ya. Aynen öyle olur. Bir sabah bahçıvan gelip bakar ki, gülün
dalına konan bir bülbül, ne kadar yaprak varsa hepsini gagalayarak yere
düşürmüş. Tek yaprak bırakmamış gülün başında... Korku içinde koşar
halifeye:
- Sultanım
der, üzerine titrediğimiz gülün yapraklarını bir bülbül gagalayarak
yere dökmüş, tek yaprak bırakmamış gülün başında... Harun Reşid, telaş
etmeden cevap verir:
- Üzülme
efendi üzülme, der. Bülbülün yaptığı yanına kalmaz!.
Rahat bir
nefes alan bahçıvan işine döner. Bir gün bakar ki, bir yılan yaprakları
düşüren bülbülü yakalamış, yutmak üzere, otların arasında kayıp
gidiyor. Heyecanla yine halifeye gelir:
- Sultanım
der, bülbülü bir yılan yakalamış, yutarken gördüm.
Sultan yine
telaşsız:
- Merak etme
efendi der, yılanın yaptığı da yanına kalmaz!.
Bahçıvan yine
işine döner... Bir ara bahçede çalışırken otların arasında yılanı
görür. Hemen elindeki küreğiyle darbe üstüne darbe indirerek yılanı
orada öldürür. Sevinçle geldiği halifeye durumu anlatır:
- Sultanım
der, bülbülü yakalayan yılanı ben de bahçede otlar arasında yakalayıp
küreğimle öldürdüm. Harun Reşid yine sakin:
- Bekle
efendi bekle der, senin de yaptığın yanına kalmaz!. Nitekim çok geçmez
bahçıvan hatalar yapar. Yakalayıp halifenin huzuruna çıkarırlar.
Cezalandırılmasını isterler. Halife emrini verir.
-Atın bunu
zindana!. Hemen yaka paça zindana doğru götürürken geriye dönen
bahçıvan şunları söyler:
-Sultanım
der, bülbülün yaptığı yanına kalmaz dediniz, onu yılan yuttu. Yılanın
yaptığı yanına kalmaz, dediniz, onu da ben öldürdüm.
Şimdi benim
yaptığım da yanıma kalmıyor, sen zindana attırıyorsun.. Herkesin
yaptığı yanına kalmıyor da seninki mi yanına kalacak? Demek sana da bir
yapan çıkacak... Öyle ise gel sen bana yapma ki bir başkası da sana
yapmasın!..
Harun Reşid,
doğru söyledin bahçıvan, diyerek:
- Bırakın
bahçıvanı, çiçekleri sulamaya devam etsin!.. Derler ki:
- Sultanımız,
yaptığı yanına kalır!..
- Hayır der,
kimsenin yaptığı yanına kalmaz. En ağır şekliyle ahirette ödemeye tehir
edilir. Ama gafil insanlar bunun farkına varamaz da, yaptığı yanına
kaldı sanırlar!..
Evet,Kimsenin
yaptığı yanına kalmaz. Bunda hiç şüpheniz olmasın. Yanına kaldı
sanılanlar daha ağırıyla ahirette ödemeye tehir edilirler. Ne var ki,
gafil insanlar bunun farkına varamaz da yaptığı yanına kaldı sanırlar.
Kocakarı ile Hz. Ömer
Okuyacağınız
hikayeyi bize sahabilerin içinde en çok sayıda hadis rivayet etmiş olan
İbn-i Abbas anlatmaktadır.
Karanlık bir geceydi; soğuk ve dondurucu bir
kış gecesi. Ayaz insanın iliklerine işliyordu. Halife Hz. Ömer'i görüp
onunla biraz konuşmak üzere evden çıktım. Her taraf ıssız ve sessiz,
bütün şehir uykularının en derin rüyalarında soluyor olmalı. Sokaklarda
in cin top oynuyor.
Yolumun ortalarına doğru önümde insan olduğunu
tahmin ettiğim bir karaltı belirdi. Biraz daha yaklaşınca gerçekten
insan olduğunu gördüm. Karşımdaki de verdiğim selamı almak üzere başını
kaldırıp yüzünü bana çevirince hayretten şaşakaldım. Çünkü önümde benim
ziyaretine koyulduğum Hz. Ömer'den başkası değildi. Gecenin bu saatinde
herkes sıcak yatağında mışıl mışıl uyurken koca bir halifenin
yapayalnız sokaklarda dolaşmasını bir sebebe bağlıyamıyordum.
Üstelik bu dondurucu kış gecesinde. Merakımı
yenemeyerek, hemen söze başladım; "gecenin bu saatinde yapayalnız niçin
dolaşıyorsun?"
Hz. Ömer (r.a) bana sokularak koluma girdi ve
işin yoksa beraber yürüyelim diye teklif etti; "hem sana yürüken niçin
yalnız başıma gezintiye çıktığımı da anlatırım" diye ilave etti. Ben
"zaten sana geliyordum; biraz görüşür, sohbet ederiz diye düşünmüştüm.
Madem ki böyle oldu; gezinirken konuşuruz." cevabını verdim.
İkimiz birlikte yola koyulmuştuk; benim içim
içime sığmıyor, neredeyse meraktan çatlıyordum. Bir aralık soru soran
gözlerimi Halife'nin yüzüne diktim; haydi söze başla; anlat bakalım
niçin ayazlı bir gecenin bu saatinde tek başına sokaklarda dolaştığını"
demek istiyorum.
Halife Hz. Ömer'de zaptedilmez merakımı
anlamıştı. Ama başka meselelerden konuşuyor, fakat bir türlü gecenin bu
saatinde niçin dolaşmakta olduğuna lafı getirmiyordu. Birlikte
gezinirken her evin kapısı önünde epeyce bir müddet dikiliyor, kulağını
kapıya dayayarak içerisini dinliyordu.
Evlerin kapılarında dikilip içerden bir ses
geliyor mu, gelmiyor mu, diye dinleye dinleye sokak sokak Mekke
mahallelerini dolaştık. Hiçbir tarafta çıt yoktu, herkes bölünmez
uykularının salıncağında soluyordu. Belki de şu koca şehirde gecenin bu
saatinde Halife Hz. ömer (r.a) ile benden başka uyanık olan tek kişi
yoktu.
Yavaş yavaş Hz. Ömer'in neden gezintiye
çıktığını anlar gibi oluyordum. Anlaşılan şehir halkından herhangi
birisinin bir derdi, bir sıkıntısı yüzünden uykusuz kalıp kalmadığını
yakalamak istiyordu. Bu yüzden sokak köpeklerine kadar şehrin bütün
canlıları sıcak yuvalarında uyurken müslümanların reisi sıfatı ile Hz.
Ömer (r.a.) onlara bekçilik ediyor; onların rahatı için uykuyu kendine
haram ederek sokak sokak bu ayazda dolaşıyordu.
Bütün mahalleleri kapı kapı dolaşınca şehrin
dışına çıktık. Sağda solda tek tük çadırlar vardı. Onların da kapıları
önünde durup ağlama sızlama var mı diye içeriyi dinledikten sonra yolun
en ucundaki bir çadıra sıra geldi.
Diğerlerinde olduğu gibi bu çadırın kapısında
da dikilerek içeriyi dinledik; birbirine karışmış durumdan ağlayan
çocuk sesleri geliyordu.
Epeyce dinledikten sonra Hz. Ömer (r.a.)
kapıyı vurup selamla birlikte içeriye daldı. Evin içi karmakarışıktı.
Durmadan ağlayan çocukların gözleri şişmiş; yüzleri akan yaşların
çizgileri ile benek benek kararmıştı. Yaşlıca bir kadın ocağın başına
oturmuş hem ateşin üzerinde kaynayan tencereyi karıştırıyor hem de
halsizlikten dizinin dibine serilen minicik yavruları susturmaya
çalışıyordu. Kadın da bitkin ve halsiz görünüyordu. Bu haline rağmen
Hz. Ömer'in (r.a.) selamına gülümser olmasına çalıştığı bir çehre ile
aldı. Anlaşılan evine gelenin Halife Ömer olduğunu bilmiyordu. Kim
bilir Halife'yi tanımıyordu bile. Zate gecenin bu ilerlemiş saatinde
şehir dışındaki bir çadırın kapısını Halife'nin çalacağını kim
düşünebilirdi.
Hz. Ömer (ra.) kendini tanıtamadan tatlı bir
dille kadına sordu "valide bu yavrular niye böyle durmadan ağlıyor?"
Kadın içini çekerek kısaca "iki günden beri açtılar da ondan" diye
cevap verdi. Hz. Ömer (r.a.), "peki niye önlerine yemek koymuyorsun?"
diye soracak oldu hıçkırıklar birden kadının boğazına düğümlendi.
Durmadan akmaya başlayan gözyaşları arasında bize içini dökmek üzere
söze başladı.
"Oğlum" dedi Halife Ömer'e "sen şu ateşte
kaynayanı yemek mi pişiyor sandın; ne gezer!.. Yavruları avutabilmek
için çakıl koydum tencereye; durmadan kaynatıyorum. Pişirecek hiçbir
şey yok. Bu gördüğün yavrular benim, anasız babasız yetim
torunlarımdır. Oğlum, kocam ve kardeşlerimin her biri bir muharebede
şehit düştüler. Evin geçimini temin edecek bir erkeğim yok. Ben de hem
yaşlı ve hem de kadın halimle halim kalmadı. İşte böyle aç ve perişan
kaldık.
Soylu bir aileden varlık için büyümüş ve
yokluk nedir hiç bilmemiş bir kızı olduğum için kimseye gidip halimi
anlatmaya, el açıp bir şeyler dilenmeye de yüzüm tutmuyor. Her şeyi
bilen yüce Allah (c.c.) bir sebebini yaratıp rızkımızı gönderinceye
kadar böyle ağlayıp beklemekten başka çaremiz yok."
Hz. Ömer (r.a.) kadın dinlerken yanmakta olan
bir mumu gibi eriyor, yüzü renkten renge giriyordu. Kadının sözünü
bölerek üzgün bir sesle "valide, şehirde oturan müslümanların emirine,
Halife Ömer'e neden başvurup durumunu anlatmıyorsun?" diyebildi. O ana
kadar kesintisiz olarak gözyaşı döken kadının derin üzüntüsü yerini
anlatılmaz bir kin ve kızgınlığa bıraktı. Hiddetten kararan bakışlarını
Halifeye dikerek şu sözleri söyledi.
"Dilerim ki o Halife Ömer daha dünyada iken
bulsun Ahirette de elim yakasından kopmasın." Hz. Ömer (r.a.) kekeleye
kekeleye "Niçin Ömer'e böyle beddua ediyorsun valide! Onun bu işte
günahı nedir?" dedi. Kadın aynı kızgınlıkla bu sözlerin cevabını
yetiştirdi: "evladım!.. Ben şu ihtiyar halimle iki günden beri gece
gündüz demeyip yetim avuturken o nasıl rahat yatağında uyuyabilir? O,
müslümanların reisi, baş bekçisi değil mi? Bizler evvela Allah'a sonra
do onun eline emanetiz. Gelip de benim halimi nasıl sormaz.
Müslümanların reisi olmayı böyle kolay mı sanıyor!.."
Hz. Ömer (r.a.) yavaş yavaş dolmaya başlayan
göz pınarlarını kadından saklayarak "valide haklısın, doğru
söylüyorsun; ama zavallı Halife'nin işi bir iki değil ki. Kimbilir
başını kaşıyacak kadar bile boş zamanı yoktur. Hem sen gidip derdini
anlatmadıktan sonra o senin halini bilmez ki, diye kadının öfkesini
dindirmeye çalıştı. Fakat kadın aynı kızgınlıkla sözlerine devam etti.
"Madem ki dertlilerin derdini zamanında haber
alıp çaresine koşmayacaktı, zamanında niye Halife olmayı, müslümanların
başına geçmeyi kabul etti? Böyle çürük bir mazereti hiç dinler miyim
ben? Zavallının işi çokmuş!.. Nedir işi yine savaş mı? Yanında
inleyenlerin sesine kulak vermez. Şehrinde açlıkla pençeleşen yavrular
yaşıyor.
Halife bunlara göz yumarak uzak diyarlardaki
şehirlere gaza, gaza diyerek asker yürütmekle; gencecik
delikanlılarımızın kanını yabancı topraklara akıtarak kadınları
bırakmayı marifet mi sanıyor? Benim babam, amcam, dayım ve gencecik
oğlum hep onun ordularında şehit düşmedi mi? Şimdi kim bilir yine nice
kadın ve çocukları kocasız ve babasız bırakıp, aç ve çıplak bir
sefaletin kucağına atacak. Böyle dertlerimize yeni dertler eklesin diye
mi biz onu başımıza geçirdik?"
Tam bu sırada çocuklar sözleşmişler gibi hep
bir ağızdan yanık sesleri ile ağlaşmaya başladılar. Çocukların bastıran
çığlıkları kadının öfkesini bir kat daha arttırdı. Ellerini havaya
kaldırarak ve sesinin çıktığı kadar bağırarak sözlerine şöyle devam
etti:
"Bu evdeki canlıların göğüslerinden boşalarak
yükselen inilti ve çığlıkları şimşek ve yıldırım eyleyerek Ömer kulunun
başına yağdırmasını dilerim. O varsın dul bir kadınla yetim yavruların
beddualarını yağmur sansın. Tez elden ona gönlümün dilediği bir bela
ver de kıvranırken bizim neler çektiğimizi anlasın. Sen işini bilirsin,
yüce Yaradanımız."
Hz. Ömer (ra.) artık dayanamadı. Dolu dolu
olan pınarlarından yaşlar damlamaya başladı. Herkesin durmadan gözyaşı
döktüğü bu kederli evde, gözyaşlarını görmelerini istemediği için
yüzünü herkesten saklamaya çalışıyordu. Artık orada oturamazdı.
Hemencecik yerinden doğruldu. Bitkin bir sesle "valide haklısın sen
yine avut çocuklarını ben hemen dönerim" diyerek kapıya doğruldu.
Arkasından ben de yürüdüm. Dışarıya çıkınca derin bir soluk çekti
ciğerlerine. Kelimenin en geniş manası ile üzgün ve bitkin idi. Yol
boyunca ağzından tek kelime çıkmadı. Var gücünü kullanarak hızla yol
almaya çalışıyordu. Ona yetişmekte güçlük çekiyordum. Doğruca devlet
hazinesine vardık. Halife, bir un çuvalı seçerek bir yana koydu. Benim
elime de bir yağ kabı tutuşturdu.
Vakit geçirmeden koca un çuvalını sırtlanmaya koyuldu. Gözlerime
inanamıyordum. Evet bu İslam Devletinin koca reisi un çuvalını sırtına
almak üzere idi. Hemen yanına sokuldum; "aman ey mü'minlerin emiri!..
Ne yapıyorsun? Bari müsaade ver de çuvalı ben sırtıma alayım." Hz Ömer
(r.a.) hemen sözümü keserek belki bir saatten beri ilk defa ağzını açıp
şu sözleri söyledi. "hayır, ey İbn-i Abbas, sevgili dostum!... Değil
yorgunluktan yere yığılsam, ölsem bile bırak; yükünü de kendi sırtında
götürsün. Bu dünyada yüküne yardım etmek isteyecek öz dostlar
bulabilir, fakat her koyunun kendi bacağından asılacağı Ahiret gününde
kimse O'nun cezasını paylaşmayacaktır.
Kadın doğru söylemişti. Ya vakti ile Hilafeti
yüklenmemeliydim. Yüklendiğime göre idarem altındaki tek tek her ferdin
huzur ve emniyetini düşünmek zorundayım."
Sevgili dostum, Dicle kenarında otlayan bir
koyunu kurt kapsa ilahi adalet onu Ömer'den sorar. Şu yaşlı kadın
kimsesiz ve avuttuğu yavrular kimsesiz kalır; sorumlusu Ömer'dir.
Bakımsızlık ve sefaletten bir ev çökse vebali Ömer'in omuzlarındadır.
Talihsizlik neticesinde yere bir tek damla kan aksa o kan damlası
çoşkun bir derya olup dalgaları ile Ömer'i yutar. Kırgın gönüllerin
öfke şimşekleri Ömer'in başına boşalır. Bütün matemlerin gözü göze
göstermez dumanlarında boğulacak olan da Ömer'den başkası değildir.
Ömer her derdin devası, her dileğin büyük
kapısı ve her lanetin ana ana hedefidir. Yüce Allah'ım aciz bir kul bu
kadar ağır ve çeşitli mesuliyet yükünün altından nasıl kalkabilir? Ey
Ömer, bu kadar yükün altına girmeyi nasıl kabul edebildin vakti ile...
Sözünü bölüp bir parça kederini dindirmek
istedim ve dedim ki; "o kadar da üzme kendini, ey mü'minlerin emiri...
Halifelik yükünü sen üzerine almasan kim bu vazifeyi senin kadar
titizlikle yüklenebilirdi. Sen de bütün üstün meziyet ve
kabiliyetlerine rağmen nihayet bir insansın. Her yerde vakit geçirmeden
kendini gösteren ve yanılmaksızın kılı kırk yaran ilahi adalete
ulaşamazsın. Kullara verilen bütün merhametler bir araya getirilerek
temiz gönlüne dolsa bile bütün varlıkları kanatları altına alan yaygın
ilahi esirgeyicilikle yarışamazsın.
Ey iyi yürekli Halife!... Sen şüphesiz ki bir melek değilsin, ama
adelet ve merhamet kervanının ön safındaki elinde bayrak
tutanlardansın. Senin bu erişilmez adaletine kıyamet günü, hem yer, hem
gök hemde şu sırtındaki un çuvalı aynı zamanda da ben şahitlik
edeceğiz. Şüphesiz ki en büyük şahidin de karanlık gecede kara taş
üzerindeki siyah karıncaya kadar her şeyi bilen yüce Allah'ın bizzat
kendisidir ne mutlu sana ki fani hayatını böylesine ölmez değerlerin
sahibi olmak uğruna harcıyorsun. Ne mutlu biz müslümanlara ki dünyanın
başka milletlerini, padişah diye kan içen canavarlar idare ederken,
senin gibi ipek yürekli ve geniş görüşlü bir reisin şanlı adalet
bayrağı altında gölgelenmenin tükenmez zevkini tadıyor ve bütün dünyaya
karşı seninle haklı bir iftihar duyuyoruz."
Bu sözlerim galiba Halife'nin üzgün gönlüne
biraz neş'e vermişti. Ağır çuval yükü altında iki büklüm olmuş bedenine
rağmen son gücünü kullanarak yokuşu soluk soluğa çıkıyordu.
Damarlarındaki kanı bile donduracak kadar keskin ayaza rağmen alnından
ve yüzünden akıp heybetli göğsüne süzülen terlere aldırmıyordu bile.
Nihayet koca karının çadırına vardı ki nefes
nefese içeri girip çuvalı yere bıraktı ve aynı zamanda kendisi de yere
serildi; iyice bitmiş, takatinin son damlalarını kullanarak çadıra
girebilmişti. Kısa bir dinlenmeden sonra askınlar gibi silkilenerek
yerinden doğruldu; tencerede kaynamakta olan çakılları boşalttı. Yerine
benim taşıdığım kaptan yağ koydu. Sonra eriyen yağa sırtında getirdiği
çuvaldan kendi eli ile un koyarak pişirmeye koyuldu.
Sönen ateşi kadından çalı çırpı isteyerek
kendisi tutuşturdu. Böylece pişirdiği yemeği ayazda çabucak soğutarak
yine kendi eli ile kurduğu sofraya koydu.
Daha sonra anne ve baba şefkatini bile gölgede
bırakacak gülümseyen bir yüz ve bal gibi bir sesle iki günden beri
boğazlarından aşağıya tek lokma geçirmemiş olan öksüz yavruları yemeğe
oturttu; eli tutmayanlara kendi eli ile yemek verdi.
Günlerden beri kara yaslara gömülmüş olan
çadırı bir anda sıcak bir sevincin ışıkları aydınlatmıştı. Ağlamalar
susmuş, yaşlar kurumuş; öfke dinmişti. Öksüz yavruların gözleri
sevinçten ışıl ışıl parlıyordu. Yaşlı kadıncağız Hz. Ömer (r.a.)
sırtında un çuvalı ile içeriye girdiği andan beri şaşkınlıktan sanki
dilini yutmuştu, ağzından tek bir kelime bile çıkmadı.
Fakat karnı doyan öksüz torunlarının neşesi
odayı sarınca ağır bir uykudan uyanır gibi silkindi; toplandı ve sevinç
gözyaşları içinde kim olduğunu hala bilmediği Halifeye şu sözleri
söyledi. "Dilerim ki yüce Allah (c.c.) tez elden seni Hz. Ömer'in
Halifelik makamına oturtsun. Oraya Ömer'den çok sen yakışırsın."
Yaşlı kadının o karşısındakini tanımadığı için
söylediği bu sözlere içinden güldüm; yan gözle Ulu Halife'yi aradım; bu
akşam belki ilk defa bu sözler üzerine O da aydınlık bir çehre ile
gülüyordu.
Bana yaklaşıp gidelim artık diye işaret
ettikten sonra kadına döndü; "Valideciğim... Sen yarın erkenden
Halifelik makamına gel; beni orada bul da sana emekli ve yetim maaşı
bağlatayım. Şimdilik hoşçakal" dedikten sonra birlikte dışarı çıktı gün
ağarmıştı. Müezzinin bütün mü'minleri sabah namazına çağıracak olan gür
sesi nerdeyse ortalığı çınlatacaktı. Ulu halife uykusuz kalarak ve
terler dökerek vazifesini yapmış insanların gönül huzuru içinde
rahattı.
Bana gelince uykusuz gecemden fazlası ile
memnundum. Çok şeyler görmüş, çok şeyler işitmiştim ve çok şeyleri
öğrenmiştim. Gördüklerim, işittiklerim ve öğrendiklerim bende ömür
boyunca tazelik ve canlılığını yitirmeyecek izler bırakmıştı. Ümit dolu
sevinçler içinde Allah Resulü'nün şu sözlerini hatırladım.
"Sahabilerimin her biri tek tek gökteki yıldızlar gibidir. Hangisinin
peşinden giderseniz hidayetin yolunu bulursunuz." "Ey yüce Allah
Resulü!.. dedim içimden" "senin Halifen Ömer'i gördünde mi söyledin bu
altın sözleri!...
O gün kadın, öğleye doğru Halifelik makamına
geldi. Ulu Halife zaten daha önce işini maaşa bağlanması için gereken
kimselere derhal emir vermişti. Kadın Hz. Ömer'i tanımıştı ama
şaşkınlıktan dona kaldığı için dilini döndürüp hiçbir şey söylemiyordu.
Ulu Halife onu saygı ile karşılayıp bir yere oturttuktan sonra şöyle
dedi:
"Valideceğim!.. İşin oldu bundan sonra hem
kendi adına ve hem de şehit yavrusu öksüz torunlarının her ay emekli
maaşını alacaksın. Al bakalım şu ilk maaşın" diyerek bir gümüş kesesini
kadına uzattı ve "Artık Ömer'i affediyor O'na ettiğin bedduaları geri
alıp hakkını bağışlıyorsun değil mi" diye sözlerini bağladı.
Akşamdan beri olup bitenleri tümünü iyice
anlıyan kadın gayet ciddi bir ifade ile Halife'ye şu son cevabı verdi;
"işte böyle göster adaletini eline bakan bütün müslümanlara karşı."
Kocasına Sadık Kadın
Peygamber (s.a.v.)
devrinde bir savaşçı, savaş meydanlarında aydınlık Allah yolu uğruna
düşmanla çarpışmak için sıcak yuvasından ayrılmak üzere karısıyla
vedalaşırken ona şöyle der:
"Karıcığım, ben dönene kadar sakın evden ayrılma."
ocasının bu sıkı tembihine harfi harfine ayak uydurarak evden dışarı
çıkmayan sadık kadın, çoluk çocuğu ve ev işleri ile meşgul oladursun.
Bir gün öz babasının hasta döşeğinde ölümle pençeleştiği haberini alır.
Babasına gitsin mi, gitmesin mi? Bir yanda "Evden dışarı çıkma" diyerek
savaş meydanında düşmanla cenkleşen kocasının sıkı tembihi, bir yanda
da hasta döşeğinde ölümle pençeleşen öz babasının hasta haberi: Biri
evinin ve çocuklarının babası ve bir ömür boyu aynı yastıkta hayatını
paylaşacağı eşi; diğeri de varlığına sebep olan ve dinimizin kendisine
öf bile demeyi doğru bulmadığı babası.
İşte kadın bu iki kişiden birini tercih etme fikriyle bunaldığı mesele
hakkında, dince en doğru olan hareketi öğrenmek için Peygamber'e bir
elçi gönderir. Sevgili Peygamberimizin sözü şudur: "Kocanızın emrine
uyun." Kadın, belki de bir çözüm yolu bulunur diye bir iki defa daha
gönderdiği elçi aracılığıyla Peygamberden aldığı cevap yine aynıdır:
"Kocanızın emrine uyun."
Bunun üzerine kadın, babasının hastalığı karşısında onun ziyaretine
bile gidememenin derin üzüntüsünü yüreğine gömerek, "Dinimizin emri
buymuş" deyip kocasının emrine uyar ve evden dışarı çıkmaz. Bir süre
sonra da son bir defa göremeden babası ruhunu teslim eder. Kocasına
bağlılığın en faziletli örneğini veren kadın bu acı habere de göğüs
gererek yine evinden dışarı çıkmaz ve olanca gücüyle sabredip katlanır.
Tâ ki kocası gelene kadar.
Nihayet bir gün kocası sağ salim çıkagelir. İşte tam bu sırada
Yüce Allah sevgili Peygamber'in o sadık kadına söylemesi kaydıyla şunu
vahyeder; "Ey Muhammed! Kocasına gösterdiği bağlılığından dolayı o
kadını affettim. Git söyle."
Kocasını Şikayet Eden Kadın
Kadının
biri, bir gün Halife Ömer r.a.'a
gelerek dedi ki:
- Ey müminlerin
emiri sana insanların en iyisini şikayete geldim.
Öyle
birisi ki, amelde onu geçen veya onun kadar amel eden kimse pek
azdır.
Geceleri sabaha kadar namaz kılar, gündüzleri de hep
oruçla geçirir…
Bu sözlerden sonra utancından asıl demek
istediğini
diyemedi ve:
- Ey müminlerin emiri , beni bağışla, diyerek
çekildi.
Hz. Ömer:
- İyi iyi , Allah senden razı olsun. Sen
adamını çok
güzel halleriyle övdün; artık onun
hakkında fazla bir şey söylemen de
gerekmez, dedi.
Kadın çıkıp gittikten sonra, orada
hazır bulunan
sahabi Kaab b. Sûr
r.a. dedi ki:
- Ey müminlerin emiri, kadın utanıp asıl şikayetini
sana söyleyemedi.
- Kadının ne şikayeti varmış ki?
- Kadın kocasından, kocalık vazifelerini yerine
getirmiyor diye şikayette bulunuyor, fakat bunu açıkça
söyleyemiyor.
Hz. Ömer kadını geri
çağırdı. Kocasına da haber
gönderip yanına
getirtti. Sonra Kaab b. Sûr'a :
- Bunlar arasında sen hakemlik et, diye teklif etti.
Kaab :
- Sen buradayken ben nasıl hakemlik yapabilirim,
dedi. Hz. Ömer r.a .:
- Benim anlayamadığım inceliği sen
anladın. Bunun
için onları dinleyip
aralarında gereken hükmü vermek de senin
hakkındır, dedi.
Bunun üzerine Kaab o adama dedi ki:
- Allah Tealâ erkeklere hitaben: “Sizin için helal
ve hoş olan
kadınlardan ikişer, üçer ve dörder olarak
nikahlayın” (Nisâ, 3) diye
buyurduğuna göre, en çok üç gün
peşpeşe oruç tutabilirsin; dördüncü
günü tutmamaman gerekir. En çok da üç
sabaha kadar ibadet edebilirsin;
dördüncü gece eşinle beraber
olmalısın.
Hz. Ömer r.a. Kaab'ın bu ince
anlayışını
beğendi ve:
- Senin bu buluşun öteki buluşundan da
güzelmiş, dedi. Bu isabetli
hükmü çok beğenen halife onu Basra
kadısı yaptı.
Kadıncağız şikayetinde: “Kocam geceleri hep
ibadet eder, gündüzleri
oruç tutar” deyince, maksadı farketmeyen Hz. Ömer:
“Kocanı bunlardan
men mi edeyim?” demişti.
Kaynak: İbn Saad , et- Tabakâtü'l - Kebîr ,
9/91.
Kolumu Kesiver Kumandanım!
Çanakkale
harbi nasıl bir îman gücüyle
kazanıldı? Bu soruya cevap niteliğinde Çanakkale muhârebelerinde
kumandanlık
yapmış ve yaralanmış olan emekli bir subay, hâtırâtında şöyle anlatıyor:
Çanakkale
Harbi ’nin
devam ettiği
günlerden birindeyiz. O gün akşama kadar devam eden savaş, bu nisbetsiz
üstünlüğe karşı yine zaferimiz ile netîcelenmek üzereydi. Gözetleme
yerinde
muhârebenin son safhasını heyecanla takip ediyordum. Mehmetçiklerin
“Allah
Allah…” nidâları ufku titretiyor, korkunç bir medeniyetin bütün
heybetini
temsil eden top seslerini bile bu müthiş haykırışlar bastırıyor gibiydi.
Bir
aralık, yanımda bir ayak sesi duyar
gibi oldum. Geriye dönünce Ali Çavuş ile karşılaştım. Sapsarı
olmuş
yüzünde müthiş bir ıztırap okunuyordu. Daha neyin var demeye kalmadan,
o her
şeyi anlatmaya yetecek olan kolunu bana gösterdi. Dehşetle ürpermiştim.
Sol
kolu bileğinin dört parmak kadar yukarısından aldığı bir isâbetle hemen
hemen
tamamen kopacak hâle gelmişti ve elini yere düşmekten ancak zayıf bir
deri
parçası alıkoymakta idi. Ali Çavuş dişlerini sıkarak ıztırâbını
yenmeye
çalışıyordu. Sağ elindeki çakıyı bana uzattı:
“–Şunu
kesiver kumandanım!”
dedi.
Bu
üç kelimelik cümle, öyle müthiş bir
istek, öyle bir mecbûriyet ifâde ediyordu ki, gayr-i ihtiyârî çakıyı
aldım ve
derinin ucunda sallanan eli koldan ayırdım. Bu tüyler ürpertici
vazifeyi
yaparken de:
“–Üzülme
Ali Çavuş, Allah vucûduna sağlık
versin!”
diye moral vermeye çalışıyordum.
Çok
geçmeden Ali Çavuş, yalnız elini
değil, vatan uğruna fânî vucûdunu da fedâ etti. Gözlerini hayata
yumarken de:
“–Vatan
sağ olsun! Allah îmandan
ayırmasın!.. Canım vatana fedâ olsun!..”
cümlelerini
tekrarlayarak son nefesini vermiş, etrafı küçük bir kan gölü hâline
gelmişti.
***
Çanakkale
harbi nasıl bir îman gücüyle
kazanıldı? Bu hususta, bizzat harbe iştirâk etmiş bulunan kahraman
yiğitler,
zaferin taktiğini şu şekilde anlatıyorlardı:
“Gönüllerimiz
Allâh’a niyaz hâlindeydi.
O’nun yardım ve istiânesine sığınmıştık. Kumandanlarımız da sürekli
olarak bize «Salât-ı
Nâriyye» yi okutturuyorlardı… Böylece ilâhî yardıma nâil olduk…”
Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Âbide
Şahsiyetleri
ve Müesseseleriyle OSMANLI, Erkam Yayınları.
Komşunun Şikayeti
Biri, Resul-i Ekrem (s.a.v)'ın huzuruna geldi ve:
- Bana eziyet ederek huzurumu bozuyor' diye komşusunu şikayet etti.
Resul-i Ekrem (s.a.v):
- Tahammül et ve komşunun gürültü patırtısına aldırma, belki gidişatını
değiştirir, buyurdu.
Bir müddet sonra ikinci defa gelerek şikayet etti. Resul-i Ekrem
(s.a.v)
bu kez de tahammül et buyurdu.
Üçüncü defa geldi. ve
- Ya Resulallah, benim bu komşum gidişatını düzeltmiyor, beni ve ailemi
rahatsız etmek için gerekenlerin hepsini yapıyor' dedi.
Resul-i Ekrem (s.a.v) bu defa ona
- Cuma günü, ev eşyalarını dışarı çıkar, yoldan gelip geçen halk
görsün.
Halk, sana 'niçin ev eşyalarını buraya döktün?' diye soracaktır. 'Kötü
komşunun elinden' diyerek şikayetini bütün halka söyle.
Şikayetçi aynısını yaptı, eziyet eden komşu ise peygamber daima
tahammül
et diyecek diye, hayal ediyordu.
Halbuki zülmün def edilmesi hukukun müdafaası hususunda İslamiyetin,
mütecavize saygı göstermeyeceğini bilmiyordu. Böylelikle herkesin
huzurunda
rezil olacağını sezen eziyetçi komşu, konuyu öğrenince yalvarıp
yakarmaya
başladı ve adamın, eşyasını evine taşımasını rica etti. Aynı zamanda
komşusunu
incitecek şekilde bir şey yapmamaya söz verdi.
Koyun Çoban İçin Değildir
Yalnız yaşayan bir derviş, sahranın bir köşesinde
oturuyordu. Yanından
adamlarıyla bir hükümdar geçti. Derviş, başını kaldırıp hükümdara
iltifat etmedi. Hükümdar öfkelendi. Vezir dervişe dedi ki:
- Niçin saygı göstermedin?
Derviş cevap verdi:
- Hükümdara söyle, kim kendisinden nimet umuyorsa
saygıyı ondan beklesin. Şunu da bilsin ki, hükümdarlar halkın koruması
içindir. Koyun, çoban için değildir. Fakat çoban, koyun içindir.
Hükümdar, dervişin sözünü beğendi:
- Benden bir şey iste, dedi.
Derviş cevap verdi:
- Bir daha beni rahatsız etmemenizi istiyorum.
Hükümdar:
- O halde bana öğüt ver, deyince derviş şunu söyledi:
- Şimdi elinde nimet varken düşün! Zirvedesin, Allah
için ne yapacaksan şimdi yap. Bu devlet de, saltanat da elden ele geçip
gidecektir. Kalıcı olan ahiret için yapılandır. Yapılan ibadet bile
olsa Allah rızası için yapılmamışsa dünyalık olur, dünyada kalır.
Kölenin Dört Duası
Yesrib
şehrinde bir adam kavminin ileri gelenlerini
topladı. Kölesine dört dirhem vererek bununla misafirler için çeşitli
meyveler
satın alıp getirmesini emretti.Köle
çarşıya çıkmak üzere evden ayrıldı. Yolda
giderken Mansur b. Ammar mescidine uğradı. Orada Allah dostlarından
Mansur’u
ziyaret edip onun duasını almak istedi. Mescide
girdiğinde gördü ki Mansur, bir fakire vermek
üzere bir şeyler istiyordu. “Kim bu yoksula dört dirhem verirse, ona
dört duâda
bulunacağım” diyordu.
Bu Allah
dostunun sözlerinden etkilenen ve acaba hangi
duayı yapacak diye merak eden köle, elindeki dirhemleri o fakire verdi.
Bir
fakirin ihtiyacını gidermenin sevinciyle Allah’a
hamdeden Mansur ona dedi ki:
- Dua
etmemi istediğin şeyler nelerdir söyle bakalım!
Köle:
- Benim
bir efendim var, ondan kurtulmak istiyorum,
dedi.
Mansur,
bunun için dua etti.
Sonra
dua etmemi istediğin diğer şey nedir? dedi.
Köle:
-
Allah’ın, dirhemlerimi yerine koyması için dua
ediniz, dedi.
Mansur,
bunun için de dua etti. Sonra,
Diğeri
nedir, dedi.
Köle:
-
Efendimin Allah’a tevbe etmesini istiyorum. Onun
için dua buyurunuz, dedi.
Mansur
bunun için de dua etti.
Sonra
köleye,
Diğeri
nedir, dedi.
Köle:
-
Allah’ın beni, efendimi, seni ve kavmin adamlarını
bağışlamasını istiyorum, dedi.
Mansur
bunun için de dua etti.
Dört
konuda Mansur’un duâsını aldıktan sonra köle
oradan ayrılarak çıkıp gitti.
Eve
döndüğünde Efendisi ona:
- Niçin
geciktin, diye sordu.
O da
olan biten hadiseyi anlattı.
Efendisi
ona:
- Hangi
konularda dua istedin, dedi.
Köle:
- Ben
kendimin azadlığımı istedim, dedi.
Efendisi:
- Git
sen hürsün dedi.
Sonra ne
için dua ettiğini sordu.
Köle:
-
Allah’ın dirhemleri yerine koymasını istiyorum,
dedim. Bunun için de dua etti.
Efendisi:
- Al
sana dört dirhem, dedi.
Ve
üçüncü duayı sordu.
Köle:
- Senin
Allah’a tevbe etmen için dua istedim. O da
bunun için dua etti dedi.
Efendisi:
-Allah’a
tevbe ettim, dedi.
Dördüncüsünü
sordu.
Köle:
-
Allah’ın beni, seni, Mansuru ve kavmi bağışlaması
için dua rica ettim.
O da bu
duayı yaptı, dedi.
Efendisi:
- Bu
benim elimde değildir, dedi. Kölesine çok
müsamahalı, affedici ve bağışlayıcı davrandı. Gece olup istirahata
çekilince
rüyasında, sanki birisi ona şöyle seslendi:
“- Sen
kendine ait olanı yaptın. Benim bana ait olanı
yapmayacağımı mı sanırsın?!
Ben
Azimüşşan da seni, köleyi, Mansur’u ve mecliste
hazır olanların hepsini bağışladım.”
İnsan
kendi üzerine düşeni yapar, Allah yolunda
fedakârlığını gösterirse, onun gayretini, fedakârlığını ve sadakatini
gören
Allah celle celâlühü kulunu, engin merhameti içine alıverir. Ona
yaptığından
daha fazlasını verir.
Zira O,
Ekremül-Ekremîn’dir. Cömertlerin en
cömertidir.
Kuluna
ikram etmeyi sever.
İkram ve
ihsanı, af ve mağfireti boldur.
O,
Erhamürrahımin’dir. Merhametlilerin en
merhametlisidir.
Kuluna
merhamet eder…
Kulunu
sever ve affeder…
Kulunun
günahlarını, hatalarını setreder …
Kulunu
hıfzeder …
Kulunu
mağfiret eder…
Yeter ki
kul kul olsun!..
Kulluğunda
dâim olsun, samimi olsun!..
Allah
Teâlâ:
“
Resûlüm! Kullarıma, benim, çok bağışlayıcı ve pek
esirgeyici olduğumu haber ver.” (Hıcr
sûresi:49) buyuruyor.
Kul
içten gelerek hakiki kulluk yapabilir, insanları
sevip hoş görebilir ve onları affedebilirse; Rabbimizin engin rahmetine
ve
mağfiretine kavuşur.
İnsanoğlu
dünyada iken Allah’ın kullarını affedip
bağışladıkca, asıl kendisi o zor günde, mahşerde, bağışlanmayı hak
etmiş olur.
Zira
insan affede affede affa layık hale gelir.
Biz de Allah’tan af,
mağfiret, rahmet ve
güzel akıbet
niyaz ederiz.
Mustafa
Eriş
Altınoluk Dergisi2009 - Mayis, Sayı: 279
Kölenin Verdiği Ders
Bir
zamanlar, Belh'te büyük bir kıtlık meydana
gelmişti. Öyle ki, açlıktan bütün halk tam bir fâciânın eşiğine
gelmişti.
Çektikleri dert ve ıztıraptan dolayı kalpler yorgun düşmüş, sıkıntı ve
yokluk
yüzünden sîmâlara hüzün çökmüştü. Gönüllerden taşan sessiz feryatlar,
duâlar
hâlinde gökyüzüne yükselmekte, akıttığı kanlı yaşlarla gözler toprağı
sulamaktaydı. Lâkin ne tuhaftır ki, çarşıda, ahâlînin bütün bu kederli
hâline
bir nebze bile aldırış etmeden dolaşan, yüzünde güller açmış, neş'eli
meczup
bir köle vardı. Onun bu davranışına bir mânâ veremeyen yerli halk,
başına
toplanarak biraz şaşkın, biraz da kızgın bir üslûb ile o köleye
hitâben:
-Bütün
insanlar mahzun iken, sen bu derece şen-şakrak olmaya utanmıyor musun?
Niçin bu
kadar gülüyorsun?" diye sordular.
O meczup
köle,
kendisine yöneltilen bu suâle, yine mütebessim bir çehre ile şu
mukābelede
bulundu:
-Ben hiç
dert ve kasâvet çekmiyorum. Zira bir köyü ve çiftliği bulunan bir
ağanın
kölesiyim. Onun güven dolu idâresi altında huzurla yaşamaktayım. Onun
gücü,
benim gönlümdeki meşgûliyeti ve derdi ortadan kaldırmıştır.
Bu
manzaraya
şâhit olanlar arasında Şakîk-i Belhî de bulunuyordu. O kölenin
vermiş
olduğu cevâbı duyduğunda, hikmet dolu bu ifâde karşısında birden bire
sarsıldı,
tevekkül ve teslîmiyet ufkunda, daha kat etmesi gereken ne kadar da çok
mesafe
olduğunun idrâki içerisinde derin düşüncelere daldı. Bir müddet sonra
da
dilinden dökülen şu cümleler gönlüne tercüman oldu:
-Yâ
İlâhî, Sen ne kadar yücesin! Şu köle, -bütün kâinâta nisbetle iğne ucu
kadar
bile olmayan- bir köye sahip, kendisini himâye edecek efendisi olduğu
için bu
kadar neş'elidir.
Ey
Rabbim! Sen
ki, Mâlikü'l-Mülkʼsün /
mülkün yegâne ve gerçek sahibisin, rızkımızı
vereceğini
de tekeffül etmişsin. Buna rağmen şu bizim kalbimizi bu kadar çok dert
ve
ıztırap içinde bırakan gafletimiz neyin nesidir?
Rivâyete
göre,
işte bu hâdise neticesinde Şakîk-i Belhî Hazretleri, dünyevî endişeleri
bir
kenara bırakarak kendini tamamen Hakk'ın yoluna verdi. O günden sonra
esbâba
tevessül edip, yani sebeplere sarılarak rızkını kazanmaya çalıştı.
Rızık
endişesini, hiçbir zaman kalbinin ucundan bile geçirmedi. Ömrünün
sonuna kadar
huzur içinde yaşadı. Tevâzû içerisinde dâimâ şu sözü tekrarlayıp durdu:
-Ben
bir kölenin talebesiyim. Her ne bulmuş isem onun (bana vermiş olduğu şu
hikmetli teslîmiyet dersi) sâyesinde bulmuşumdur.
(Hucvirî, s: 210-211;
Ayrıca bkz: Attar, s: 208; Kuşeyrî, s: 90)
Köpek Küpü Kırınca
Birgün cami odasının
kapısını
açık bırakmıştık. Aradaşların küpte
kavuramları vardı. İçeri giren bir köpek, küpe kafasını sokup
kavurmaları yemiş. Sonra da kafasını çıkaramayınca küpü kırıp kaçmıştı.
Arkadaşların canı çok sıkılmıştı. Bir yolunu bularak köpeği
yakalayacaklar, sopadan geçireceklerdi. Üstad dürümü öğrendi ve bu
düşüncelerinden vazgeçirmek istedi. Molla Resul:
-Üstadım, biraz kavurmamız vardı. Biz
kıyamıyorduk
ki yiyelim. Oysa bu
köpek gelmiş, hem kavurmayı yemiş, hem de küpü kırmış. Bize zarar
verdi. Ona nasıl ceza vermeyelim.
Üstad:
-Molla Resul senden soruyorum. Vicdanen söyle. Sen aç kalsan,
paran da olmasa, bir şey almaya da gücün yetmese, açık bir yerde bir et
bulsan; yer misin, yemez misin? Oysa aklın var, düşünüyorsun ki bu etin
sahibi var. Ne yaparsın?
Molla Resul biraz düşündükten sonra,
Evet yerim, dedi.
Üstad tekrar dedi ki,
-Bu hayvandır. Aklı yok, haramı helali bilmez.
Hayrı ve şerri tanımaz. Sahibinin kendisini döveceğini bilmez. Elbette
açık kapıdan girmiş ve kavurmalarınızı yemiş. Bundan dolayı cezayı, hak
etmiş midir? Sizden soruyorum. Elinizi vicdanınıza koyarak cevap verin?
Molla Resul ve arkadaşları,
-Köpeğin suçu yoktur, diye karar verdiler.
Daha sonra Üsad şöyle dedi:
Madem öyledir, bu hayvanın gıybetini yapmayın ve helal edin.
Molla Resul Üstad ile çok samimi konuşurdu. Gülerek şöyle dedi:
-Üstadım, içimizden gelmiyor ki helal edelim. Fakat, siz helalelleşmeye
bizi ikna ettiniz.
Kaynak: Said Nursi'nin Van'da
bulunduğu yıllar, öğrencilerinden Molla Hamid anlatıyor. Nur Dede
kitabından
Köprü Yaptıran Mecusi
Vaktiyle
bir Mecusi
vardı. Bu adam Mecusilikte
oldukça
gayretliydi. İnancında
büyük bir taassuba sahipti. Yolcuları
çok severdi. Bir
gün onlar için bir köprü yaptırdı. Sultan Mahmud, kutlu
bir yolculuktan dönerken yol üstündeki o güzelim köprüyü gördü. Köprü,
hem güzeldi
hem de tam yerindeydi.
"Bu
büyük bir hayır!" dedi.
"Acaba
böyle bir köprüyü kim yaptırdı?"
Maiyetindekiler
dediler
ki:
"Bir Mecusi
yaptırdı."
Padişah, köprüyü
yaptıran kişiyi çok kıskandı ve orada
konaklayarak, Mecusi'yi
huzuruna çağırttı. Gelince,
"Sen
sanırım iman ehline düşmansın. Gel bu
köprüyü
bana sat! Onun için
ne kadar altın sarf ettiysen hepsini
benden al! Çünkü sen bir Mecusisin. Kalbinde
hamd ve minnet yok. İnandığın
gerçek bir din olmadıkça
bu köprünün ne faydası olacak sana? Verdiğim parayı
kabul etmezsen, benim
elimden kurtulamazsın!" dedi.
Mecusi
dedi ki:
"Padişah
beni paramparça etse bile bu köprüyü ne satarım, ne
de karşılığında para alırım. Ben bu köprüyü din uğrunda yaptırdım."
Bunun
üzerine padişah onu hapsettirip
ona eziyet
ettirdi. Zindanda
ona ne ekmek verdirdi, ne
su ... Sonunda
eziyetler haddi aşınca Mecusi'nin
gönlü, kan
kesildi.
Bir
süre sonra padişah ona haber göndererek, "Kalk,
bir ata binip hemen yanıma
gel! Köprüye tam bir değer biçmesi için bir de
yanında üstat birini getir!" dedi.
Padişah
çok sevinçliydi. Bir toplulukla köprüye gitti.
Padişah
oraya varınca uyanık Mecusi, köprünün
üstünde
durdu.
Dedi
ki:
"Padişahım, şimdi
bu köprünün değerini sen, benden iste
bakayım! Kendimi
bu köprüden
atarak helak edeyim
de öbür köprüde karşılığını sana vereyim.
Ey yüce
padişah, bak
da gör! işte köprünün
değeri!. .. "
Bu
sözleri söyler söylemez kendisini suya attı. Su onu
aldı, götürdü. Mecusi, canıyla
oynadı. Canına kıydıda
dinine kıymadı. Çünkü
maksadı dindi, ötesine
aldırış bile etmedi.
Ey
dost! Bir ateşperest, dinine ziyan
gelmesin diye kaldırdı kendisini ateşe attı. Sen
Müslümansın, ama
Müslümanlıkta
öyle bir hale düşmüşsün ki zaten su, seni
çoktan kapmış götürmüş!. ..
Bir
Mecus ide bile inanç ateşi, seninkinden
fazlaysa, artık
Müslümanlığı var git bir Mecusi'den
öğren! Allah'a
ayarı düşük para götürmek kimin ne haddine! Öte dünyaya
sağlam para, o ayarcıya
layık akçe götürmek gerek.
Can tenden çıkınca Allah'a putlarla dolu bir gönlü nasıl
götürebileceksin?
Bütün
bu putları gönlünden at. Bedeninle
beraber onları
terket. Bir
dostun evine
puthaneyle gidilmez. Ayağı
uyuşan kişi
minbere nasıl çıkabilir?
Uyuşuk bir ayakla
minbere çıkılamazsa
uyuşuk, uykulu
bir gönülle, Hakk'a
nasıl erişilir?
Biri, bir
an olsun uyanırsa o uyanıklığı ziyadeleşir. Fakat
sen bütün ömrünü gafletle
geçirdin. Bir an bile uyanıklık yüzü
görmedin.
Uykusu
gaflet olanın uyanıklığı ölüm olur.
Be
adam! Sen kendi gamınla gamlanmazsan, senin derdine kim yanacak?
Bari, serkeşlik
etme de hemen işe koyul, elinden
geleni yapmaya giriş. Çünkü
hiç kimse senin derdine yanmaz, senin
için gam yemez. Hiç
kimse senin yükünü bir anlığına bile çekmez. Bunu
böylece bil!.
Feridüddin
Attar, İlahiname
Kötürüm Çocuk
Abdullah
Kassâr şöyle anlatmıştır:
Bir zamanlar hacca gitmek üzere yola çıkmıştım. Şirâz âlimleriyle
görüştüm. Bana dediler ki:
"Abdullah-ı Tüsterî ile görüştüğün zaman onun fazîletini, üstünlüğünü
kabul ettiğimizi ve selâmımızı söyle. Arefe gününde evinden çıkıp
hacılarla vakfeye durduğunu işittik. Bu haber doğru ise bildirsin de
bizim bu kerâmeti hususunda tereddüdümüz kalmasın."
Abdullah-ı Tüsterî hazretlerinin yanına varınca selâm verdim. Üzerinde
uzun bir elbise vardı. Kendinden geçmiş bir halde oturuyordu. Onu
görünce üzerime bir heybet düştü. Konuşmağa cesaret edemedim. Yanında
bir yere oturdum O sırada bir kadın geldi;
-Efendim benim kötürüm bir oğlum var. Şifâ bulması için duânızı almaya
geldim. dedi.
Abdullah Tüsterî:
-Onu niçin Rabbine havâle etmedin? deyince, kadın:
-Siz Rabbimizin sevgili kulusunuz. dedi.
Abdullah-ı Tüsterî bana doğru baktı ve işâret etti. Hemen kalkıp
elinden tuttum. Ayağa kalkıp, ayakkabılarını giydi ve Şat Nehri
kenarına gitti. Kadın da peşinden geldi. Kötürüm çocuk nehirde bir
sandal içinde oturuyordu. Çocuğa:
-Elini uzat! dedi.
Annesi:
-Elini uzatamaz. deyince,
-Sen çocuğu bırak, ondan ayrıl. buyurdu.
Bu sırada çocuk elini Abdullah-ı Tüsterî hazretlerine uzattı. "Ayağa
kalk!" deyince de kalktı. Sonra da sandal sâhibi onu kenara yaklaştırdı
ve kötürüm çocuk artık yürümeye başladı. Abdullah-ı Tüsterî çocuğa
abdest aldırdı ve iki rek'at namaz kılmasını söyledi.
Çocuk namazı
kılınca, annesine:
-Oğlunun elinden tut! buyurdu.
Kadın da elinden tutup götürdü.
Onun bu kerâmetini görünce şaşırdım. Yanına yaklaşıp Şiraz âlimlerinin
sözlerini söyledim. Bir müddet başını eğip durdu. Sonra:
-Ey dostum! Bu insanlar dilediğini yapan Allahü teâlâya inanırlar mı?
dedi.
-Evet efendim, dedim. Sonra;
-Onlar, ondan ne istiyorlar? buyurdu.
Kraliçe Belkıs
Kızım, bana;
"Anneciğim en sevdiğin kız ismi nedir?" diye sorunca, "Belkıs" dedim.
"-Belkıs da ne demek, hiç duymamıştım!" deyince Kur'ân-ı
Kerim'de bahsedilen Sebe' melîkesi (kraliçesi) Belkıs'ı anlatmaya
başladım. Bu Kur'ân Kıssası, zamanın mal-mülk sevdası içinde unutulup
giden gerçek saltanatın, yani "kulluk serveti"nin bilinmesi için âhir
zaman Belkıslarına ithaftır.
* * *
Zaman; emrine rüzgârların, evcil ve yabânî hayvanların,
insan, cin ve kuşların verildiği, peygamberlik ve hükümdarlık lütfunun
yanında, dünya saltanatının ayaklarının altına serildiği, kalbi ilim ve
şükür ile dolu, "Bizi, mü'min kullarının çoğundan üstün kılan Allâh'a
hamdolsun." diye niyaz eden Hazret-i Süleyman -aleyhisselâm-'ın
devriydi.
Saltanatı o kadar büyüktü ki, orduları dillere
destandı. Ordusu üç kısımdan oluşurdu. Birinci grup cinlerdi, ikinci
grup insanlar, üçüncü grup ise kuşlardan ibaretti. Hayvanların ve
kuşların dilini bilen Süleyman -aleyhisselâm- cinleri gizli işlerde,
insanları ülke savunmasında, kuşları da haberleşme, yol bulma ve su
bulunan yerlerin tesbitinde kullanırdı.
Rivâyet olunur ki, Süleyman -aleyhisselâm- hacca gitmiş,
ülkesine dönerken çölde erkânıyla birlikte konaklamıştı. Su bulması
için Hüdhüd kuşunu vazifelendirmek istemiş, ama onu bulamamıştı.
Kendisinden izin almadan ortadan kaybolan Hüdhüd'ün hemen bulunmasını
emretti. Kısa bir müddet sonra Hüdhüd gelince:
"-Ey Hüdhüd, eğer geçerli bir mazeret ortaya
koyamazsan, sana ağır bir ceza vereceğim!.." dedi.
Bunun üzerine Hüdhüd:
"-Sen ilim ve hikmet sahibi bir peygamberken bak, sana
bilmediğin bir bilgi getirdim. Yemen'de Sebe' ülkesinden geliyorum.
Orada kraliçenin yönetimindeki halk, zenginliğin verdiği şımarıkla
şeytana uymuşlar ve güneşe tapıyorlar." dedi. "Ayrıca bu kraliçenin
muhteşem bir tahtı da var." diye ekledi.
Hazret-i Süleyman -aleyhisselâm- Hüdhüd'ün bu sözleri
karşısında, önce kendi acziyetini hissetti. Kendisine nice saltanat,
ilim ve kudret verilmiş olsa da, kendisinin de âciz kaldığı hususlar
vardı. İşte küçücük bir kuş, kendisinin hiç haberi olmayan şeyleri
söylüyordu.
Hüdhüd'e ceza vermekten vazgeçti, ancak onun
söylediklerinin doğruluğunu da test etmek istiyordu.
"-Çağdaşım olan bu kraliçeye bir mektup yazacağım; bu
mektubu, onun tahtına bırak ve uzaktan onları izle ve bana olup
bitenler hakkında haber getir!.." dedi.
Belkıs, göz kamaştıran bir arap güzeli idi. İnci ile
süslenmiş zarif elbisesini, zümrütten tacı ile tamamlamış, etrafına
ışık saçarak tahtına yaklaştı. Tahtının üzerinde bir mektup vardı.
Şaşırdı, o mektubun oraya bırakıldığını kimse görmemişti. Mektubu
okumaya başladı:
"Bu mektup Süleyman'dandır ve Rahman ve Rahîm olan
Allâh'ın adıyla başlar;
Ey melîke; duyduğuma göre, Allâh'ı bırakıp şeytanın
yoluna boyun eğmiş ve güneşe tapar olmuşsunuz. Bir tek olan Allâh'a
îmân edin! Doğrusu, bana baş kaldırmayın; teslimiyet göstererek bana
gelin..."
Melike Belkıs, hemen 310 kişiden oluşan danışma
kurulunu toplayıp onlara mektubu okudu. Hüdhüd, sarayın penceresinden
onları dikkatle izliyordu. Melîke, etrafındaki avânesine:
"-Beyler, ulular! Bu işimde bana bir fikir veriniz!
Bilirsiniz, size danışmadan hiçbir şeyi kesip atmam. Görüşleriniz benim
için kıymetlidir." dedi.
Önce savunma kumandanı söz aldı:
"-Ey melîkem!.. Bizler güçlü-kuvvetli kimseleriz;
ordularımız zorlu savaş erbabıdır. Savaşabiliriz, ama son kararı
melîkemiz bilir!.." dedi.
Diğerleri de buna yakın beyânât verince çok akıllı ve
firâset ehli olan Kraliçe Belkıs, son sözü aldı ve şöyle dedi:
"-Hükümdarlar bir memlekete girdiler mi orayı perişan
ederler, altını üstüne getirirler. Başlar ayak takımı olur; esir düşer
rüsvay olur. Herhalde bu kadar saltanat ve güçle Kral Süleyman da bize
gâlip gelmiş olsa böyle yapar!.. Ben şimdi elçilerimle ona hediyeler
göndereceğim bakalım bana ne haberler getirecekler." dedi.
Hüdhüd, hemen havalandı ve Hazret-i Süleyman
-aleyhisselâm-'ın yanına vardı. Olanları tek tek anlattı. Belkıs'ın
elçileri de çok geçmeden Kudüs'e, kıymetli hediyelerle geldiler.
Kendilerince çok kıymetli olan bu hediyeler, Hazret-i Süleyman'ın
saltanatı yanında bir testi su gibi kalmıştı. Elçiler, Hazret-i
Süleyman'ı ve sahip olduğu saltanatı gözleriyle müşâhede etme imkânı
buldular. Vahşi hayvanlar, Hazret-i Süleyman'ın dizinin dibinde kedi
gibi yatıyorlar, kuşların biri girip Hazret-i Süleyman'ın kulağına bir
şeyler fısıldıyor, o gidiyor, başka biri haber getiriyordu. Eliyle
rüzgârı âdeta evirip çeviren Süleymen -aleyhisselâm-, elçilere:
"-Siz bana mal ile yardım etmek mi istiyorsunuz?" diye
sordu. "Allâh'ın bana verdikleri, size verdiğinden daha hayırlı ve
çoktur. Buna rağmen siz hediyelerinizle böbürlenirsiz ha..." dedi.
Ardından hiddetle:
"-Melîkenize varın ve deyin ki «İyi bilsinler ki,
kendilerine asla karşı koyamayacakları ordularla gelirim. Allâh'a îman
etmeyen o kimseleri, hor ve hakîr olarak oradan çıkarırız!..»" dedi.
Korku ile saraydan uzaklaşan elçiler, gidip
gördüklerini ve duyduklarını kraliçeleri Belkıs'a anlattılar. Belkıs,
sarayının ileri gelenleri ile Süleyman -aleyhisselâm-'ı ziyaret etmek
isteğini bildirdi. Onun peygamberliğini ve dinini tetkik etmek için
yola çıkmaya karar verip hazırlıklarına başladı. Ama gözü gibi baktığı
ihtişamlı tahtını, bu yolculuğa çıkmadan önce emniyet altına almak
istedi ve onu hazine dairesine saklattı. Üst üste üç kapıyı kilitletip
başlarına onlarca nöbetçi koyduktan sonra huzurla Kudüs'e doğru yola
çıktı.
Bu sırada Süleyman -aleyhisselâm- da onu karşılamak için
hazırlıklara başlamıştı. Onu, daha ilk bakışta teslim alıp boyun
eğdirmek için çok kıymet verdiği tahtını, Kudüs'e, ondan önce
getirtmeyi düşündü. Etrafında bulunan vezirlere, cinlerin ileri
gelenlerinde ilim ve hikmet ehli insanlara dönerek:
"-Kim Melîke Belkıs gelmeden evvel, bana onun
Yemen'deki tahtını getirebilir." Diye sordu. Emrindeki cinlerin başı:
"-Ben sen tahtından kalmadan evvel, onu senin huzuruna
getirebilirim." dedi.
Kendisine Allah tarafından ilim ve hikmet verilmiş
Vezir Asaf bin Berhiya da:
"-Ben "tarfetü'l-ayn", yani göz açıp kapayıncaya kadar
onu buraya getiririm." dedi. Ve daha sözü bitmeden Belkıs'ın tahtını,
Süleyman -aleyhisselâm-'ın huzuruna getirdi.
Bu ilâhî lütuf büyüklüğü karşısında Hazret-i Süleyman,
büyük bir tevâzu ve hiçlik içinde:
"-Bu..." dedi, "şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü
edeceğim diye beni sınamak için Rabbimin gösterdiği lütfundandır.
Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük eden de ancak
kendisi için... Nankörlük edene gelince, o bilsin ki, Rabbim
müstağnîdir ve çok kerem sahibidir." dedi.
Tahtın getirildiği mesafe, bir aylık yürüme mesafesi
idi.
Daha sonra vezir ve yaverlerine dönerek:
"-Bu tahtı, ilk anda tanınmayacak şekle sokun; bakalım
kraliçe kendi tahtını tanıyabilecek mi?" dedi.
Melîke Belkıs, uzun bir yolculuğun ardından Hazret-i
Süleyman'ın sarayına yaklaşınca sarayın şa'şasından âdeta büyülendi.
Süleyman -aleyhisselâm- onu sarayına dâvet edince biraz duraksadı.
Adımını atacağı yerde sular akıyor, rengârenk balıklar suyun
berraklığından açıkça görülüyordu. Islanmasın diye eteğinin uçlarını
topladı, ipek şalvarının paçalarındaki elmaslar parlıyordu. Ayağını
attı ve çok şaşırdı; ayağı suya batmamış, âdeta suyun üzerinde yürür
gibiydi... Şaşkınlıkla Süleyman -aleyhisselâm-'a bakınca, O:
"-Suyun üstünde billur camdan yapılmış şeffaf bir zemin
var. Eteğini toplamana lüzum yok!.." dedi.
Billur köşkün içine giren Melîke Belkıs, hayretler
içinde bu saltanatı incelerken gözü bir tahta takıldı. Hazret-i
Süleyman da onun tahtı fark etmesini istiyordu.
"-Bu senin tahtına benziyor mu?" diye sordu.
Belkıs, tahtını özel olarak yaptırmış, yola çıkmadan
önce güvenli bir şekilde korunması için binbir tedbir almıştı. Yine de
bu kadar benzerliğe şaşırdı ve:
"-Sanki o!.." diyebildi.
Süleyman -aleyhisselâm- gördüğü tahtın, onunki olduğunu
söyleyince, Belkıs artık acziyetini itiraf etti ve:
"-Rabbim, ben gerçekten kendime zulmetmişim. Artık
Süleyman ile beraber âlemlerin rabbi olan Allâh'a teslim oldum." dedi.
Yanındakiler de onunla birlikte îman ettiler. Bir
rivayete göre Hazret-i Süleyman -aleyhisselâm'-ın evlilik teklifini de
kabul Belkıs, dünya saltanatını, âhiret saltanatına çevirme akıl ve
firâsetini göstermiş oldu.
Halime Demireşik
Şebnem Dergisi, 90. Sayı
Krem
Televizyon spikeri, kameraman
arkadaşı ile birlikte geldiği süpermarkette canlı bir röportaj
yapıyordu.
Herkes ekranda görünmek için onların etrafını sarmış ve kendilerini ön
plana çıkarabilmenin
telaşına kapılmıştı. Spiker, çevresindeki hanımları inceden inceye
süzdükten
sonra, elindeki mikrofonu genç bir kıza uzatarak:
Sayın bayan, dedi. Güzellik
konusunda tarafsız bir araştırma yapıyoruz. Özellikle cilt
güzelliğinizi neye
borçlu olduğunuzu sorabilir miyim size?
Genç kız kot pantolonuna kadar
sarkan saçlarını geriye savurup bakışlarını devirirken:
Henüz yeteri kadar para
kazanamadığım için cildime salatalık kabukları yapıştırıyorum, dedi.
Arada bir
de salatalık kremi kullanıyorum. Bu yüzden de parıl parıl parlıyor
elbet.
Spiker bu sefer genç bir kadına
dönerek:
Ya siz hamfendi? diye sordu.
Sizin de cildiniz çok bakımlı görünüyor.
Kadın kendinden emin vaziyette:
Ben pahalı bir “ cilt bakım
seti “ ne sahibim, dedi. Düzenli olarak cildime bakar, sabah akşam
kremleyip
nemlendiririm.
Röportajın burasında, orta yaşlı
bir hanım devreye girerek:
Vaktiyle ben de öyle yapmıştım
kızım, dedi. Ama cildimin nemi fazla kaçmış olmalı ki, üç-beş sene
sonra ıslak
çamaşır gibi aşağı sarktı.
Spiker canlı yayanda oldukları
için durumun kötüye gittiğini anlamıştı. Kadının sözlerini boğuntuya
getirmek
gayesiyle birkaç defa öksürüp lafı kıvırtarak:
İyi ama hamfendi, diye atıldı.
Cildiniz fena görünmüyor ki:
Kadın
boynundaki fuları çözüp altındaki dikişleri gösterirken:
Estetik ameliyat diye bir şey
duymadın galiba, diye çıkıştı. Cildimi gerdirmek için az mı bıçak
altına yattım
ben?
Spiker, bir anda berbat olup
meslek hayatını tehlikeye sokan röportajını nasıl noktalayacağını
düşünürken,
süpermarketin raflarına mal dolduran yaşlı bir kadını fark etti. Kadın,
oldukça
fakir görünmesine rağmen çevresindeki bütün meraklılardan daha değişik
güzelliğe
sahipti. Spiker, çalıştığı televizyona boy boy reklam veren kozmetik
firmalarını
daha fazla kızdırmamak gayesiyle ister istemez o tarafa yönelerek:
Teyzeciğim, dedi. Lütfen bizi
bağışlayın. Güzellik ve cilt bakımı konusunda araştırma yapıyoruz. Siz
ilerlemiş
yaşınıza rağmen bu kadar güzel olan cildinize hangi kremi sürüyorsunuz?
Yaşlı kadın, nurlu yüzünü
çevreleyen başörtüsünü biraz daha sıkarken, hafifçe gülümseyerek:
Biz yüzümüze
krem falan
sürmeyiz evlad, dedi. Ama yüzümüzü seccadeye süreriz. Farketiğin
güzellik
secdelerin nurudur.
Cüneyd SUAVİ
Hayatın İçinden
Kul Hakkı ve Cennete Girmek
Kul
Hakkı ve Cennete
Girmek
Hz. Enes (r.a.) anlatıyor:
Resûlüllah (s.a.v.) ile beraber bulunuyorduk. Bir
ara azı dişleri görülecek şekilde gülümsedi. Sebebini sorduğumuzda
şöyle buyurdular:
-Ümmetimden iki kişi Allâh'ın huzuruna gelirler.
Birisi,
-Yâ Rab, benim bunda hakkım var; hakkımı bundan
al, bana ver, der.
Allah Teâlâ da ötekine,
- Hakkını ver, buyurur.
Adam,
-Yâ Rab, bende sevap nâmına bir şey kalmadı, der.
Cenâb-ı Hakk,
-Baksana, bu adamın sevabı kalmadı, ne dersin?
buyurur.
Adamcağız,
- O halde benim günahlarımdan alsın, der.
Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz bunu anlatırken
gözleri yaşardı ve, 'O gün büyük bir gündür. İnsan; günâhının
alınmasını ister' dedi.
Bunun üzerine Allah Teâlâ hak sahibine,
-Başını kaldır ve cennete bak, buyurur.
Adamcağız,
- Yâ Rab, inci ile işlenmiş, gümüşten ve altından
köşkler görüyorum. Bunlar hangi peygamber, hangi sıddîk veya hangi
şehitler içindir? der.
Allah Teâlâ,
-Bunlar, bana ücretini verenler içindir, buyurur.
Adamcağız,
-Bunların hakkını kim ödeyebilir? der.
Hz. Allah,
-Sen istersen bunlara sahip olabilirsin, buyurur.
Adam,
-Nasıl olur, yâ Rab? deyince,
Cenâb-ı Hakk,
-Hakkını bu adama bağışlamakla, buyurur.
Adam,
-O halde ben bunu affettim, der.
Allahü zû'l-Celâl hazretleri de,
-Arkadaşını al, beraberce cennete girin, buyurur.
Sonra Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz,
'Allah'tan
korkun, Allah'tan korkun ve siz de kendi aranızı düzeltin. Bakınız,
bizzat Hazret-i Allah mü'minlerin arasını buluyor'
buyurmuşlardır.
Kurtların Vazifesi
Bir
gün Yûsuf-i Bahirânî isminde bir zât kendi kendine;
"Bâyezîd-i Bistâmî'nin yanına gideyim. Eğer, açıktan bir kerâmet
gösterirse velî olduğunu kabûl edeyim. Böylece onu imtihân etmiş
olayım."
diye düşündü. Bu düşünce ile, Bâyezîd-i Bistâmî'nin bulunduğu yere
geldi.
Bâyezîd-i Bistâmî onu görünce buyurdu ki;
"Biz kerâmetlerimizi, talebelerimizden Ebû Saîd Râî'ye havâle ettik.
Sen
ona git."
Bu kimse gidip, Ebû Saîd Râî'yi sahrada buldu. Kendisi namaz kılıyor,
koyunlarına da, kurtlar bekçilik ediyordu. Namaz bitince, gelen kimse
kendisinden tâze üzüm istedi. Oralarda üzüm bulunmazdı ve zamânı da
değildi.
Ebû Saîd Râî, asâsını ikiye bölüp, bir parçasını gelen kimsenin
tarafına, diğer
kısmını da kendi tarafına dikti. Allahü teâlânın izni ile, hemen o
parçalar
asma oldu ve tâze üzüm verdi. Fakat, Ebû Saîd tarafında bulunan üzümler
beyaz,
gelen kimsenin tarafında bulunan üzümler siyah idi. O kimse, üzümlerin
renklerinin farklı olmasının sebebini sordu.
Ebû Saîd Râî;
"Ben, Allahü teâlâdan, yakîn yolu ile istedim. Sen ise imtihan yolu ile
istedin. Dolayısıyle, renkleri de niyetlerimize uygun olarak meydana
geldi." buyurdu ve o kimseye bir kilim hediye edip, kaybetmemesini
tenbih
etti.
O kimse kilimi alıp, hacca gitti. Fakat, kilimi, Arafat'da kaybetti.
Çok aradı
ise de bulamadı. Hac dönüşünde, Bistâm'a, Bâyezîd hazretlerinin yanına
uğradı.
Baktı ki kaybettiği kilim, Bâyezîd-i Bistâmî'nin önünde duruyor. Bu
hâdiselere
şâhid olduktan sonra, böyle yüce bir zâttan, kerâmet istediğine çok
pişmân
oldu. Tövbe ve istigfâr edip, Bâyezîd-i Bistâmî'nin talebeleri arasına
katıldı.
Kaynak:
Evliyalar
Ansiklopedisi, İhlas Yayınları
Kumaşın Değeri
Yûnus
bin Ubeyd’in manifatura
dükkânında, fiyatları, iki yüz
dirhem ile
dört yüz dirhem arasında değişen kumaşlar satılıyordu. Dükkânında
kardeşinin oğlu da çalışıyordu. Yolda bir kimseyi kumaş almış gidiyor
görünce, kumaşı tanıyıp, kendi dükkânından aldığını anladı.
O
kimseye;
-Bu kumaşı kaça satın
aldınız? diye
sorunca, dört yüz dirheme aldığını
öğrendi.
Sonra;
-Bu kumaşın değeri iki
yüz dirhemdir.
Geri dönüp
paranızın üstünü alınız, buyurdu.
O kimse;
-Bu kumaş, bizim orada
beş
yüz dirhem eder, ben aldanmış sayılmam! deyince;
-Olsun. Siz, gidip
iki yüz dirhem paranızı alınız, dedi.
O kimse gelip, iki yüz
dirhemini
aldı gitti.
Yûnus bin Ubeyd,
dükkânda tezgâhtar
olarak bulunan
yeğenine;
-Kumaşı bu kadar
pahalıya niye
sattın?”diye sordu.
Yeğeni;
-Vallahi kendi rızâsı
ile aldı, dedi.
Yûnus
bin Ubeyd;
-O râzı olsa da,
sen râzı olmayacaktın, buyurdu.
Kutup Görme Arzusu
Yûsuf
Halveti hocasının bereketli
sohbetleriyle yetişip, velî bir zât
olunca, Rum diyârındaki insanları irşâd için oraya gitmeye memur
edildi. Niğde şehrine gelip, insanlar arasında Tepeviran denilmekle
meşhur olan yere yerleşti. Orada bir dergâh ve bir câmi inşâ etti.
İnsanlara hak yolun bilgilerini, edebini öğretmekle meşgûl oldu. Çok
kerâmetleri görüldü.
Yûsuf
Halvetî'nin önceleri bir zaman,
kendi kendine;
“Şu anda dünyâda
kutup kimdir. Onunla görüşsem.” diye
hatırına geldi. O zaman hocası onu teselli etti ve;
“Yûsuf evlâdım!
Sen
bir türlü kutup görme arzusundan vazgeçmezsin. Mâdemki öyle, şimdi
filan yere git. İnşâallah arzun gerçekleşir.” buyurdu.
O gece hocasının
işâret ettiği yere gitti. Orada altı sâlih kimse gördü. Lâkin arzusunu
ve hocasının dediklerini unuttu ve onlara nereye gittiklerini ve kimler
olduklarını sordu. Onlar da;
“Bizler yediler
denen Allahü teâlânın
sevgili kullarıyız. Az önce içimizden biri vefât etti. Onun yerine
geçecek kimseyi istişâre için kutb-ı âlemin yanına gidiyoruz.” dediler.
Yûsuf Halvetî de
kendileriyle berâber gitmek istedi. Onlar da;
“Peki
gel!” dediler.
Tayy-i mekân
edip bir anda Kâbe-i muazzamaya geldiler.
Tavâftan sonra bir eve gidip içeri girdiler. İçeride yüzü örtülü birisi
vardı. Ona selâm verdiler. Hiçbir şey söylemeden bir meyyiti tabutuyla
ortaya getirip namazını kıldılar. Sonra tabut semâya yükseldi. Sonra;
“Bunun yerine
kimi münâsib görürsünüz?” diye yüzü örtülü kişiden
sordular.
O zaman Yûsuf
Halvetî onlara;
“Bu işi bizimle
istişâre
etseniz olmaz mı?” dedi.
Onlar da;
“Bu nasıl söz.
Sen kendi hocanın
dediğini bile unutmuşsun?” deyip sonra da başka birisini getirdiler ve
onun yedilere tâyini yapıldı. Sonra da yediler oradan çıkıp, herbiri
bir tarafa gitti. O yüzü örtülü zât da bir tarafa yöneldi. Yûsuf
Halvetî onun peşinden gitmek isteyince, o;
“Yûsuf ne oldun
nedir
derdin?” diye seslendi.
O zaman Yûsuf
Halvetî bu sesi tanıdı ve başını
kaldırıp baktığında onun kendi hocası Zâhid Efendi olduğunu anladı.
Özürler dileyip ağladı. Hocası onun özrünü kabûl edip bir anda
Şirvan’daki dergâhlarına döndüler.
Lokman Hekim'in Esareti
Lokman
Hekim'in Esareti
Lokman Hekim hazretleri günlerden bir gün eşkıyâ tarafından yolu
kesilip, esîr edildi. Kendisini yabancı bir şehre götürüp, köle olarak
bir zengine sattılar. Efendisi ona kerpiç yapma gibi ağır işler verdi.
Lokman Hekim, işin zorluğundan şikâyet etmeyip, herkesten daha iyi
çalışıyordu. Zamanla efendisi, hazret-i Lokman'ın; şefkatli, güç işlere
dayanır ve iyilik sever birisi olduğunu anladı. Lokman Hekim'e değer
verip, sevdiği kimselerden biri oldu.
Sonunda efendisi, hemşehrilerinden bir topluluğun o şehre gelmesi ile,
hazret-i Lokman'ın kim olduğunu öğrendi. Daha önce Lokman'ı tanımadan
şöhretini duyan zengin efendi, hâdisenin böyle cereyân etmesine üzüldü.
Lokman Hekim'den özür diledi. Kendisine, pek çok mal ve para hediye
ederek serbest bıraktı.
Ona:
-Neden kendini daha önce tanıtmadın,
dedi.
Lokman Hekim;
-Bana zulmedenler, kötülük yaptıklarını
bilmiyorlardı. Beni tanımıyorlardı. Ama hür birini esîr almak zulümdür.
Bu Lokman olmazsa, günâhsız başka biri olur. Zâlim kimse, hikmetin
değerini bilmez. Fakat sen gücümden faydalanmak için beni satın aldın.
Şehrinizde benim hakkımı iâde edecek bir kânun da mevcûd değildi. Ben
sonunda kıymetimin anlaşılacağını ve sabrın hikmetten üstün olduğunu
biliyordum. Her şeye rağmen çalışacaktım, burada çalıştım.
Yaşıyacaktım, burada
yaşadım. Her şeye rağmen iyi olmalıydım. Burada iyiydim. İşimin ağır
olması, sağlığın değerini daha iyi anlamama ve kendi şehrimde olan
kölelere daha iyi davranmama sebep oldu. Yemeğimin iyi olmaması, düşkün
ve fakîrlerin sıkıntılarını daha çok anlamama yaradı. Köleydim ama
suçum yoktu. Sıkıntıda idim, fakat ibret ve nasîhat
alıyordum. Kimseye, inanmayacağı bir söz söylemedim. Kimsenin benimle
düşman olmaması için, kendimi övüp, büyük göstermedim. Şehrinize geldim
ve tanınmayan bir yabancıydım. Şu anda ise, aranızdan beni hayırla
anacak dostlarım var? Eşkıyâ benim varlığımdan faydalandı. Sen de benim
gücümden istifâde ettin. Lokman'ı iddiâ edildiği şekilde değil,
gördüğün şekilde tanıdın. Allahü
teâlâya şükürler olsun ki, netîce îtibâriyle, sen de benden memnun
oldun. Ben de hoşnut olarak memleketime dönüyorum. Eğer ilk gün kendimi
tanıtsaydım, belki de inanmayıp bugün daha utanılacak bir duruma
düşecektin; yâhut da inanıp, beni kölelikten âzâd edecektin. Bu
iyilikler de meydana gelmeyecekti.
Zengin kişi bunun üzerine dedi
ki:
- Ey güneş gibi parlak insan, sözlerin, seçkinlerin ve peygamberlerin
sözlerine benziyor!
Macar Subayının Kızı
Sultan
II. Murad devri. 1441 senesinde Macaristan üzerine yapılan
bir akında, Akıncı birliklerimiz pusuya düşürüldü
ve bir çok asker ile birlikte Akıncı kumandanlarından
Rüstem bey de esir edildi. Rüstem bey, gayet yakışıklı ve
zeki bir gençti. Macar kumandanı ondan hoşlandı ve kendi
hizmetine aldı. Konağında ona bir oda verdi ve bütün şahsi
işlerini ona havale etti. Gayet dindar olan Rüstem Bey, şartlar ne
olursa olsun beş vakit namazını bırakmaz ve vakti girince hemen
kılardı. Her işin üstesinden kolayca gelmesi ve kıvrak zekası
sayesinde ibadetine kimse karışmıyordu. Macar subayının genç bir
kızı vardı. Gayet güzel ve zeki olan bu kız, Rüstem Beye aşık
olmuştu. Fakat bir Müslümana olan bu hislerini kimseye
söyleyemiyordu. Rüstem Beyi uzaktan takibeder, bilhassa namaz
kılarken gizlice onu seyreder, hayran hayran bakarak gözyaşları
içinde; “Allahım, bana da bu Osmanlının dinine girip, onun gibi
ibadet etmeyi nasib eyle!” diye yalvarırdı. Genç kız bu aşk ve
hasretten hastalanarak yatağa düştü. Hiçbir hekim onun
derdine çare bulamadı. Artık son anlarını yaşıyordu.
Bütün ailesi başına toplanmışlar, gözyaşları
içinde dua ediyorlardı. Kız bir ara gözlerini açarak;
style="font-family: cambria;">
-Esirimiz olan o Osmanlıyı da görmek istiyorum, dedi.
style="font-family: cambria;">
Rüstem beyi hemen çağırdılar. Kız, ona yaklaşmasını işaret
etti ve yakınına gelince kulağına;
-Bizim buralarda âdettir, bir kadın ölünce
mücevherleriyle birlikte gömerler. Ben ölüyorum.
Yarın mezarıma gel ve tabutumu aç, yanıma koyacakları
mücevherleri al. Onları satarak parasını babama ver ve
böylece hürriyetine kavuş, dedi.
Biraz sonra da bir şeyler mırıldanarak ruhunu teslim etti.
Yüzü nurlanmış, sanki gülümsüyordu. Ertesi
gün mezarlığa giden Rüstem Bey, kızın mezarını açtı.
Tabutun kapağını kaldırınca, gördüğü manzara karşısında
şok geçirdi; tabutta yatan, kendi babasıydı. Fakat bu nasıl
olurdu; kendi memleketi, buradan bir aylık mesafede bir Anadolu
kasabasıydı. Rüstem bey biraz sonra kendini toparladı ve tabuttaki
mücevherleri alarak mezarı kapattı. Ertesi gün çarşıya
giderek mücevherleri sattı ve Macar subayına bu altınları vererek
kendisini serbest bırakmasını istedi.
Macar subayı;
-Ben senin hizmetinden memnunum. İstersen burada hür olarak
yanımda çalışmaya devam edebilirsin, istersen memleketine
dönebilirsin, dedi ve bir emanname yazarak ona verdi.
style="font-family: cambria;">
Rüstem bey hemen yola çıktı ve haftalarca yol giderek
memleketine ulaştı. Bir akşamüzeri evine geldi. Kapıda oğlunu
gören annesi, sevincinden az kalsın bayılıyordu. Bir müddet
hasret giderdikten sonra Rüstem bey, babasını sordu.
style="font-family: cambria;">
Annesi;
-Oğlum baban sizlere ömür, geçen ay vefat etti, dedi.
style="font-family: cambria;">
Rüstem beyin içine bir kurt düşmüştü.
-Tam olarak gününü ve saatini biliyor musun anne? diye
sordu.
Aldığı
cevap onu daha çok hayrete düşürdü.
Çünkü babası, Macar subayının kızı ile aynı anda
ölmüştü. Rüstem bey o gece mezarlığa giderek
babasının kabrini buldu. Yanında getirdiği kürekle mezarı
açtı. Bir de ne görsün! Mezarda yatan Macar subayının
kızı idi. Bembeyaz kefene sarılmış, yüzü ay gibi parlıyor,
sanki Rüstem beye gülümsüyordu. Daha taptaze
duruyordu. Hemen mezarı kapatarak eve döndü. Ertesi gün
annesinden, babası hakkında bilgi istedi;
-Anne, babam nasıl birisiydi?
-Oğlum, biliyorsun, baban hocaydı. Talebelere ilim öğretir, camide
vaaz verirdi. Fakat kendisi bunları tam tatbik etmezdi. En mühimmi
de, gece yarısı guslü icabettiren durum olunca, ‘Şu gusül
olmasa ne iyi olurdu, gecenin bu vaktinde nasıl gusledilir, nereden
çıktı bu’ diye söylenirdi.”
Rüstem bey, o zaman bu işin hikmetini anladı. Namaza aşık olan bir
kafir kızına son nefeste iman nasib olmuş, bir farzı lüzumsuz
gören bir hoca da imansız ölmüştü
Mağaradaki Kuşun Sırrı
Resûlullah
(s.a.v) ile Ebû Bekr (r.a) Mekke-i mükerremeden hicret ederken bir
mağarada üç
gün üç gece kaldılar. Ebû Bekr (r.a) o mağaranın tavanında bir kuş
gördü ki,
yerinden hareket etmeyip, birşey yimez ve su içmez.
Ebû Bekr (r.a) dedi ki,
- Yâ Resûlallah! Bu kuşa ben hayrânım. Zîrâ, biz bu mağaraya geleliden
beri, bu
kuş yerinden hareket etmedi. Bir nesne yimedi. Allahü teâlâ, kelâm-ı
kadîminde,
(Allahü teâlânın rızk vermediği, yeryüzünde bir mahlûk yokdur.)
buyurmuşdur.
Ebû Bekr-i Sıddîk, böyle düşünürken, o hâlde hazret-i Cebrâîl (a.s)
nâzil olup,
havâda muallak durup, dedi ki,
- Yâ Muhammed! Hak sübhânehü ve teâlâ sana selâm eder. Ve buyurur ki,
"Ebû
Bekrin hâtırına geleni bilirim. O kuşa emr eyledim ki, Ebû Bekr ile
konuşsun.
Ebû Bekre söyle ki, o kuş ile söyleşsin"; dedi.
Resûl-i ekrem hazretleri, Ebû Bekre, hazret-i Cebrâîlin sözünü
açıkladıkda, Ebû
Bekr (r.a) sevinip, ileri vardı. Dedi ki,
- Ey mubârek kuş! Allahü teâlâ hazretlerinin izni şerîfiyle, bana söyle
ki,
yiyeceğin ve içeceğin nedir.
O kuş ağlayıp, bir zemân kendinden geçip, yere düşdü. Sonra ayılıp,
kalkdı.
Tebessüm ederek dedi ki,
- Yâ Ebâ Bekr! Bana bundan süâl etme! Bu bir sırdır. Hak sübhânehü ve
teâlâ ile
benim aramda olan sırrımı kimsenin bilmesini istemem.
Ebû Bekr (r.a) dedi:
- Ey mubârek kuş! Eğer bana söylemeğe me'mûr oldun ise, söyle.
Kuş dedi.
- Ma'lûmun olsun ki, hazret-i Âdem (a.s) yaratılmazdan iki bin yıl
evvel, Hak
sübhânehü ve teâlâ beni yaratdı. Yiyeceğimi ve içeceğimi iki kelime
eyledi. Aç
olduğum zemân birisini söylerim; tok olurum. Susuz olduğum zemân birini
söylerim; kanarım.
Ebû Bekr (r.a) dedi ki:
- O kelime nedir. Kuş dedi, o kelimenin biri budur ki, aç olduğum zemân
sana
buğz edene la'net ederim; tok olurum. Susuz olduğum zemân, sana
muhabbet edene,
istigfâr ederim, kanarım.
Hazret-i Resûl-i ekrem (s.a.v), bunu işitip, ağladı. Ümmetinden
ba'zıları
şakâvet edip, hazret-i Ebû Bekre buğz edeceklerine mahzûn oldu.
Kaynak: Menakıb-i
Çihar Yar-i Güzin
Mal ve Servetin Bekçisi Zekat
Bir gün etrafına
halkalanan sahabilere Peygamber (s.a.v) " zekat ,
mal ve servetin koruyucusudur, bekçisidir" diyen hadisi söylerken
yanlarına bir Hıristiyan tüccar uğradı. Zekat
hakkında Peygamberimizin bütün söylediklerini dinledikten sonra kalkıp
giderek zekat ını verdi.
Bu hıristiyan tüccarın bir de ortağı vardı ki, o sırada Mısır'a
ticarete gitmişti. O devirde ticaret kervanlarla yapıldığından
hırsızlar, sürekli olarak kervanların yolunu kesip paralarını
soyuyorlardı. Tüccar da içinden şöyle geçirmişti. "Eğer Muhammed'in
söyledikleri doğru ise ortağım malı ile birlikte sağ salim döner, ben
de iman edip müslüman olurum. Yok eğer Muhammed yalan söyleyip de
milleti kandırıyorsa, ortağım sağ salim dönmez onu yolda hırsızlar
soyarlar ki, ben de o zaman kılıcımı çekip Muhammed'e cevap vereceğim."
Bir aralık kervandan bir mektup gelir. Hırsızlar kervanın yolunu
kesmiş, bütün ağırlıklarını soyup kaçmışlar. Ne mal, ne elbise, hiçbir
şey bırakmamışlar.
Mektubun bu satırlarını okur okumaz derin bir üzüntüye garkolan
Hıristiyan tüccar hemen kılıcını kuşanır, Peygamber'e savaş açmak üzüre
yola koyulur. Tam yola çıkacağı sırada ortağından ikinci bir mektup
alır, "Arkadaşım, sakın üzülme" der. Hırsızlar kervanın önünü
kestiklerinde ben kervanın epey arkasındaydım. Bana hiç bir şey olmadı.
Ben ve bütün mallarımız kurtulduk. Yakında geleceğim, selamlar..."
Bunun üzerine Peygamber'n hak ve doğru söylediğine inanan Hıristiyan
tüccar, Peygamber'e (s.a.v.) vararak, "Ey Allah'ın Rasulü!.." der.
"Bana İslamiyeti açıklayın iman edeceğim."
Açıklanınca da imana gelerek, İslam bayrağı altına girer ve böylece
üstün insanlık şerefini kazanmış olur.
Ravzatül Ulema
Melek ile Balık
Vaktiyle
bir müminle kafir beraberce balık avına çıkarlar. Deniz kenarında
avlanmaya dalarak akşama kadar olta sallarlar.
Kafir oltasını her denize saldığnda tapındığı putun adını anar. Müminde
her olta atışında Allahın adını dilinden düşürmez. Fakat akşama kadar
süren avcılık sonunda kafir torbasını balıkla doldurmasına karşılık
mümin hiçbir şey tutamamıştır. Güneş battığı sıralarda bir balık tutu
ise de onuda neşe içinde elinden kaçırıverdi.
Böylece de kafir eli dolu olarak müminin de eli boş olarak üzüntü
içinde evlerine dönerler. Bunun üzerine koruyucu melek mümin avcı
hesabına üzüntüye düşer. Göğe çıktığında Allah (c. c. ) kendisine
müminin Cennetteki yerine kafirinde Cehennemdeki yerini gösterir.
Bu durumu gören melek şöyle der. Allaha and olsunki Cennetle
kazandıktan sonra müminin dünyada uğradığı zararların hiçbir değeri
yok. Cehennemlik olan kafirinde dünyadaeriştiği zenginliklerin bir
değeri yok. O Yüzden müminin öbür dünyada çektiği çile ve sıkıntılar
hiç kalır. Buna karşılık kafirin de bu dünyada eriştiği nimet ve
zenginlikler öbür dünyada uğrayacağı çetin azabı bir nebzecik olsun
hafifletmez.
Yüce Allah (c. c. ) Cümlemizi
Cennetlik olan kullarından eylesin Amin.
Melik ve Bekçi
Zamânın
sultânı Melîk Zâhir Mücirüddîn, bir defâsında Abdullah el-Acemî
hazretlerinin köyüne gitmişti. Abdullah el-Acemî bahçelerde bekçilik
yapıyordu.
Melik onu bir bahçe içinde görüp:
"Ey Genç! Bize tatlı bir nar getir." deyince, bulunduğu bahçedeki bir
nar ağacından nar koparıp götürdü.
Melik kesip tadına baktı ve;
"Bu nar ekşi sen nasıl bekçisin narın ekşisini tatlısını ayırd
edemiyorsun?" dedi.
Abdullah el-Acemî kendisine âid olmayan meyvelerden hiç yemediği için,
ekşisini
tatlısını bilmiyordu. Melîk'in sözleri üzerine hem üzüldü hem de mahcûb
oldu.
Gidip bir ağacın altında namaza durdu ve iki rekat namaz kılıp şöyle
duâ etti:
"Yâ Rabbî bana hangi narın tatlı olduğunu bildir, gidip Melîk'e
vereyim..."
Onun namaz kılışını ve duâ edişini seyreden Melik hayretinden atın
üstünde
donakalmıştı. Çünkü ağaçlar da onunla secdeye gidiyorlardı. Hayatında
ilk defa
böyle bir halle karşılaşıyordu. Hayretle;
"Ağaçlar! Evet, ağaçlar! O secdeye kapandıkça ağaçlar da secdeye
kapandılar! Demek bu genç erenlerden!" diyerek atından indi. Ayakta
durarak Abdullah el-Acemî hazretlerine sevgiyle baktı. Sonra koşup
ayaklarına
kapandı.
Abdullah el-Acemî hazretleri geri çekilerek böyle yapmasına mânî olmak
isteyince Melik Zâhir;
"Sen namaz kılarken şu bahçenin bütün ağaçları seninle birlikte secdeye
kapandılar. Bunun kerametiniz olduğunu anladım. Sen mübârek bir
kimsesin."dedi.
Abdullah el-Acemî'nin;
"Belki hâyâl gördünüz..." buyurması üzerine;
"Hayır! Vallahi gerçek gördüm. Melik aslında sizsiniz. Biz Melik değil
sizlerin hizmetçisiyiz." dedi.
Bu konuşmalardan sonra Melik Zâhir ona duyduğu yakınlığı daha da
artırmak
istedi. Ona ısınmış, kalbi kaynamıştı:
"Benim edebli ve sana lâyık bir kızım var. Onu size nikahlamak
isterim." O; "Efendim ben, malı mülkü olmayan, bir garibim"
cevabını verdi.
Fakat Melîk niyetinde kararlı ve çok ısrarlı idi. Abdullah el-Acemî
hazretleri
onun bu samîmî ve candan isteği karşısında teklîfini geri çevirmedi.
Nikâhları
yapıldı.
Melik Zâhir saraya gidip durumu hanımına anlatınca o da memnun olup,
kızının
çeyizini düzdü. Sonra, kızını sultan kızına lâyık bir şekilde develer
yükü
çeyizle gönderdi.
Düğün alayı Abdullah el-Acemî'nin köyüne yaklaşınca haberciler durumu
Abdullah
Acemî hazretlerine bildirdiler. Bu haber üzerine düğün alayını
karşıladı.
Sultanın kızı bir deve üstünde tahtırevan içinde geliyordu. Peşinde de
katar
hâlindeki develer üzerinde yükler dolusu eşyâ vardı. Sultanın kızına
yaklaşıp;
"Ey Sultân kızı! Benim hanımım olmayı mâdem ki kabul ettin, şimdi
senden bazı isteklerim var!" deyince kız;
"Evet, buyurun söyleyin." dedi.
"O halde şimdi, sen üzerinde bulunduğun deveden in! Üzerindeki o süslü
elbiselerin yerine benim vereceğim şu sâde elbiseyi giy. Sonra şuradaki
bahçıvan evine gir." buyurdu.
Kız isteğini memnuniyetle yerine getirdi.
Melik Zâhir ile Abdullah el-Acemî hazretlerinin arasında geçen bu
hâdise
Irak'ta evliyâ bir zât ve talebeleri tarafından duyulmuştu. Ziyâret
etmek için
Abdullah el-Acemî'nin köyüne geldiler.
Köye geldiklerinde, Abdullah el-Acemî bahçede çalışıyor, bahçenin
otlarını
topluyordu. Gelen ziyâretçi heyetinin reisi Allahü teâlâya duâ etti ve
otlara
işaret etti. Allahü teâlânın izni ile otlar bir yere toplandı. Abdullah
el-Acemî hazretleri onları karşıladıktan sonra;
"Niçin böyle yaptınız?" diye sordu.
O zât;
"Efendim sizin yorulmamanızı, nasihat etmenizi istedim." deyince de;
"Biz, böyle olmasını isteseydik, Allahü teâlânın izni ile otlar
toplanırdı. Lâkin biz alın teri ile lokma yeriz." dedi ve alnında
toplanan
terleri sildi. Terleri parmaklarından damla damla toprağa döküldü.
Sonra;
"Ey bahçemin otları eski bulunduğunuz yere dönünüz." dedi. Otlar
bahçeye yayılıp eski hallerini aldılar.
Ziyâretine gelen zât onun yanından ayrılmadı. Vefâtına kadar hizmetinde
ve
sohbetinde bulundu.
Merkep Suretinde İken Nurlaşan Yüz
Aşağıda okuyacağınız hikâyeyi
bizlere büyük Allah dostlarından Süfyanı Sevrî anlatmaktadır:
Bir hac mevsiminde hac borcunu yerine getirmek üzere yola çıkmıştım.
Kâbe'ye vardığımda bir hacı adayı çok dikkatimi çekti. Hacı adayı
ziyaret edilmesi gereken yerleri her ziyaret edişinde devamlı olarak
Peygamber'e salâtü selâm getiriyordu. Kâbe'yi tavaf ederken, Arafat'ta
vakfeye dururken... daima salâvat cümlelerini okuduğunu duyuyordum.
Halbuki ziyaret edilen her makam ve mevkide okunması gereken hususi
dualar vardı. Bu hacı adayı neden bu duaları okumuyordu? Bilmiyor
olamazdı. Muhakkak ki boyuna salâvat getirmesinin bir hikmeti vardı.
Merakımı iyice kamçılayan bu nokta beni adamdan bu hususu sorarak
hikmetini öğrenmeye şevketti. Adam, "Bunun haklı bir hikâyesi vardır"
diyerek anlatmaya koyuldu:
Ben Horasanlıyım. Bu yıl hac borcumu yerine getirmek istedim. Yola
babamla birlikte çıktık. Kûfe'ye vardığımızda babam hastalanarak vefat
etti. Yüzünü örttüm. Bir daha görmek için açtığımda ne göreyim ki.
Hayret! Babamın yüzü eşek sûretine bürünmüştü. Bu durum karşısında
büyük bir telâşa kapılmış, tarife sığmaz bir tasaya düşmüştüm.
Cenazesini kaldırmak için gelen halka ne diyecektim? Bu eşek sûretine
bürünen yüzü görünce içlerinden onlar ne gibi düşünceler geçirecekti?
Bu telâş ve üzüntü içinde bocalayıp dururken ne kadar yorulmuşum
anlayım ki, bir ara uykuya dalmışım. Bir rüya gördüm. Rüyada etrafa nur
saçan gayet güzel bir adam çıkageldi. Beni uyandırarak, "Nedir, bu
derece üzüntüye dalışın?" diye sesleniyordu. Ben de, "Ben üzülmeyeyim
de, kim üzülsün. Baksanıza babamın haline" diye karşılık verdim.
Sonra adam babamın yanına sokularak yüzünü açtı ve nurlu ellerini şöyle
bir yüzüne sürdü. Baktım ki babamın yüzü eşek sûretinden çıkmış, ayın
ondördü gibi pırıl pırıl ışık saçıyordu. Artık bütün gam ve keder
yerini tarif edilmez bir sevince terketmişti. Basbayağı sevinç
gözyaşları döküyordum. Bir ara kendimi toplayarak bu nur saçan adamın
kim olduğunu sorunca, "Muhammed Mustafa (s.a.v.)" cevabını aldım. Hemen
öpmek için ayaklarına kapandım. Ondan sonra da, "Ey Allah'ın elçisi!"
dedim. "Allah hakkı için babamın başına gelen bu hadisenin iç yüzünü
bana anlatır mısınız?
Hz. Peygamber (s.a.v.) "Elbette anlatırım" diyerek şunları dile
getirdi:
"Babanız sağlığında faiz yiyordu. Biliyorsunuz ki yüce Allah (c.c.)
faiz yiyenleri ya bu dünyada, ya da öbür dünyada eşek sûretine
büründürür. Baban ise daha bu dünyada o sûreti aldı. Bu yine de onun
için iyi bir başlangıç sayılır. Çünkü yine bu durumdan kurtulmak
şerefine erişmiş oldu. Sebebi de, babanızın ölmeden önce bütün ömrü
boyunca her gece, daha yatağa girmeden, bana yüz defa salâtü selâm
getirmesidir. Melek bana gelerek babanızın bu durumunu haber verince
hemen Allah'tan şefaat etme yetkimi istedim ve buraya gelerek babanızı
düzelttim. Durum bundan ibarettir. Durum bundan ibarettir. Gönlünüz
ferah olsun." İşte benim salâvat cümlelerini dilimden düşürmeyişimin
sebebi budur.
Bunun üzerine ben de Süfyan Sevri olarak sevgili Peygamberimize daha
sık sık salâvat getirmeye başladım.
Yüce Allah (c.c.) cümlemizi Hz. Peygamber'e bol bol salâtü selâm
getiren kullarından eylesin, âmin.
Mezarlıktaki Ateş
Bir
gün
Emîr-ül mü'minîn Hz.Ömer (r.a) dervişlere bahşîş verdi, mal ihsân etdi.
Bir kişi bir oğlan çocuğu ile geldi. Ömer (r.a) buyurdu;
-Sübhânallah!
Bu çocuğun sana benzediği kadar, birbirine benzeyen kimse görmedim.
Muhakkak ki bu oğlan sana benzer.
O kişi dedi
ki:
-Yâ emîr-el
mü'minîn! Bu oğlanın acâib ahvâlinden sana haber vereyim. Ben sefere
gitmek murâd etdim. Bunun anası hâmile idi.
Bana dedi,
-Beni bu
hâlde koyup, gider misin.
Ben dedim ki,
-Karnında
olan nesneyi Allahü teâlâ hazretlerine emânet etdim.
Sonra
seferden geri geldim. Annesi ölmüş. Bir gece söyleşirken, karşımızda
mezârlıkdan bir ateş gördüm. Süâl etdim ki,
-Bu ateş
nedir?
Dediler,
-Bu ateş
senin hanımının kabrindendir. Biz bunu her gece böyle görürüz.
Dedim,
-Sübhânallah!
O hâtun nemâz kılıcı ve oruc tutucu idi. Bu ateş ne hâldir, diyerek
vardım. Kabri açıp, gördüm, bir çırâğ yanar. Bu oğlan onun ışığında
oynar. Bir ses işitdim ki, bana,
-Bunu bize
ısmarladın, geri biz sana verdik, diyordu.
Ben dedim,
-Nne olaydı,
anası da diri olaydı.
Hâtıfdaki ses
dedi ki,
-Eğer anasını
da bize ısmarlamış olaydın, bu şekilde onu da geri verirdik.
Misafir Rızkı İle Gelir
Misafirperver
bir sahabi vardı. Hanımı ise her gün kocasının yanında
birkaç misafirle gelmesine tahammül edemez ve kocasına:
-Sen her gün birkaç
misafirle geliyorsun,
gelen misafirler, çocuklarımızın
rızıklarını yiyorlar, der.
Kocası, aldırış
etmez eve gelirken her
gün yanında birkaç misafir
getirmekte devam eder. Kadın sahabi dayanamayıp, gider durumu
Resûlullah'a::
-Ya resûlallah!
Kocam her akşam eve
birkaç misafir getiriyor, böylece
de
kocamın kazandıkları hep misafirlere gidiyor. Bir gün hastalanıverse,
açlıktan
ölmekten korkarım, der..
Peygamber Efendimiz
(s.a.v.) kadının
kocasını, huzuruna çağırtır,
durumu birde
ondan dinler. Sahabi:
-Ben misafirsiz
edemem! Soframda misafir
olması, bana neş'e ve bereket
veriyor,
der.
Bu sefer
Peygamberimiz (s.a.v.) kadına,
bundan sonra fazla değil, bir
misafire
razı olup olmadığını sordu. Kadın buna da razı olmayarak:
-Ben çocuklarımın
rızkını başkalarının
yemesine rıza gösteremem, der.
Adam hiç olmazsa
bir misafirde ısrar
edince; kadın boşanmaktansa, bir
misafire
razı olur. Fakat o akşam üzeri beyinin, yine eve iki misafirle
geldiğini gördü.
Kadın sinirlenmişti, içi rahat değildi. Yemek hazırlamak için mutfağa
girdi, üç
kişilik yemek hazırlayıp tepsiyi kocasına verdi. Biraz sonra da,
misafirlerden
birinin çıkıp gittiğini gördü. Hazırlanan yemeklerden biri yenmemişti.
Kadın kocasına:
-Misafirin biri
niçin yemek yemeden çıkıp
gitti? diye sorar.
Adam, ikinci
misafirin farkında değildir:
-Sen hangi
misafirden bahsediyorsun. Ben
bir misafirle geldim, o da
içerde işte,
diye cevap verdi.
Kadın çok iyi
görmüştü. Misafirin birisi
yemek yemeden çıkmıştı.
Bu münakaşanın
içinden çıkamayacaklarını
anlayan karı-koca, hemen
Efendimiz
Hazretlerine müracaata gittiler ve durumu anlattılar...
Onları dinleyen
Peygamber Efendimiz şöyle
buyurdu:
-Evet! Eve iki
misafir gelmişti. Fakat
bunlardan birisi hakiki insan
değil,
insan sûretine giren rızıktı. Allah (c.c.) hanımını akıllandırmak için
rızkı
insan kılığına sokmuştu. Hanımın ise, yine misafirler için bir miktar
rızkı
gözden çıkarıp hazırladı, ama o rızık, eksilmedi.
Şunu iyi bilesiniz
ki, her misafir kendi
rızkı ile gelir. Ve kimse,
kimsenin rızkını yiyemez, eksiltemez... Hatta misafir, bir evin
bereketini
artırır ve o evin rızkında artma olur, buyurdular. Tabiî ki kadın, bu
hadiseden
sonra itiraz edecek durumda değildi.
Musa (a.s) ve Cennetteki Arkadaşı
Hz. Musa
Aleyhisselâm, bir gün münacatları esnasında «Ya Rabbî! Cennette benim
arkadaşım
kimdir, bana göster.» diye iltica eder. Hak Teâlâ ve Tekaddes
Hazretleri:
- Ya Musa! Filan
şehirde, filan çarşıda ve şu şemail ve isimde bir kasap vardır. O
kimsedir,
diye ilham eyler.
Hz. Musa
Aleyhisselâm hemen hareket eder ve o kasabı bulur. Dükkânının karşı
tarafında,
bir miktar seyrederek ahvaline vâkıf olmak üzere oturur. Görür ki gayet
gaddar
ve zalim bir kimsedir. Sattığını hep eksik tartmaktadır. Hz. Musa'nın
hatırına,
bu kimse bana nasıl arkadaş olabilir, her halde o başka bir kimse
olması
lâzımdır, diye gelir. Tam o esnada Hz. Cebrail gelerek, o kimsenin
olduğunu
haber verir.
Hz. Musa
Aleyhisselâm akşama kadar dükkânın önünde oturur ve akşam olunca, kasap
bir
miktar et alarak elindeki zembiline koyar ve evine gitmek üzere iken,
Hz. Musa:
«Ya kasap, beni misafir kabul eder misin? diye sorar. Kasap da
«Buyurun, sizin
gibi muhabbetli misafiri asla görmedim. Bu gece hizmetinizle
şerefleneyim.» der
ve beraberce giderler. Hemen Hz. Musa Aleyhisselâmm önüne yemekler
koyar ve
«Ey mübarek zat isterseniz siz yeyin. Şayet beraber yiyelim derseniz,
bir
miktar beklemeniz lâzım gelecek. Zira benim çok mühim bir işim vardır,
müsâdenizle onu yerine getireyim.» der. Ve getirmiş olduğu eti iyice
pişirip,
evin köşesinde asılı bir zembıM aşağıya indirir. İçinden son derece
küçük ve
zayıf bir kadın çıkarır. O'nun ağzına yavaş yavaş eti verir. Karnını
doyurduktan sonra altını da temizler ve tekrar yerine asarak Hz. Musa
Aleyhisselâmın yanına gelir. Özür dileyerek birlikte yemek yemeye
başlarlar.
Kadına yemek
yedirirken kadının dudakları bir kaç defa hareket etmiş ve konuşur gibi
olmuş.
Bu hali Hz. Musa Aleyhisselâm farketmiş olduğu için o kimseye:
- Ey kişi, bu
senin annen midir?
-Evet, annemdir.
Çok ihtiyar ve mecalsizdir. Her gün böylece dükkândan geldiğim zaman
hizmet
ederim.
- Yemek
yedirirken dudakları kıpırdadı. Sözü anlaşılır mı?
- Evet anlaşılır.
Her ne zaman, karnını doyurup hizmetini yaptığımda «Ya Rabbî, bu oğlumu
cennette Musa'ya arkadaş eyle.» diye dua eder.
- Ey kimse! Sana
müjdeler olsun kî, annenin duası dergah-ı izzette kabul oldu. Musa
benim, der
ve ilham-ı ilâhî ile oraya geldiğini söyler.
O kimse de çok
sevinir ve bütün günahlarına tevbe ve istiğfar ederek ibadet ile meşgul
olmaya
başlar.
Böylece annesine
yapmış olduğu hizmet sebebi ile, salihler zümresine dahil olur.
Kaynak:
Büyük Dini Hikayeler, İbrahim Sıddık İmamoğlu,
Osmanlı Yayınevi
Musa (a.s) ve Karınca
Hz. Musa a.s.,
köy köy, şehir şehir dolaşıp; insanlara Allah'ın dinini öğretirken, bir
gün
yolu Allah'ın, ceza olarak bütün halkını yaktığı bir köye
düştü ve:
"Ey
Rabbim"
dedi. "Bu köyde yaşayanlar
arasında çocuklar, günahsız, suçsuzz kimseler ve hayvanlar da vardı.
Sadece
suçluları ve günahkarları cezalandırabilecekken, böyle yapmayıp tüm
köyü cezalandırmışsın.
senin şefkatin ve acıman sınırsıdır ve sen tüm canlılara bu şefkatinle
davranırın. Sen işlerini de bizim aklımıızn eremediği yüksek bilginle
yaparsın.
Buna olan inancım tamdır. Fakat ben merak ettim; günahkarlarla beraber
masum
insanları niçin yaktın?" diyerek,fazla oyalanmadan, yoluna devam etti.
Bir müddet sonra
hem bir şeyler yemek, hem de yol yorgunluğunu biraz olsun üzerinden
atmakbir
ağacın altına oturdu. Ağacın az ötesinde büyük bir karınca yuvası
vardı.
Karıncalar harıl harıl çalışıyordu. Bu karıncalarda bir tanesi gelip
dinlenmekte olan Hz.Musa aleyhisselamı ısırdı. Musa a.s karıncaya
öfkelendi
Yerdeki kurumuş odunlardan birini ateşle tutuşturdu, geldi, tüm karınca
yuvasını ateşe verdi. Tüm karıncalar yanarak öldü. Musa a.s bildiren
dini
hükümler arasında karınca yakmak günah değildi.
Bunun üzerin
Allah (c.c) şöyle seslendi:
"Ey Musa!
Seni sadece bir tek karınca ısırmışken, sen bütün karınca yuvasını
ateşe mi
verdin. Bir karınca yüzünden koca karınca ülkesini her ana hamde eden,
beni en
güzel sözlerle öven bir toplumu yakıp yok ettin, öyle mi?"
Hz.Musa a.s.
gerek kendi gördüğü karşısında söyledikleri, gerek yaptığı karşısında
Cenab-ı
Hakk'ın seslenişinden öğrenmiş oldu ki;
Suçlularla
beraber olanlar, kendileri suçsuz olsalar dahi aynı cezaya
uğrarlar.
Ancak Allah c.c. hesap gününde onları birbirinden ayırır, her birine
hak ettiği
karşılığı fazlasıyla verir.
Bizler
de kötü insanlarla beraber
olmamalı, onların yaşadıkları yerlerde bulunmamalıyız. Bulunmak zorunda
kalırsak onları uygun bir lisan ile uyarmalı, oradan bir an önce
uzaklaşmaya
bakmalıyız.
Kaynak: Büyük Dini Hikayeler, İbrahim Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi
Musa (a.s.) ve Doğan
Musa Peygamber Yûsa Ibnî Nûn
ile birlikte çiktigi gezilerden birinde yolda giderlerken ansizin
karsilarinda bembeyaz bir kus görürler. Kus Hz. Mûsa'nin omuzlarina
konduktan sonra kendisen söyle seslenir:
"Ey Allah elçisi Musa!... Beni dogan kusu öldürecek. Ne olur beni koru!"
Musa Peygamber de kusu elbisesinin altina saklar.
Ardindan az sonra dogan kusu gelerek, "Ey Allah'in elçisi Musa!...
Benim yiyecegime, avima engel oluyorsun?" diye sorar.
Hz. Musa (a.s) Dogan'a "Sana sürümden istedigin koyunu keseyim. Birak
bu kusa dokunma, ne olur?" diye cevap verir.
"Ama koyun etini ben ne yapayim ondan hoslanmiyorum ki?" diyen Dogan'a
da Musa Peygamber su cevabi verir:
"Öyleyse sana kendi kabalarimdan bir miktar et keseyim de ye."
Tam bu sirada Musa Peygamber'in elbisesinin altinda sakladigi kus
havaya firlayarak uçar gider.
Pesinden de Dogan kanat çirparak havalanir.
Hz. Musa (a.s) arkalarindan seyre dalar. O, ne hikmettir? diye
düsüncelere dalmistir.
Bu iki küçük yaratigin bile hayat-memat derdine düserek birbirlerini
yemege kalkismalari karsisinda içi sizlayarak, aralarini bulmak için
Dogan'a kendi bacaklarinin kaba etlerini vermeye razi olmustur.
O, bütün varliklarin birbirine düsmeden kardesçe bir düzen içinde
yasamalarini arzu etmektedir. Zaten kutsal davasi da insan yiginlarini
aydinlik Allah yoluna davet ederek onlarin bu yolda insanca
yasamalarini saglamaktir.
Musa Peygamber kafasinda bu düsünceleri geçirirken kuslar tekrar yanina
sokularak onlardan biri, "Ben Cebrail'im" digeri "Ben de Mikail'im"
diye hüviyetlerini ortaya koyduktan sonra sözlerini söyle noktaladilar:
"Ey Musa!... Biz seni buraya denemek için geldik. Açikçasi yüce Allah
(c.c) bizi, Rabbinin kullari karsisinda takindigin sefkat ve merhamet
duygularinin ölçüsünü tartmak için gönderdi. Bizde bu görevimizi yerine
getirdik. Imtihani basariyla kazindiginizi müjdeleriz."
Yüce Allah (c.c) cümlemizi, sefkat ve merhamet duygulariyla donatsin,
amin...
Münafıkın Gözü Olmasaydı
Bir
gün öğle nemâzından sonra, Cebrâîl aleyhisselâm yetmişbin melek ile
gelerek,
En'âm sûresini getirdi. Resûlullah hazretleri o gece bütün Eshâb-ı
kirâmı Âişe
r.a hazretlerinin evinde topladı. Kandil yakıp, Sûre-i En'âmı okudular.
Kandil ışıksız oldu.
Resûlullah
hazretleri Ebû Bekr hazretlerine buyurdular ki,
-
Yâ Ebâ Bekr, kandili ışıklandır.
Bir
sâat sonra yine karardı.
Hazret-i
Resûl-i ekrem yine buyurdu.
-
Yâ Ebâ Bekr, kandilin ışığını çoğalt.
Hazret-i
Ebû Bekr, kandili ışığını çoğaltmak için kalkdı. Bakdı ki kandilin
yağı tükenmiş.
Dedi
ki,
-
Yâ Resûlallah! Kandilde yağ kalmamış. Bu gece yağ almak imkânımız da
yokdur.
Kandil bize lâzımdır, kelâm-ı Rabbilâlemîni okuyalım.
Hazret-i
Resûlullah buyurdular ki,
-
Bir mikdâr kendi ağzının tükrüğünden kandile damlat.
Âişe-i
Sıddika hazretleri buyurur ki,
-
Babam bir mikdâr ağzının suyunu, Resûlullah hazretlerinin emr-i şerîfi
ile
kandile damlatdı. Kandilin ışığı çoğaldı. Allahü tebâreke ve teâlâ
hazretlerinin emr ve fermânı ile şiddetli bir ışık oldu ki, Eshâb-ı
kirâmın
gözlerini kamaşdırdı.
Server-i
âlem 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem' hazretleri buyurdu ki:
-
Bu kandili söndürmeyiniz!
Kırk
gün kırk gece o kandil, Âişe-i Sıddîka hazretlerinin evinde yandı.
Bir
münâfık hazret-i Âişenin evine geldi. O kandili gördü.
-
Ne acâib kandil, kırkgün kırk gecedir sönmez, dedi.
O
sâatde o kandil söndü. Cebrâîl aleyhisselâm geldi ve dedi:
-
Yâ Muhammed! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri buyurur:
"Ben
çeşm-i bed [fenâ bakışlı] kullar da yaratdım. Eğer o münâfıkın
gözü olmasaydı, kıyâmete kadar o kandil; Ebû Bekrin 'radıyallahü
teâlâ anh'
ağzının suyunun bereketi ile sönmez idi."
Münker Nekir ve Hz.Ömer
Hazret-i
Server-i kâinât ve mefhar-ı mevcûdât, Resûlullah (sav),
bir gün meclis-i şerîflerinde kabr azâbını, münker ve nekîrin ne yol
ile gelip,
heybet ile süâl etdiklerini beyân buyurdular.
Hazret-i
Ömer (r.a) sordu ki,
-Yâ
Resûlallah! Biz kabre girdikden sonra, bu akıl bize verilip, sonra mı
süâl
olunuruz, yoksa verilmeden mi süâl olunuruz.
Hazret-i
Resûl-i ekrem (sav) buyurdular ki,
-Şimdi
ne aklda isen, kabrde de böyle olursun.
Ömer
(r.a) hazretleri dediler ki,
-Böyle
oldukdan sonra, üzülmeğe lüzûm yokdur.
Sonra,
Hz.Ömer (r.a) vefât etdi. Kabre defn etdikden sonra, Hz.Alînin (r.a)
falan zemânda, Hz.Ömerin böyle söylemiş olduğu hâtırına geldi. Göreyim
davâsının erimidir, diyerek kabrine geldi. Mubârek gözlerini yumup,
kalb-i
şerîflerini Hz.Ömerin ahvâline yöneltip, tam bir teveccüh ile
murâkabeye
vardıklarında, Allahü teâlâ gözlerinden perdeyi kaldırıp, durumu
müşâhede
etdiler. Gördüler ki, Münker ve Nekîr heybetle gelip,
Hz.Ömere
dediler ki,
-Rabbin
kim, dînin nedir, Peygamberin kimdir.
Hazret-i
Ömer onlardan süâl buyurdular ki,
-Yedinci
gökden buraya kadar, ne mikdâr yol geldiniz.
Dediler
ki,
-Yedibin
yıllık yoldur.
Hazret-i
Ömer (r.a) buyurdular ki,
-Yâ
siz yedibin yıllık yoldan gelinceye kadar Hâlıkı unutmadınız. Bugün
evimden
çıkıp, kabre gelince, Rabbimi ve dînimi ve Peygamberimi nasıl unuturum.
Melekler dediler ki,
-Yâ
Ömer biz de senin böyle cevâb vereceğini bilirdik. Lâkin bu heybetle
gelip,
süâl etmeğe memûruz.
Sonra,
Hz.Alî (ra) mubârek gözlerini açıp, Allahü teâlâ mubârek etsin, Ömer
da'vâsının eri imiş, dedi.
Hazret-i
Ömerin (ra) hilâfet müddetleri on sene, altı ay, yedi gündür. Ömrü
şerîfleri
altmışüç sene on gündür.
Kaynak:
Menakıb-i
Çihar Yar-i Güzin
Nafakası bitince ömrü de bitti
Zamanın halifesi
Harun Reşit, baş kadı Imam-ı Ebû Yusuf'la büyük velî Davud-u Taî
Hazretlerini ziyarete gitmişti. Davud-u Taî Hazretlerinin evine varıp
kapısını çaldılar. Kapıyı büyük velînin yaşlı annesi açtı. Harun Reşit
ve Ebû Yusuf yaşlı kadına Davud'la görüşmek istediklerini söylediler.
Kadın içeri girip görüşmek istediklerini söyleyince, Davud-u Taî
Hazretleri:
- Benim dünya ehli
kimselerle işim yok, diyerek kabul etmedi.
Halife ve Ebû Yusuf,
Şeyhin annesinden" görüşmelerini temin etmesini rica ettiler. Annesi
gelip tekrar kabul etmesini isteyince, Davud-u Taî Hazretleri:
- Anneye itaat
Allah'ın emri olmasaydı; görüşmeyi kabul etmezdim... Fakat anneme isyan
etmiş olmaktan korkarım, dedi ve görüşmeyi kabul etti.
Halife ve -baş kadı
içeri girdiler. Hazreti Davud, halifenin elini sıktıktan sonra:
- Eğer ateşte
yanmayacak olsaydı ne zarif ve güzel bir el, dedi ve birçok nasihatta
bulundu.
Ayrılacakları zaman
halife, Davud-u Taî Hazretlerine bir kese altın vermek istedi. Fakat
Davud Hazretleri kabul etmeyerek:
- Harcamak için
helâl mirasım olan evimi sattım. Onun parası bitince de ömrümü sona
erdirmesi için Allah'a dua ettim, dedi.
Harun Reşit parayı
vermeden oradan ayrıldılar.
Aradan hayli zaman
geçmişti.. Ebû Yusuf Hazretleri, Davud-u Taî Hazretlerinin irtihal
ettiğini söyledi. Hakikaten büyük veli o gün irtihali dar-i beka
etmişlerdi. İmam-ı Ebû Yusuf'a bunu nereden bildiğini sordular. O şöyle
anlattı:
- Davud
Hazretlerinin yakınlarından onun ne kadar parası olduğunu ve günlük
ihtiyacı için ne kadar sarf ettiğini öğrendim. Hesap ettiğimde bugün
parasının bitmesi lâzımdı. Parası bitince de ömrü bitmiş olacaktı.
Çünkü Allah'a (C.C.) öyle dua etmişti. Allah onun duasını reddetmez
kabul eder.
Kaynak:
Büyük Dini Hikayeler, Osmanlı Yayınevi, Tel: 0212 4619235
Nalıncı Baba
Adsız şansız bir Allah
dostu
Murat Han (III. Murat) o
gün bir hoştur.
Telaşeli görünür.
Sanki bir
şeyler söylemek ister, sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü
deseniz
hiç değil.
Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:
-
Hayrola
efendim canınızı sıkan bir şey mi var?
-
Akşam
garip bir rüya gördüm.
- Hayırdır inşaallah.
-
Hayır
mı, şer mi öğreneceğiz.
-
Nasıl
yani?
-
Hazırlan
dışarı çıkıyoruz.
Ve
iki
molla
kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki padişah hâlâ gördüğü
rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri ve kararlı
adımlarla
Beyazıd'a çıkar, döner Vefa'ya. Zeyrek'ten aşağılara sallanır. Unkapanı
civarlarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatli bakınır. İşte tam o
sıra, orta yerde yatan bir ceset gözlerine batar. Sorarlar 'Kimdir bu?'
Ahali 'Aman hocam hiç bulaşma' derler, 'ayyaşın meyhur'un biri işte!'
-
Nerden
biliyorsunuz?
-
Müsaade
ette bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz.
ÖFKELİ
KOMŞULAR
Bir
başkası
tafsilata girer.
-'Biliyor
musunuz?' Aslında iyi sanatkârdır.
Azaplar çarşısında çalışır, nalının hasını yapar. Ancak kazandıklarını
içkiye, fuhşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem nerede namlı
mimli kadın varsa takar peşine.
Hele
yaşlının biri çok öfkelidir.
-İsterseniz
komşulara sorun. Sorun bakalım, onu bir kere olsun cemaatte gören
olmuş mu?
Hasılı
mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdil-i kıyafet
mollalar kalırlar mı ortada. Tam Vezir de toparlanıyordur ki padişah
önünü
keser.
-
Nereye?
-
Bilmem.
Bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
-
Millet
bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem. Ama biz gidemeyiz.
Öyle veya böyle tebamızdır. Defnini tamamlasak gerek.
- İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.
-
Olmaz.
Rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
- Mollalığa devam. Naaşı kaldırmalıyız en azından.
-
Aman
efendim. Nasıl kaldırırız?
-
Basbayağı kaldırırız işte.
-
Yapmayın
etmeyin sultanım, bunun yıkanması paklanması var. Tekfini,
telkini...
-
Merak
etme ben beceririm. Ama önce bir gasılhane bulmalıyız.
-
Şurada
bir mahalle mescidi var ama...
- Olmaz. Vefat eden sen olaydın nereden kalkmak isterdin?
-
Ne
bileyim Ayasofya'dan, Süleymaniye'den. En azından Fatih
Camii'nden.
-
Ayasofya
ile Süleymaniye'de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem.
Ama Fatih Camii'ni iyi dedin. Haydi yüklenelim.
Ve
gelirler
camiye. Siyavuş Paşa sağa sola koşturur kefen, tabut bulur.
Padişah bakır kazanları vurur ocağa. Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar
ki naaş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur aydınlanır alnında.
Yüzü
şakilere benzemez. Hem mânâlı bir tebessüm okunur dudaklarında.
Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin ona keza. Meçhul nalıncıyı
kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine hayli
vardır daha. Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır:
-
Sultanım
yanlış yapıyoruz galiba
-
Nasıl
yani?
-
Heyecana
kapıldık, cenazeyi sorup araştırmadan getirdik buraya,
Kimbilir
hanımı vardı belki, belki de yetimleri?
-
Doğru.
Öyle ya. Neyse, sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp
geleyim.
BİZİM
EFENDİ BİR ALEMDİ
Vezir
cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya
koşar. Nitekim sorar soruşturur, nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı
bir
kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler, sanki bu vefatı bekler gibidir.
-
Hakkını
helal et evladım .Belli ki çok yorulmuşsun.
Sonra
eşiğe
çöker ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar. Ağlar mı? Hayır. Ama
gözleri
kısılır, belki hatıralara dalar. Neden sonra silkinip çıkar hayal
dünyasından.
-
Biliyor
musun oğlum?' diye dertli dertli söylenir, Bizim
efendi bir âlemdi
vesselâm. Akşamlara kadar nalın yapar, ama birinin elinde şarap şişesi
görmesin, elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip
dökerdi
helaya.
-
Niye?
-
Ümmet-i
Muhammed içmesin diye.
-
Hayret.
BAK ŞU İŞE!
Sonra
malum
kadınların ücretini öder eve getirirdi.
-
Ben
sizin zamanınızı
satın aldım mı, aldım. Öyleyse şimdi dinleseniz gerek, der çeker
giderdi, ben menkibeler anlatırdım onlara. Mızraklı İlmihal, Hüccet-ül
İslâm
okurdum.
-
Bak sen!
Millet ne sanıyor halbuki.
-
Milletin
ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere
giderdi. 'Öyle bir imamın arkasında durmalı ki' derdi, 'tekbir alırken
Kabe'yi görmeli.'
-
Öyle
imam kaç tane kaldı şimdi.
-
İşte bu
yüzden Nişanca'ya, Sofular'a uzanırdı ya. Hatta bir gün
-
Bakasın
Efendi! Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü
belleyecek. İnan cenazen
kalacak ortada'. dedim,
-
Doğru
öyle ya?
- Kimseye zahmetim olmasın! deyip mezarını kazdı bahçeye.
Ama
ben
üsteledim.
-
İş
mezarla bitiyor mu? Seni kim yıkasın, kim
kaldırsın? dedim.
- Peki o ne dedi?
-
Önce
uzun uzun güldü, sonra
-
Allah
büyüktür hatun, hem
padişahın
işi ne? dedi.
.....
İşte
Nalıncı
Baba o adsız sansız Allah dostlarından biridir. Asıl adı,
Muhammed Mimi Efendidir. Bergamalıdır. 1592 yılında vefat etti. Cenaze
hizmetlerini bizzat padişah gördü ve mübareği evine defnetti. Kabri
üzerine
bir kubbe, önüne bir çeşme koydurdu. Dahası bir tekke ile yaşattı
adını.
Türbesi Unkapanı'nda, Cibali tütün fabrikasının arkasında, Haraçzade
Camii
karşısındadır.
Namusa saldıran erkeğin cezası
Hüzeyl kabilesinden
Medineli Hamele, devesine binmiş, kırda gidiyordu.
İlerideki vahada koyunlarını otlatan Raşid’in kızı Es’ile’yi gördü.
Es’ile, koyunları sürerken rüzgâr yüzündeki
örtüyü sıyırmış, onun sahip olduğu fıtrî güzelliği gören Hamele,
fikrini bozmaya niyet etmişti.
Sürüye yaklaşınca devesini çökertip dizlerinden
bağladı, yalnız bulunan Es’ile’ye seslendi:
– Es’ile, beni reddetme. Seninle beraber olalım.
Es’ile’nin cevabı makuldü:
– Buradan derhal uzaklaş. İyi niyet sahibi isen
babama müracaat et. Beni eş olarak iste. O seni reddetmez.
Fakat Hamele’de iyi niyet yoktu. Sadece geçici ve
zevkli bir macera yaşamayı düşünüyordu. Es’ile’ye doğru yürüdü. Es’ile,
başka çıkış yolu kalmadığını anlayınca bütün cesaret ve hiddetini
toplayarak namusunu savunmaya karar verdi. Kapışmada çok sürmeden
Hamele’yi yere yatıran Es’ile:
– Def olup gidecek misin, yoksa başını
parçalayayım mı? dedi.
Hamele söz verdi. Hemen def olup gideceğini
söyledi. Ne yazık ki yatırıldığı yerden kalkar kalkmaz hücumunu
tekrarladı. Es’ile yine bir hamlede onu yere yatırdı. Hareketsiz hale
getirerek teklifini tekrarladı.
– Buradan def olup gidecek misin, yoksa şu taşla
başını parçalayayım mı?
Bu zor karşısında kesin söz veren Hamele, yine
yakasını sıyırdı. Ne yazık ki, sözünde bu sefer de durmadı, yalnız
bulduğu Es’ile’ye hücumunu tekrarladı. Es’ile güçlü ve hiddetliydi. Onu
yere yıkıp göğsü üzerine çöktü. Başına yanındaki büyük bir taş
parçasıyla öylesine vuruşlar vurdu ki, mütecaviz Hamele, artık yerinden
kalkamaz, kalksa bile hücumunu tekrar edemez hale geldi.
Bundan sonra koyunlarını sürerek oradan uzaklaşan
Es’ile, böylece şerefini korumuş, namusuna leke kondurmamıştı. Az sonra
oradan geçen bir yolcu kafilesindeki Hüzeylliler Hamele’yi tanıdılar.
– Ne oldu sana böyle Hamele? dediler. Hamele:
– Sormayın, devem beni yere attı, düşünce böyle
oldum, dedi.
– Deven burada dizlerinden bağlı, şu taşta da kan
var, ayrıca başında da taşın açtığı yaralar görünüyor, deyince kızardı:
– Ne diyorsam öyle, daha ne inceliyorsunuz, beni
deveme bindirip evime götürün, dedi.
Hamele’yi evine götürdüler. Birkaç gün yattıktan
sonra iyi olma ümitleri kaybolmaya başladı. Kendisine sordular:
– Başına bu durum sebebiyle ölüm gelecek olursa
kimi dava edelim, kan diyetini kimden isteyelim?
Titrek sesle açıkladı:
– Kanımdan, Es’ile’den başkası sorumlu değildir.
Bu cümle, Hamele’nin son sözleriydi. Başı yana düşüverdi.
Hüzeyl ileri gelenleri toplanıp Resûlüllah’a
geldiler:
– Oğlumuz Hamele’nin kanını, Raşid ödeyecektir.
Dava ediyoruz.
Resûlüllah Hazretleri Raşid’i çağırttı.
Raşid’in asıl adı Zalim’di. Resûlüllah, İslâm’a
girince Zalim ismini Raşid olarak değiştirmişti. Durumu anlayan Raşid:
– Benim öyle bir ölümden haberim yok. Ne gördüm,
ne de işittim, deyince:
– Ya Resûlâllah, Raşid’in kendi değil, kızı
Es’ile’dir katil, dediler.
Az sonra Es’ile yakalanarak getirildi.
– Es’ile, bak senin Hamele’yi öldürdüğünü iddia
ediyorlar, ne dersin?
Es’ile dalgın, aynı zamanda tereddütlü idi.
Sadece:
– Hiç kadın erkeği öldürebilir mi? diyebildi.
Ancak bu sözün gerçek bir müdafaa olmadığını
hemen anladı. Sonra vahiy gelerek Allah’ın Resûlü’ne olayı haber
vereceğini de düşündü. Hadiseyi aynen anlatmaya karar verdi.
– Üç defa üzerime yürüdü, iki defa yatırıp söz
aldım. Defolup gideceğine söz verdi. Kurtulunca üçüncü defa üzerime
geldi. Ben de şerefimi ve namusumu müdafaa için başını yaraladım, bana
hücum edemez hale getirerek kaçıp kurtuldum. Sonra öğrendim ki, o
yaralardan ölmüş.
Hüzeylliler hep birlikte bağrıştılar.
– Suçunu itiraf etmiştir, diyetimizi isteriz.
Resûlüllah Hazretleri de kararını açıkladı:
– Es’ile namusunu müdafaa etmiştir. Mütecaviz
Hamele de kanını heder etmiştir. Böylece dava bitmiş, diyet ortadan
kalkmıştır. Hüzeylliler süklüm püklüm. Raşid ve Es’ile şen ve şatır,
evlerine döndüler. Asr-ı Saadetten bir namusu koruma olayı böylece
tarihe geçti, bize de ibretlerinize sunmak düştü.
Kaynak:
Yeni Aile İlmihali, Ahmed Şahin, Cihan Yayınları
Nereden ve Nasıl Aldın
Hazret-i
Ebû Bekr-i Sıddîk (r.a) hazretlerinin bir
kölesi vardı. Ömrünün sonlarında her akşam iftâr vaktinde yemek
getirirdi.
Âdet-i şerîfleri öyle idi ki, nereden ve nasıl aldığını, kimden satın
aldığını,
onun san'atı ve mesleği ne olduğunu o köleden sormayınca o yemekden bir
lokma
ağzına koymazdı. Bu köle bir gece yine yemek getirdi. Ebû Bekr-i Sıddîk
(r.a)
süâl etmeden, mubârek elini uzatıp, bir lokma yemekden aldılar.
Köle
dedi ki:
-
Ey Efendi. Ne oldu ki, bu akşam sormadan yemeğe el uzatdınız.
Ebû
Bekr-i Sıddîk (r.a) hazretlerinin mubârek gözleri yaş ile dolup,
buyurdu:
-
Yâ Gulâm. Açlık bana sıkıntı verip, sabırsızlandırdı. Böylece bu hâl
başıma
geldi. Şimdi bana haber ver ki, bu akşam yemeği nereden getirdin.
Köle
dedi ki:
-
Câhiliyye vaktinde, raks ve oyun oynardım. Bir gruba raks etdim.
Onlara hoş
geldi. Bana dediler ki, şimdi bir nesnemiz yokdur. Va'd etmişlerdi ki,
elimize
birşey geçdikde sana iyilik ederiz. Ben bugün gördüm ki, onların elleri
doludur. Ben va'dlerini hâtırlatdım. Yiyeceği bana verdiler.
Ebû Bekr-i Sıddîk (r.a) bunu işitdi. Çok üzüldü. Ağladı. Yemeği
önünden atdı.
Parmağını boğazına o kadar sokdu ki, kay' etdi. O lokma karnından
dışarı geldi.
Kendine eziyyet verdi. Mubârek yüzü göğerdi ve karardı. Mubârek yüzünün
şeklinin değişikliğini görenler, bir mikdâr su içmesini ve bu üzüntüden
halâs
olacağını söylediler. Sıcak su getirdiler. İçdi, bir kerre dahâ kay'
etdi.
Rahâtsız oldu. İnceledi ki, karnında bir şey kalmadı.
Dediler
ki,
-
Yâ Sıddîk, bu kadar kendinize sıkıntı ve zahmet, bir lokmadan dolayı
mıdır.
Buyurdu ki, evet. Resûlullah (s.a.v) hazretlerinden işitdim.
Buyurdular
ki,
-
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri, yidiği harâm olan kimselere
Cenneti
harâm etmişdir.
Sonra
başını yukarı kaldırıp,
-
Yâ ilâhel âlemîn! Yidiğim lokma için elimden geleni yapdım. O
lokmaları kay'
etdim. O lokmadan damarlarımda birşey kaldı ise afv et. Bu za'îf kulun,
Cehennem azâbına dayanamam diye, düâ buyurdu.
Bu
o Ebû Bekrdir ki, Resûlullah (s.a.v) hazretleri,
(Ebû Bekr benim gözüm ve kulağım gibidir) buyurdu.
Neyin Var A Kişi
KURTUBİ
Tefsirinde
nakledildiğine göre, sahabîlerden biri Nebiler Sultanının mübarek
huzurlarında
hep kederli görünürlerdi.. Yüzünde ızdırap çizgilerinin izleri vardı..
Bir gün
Allah'ın Peygamberi o sahabîye dediler ki:
Seni hep
üzüntü ve keder içinde görüyorum. Neyin var?
Seni bu derece üzen şey ne ola?
Gerçekten
o sahabî pek kederliydi. Can kuşu ten
kafesinde çırpınıp durmaktaydı.. Birden gözleri buğulandı, dudakları
acı ile
büzüldü. Dili düğüm düğüm oldu da tek kelime söyleyecek takati kendinde
bulamadı. Ne var ki, şefkat ve merhametin ve en güzel huyun sahibi
Cenab-ı
Peygamber (Sallallahû Aleyhi ve Sellem), onun yanık yüreğine bir damla
inayet
suyu serpti:
Ey
Allah'ın kulu, dedi, bana açamadığın derdini başka
hiç kimseye açmak imkanın olmaz... Benim indimde ayıplanıp kusurlu
görülmezsin.
Seni bu hale sokan derdini bana anlat ki, deva olayım!..
O iki
Cihanın Saadet Güneşi, o herkesin imdadına
yetişen Rahmet Peygamber demirin gönlündeki pası bile giderirdi. Kaldı
ki bir
insanın derdine deva olmasın...
Biraz
cesaret bulan sahabînin dilindeki düğüm birden
açıldı. Ah ve enin ederek anlatmaya başladı:
Ey
Allah'ın Rasulü, ey kokusu hoş Nebi!. Allah beni
sana feda kılsın... Benim öyle bir günahım vardır ki, bunu hatırladıkça
üzüntüye gark oluyorum. Öyle zannediyorum ki, Rabbi Kerîmimin huzurunda
bu
günahın hesabını veremeyeceğim!..
Kainatın
Efendisi, ümit dalları kurumuş gibi görünen bu sahabîye teselli etti ve
dedi
ki:
Sen
günahının
ne olduğunu anlat!.. O sahabî, iki gözleri iki çeşme halinde şöyle
anlattı:
Ey
Allah'ın
Rasulü, İslam'dan önceki cehalet devrinde ben de kızlarını öldüren
bedbahtlardan biriydim. O korkunç günler bir kabus gibi beni de
sarıvermişti. En son
olarak tek kızım kalmıştı. Annesi:
Ey
efendi,
diyordu, bu işve fidanıma kıyma!.. Böyle bir gülü dalından koparmak
reva
mıdır?..
Onun
yalvarışları karşısında ben de tek kızımı öldürmekten vazgeçmiştim..
Ne var
ki,
kızım da günden güne büyüyor, gittikçe güzelleşiyordu. Öyle bir yüzü
vardı ki,
sanki nar çiçeğine benzemedeydi. Allah'ın Kudret eli ona canlar yakan
bir
güzellik vermişti. Beni bir namus gayretidir aldı. Cehalet damarım alev
seli
halinde köpürdü, akıl ve idrak aynası çatladı:
Onu
diyordum,
bir başkasının evine bir başka adama nasıl verebilirim?
BÜYÜYÜP
serpilen, servi gibi nazla salınan kızımın evde beklemesini istemediğim
gibi, kocaya verip de bir başkasına terk etmeyi de hazmedemiyordum.
Hasılı,
kanlı cehalet beni zehir pençesinde nefes nefes sıkıyordu. Adem
evlatlarının
ezeli düşmanı şeytan da sahnedeydi, meydanlarda zıpzıp oynuyor, beni
durmadan
dürtüyordu.
Vah
sana!.. Sen
nasıl bir adamsın. Sende hiç namus gayreti yok mu?
Nihayet
lanetli
İblîs galebe çaldı. Aileme:
Ey iyi
hatun,
dedim, şu köydeki akrabamı ziyarete gideceğim, kızımızı da giydirip
süsle, onu
da beraber götürmek istiyorum!..
Zavallı
kadın
ne bilsin... Kurdun eline kuzuyu teslim ediyordu. Pek sevindi ve nar
çiçekleri
gibi taze kızını giydirip süsledi. Bende kızın elinden tutup yola
çıktım...
Yolları elime dolayıp gidiyordum...
O nur
yumağı
masum çocuk ardımca kuşlar gibi sekerek geliyordu. Ölüme gittiği
nereden
bilecekti.
Nihayet
yolumuz
ıpıssız bir vadiye uğradı. Orada tasarladığım bir kuyu vardı. Bu kuyu
oldukça
derin ve korkunçtu. İçine düşenin çıkmasına imkan yoktu. Nice can
Yusuf'unu
yutacak derinlikteydi. Adeta ağzını açmış bir canavara benziyordu.
Gökte
güneş
fokurduyor, yerde kumlar kavuruyordu. Çölün öldürücü sıcağı beynimizi
kaynatmak
üzereydi. Küt küt adımlarla yürüyerek kuyunun başına geldik. Kızım
benim ürkek
halimden şüphe etmişti. Yaralı keklikler misali titriyor, iri iri
gözlerle
yüzüme bakıyordu...
Ölüm
kuyusu
ağzına kadar su ile doluydu. Artık muradım hasıl olacak, ben bu kızdan
ebedî
olarak kurtulacaktım. Bu sırada kızımın elinden tutup suya bakması için
kuyu
ağzına kadar getirdim. Masum yavru, ak güvercinler gibi titreyerek
çığlığı
bastı:
Vah
başıma
gelen!.. Demek babam beni boğmak istiyor, demek yine şeytan yol
kesiyor?..
Demek ben de sırf kız olarak dünyaya geldiğim için ölüme mahkum
ediliyorum?..
Bir an
vicdanım
harekete geçti, cehalet sisleri aralandı, akıl yayı oku attı. Onu
bıraktım.
Başımı iki ellerim arasına alıp düşünceye daldım...
İçimde
bir
acayip tufan, bir ateş seli... Bu kötü işten vazgeçmeyi murad
ediyordum, fakat
cehalet timsahı vicdan kuşunu yutuveriyordu. Lanetli İblîs de kulağımın
dibinde
tezgahını kurmuştu:
Sen,
diyordu,
ne beceriksiz adamsın!.. Bu kızı kuyuya atıp helak etmezsen, bir
başkasının
eline verecek, namusunu çiğneteceksin. O zaman daha mı iyi olacak?
Kendine gel,
onu buracıkta öldür, yüzünün akı ile evine dön!..
Şeytanın
fitne
davulu beyin zarımı çatlatmış olacak ki, bir canavar gibi kızımın
üstüne
atıldım. Onu sürükleye sürükleye kuyunun başına getirdim. Kız son bir
gayretle
çırpınıyor ve:
Ey
babam,
diyordu, kıyma bana!.. Benim günahım ne ki, ölüme layık görülüyorum!..
Artık ne
akıl,
ne idrak, ne vicdan çalışmıyordu. Kızımın çığlıkları çöllerde yankılar
yapmaktaydı... Nihayet onu tepesi üzerine kuyunun içine atıverdim. Her
şeye
hayat kaynağı olan su, kızıma ölüm kıskacı oluvermişti. Karanlık su,
çığlığıyla
beraber kızı da yutuvermişti... Kuyunun dalgaları bir ip gibi kıvrım
kıvrım
kıvrılarak çocuğu dibe çekti...
Gözleri
bulut
gibi yaşlar döken sahabî, bir nefes durup yaşlı gözlerini Allah
Rasûlünün
mübarek yüzüne dikti ve şöyle devam etti.
Ey
Allah'ın
Rasûlü, ey eşi bulunmaz inci!.. Daha sonra Allah bize acıdı, bize kendi
içimizden bir Peygamber gönderdi... Bizi Nübüvvetle şereflendirdi...
Siz de
bizi İslam ile, îman ile tezyin ettiniz. Ve evvelce işlediğimiz
şeylerin ne
kadar cahilce olduğunu anladık... Öyle de, vicdanım sızlayıp
durmadadır...
Yüreği yaralı bir baba, nasıl kederden kurtulur, hüzünden azade olur?..
Ey
Nebiyyi
Ahirzaman!.. İşte beni devamlı gam seline sürükleyen derdim budur!..
NİHAYETSİZ olan
Mülkün Seyyidi ve Kevser Havuzunun Sahibi, bu yürek parçalayan
sahneleri yeniden yaşıyormuş gibi titredi ve mübarek gözleri yaşlarla
doldu..
Mecliste bulunan diğer sahabîler de hıçkırıklarını tutamıyorlardı...
Allah'ın
Şerefli Nebisi, ona derin derin baktı "Senin günahın affolmaz"
demedi.. Şöyle buyurdu:
Eğer
cehalet
devri günahları bağışlanmasaydı seni de aynı şekilde cezalandırmaktan
geri
kalmazdım!..
O
karanlıktan
bu aydınlığa eriş, işte Nebiler Sultanının sayesinde oldu. Taş
kalbli
insanları gözü yaşlı ceylanlar haline getirmek devleti O'na bahşedildi.
O'nun
muhabbetiyle gönüllerini yakanların sayısı gökteki yıldızların sayısını
geçmiştir. İnsanlık alemi Peygamberler Peygamberini tanıdığı ve
O'na
bağlandığı gün kurtulacaktır...
Muhammed
Hak
Elçisi...
Nur, rahmet, sonsuz güzel,
Ey can, O' nu sev!..
Olmaz, hiçbir şey O'nsuz güzel!..
Mustafa
Necati Bursalı
Altınoluk Dergisi
1987 -
Subat, Sayı: 012, Sayfa: 035
Niçin Ağızları Kapalı
Şeyh
Necmüddin Ali (k.s.) hazretleri anlatıyor:
Zaman
zaman ziyaretime gelen bir kadın vardı. Basîreti (kalp gözü) açık bir
hâtundu.
Yine bir gün ziyâretime gelmişti. O sıralar elim biraz dardı ve o da bu
hâlimi
biliyordu. Evimde bir-iki göz ambar vardı. Eğer Allah Teâlâ, hubûbattan
arpa-buğday gibi bir şey verirse o ambarlara koyardım. Şimdi ise onlar
boştu.
Kullanılacakları zamana kadar temizce dursunlar diye ağızlarını
kapatmıştım. O
kadın içlerinde bir şey var zannetti ve bana dedi ki:
-
Mâdem ki elin dar, niçin şu ambarların içindekilerden azık
edinmiyorsun?
-Boş
onlar, dedim.
-
O
halde, dedi, niçin ağızlarını kapalı tutuyorsun?
-Temiz
dursun diye...
Kalktı,
onların kapaklarını açtı ve şöyle dedi:
-
Bunlar, ağızları kapalı oldukları için boştur. Eğer ağızları açılsa,
onlar da
aç ve açık olan ağız gibi olurlar. Hak
Teâlâ aç ve açık olan ağızın
rızkını
gönderir. İhtiyaç vakti
gelince, her şeyin rızkını yine kendisine
münâsip bir
şeyden eriştirir.
O
kadın bu işi yapınca, çok geçmeden Allah (c.c.) o
ambarlara o kadar buğday gönderdi ki, bölmelerin hepsi doldu taştı.
Alıntı:
Abdurrahman Câmi
k.s., Nefehâtü'l-Üns, Terc. Lâmiî Çelebi, v. 1532 Fazilet
Takvimi,
2001
Niçin Evlenmiyor
Râbia-tül
Adeviyye,
-Niçin evlenmiyorsun?" diye ısrâr
edenlere şöyle söyledi:
-Benim üç büyük derdim var. Bunların
sıkıntısından kolayca kurtulmamı garanti ederseniz, o zaman evlenirim.
Birincisi, acabâ son nefesimde îmânımı
kurtarabilecek miyim?
İkincisi,
Kıyâmet gününde amel defterimi sağ tarafımdan mı, yoksa sol tarafımdan
mı verecekler?
Üçüncüsü,
herkesin hesâbı görüldükten sonra bir grup Cehennem'e ve bir grup
Cennet'e giderken, acabâ ben hangi grupta bulunacağım? dedi.
O kimseler;
-Biz bu suâllerin cevâbı olarak
size bir şey söylemekten âciziz" dediler.
-O
halde önümde böyle dehşetli günler varken ve bu günlere hazırlanmak
elbette lâzım iken, evlenmeyi nasıl düşünebilirim? buyurdu.
Nûh Tufanı ve Kediyle Köpek
Nûh Peygamber Tufan hadisesi başlamadan önce bir gemi inşâ ettirdi. Bu
gemiye bütün yeryüzü canlılarından birer çift aldı. Gemi tamamen
dolmuştu. Onun için de çiftlerin birbirleriyle cinsî birleşmede
bulunmalarını yasakladı. Çünkü birleşirlerse üreyip gemiyi
batırabilirlerdi.
Gemideki canlıların arasında
kedi ile köpek de yer alıyordu. Köpek, Nûh peygamberin "Sakın cinsi
münasebette bulunmayın. Çünkü batarız" diye sıkı talimatına rağmen bir
gün dayanamayıp hemcinslerinden biriyle çiftleşir. Köpeğin
çiftleştiğini gören kedi hemen gidip durumu Nûh peygambere bildirir.
Hz. Nûh (a.s.) da köpeği çağırtarak iyece bir azarlar.
Fakat bir süre geçtikten sonra köpek dayanamayıp yine çiftleşir. Daima
köpeğin hareketlerini kollayan kedi de durumu tekrar Hz. Nûh'a
yetiştirir. Köpeği çağırtan Hz. Nûh (a.s.) yine kendisini iyice bir
haşlar. Köpek bakar ki kurtuluş yolu yok, inkâra yeltenir. Ben böyle
bir hareket yapmadım, diye ayak diretir. Kedi yaptı, köpek de yapmadım
derken konu iyice arapsaçına döner. İşin böylesine kargacık burgacık
bir hâl aldığı bu sırada kedi bütün kurnazlığını ortaya seren bir
teklif atar. Nûh peygamber'e "Ey Allah elçisi!" der. "Ben köpeği sizin
emrinizi çiğneyerek hem cinsiyle cinsi birleşmede bulunurken şu iki
gözümle gördüm. Fakat o, inkâra yelteniyor, zararı yok. Mademki inkâr
ediyor, siz de Allah'a yalvarıp yakararak onları size suçüstü
göstermesini dileyin. Eminim ki o zaman onları yakalayacak ve kimin
doğru söylediğini gözlerinizle göreceksiniz."
Bunun üzerine Nûh peygamber Allah'a dua ve niyaz eder. Der ki, "Ey
Rabbim! Köpekler emirlerime ayak uydurmuyor. Suçlarını yüzlerine
vurduğumda da inkâra kalkışıyorlar. Bana onlara suç işlerken göster de
ben de bu konuda aydınlığa kavuşayım. Kimin haklı, kimin haksız
olduğunu anlayayım."
Bu duanın üzerinden bir süre geçtikten sonra bir gün köpek yine nefsine
hâkim olamayıp hem cinsiyle temasa geçer. Fakat artık Nûh peygamberin
duası kabul olunmuş, o yüzden de kendilerini mutlaka suçüstü
yakalayacaklardır. Kuvvet ve kudretine nihayet olmayan Allah (c.c.)
birleşen köpeklere öyle bir illet verir ki çiftleşme esnasında uzun
zaman bir türlü birbirlerinden kopamazlar. Öylesine kenetlenmişlerdir
ki ne kadar didinseler ayrılmaları imkânsızdır.
Tabii durumu uzaktan seyreden kedi yine her zaman ki gibi haberi Hz.
Nûh'a uçurmakta gecikmez. Durumu haber alan Hz. Nûh (a.s.) hemen olay
yerine gelir ve köpekleri çiftleşme halindeyken görür. Köpek öylesine
mahcup olur, öylesine utanır ki, o anda yer yarılsa hiç tereddüt
etmeden dibine girecektir. Bunun üzerine kediye diş bilemeye başlar ve
de ardından kedi için Allah'a şöyle beddua eder:
"Ey Rabbim! Benim rezaletim meydana çıktı. Yeteri kadar mahbup oldum.
Fakat dilerim senden bu kediyi de cinsi münasebet sırasında bütün
mahlukata karşı mahcup ve rezil edersin. Tıpkı beni ettiği gibi."
İçten ve yanık bir sesle dua eden köpeğin dileğini yüce Allah (c.c.)
kabul eder. İşte o yüzden de kedi cinsi münasebette bulunurken acı
feryatlarla bütün etrafı ayağa kaldırır. Çünkü köpeğin sırrını
açmıştır. Çünkü söz taşıyıcılık ve dedikodu etmiştir.
İşte kedi gibi, mümin kardeşlerinin sırlarını yayan, ara bozmak için
ona buna söz taşıyan, ötekini berikini çekiştirmekten zevk duyan
kimselerin de yüce Allah (c.c.) kıyamet günü mahşer toplantısında,
bütün yaratıkların huzurunda, tüm kusur ve günahlarını bir bir ortaya
dökecektir.
Nuşirevan'ın Adaleti
Nuşirevan'ın
Adaleti
Hazreti
Ömer ve Sa'd İbni Vakkas Hazretleri, İran'a at satmaya gitmişlerdi.
İran'a
vardıkları zaman şehrin girişinde cirit oynayan bir kısım genç görüp
seyre
daldılar. Bir ara yabancıların kendilerini seyretmekte olduğunun
farkına
farkına varan gençlerden birisi yanlarına gelip "Bedeviler" gibi
sözlerle hakaret ettikten sonra, satmak için getirdikleri ve üzerine
bindikleri
Arap atlarını ellerinden zorla aldılar.
Hazreti Ömer ve Sa'd ibni Ebi Vakkas Hazretleri ticaret maksadıyla
geldikleri
şehre meyüs ve mükedder vaziyette girdiler. Yanlarında yiyecek bir
şeyleri
olmadığı gibi paraları da kalmamıştı. Aç susuz akşam olmasını
beklediler. Akşam
olunca da bir hana vardılar. Kapıdan girer girmez hancı, misafirlerin
yabancı
olduğunu ve üzüntülü olduklarını anladı. Neden üzüntülü olduklarını
sordu.
Hazreti Ömer daha üzüntülü görünüyordu. O hiç konuşmadı. İbni Vakkas
Hazretleri
ise başından geçenleri hancıya dert yanarak anlattı. Hancı
misafirlerini
dinledikten sonra:
-
Siz kederlenmeyin, bizim hükümdarımız son derece âdildir. Ya atlarınızı
buldurur, yahut bedelini tazmin eder. Sizin anlattığınıza göre
elinizden atları
alan hükümdarın kendi oğludur. Ama o mutlaka bu meseleyi halleder,
diyerek
teselli verdikten sonra:
-Her
sabah hükümdarımız pazar yerinde halkın önünden geçer ve halk ona dert
ve
dileklerini bildirirler. O da ne icab ediyorsa hemen yapar. Siz
sabahleyin
hemen pazar yerine gidin vaziyeti anlatın dedi.
Sabah,
Hazreti Ömer ve arkadaşı pazar yerine çıkıp hükümdarı beklemeye
başladılar. Biraz sonra hükümdar yanında tercümanları olduğu halde
geldi.
Herkes nesi varsa açık açık söylüyor o da gerekeni hemen orada yapıyor
veya
yapılmasını emrediyordu. Sıra Hz. Ömer ve İbni Vakkas'a geldi. Onlarda
başlarından geçenleri anlattılar., atlarının bulunup geri veilmesini
dilediler.
Hükümdar
bunları dinleyince yüzü çok asıldı ve üzüntülü olduğu her halinden
belli idi. Bir kese altın verdi ve atlarının da bulunacağını söyledi.
Hükümdar
tercüman vasıtası ile konuşuyordu, tercüman ise atı alanların
hükümdarın oğlu
olduğunu söylememişti. Hazreti Ömer ve Ebû Vakkas Hazretleri yine akşam
kaldıkları hana geldiler. Bu sefer yanlarında paraları da vardı,
karınları da
toktu. Hancının parasını verdiler, o gece de orada kalıp sabahleyin
yola
çıkmayı düşünüyorlardı. Hancı ne olduğunu sordu. Onlar hükümdarla
görüştüklerini ve atları bulacağını söylediler, dedi.
Hancı
birden öfkelendi ve :
-Demek
kendi oğlu olduğu zaman iş değişiyor, dedi.
Sabah
oldu bu sefer hükümdarın karşısına hancı çıkıp:
-Hükümdarım,
suçu işleyen başkası olur ceza verirler de, sizin oğlunuz olursa
cezasız kalır öyle mi? dedi.
Nuşirevan
bunu duyunca rengi değişti ve çok sinirli olduğu besbelli idi:
-At
sahipleri yarın şehir terketsinler... Fakat biri şehrin kuzey, biri
güney
kapısından çıksın dedi.
Sabah
oldu ve atların değerinden fazla para verdi. Hazreti Ömer ve Ebû Vakkas
Hazretleri şehri terkediyorlardı. Bir de ne görsünler, şehrin bir
kapısına atı
alan genç, diğer kapısına ise hükümdara yanlış bilgi veren tercüman
asılmışlar
ve ölmüşler bile...
Fakat
ne yazıktır ki, adaletiyle meşhur bu hükümdara iman nasip olmamış ve
Efendimiz (s.a.v.) imansız gittiklerine teessüf ettiği isimler arasında
bunu da
saymıştır.
O beni zayi etmez
Basra’da yaşamış Allah
dostlarından biri olan
Abdülvâhid bin Zeyd (r.a.) bir defasında deniz yolculuğuna çıkmıştı.
Denize açıldıklarında kuvvetli bir rüzgar çıktı. Bindikleri gemi
fırtınaya tutuldu.
Dağ gibi dalgalar arasında yol almaya
çalışıyorlardı. Sonunda dalgalar onları bir adaya sürükledi. Oraya
demir attılar.
Karaya ayak basmanın sevinciyle gemiden inip
dolaşmaya başladılar. Adayı gezerken bir de gördüler ki orada puta
tapan bir adam var. Onun yanına varıp sohbet ettiler.
- Sen kime tapıyorsun öyle?! dediler.
Adam yakınındaki putu gösterdi.
Onlar da adama:
- Neden buna tapıyorsun? Bu ne
fayda ne de zarar verir! Senin ilâh diye tanıdığın şu put, birileri
tarafından yapılmış bir şeydir. Buna tapmanın mantığı nedir? Bu putun,
tapılmasını haklı gösterecek nesi var?! dediler.
Bu sorular karşısında adam:
- Peki siz kime taparsınız, kime ibadet
edersiniz? dedi.
Onlar da:
- Biz öyle bir varlığa ibadet ediyoruz
ki; Her şeyi yaratan, her şeye kadir olan, arşı semâda, gücü, kuvveti
sonsuz, hükmü dirilere de ölülere de geçen, var olan, bir olan, tek
olan Allah’a ibadet ederiz, dediler.
Bunun üzerine adam:
- Bunu size kim bildirdi? Kim öğretti?
diye sordu.
Onlar da:
- Allah bize, kendimizden çok değerli
bir peygamber, kerim bir elçi gönderdi. Bize bunları o haber verdi,
dediler.
Adam:
- O Peygamber nerededir? diye sordu.
Onlar da:
- Bize Allah Teâlâ’nın
gönderdiği dini, İslâm’ı bildirip, tebliğ edip vazifesini tamamladıktan
sonra vefat etti. Dünyadan ahırete göç etti. Allah Teâlâ’ya kavuştu,
diye cevap verdiler.
Adam:
- Ondan hiç bir alâmet kaldı mı?
diye tekrar sordu.
Onlar da:
- Evet o, Allah Teâlâ’dan bir
kitap getirdi. O kitap bizim yanımızdadır, dediler.
Aramızda geçen bu konuşmadan sonra adam:
O kitabı bana gösterin? dedi.
Onlar da, Kur’an-ı Kerim’i getirdiler ve
ona bir sûre okudular.
İlâhî kelâm’ın gönlünü aydınlatması neticesinde
adam hüngür hüngür ağlamaya başladı. Sûreyi bitirinceye kadar için için
ağladı. Sonra Kuran-ı Kerim’in gönlünde bıraktığı tesiri ve coşkuyu
ifade sadedinde şöyle dedi:
- Böyle bir kelâmın sahibine kimse âsi
olamaz! İnsana yakışan bu kelâm’ın sahibine isyan etmemektir, diyerek
hemen müslüman oldu.
Abdülvâhid b. Zeyd rahmetullahı aleyh o adamla
bir gece geçirirler. Ona Kur’an-ı Kerim’den birkaç sûre ve kendisine
yetecek kadar din bilgisi öğretirler. O gecede ki hatırasını şöyle
anlatırlar:
Gece olunca yatsı namazını kılıp yataklarımıza
çekildik.
Yatma zamanı gelince o yatmadı. Sabaha kadar
ayakta uyanık kaldı.
Bizim yattığımızı gören adam:
–Bana anlattığınız ilâh, geceleyin uyur mu?
diye sordu.
–Hayır, dedik.
–O zaman siz ne kötü kullarsınız?! Efendiniz
uyamazken siz uyuyorsunuz! dedi.
Adamın sözü hoşumuza gitti. Onun heyacanı,
gayreti bizlere ders oldu. Arkadaşlarıma:
- Bu zat henüz yeni müslüman oldu. Aramızda
biraz para toplayıp verelim de sıkıntı çekmesin, dedim ve adama vermek
için bir miktar para topladık.
Kendisine verirken adam:
–Bu nedir? dedi.
–Harcaman için bir miktar para, dedim.
Adam müstağni davrandı ve parayı almadı. Sonra
bize, ibret ve hikmet dolu şu cevabı verdi:
- Lâ ilâhe illallah! Ben ıssız bir adada O’ndan
başkasına, yani bir puta tapıyorken ve kendisini tanımazken bile O beni
zâyî etmedi. Şimdi kendisini tanırken mi beni zâyî edecek?! dedi.
Aradan üç gün geçtikten sonra bu zâtın hastalanıp
yatağa düştüğünü öğrendim. Hemen yanına koştum.
- Bir isteğin, ihtiyacın var mıdır? diye
sordum.
Yine hikmetli bir şekilde:
– Benim ihtiyaçlarımı, sizi, o adaya getiren
giderdi,diye cevap verdi.
Bu görüşmemizden bir gün sonra da vefat etti. O
gece onu rüyamda gördüm. Bahçenin ortasında yüksek bir kubbe vardı.
Kubbenin altında bir taht üzerine oturmuş şu âyeti okuyordu:
(Melekler:)
“Sabretmenize karşılık size selâm
olsun! Dünya yurdunun sonu (cennet) ne güzeldir!, âhiret
seadeti ne güzeldir!” (derler). (Rad sûresi: 24)
Issız bir adada yaşayan insanın İslâm’la
tanışmasına ve buluşmasına vesile olan bu Allah dostu, tebe-i
tâbiin’den Basra’lı Abdülvâhid b. Zeyd rahmetullahı aleyh’dir.
Bu
Allah dostunun en büyük özelliği; Allah
Teâlâ’ya karşı yaptığı kusurlardan dolayı çok üzülmesi ve her fırsatta
âciz olduklarını sık sık söylemesiydi. Onun bu konuda güzel bir sözü
vardı. Şöyle derdi:
“-
Bütün insanlığın yaptığı ibadet kadar ibadet
yapsak Allah Teâlâ’nın bize verdiği nimetlere karşı gene de tam
manasıyla şükrünü yapmış sayılmayız.
Ona
karşı şükrümüzü yerine getirmiş olamayız.
Bizler
âciz, zayıf kullarız. O’na karşı her zaman
âcizliğimizi îtiraf etmeliyiz.”
O
büyük Allah dostu sevdiklerine daima şu
tavsiyede bulunurdu.
“-
Eğer nefsinizde Allah Teâlâ’ya karşı
yaptığınız ibadetlerde bir isteksizlik ve tembellik hissederseniz; bir
süre yağlı ballı, kuvvetli yemeyi bırakınız.
Gıdanız
tuz ve ekmek olsun.
Oruç
tutunuz.
Sâlih,
vakar sahibi kimselerle oturunuz.
Çünkü
onların meclisinde çirkin, kötü şeylerden
bahsedilmez.
Bu
şekilde yapmanız, Allah teâlâ’yı hatırlamanızı
artırır.”
O Bir Çare Bulur
İslâmiyete
düşman olan hıristiyanların
bâzıları, meşhûr Tatar hükümdârı zâlim Hülâgu'nun yanına gelerek ve
kendisine
yaltaklanarak, müslümanların mescidlerini yıkmasını, medreseleri
dağıtmasını,
ezânı ve İslâmın sembolü olan şeyleri ortadan kaldırmasını söylediler.
Kan
dökmekten, insanlara eziyet ve işkence etmekten zevk alan o meşhûr
zâlim de,
mâcera uğruna çok müslüman kanı döktü. Âlimlerden ve diğer
müslümanlardan
birçok kıymetli zâtı şehîd etti. Müslümanlar, bu zâlimler karşısında
âciz
kalıp, ne yapacakları hakkında görüşmek üzere beş yüz kadar âlim
toplanıp, o
zamandaki meşhur âlimlerden Şemseddîn Müsta'cel bin Rıfâî hazretlerine
geldiler
ve bu fitneyi durdurmak için bir şeyler yapmasını, bir çâre
göstermesini, bu
belânın üzerlerinden kaldırılması için duâ etmesini istediler. O ise,
kendisini
buna lâyık görmeyip:
"Bu
iş benim yapabileceğimin üstündedir. Ben de sizinle berâber geleyim.
Birlikte Tâcüddîn hazretlerinin
yanına gidelim. O
bir çâre bulur." dedi.
Dediği
gibi yaptılar. Tâcüddîn bin Rıfâî'ye, Hülâgu zâliminin
müslümanlara
yaptığı zulmü anlatıp, bu belânın yakın zamanda, kendilerine de
ulaşacağından
endişe ettiklerini bildirdiler. O da, o beldede bulunan müslümanları
toplayıp:
"Âlim olanlarınız ve
olmayanlarınız bana yardım edin. Allahü teâlânın
izni
ile bu kâfirin şerrinden bütün müslümanları kurtaralım." buyurdu.
style="font-family: cambria;">
Orada
bulunan herkes, ne emrederse yapmaya hazır olduklarını bildirdiler. O
da
hepsini toplayıp, bir gece, bulundukları beldenin etrâfına genişçe bir
hendek
kazdılar. Hendeği odun ile doldurdular. Ayrıca demir, bakır, kurşun ne
buldularsa o hendeğe doldurdular ve müdhiş bir ateş yaktılar. Tâcüddîn
bin
Rıfâî oraya gelip iki rekat namaz kıldı. Orada bulunanlar da ikişer
rekat namaz
kıldılar ve duâ ettiler. Bir saat kadar sonra Hülâgu'nun askerlerinden
bir
kısmı oraya geldi. Allahü teâlânın hikmeti, Tâcüddîn bin Rıfâî'yi ve
diğer
müslümanları göremediler. Ateşin yanına kadar geldiler. Tâcüddîn, emir
verdi.
Zulüm askerlerinden yakaladıklarını ateşe attılar. Hiçbirisi bir
karşılık
veremedi. Onların, hepsi silâhlı idi ve müslümanların hiç silâhları
yoktu.
Orada bulunan
müslümanlar diyorlar ki:
"Onların hepsi silâhlı
oldukları hâlde silâhlarını kullanamadılar. Biz
çok
hayret ettik."
O beldede bulunan
müslümanlar, Tâcüddîn hazretlerinin bereketi ve
kerâmetiyle
böylece büyük bir belâdan kurtulup, selâmete kavuştu.
O Sahibine Teslim Oldu
Sultan İkinci Murâd Hanın
otuz bin akçe
değerinde bir atı vardı. At, yanına kimseyi yaklaştırmıyordu. Birgün
Sultan Murâd, Emîr Sultan'ı ziyâret için gittiğinde;
"Biz sizin için
bir at almıştık. Siz nasıl isterseniz öyle yapalım. Atı getirecek
birisini verin de atı size gönderelim." dedi.
Bu arada Emîr Sultan'ın
yanında bulunan talebelerinden, Hacı Baba denilen bir zât vardı.
Sultânın sözü üzerine;
"Ah! Hocam bu hizmeti bize verse de, atı alıp
gelsem, atın timar ve bakım işlerini yapsam." diye kalbinden geçirdi.
Emîr Sultan hazretleri ona dönerek;
"Ey Hacı Babam! Gidin o ata, "Senin
şimdiki sâhibin, Allahü teâlânın emrine mutî olup, fermânına mahkûm
olmuştur. Sen dahî sâhibine tâbi olup, Allahü teâlânın emrine itâat
edip, kötü huylardan vazgeçer misin?" deyin. Bakalım ne işâret eder?"
dedi.
O da hemen atın yanına gidip, hocası Emîr Sultan'ın dediklerini
söyleyince, at üç defâ başını önüne eğip kaldırdı. O, hemen hocasının
yanına gidip durumu arz etti.
Bunun üzerine Emîr Sultan;
"Hacı Baba, o
kötü huylarını terk etti. Siz ondan kaçmayın, onu tımar edin." dedi.
Bunun üzerine, Hacı Baba, hiç korkmadan atı alıp, eve getirdi. Emîr
Sultan hazretleri o ata binip, Cumâ günleri câmiye giderdi. Hacı Baba
da, her gün o ata binerek pazar işlerini görürdü. O atı bir kenara
bağlar, çarşıya giderdi. At, yanına yaklaşmak isteyen bâzı kimselere
saldırır, onları öldürmek isterdi. Onlar, o attan canlarını zor
kurtarırlardı. Daha sonra bu saldırdığı kimselerin bid'at, kötü îtikâd
sâhipleri olduğu anlaşıldı. Atın yanından Ehl-i sünnet itikâdında olan
biri geçse, ona başını eğip, sâkin sâkin dururdu. Bu hâli o kadar
meşhûr olmuştu ki, çarşı halkı o atı görünce, bid'at sâhiplerine yanına
yaklaşmamaları için tenbihte bulunurlardı.
O senin ailenden değil
Hz.Nuh'un
kafirlerle beraber bulunan bir oğlu vardı. Hz. Nuh oğlunu dalgalardan
kurtulmaya
çalışırken görünce seslendi:
- Ey
oğulcağızım! Bizimle gemiye bin. Sakın kafirlerle beraber olma!
- Beni
sudan
koruyacak bir dağa sığınırım!
- Allah
dilemedikçe, bugün O'nun azabından koruyacak hiçbir şey yoktur.
Hz.Nuh
ile
oğlunun arasına dalgalar girdi. Hz.Nuh'un oğlu da boğulanlardan oldu.
Hz.Nuh
oğlu için çok üzülmüştü. Nasıl üzülmesinki? O kendi oğlu değil miydi?
Hz.Nuh
dünyada sudan kurtulamayan oğlunu hiç değilse kıyamet günü kurtarmayı
arzu
etti!
Muhakkak
ki,
ateş sudan daha şiddetlidir. Ahiret alemindeki azap daha korkunçtur.
Acaba
Allah, kulu Nuh'a aile efradını kurtaracağına dair bir söz vermemiş
miydi?
Elbette vermişti. Allah Teala sözünden caymayacağı için Hz.Nuh Allah
katında
oğlu için şefaatte bulunmayı istedi.
Hz.Nuh
rabbine
şöyle yalvardı:
-
Şüphesiz
oğlum benim aile efradımdandır. Muhakkak ki, senin aile efradımı
kurtaracağına
dair verdiğin sözün haktır. Sen hakimlerin hakimisin!
Fakat
Allah,
soylara, soplara değil sadece amellere bakar. Allah kendisine ortak
koşanlar
hakkında yapılan şefaati kabul etmez. Allah'a ortak koşan bir kimse
peygamberin
ailesinden biri olamaz. İsterse öz oğlu olsun! Allah, Nuh kulunun
dikkatini bu
hususa çekerek şöyle buyurdu:
- Ey
Nuh! O
senin ailenden değildir. Çünkü o iyi olmayan amellerin sahibidir. O
halde bilmediğin
bir şeyi benden isteme. Seni cahillerden olmaktan menederim.
Hz.Nuh
(a.s.)
hemen hatasını anladı ve derhal Allah'a yönelerek tevbe etti ve
yalvardı:
- Ey rabbim! Bilmediğim bir şeyi senden istemekten sığınırım. Eğer beni
bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen, hüsrana düşenlerden olurum.
Kaynak:
Kur'an'ın Işığında Peygamberlerin Kıssaları, Ebu Hasan Ali En-Nedvi,
Çev.Ali
Arslan, Hikmet Neşriyat
Oğluna Dinini Öğretmeyenin Başına Gelenler
Otuz yıllık ekmek
Şeyh Ebu Said
Ebu'l Hayr (k.s.) Hazretleri, daha henüz küçükken babası onu
almış Cuma namazına götürmekte idi. Yolda zamanın manevi reisi Şeyh
Ebu'l Kasım Hazretlerine rastladılar. Şeyhi, çocuğun babasına:
- Bu çocuk kimindir? diye sordu.
O da:
- Bizdendir ya Şeyh!, dedi.
Şeyh onların yüzüne bakarak gözleri yaşardı. Sonra da babasına:
- Ya Ebu'l Hayr, bizim dünyadan gitme zamanımız gelmiştir, fakat makamı
boş görerek üzülmüştüm. Fakat şimdi senin çocuktan öyle anlıyorum
ki müslümanlar istifade edecek derecede mânevi kabiliyet var. Cuma
namazından sonra bu çocuğu bizim eve getir, dedi.
Namazdan sonra çocuk ve babası Şeyhin evine gittiler, dergahına
giridiler... Dergahta kışlık yiyeceklerin konduğu yüksekçe bir yer
vardı. Şeyh oraya bir ekmek koymuştu. Çocuğun babasına:
- Oğlunu omuzuna alda, o yukarıdaki ekmeği indirsin, buyurdu.
Babası oğlunu omuzuna alıp kaldırdı. Çocuk elini uztıp 30 yıllık ekmeği
aldı ve yere inip Şeyhe verdi. Ekmek sıcacıktı.
Şeyh Ebu'l Kasım Hazretleri ekmeği aldığı zaman gözlerinden yaşlar
akmaya başalmıştı.Ağlayarak ekmeği ikiye böldü, bir parçasını
çocuğa verdi., bir parçasını da kendi yedi. Babasına hiç vermedi.
Çocuğun babası:
- Ya Şeyh, bu arpa ekmeğinden bir parça da bie nasip olmayacak mı?
dediğinde, Şeyh:
- Ya Ebu'l Hayr! Otuz senedir, bu ekmek orada durmakta idi. Ban
bu ekmek kimin elinde yeni fırından çıktığı gibi kimin elinde
sıcak olursa, onda alemin istifa edeceği vaafedildi. Bu vaadin
tamamı senin oğlunda olsa gerektir. O zatın senin oğlun olması şeref
olarak sana yetmez mi? buyurdu.
Şeyh Ebu'l Kasım Hazretleri, kendi yerini alacak "Büyük Veli" yi
bulmuştu.
Oyuncak Satın Alacağım
Sırrî-yi
Sekâtî anlatıyor:
Bir
bayram günü hazreti Ma'rûf'u hurma toplarken gördüm ve;
-
Bunları ne yapacaksın? diye sordum.
O
da;
-Şu
çocuğu ağlarken gördüm ve niçin ağladığını sordum. Bana yetim olup anne
ve
babasının olmadığını, arkadaşlarının yeni elbiseleri ve oyuncakları
olup
kendisinin olmadığını söyledi. Şimdi bunları toplayıp satacağım,
ağlamayıp
oynaması için ona oyuncak satın alacağım, dedi.
Bunun
üzerine;
-Bu
işi bana bırak, deyip çocuğu alıp götürdüm. Yeni güzel elbiseler ve
oynaması için bir oyuncak aldım. Çocuk o zaman memnun oldu. Bundan
sonra
kalbime bir nur geldi, kalbim parladı ve hâlim bambaşka oldu."
Ömer'e Gelin Olmak
Hazret-i
Ömer r.a. Halife..
Her zamanki tedbili kıyafet haliyle.. Gece...
Medine
sokaklarını dolaşıyor dolaşıyor...
Karanlık gece...
Bir evin önünden
geçmekte...
Evden sesler gelmekte...
Acaba ne oluyordu? Durdu. Kulak
kabarttı.
Dinlemeye başladı.
Bir anne ve kızı.
Anne:
-Kızım, yarın
satacağımız süte su karıştır!
-Anne,
Halife süte su
karıştırmayı yasak etmedi mi?
-Kızım, gecenin bu
saatinde Halifenin nereden haberi olacak, O şimdi
yatağında uyuyor.
-Anne! Anne! Halife
uyuyor, haberi olmaz diyorsun! Herşeyi bilen, gören ve
herşeye kâdir olan Allahü teâlâ bizi görüyor, hâlimizi biliyor!
Hilemizi
insanlardan gizleyebiliriz, fakat herşeyi bilen ve gören Allah'tan
nasıl
gizlersin?
Hazret-i
Ömer, bu kızın güzel ahlâkına çok hayran kaldı. Bu durumu hanımına da
anlattı.
Sonra da , o kızı oğlu Âsım'a nikâh etti. Kız Ömer'e gelin oldu.
Ömer'e
gelin olmak o kadar kolay ki...
Allah'ın
her şeyi bildiğini ve gördüğünü
bilmek, ondan bir şey gizlenemeyeceğini idrak etmek ve o hal ile
yaşamak o
kadar o kadar kolay ki...
Gelin
olunacak Ömer'mi, her devirde bir Ömer bulunur, yeterki o güzel ahlak
olsun.
Ömer bulur Ömer'e buldurulur...
Ömer'e Neden Faruk Denildi?
Bir
münâfık ile bir yehûdî, bir husûsda anlaşamadı. Yehûdî da'vâyı
hâlletmek için,
Sultân-ı Enbiyâ hazretlerinin meclis-i şerîflerine gelmek istedi.
Münâfık da
yehûdîlerin re'îsi Ka'b bin Eşrefe gitmek istedi. Sonunda, Resûlullahın
(sav)
katına geldiler. Da'vâyı yehûdîye hükm buyurdular. Münâfık o hükme râzı
olmayıp, hazret-i Ömerin (ra) huzûruna d'vâyı halletmesi için geldiler.
Yehûdî,
mâcerâ ve da'vâyı hazret-i Resûlullahın huzûruna varıp, Resûlullah
hazretlerinin kendisine hükm eylediğini, münâfıkın ise buna râzı
olmadığını
anlatdı. Hazret-i Ömer (ra) o münâfıkdan, anlaşmazlığı süâl buyurdular
ki,
-
Bu yehûdînin
anlatdığı gibi midir.
Münâfık,
- Evet, öyledir.
Ammâ ben Peygamberin hükmüne râzı olmayıp, geldim ki,
sen hükm
edesin, dedi.
Hazret-i Ömer (ra)
buyurdu:
- Siz yerinizde
durunuz. Gelip, sizin için hükm edeceğim.
Varıp, evlerinden
kılıncını aldı. Geldi ve münâfıkın boynunu vurdu. Buyurdu ki:
- Allahü teâlânın ve
Resûlünün hükmüne râzı olmıyan kimseye ben böyle hükm
eylerim.
O
vakt, Cebrâîl
aleyhissalâtü
vesselâm âyet ile gelip, hazret-i Ömere (ra) hak ile bâtıl arasını
ayırt etdi
demek olan Fârûk lakabı verildi.
Âyet-i kerîme
budur:
(Şu kimseleri
görmezmisin, sana ve senden öncekilere indirilen kitâblara
inandıklarını
zan ederler. Muhâkeme olunmak için tâgûta gitmek isterler..)
Örtüyü Kaldırmasaydın
Bir
gün Ebû Saîd, Ebü'l-Hasan-ı
Harkânî hazretlerinin
yanına büyük bir kalabalıkla ziyâret için
gelmişti. Hizmetçi
kadın, arpadan yapılmış birkaç adet ekmeği, bir sepet içinde
Ebü'l-Hasan-ı
Harkânî'nin yanına getirdi.
Ebü'l-Hasan
hazretleri o kadına;
-
Şu ekmeklerin üzerine bir örtü ört ve oradan istediğin kadar ekmek
çıkar,diye
tenbih etti.
Kadın
denileni yaptı ve kalabalık bir halk topluluğuna, durmadan örtünün
altından ekmek çıkardı. Fakat ekmekler bitmiyordu. Bir süre sonra kadın
örtüyü
kaldırınca, sepetin içinde hiçbir şey kalmadığı görüldü.
Bunun
üzerine
Ebü'l-Hasan hazretleri;
-
Şâyet örtüyü kaldırmasaydın, kıyâmete kadar bunun altından ekmek
çıkarıp
duracaklardı, buyurdu.
Örümcek Ağı
Dünya hayatında hiç kimseye iyilik yapmamış, bencil bir adam ölünce,
cehennem kapısında bir melek karşıladı. Melek adama şöyle seslendi:
"Hayatta iken tek bir gün bile birisine iyilik yaptıysan buraya
girmeyeceksin. Varsa söyle!"
Günahkar adam bir müddet
düşündü, bir ormanda yürürken önüne bir örümcek ağı çıkmıştı. Adam ağı
bozmamak ve örümceği ezmemek için o gün yolunu değiştirmişti. Heyecan
içinde meleğe anlattı.
O anda gökten bir
örümcek ağı indi. Adam bu ağa tutunarak cennete girebilecekti. Adam
neşe içinde ağa tırmanırken, cehennemden bazıları da ağa tırmanarak
kurtulmaya çalıştılar. Fakat adamın yine bencilliği tuttu, ağın o
kadar çok insanı taşımayacağından korkarak onları itmeye başladı. Tam o
sırada ağ gerçekten koptu ve diğerleri ile birlikte adam da cehenneme
düştü.
"Yazık" dedi melek.
"Bencilliğin, hayatında işlediğin tek iyiliği de kötülüğe döndürdü. O
insanlara şefkat gösterebilseydin eğer, ağın herkesi taşıyabileceğini
de görecektin."
Öyle Bir Tevbe Yaptı ki...
Hz.
Büreyde (r.a.)
anlatıyor:
Resûlullah
(s.a.s.)'a, Mâiz İbnu Mâlik el-Eslemî (ra) gelerek:
- Ey Allah'ın
Resûlü, ben nefsime zulmettim, zinâ fazihasını işledim, beni
temizlemeni istiyorum" dedi. Resûlullah (sav) onu reddetti , geri
çevirip meselenin üzerine gitmedi..
Ancak Mâiz ertesi
gün tekrar geldi. Yine:
- Ey Allah'ın
Resûlü, ben zinâ fazihasını irtikab ettim!" diye ikinci sefer itirafta
bulundu. Adamı ikinci sefer geri çeviren Resûlullah (sav) adamın
kavmine birisini yollayarak:
-Onun aklında bir
noksanlık biliyor musunuz, normal bulmadığınız bir davranışına
rastladınız mı?, diye tahkik ettirdi.
Ancak hep beraber:
-Biz onu gördüğümüz
kadarıyla, aramızdaki sâlih kişilere denk akıl sahibi biliyoruz"
dediler.
Mâiz üçüncü sefer
müracaatta bulundu. Hz. Peygamber (sav) onlara yine birini göndererek
adam hakkında sordurdu. Yine ne kendinde, ne aklında bir kusur
olmadığını söylediler.
Adam dördüncü sefer
müracaat edince, ona bir çukur kazdırdı. Taşlanmasını emretti ve
taşlandı.
Gâmidiye adında bir
kadın da gelerek:
- Ey Allah'ın
Resûlü, beni niye reddediyorsun. Görüyorum ki, beni de Mâiz gibi geri
çevirmek istiyorsun. Allah'a kasem olsun ben hamileyim de!, dedi.
Hz. Peygamber (sav) :
-Öyle ise hayır. Sen
git ve çocuğu doğurunca gel,dedi.
Kadın gitti çocuğu
doğurunca, bir beze sarılmış olarak çocukla geldi.
-İşte çocuk,
doğurdum!,dedi.
Resûlullah (sav) :
-Git, sütten
kesinceye kadar emdir, sonra gel!" buyurdu.
Kadın gitti, o
çocuğu sütten kesince çocukla birlikte geldi. Çocuğun elinde bir ekmek
parçası vardı.
-Ey Allah'ın Resûlü,
işte çocuk, sütten kestim, yemek de yedi" dedi.
Resûlullah (sav)
çocuğu alıp, Müslümanlardan birine teslim etti. Sonra bir çukur
kazılmasını emir buyurdu. Göğsüne kadar derinlikte bir çukur kazıldı.
Bundan sonra halka taşlamalarını emretti. Herkes taşladı. Hâlid İbnu
Velid (ra) elinde bir taş ilerledi, başına attı. Kan yüzüne
fışkırmıştı, kadına küfretti. Resûlullah (sav) Hâlid'in kadına
küfrettiğini işitince:
-Ey Hâlid ağır ol!,
dedi ve ilâve etti:
- Nefsimi kudret
elinde tutan Zât-ı Zülcelâl'e kasem olsun, bu kadın öyle bir tevbe
yaptı ki, şâyet alış-verişte sahtekârlık yapanlar aynı tevbe ile tevbe
yapsalardı, onların bile mağfiretine yeterdi !
Sonra Resûlullah
(tekfın) emretti. Kadının üzerine namaz kıldırdı ve defnedildi.
Kaynak : Müslim, Hudud 22, (1695); Ebü Dâvud,
Hudud 24, 25, (4434, 4441)
Özenti
Fakirbir adam, her gün
televizyonlarda boy gösteren ve ''ülkenin sayılı zenginlerinden biri''
şeklinde tanıtılan sanayiciye özenip, onun gibi olmaya karar vermiş.
Sık sık Allah'a yalvarıp:
Ver Yarabbi!. diyormuş. Fakirlikten bezdim usandım
artık!.
Adam, bu işi aklına koyunca, cebinde kalan son
kuruşlarını, yine zenginlerin yazdığı ''Nasıl Zengin Olunur?'' ya da
''Zenginliğin Sırları'' gibi kitaplara yatırıp, her birini dikkatlice
okumuş. Okumuş ama, açıkçası pek bir şey anlamamış. Her halde en iyi
yol, dedesinden duyduğu şeyleri yapmakmış.
- Allah bütün duaları işitir!. dermiş, nur yüzlü
dedeciği. Ne istersen O'ndan istemelisin. Torunu, mecbur kalınca bu
yolu seçmiş. Üstelik de dua için para gerekmiyormuş. Bir cuma
namazında, sabaha karşı kılınan teheccüd namazının ve hemen arkasından
yapılan duaların kıymetini öğrenince, geceleri yatmamaya başlamış.
Saatlerce namaz kılıp, göz yaşları içinde dua etmiş. Bu arada kurbanlar
da adamış tabi. Fakirlikten kurtulursa bir koyun, zengin sayılınca iri
bir dana, köşeyi döndüğünde de bir deve kesecekmiş. Gelen miktara göre,
bu sayı daha da artabilirmiş. Paranın gelmesi geciktiğinde, bu sefer de
oruca niyetlenmiş. Her ayın on beş günü, hiç aksatmadan oruç
tutuyormuş, üstelik de fazla bir şey yemeden. Sonunda bir deri bir
kemik kalmış ama, kendisine bir haller olmaya başlamış. Yakınlarına,
gâipten tuhaf sesler duyduğunu, hatta bazen birileriyle konuştuğunu
söyleyip duruyormuş. Duyduğu ses her neyse, bir gün ona seslenip:
- Ey garip adam!. demiş. Özendiğin o kişiyi tanıyor
musun? Adam biraz düşünmüş. Bahsedilen kişiyi, sadece ekranlarda
gördüğünden, nasıl yaşadığını, neler yiyip içtiğini, nerelerde
gezdiğini pek bilmiyormuş.
- İstersen daha yakından tanı!. demiş ses. Hem önceki
hayatını, hem sonrasını. Ve mânevî bir sinemayla, hayranlık duyduğu
kişi gösterilmiş adama. Perdeye ilk yansıyan, o zenginin önündeki bir
insan seli imiş. Adam, hemen sormuş:
- Bu kuyruk nedir? diye.
- Zengin adam, işçilere aylık veriyor!. denmiş. Bir çok
fabrikasında, karınca sürüsü gibi işçi çalışır. Maaşları kendisi
vermekten hoşlanır. Fakirin hayranlığı, iyice artmış. Böylesine alçak
gönüllü bir kişiyi, ilk defa görüyormuş. Mânevî sinemada, manzaralar
peş peşe sıralanmış. Biraz sonra farklı bir görüntü gelmiş perdeye.
Zenginin elinde süslü bir bavul varmış, yanında da bir çok koruması
elbette. Fakir olan, hayranlıkla ona bakarken, duyduğu ses bu sefer:
- Beğendiğin o kişi, güzel bir tatile çıkıyor!. demiş.
Mevsim henüz kış ama, o sıcak bir ülkede dinlenecek. Tabi ki güneşte
biraz bronzlaşacak!. Fakir adam, bir kez daha içini çekmiş. Çünkü o
güne kadar, ırgat gibi çalışmaktan tatil yapmamış.
- Ver Allah'ım!. demiş, sessizce mırıldanıp. Ben de onun
gibi keyif süreyim. Fakir adam daha sonra, o zenginin hayatından bir
çok tablo seyretmiş. Boğazdaki muhteşem villasını, en son model üç beş
tane arabasını, bankadaki hesaplarını falan. Fukaracık, hülyalara dalıp
giderken, o ses tekrar çınlayıp:
- İstersen farklı bir film koyalım, demiş. Anlaşılan bu
işten çok hoşlandın.
- Evet!. diye atılmış fakir adam. Hoşlanmamak mümkün mü?
Görüntüler tekrar sıralanınca, adam bir yanlışlık var zannederek:
- Bu manzara yeni değil her halde!. demiş. Biraz önce
aynısını görmüştük. Bir çok insan yine kuyruğa girmiş. İkinci
görüntüde, bavulunu tekrar yanına almış. Her halde yine tatile gidiyor.
- Hayır!. demiş, kendisiyle konuşan. Kuyruktaki kişiler,
‘kul hakkı’ndan alacaklı olanlar. O zenginden hakkını istiyorlar. O
bavula gelince: Adam uzun bir tatile çıkıyor. Fakat bu sefer, çok daha
sıcak bir yerde bronzlaşacak. Gördüğün manzaralar, adamın öldükten
sonraki halleridir.
Cüneyd Suavi
Hayatın İçinden Hikayeler
Padişah ve Fakir Derviş
Padişahlardan biri bütün bir geceyi eğlence ile
geçirmişti. Sarhoşluk neşesiyle arada şu beyti okuyordu:
Dünyada bize bundan iyi bir dem yok
Yok iyi kötü endişesi, hiçbir gam yok.
Sokakta, açıkta yatmakta olan bir derviş bunu
işitti. Karşılık olarak o da şu beyti söyledi:
Farzeyleyelim şahımızın hiç gamı yok
İhtiyaç sahipleri için endişe de mi yok?
Bu sözü duyan padişah, dervişin haline acıdı.
İçinde 1000 altın bulunan bir keseyi pencereden aşağı uzatarak,
-Derviş
baba, eteğini aç! dedi.
Derviş,
-Eteğim nereden olsun? Çıplağım,
deyince padişah, bir kat da elbise ilâve ederek gönderdi. Fakat derviş,
birkaç gün içinde bu paranın altından girdi, üstünden çıktı, tekrar
geldi ve,
-Mal mülk kalenderler elinde durur mu? Âşıkta
sabır olur mu, kalburda su durur mu? dedi.
Dervişin bu gelişi öyle bir zamana rastlamıştı ki
padişahın onu dinleyecek ne vakti ne de hali vardı. Bu durumda bilge
sahipleri şöyle der: “Padişahların gazabından sakınmak lâzım. Çünkü
onlar, zamanlarının çoğunun memleketin önemli işleriyle meşgul olarak
geçirirler. Böyle zamanlarda hususi müracaatlara tahammül edemezler.”
Padişahın nimeti her zamanı bir bilen cahillere
haram olsun. Söz söylemek için uygun ortam gözetilmelidir, yersiz
söylenen sözün değeri düşer.
Padişah, dervişi bu halde görünce öfkelendi, dedi
ki:
-Kovun gitsin şu adamı, şu savurgan dilenciyi. O
kadar parayı kısa
zamanda harcadı. Bilmiyor ki devletin hazinesi fukaranın lokmasıdır,
israf edilecek arpalık değildir.
Güpegündüz kâfurdan mum yakanın gece kandilinde
yağ bulunmaz.
Akıllı ve ileri gürüşlü vezirlerden biri şöyle
söyledi,
-Efendim, bu gibilere günlük yetişecek kadar
nafaka tahsis
edilirse israfa meydan bırakılmaz. İrade buyurduğunuz kovmak işine
gelince, herhangi bir şahsi ümitlendirdikten sonra ümitsiz bırakmak,
zannederim ki büyüklük şerefinize eksiklik getirir.
Yüce istek kapısını ya açmamalı ya da açınca
kabalıkla kapatmamalı.
Hicaz yolunda susuzluk çekenlerin acı su başında
toplandığını kimse görmemiştir. Hele bir de tatlı su varsa canlı olan
her şey o semte akın eder.
Kuş, yemin olduğu semtte dolaşır, bomboş çorak
yere kim gider?
Gülistan – Şeyh Sa’di-i Şirazi
Padişah ve Genç
Olay
Peygamberimizden çok önce
geçer. Zamanın birinde insanların kendisine taptığı bir padişah ve
onunda bir
sihirbazı vardı. Sihirbaz bir gün:
- Padişahım,
artık ihtiyarladım. Bana bir genç verseniz de ona sihir
öğretsem.
Padişah ona bir genç buldurur ve yollar. Gençin eviyle sihirbazın evi
arasında
bir rahip yaşamaktadır. Genç zamanla ona da uğramaya başlar.
Sohbetederler.
Rahibin anlattığı hoşuna gider ve arkadaşlıkları devam eder
ve genç
onun dinine girer. O'nunla beraber olduğu müddetçe zamanın nasıl
geçtiğini
anlamaz ve dolayısıyla hep geç kalır. Sihirbaz da kızar, kızmakla
kalmaz
dövmeye de başlar.
Genç durumu
sonunda rahibe de iletir.Rahip:
- Sihirbazdan
korktuğunda, "Evimizdekiler alıkoydu", ailenden
çekindiğin zamanda "Sihirbaz bırakmadı" dersin. Bu hal üzerine epeyi
zaman gidip gelir genç. Bir gün önünü yırtıcı bir hayvan keser ve kendi
kendine:
- Sihirbaz mı
daha üstün, yoksa rahipmi bugün öğreneceğim.
Bir taş alır
ve:-
- Ya Allah,
ihtiyarın işi, sana sihirbazın işinden sevimli ise şu
hayvanı
öldürüver, der. Taşı atar ve vahşi hayvan ölür. Durumu olduğu gibi
rahibe
anlatır. Rahip:
- Bugün sen
benden üstün haldesin. Eğer bir belaya uğrasan, benim
ismimi
söyleme..
Delikanlı bir
çok
hastalığa şifa verir hale gelir, körlerin gözlerini açar. Padişahın kör
bir
arkadaşı da bunu duyar ve bir çok hediyeyle beraber gencin yanına
gelerek:
- Gözlerimi
açarsan, bu hediyelerin hepsi senindir, der. Delikanlı:
- Ben kimseye
şifa veremem. Şifayı ancak Allah verir. Eğer Allah'a iman
edersen, Allah'a dua ederim, O da sana şifa verir.
Hasta derhal
iman eder. Gözleri açılır. O sevinçle hemen padişahın
yanına
gider. Padişah sorar:
- Gözlerinin
görmesini kim sağladı?
- Rabbim.
- Senin benden
başka bir Rabbin mi var?
- Benim Rabbim
de senin Rabbin de Allah'tır
Hükümdar kızar, işin aslını öğrenen, delikanlının ismini alana kadar
işkence
ettirir. Genç hemen huzura getirilir. Padişah:
- Sihrin körleri bile iyileştirecek seviyeye ulaşmış, herkese şifa
veriyormuşsun.
- Ben hiçbir
derde şifa veremem, şifayı anacak Allah verir.
Padişah,
delikanlıya da rahibin ismini verinceye kadar işkence
eder.
Rahip huzura getirilir. Padişah:
- Dininden
dön.
Rahip de
teklifi rededer. Derhal başı kesilir. Delikanlı getirilir,
"Diniden dön" teklifini rededer. Padişah onu yakın adamlarına
vererek:
- Onu falan
dağa götürün, dağın tepesine çıkarın, dininden dönerse
serbest
bırakın, yoksa aşağı atın, der.
Yola girerler.
Uzun ve yorucu bir günün sonunda dağın tepesine
ulaşırlar.
Genç:
- Allahım,
nasıl dilersen beni onlara karşı sen koru, diye dua eder.
Dağ sarsılır.
Delikanlının dışında hapsi yuvarlanıp gider.
Delikanlı
döner Padişaha gelir. Hükümdar sorar:
- Seninle beraber gidenlere ne oldu?
- Allah beni
onlara karşı korudu.
Padişah bu
sefer onu bir başka gruba teslim etti ve:
- Bunu bir
gemiye bindirin, denizin ortasına getirin ayağına taş
bağlayın,
dininden dönerse serbest bırakın, yoksa denize atın, der.
Genç:
- Allahım,
nasıl dilersen beni onlara karşı sen koru, diye dua eder.
Gemi onlarla
beraber alt üst olur. Delikanlının dışında hepsi boğulur.
Döner.
Padişah:
- Seninle beraber gidenlere ne oldu?
- Allah beni
onlara karşı korudu. Sana emrettiğimi yapmadıkça beni
öldüremezsin.
- Nedir
o?
- Halkı, geniş
bir meydana toplayacaksın, beni de hurma dalına
asacaksın.
Sonra ok torbamdan bir ok al, yayın tam ortasına yerleştir, daha sonra
bağırarak "Delikanlının Rabbi olan Allah'ın adı ile" de, sonra at.
Sen, böyle yaptığın takdirde beni öldürebilirsin, dedi.
Halk meydana
toplanır. Denildiği şekilde yapılır. Ok atılır. Delikanlı ruhunu teslim
eder.
bütün bunlara şahit olan halk:
- Delikanlının
Rabbine iman ettik, derler.
Padişahın
adamları gelerek:
- Çekindiğin
oldu, halk iman etti. Padişah:
- Hemen
hendekler açın. İçinde ateşler yakın. Kim dininden dönmezse
ateşe atın.
Emir yerine
getirilir. Sonunda kucağında çocuğu ile birlikte bir kadın
gelir,
ateşe düşmemek için bir an durur, sendeler.
Kucağındaki
çocuk dile gelir:
- Ey anneciğim
sabret. Çünkü hak din üzerinesin.
...ve çocuğun
konuşmasıyla beraber....
Pahalı Fetva
İmamı
Azam Rahmetüllahi Aleyh Hz.nin en büyük talebesi İmam Ebu
Yusuftur. Bu zat talebeliği zamanında bir gün hamama gitmek ister.
Fakat parası yoktur. Hamamcıya, " parası
olmadığını, fakat para yerine kendisine dini bir mesele öğretebileceğini "
söyler. Hamamcı,
- Bana fetva değil para lazım. Paran
yoksa hamama girme , der.
Üzülerek dönen Ebu Yusuf, hocasına gelir ve ilmi bırakacağını söyler.
Sebebini de anlatır. İmamı Azam Hazretleri kendisini teseli eder ve,
- Evladım, sabret. İlme devam et. İlim
seni aziz eder , der.
Aradan seneler geçer. Ama
hamamcıdan gördüğü üzücü hareket hiç aklından çıkmamaktadır. Bu arada
kendisi memleketin en yüksek ilmi makamındadır. Bütün meseleler
kendisinden sorulmaktadır. Böyle olduğu zaten tarihen de sabi'ttir. Bir
gün kendisinden bir fetva sorulmaktadır. Soru şudur:
Kızını evlendirmek
isteyen bir kişi, ona dünyanın en kıymetli şeyini çeyiz vermek üzere
yemin etmiştir. Bu yeminini nasıl yerine getireceğini sormaktadır.
Soran kim olsa beğenirsiniz? O meşhur hamamcı.
İmam Ebu Yusuf, hamamcıyı tanır ve " Şu
kadar altın verirsen, bunun cevabını alabilirsin " der.
Hamamcı razı olur ve bilmem kaç altına fetvayı alır.
Cevap şudur:
- Kızına bir adet Kur'an-ı Kerim ver.
Yeminin yerine gelir.
Hamamcı memnun olarak ayrılacağı sırada, Ebu Yusuf Hz. der ki:
- Falan zaman hamama koymadığın
talebe benim. O zaman sana öğreteceğim dini mesele buydu. Bir hamam
ücretine öğrenecektin. Şimdi bu kadar altına öğrendin.
Papaz ve Hz. Ali (r.a)
Hz.
Ali r.a. ordusu ile harbe gitmekteyken uğradığı son bir kaç konak
yerinde su
bulamaz. Sonunda bir kilise görür ve o yana yönelirler. Kiliseye varır
su
isterler.
Kilisedekiler:
-10 mil uzakta su var.
Hz. Ali r.a.
- Oraya gitmeye
gerek
yok şurayı kazın.
İşaret edilen yer
kazılır. Büyük bir taş ortaya çıkar. Uğraşırlar
uğraşırlar değil taşı kaldırmak oynatamazlar bile.
Hazret-i Ali r.a.
gelir. Mübârek parmaklarını taşın altına sokarlar, sanki bire
tüy misali kalkar. Taşın kalkmasıyla beraber saf, tatlı ve soğuk bir su
fışkırır. Sevinç ve şükürle sular içilir, kaplar dolar.
Kilisenin Papazı diğer kilisedekiler uzaktan onları
seyretmektedirler,
durumu görünce, Sevinç içinde Hz. Ali'nin huzûruna gelir ve
sorarlar:
-Peygambermisiniz?.
Yoksa...
-Hayır ben peygamber değilim, ama son peygamberin dâmâdı ve
halifesiyim!
Papaz hemen kelime-i
şehâdet getirerek Müslüman olup şöyle der:
-Ey mü'minlerin
emiri!
Bu kiliseyi, bu taşı kaldıran zâtı bekleyip görmek için
yapmışlardır. Kitaplarımızda yazar, büyüklerimiz anlatırdı; burada bir
kuyu
vardır. Üzerindeki taşı peygamber veya onun Halifesi kaldırabilir. Bu
taşı
sizin kaldırdığınızı görünce, yıllardır beklediğim arzuya kavuştuk.
Hazret-ü Ali buyurdu
ki:
-Allahü teâlâya hamd
olsun!
Ve
râhib orduya katılıp, şehit olmak saâdetine kavuşur.
Paylaşılamayan velî
Mar'uf-ı
Kerhi Hazretlerini sadece Müslümanlar değil,
Hıristiyanlar da çok sever. Bir defasında bunlardan biri gelir, 'çocuk
sahibi
olabilmek' için dua ister. Büyük veli bir fırsatını bulup onu zarif bir
şekilde
İslâm'a davet eder.
Adam;
- İyi
ama, ben buraya din değiştirmeye gelmedim ki. İstediğim sadece bir
evlad,
der.
Veli;
- Allah
sana hayırlı bir evlad nasip etsin. Onun elinden imana gelesin, diye
dua eder.
Çok
geçmez, adamcağızın çok akıllı bir oğlu olur. Okul çağı gelince onu
kilise
mektebine gönderir. Rahip ilk gün teslisi anlatır ama çocuk bir tuhaf
olur.
Çocuk;
- Hayır!
kalbim daralıyor, dilim söylemiyor, der.
Rahip;
-Tamam,
bunları sonra konuşuruz. Şimdi alfabeye geçelim. Haydi bana harfleri
oku,der.
Çocuk
bir şiir okur ki ilk beyit elif, beyle başlar son beyit lamelif, ye ile
biter. Her mısra Allahü teâlânın sıfatlarını ve Muhammed Aleyhisselamın
meziyetlerini anlatır ki sanatlarla doludur. Çocuk, alfabeyi bitirip
devam
eder.
"Ağlatan,
güldüren, öldüren, dirilten Allah'a yemin ederim ki
O'nun
kapısından başkasına giden mutlaka zarar etti
Ondan
başkasından ne zarar gelebilir, ne fayda
Kul
isyan eder, örter âliyyul âlâ."
Rahip bu sözleri söyleyeni değil söyleteni arar ve doğruyu bulur.
Çocuğun
babasını da İslâm'a davet eder. Adamcağız itiraz etmez zira yıllar
evvel Şeyh
Ma'ruf'un ettiği dua kulaklarında çınlamaktadır.
Ma'ruf-i Kerhi Hazretleri ölümü yaklaştığında vefakâr talebesi Sırrıyî
Sekati'ye döner ve:
- Ben ölünce üzerimdeki gömleği fakirlere ver, der.
Biliyor musunuz zaten bütün serveti o gömlektir. Hasılı bu âlemden
geldiği gibi
gider.
Mübarek kimseyi kırmaz ve herkese insanca muamele eder. Bu yüzden onu
herkes
sever.
Komşuları cenazesini paylaşamazlar. Hıristiyanlar ve
Yahudiler de gelir onu kendi mezarlıklarına
defnetmeye kalkışırlar. Ancak tabutu yerinden bile oynatamazlar,
halbuki
Müslümanlar el attığında naaş tüy gibi hafifler ve kuş gibi uçar. Orada
bulunanlar topyekün müslüman olurlar.
Peygamber Ahlakı
Hazret-i
Mevlânâ, asr-ı saâdette insanlığı ve vicdanı kaybolmuş, duyguları
dumura
uğramış, kaba-saba bir insanın, Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve
sellem-'in
ince, zarif hâlleri ve hidâyet üslûbu ile nasıl îmân ettiğini, kendi öz
hikâye
üslûbu ile şöyle anlatır:
Birtakım
müşrikler akşam vakti mescide gelip Peygamber Efendimiz -sallâllâhü
aleyhi ve sellem-'e misafir oldular. Dediler ki:
"-Ey
bütün dünyadaki insanları manen misafir eden yüce insan! Biz buraya
sana misafir olarak geldik. Yiyeceğimiz, içeceğimiz yok. Sonra biz çok
uzaklardan geldik. Burada tanıyanlarımız da yok. Haydi keremini,
ihsânını
göster, nûrlar saç, yani faziletinden, kereminden ihsân et. Biz
garipleri
sevindir, gönüllerimize neşe nûrları saç."
Peygamber
Efendimiz sahabelerine:
"-Ey
dostlar!" diye buyurdu. "Bunları pay edin, evlerinize
götürün, ikramlarda bulunun, çünkü siz, benimle bir huyda ve
cömertliktesiniz.
Benim ahlâkımla dolusunuz."
Ashâbdan
her biri bir misafir seçti, götürdü. Aralarında eşi, benzeri olmayan,
iri yarı, kaba-saba biri vardı. Onun pek iri bir bedeni vardı. Bu fil
gibi
cüsseli adamı kimse alıp evine götürmeye cesâret edemedi. Kâsedeki
şerbet
tortusu gibi mescitte yalnız kalakaldı. Kimsenin götürmediği o iri
adamı
Hazret-i Mustafa -sallâllâhü aleyhi ve sellem- aldı, hâne-i seâdetine
götürdü.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in sürüde yedi baş
süt verir
keçisi vardı.
Keçiler
yemek vakti sağılmak için evde idi. Kıtlık babası gibi olan o iri
misafir, sofrada ekmeği de, yemeği de, o yedi keçinin sütünü de
tamamıyla yedi
ve içti. Bütün ev halkı bu duygusuz nâdân insana öfkelendi. Çünkü bütün
ev
halkının gıdası insafsızın midesine inmişti.
O obur
adam karnını davul gibi şişirdi, sekiz-on adamın yiyeceğini yalnız
başına yedi. Yatma zamanı gelince bir odaya girdi. Hizmet eden
kızcağız, hodgâm
yaratılışlı insana kızgınlığından kapıyı üstüne kilitledi. Dışardan
kapının zincirini
taktı. Çünkü ona pek kızmış, onun bu vurdumduymazlığına pek içerlemişti.
Misafirin
gece yarısı dışarı çıkması lâzım geldi. Sabaha kadar karnı ağrıdı.
Yatağından fırlayıp kalktı. Kapıya doğru koştu. Elini kapıya götürünce,
onun
kapalı ve zincirli olduğunu anladı. Kapıyı açmak için o obur hileci,
çeşit
çeşit hileler yaptı, uğraştı, durdu. Fakat kapıyı açamadı. Sıkıştıkça
sıkıştı.
Oda kendine dar gelmeye başladı. Şaşırdı kaldı. Ne dermanı vardı, ne
rahatı.
Çare olmak, sıkıntısını unutmak üzere uyumak için kıvrıldı, uyudu.
Rüyasında
kendini bir virânede, yıkık bir yerde gördü.
Hatırında
yıkık bir ev vardı. Rüyada da kendine orası göründü. Kendisini, tenha
bir yıkık yerde görünce, oracıkta abdestini bozuverdi. Uyanıp da
yattığı yeri
pislik içinde görünce, utancından deli gibi oldu.
"-Bu
gece bir geçse de, kapının açılmasını duysam." diye beklemeye
başladı. Bu bekleyiş böyle pislik içinde görünmemek için, kapı açılınca
ok
yaydan fırlar gibi kaçmak içindi.
Sabahleyin
Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- geldi. Oda kapısını
açtı. O yolunu kaybetmiş adama yol verdi. Ancak Mustafa -sallâllâhü
aleyhi ve
sellem- kapıyı açarken o rezil olmuş kişi görüp de utanmasın diye
kendisini
gizlemişti.
Misafir kaçtı gitti. Fakat hâne halkından biri, pislik bulaşmış yatağı
aldı,
Peygamberimizin huzûruna getirdi. Sanki "Bak!" diyordu,
"Misafirin ma'rifetini gör." âlemlere rahmet olan Peygamber
Efendimiz, gülümsedi:
"-Bana o
su kabını getir, hepsini kendi elimle yıkayayım." diye
buyurdu.
Orada
bulunanların hepsi de yerlerinden fırladılar ve utançlarından dediler
ki:
"-Canımız
sana kurban olsun. Sen bırak da pisliği biz yıkayalım. Bu iş el
işidir. Gönül işi değildir. Biz sana hizmet etmek için yaşıyoruz.
Hizmeti sen
yaparsan biz neyiz? Yâni biz ne işe yararız?"
Hazret-i
Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurdu ki:
"-Bana
olan sevginizi biliyorum. Fakat bunu şimdi benim yıkamamda bir
hikmet var."
Mustafa
-sallâllâhü aleyhi ve sellem- o adama imanı tâlim etti.
O
mübarek şehadet kelimesini, yâni "Lailahe illallâh Muhammedün
Resülullah" demesi, bağlanmış düğümleri çözdü. Hazret-i Mustafa
-sallâllâhü aleyhi ve sellem-:
"-Bu
gece de, hem hânemizin, hem gönlümüzün misafiri ol." diye
buyurdu.
Müslüman
olan o bahtiyar adam dedi ki:
"-Vallâhi
nerede olursam olayım, nereye gidersem gideyim, ebede kadar
senin misafirinim. Ben ölü idim, beni diriltin. Artık ben senin azadlı
kölenim.
Senin kapıcınım. Zaten dünya da, âhiret de senin şefaat sofranın
misafirleridir."
O gece
bedevî, Peygamberin misafiri oldu. Bir tek keçiden sağılan sütün ancak
pek azını içti. Şükretti. Sofradan çekildi.
Peygamber Efendimiz:
"-Süt
iç, ye." diye üstüne düştü ise de o yeni mü'min dedi ki:
"-Vallâhi
ben gerçekten de doydum. Bunu ne ağız yapmak, ne utanmak
sıkılmak, yahut gösteriş yapmak için söylemiyorum. Artık senin feyzinle
dolu
bir lokma, yüzlerce lokmaya bedel oldu; ben dün geceki oburluğumdan
daha fazla
doydum…"
Bütün ev
halkı:
"-Bu
gövdeli kandil, bir damla zeytinyağı ile nasıl oldu da doldu?"
diye şaştı kaldı. Aralarında fısıldaştılar:
"-Bir
ebâbil kuşunun gıdası, böyle bir filin karnını nasıl doyurdu?
Hayret; fil vücutlu adam, sivrisinek kadar yiyor!"
Hâsılı
kâfirlik hırsı, kâfirlik zilletinden kurtulunca bu ejderha mide, bir
karınca gıdası ile doydu, gitti.
Mevlânâ Hazretleri'nin ince
bir üslûpla
anlattığı bu hâdise, birçok hikmeti
muhtevîdir. Öncelikle hak yolunda rehber olan, yol gösterici kimselere
derin
bir düstur vermektedir. Bu düsturu bizzat kendi nefsinde uygulayarak
sergileyen
Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, hiç kimsenin kabul
etmediği
îmânsız obur misâfiri evine götürmüş, ona izzet ikrâmda bulunmuştur.
Üstelik
kendi paylarını da ona takdim ederek… Daha sonra o şahsın mecbur kalıp
yaptığı
çirkin davranışı yine Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-
bizzat
gidermiş ve o kâfiri hayran bırakacak yüce bir ahlâk sergilemiştir.
Hizmetçilerin bile yapmakta zorlanacağı bir temizliği berrak sular
misâli
gerçekleştirmiştir… Bu esnâda kimseyi ayıplamamış, büyük bir olgunlukla
âbide
bir mü'min gönlü sergilemiştir. Netice hodgâm, doymaz bir bedenin ve
karanlık
bir gönlün hidâyet nûrlarıyla dolmasına vesile olduğu gibi o bahtiyar
gönlün
ayrıca ahlâk-ı peygamberî ile de dolarak eski huy ve hatâsını da
düzeltmesine
âmil olmuştur.
İşte
peygamber ahlâkı!..
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Şebnem Dergisi
Peygamberimiz ve Hak Arayan Ukkaşe
Hz. Muhammed (sav.)
artık ömrünün sayılı günlerini yaşıyordu. Altmışüç yıllık şerefli
hayatını insanlara hidayet ve kurtuluş yolunu anlatmakla geçiren o şanı
yüce insan bir karıncayı bile incitmemiş ve incitenleri de daima
uyarmıştı. Fakat Allah elçilerinin de farkında olmaksızın çok ufak
hatalar işleyebileceğini bildiğinden şu son anlarını yaşarken bütün
mü'minlerle helalleşmeyi aklından geçirdi.
İşte o yüzden bir gün Bilal'den ezan
okuyarak mü'minlerin camiye toplanmasını rica etti. Hz. Bilal'de bunu
bir emir kabul ederek hemen minareye çıkıp yakıcı ve gür sesiyle ezan-ı
şerifi okudu. Ezan sesini duyar duymaz bütün Mekke'li ve
Medineli sahabiler birer birer camiye akın ederek her tarafını
tıklım tıklım doldurdular.
Sevgili Peygamberimiz (sav) sahabilere
iki rekat namaz kıldırdıktan sonra minbere çıkarak önce Allah'a hamdü
senada bulundu, daha sonra da bütün gözlerden ırmak ırmak yaşlar
akıtan, bütün kalpleri tirtir titreten, bütün vücutları ürpertiye boğan
içli ve duygulu bir hutbe verdi. Ve hutbesini sona erdirirken de
kelimelerin üstüne basa basa şöyle haykırdı.
"Ey mü'minler!... Ben sizin
Peygamberinizim. Sizlere ömür boyunca öğütler verdim, hidayet ve
kurtuluş yolunu anlatmaya çalıştım. Tabii ki güç ve kuvvetine sınır
olmayan Allah'ın izni ve yardımıyla. Sizleri bir kardeş gibi şefkat
kanatlarımın altına alarak korudum. Bir baba gibi de size karşı
merhametli davrandım. Sizinle keder ve gaye birliği ettim.
Şimdi size soruyorum. Bende hakkı
hukuku olan var mı? Olan hemen gelsin ve Allah hakkı için, büyük
Kıyamet günü hesaplaşmasından önce hakkını alsın."
Yaşın yaşın ağlıyan gözlerle
peygamberlerini dinleyen sahabilerden hiç kimse gidip de, "Ey Allah'ın
Rasulü!.. Benim sende hakkım var" demedi. Sevgili Peygamberimiz
(s.a.v.) aynı soruyu ikinci ve üçüncü defa tekrarlayınca sahabilerden
Ukkaşe ayağa kalkarak huzuruna vardı ve, "Ey Allah'ın elçisi anam-babam
sana feda olsun! Eğer defalarca Allah (c.c.) adını kullanmasaydınız
huzurunuza gelip de hakkımı aramaya kalkışmayacaktım." dedi ve olayı
şöyle anlattı:
"Ey Allah'ın elçisi!.. Birgün sizinle
birlikte savaş ediyordum. Nasılsa develerimiz yanyana geldiler.
Devemden inerek özür dilemek üzere size yaklaşmıştım ki, birden
kamçınızın sırtımda şakladığını duydum. Ey Allah'ın Rasulü!.. Bunu
kasten mi yaptınız yoksa devenize vururken kazara bana mı çarptı? Bunu
bilmiyorum."
Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav.) "Ey
Ukkaşe, Peygamberin sana kasten nasıl vurabilir? Asla!" diye özür beyan
etti ve ardından Hz. Bilal'e, kızı Fatıma'nın evine vararak aynı
kamçıyı alıp getirmesini söyledi. Bilal (r.a.) camiden çıkarak Hz.
Fatıma'nın evine doğru hızla yol almaya başladı. Bir yandan da
Peygamberler Peygamberinin kendi kendine ceza vermesini düşünüyordu.
Kapıyı çaldı; içerden Fatıma "Kim o
kapıya vuran?" diye seslenince Bilal (r.a.) kendisini tanıttı ve Allah
Rasulünün savaşlarda kullandığı kamçısını almaya geldiğini belirtti.
Fatıma:
- Ey Bilal, babam kamçıyı ne yapacak?
Bilal:
- Baban bu kamçıyla kendi kendisini
cezalandıracak.
Fatıma:
- Ey Bilal, bu kamçıyla babama vurarak
hakkını alacak olan kim?
Bilal:
- Ukkaşe, dedi.
Hz. Bilal (r.a.) kamçıyı alır almaz
doğru camiye yollandı. Kamçıyı götürüp Hz. Peygamber'e teslim etti.
Peygamber de Ukkaşe'ye verdi.
Tam bu sırada ayağa fırlayan Hz. Ebu
Bekir'le Hz. Ömer "Ey Ukkaşe, işte biz karşınızdayız, Peygamber'in
yerine bize vurun. Ne olur?" diyerek arkalarını dönerler.
Hz. Peygamber:
"Ey Ebu Bekir, Ey Ömer, yerlerinize
oturun. Şüphesiz ki Yüce Allah (c.c.) sizin bu iyi niyetinizi
mükafatsız bırakmayacaktır" diye çıkışır.
Bu defa Hz. Ali (r.a.) fırlar ve "Ey
Ukkaşe!" der: "İşte ben karşınızda hayattayım, Peygamber'e vurmanıza
gönlüm razı olmuyor, işte sırtım, işte karnım, istediğiniz yere
dilediğiniz kadar vurun."
Hz. Peygamber:
- Ey Ali, otur yerine! Yüce Allah
(c.c.) senin bu iyi niyetini mükafatsız bırakmayacaktır" diye çıkışır.
Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin:
- Ey Ukkaşe, biliyorsun ki biz Allah
Resulünün torunlarıyız, hakkını bizden aldığında O'ndan almış
sayılırsın. Ne olur bize vur?" diye yalvarıp yakarırlar. Hz. Peygamber
(sav) onlarad da:
-"Yerlerinize oturun, ey benim göz
bebeğim torunlarım" diye çıkışır.
Bütün bu olanları ibretle seyreden
Sevgili Peygamberimiz (sav.) "Ey Ukkaşe, eğer gerçekten bana vurmak
istiyorsan, buyur, vur!" diyerek haykırdı. Bunun üzerine Ukkaşe, "Ey
Allah'ın Resulü!" dedi. "Siz bana vurduğunuzda ben çıplaktım. Şimdi ben
de size vururken çıplak kalmanızı rica ediyorum."
Sevgili Peygamberimiz (sav) hiç
duraklamadan hemen elbisesini çıkarır ve "Buyurun, hiç çekinmeden
dilediğiniz kadar vurun" diye diretti.
Durumu yakından izleyen sahabiler
hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlarlar ve hıçkırık sesleri cami duvarlarını
sarsarcasına kalınlaşırken, Ukkaşe bakar ki iki cihan güneşi
Peygamberin vücudu süt gibi beyaz ve ardından Peygamberlik mührünü
taşıyan ben etrafa ışık saçmaktadır. Kalkar gider sırtını doya doya
öperek yerine dönüp oturur. Ardından da:
"Ey Allah'ın Rasülü!" der. "Canım sana
feda olsun! Hangi kalb sana kıyabilir? Maksadım sadece o senin ışık
saçan mübarek vücudunu kana kana öperek, senin yüzün suyun hürmetine
Rabbimin rızasını kazanmak ve Cehennem azabından kurtulmaktır."
<>Sözün burasında ışıldayan nurani
gözlerle sahabilerin süzen Sevgili Peygamberimiz (sav): "Ey
Mü'minler!.. Beni dinleyin!" der. "Cennetlik
görmek
isteyen varsa, işte Ukkaşe'yi görsün."
Bunun üzerine bütün müslümanlar kalkıp
Ukkaşe'nin gözlerinden öperek, "Müjdeler olsun!.. Yüksek derecelere
eriştin ve Peygamberimizin dostluğunu elde ettin." diyerek kendisini
tebrik ettiler.
Allah'ım ululuk ve yücelik hakkı için
bize Sevgili Peygamberimizin şefaatını nasip et, amin...
Put'un Sırrı
Sultan
Mahmut'un askerleri Sumenat'ta, Lat adındaki putu ele geçirmişlerdi.
Hintliler
bu putu geri almak için yirmi batman altın vermeyi teklif ettiler
sultana. Ama
sultan hiçbir şekilde putu satmaya razı olmadı. Odun yığdırıp
ateşledi, putu
da ateşe attı.
Serkeşin
biri,
-
Yakmamalıydı, altın puttan daha iyidir elbet, satması gerekirdi, dedi.
Sultan
Mahmut bu sözleri duydu ve;
-
Kıyamet günü Allah'ın herkesin önünde 'Azer'le Mahmud'a iyi bakın,
bunların
ikisi de birdir. birisi put yontar, yapar, öbürü de satardı.'
demesinden
korktum." dedi.
Sonra
da putu ateşte Güzelce yaktırdı. Put yakınca puttaki mücevherler eridi,
tam
yirmi batman ağırlığında mÜcevher meydana geldi. İstenen şey, bedavadan
ele
geçmişti!
Sultan
dedi ki:
-
Lat'ın hak ettiği buydu, elde ettiğim şeyler de Allah'ın bana mükafatı.
Sen
de bütün
putlarını kır ki put gibi perişan olup ayaklar altına düşmeyesin.
Sevgilinin
arzusuyla puta benzeyen nefsini yak, kavur, içinden bir hayli
mücevherler elde
et. Elest hitabını can kulağıyla dinlemiştin; artık birden ayrılma.
Biri
tekrar etmekten vazgeçme. Önceden Elest sözüne bağlanmıştın, artık
bela (evet
inandık) demekten geri durma.
Mantıku't-
Tayr, Kuş Dili,
Feridüddin Attar
Rabia Köle Olamaz
Râbia-tül
Adeviyye biraz büyümüştü. Annesi ve babası vefât etti. Üstelik,
Basra'da kıtlık ve fevkalâde pahalılık vardı. Bu hengâmede Râbia'nın
ablaları dağıldılar. Kimsesiz kalan Râbia'yı zâlim bir kimse yakaladı
ve hizmetçi olarak iş gördürdü. Sonra da köle olarak altı gümüş
karşılığı bir ihtiyara sattı. O ihtiyarın hizmetçisi olarak, gösterilen
zor işleri sabırla yapmaya çalışıyordu. Çok sıkıntılı günler geçirdi.
Çok zahmetler çekti, fakat isyân etmedi. Allahü teâlânın takdirine râzı
oldu. Edebi fevkalâde idi.
Bir gün
karşısına bir nâmahrem, yabancı çıktı. Ondan sakınayım diye hızla
giderken düşüp
kolu kırıldı. Acz ve kırıklık içinde, mahzûn olmuş bir kalb ile Allahü
teâlâya yalvardı.
"Yâ Rabbî!
Garib ve kimsesizim. Yetim ve öksüzüm. Köle edildim. Bir de kolum
kırıldı. Lâkin ben bunların hiç birine üzülmüyor, yalnız senin rızânı
istiyorum. Benden râzı olup olmadığını da bilmiyorum" dedi.
Bu sırada
bir ses duydu.
"Üzülme, sen
âhirette meleklerin bile imreneceği bir makamda bulunacaksın." diyordu.
Râbia
tekrar efendisinin evine döndü. Günlük hizmetleri yerine getirir,
akşama kadar ayakta dururdu. Bununla beraber her gün oruçlu olur,
geceleri de Allahü teâlâya ibâdet ve tâatle geçirirdi. Bir gece
efendisi uyandığında Râbia'nın odasından sesler geldiğini işitti.
Pencereden bakınca, Râbia'nın, secde ettiğini, Allahü teâlâya şöyle
yalvardığını duydu. Diyordu ki:
"Ey Rabbim!
Benim arzumun senin emrine uymak olduğunu biliyorsun. Benim saâdetim
senin huzûrunda bulunmaktır. Eğer elimden gelse, sana ibâdetten, bir ân
geri kalmam. Fakat ev sâhibimin hizmetinde bulunduğum için ona hizmet
ediyorum ve sana gereği gibi ibâdet edemiyorum..."
Ev sâhibi,
bunları duydu. Ayrıca, Râbia'nın başı üstünde bir kandil bulunduğunu,
kandilin bir yere asılı olmadan havada durduğunu, odanın o kandilin
nûru ile aydınlandığını gördü ve hayretten dona kaldı.
"Artık Râbia köle
olamaz!" diyordu.
Sabaha kadar
uyuyamadı. Sabah olunca hemen Râbia'yı çağırdı ve dedi ki:
"Artık
serbestsin.
Dilediğini yap. Ama burada kalırsan ben sana hizmet ederim."
Râbia;
"Gideyim."
dedi.
Oradan
ayrılıp küçük bir eve yerleşti.
Bütün vakitlerini ibâdetle geçirir, bir gün ve gecesinde bin rekat
namaz kılardı. Kefenini dâimâ yanında taşır, namaz kılacağı zaman onu
serer, üzerine secde ederdi. Kefeni yanında olmadan gezdiğini, kefenini
beraberine almadan konuştuğunu kimse görmedi. Süfyân-ı Sevrî ve Hasan-ı
Basrî, ondan feyz alırlardı.
Rahibi Susturan Soru
Rivâyet edilir
ki:
Bâyezid-i
Bistâmî Hazretleri, kırkbeş kez haccetmiş ve pek çok kerâmeti zâhir
olmuş Allah
dostlarından birisiydi. Bir gün Arafat tepesinde oturuyordu. Nefsi ona
şöyle
fısıldadı:
“-Bâyezid!
Senin bir benzerin var mıdır? Kırkbeş defa haccettin ve binlerce defa
Kur’ân-ı
Kerîm’i hatim eyleme bahtiyarlığına eriştin.”
Bu ses onu çok
üzdü. Nefsinin hâlâ onu benlik ve kibir uçurumuna doğru sürüklemek
istediğini
anladı. Derhal toparlandı ve orada bulunan mahşerî kalabalığa dedi ki:
“-Kim benim
kırkbeş defa yapmış olduğum haccı, bir ekmeğe satın alır?”
Bir adam başını
kaldırdı:
“-Ben alırım.”
dedi, ekmeği uzattı.
Bâyezid aldığı
ekmeği orada bulunan bir köpeğin önüne attı. Ve sonra işini bitirip yol
hazırlığı yaparak Rum diyarına doğru yüzünü çevirdi. Günlerce yol
aldıktan
sonra bir rahip ile karşılaştı. Rahip, terbiyeli bir adama benziyordu.
Hazretin
elini tutup evine misafir olarak götürdü. Evinde ona bir oda ayırdı.
Bâyezid,
kendisine ayrılan bu odada ibâdete başladı ve kalbini her şeyden
çevirip
Cenâb-ı Hakk’a yöneltti. Rahip, her gün onun yiyeceğini, içeceğini
sabah akşam
getirir önüne kor, sonra dışarı çıkardı. Bu hâl, bir ay devam etti.
Bâyezid bu
kez nefsine dönerek dedi ki:
“-Ey nefis! Seni kırmak
istiyorum; fakat sen
uğursuzluğunla kırılmıyorsun…”
Tam bu sırada rahip içeri
girdi ve Bâyezid’e:
“-İsmin nedir?” diye sordu:
O da:
“-Bâyezid.” diye cevap verdi.
Rahip:
“-Ne güzel adamsın… Keşke
Mesih’in kulu olmuş
olsaydın!” dedi.
Bu söz, Bâyezid’e ağır geldi
ve evi terk etmek
isterken rahip ona seslendi:
“-Bizim burada kırk gününü
tamamla, öyle git. Çünkü
bizim büyük bir bayramımız var, onu görmeni arzu ediyorum. Aynı zamanda
çok
değerli bir vâizimiz var, senede bir defa bize hitab eder, bir de onu
dinlemeni
diliyorum.”
Bâyezid Hazretleri, onun bu
teklifini kabul etti ve
kırk gün kalmaya râzı oldu. Kırkıncı gün olunca rahip içeri girdi ve:
“-Buyurun, ayağa kalkın,
bayram günümüz geldi!..”
dedi.
Bâyezid ayağa kalktı; fakat
rahip ona şöyle seslendi:
“-Sen bu kıyafet ve hâlde
nasıl bin kadar rahibin
arasına girebilirsin? Doğrusu biraz endişeliyim. Bu sebeple üzerindeki
elbiseyi
çıkar, şu üstlüğü giy, beline de şu zünnarı bağla, İncil’i de boynuna
as!..»
Bu teklif, Bâyezid’e çok ağır
geldi. Fakat bunda bir
hikmet ve esrar, İslâm’ın da izzet ve şerefi gizlenmiştir, onun
dediğini
yapayım, diye düşündü. Hemen üzerindeki elbiseyi çıkardı, onun verdiği
üstlüğü
giydi, beline de zünnarı bağladı. İncil’i de boynuna astı ve rahiple
birlikte
bine yakın rahibin arasına katıldı. Hiç kimse onu yadırgamadı. Biraz
ilerledikten
sonra birdenbire kalabalık durdu. Rahiplerin en büyüğü ve en
saygıdeğeri
geliyordu. Gözler ona çevrildi. Gelen rahipler, onun sessizliğine bir
mânâ
veremediler ve sordular:
“-Ey büyüğümüz! Neden
konuşmuyorsunuz?”
“-Nasıl konuşabilirim ki
aranızda bir Muhammedî
(Müslüman) var!..” diye cevap verdi. Halk ve rahipler galeyâna geldi ve:
“-Onu bize göster,
parçalayalım!” diye bağırdılar.
Başrahip onlara dedi ki:
“-Hayır, yemin ederim ki
söylemem, ancak bir şartla
onu size tanıtabilirim: Ona dokunmayacağınıza söz veriniz!..”
Bunun üzerine rahipler ve
halk, Muhammedî olan adama
dokunmayacaklarına yemin ettiler. Başrahip başını kaldırdı ve şöyle
seslendi:
“-Allah için ey Muhammedî!
Ayağa kalk ve kendini
göster..”
Bâyezid Hazretleri ayağa
kalktı. Başrahip:
“-İşte bu zât, ona dikkatle
bakın!” dedi. Sonra
Bâyezid’e sordu:
“-Adın ne?”
“-Bâyezid.”
“-Tahsil gördün mü?”
“-Rabbimin öğrettiği kadar bir
şeyler biliyorum.”
“-O hâlde bana şu hususları
cevaplandır: İkincisi
olmayan biri, üçüncüsü olmayan ikiyi, dördüncüsü olmayan üçü, beşincisi
olmayan
dördü, altıncısı olmayan beşi, yedincisi olmayan altıyı, sekizincisi
olmayan
yediyi, dokuzuncusu olmayan sekizi, onuncusu olmayan dokuzu, on
birincisi
olmayan onu, on ikincisi olmayan on biri, on üçüncüsü olmayan on ikiyi
söyle,
bunlar nelerdir?”
Bâyezid -kuddîse sirruh-
başrahibe:
“-Beni iyi dinle, cevap
veriyorum: İkincisi olmayan
bir, eşi-ortağı, dengi ve benzeri bulunmayan Allah’tır. Üçüncüsü
olmayan iki,
gece ve gündüzdür. Dördüncüsü olmayan üç, üç talâktır. Beşincisi
olmayan dört,
Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’ân’dır. Altıncısı olmayan beş, beş vakit
namazdır.
Yedincisi olmayan altı, göklerin ve yerin yaratıldığı altı gündür.
Sekizincisi
olmayan yedi, yedi kat göktür. Dokuzuncusu olmayan sekiz, kıyamet günü
Arş’ı
taşıyacak olan sekiz melektir. Onuncusu olmayan dokuz, kadının dokuz ay
gebelik
müddetidir. On birincisi olmayan on, Hazret-i Mûsâ’nın Şuayb peygambere
on yıl
çobanlık etmesidir. On ikincisi olmayan on bir, Yusuf peygamberin on
bir
kardeşidir. On üçüncüsü olmayan on iki, on iki aydır.”
Rahip tebessüm etti ve:
“-Doğru söyledin. Şimdi de
bana, havadan ne yaratıldı,
havada ne muhafaza olundu, hava ile ne helâk oldu ve kim hava ile helâk
edildi?
Bunlardan haber ver!..” dedi. Bâyezid:
“-Îsâ peygamber havadan
yaratıldı, havada muhafaza
edildi. Süleyman peygamber de havada muhafaza edildi. Ad kavmi de hava
ile
helâk edildi.” diye cevap verdi. Rahip yine ona:
“-Doğru söyledin.” dedi ve
devamla sordu: “Ağaçtan ne
yaratıldı, ağaçta kim korundu ve ağaç ile kim helâk oldu?”
“-Mûsâ peygamberin asâsı
ağaçtan yaratıldı, Nuh
peygamber ağaç içinde (gemide) korundu ve Zekeriyya peygamber ağaç
içinde
testereyle biçilip helâk edildi.” diyerek cevabı hemen verdi. Rahip
yine ona:
“-Doğru söyledin!..” dedi ve
tekrar sordu: “Kim
ateşten yaratıldı, kim ateşte korundu ve kim ateş ile helak oldu?”
“-İblis ateşten yaratıldı.
İbrahim peygamber ateşte
korundu. Ebû Cehil ateş ile helâk oldu.” diyerek gereken cevabı yine
hemen
verdi. Rahip tekrar sordu:
“-Taştan kim yaratıldı, taş
içinde kim korundu ve taş
ile kim helâk oldu?”
“-Sâlih peygamberin devesi
taştan yaratıldı. Ashâb-ı
Kehf taş içinde korundu ve Ebrehe’nin filleri taş ile helâk edildi.”
diye cevap
verince, rahip:
“-Doğru söyledin!” diye tasdik
etti ve tekrar sordu:
“-Âlimler, cennette dört nehir
vardır, biri baldan,
biri sütten, biri sudan, biri de şaraptandır. Ayrı ayrı olan bu dört
nehir,
aynı kaynaktan akıyormuş diyorlar, bunu açıklar mısın? Dünyada bunun
bir örneği
var mıdır?”
“-Evet, vardır: İnsanın baş
kısmından dört nehir akar:
Kulak yağı acıdır. Gözyaşı tuzludur. Burun suyu ayrı bir tad taşır.
Ağızdan
gelen su tatlıdır.” diye cevap verince, rahip yine ona:
“-Doğru söyledin!..” dedi ve
sormaya devam etti;
“Cennet ehli yer, içer, fakat abdest bozmaz, su dökmez. Bunun dünyada
bir
benzeri var mıdır?”
“-Evet vardır. Ana rahmindeki
cenin, yer, içer, fakat
dışkısı yoktur.”
“-Doğru söyledin. Cennette
Tûbâ Ağacı vardır. Cennette
hiçbir saray, hiçbir köşk yoktur ki, bu ağacın bir dalına dokunmasın.
Bunun
dünyada bir örneği var mıdır?”
“-Evet, güneş sabahleyin
doğunca böyle değil midir?”
“-Doğru söyledin. Şimdi de
bana şunları cevaplandır:
Bir ağaç vardır, on iki dalı bulunuyor, her dalında otuz yaprak var ve
her
yaprakta beş çiçek yer almıştır; bunlardan ikisi güneşe, üçü karanlığa
bakar,
bu ağaç nedir?”
“-Ağaç bir yılı temsil eder.
On iki dalı on iki ayı,
her daldaki otuz yaprak otuz günü, her yapraktaki beş çiçek beş vakit
namazı
temsil eder.”
“-Doğru söyledin. Bana şu
kimseden haber ver ki: Hacca
gitmiş, tavaf yapmış ve o makamlarda bulunmuştur; ama onun ne ruhu var,
ne de
hac kendisine vâcibdir?”
“-Nuh peygamberin gemisidir.”
“-Doğru söyledin. Peki, gece
gelince gündüz, gündüz
girince gece nereye gidiyor?”
“-Bu bir izâfî zaman
meselesidir. Güneşin doğup
batması bunun ölçüsü oluyor. Geri kalanını Allah bilir.”
“-Doğru söyledin.”
Sorular bitince Bâyezid
Hazretleri dedi ki :
“-Muhterem rahip! Birçok
sorular sordun,
cevaplandırmaya çalıştım. Müsaade edersen benim de birkaç sorum var.
Ama sadece
bir tanesini sormak istiyorum. Ne dersin?”
“-Tabii, istediğin şeyi
sorabilirsin!”
“-Cennetin anahtarı nedir?
Cennet kapılarının üzerinde
ne yazılıdır?”
Rahip sustu, cevap vermekten
çekindi. Diğer rahipler
bozuldular ve:
“-Ey büyüğümüz, mağlûp mu
oluyorsun?”
O da:
“-Hayır, mağlûb olmak
istemiyorum..” deyince:
“-Öyle ise neden cevap
vermiyorsun?” diye serzenişte
bulundular. Bunun üzerine başrahip:
“-Şayet cevap verirsem, benim
cevabıma katılır
mısınız?” deyince, hepsi birden:
“-İncil hakkı için, sana
uyarız.” diye söz verdiler.
Rahip:
“-Dinleyin, şimdi cevap
veriyorum: «Cennetin
anahtarı ve kapılarının üzerinde yazılı bulunan ibâre, La İlâhe
İllallâh
Muhammedün Rasûlullâh» ’dır.”
Bunun üzerine diğer rahipler
de hep bir ağızdan
kelime-i şehâdet getirip müslüman oldular. Bâyezid Hazretleri de
onların
yanında bir müddet kalıp İslâmiyet’i öğretti ve bu sır da böylece
çözülmüş
oldu.
Lütfiye
Uzel
Şebnem
Dergisi, Sayı 51
Not:
Hiçbir
gereği yokken bir insanın gönüllü olarak rahip kıyafeti giymesi ve
rahiplere
mahsus olan zünnar takınması hoş karşılanmamış, hatta bunu dinden çıkma
(irtidat) sebebi kabul edenler olmuştur. Burada Bâyezid-i Bistâmî’nin,
kendisine tavsiye edilen bu kıyafeti giymesi, bir hikmete mebnîdir ve
gönüllü
bir şekilde değildir. Herhangi bir yanlış anlamaya sebep olmaması için
bu
hususu bir kere daha ifade etmeyi uygun gördük.
Rızık senin Ya Rabbi
Süleyman
peygamber tükenmez derecede yeraltı ve yer üstü
zenginliklerine sahipti. Aynı zamanda da insanlara, cinlere, kuşlara,
yırtıcı hayvanlara ve rüzgârlara hâkimdi.
İşte bu maddi ve manevî saltanat içinde bir gün Hz. Süleyman (a.s.)
Allah'tan şu niyazda bulundu: "Rabbim bana izin ver de yeryüzünde
yaşayan tüm varlıkların bir yıllık yiyeceğini vereyim." Yüce Allah
(c.c.) ise şu cevabı verdi: "Ey Süleyman! Senin bu işe gücün yetmez.
Sen bu işi başaramazsın." Süleyman peygamber, "Öyleyse bir günlük
yiyeceklerini vermeme izin ver" diye yalvarınca yüce Allah (c.c.) izin
verdi.
Bunun üzerine Hz. Süleyman (a.s.) yeryüzünde yaşayan bütün insan ve
cinlerin bir araya toplanmalarını ve yeryüzü canlılarına yetecek
derecede yiyecek ve içecek hazırlamalarını emretti. İnsanlar ve cinler
toplanarak tam kırk gün yiyecek ve içecek hazırlamakla uğraştılar.
Yiyecek ve içecekler hazırlandıktan sonra Süleyman peygamber rüzgâra
emrederek, "sakın esmeye kalkışmayasın. Çünkü yiyecek ve içecekler
ekşir" dedi.
Yiyecek ve içecekler geniş bir meydana sıralandı. Sofralar öylesine
büyüktüler ki, bir sofranın uzunluğu yaya olarak bir aylık yol
tutuyordu. Varın siz sofraların kurulduğu meydanın genişliğini
hesaplayın.
Sonra yüce Allah (c.c.), Hz. Süleyman'a önce kara ve deniz hayvanlarını
doyurması gerektiğini bildirerek, denizlerdeki balıkların sofraların
kurulduğu meydana akın etmelerini emretti. Bütün balıklar birer birer
gelerek, "Ey Süleyman! Bugün yemeğimizi senden yiyeceğiz. Bu, yüce
Allah'ın emridir" dediler. Süleyman peygamber de, "Hoş geldiniz.
Buyurun. İşte yemekler" diye cevap verdi.
Balıklar bir iki lokma attıktan sonra baktılar ki önlerinde bütün
yiyecekler tükenmiş. Hep birden, "Ey Süleyman! Mademki bizleri davet
ettin. Karınlarımızı doyur bakalım. Çünkü aç kaldık" diye feryada
başladılar. Bunun üzerine Hz. Süleyman (a.s.) ne kadar büyük bir hataya
düştüğünü kavrayarak secdeye kapandı ve kâinatın ortaksız sahibi olan
Allah'a şöyle dua etti:
"İnsan aklının kavrayamıyacağı şekilde bütün varlıkları üzerine alan
Allah'ı noksanlıklardan tenzih ederim."
-Bediul Esrar-
Rüyada Bildirilen Beş Sır
Önceki Peygamberlerden
birisi, bir gün bir rüyâ görür. Rüyâsında
kendisinden, sabahleyin kalkınca karşısına ilk çıkan şeyi yemesi,
ikinci olarak karşılaştığı şeyi gizlemesi, üçüncü olarak karşılaştığı
şeyi kabûl etmesi, dördüncü olarak, karşılaştığını yeise, ümitsizliğe
düşürmemesi, beşinci olarak karşılaştığından da kaçması istenir.
Sabah olur. O peygamber aleyhisselâm kalkınca,
karşısında gözüne ilk
çarpan büyük ve kapkara bir dağ olur. Bu manzara karşısında duraklar,
hayrete düşer ve kendi kendine, "Rabbim bana onu yememi emretti. Rabbim
bana, gücümün yetmeyeceği şeyi emretmez" diye düşünür.
Onu yemeğe azmederek oraya doğru yürür. Fakat yanına
yaklaşınca dağ
birden küçülür, küçülür ve baldan daha tatlı bir lokma hâline gelir.
Peygamber onu yiyerek yola koyulur.
Biraz gidince karşısına altın bir tas çıkar. Hemen
bir çukur açarak onu
toprağa gömer ve tekrar yola koyulur. Fakat biraz gittikten sonra dönüp
arkasına baktığında altın tasın toprağın üstüne çıkmış olduğunu görür.
Geri döner. Onu tekrar gömerek yine yoluna devam etmek üzere hareket
eder. Fakat biraz gidince yine dönüp geriye baktığında, altın tasın
yine dışarıda olduğunu hayretle müşâhede eder. Bu dönüp gömmeler birkaç
defa tekrarlandığı hâlde altın tas yine üste çıkar. Nihâyet peygamber,
"Ben, Rabbimin bana olan emrini yerine getirdim" diyerek onu gömmek
için bir daha geri dönmez ve yoluna devam eder.
Biraz gidince, kendisine doğru gelen bir kuşla
karşılaşır. Kuşun
peşinde de bir şâhin var. Kuş, "Ey Allahın nebîsi, beni kurtar" diyerek
Peygamberden yardım ister, Peygamber de onu himâyesine alarak, "Üçüncü
olarak karşılaştığın şeyi kabûl et" emri gereğince onu yeninin içine
saklar.
Bu arada onu avlamak için peşinden gelmekte olan
şâhin gelip, "Ey
Allahın nebîsi, ben aç idim. Sabahtan beri onu avlayıp karnımı doyurmak
için uğraşıyordum. Tam yakalayacağım sırada onu benden aldın. Rızkıma
mâni olma!" der. Bu sırada Peygamber aleyhisselâm, "Benden, üçüncü
olarak karşılaştığımı kabûl etmem, dördüncü olarak karşılaştığımı da
yeise düşürmemem istenmişti. Üçüncü bu kuş. Onu kabûl edip kurtardım.
Ya dördüncüyü ne yapayım? Onu ümitsizliğe düşürmemem lâzım" diye
düşünür. Yanında bulunan etten biraz keserek beklemekte olan avcı kuşa
atar. O da onu alıp gider. O uzaklaşınca saklamakta olduğu kuşu da
salıvererek yoluna koyulur.
Yolda ilerlerken beşinci olarak pis kokulu bir cîfe,
pislik ile
karşılaşır. Geceki rüyâ gereğince ondan da süratle uzaklaşır. O gece
rüyâsında kendisine gündüz olan hâdiselerdeki hikmet, sır şöyle izâh
edilir:
"Birinci olarak, çok büyük ve kapkara bir dağ olarak
gördüğün ve
sonradan baldan daha tatlı bir lokma hâline gelen şey, öfke ve
kızgınlıktır. Öfke, önce büyük bir dağ hâlindedir. Sabır edildiği ve
yenildiği zaman baldan daha tatlı bir lokma olur.
İkinci olarak karşılaştığın altın tas, güzel ve iyi
amellerdir. İyi ve
güzel ameller, hareketler, davranışlar ne kadar örtülürse örtülsün,
yine de açığa çıkar ve kendilerini belli ederler.
Üçüncü olarak, sakladığın kuş, sana sığınana ihânet
etmemeni, himâyene
almanı öğretmek istemektedir.
Dördüncü hâdise, birisi senden bir şey istedi mi,
kendi ihtiyâcın olsa
bile onun hâcetini görmek gerektiğine işârettir.
Beşinci olarak karşılaştığın ve kendisinden kaçtığın
pis kokulu cîfe
gıybete işârettir. Gıybet eden, ötekini-berikini çekiştiren
insanlardan, pis kokulu cîfeden kaçarcasına kaç!..
Kaynak: www.mehmetoruc.com
Rüyada Görülen Köşk
Rüyada Görülen Köşk
Aşûre
günü olan Muharrem'in onunda bir fakir gelip
müslüman tanıdığı bir zenginden aşûre için şöyle bir ricada bulunur:
- Muhterem efendim! Bugün malûmunuz aşûre günüdür. Evde
çoluk çocuğu bir aşûre kaynatmak geldi gönlümüzden. Fakat fakirlik var.
Allah rızası için biraz yardımda bulun der.
Müslüman zengin:
- Olur der, fakat şimdi işim var. Öğle namazını daha
kılmadım. Namazdan sonra der.
Fakir adam namazdan sonra gider.
- Şimdi işim var, ikindiden sonra der.
Fakir adam ikindiden sonra gider. Bu sefer sözüm ona
zengin müslüman:
- Be adam sen ne anlamaz adammışsın, diyerek bir de
paylar fakiri.
Fakir, boynunu bükerek dükkândan çıkıp giderken
gayrimüslimlerden para vermeyen adamın bir komşusu çağırır:
Ne istedin komşudan da vermedi? diye sorar.
Garip:
- Biz Müslümanların bugün aşûre günüdür. Biraz yardım
istedim. Aşûre için, vermedi. Üstelik de payladı der.
Gayrimüslim, o garip, fakir Müslümana:
-Çoluk çocuğa aşûre pişirmen için ne kadar para lazım?
Dedi. Yoksul biçâre garip:
-Beş on lira olsa bu işimi görür der.
Gayrimüslim, fakir Müslümana çıkarıp lazım olanı verir,
gönlünü eder. Fakir adam duâ ede ede gider.
- Allah sana hidayet vere! Diyerek sevinçle evine gider.
Çoluk çocuğuna aşûre yapıp yedirir.
O gece rüyasında cimri sözde Müslüman, bir köşk görür ki
aklı başından gider. Elinde olmadan hayran hayran sorar:
-Bu köşk kimdir? der.
- Bu köşk senindi. Fakat kaçırdın elinden bu güzelim
köşkü, derler.
Sorar:
-Niçin kaçırdım?
- Dün sana gelen o garibin gönlünü yapsaydın, o fakire
bir aşûrelik sadaka verseydin, bu köşk senin olacaktı. Bu köşk o
garibin gönlünü yapana verildi, bunu da komşun gayrimüslim kazandı
derler.
Bizim hazırcı, peşinci Müslüman sabaha koşa koşa gider
dükkâna. Bekler komşusunun gelmesini. Komşusu gelir. Hemen:
- Dün kaç para verdin o fakire? der.
Gayrimüslim sorar:
-Ne yapacaksın?
- İki mislini sana vereceğim der.
Gayrimüslim:
-Senin gördüğün rüyayı ben de gördüm. Ben Müslüman oldum
komşu, der.
Hazırcı, peşinci Müslüman:
- Eyvah! der. Fakat zaman geçmiş ola.
Rüyada Verilen Ceza
Mağripte,
itibârlı bir âlim olan Ebü'l-Hasan; İmâm-ı
Gazâlî Hazretleri’nin İhyâ kitabını okuyunca “Sünnete muhâlif” diye
beğenmemiş
ve müslümanların elindeki İhyâ kitaplarının toplanıp yakılmasını
emretmiş. Cumâ
günü yakılmasını kararlaştırmışlar.
Ebü'l-Hasan
cumâ gecesi rüyâsında ders okuttuğu câmie
girmiş. Bakmış ki câminin köşesinde parlayan bir nûr; Resûlüllâh
Efendimiz
(s.a.v.), Hz. Ebû Bekr ve Hz. Ömer (r.anhümâ) ile oturuyorlar. Bu arada
İmâm-ı
Gazâlî de elinde İhyâu Ulûmi’d-Dîn, kitabı ile huzura gelerek:
“Ey
Allâh'ın Resûlü! Şu kimse benim hasmımdır.” dedi
ve İhyâ kitabını Resûlüllâh'a verip:
“Yâ
Resûlallâh, şu kitaba bakınız, eğer bu kimsenin
dediği gibi bunda sünnete muhâlif bir şey varsa, ben Allâhü Teâlâ’ya
tevbe
ettim. Eğer dîne muvâfıksa, bu adamdan hakkımı alıp beni sevindirin.”
dedi.
Bunun
üzerine Resûlullâh (s.a.v.) İhyâ kitabını baştan sona göz
gezdirdi ve;
“Vallâhi
bu çok güzel bir şeydir.” buyurduktan sonra
Hz. Ebû Bekr'e (r.a.) verdi.
O da
baktıktan sonra
“Seni
hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin
ederim ki bu kitap güzeldir.” buyurdu.
Hz.
Ömer’de (r.a.) verdiler. O
da
inceleyerek, aynı cevabı verdi.
Bunun
üzerine Resûlüllâh (s.a.v.);
“Ebü'l-Hasan'ın
elbisesini soyun, iftirâ edenlere vurulduğu
gibi had vurun.” buyurdu.
Beşinci
sopadan sonra Hz. Ebû Bekr şefâat
ederek;
“Yâ
Resûlallâh böyle yapması yine senin sünnetini
tâzîm içindi, af buyur.” dedi.
Ebü'l-Hasan
da hatasını anlayıp tevbe
edince;
İmâm-ı Gazâlî Hazretleri de affetti.
Ebü'l-Hasan
uyanınca gördüklerini halka anlatıp tevbe
etti. Bir ay, rüyâsında yediği sopaların vurulduğu yerler sızladı.
Vefat edince
sopaların izi sırtında görülüyordu. Bu rüyâsından sonra dâimâ İhyâ
kitabını
okur, ona hürmet ederdi
2006.08.26
Tarihli Fazilet Takvimi
Salevât-ı Şerîfe
Talebelerinin sayısının on binleri
bulduğu rivâyet
edilen Muhammed
Cezûlî,
bir gün bir kuyu başına abdest almak için uğradı. Kuyunun yanında su
çekmek
için kova ve ip yoktu. Ne yapacağını şaşırmıştı. Bir kız, onun bu
hâlini
yüksekçe bir yerden gördü ve ona şöyle dedi:
-Sen kimsin ve niye şaşırdın?
Muhammed
Cezûlî, onun kova getireceği ümîdi ile kendisini tanıttı ve hâlini
bildirdi. Kız bunun üzerine ona;
-İnsanlar
seni hayır ve kerâmetle överler. Sen ise kuyudan su çıkarmaktan âciz
kaldın ve şaşırdın, dedi ve gelip kuyuya seslendi. Allahü teâlânın izni
ile su,
kuyudan taşıp dışarıya akmaya başladı.
Muhammed Cezûlî abdest aldıktan sonra kıza;
-Sen
bu kerâmete hangi amelin sebebi ile nâil oldun?" dedi.
Kız da;
-Resûl-i
ekreme salevât-ı şerîfeyi çok getirmekle ve salevât okumaya devâm
ederek kavuştum, diye cevap verdi.
Muhammed
Cezûlî, bu duruma hayret ederek; "Acabâ hangi salevât-ı şerîfeyi
okumaya devâm etsem?" diye düşünmeye başladı.
O
gece, bu düşünceden dolayı
uyuyamadı. Bu düşünce içerisinde yatakta yatarken, hanımı yatağından
kalktı. En
güzel elbisesini giyip, örtüsünü örtüp evden dışarı çıktı. Bunu
görünce,
hanımının bu saatte nereye gittiğini merak ederek arkasından dışarı
çıktı ve
onun deniz kıyısına doğru gittiğini gördü. Önünde ve ardında bir arslan
ona
bekçilik ediyordu. Merakı daha fazla arttı. Hanımı kıyıya varınca
denize girdi
ve yürümeye devâm etti, sonunda küçük bir adaya ulaştı. Arslanlar
denizin
kıyısında yattılar. Orada abdest alıp, namaz kılmaya başladı. İbâdetten
sonra,
yine su üzerinde yürüyerek kıyıya geldi. Arslanlar da kalkarak, biri
önde,
diğeri arkada yürümeye başladılar. Muhammed Cezûlî daha önce eve gelip,
uyuyor
göründü. Hanımı, eve gelip elbiselerini değiştirip, yattı. "Hanım bunu
her
gece mi yapıyor?" diye düşünerek, üç gece onu gözetledi. Hanımının her
gece böyle yaptığını gördü.Üçüncü gecenin sabahında, bu durumu hanımına
sordu.
Hanımı
ona;
-Siz,
bu işe şimdi mi vâkıf oldunuz? Uzun senelerdir ben böyle yapıyorum,
dedi.
Bunun
üzerine Muhammed Cezûlî;
-Acabâ,
bu kerâmete ne sebeple kavuştunuz? diye sorunca, hanımı;
-Resûl-i
ekreme salevât-ı şerîfe okumayı hiç bırakmadım. Nîmete bu yüzden
kavuştum,dedi.
Muhammed
Cezûlî;
-Devâm
ettiğiniz bu salevât-ı şerîfe hangisidir? diye suâl etti.
Hanımı
cevap vermedi. Isrâr edince;
-Bu
gece istihâre edeyim, izin olursa, cevap veririm, dedi.
Sabahleyin
hanımı;
-Açıkça
söyleyeyim, haber vermeye izin yoktur. Ancak salevât-ı şerîfeleri
topla, onların içinde varsa, "Vardır" diye haber veririm." dedi.
Bunun
üzerine Muhammed Cezûlî, birçok kitaplarda bulunan salevât-ı şerîfeleri
topladı ve bir kitap yazdı. Hanımına, yazdığı bu kitabı okuduğu zaman,
hanımı;
"İçinde birkaç yerde vardır." dedikten sonra;
"Bu
kitabı okumaya
devâm edenin, Allahü teâlânın rahmetine kavuşacağında şüphe yoktur."
dedi.
Muhammed
Cezûlî bu eserine; Hayırlara deliller ve nûrların doğuşu mânâsına
gelen Delâil-ül-Hayrât ve Meşârık-ul-Envâr ismini verdi.
Delâil-ül-Hayrât'ta
toplanmış olan salevât-ı şerîfelerden bâzıları
şunlardır:
"Allahümme
salli alâ Muhammedin ve ezvâcihî ve zürriyyâtihî kemâ salleyte
alâ İbrâhîme ve bârik alâ Muhammedin ve ezvâcihî ve zürriyyâtihî kemâ
bârekte
alâ âli İbrâhîme inneke hamîdün mecîd."
"Allahümme
salli alâ Muhammedin kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve bârik alâ
Muhammedin ve alâ âli Muhammedin kemâ bârekte alâ İbrâhîme inneke
hamîdün
mecîd."
"Allahümme
salli alâ Muhammedin-in-nebiyy-il-ümmiyyi ve alâ âli
Muhammed."
"Allahümme
salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin kemâ salleyte alâ
İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdün mecîd. Allahümme bârik alâ
Muhammedin ve alâ âli Muhammedin kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli
İbrâhîme
inneke hamîdün mecîd. Allahümme ve terahham alâ Muhammedin ve alâ âli
Muhammedin kemâ terahhamte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke
hamîdün
mecîd. Allahümme ve tehannen alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin kemâ
tehannente alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdün mecîd.
Allahümme ve
sellim alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin kemâ sellemte alâ İbrâhîme
ve alâ
âli İbrâhîme inneke hamîdün mecîd."
"Allahümme
bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin kemâ bârekte alâ
İbrâhîme inneke hamîdün mecîd."
"Allahümme
salli alâ Muhammedin ve alâ âlihi ve eshâbihî ve evlâdihî ve
ezvâcihî ve zürriyyetihî ve ehl-i beytihî ve eshârihî ve ensârihî ve
eşyâihî ve
muhibbihî ve ümmetihî ve aleynâ maahüm ecmaîne yâ erhamerrâhimîn."
"Allahümme
salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin ve alâ ehl-i
beytihî."
Sanzotu
Kapı komşu sayılırdık. Fakat
onu ancak mahallemizdeki kahvehanede görürdüm. Her zaman pencere
kenarındaki
bir masada oturur ve arkadaşlarıyla birlikte sabahtan akşama kadar
kağıt
oynardı.
Bir gün beni yanına çağırarak:
Gel bir çayımı iç dedi. Sadece
selam verip geçmek olmaz.
Yalnız olduğu için gittim. El
sıkışırken:
Sigara dumanı dokunduğundan pek
uğrayamıyorum, dedim. Hem yapacak o kadar çok işim var ki.
Çok alıngan bir insandı. Küskün
bir ifadeyle:
Doğru, dedi. Bizim yapacak bir
işimiz yok.
Esasında
hepimizin işi çok fazla, dedim. Ebedi hayatımızı bu kısa ömürde
kazanmak zorunda
değil miyiz?
Haklısın, dedi. Fakat bu
illettten bir türlü kurtulamıyorum.
Sebebini sordum.
Arkadaşlarımı kıramıyorum, diye
cevap verdi. Her gün mutlaka çağırıyorlar.
Parmağımla işaret ederek :
Karşıdaki caminin müezzinini
tanıyorsun değil mi ? dedim.
Yirmi yıllık müezzini nasıl
tanımam diye atıldı. Neden sordun ki?
Öyle aklıma geldi işte, dedim.
O da günde beş defa camiye çağırıyor da.
Yüzü hafifçe kızardı. Başını
öne eğerken:
Ben eskiden böyle değildim,
dedi. Fakat genç yaşta emekli olduktan sonra buralardan çıkamaz hale
geldim.
Artık kurtulacağımı da sanmıyorum.
Aradan birkaç hafta geçtikten
sonra, onu kahvehanede göremez oldum. Arkadaşlarına sorunca:
Çok hasta dediler. Pek fazla
ümit yokmuş.
O akşam ziyaretine gittim.
Aşırı derecede zayıflamış ve sanki on yaş birden ihtiyarlamıştı.
Başında Kuran
okuyan oğlu beni görünce:
İyi ki geldiniz, dedi. Babam
çok ağırlaştı.
Konuşabiliyor mu ? diye sordum.
Hayır, dedi. Ama arada bir “
sanzotu “ diye sayıklıyor.
O da ne ? dedim.
Bi de anlayamadık, diye cevap
verdi. Fakat iyi duyduk “sanzotu“ diyor.
Semizotu olmasın ? dedim. Sever
miydi.
Ağzına bile koymazdı, diye
atıldı eşi. Benim de aklıma geldi ama...
Herhalde bir ilaçtır, dedim.
Hemen gidip bakayım.
Eczaneden elim boş döndüm. Eve
geldiğimde herkes ağlıyordu. Kapıyı açan çocuk:
Babam biraz önce vefat etti,
dedi. Üstelik hep o ilacı sayıklayarak. Bulabildiniz mi?
Artık önemi yok, diyerek lafı
değiştirdim. Çünkü eczanede bana gülmüşler ve sanzotunun, iskambil
oyunlarında
geçen bir kelime olduğunu söylemişlerdi.
Cüneyd SUAVİ
Hayatın İçinden
Sarhoş ve Müezzin
Sarhoş'un
biri, şarabın tesiriyle
bir camiye girer ve dua etmeye başlar:
- Yarabbi! Beni Cennetine koy, bana
köşklerini ver, bana kevseri ver, bana hürilerine ver...
Bu
yakarmaları işiten müezzin, sarhoşun
yakasından tutarak:
-
Ey akıldan, dinden gafil, senin
camide işin ne? Sen ne yaptın ki, Allah'tan hem de bu sarhoş halinle
dilyorsun?
Hiç yakışıyormu?
Sarhoş
bu sözleri işitince başlar
ağlamaya ve:
- Müezzin efendi,
müezzin efendi...
ben sarhoşum, yakamdan elini çek, bana ilişme, dokunma bana, incitme
beni,
kırma kalbimi. Unutma, bilmiyorsan bil. Cenab-ı Hakk'ın rahmetinden
lütfundan
günahkar kullarıda ümitlenir. Benim sana sözüm yok, ben senden mi
isityorum.
Tevbe kapısı açıktır. En büyük yardımcı Allah'dır. öyle
lütuf
sahibidirki,
O'nun lütfunun, rahmetinin büyüklüğü yanında kendi günahımı büyük
görmeye
utanıyor, günahıma büyüklük veremiyorum.
Sana o mu'cize yetmez mi?
Hazret-i
Alîden (r.a)
rivâyet edilir. Evvelâ islâma gelen, Ebû Bekrdir (r.a). Hazret-i
Resûl-i ekrem(s.a.v) ile ilk önce kıbleye durup, nemâz kılan Ebû
Bekrdir. Ebû Bekrin (r.a) islâma geliş sebebi şöyle idi:
Hazret-i Ebû Bekr
önceleri tüccâr idi. Sefer ve ticâret yapardı. Ekserî Şâma giderdi.
Seferde iken, bir gece rü'yâ gördü ki, gökden ay inip, kucağına girdi.
Ebû Bekr, iki eliyle onu kucakladı ve sînesine basdı. Uyandı. Yemlîhâ
adında meşhûr bir râhib var idi. Ona varıp, rü'yâsını ta'bîr etdirdi.
Râhib dedi ki,
- Sen nerelisin?
Ebû Bekr dedi;
- Arz-ı Hicâzdanım.
Tekrâr sordu:
- Ne iş yaparsın.
Ebû Bekr,
- Tüccârım, dedi.
Râhib dedi ki,
- Yâ Arabistanlı
kişi. Bu rü'yâda, sana büyük müjdeler vardır. Ta'bîrini ister isen,
ücretini ver, dedi.
Ebû Bekr (r.a) oniki
dînâr çıkarıp, verdi.
Râhib dedi ki:
- O ay ki, gökden
sana indi. Âhır zemân Peygamberidir. Yakınlarda zuhûr edecekdir. Sen
Onun hayâtında iken vezîri olursun. Sonra halîfesi olursun. Yâ
Arabistanlı kişi. Eğer ben sağ iken, Ona yetişir isen, bana haber ver.
Ona varıp, buluşayım. Eğer ben dünyâdan gitmiş isem, selâmımı ona
ulaşdırırsın. Ben Onun dînine girdim ve ümmetinden oldum. Beni âhıretde
şefâ'atinden unutmasın.
Hazret-i Ebû Bekr
(r.a),
- Bana bir mektûb
ver, dedi.
Râhib, oniki satır
bir mektûb yazıp, Ebû Bekre (r.a) verdi. O mektûbun mevzû'u şu idi.
(Esselâmü aleyke yâ
Muhammed bin Abdüllah el Mekkî el Medenî el tehamî, salevâtullahi teâlâ
aleyke ve selleme. Hakîkaten sen âhır zemân Peygamberisin! Ve
Rabbilâlemînin Resûlisin. Bu mektûbu Ebû Bekr bin Ebû Kuhâfe ile sana
gönderdim. Ma'lûm ola ki, ben sana îmân getirdim ve sana ümmet oldum.
Ebû Bekr bana gelip, rü'yâsını ta'bîr etdirdi. O rü'yâ delâlet eder ki,
Ebû Bekr senin vezîrin olur, sonra halîfen olur. Eğer ben sağ olup,
hazretine yetişirsem, gelip önünde gâzâ ve cihâd ederim. Eğer
yetişmezsem, âhıretde beni şefâ'atinden unutmayasın) diye mektûbu temâm
etmişdir.
Hazret-i Ebû Bekr
(r.a); ey rü'yâyı ta'bîr eden kişiye:
- Eğer ta'bîr
etdiğin gibi olursa, yüz altın dahi bende senin emânetin olsun, dedi.
Şâm seferini
bitirip, Mekkeye geldi. Bu hâdiseden oniki sene geçdi. Hak sübhânehü ve
teâlâ, hazret-i Muhammede(s.a.v) vahy eyledi. Bir gece o büyük
Peygamber, Ebû Kubeys dağına çıkıp, gece yarısında dedi ki: Allahü
teâlâya da'vet edenin da'vetini kabûl ediniz. Lâ ilâhe illallah,
deyiniz. Ebû Bekr, serîr üstünde yatıyordu. Söylenilenleri işitdi.
Eşhedü en lâ ilâhe illallah. Ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullah.
Birkaç gün sonra, Mekke sokaklarında, hazret-i Resûlullah (s.a.v)ile
buluşdu.
Hazret-i Fahr-i âlem
ona dedi ki:
- Ne olaydı, islâma
geleydin.
Ebû Bekr (r.a) dedi
ki:
- Yâ
Muhammed(s.a.v)! Peygamber isen mu'cize gösteresin.
Hazret-i Resûl-i
ekrem(s.a.v), Ebû Bekrin göğsüne mubârek ellerini dayayıp, şöyle dıvâra
yaslayıp, dedi ki,
- Sana o mu'cize yetmez mi ki, o rü'yâyı gördün. Yemlîhâ râhibe ta'bîr
etdirdin. O zemândan on iki yıl geçdi. Ta'bîr edene on iki dînâr verdin
ve yüz dînâr dahâ va'd etdin. Rü'yâyı ta'bîr eden, on iki satır bir
mektûb yazıp, sana emânet verdi. Bunları bir-bir görüp, muttalî olup,
mektûbda yazılan şudur, şudur deyip, takrîr buyurdular.
Ebû Bekr (r.a)
işitip, parmak kaldırıp,
- (Eşhedü en lâ
ilâhe illallah. Ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullah). Ya'nî sen, o
Peygambersin ki, Yemlîhâ râhib senden haber verdi, dedi.
Kaynak: MENÂKIB-I ÇİHÂR YÂR-İ
GÜZÎN DÖRT
BÜYÜK HALİFENİN MENKİBELERİ Seyyid
Eyyûb bin Sıddîk
Sarık ve Sakal
Eski
elbiseli, fakir ve köse bir alim, bir kadı'nın mahkemesinde
alimler
sırasında üst sırada oturur. Kadı gerek giyiminden gerekse
tanımadığından olacak
sert sert bakar. Bunun üzerine, Kadının adamı fakir alimin yanına
gelerek:
-
Buradan kalk. Haddini bil burası senin yerin değil.
Herkes mecliisn üst
tarafına layık olamaz. Senin yerin aşağısı.Ya git oraya otur, ya da çık
git,
der.
Alim,
bakarki olacak gibi değil, kalkar ve aşağılarda bir yere oturur. Derken
alimler fıkıh konusunda tartışmaya başlarlar.
-
Hayır,
evet, kabul edemem, ben haklıyım, şeklinde her biri birbirine üstünlük
kurma sevdasıyla mücadelelerini sürdürür her biri bir dövüş
horozuna
döner. Bir karmaşadır gider.
Fakir
alim dayanamaz kalkarak:
-
Lütfen
bir kere de beni dinlermisiniz? Bu konuda benim de söyleyeceğim
bir kaç söz var.
-
Buyurun, iyi bir şeyle biliyorsan söyle.
Alim,
çok güzel bir üslup ve konuya hakimiyeti ile onları ikna etmekle kalmaz
aynı zamanda gönüllerinide fetheder. Sözünü öyle bir yere kadar
götürürki,
kadı, çamura saplanmış eşek gibi geride kalır.
Kadı,
hatasını anlar, onun faziletinide takdir ederek, raftan cübbesini,
sarığını indirip takdim etmek ister ve:
-
Yazık
olsun, senin kıymetini bilemedik. Mecliismize teşrifinizden dolayı
teşekkürlerimizi sunamadık. Sizin bu kadar fazilet ile meclisin
son
kısımlarında oturmanızdan dolayı çok müteessirim.
Kadının
iltifatı üzerine adamı da koşar, gelir, iltifatlara başlar, gönlünüğ
almağa çalışır. Kadı'nın takdim ettiği sarığı, fakir alimin başına
sarmağa
çalışır. Ancak alim:
-
Dur,
çekil o sarığı sarmak istemem. Çünkü elli arşınlık sarığı sararsam,
bana
kibir gelir. Yarın eski elbiseli birisini görürsem, onları
beğenmemezlik
yaparım. o sarık başımda oldukça, beni görenler bani görenler,
halkı gözümde
küçük göstermeğe uğraşırlar. Sen sen ol! Sarığa, sakala
bakıp da
kafa tutma. Çünkü sarık pamuktandır, sakal ise bir tutam ot
gibidir.
İnsan başına akıl ve beyin lazımdır. Böyle sarıklar senin ve senin
gibilerin
başına lazımdır, der ve verilenleri rededer.
Bostan
ve
Gülistan'dan uyarlanmıştır.
Sende Kibir Var
Abdulvahhab-ı
Şarani hazretlerinin hocası Şeyh Zekeriya
Ensari hazretleridir. Bu zatın da çok büyük bir hocası vardı. Bir gün
hocası
ile beraber otururken Hızır aleyhisselam gelmiş. Sohbetin sonunda Hızır
aleyhisselam bu zatın hocasına:
-Senin
bu talebenin çok büyük bir suçu var.
Bunun, bundan daha fazla ilerlemesi mümkün değil. Bundan tevbe
etmedikçe
kurtulamaz,der ve kaybolur.
Şeyh
Zekeriya Ensari hazretleri
-Aman
efendim
ne olur Hızır aleyhisselamı çağırsanız da bu suçun ne olduğunu
öğreneyim) diye
yalvarır.
Fakat
hocası:
-Hızır
aleyhisselam çağırmakla gelmez. Kendisi ne
zaman isterse o zaman gelir, buyurur.
Bu
zat günlerce tevbe eder nerede
kusuru olduğunu düşünür ama bulamaz. Bir gün yine hocası ile beraberken
Hızır
aleyhisselam gelir. Hemen tabii ki bu mevzuyu sorarlar.
Hızır
aleyhisselam
buyurur ki:
-Sende
kibir var. Yazdığın yazıların altına (Şeyh Zekeriya Ensari)
diye yazıyorsun. Şeyhlik kim sen kimsin" der.
Bunun
üzerine hemen tevbe
edip, bundan sonra yazılarının altına (İnsanların en aşağısı Zekeriya)
vb
tarzında sıfatlarla beraber ismini yazmaya başlar. Ki kendisi gerçekten
Şeyh
idi.
Şeyh Zekeriya Ensari zamanında, yaşadığı yerin Sultanı bir karar alır
fakat bu
kararın dine aykırı yerleri ve halka zarar veren yanları da vardır.
Bunu
duyunca hemen atına biner ve doğru sultanın olduğu kaleye hareket eder.
Sultanın adamları bunu duyunca sultana
-Efendim
Şeyh hazretleri
geliyor, derler.
Sultan:
- Eyvah
kaleyi kapatın kapıları
zincirleyin,der.
Kapıları
kapatıp zincirleri takarlar. Mübarek kapıya
gelince elindeki not defterini zincirlere tutar. Zincirler kırılır
kapılar
açılır ve doğru sultanın yanına gider.
Sultan:
- Efendim
ne kusur
işledik? Suçumuz nedir? diye sorar.
Sultana,
yaz:
- Filan
emrim
yanlıştır doğrusu budur, der ve gerekeni yazdırır sonra çıkar gider
ve
giderken de
- Hadi
kapat kapılarını artık, der.
Senin Sahibin Kimdir?
Abdülvâhid bin Zeyd hazretleri
yaşadığı ibret verici hadîselerden
bâzılarını, insanlara nasîhat ve ders olması bakımından nakletmiştir.
Şöyle anlatmıştır:
Şöyle anlatmıştır:
Bir defâsında Eyyûb Sahtiyânî ile bir yolculuğa çıkmıştık. Şam'a doğru
bir müddet yol aldıktan sonra siyah renkli bir köleye rastladık. Bir
odun dengini sırtına alıyordu. Köleye:
"Senin sâhibin kimdir?" dediğim zaman; "Benim gibi bir kul!" cevabını
verdi.
Aslında, benim asıl sâhibim Allahü teâlâdır demek istedi. Sonra başını
kaldırıp; "Ey yüce Rabbim! Şu odunlar altın olsun. Bunları altına
çevir." diye duâ etti. Bir de baktık odunlar altın olmuş!
Bize bakıp; "Görüyorsunuz değil mi?" diye sordu. "Evet görüyoruz."
dedik.
Sonra tekrar; "Allah'ım bu altınları tekrar odun haline çevir." diye
duâ etti. Duâsı kabul olunup tekrar odun halini aldı.
Sonra; "Âriflere sorunuz şüphesiz onların şaşılacak halleri bitmez,
tükenmez." dedi.
Eyyüb Sahtiyânî de şöyle demiştir:
"Kölenin bu hâlinden ve sözünden dolayı hayretler içerisinde kaldım ve
son derece mahcub olup utandım."
Sonra köleye; "Yanında yiyecek bir şeyler var mı?" dedim.
Bu sözüm üzerine eliyle işâret etti. Bir de baktık ki, önümüze bir cam
kap içerisinde bal geldi. Balın rengi kardan beyaz, kokusu miskten
güzeldi. Bize; "Yiyiniz! Allahü teâlâya yemin ederim ki, bu bal arının
yaptığı bal değildir." dedi. Hayâtımızda bu baldan daha tatlı ve
lezzetli bir şey yememiştik. Bu işe çok şaştık. Köle sonra bize:
"Allahü teâlânın yarattığı böyle hallere şaşanlar ârif değildir. Kim bu
işlerden dolayı şaşarsa, Allah'tan uzaktır. Kim de bu hârikulâde işleri
görerek bu sebeple ibâdet ederse, şüphesiz o da câhildir." dedi.
Sepetle Giden Hurmalar
Ashab-ı
Kiram'dan
Abdullah İbnü'z-Zübeyr r.a. Hazretleri anlatıyor:
Bir gece Mescid-i
Haram'a gitmiştim. Baktım ki bir grup kadın Kâbe'yi tavaf ediyor.
Tavaflarını
bitirince kapının birinden çıkıp gittiler. Hallerinde bir gariplik
sezdiğim
için, şunları bir takip edip yerlerini öğreneyim, dedim. Akabe'ye kadar
yürüyüp
oraya çıktılar. Ben de çıktım. Sonra aşağı doğru indiler. Onların peşi
sıra ben
de indim. Vadide bir harabeye girdiler. Onların ardından ben de girdim.
Bir de
baktım, bir toplantı. Bana sordular:
- İbnü'z-Zübeyr,
neden geldin?
Ben de onlara
sordum:
- Söyleyin hele,
siz kimsiniz?
- Bizler cin
cemaatiyiz.
- Ben Kâbe'yi
tavaf eden bir kadın topluluğu gördüm de onlara hayret ettim. Peşlerine
takılıp
buraya girdim.
- Ha, onlar bizim
kadınlarımız. Sen dilediğin şeyi bizden iste!
- Ben taze hurma
isterim, dedim.
O günlerde
Mekke'de taze hurma yoktu. Bana bir miktar o hurmadan verdiler, ben de
yedim.
Sonra dediler ki:
- Artanı da
yanında götür!
Kalan hurmaları
alıp döndüm. İstiyordum ki bunları Mekke halkına göstereyim.
Evime geldim ve
hurmaları kapaklı bir sepete koydum. Sepeti de bir sandığa kapattım.
Sonra
başımı yaslayıp kestirmeye başlamıştım ki, vallahi uyku ve uyanıklık
arasında
iken evde bir gürültü duydum. Birbiriyle şöyle konuşuyorlardı:
- Onu nereye
koydu nereye?.. Sandığa koydu sandığa!..
- Açın sandığı
açın! (Sandık açıldı) Hani o nerede?
- Sepetin içinde.
Sepeti de açın!
- Onu açamayız
ki. Onun üstüne Allah'ın ismi (besmele) okunmuş.
- Öyleyse onu
olduğu gibi alıp götürün!
Böylece hurma
sepetini alıp götürdüler. Cinler evden hurma sepetini aşırırken, onlara
saldırmadığıma çok pişmanım.
İbn Asâkir:
Tarîhu Medineti Dimaşk (Beyrut, 1995), 28/125
Ser de Gitti Sır da
Server
Baba
namında bir velinin yaşadığı zamanda devlet maliyesi çok sıkışık duruma
düşer.
Padişah şöhretini duyduğu veliye haber gönderir. Veli de bir miktar
iksir tozu
gönderir, bakır eritilen kazanlara atılmasını söyler. Yalnız aynı
kazandan bir
kepçe kendisine verilmesini ister. Kendisine verileni de
fakirlikten
şikayet eden dervişine aynen verir.
Bir
müddet
sonra padişah bu sırrın kendisine öğretilmesini Server Baba'dan ister
ve ısrar
eder. Server Baba:
-Bu
mümkün değil, lakin bir kolayı var. Ben bu sırrı yazar dilimin altına
koyarım. Siz de beni idam eder alırsınız.
Başka
çare
yok, der. idam edilir.
Dilinin
altından alınan kağıtta sade şu söz yazılıdır:
Ser
verip sır vermeyen Server Baba.
Eyvah ser de gitti sır da gitti.
Silahını Teslim Et Ona
Ahzab
Harbi'nde, hendek kazmaktan yorulan Sa'd bin Muaz (r.a.),
Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz'in yanında oturmuş dinleniyordu. Bu
esnada, toprak taşıyan Zeyd bin Sâbit (r.a.)'in çalıştığını görünce,
ona işaret ederek;
-Yâ
Resûlellah, dedi, Allâh'a hamd olsun ki, bunun babası beni sağ bıraktı
da, sana îmân etmek şerefini bana nasip eyledi. Buas günü, ben bunun
babası Sâbit bin Dahhâk ile boğaz boğaza boğuşmuştum!
Bunun
üzerine Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz,
-Fakat,
onun bu oğlu, ne iyi çocuktur', buyurdu.
Zeyd
bin Sâbit (r.a.)'in bir ara gözlerini uyku bürüyüp kendisi
uyuyakalmıştı. Kalkanı, oku, yayı ve kılıcı yanında olduğu halde, orada
çalışmakta olan diğer Müslümanlar, onu hendeğin kenarında uyur bir
halde bırakarak etrafı dolaşmaya gitmişlerdi. Bu esnada onun yanına
gelen Umâre bin Hazm, şaka için, silâhını alıp saklamış, Zeyd bin
Sâbit'in de bundan hiç haberi olmamıştı... Uyanıp silâhını bulamayınca
da, heyecanlanmış ve korkmuştu! Resûlüllah Efendimiz bunu işitince,
Zeyd'i çağırttı. Ona,
-Ey
uykucu! Sen uykuya daldın, nihâyet silâhın da kaybolup gitti'
buyurduktan sonra, 'Bu çocuğun silâhının nerede olduğunu kim biliyor?'
diye sordu.
Umâre
bin Hazm,
-Yâ
Resûlellah, ben biliyorum. Silah benim yanımdadır, dedi.
Peygamberimiz
(s.a.v.) Efendimiz,
-
Silâhını teslim et ona! buyurdu ve şaka yollu da olsa, Müslümanları
korkutmayı veya onların herhangi bir şeyini alıp saklamayı yasakladı.
Sizden Fazla Veren Var
Sizden
Fazla Veren
Var
Hz. Ebu Bekirin halifeliği
sırasında
Medinede büyük bir kıtlık başgöstermişti. Halk ekmek yapmak için buğday
bulamaz
olmuştu. Hz. Osman da bu sırada Şam’a bir ticaret kafilesi göndermiş,
oradan
yüz deve yükü buğday satın alarak Medineye getirmişti. Bu miktar,
halkın buğday
ihtiyacını karşılayabilecek kadardı.
Bazı tüccarlar
derhal Hz.
Osmana müracat ettiler. Şamdan getirtiği bu buğdayı satın almak
istediler. Buğdayın
bir ölçüsüne 4 dinar veriyorlardı. Hz. Osman, “Sizden daha fazla veren
var”
dedi ve buğdayı hiç kimseye satmak istemedi. Tüccarlar bu durumda
teklif
ettikleri fiyatı artırdılar. Fakat yine Hz. Osmandan, “Sizden daha
fazla veren
var” cevabını aldılar. Nihayet buğdaya verebilecekleri en yüksek fiyatı
verdiler. Fakat yine Hz. Osmanın ağzından “Sizden daha fazla veren var”
sözünden başka bir laf çıkmıyordu. Bazıları onun bu tutumunu, fırsat
düşkünlüğüne
ve çok kazanma hırsına bağlıyordu. Konuyu Halife Hz. Ebu Bekire
anlatmaya karar
verdiler. Ondan Hz. Osmanla aralarını bulmasını istediler.
Halifenin
huzuruna çıkarak
durumu olduğu gibi anlattılar. Hz. Ebu Bekir anlatılanları sonuna kadar
dinledi
ve onlara, “ Bu işte bir gariplik var” dedi. “Bana öyle geliyor ki siz
Hz.
Osmanın sözünü iyi anlayamadınız. O, halkın ihtiyacını fırsat bilip
ondan kâr
ve çıkar elde edecek kimse değildir. Böyle davranışının mutlaka bir
hikmeti
vardır. Haydi beraber gidip konuyu bizzat kendisinden öğrenelim” dedi.
Hep
birlikte Hz. Osmanın yanına vardılar. Hz. Ebu Bekir tüccarların
anlattıklarını
Hz. Osmana söyledi. Ona malını niçin verilen fiyata satmadığını sordu.
Hz.
Osmanın bu soruya cevabı şaşırtıcıydı. Hz. Osman sadece Alllahın
hoşnutluğunu
kazanmak için buğdayı yoksullara ücretsiz dağıtacağını söyledi.
Süleyman (a.s) ile Doğan Kuşu
Bütün kuşların
dilinden
anlaması ile ün salmış Süleyman Peygamber'e bir gün doğan kuşu gelerek
adamın birini şikayete koyulur ve der ki:
style="font-family: cambria;">
Bütün kuşların dilinden
anlaması ile ün salmış Süleyman Peygamber'e bir gün doğan kuşu gelerek
adamın birini şikayete koyulur ve der ki:
style="font-family: cambria;">
"Falanca adamın bir bahçesi
var. Bahçe içindeki ağaçlardan birine yuva yaptım. Adam gelip yuvamı
bozuyor. Ona bir şeyler söyleyin de bu hareketinden vazgeçsin."
style="font-family: cambria;">
Hz. Süleyman(a.s) hemen ağaç
sahibini çağırarak, "Bir daha bu doğanın yuvasını sakın bozma!" diye
tenbih ettikten sonra adamın karşısında şeytanlardan iki ifrite şu emri
verdi: "Ey ifritler, ben sizin ikinizinde amiriyim. Gelecek yıl o adam
doğanın yuvasını bozarsa, ikiniz onu yakalayacak ve iki parçaya
ayırarak, bir parçasını doğuya, bir parçasını da batıya
fırlatacaksınız."
Ertesi yıl gelip çattı. Ağaç
sahibi, Süleyman Peygamber'in dediklerini unutup yine ağaca çıkarak
doğan kuşunun yuvasını bozdu. Fakat bozadan önce bir muhtaca sadaka
olarak bir parçacık ekmek vermişti. Doğan yine Süleyman Peygambere
gelerek yuvasını bozan adamdan şikayetçi oldu.
style="font-family: cambria;">
Bunun üzerine Hz.
Süleyman(a.s) iki ifrit'i çağırarak vazifelerini yerine getirmedikleri
için, kendilerini cezaya çarpmaya niyetlendi ve dedi ki: "Ey
ifritler!... Niye emrimi yerine getirmediniz? Şimdi sizi
cezalandıracağım." Dedi
İfritler:
style="font-family: cambria;">
-Ey Allah'ın halifesi
Süleyman!... Bahçenin sahibi ağacın üzerine çıkarak yuvayı bozmaya
kalkıştığında onu yakalayıp tam emrinizi yerine getirecektik ki, o
sırada Allah(c.c) gökten iki melek indirerek üstümüze musallat etti,
getiremedik. Meğer adam bir yoksula sadaka vermiş. Melekler bizi
yakaladıkları gibi birimizi ta doğuya, birimizi de ta batıya sürdüler.
Böylece adam verdiği sadaka sayesinde tuzağımıza düşmekten kurtulmuş
oldu
Süleyman (a.s.) ile Karınca
Sin Şın'a Girince
Yavuz Selim Han, mısır'a
açtığı sefer sırasında Halep'ten Şam'a doğru
giderken, yolda, hayatına Şam'da son verilen Muhyiddin-i Arabi
Hazretleri'ni
ve onun Yavuz'u işaret eden sözlerini hatırladı. "Sin, Şın'a girdiğinde
Muhyiddin'in kabri
meydana çıkar" sözü Yavuz'un dikkatini çekmişti. Bu işaret zaman
zaman aklına takılıp duruyordu. Şam'a vardığında oranın alim ve
velileriyle görüşmelerde bulundu. Söz dolaşıp Muhyiddin-i Arabi
Hazretleri'ne de geldi Şam'ın ileri gelenleri, Hazret'in kabrinin
bulunduğu yerin halen çöplük olduğunu, hadiseden o güne kadar hazrete
iyi gözle bakılmadığını anlattılar.
Yavuz Selim Han, derhal harekete geçip kabrin yerini tesbit ettirdi.
Oraya hemen bir türbe ve yanıbaşına büyük bir cami ve imaret inşaatı
başlattı. Zamanımıza kadar muhteşem bir şekild gelen türbe, cami ve
imaret, külliye olarak ortaya çıktı.
Ayrıca,
Muhyiddin-i arabi Hazretleri'nin vefatından önce ayağını yere vurarak:
"Sizin taptığınız benim
ayağım altındadır"
buyurduğu yeri tesbit ettirip kazdırdı. Oradanküp içinde altın çıktı.
bundan Muhyiddin-i Arabi Hazretleri'nin: "Siz Allah Teâla'ya değil de
paraya
tapıyorsunuz" demek istediği anlaşıldı. Gerçekten de idmına
sebep, hazretin bu sözleri olmuştu.
*Selim
Han, çıkan
altınları Şam'ın fakirlerine dağıttı. "Sin" den maksadın Selim, "Şın"
dn maksadın da Şam olduğu kesin olarak ortaya çıkmıştı. Yavuz Sultan
Selim Han, bu sırada Şam'da üç ay kadar kalmıştır.
Kaynak: Büyük Veli Yavuz Sultan Selim, Rahmi Serin, Pamuk Yayıncılık,
2003
Sodom ve Gomere'nin Son Günü
Hz Lût (a.s),
Arap yarımadasını puta tapıcılıktan alıkoymak, ortaksız ve tek bir
Allah'ı
tanıtmaya çağıran ve bu mukaddes yolda büyük başarılar kazanan Hz.
İbrahim'in
amcasının oğludur. Ömrü ve peygamberliği bugün Ürdün devletinin
sınırları
içinde bulunan Lût gölü çevresinde geçmiştir. Günümüzde tuzlu suların
doldurduğu orta büyüklükte olan su saha, eskiden toprakları oldukça
verimli bir
vadi idi ve o günün önemli şehirlerini sinesinde barındırıyordu. Bu
şehirlerin
ikisinin adını bugün de biliyor ve yapılan ilmi kazılar sonunda
izlerine
rastlıyoruz.
Şehirler; Şezum (Sodom) ve
Omore (Gomore)
şehirleridir.
Hz. Lût (a.s) Şezum
şehrinde oturuyordu.
Şimdi size bu çevrenin ve bu çevrede
dosdoğru Allah yolunun sözcülüğünü ve yılmaz mücadelesini yapan Hz.
Lût'un son
günlerine ait bir hikayeyi kısaca anlatacağız...
İnsanoğlu, yolun
doğrusundan bir kere
çıkmaya görsün; düşmeyeceği sapıklık ve
yuvarlanmayacağı uçurum yoktur. Hz. Adem'in oğlu Kabil'e yeryüzünün ilk
cinayetini, üstelik öz kardeşinin canına kıydırmak suretiyle işleten
şehvet
hırsı, Hz. Lût'un kavmini büsbütün başka ve yüz kızartıcı bir ahlak
düşkünlüğüne
sürüklemiştir.
Bu sonsuz kavim erkek
erkeğe cinsi
birleşmeyi (livata) vazgeçilmez, sapıkça bir
huy haline getirmişlerdi. Hz. Lût'un dosdoğru yolu temsil eden bir
Allah resulü
sıfatıyla durmak ve yorulmak bilmez bir gayret göstererek yaptığı bütün
ikazlar
ve verdiği bütün acı-tatlı öğütler bu ahlak düşkünlerine zerrece bir
tesir
etmiyordu.
Nihayet her şeyi daha
başından bilen Ulu
Allah'ın kesin ve değişmez hükmünün
günü geldi. Hz. Lût'un sapık kavmi, Allah'ın başlarına vereceği karşı
durulmaz
bir felaketle, toptan mahvolacak ve yokluğun karanlıklarına
gömülecekti.
Ulu Allah (c.c) bu kesin
kararını
bildirmek ve kendisine inanmış birkaç yakını
ile birlikte, son günlerini yaşayan günahkar şehirden ayrılmasını
söylemek
üzere Hz. Lût'a günün birinde üç tane melek göndermişti. Melekler; genç
ve
yakışıklı erkek kılığına girerek yeryüzüne inmişlerdi.
Şezum (Sodom) şehrine
vardıklarında
doğruca Hz. Lût'un evine yöneldiler. Şehvet
sapıkları şehre üç tane genç ve yakışıklı delikanlının geldiğini
duyunca bir
anda yollara dökülerek gelenleri görmek istediler. Meleklerin geçtiği
yolun hir
iki yanı, ahlak düşükleri tarafından doldurulmuştu. Tap taze erkek
kılığına
girmiş meleklere bakarken hepsi şehvet kururganlıkları içinde
kıvranıyor;
ağızlarından salyalar akıyordu. Azgın kalabalığın arasında yollarına
devam eden
melekler, Peygamber Lût'un evine vardılar. Kudurmuş ahlaksızların
hiçbirisi,
ele geçirip azgın şehvetlerini bir anlığına tatmin edebilmek için
arkalarından
kıvrandıkları gençlerin, şehirlerini ve çevrelerini toptan yok etmeyi
kararlaştıran Allah'ın emri ile birlikte gelmiş melekler olduğunu
bilmiyor ve
düşünmüyorlardı.
Melekler Lût'un evine
varınca önce
kim olduklarını söylemediler.
Arkalarına takılan kalabalık evin kapısına dayanmıştı. Anlaşılmaz
sözlerle bağırışıyorlar
ve Hz. Lût'un evine aldığı genç delikanlıları ellerine vermesini
istiyorlardı.
Hz. Lût (a.s) gelen misafirlerinden utanıyordu ve kapıda bağrışan
kalabalığın
azgın hırslarından endişe ediyordu.
Bir ara evinin kapısına
çıktı; kudurmuş
kalabalığa dündü "ey azgınlar,
soysuzlar, gelenler benim olduğu kadar kendinize de aziz misafirlerdir;
yani
hepinizin misafirleridir. Bu kadar da mı insanlığınızı unuttunuz? Bir
parça
olsun kendinize geliniz." diye söze başladı.
Kalabalıktan homurtulu
gülüşmelerin
geldiğini duyunca "size iki tane genç
ve güzel kızımı vereyim. Gözlerinizi bürüyen şehvetinizi onlarla tatmin
edin de
tek beni misafirlerim karşısında rezil etmekten vazgeçerek buradan
uzaklaşın" diye teklifte bulundu.
Fakat kendinden geçmiş
kalabalık hiçbir
söz dinlememekte ve hiçbir teklife
yanaşmamaktadır. Evin kapılarını arka arkaya zorluyor ve içerdeki
gençleri
istiyorlardı.
Ağlamaklı bir çehre ile
içeriye dönen Hz.
Lût'a kapıdakilerin ısrarla istediği
genç misafirler; melek olduklarını, Allah'ın emri üzerine geldiklerini
bildirdiler ve dediler ki; "Allah'ın emri artık kesindir. Yıllardan
beri
söz dinletemediğin bu beyinsiz halkın artık sonu gelmiştir. Birkaç saat
sonra
topuna gökten ateş ve ölüm yağacak ve şehirleri ile birlikte yokluğa
kavuşacaklardır.
Onların başlarına gelmek üzere olan bu felaket, ısrarla Allah'ın
emirlerine
karşı gelenlere ve Peygamberler'in verdiği öğütlerine arka dönen
sapıklara
bütün devirler boyunca ibret dersi olacaktır. Allah'ın sana emri
böyledir:
Gece olunca sana inananları
ve
yakınlarını alacak ve ölüm kokan şu lanetlik
şehirden habersizce uzaklaşacak ve şu sapık halkı lanetlik akibetleri
ile baş
başa bırakacaksın. Sana bunları söyleme geldik."
Allah'ın emri üzere Hz. Lût
(a.s) ile
inanmış yakınları meleklerin dediklerine
uyarak Sodam ve Gomere'yi o gece yarısı, sezdirmeden terkettiler.
Sabahın ilk
ışıkları ile birlikte lanetlik şehirlere ve sapık halkına gökyüzünden
görülmemiş bir Allah gazabı boşalmaya başlamıştı. Ahlaksız soysuzlar
neye
uğradıklarını anlayamadılar. Yüce Allah (c.c.) ulu sabrını iyice kötüye
kullanarak günden güne daha da azgınlaşanlara yakıcı kükürt alevleri
ile taşlar
yağdırıyordu. Bir kaç saniyelik afet ve ölüm saçan bir yağmur sonunda,
halkın
yekünü ile birlikte bütün şehirlerini ilerdeki insanlığın gözleri önüne
bir
ibret dersinin örneği olmak üzere harabeye çevirmiş ve yerle bir
etmişti.
Esirgeyici Allah
(c.c.) cümlemizi görünür, görünmez ve aniden bastıran felaketlerden
korusun,
amin!..
Ermişlerden Osman Efendi, Seçme Dini Hikayeler, Seda Yayınları,
İstanbul 2000,
s. 1122-128
Söz Dinleyen Kazanır
Bir kâfilede bulunan
insanlar, Ebü'l-Hasan
Harkâni hazretlerinin
huzûruna gelip;
- Yollar korkuludur.
Bize bir duâ öğretiniz." diye istirhâm edince;
- O zaman,
Ebü'l-Hasan'ı hatırınıza getiriniz, buyurdu.
Bu söz,
gelenlerin
hoşlarına
gitmedi. Yolda eşkıyâ, önlerine çıktı. Hepsinin mal ve metâlarını aldı.
Yalnız, Ebü'l-Hasan-ı Harkânî hazretlerini hatırlayan bir kimsenin
malına zarar gelmedi. Bu hâle arkadaşları şaşıp, sebebini
sorduklarında;
-
Ebü'l-Hasan-ı Harkânî'yi
hatırladım
ve kurtuldum, cevâbını verdi.
Gelip durumu
Ebü'l-Hasan
hazretlerine
anlattılar. Ve;
- Biz
Allah'tan yardım
istedik,
eşkıyâlar bizi soydu. Fakat seni
hatırlayıp, senden yardım isteyen şu arkadaş kurtuldu. Bunun hikmeti
nedir?" diye sordular.
- O
arkadaşınızı kurtaran, Allahü
teâlâdır.
Günahkâr ağızdan çıkan duâyı cenâb-ı Hak kabûl etmez. Bunun için siz
Allah'a yalvardığınız zaman duânız kabûl olmadı. Bu arkadaşınız beni
hatırlayıp imdât isteyince, ben de Rabbime duâ ettim; "Yâ Rabbî! Şu
kulunu içinde bulunduğu belâdan kurtar." dedim. Rabbim benim duâmı
kabûl ettiği için, o arkadaşınız kurtuldu. Mesele bundan ibârettir."
buyurdu.
Söz Geri Dönmez
Mehmed Emîn
Tokâdi hazretlerinin İstanbul'da insanları irşâd ile meşgûl
olduğu
ve insanlara Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını öğretip saâdete
ermeleri için rehberlik yaptığı sıralarda İstanbul'da Antepli ismiyle
meşhur bir vâz hocası vardı. Bu kimse çok inatçı olup, Mehmed Emîn
Tokâdî hazretlerinin büyüklüğüne, evliyâ ve mürşid-i kâmil olduğuna
inanmaz ve konuştuğu meclislerde uygunsuz sözler söylerdi. Bir gün bu
hoca, Unkapanı'nda bir çeşmede yüzünü yıkıyordu. Mehmed Emîn Tokâdî
hazretleri de oradan geçiyordu. Antepli vâizin yakınlarından biri;
- İşte bu gelen, Tokâdî Emîn Efendidir! diyerek gösterdi.
Antepli vâiz alaylı bir tavırla ona baktı ve
birşeyler söyledi. Mehmed Emîn Efendi yanlarına gelip selâm verdi. Bu
sırada Antepli hoca başını kaldırıp;
-Bak Şeyh Efendi, benim gözlerim ağrıyor. Bana
bir nefes eyle de gözlerimin ağrısı geçsin, diyerek alay etti.
Bunun üzerine Mehmed Emîn Efendi;
- Kör ol! dedi ve oradan geçip gitti.
Antepli hocanın gözleri yavaş yavaş kapanmaya
başladı. Mehmed Emîn Efendinin talebelerinden bâzıları Antepli hocanın
yanına yaklaşıp;
- Sen hocamıza karşı edepsizlik yaparak alay ettin! O da sana nefes
etti. Sen artık kör olursun bunu bilesin, dediler.
Antepli hoca yaptığı edepsizliğin farkına varıp
Mehmed Emîn Efendinin evini öğrenip huzûruna gitti. Ayaklarına kapanıp;
- Aman efendim kusurumu affedin, diye yalvardı.
Bu yalvarması üzerine;
- Hayır söz geri dönmez! Sonra yerine gözümüzün
birini vermek gerekir, buyurdu.
Antepli hoca bu sözleri işitince, o kadar çok
yalvarıp özür diledi ki,
Mehmed Emîn Efendi;
- Hoş! Şimdi hiç olmazsa bâri bir nebzecik, dedi.
Bundan sonra Antepli hoca on altı ay devamlı göz
ağrısı çekti. Daha sonra Mehmed Emîn Efendinin duâsı ile göz ağrısından
kurtuldu. Bu hâdiseden sonra ona son derece bağlı ve hürmetli, edepli
oldu. Hattâ meclislerde, toplantılarda ve vâzlarından sonra;
- Tokatlı Mehmed Emîn Efendimiz cennetliktir.
Onun ayağının tozu toprağı olayım, der, böylece ona olan inancını ve
sevgisini dile getirirdi.
Su kadar değeri yok
Bir
sene hacca gitmek üzere
yola çıktı. Bağdât’a vardığında Halife
Hârun Reşid bunun geldiğini haber aldı ve yanına çağırttırdı. Şakîk-i
Belhî, halîfenin yanına geldi. Halîfe Hârun Reşîd sordu:
"Zâhid olan
Şakîk-i Belhî sen misin?"
Şakîk-i Belhî;
"Şakîk benim ama zâhid
değilim."dedi.
Halife nasîhat isteyince şöyle buyurdu:
"Aklını başına
topla ve çok dikkatli ol. Allahü teâlâ sana Ebû Bekr-i Sıddîk’ın
makâmını verdi ki, senden, onda olduğu gibi doğruluk istiyor. Sana
Ömer-ül-Fârûk’un makâmını verdi ki, senden, onda olduğu gibi, hak ile
bâtılı ayırmanı istiyor. Sana Osman-ı Zinnûreyn’in makâmını verdi ki,
senden, onda olduğu gibi hayâ ve kerem sâhibi
olmanı istiyor. Sana Aliyyül Mürtezâ’nın makâmını verdi ki, senden,
onda olduğu gibi ilim ve adâlet istiyor."
Hârun Reşîd;
"Biraz daha
nasîhat et."deyince,
Şakîk-i Belhî buyurdu ki:
"Allahü teâlânın
Cehennem diye bilinen bir yeri vardır ve seni de oraya bekçi yaptı.
Eline üç şey verdi. Bunlar mal, kılıç ve kırbaçdır. İnsanları bu üç
şeyle Cehennem’den uzaklaştır. Muhtaç biri gelirse ona mal ver. Allahü
teâlânın emirlerine aykırı davrananları bu kırbaçla edeblendir, yola
getir. Başkalarına haksızlık edenlerin, haksız yere adam öldürenlerin
karşısına bu kılıçla sen çık. Eğer bunları yapmazsan Cehenneme ilk
gidecek sen olursun."
Halife biraz daha nasîhat istedi.
Şakîk-i Belhî
buyurdu ki:
"Sen suyun menbaı, kaynağı
gibisin. Senin vâlilerin,
kumandanların da bu suyun kolları gibidir. Suyun menbaı saf, temiz,
berrak olursa, suyun kolları da berrak olur. Suyun menbaı temiz olup,
kollarda hafif bulanıklık olursa da zararı olmaz. Ama menbaı bulanık
olursa, artık suyun kollarının saf ve berrak olmasını ümid etmek mümkün
olmaz."
Hârun Reşîd;
"Biraz daha anlat"dedi.
Şakîk-i Belhî buyurdu ki:
"Düşün ki çölün ortasında
kaldın,
susuzluktan ölmek üzeresin. Birisi
getirip bir içim su satsa bu suyu kaça alırsın?"
O da; "
Ne kadar
istiyorsa onu verir, suyu satın alırım."dedi.
Şakîk-i Belhî buyurdu
ki:
"Elinde su bulunan kimse, bu suya
mukâbil senden servetinin
yarısını istese, yine râzı olur musun?”.
Hârun Reşîd;
"Evet râzı
olurum."dedi.
Şakîk-i Belhî buyurdu ki:
"Düşün ki servetinin yarısını
verip satın aldığın suyu içtin. Bir zaman geçince bu suyu dışarı atmak
ihtiyâcını duydun, fakat idrar yapamadın. Öyle ki ölecek hâle geldin.
Birisi çıkıp dese ki, ben senin bu sıkıntıdan kurtulmana sebeb olurum,
lâkin buna mukabil olarak mülkünün öbür yarısını isterim, dese ne
yaparsın?"
Hârun Reşîd;
"Elbette râzı olurum. Ben o
sıkıntıda iken
servetimin ne mânâsı var?"dedi.
Bunun üzerine Şakîk-i Belhî buyurdu
ki:
"O halde önce içtiğin sonra
idrar
yoluyla dışarıya attığın bir içim
su kıymetinde bile olmıyan şu servetine sakın güvenme. Bir kimseye
karşı bununla öğünme!"
Bu nasîhatlardan sonra Hârun Reşîd çok ağladı.
Şakîk-i Belhî’yi hürmet ve saygı ile uğurladı.
Suçlunun Savunması
Hz.Ömer (r.a.)
tayin ettiği valilerden biri, Cuma hutbesi esnasında
Hz.Ömer'i öyle överki, bir Sahabi dayanamaz, kalkar, valiye
müdahale
edip, onu susturmaya çalışır.
Namazdan sonra durum Hz.Ömer'e iletilir. Halifenin
emriyle valiye karşı
gelen adam yakalanıp bir suçlu gibi götürülür.
Suçlu kabul edilen Sahabi, Hz.Ömer'in huzuruna
girince selam verir.
Hz.Ömer (r.a.), hiddetinden selama mukabelede bulunmaz. Onu azarlar.
Bunun
üzerine sahabi:
- Ya Ömer! Ben bir suç işlediysem, sen iki suç
işledin, diyince
Hiddeti
birden kaybolan Hz.Ömer (r.a.):
- Nedir benim o iki suçum?
- Allah'ın selamını verdim de çok hiddetlendiğin
için mukabelede
bulunmadın.
Vacibi terkettin. Bu bir. Suçluyu dinlemeden tek taraflı hüküm verdin.
Bu da iki.
Hatasını anlayan Hz.Ömer (r.a.) olayı anlatmasını
isteyince,
Sahabi:
- Tayin ettiğin vali, hutbede seni öyle övdü, öyle
övdü ki bu söz,
cemaatin üzerinde sanki fazilet yönünden senin Hz. Ebubekir'den daha
üstün
olduğun izlenimini bıraktı. İşte bu yanlış düşünceyi zihinlerden silmek
için müdahale ettim. Halbuki sen fazilet yönünden Hz.Ebubekir'in yarısı
kadarsın.
Hz.Ömer (r.a.)
- Neden?
Sahabi:
- Orduya yardım ediniz ! emri-i peygamberi
karşısında sen servetinin
yarısını getirmiştin. Hz.Ebubekir ise servetinin tamamını getirmiş ve
Ashabın
gözlerini yaşartmıştı.
Bunun üzerine Hz.Ömer (r.a.), o zattan özür dileyip dua istedi ve onu
serbest bıraktı. Böyle konuşan valiyi ise hemen görevden azletti.
Sultanın Karşısında İken
Birgün
İslâm âlimlerinden Ali Dekkak hazretlerine sordular:
-Namazda
iken, sinek kovalayan kimse için ne dersiniz?
-Allahü
teâlânın huzurundaki edep, Ayaz adındaki bir Türkün, Sultan Mahmud-i
Gaznevi'nin yanındakinden az olmamalıdır. Şöyle anlatırlar:
''Ayaz
isminde bir genç, bir gün Sultan Mahmud-i Gaznevi'nin resmi hizmetinde
bulunurken, aniden ayakkabısının burnunu salladı. Sultan, Ayaz'ın bu
haline
şaştı. O zamana kadar kendisinden hiçbir zaman edepsizlik görmemişti.
Sultan
firasetle, Ayaz'ın bir özrü olduğunu anladı.Memurlarından birisine
Ayaz'ı takip
edip, durumu incelemesini emretti. Sultanın adamı, Ayaz'ı takip
etti.Ayaz bir
köşeye çekilip, ayakkabısını çıkardı.İçinden bir akrep düştü.
Ayaz,ayakkabısıyla akrebi ezerek,'
- Bugün,
bana Sultanın huzurunda edebimi bozdurdun. Bugüne kadar sultanın
huzurunda bir edepsizliğim görülmemiştir'' diyordu. Memur, durumu
Sultan'a arz
etti. Ayaz geri dönünce Sultan:
-Ey
Ayaz! Bugün niçin edepsizlik yaptın? Ayağını hareket ettirdin, durdun?
dedi. Ayaz özür diler bir eda ile cevap verdi:
-
'Kabahat işlemek hizmetçilerin, kölelerin işindendir.Affetmek ise,
sultanların şânındandır''.
-Akrep
hikayeniz bize ulaştı, deyince:
-Madem
ki, haberiniz oldu anlatayım: Sizin saltanat ni'metlerimize kavuşmuş
biriyim. Akrep yedi defa ayağımı soktu, dayandım. Ayağımı oynatmadım.
Sekizincisinde takadım kalmadı. Ayağımın ucunu yerden kaldırdım.
Ey
kardeşim, iyi dikkat et! Bir sultanın
yanında, kölenin, hizmetçinin
gösterdiği edebe bak! Bir de makamların en yükseği olan Allahü teâlânın
huzurunda
ibâdet hâlinde olanların ne edepsizlikler ettiklerini, onlardan ne
cüretkâr
işler meydana geldiğine bir bak! O zaman, bu ibâdetlerimizden utanmamız
gerektiğini hattâ ömür boyu hâyâ sebebi ile başımızı kaldırmamamız
lâzım
olduğunu anlarsın.
Suret ve Siret
İmam
Şafiî Hazretleri şöyle bir hatırasını anlatır:
'İlm-i
firaset (sezgi ve anlayış bilgisi) ile ilgili kitaplar aramak için
Yemen'e gittim. Konuyla ilgili kitapları derleyip toparladım. Geri
dönerken
konaklamak için, yolda evinin avlusunda duran bir adama uğradım.
Adam
gök gözlü ve çıkık alınlı biriydi. Bu suret ise firaset ve kıyafet
ilmine
göre olumsuz sîretin (ahlâk noksanlığının) habercisiydi. Beni evine
misafir
etti. Bir de gördüm ki, pek cömert bir adam! Bana akşam yemeği ve güzel
koku,
hayvanıma alaf, ayrıca yatak ve yorgan gönderdi.
Bunları
görünce kendi kendime dedim ki: İlm-i firaset, bu adamın oldukça düşük
bir şahsiyete sahip olduğunu gösteriyor. Ben ise ondan hayır ve
iyilikten başka
bir şey görmüyorum. Demek ki bu ilim boş ve gerçek dışıymış!
Sabah
olunca yanımdaki hizmetçi çocuğa hayvanı eyerlemesini söyledim. Hayvana
binip çıkacağım sırada adama dedim ki:
-
Mekke'ye geldiğin zaman, Muhammed b. İdris'in (Şafiî) evini soruver.
Adam
dedi:
-
Peki, dün gece sana yaptığım hizmetin karşılığı nerede?
-
Neymiş o?
-
Sana iki dirheme yemek aldım; ayrıca aynı fiyatlarla katık, güzel koku,
hayvanına yem, sana yatak ve yorgan alıverdim...
Çocuğa
dedim ki:
-
Oğlum, ona istediğini ver! Başka bir şey kaldı mı?
-
Ev kirası nerede? Ben evimi sana genişletip kendime daralttım!
Bu
durumu görünce kanaatim güçlendi ki, firaset ilmi gerçekmiş. (Ancak
İslâm
dini, ona uyan insanın tabiatını terbiye eder, tevbe de kötü adet ve
huylarını
değiştirip ıslah eder.)
Şu
güzel söz, konumuzu aydınlatır:
'Suretin
sîretine şahittir; başka şahit aramak zaiddir.'
Yusuf
Yavuz
Semerkand
dergisinden alınmıştır.
Sünnet Akçesi
Sultan Abdülmecid zamanında adamcağızın birisinin
büyük miktarda borcu varmış. Elini neye atsa ters gidiyor. Zeyrek
civarında, evine yakın bir dergaha gitmiş. Namazdan sonra Şeyh efendi,
bu yabancıyı yanına çağırmış ve halini sormuş. O da:
"Efendi hazretleri, gırtlağa kadar borç içindeyim, neye
elimi atsam kuruyor. Ne olur himmet!" demiş. Şeyh efendi:
"Evladım, sabah namazını 40 gün Yenicami'de kıl. Camiye
gidip gelirken de 1000 adet istiğfar oku. Göreceksin, kırkıncı gün ne
sıkıntın kalacak ne bir şey..."
Adam ertesi sabah başlamış. Tam 39 gün
sabah erkenden Yenicami'ye namaza gitmiş. Kırkıncı gün sabah ezanı
okunurken uyanmış, fakat Yenicami'ye nasıl yetişecek? "Eyvah. Bunu da
mı berceremeyeceğim?" telaşıyla fırlamış. Abdest alıp, giyinip sokağa
fırlamış. Koşturmaca esnasında biriyle çarpışmış. Başındaki fesi de
yere düşmüş. Adamın gözü bir şeyi gördüğü yok. Karanlıkta kapmış yerden
fesi, koşuşturmuş camiye. Ucu ucuna yetişmiş. Namazdan sonra da
heyecanla, aşr-i şerifi de beklemeden çıkmış avluya. Kapı önüne
oturmuş. Kendine kendine:
"40 namazı tamamladık. Bakalım denilen olacak ve ben
rahatlayacak mıyım?" diye düşünmeye başlamış. Bir de ne görsün. Camiden
çıkan insanlar büyük bir memnuniyet ifadesiyle bu adamcağızın önüne çil
çil altınlar atmaya başlamazlar mı? Adam şaşkın. Altınları toplamış,
saymış, tam borcuna yete cek kadar çıkmış. Kalkmaya hazırlanırken
müezzin sokulmuş:
"Allah Müslümanlığını kabul etsin. Hak Dini seçmişsin.
Sünnetliğini de topladın. Ancak bundan sonra bu başındakiyle namaza
gelme. Başına fes giy" demiş. Adamcağız elini başına atmış ki... Bir de
ne görsün? Başında papaz külahı.
Meğer namaza koştururken çarptığı bir papazmış. O esnada
ikisinin de başındaki düşmüş. Bizimki kırkıncı sabahın hayaliyle acele
edip, yerden eline geçirdiği papazın külahını kapmış yerden. Cami
cemaati de, o adamcağızın başına bakıp bir papazın Müslüman olduğunu
sanmışlar. O devirde adet, yeni müslüman olanlara teşvik için
altın verilir ve buna "sünnet akçesi" denirmiş.
Şeyhin Müridlerini İmtihanı
Mire-i Nişabûri
(k.s.) Hazretleri, yanında
müridlerinden bir
hizmetçisi olduğu halde Nesa denilen yere gitmişti. Orada büyük rağbet
gördü, bir hayli müridleri oldu. Başına toplandılar, hatta onun
zikrinden bile meşgul ediyorlardı. O bu durumdan incinmekte idi.
Nesa'dan geri dönmeye karar verdi. Ve bir gün müridlerine Allaha
ısmarladık diyerek yola çıktı. Onun etrafını saran yeni birçok müridi
de kendisi ile gelmeye karar verdiler ve peşine düştüler. O her ne
kadar siz gelmeyin kendi memleketinizde kalın dediyse de illâ da biz de
gideceğiz diyorlar ve arkasından gelmeye devam ediyorlardı. Giderken
bir tepenin başına vardılar. Şiddetli rüzgâr esmekte idi. Mire-i
Nisabûrî Hazretleri şalvarını çözdü, ayakta bevletmeye başladı, hattâ
kendi üzerini ve etrafında bulunan bir çok kimsenin de üzerini pisledi.
O zamana kadar
tereddütsüzce bağlı olan
müridleri:
- Bu ne biçim
şeyhlik, bu ne biçim hareket?
diyerek peşini bırakıp
gerisin geriye döndüler.
Sadece kendisi ile
Nisabur'dan gelen hizmetçi
peşini takip etmekte
ve o da içinden:
- Bu nasıl iştir.
Bunca yepyeni iştiyakla
bağlanan müridi arkasında
iken böyle yaptı? Hepsinin geri dönmesine sebeb oldu, diye düşünüyor ve
işi şeyhi inkâra vardırıyordu.
Şeyh Hazretleri
hiçbir şey söylemeden yoluna
devam ediyordu. Yolda
bir akarsuya vardılar. Şeyh bütün elbisesi ile olduğu gibi suya daldı,
iyice elbisesini ve bütün vücudunu yıkadı. Sudan çıkıp yoluna devam
etmeye başladı. Sonra dönüp baktı ki Nisabur'da yanına aldığı hizmetçi
hâlâ arkasını takip etmekte. Ona dönerek şöyle dedi:
- Artık beni inkâr
etmemelisin! Çünkü büyük bir
meşguliyet ve âfeti
bu halle giderebildim. Onların meşguliyetinden ve fitne-i fesattan
kurtulmak için bu belâya razı oldum. Eğer evvelki belâya razı olsaydım
belki de sermayemden olabilirdim. Onların bizi sevip etrafımızda
toplanmaları bizde bir ayıp görmediklerindendir. Ama en küçük bir ayıp
görseler veya onların isteklerinin hilâfına bir hâl zuhur etse işte
böyle terkederler, inkâr ederler, buyurdu.
Zamanın büyük
âlimleri, şeyhülislâmlar bu
hâdiseyi şöyle
yorumlamışlardır:
- Onların kendini
kabul etmesi şeyhin nefsine
tabiatına hoş geldi ve
bundan kurtulması için de öyle yapması vacipti. O da öyle yaparak
kendisini kurtardı...
Büyük Dini Hikayeler, Osmanlı Yayınevi
Şeyhlerin İmtihanı
Ahmed
Şemseddîn hazretleri Manisa'da
hocasının isteği doğrultusunda talebeler yetiştirmekle meşgûl oldu.
Ancak bu sırada Şâh İsmâil de, Ehl-i sünnet îtikâdını, müslümanların
Peygamber efendimizden gelen doğru inancı yıkmak için harekete
geçmişti. Bu gâye ile Anadolu'ya "dâî" adı verilen halîfeler göndermiş,
sahte şeyhler eliyle bozuk ve yanlış tarikatler kurdurmuştu. Ayrıca
Antalya'dan Bursa'ya kadar pek çok yerde isyanlar çıkartarak halkı
silâh gücü ile de sindirmek istemişlerdi. Karışıklık had safhada idi.
Öyle ki bu sahte şeyhler Osmanlı merkezine kadar sızdılar. İstanbul
sahte şeyhlerle doldu ve halk kime inanacağını şaşırdı.
Velî pâdişâh İkinci Bayezîd Han sahte
tarîkatlerin ayıklanarak kapatılmasını istedi. Böylece halkın yanlış
inanışlara kapılıp Ehl-i sünnet îtikâdından uzaklaşmasına mâni olmak
üzere harekete geçti. Kurulan bir mecliste şeyhlerin imtihana tâbi
tutulmasını istedi. Bu düğümü çözmek için de Ahmed Şemseddîn
hazretlerini Manisa'dan İstanbul'a dâvet etti.
Ahmed Şemseddîn hazretleri derhal bu ulvî
görevi kabûl edip İstanbul'da Sultan Bâyezîd-i Velî hazretlerinin
huzûruna çıktı ve Osmanlı Sultânının da hazır bulunduğu imtihan
heyetine reislik etti.
O gün Ahmed Şemseddîn hazretlerinin
tuttuğu şerîat süzgecinden hak ve doğru yolda bulunan şeyhler
rahatlıkla geçerken sahteleri tutuldu. Bunlar mahcup ve perişan
oldular. Tekkeleri kapatıldı ve yaptıkları işten men edildiler. Ahmed
Şemseddîn hazretlerine, imtihan sırasında gösterdiği kemâl, dirâyet ve
olgunluk sebebiyle "Yiğitbaşı" lakabı verildi. Pâdişâh çok hoşnut
kaldığı ve takdir ettiği bu büyük velîyi hediyelerle taltîf etti. O ise
bu hediyelerin tamamını fakirlere dağıttı. İstanbul'da kalması
tekliflerine rağmen, tekrar Manisa'ya döndü. Bu hâdise dilden dile,
şehirden şehire yayıldı. Sohbetine kavuşmak isteyenler Manisa'ya akın
ettiler ve çevresinde geniş bir sohbet halkası meydana getirdiler.
Ahmed Şemseddîn hazretlerinin kerâmetleri
Mısır'da Arab Molla nâmıyla tanınan bir zâta kadar ulaştı. Arab Molla,
ilmiyle mağrur bir zâttı. Ahmed Şemseddîn'i imtihan etmek üzere
Mısır'dan Manisa'ya geldi. Ahmed Şemseddîn hazretlerini çekemeyenler
derhal Arab Molla'nın etrafında tâzim, hürmet ve îtibâr halkası meydana
getirdiler. Ona, Yiğitbaşı Velî aleyhinde pek çok sözler söylediler. Bu
hal, Arab Molla'nın nefsini ve gurûrunu okşadı. Onlara:
"Siz onu bana bırakın. Onun hakkından ben
gelirim ve şeyhlik ne imiş ona gösteririm." dedi. Benlik dâvâsıyla
mağrur Arab Molla, ertesi gün Yiğitbaşı Velî'nin dergâhına geldi.
Dergahın bahçesinden içeri girmek üzereyken kapıda iki derviş kendisini
karşıladı ve; "Ey Molla! Şeyh hazretleri dergahında sizi bekliyor."
dediler. Arap Molla geleceğinden hiç bahsetmemiş ve bu dervişlerle de
daha önce karşılaşmamıştı. Şaşırdı ve dayanamayıp sordu:
"Ey Canlar! Yanlışlık olmasın. Siz kimi
karşılarsınız. Ben ziyâret edeceğimi bildirmemiştim." Dervişler tatlı
tatlı gülümseyerek sordular: "Mısır'dan gelen Arab Molla siz değil
misiniz?" Molla daha büyük bir şaşkınlıkla; "Evet." diyebildi ve
dervişlerin îkazıyla dergâhtan içeri girerek kendisini bekleyen Şeyh
hazretlerinin huzûruna vardı.
Yiğitbaşı hazretleri birkaç talebesiyle
sohbet etmekte, onlara İslâmiyetin güzel ahlâkından bahsetmekteydi.
Molla Arab'ın oturması ile sözüne devam etti:
"Ey dostlarım kibirden sakınınız.
Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem; "Kalbinde zerre kadar
kibir olan Cennet'e giremez." buyurdu. Kibir, Allah'ın kullarına
hakâret, aşağılık gözü ile bakmaktır. Kendini herkesten üstün
görmektir. Ebû Hâşim Sûfi hazretleri; "Dağı iğne ile kazıp yerinden yok
etmek, kalpden kibri söküp atmaktan daha kolaydır." demektedir."
Bunca nasîhata rağmen Arab Molla'nın hâlâ
inkâr çukurunda olan nefsi, Yiğitbaşı ile yarışmak ister. Onun bir
müddet duraklamasını fırsat bilerek gururlu bir edâ ile ve kelimelerin
üzerine basa basa:
"Ey Şeyh, sizin erbaîninizi, çile
çekmenizi, nefsinizi yola getirmekteki gayretinizi çok medhettiler.
Birlikte erbaîne, çile çekmeye girsek ne dersiniz?" diye sordu. Ahmed
Şemseddîn hazretleri tebessüm ederek:
"Hay hay!.. Biz misafirimizi kırmayız."
buyurdu.
Arab Molla:
"Ancak benim bir şartım var. Yemek içmek
serbest, fakat dışarıya çıkmak ve ihtiyâcınızı görmek yasak olacaktır."
diye ekledi. Şeyh hazretleri:
"Kabul. Her şartınızı kabul ediyorum."
deyince, birlikte bir hücreye girdiler. Yiğitbaşı hazretleri
talebelerine kendisine kuzu dolması getirilmesini ve misafirine de ne
isterse verilmesini istedi. Ancak Arab Molla sadece birkaç zeytin ile
iktifâ etti. Şeyhin kuzu dolmasını yemesini seyrediyor ve biraz sonra
dayanamaz dışarı çıkar diyerek için için gülüyordu. Ancak zamânın su
gibi geçmesine, Şeyh hazretlerinin nefis, leziz yiyecekleri birbiri
ardısıra bitirmesine rağmen, Molla'nın beklediği an bir türlü gelmedi:
Bir, iki, üç ve nihayet dördüncü gün o nefis yiyecekleri yiyen sanki
Şeyh hazretleri değil de oymuş. Kendisini nasıl dışarıya atacağını
bilemedi. İhtiyâcını gördükten sonra dışarıda kendisini bekleyen
dervişlere; "Yahu! Ben iki üç zeytin tanesiyle dayanamadım. Bu zat
bunca yemeği nasıl yiyor ve nasıl duruyor?" diye söylendi. Dervişler
ise şu cevâbı verdiler:
"Bu, mollalıkla şeyhlik arasındaki
farktır."
Arab Molla hatasını anlamıştı. Derhal
Yiğitbaşı hazretlerinin ellerine sarılarak affedilmesini diledi ve; "Ey
zamânın Yûsuf'u, sen Mısır'a sultan olmuşsun. Bu günâhkârı da
bendelerin arasına kabul et" dedi. Tövbe ve istiğfâr ettikten sonra
talebeliğe kabûl edilen Molla Arab, Ahmed Şemseddîn hazretlerinin en
büyük halîfelerinden oldu.
Şikayet Masası
Bir cemiyet için, bir millet
için adâlet, insanın
damarında dolaşan kan gibidir. Adâlet mekanizması sıhhatli çalışırsa,
cemiyet hayatı da sıhhatli olur. Dilerseniz Hazret-i Ömer (r.a.)
devrinden bir misâlle mevzûmuzu müşahhaslaştıralım.
Ashâb-ı kirâmın ileri gelenlerinden, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz'in
iştirak ettiği hiçbir gazâdan geri kalmayan, bazan da Medîne'de
Efendimiz (s.a.v.)'e vekâlet eden Ensâr'dan Muhammed bin Mesleme
(r.a.), Hz. ömer (r.a.)'in hilâfeti esnasında onun 'Şikâyet Masası'
reisi idi. Memurlarla alâklı şikâyetler bu masaya gelirdi. O, gelen bu
şikâyetleri inceler, araştırırdı. Neticede şayet haksızlık yapan, adam
kayıran, rüşvet alan biri ortaya çıkarsa cezalandırılırdı.
Bir defasında Medîne'de toplanan memurlara, Hz. Ömer (r.a.)
nasîhat ediyor ve onları, insanlara âdil davranmaları, zulmetmemeleri
hususunda îkaz ediyordu. İşte bu esnada halkın arasından, sessiz-sâkin
ve kimsesiz bir adam ortaya çıktı ve:
-Beni memurlarınızdan işte şu adam, haksız yere dövdü. Halbuki
suçladığı hususta benim bir kabahatimin olmadığı da sonradan anlaşıldı,
diyerek dâvâcı olduğunu söyledi.
Bunun üzerine mes'ele araştırıldı... Adamın haklılığı anlaşıldı,
memurun ona zulmen kırbaç vurduğu meydana çıktı.
Hz. Ömer (r.a.)'in kararı kesindi:
-Seni döven memura sen de, onun sana vurduğu kırbaç adedince
vuracaksın! Amr bin Âs (r.a.) itiraz etti:
-Yâ Ömer, bundan sonra memurlarınızı insanların gözü önünde dövdürecek
misiniz? Şayet böyle yaparsanız, bu tatbikat, memurlarınızın itibarını
düşürür, onları iş yapamaz hâle getirir.
Hz. Ömer'in cevabı aynen şöyle oldu:
-Ben zâlimi, şu veya bu bahânelerle koruyup da, mazlûmu mâruz kaldığı
zulümle başbaşa bırakmam. Kim zulmetmişse karşılığını görmeli ki,
tekrarına cesaret edemesin. Böylece karar kesinleşti. Sessiz ve
kimsesiz şikâyetçi adam, kendisine vurulan kırbaç adedince kırbaç
vuracaktır zulmeden memura...
Bu defa Amr bin Âs (r.a.), kimsesiz olan bu
şikâyetçi adama gitti ve şu teklifte bulundu:
-Sana, onun vurduğu kırbaç sayısınca altın
vereyim. Bunları al, dâvandan vaz geç. Yoksa kötü niyetli bazı insanlar
cesaret bulur, memurlar korkaklaşır. Neticede adâletin temini daha da
güç hâle gelebilir, dedi. Mazlum ve mağdur adam da bu teklifi kabul
etti: Yediği kırbaç adedince altınları aldı, dâvâsından vaz geçti. Ve
böylece, idare edenlerle idare olunanlar arasındaki buna benzer
haksızlıklar da son bulmuş oldu.
Ne âdil bir hüküm, ne güzel bir hâl çaresi... Tabii ki ne mes'ut bir
cemiyet! Bütün insanlığa örnek olması dileğiyle...
Kaynak: Fazilet Takvimi, 2001
Şükürsüzlüğün Akibeti
Bir
hükümdarın oğlu attan düşmüş ve boyun kemikleri birbirine girmişti.
Öyle ki, boynu,
fil boynu gibi gövdesine batmıştı. Başını çevirebilmek için bütün
gövdesini
döndürüyordu.
Yurdundaki
bütün doktorlar tedavisinde âciz kaldılar. Yalnız komşu ülkedeki bir
doktor,
başını eski hâline getirebildi ve damarlarıyla kemiklerini düzeltti. O
doktor
olmasaydı şehzâde sakat kalacak, belki de ölüp gidecekti.
Şehzâde
iyi olduktan sonra, onu tedâvi eden doktor, şehzâde ve hükümdârı
ziyarete
gitti. Kadirşinaslıktan zerre kadar nasibi olmayan nankör hükümdarla
vefâsız
şehzâde, ona hiç yüz vermediler. Doktor, hâlini onlara belli etmese de,
kendisine revâ görülen bu nâhoş muâmele sebebiyle bir hayli üzüldü,
incindi.
Hükümdarla şehzâde utanacakları yerde doktor utanarak başını yere eğdi.
Kalkıp
giderken şöyle mırıldanıyordu:
«Ben
onun
boynunu çevirip eski hâline koymasaydım, bugün yüzünü benden
çeviremezdi.»
Doktor,
gördüğü bu hakâret karşısında, hükümdarla oğluna bir hikmet dersi
vermek üzere
şehzâdeye bir tohum gönderdi ve şu haberi yolladı:
«Şehzâde
bunu buhurdana koyup yaksın. Çok güzel ve şifalı bir tütsüdür.»
Şehzâde
doktorun gönderdiği o tohumu yaktıktan sonra dumanından aksırdı.
Aksırınca başı
eskisi gibi çarpıldı. Hükümdârın emriyle doktoru çok aradılar, fakat
bir türlü
bulamadılar. Kendisinden özür dileyeceklerdi. Ne çâre ki, iş işten
geçmişti.
Cenâb-ı
Hakk'a şükürden yüz çevirme ki, yarın mahşer günü boynu bükük
kalmayasın!..
Şeyh Sadi
Şoför
Sokaklarda
sefâlet kol geziyordu. Kim kime yardım edecek, destek olacaktı?
İşsizlik yaygındı. Çevresi de perişandı. Bir yanı yıkılmaya yüz tutmuş
evceğizinin camından yola doğru ümitsizce bakarken bir taksinin kapının
önünde durduğunu, içinden de bir yolcunun indiğini gördü. Demek ki
taksi şoföründe az çok para olacaktı. Çünkü müşteri indirmişti. Bütün
cesaretini ve ümidini toplayarak evden çıkıp yola koştu. Yaklaşıp
direksiyon başında arabasını hareket ettirmek üzere olan şoföre
seslendi. – Sakın beni dilenci falan zannetmeyin. Üç çocuğumla üç
gündür aç beklemekteyim. Bu gidişle namusumu lekelenmemden korkmaya
başladım. Allah rızası için yardımda bulunun. Ben açlıktan ölmeye
razıyım. Fakat çocuklarımın çığlıklarına tahammül edemiyorum.
Beklenmedik bir anda
gelen bu “Allah rızası için
yardım” talebi zaten kıt-kanaat geçinen şoförü şaşırtmıştı. Düşünmeye
başladı. Cebinde bir miktar parası vardı var olmasına; ancak bu parayı
aylardır biriktiriyordu. Çünkü taksinin dört lastiği de kabaklaşmıştı.
Onları değiştirmek için çırpınıyordu. Zaten akşamları eve gelince hanım
da ikaz etmekten geri kalmıyordu:
– Ne zaman
değiştireceksin bu lastikleri?
Birazcık geç kalsan, aklıma kötü şeyler geliyor. Acaba bir kaza mı
yaptı kabak lastiklerle?’ diye korku içinde bekliyorum.
O an için nefsi ve
şeytan birlik olup vesvese
vermeye başladılar:
– Sen zaten zor
geçinen kimsesin. Yardım edecek
durumda değilsin. Bas gaza, git yoluna!
Fakat imanı ve
vicdanı da şöyle sesleniyorlardı:
– Para dediğin şey
böyle gün için lazım olur.
Belli olmaz Allah’ın rızasının nerede olduğu. Biriktirdiğin parayı bu
muhtaç hanıma vermelisin. Tam yeridir. Çocukları aç durumda, Onu
namusunu kirleterek, para kazanma zorunda bırakmamalısın.
Nihayet nefsini ve
şeytanını yenmiş, cebindeki
lastik parasını tümüyle kadıncağıza uzatarak:
– Al bacım,
namusunla yaşa. Bu para bir müddet
seni idare eder. Sonrasında da Allah başka sebepler halk eder! dedi.
Minnet etmemek için de hemen gaza basıp oradan uzaklaşırken kadının:
– Sen benim
ihtiyacımı karşıladın, Allah da senin
ihtiyacını karşılasın! duasını duydu. Gün boyunca kulaklarında çınlayan
bu duaya hep (amin) dedi.
Akşam eve gelince beklediği soruyla yine muhatap
oldu.
– Hâlâ değiştirmemişsin lastiklerini...
– Bir lastikçiyle anlaştım. Yeni lastikler
gelince hemen değiştirecek... diyerek geçiştirdi.
Bu geçiştirme işi
birkaç gün devam etti. Bir
akşam yine eve gelirken iyice sıkılmış, “Bu defa ne diyeceğim?” diye
düşünürken beklenmedik bir durumla karşılaşmıştı. Hanım kendisine adres
yazılı bir kağıt uzattı, sonra da şöyle dedi:
– Bugün bir lastikçi
geldi, şu adresi verdi.
“Yarın bana mutlaka gelsin, lastiklerini değiştireceğim” deyip gitti.
Al şu adresi. Belli etmemişse de bunun izahını yapamamıştı. Çünkü böyle
bir lastikçi ile konuşmamıştı. Merakla sabahı bekledi. İlk işi
kağıttaki adrese gitmek oldu. Garipliğe bakın ki tamirciyi hiç
görmemiş, buraya hiç gelmemişti. Elindeki kağıdı uzatınca bir şaşkınlık
iki tarafta da yaşandı. Lastikçi:
– “Sen o musun?”
deyip şoförün boynuna sarıldı,
başladı hıçkıra hıçkıra ağlamaya. Sonra da şöyle devam etti:
– Tam üç gündür
Resûlüllah Aleyhisselam rüyama
giriyor ve bana, "Şu adresteki şoförün lastiklerini değiştir, ücret
olarak da benim şefaatime nail ol" buyuruyor. Allah için söyle. Sen ne
türlü bir iyilik ettin, nasıl bir hayır dua aldın ki Resûlüllah
Aleyhisselam üç gündür beni ikaz ediyor, senin lastiğini değiştirmem
için beni vazifelendiriyor?
Yeni Aile
İlmihali, Ahmed Şahin, Cihan Yayınları
Tabutumdan Tuğlayı Çıkarın
Şâh-ı
A'lâ Şeyh Abdüsselâm'ın
vefâtından, iki seneden fazlaca bir zaman
geçmişti ki, talebelerinden ve aynı zamanda sultânın yakın adamlarından
olan Mesmât Revşenâhî ismindeki bir zât, mübârek hocasının kabrini
tâmir etmek, kabrin üzerine güzel bir türbe yapmak istedi. Fetihpûr
şehrinden kırmızı taş getirtti. İnşâata başlandı.
İşin
başında bulunan
mühendis gece rüyâsında, Şeyh'in, kabrinin üstünde ayakta durduğunu ve;
-Siz
benim kabrimi kazarken, tabutumun tahtasına bir tuğla parçası
düştü. Tahtayı kırdı ve sol dizimin üzerine geldi. Hemen o tuğla
parçasını tabutumdan çıkarın, alın. Tahtayı düzeltin ve sonra inşâata
devâm edin" buyurduğunu gördü.
Sabah
olunca o mühendis, Mesmât'ın
yanına geldi ve rüyâsını anlattı. Mesmât;
-Hazret-i
Şeyh'in buyurduğunu
yapın, dedi. Öyle yaptılar. İleri gelenler, şehrin büyükleri, o zâtın
talebeleri ve o zâtın büyüklüğüne inananların huzûrunda kabri açtılar.
Gerçekten tabutun tahtasının sol taraftan kırılmış olduğunu ve bir
tuğla parçasının içine düştüğünü gördüler. Düşen tuğla parçasını almak
için tabutu açtılar. Bir de ne görsünler. Bütün bedeni sağlam ve nûrlu,
sîmâsı ise hayattaki kadar canlı ve tâze olarak duruyor. Hayretler
içinde kaldılar. Rüyâda olduklarını sandılar. Mesmât, hocasının mübârek
bedenine gülsuyu ve anber sürdü. Hazır olanlar Fâtiha okudular. Sonra
kırılmış tabutu tâmir ettiler ve türbenin yapımına başladılar. Güzel
bir türbe yapıldı. İnsanlar ziyâret edip rûhâniyetinden istifâde
ederlerdi
.
Taptığınız Ayağımın Altında
Muhiddini
Arabî bir dağa çıkıp:
-Sizin
taptıklarınız benîm ayağımın altındadır; diye bağırmaya başladı.
Bu söz
üzerine
zamanın uleması Muhiddin Arabi'nin (Allah benim ayağımın altındadır)
dediğine
hükmederek küfrüne; kail oldular ve idamına hükmettiler. Kabrini bile
belli bir
yere değil bir dağa yaptılar. Fakat Muhiddin Arabî Hazretleri bir
sözünde:
- İza
dehaleşşini ilâşşın, zahara kabr-i Muhiddin (Sin sına girdiği
zaman
Muhiddin'in kabri ve muradı anlaşılır) demişti.
Aradan
asırlar geçti. Yavuz Sultan Selim Han Şam'ı fethetti. Orada bu hadiseyi
duyup
Muhiddin Arabi'nin kabrinin nerede olduğunu sordu. Kimse Muhiddin-i
Arabi'nin
kabrinin nerede olduğunu bilmiyordu
Dağda
koyun otlatmakta olan çobanlara kadar Muhiddin Arabi'nin kabrinin
nerede
olduğunu soruyor fakat kimseden mutmain bir cevap alamıyordu. Sadece
çobanın
bir tanesi:
- Efendim dedi, ben kabrin
nerede olduğunu bilmiyorum. Fakat şurada bir
yer var
ki, oradan ne koyunların birisi bir ot yer ne de oraya bir hayvan
basar. Oranın
otları kendi halinde büyür ve zamanı gelince de kurur gider, dedi.
Bunun
üzerine Sultan Selim, oranın Muhiddin Arabi'nin kabri olduğuna karar
verip
kazdırdı. Baktılar ki, cesedleri olduğu gibi duruyor. Oraya muhteşem
bir türbe
yaptırdı. Sonra O'nun niçin İdam edildiğini sordu.
Oradakiler:
-Sizin taptığınız benim
ayağımın altındadır, dediği için idam edildiğini
söylediler.
Bu
defa; Sultan Selim Han, bu sözü nerede söylediğini araştırıp orayı da
buldu.
Orayı kazmalarını emretti. Kazdıklarında oradan bir küp altının
çıktığını
gördüler. Yavuz Sultan Selim şöyle söyledi:
-
Hazreti Peygamberimiz, «Dininiz
paranız, kıbleniz kadınlarınız»
buyurmadı mı?
İşte Muhiddin-i Arabî de buna dayanarak, taptığınız ayağımın altında
demekle,
benim ayağımın altında altın var demek istemiş ama, o zaman bunu kimse
anlayamamış ve Muhiddin'i haksız yere idam etmişler, buyurdu. Böylece
Muhiddin-i Arabi'nin iki kerameti birden zuhur etmiş oluyordu; biri
paranın
yerini bildirmesi, biri de Yavuz'un gelip hadiseyi aydınlığa
kavuşturması...
Muhiddini
Arabî H. 638 (M. 1240)'da vefat etmiş ve Şam'ın Kasyon dağına
defnedilmiştir.
Büyük
Dini Hkayeler, İbrahim Sıddık
İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi
Taşkafa Boşkafa Hoşkafa
Behlül
Dânâ Hazretleri, bir mezarlıkta bulduğu üç kurukafayı zembiline koymuş
ve para
getirip 'Satıyorum' diye bağırmaya başlamış.
style="font-family: cambria;">
-
Satıyorum, alan var mı?'
Meraklılar
başına toplanıp fiyatını sormuşlar:
-Birincisi
parasız, ikincisi ise sudan ucuzdur, demiş. Ama üçüncüsünü hiç
sormayın... O,
ağırlığınca paradır.
Sebebini
merak etmişler. Birincisini gösterip:
-Bu
gördüğünüz 'Taşkafa'dır demiş, nasihata bile yanaşmazdı. O yüzden beş
para
etmez. İkincisi de 'Boşkafa'dır, nasîhat istemesine rağmen onları
tutmazdı;
üç-beş kuruş verenin elinde kalır. Üçüncüsü ise 'Hoşkafa'dır ki, buna
'Kâmil
kafa' da diyebiliriz. Hem ameli, hem de ihlâsı vardı; hedefi ise Allah
rızâsıydı. O yüzden kurusu bile Altın değerindedir.
Kaynak: Fazilet Takvimi
1997
Tecrübe İyidir
Çok eski
zamanlardan birinde kötü bir âdet varmış. Yaşlılar artık iyice
ihtiyarlayıp iş yapamaz duruma geldiklerinde ormana götürülür, orada
yırtıcı hayvanlara bırakılırmış. Böylece zaten az olan yiyeceklerin,
çalışan gençlere yetmesi sağlanmaya çalışılırmış .İhtiyarları belli bir
yaştan
sonra evde tutmak yasak olduğundan kimse yaşlı anne babasını evde
gizleyemez, herkes komşusu görüp ihbar edecek diye korkarmış.
İşte bir gün yaşlılardan
birini, oğlu ormana götürüp bırakmak istemiş. Kış mevsimiymiş. İhtiyar,
oğul ve küçük torun beraberce ormana gitmişler. İhtiyarı bırakmış
dönüyorlarmış ki, küçük torun oyuncak kızağını dedesinin yanında
unuttuğunu fark etmiş. Babasına dönüp almalarını söylemiş. Babası
umursamayınca da:
– Kızağımı almalıyım, yoksa sen
yaşlandığında seni neyle ormana götürüp bırakacağım, demiş.
Oğul o an anlamış ki, ihtiyar
babasının kaderi, yaşlandığında kendi kaderi de olacak. Dönüp babasının
ellerini çözmüş. Alıp eve geri getirmiş. Samanlıkta saklayıp her gün
ona gizlice yemek vermeye başlamış.
Bir süre sonra köyde hayvanlar arasında bir hastalık yayılmış.
Hayvanlar birbiri arkasından ölüyormuş. İhtiyar oğluna şöyle demiş:
– Hastaları iyilerden ayır. Onlara şu şu otlardan ilaç hazırla.
Sağlıklılara da şöyle şöyle yap.
Oğlan ihtiyar babasının dediklerini yapmış. Gerçekten de onun
hayvanları arasında ölüm azalmış. Çoğu kurtulmuş.
Bayram geldiğinde her sene olduğu gibi, o sene de köy halkı kurbanlar
kesmeye başlamış. İhtiyar oğluna şu öğüdü vermiş:
– Köyde hayvan çok azaldı. Senin de fazla hayvanın yok. Bu sene kurban
kesme.
Gerçekten de bir iki ay içinde bütün köy, tarlalarda çalıştırılacak
hayvan sıkıntısı çekmeye başlamış. Ama ihtiyarın öğüdünü dinleyen
gencin hayvanı varmış.
İlkbahara doğru köyde artık
ekmek yapacak tahıl bile kalmamış. Ama asıl sorun, tohumluk olarak
kullanılabilecek kadar bile tahıl olmamasıymış. Tarlaya ne
serpeceklerini, gelecek senenin mahsülünü nasıl hazırlayacaklarını
bilemiyorlarmış. İhtiyar bu
konuda da oğluna öğüt vermiş:
– Yavrum, ahırın çatısı samanla doldurulmuştur. Onları çıkar,
yeniden döv. Oradan tohumluk buğday çıkarabilirsin.
Oğlan, ihtiyar babasının dediği gibi yapmış. Köyde tohumluğu olan tek
aile onlar olmuş. Bütün köy halkı bu gencin büyücü olduğunu düşünmeye
başlamış. Öyle ya, herkesin işi kötü giderken, bu evde garip bir
şekilde kötülüklere bir çare bulunuyormuş.
Evi gözlemeye başlamışlar.
Sonunda da gerçek anlaşılmış, ihtiyar babanın hâlâ yaşadığı ortaya
çıkmış.
Köylüler genci krala şikâyet
etmiş. Kral önce yasalarını hiçe sayan gence kızmış. Ama olup bitenleri
dinledikten sonra iyi ve yerinde bir öğüdün çok şeyi
değiştirebileceğini kabul edip, ihtiyarlarla ilgili yeni bir kanun
çıkarmış. Bundan böyle çocuklar, anne ve babalarına yaşlılıklarında
bakacaklar. Onların gönlünü hoş tutacaklar. Çünkü onların hayat
deneyimlerinden her zaman için öğrenebilecekleri şeyler var...
Asım Yıldırım
Merhaba Yenigün Hikayeleri
Tefecilikten Tevbekarlığa
Hasan-ı
Basrî (k.s.) hazretlerinin talebelerinden Habîb-i Acemî (k.s.)
hazretleri,
önceleri çok zengin birisi idi. Tefecilik yapar, faizle para verirdi.
Bir gün
evinde, tam yemek yiyeceği sırada kapıya bir dilenci geldi ve 'Allah
rızâsı
için bir sadaka' dedi. Habîb, onun yüzüne kapıyı kapattı, o fakiri
mahzun bir
halde geri çevirdi. Sofraya döndüğünde kabın içindeki yemeğin kana
döndüğünü
gördü! Bu hâdise karşısında dehşete düştü! Kendisini bir korku sardı!
Yerinde
duramaz hâle geldi!..
Bir
cuma günü, Hasan-ı Basrî hazretlerinin evinin yolunu tuttu. Yolda
giderken,
oyun oynayan çocuklar, Habîb-i Acemî'yi görünce, aralarında;
-
Kaçın, kaçın! Tefeci Habîb geliyor! Ayağından kalkan toz, bize de gelir
ve biz
de onun gibi bedbaht oluruz, diyerek kaçıştılar.
Çocukların
bu sözleri, ona çok ağır geldi.
Hasan-ı
Basrî hazretlerinin meclisine varıp elini öptü. Huzurunda tevbekâr
oldu. O da
Habîb'i talebeliğe kabul etti.
Oradan
ayrılıp evine dönerken, kendisine borcu olanlar onu görünce,
alacaklarını talep
eder korkusu ile kaçışmak istediler. Habîb-i Acemî bu vaziyeti
anlayınca,
-
Kaçmayın, bugün asıl benim sizden kaçmam lâzım, dedi. Ve kimden ne
alacağı
varsa, hepsini bağışladığını îlan etti.
Çocukların
yanından geçerken, çocuklar bu sefer birbirlerine,
-
Kaçın, kaçın! Tevbekâr Habîb geliyor.
Üzerine bizden toz bulaşmasın. Bulaşırsa, bizler Allâh'a âsî olmuş
oluruz...
diyerek kaçıştılar. Habîb, bu sözleri duyunca çok duygulandı. Yüreği
sızlayarak,
'Yâ Rabbbî! Sana sonsuz hamd ü senâlar olsun ki, bir tevbemle ismimi
kötüler
arasından çıkarıp iyiler arasına kaydeyledin' diyerek Allâh'a iltica
etti.
Fazilet
Takvimi, 2000, Ocak
Tek Ayakkabı
Ayakkabıcı,
yeni getirdiği malları
vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu seyretmekteydi. Okullar
kapanmak üzere olduğundan, spor ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi
mallar lüks
sayılmazdı ama, küçük bir dükkân için yeterliydi. Onların en güzelini
ön tarafa
koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk
değneği kullanmaktaydı.
Hem de güçlükle...
Adam ona bir
kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt
kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu. Çocuğun
baktığı ayakkabılar,
sanki onu kendinden geçirmişti. Bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan
çıkıp
yola koyulduğunda, adam dükkândan dışarı fırlayıp:
- "Küçüüük!"
diye seslendi." Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu
seneki modeller bir hârika!"
Çocuk, ona dönerek:
- "Gerçekten
çok güzeller!" diye tebessüm etti, "Ama benim
bir bacağım doğuştan eksik".
- "Bence önemli değil!" diye atıldı adam. "Bu dünyada her şeyiyle
tam insan yok ki! Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de akli
veya
vicdanı."
Küçük çocuk,
bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü:
- "Keşke
vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi."
Çocuğun kafası
iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp:
-
"Anlayamadım!. dedi. Neden öyle olsun ki?"
- "Çok basit!"
dedi, adam. "Eğer yoksa, cennete giremeyiz.
Ama ayaklar yoksa problem değil. Zaten orda tüm eksikler tamamlanacak.
Hatta
sakat insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükâfat görecekler..."
Küçük çocuk,
bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar, hafiflemiş
gibiydi. Adam, vitrine işaret ederek:
- "Baktığın
ayakkabı, sana yakışır!" dedi. "Denemek ister
misin?"
Çocuk, başını
yanlara sallayıp:
- "Üzerinde 30
lira yazıyor" dedi, "Almam mümkün değil
ki!"
- "İndirim
sezonunu senin için biraz öne alırım!" dedi adam,
"Bu durumda 20 liraya düşer. Zaten sen bir tekini alacaksın, o da 10
lira
eder."
Çocuk biraz
düşünüp:
- "Ayakkabının
diğer teki ise yaramaz!" dedi, "Onu kim
alacak ki?"
- "Amma yaptın
ha!" diye güldü adam. "Onu da, sağ ayağı
eksik olan bir çocuğa satarım."
Küçük çocuğun
aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek:
- "Üstelik de
öğrencisin değil mi?" diye sordu.
- "İkiye gidiyorum!" diye atıldı çocuk, "Üçe geçtim sayılır."
- "Tamam işte!"
dedi adam. "5 Lira da öğrenci indirimi
yapsak, geri kalır 5 lira. O da zâten pazarlık payı olur. Bu durumda
ayakkabı
senindir, sattım gitti!"
Ayakkabıcı,
çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkâna girdi. İçerdeki
raflar, onun beğendiği modelin aynıyla doluydu. Ama adam, vitrinde
olanı çıkarttı.
Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup yeni ayakkabısını
giydirdi. Ve çıkarttığı
eskiyi göstererek
- "Benim satış işlemim bitti!" dedi, "Sen de bana, bunu satsan
memnun olurum."
- "Saka mı
yapıyorsunuz?" diye kekeledi çocuk, "Onun tabanı
delinmek üzere. Eski bir ayakkabı, para eder mi?"
- "Sen çok
cahil kalmışsın be arkadaş..." dedi adam, "Antika
eşyalardan haberin yok her hâlde. Bir antika ne kadar eski ise, o kadar
para
tutar. Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30-40 lira eder."
Küçük çocuk,
art arda yasadığı şokları üzerinden atabilmiş değildi. Mutlaka
bir rüyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rüya. Adamın,
heyecandan
terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kâğıt paralara göz gezdirdikten sonra,
10 liralık
banknotu geri vererek:
- "Bana göre 20
lira yeterli." dedi. "İndirim mevsimini başlattınız
ya!"
Adam onu
kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu.
Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa,
böyle
bir mutluluğu bulamazdı. Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki koltuk
değneğine
ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip:
- "Babam
hakliymiş!" dedi. "Sakat olduğum için üzülmeme hiç
gerek yok! demişti."
Her rüzgar savuracak bir toz bulur,
Her hayat yaşanacak bir can bulur,
Her umut gerçekleşecek bir düş bulur
Bulunmayacak tek şey senin benzerindir
Tekkeye Gelen Sarhoş
Ebu
Said-i Mihne tekkede dervişleriyle
oturuyordu. Birden içeriye perişan bir halde bir giriverdi.
Yapılmayacak şeyle
yapmaya, ağlamaya dövünmeye başladı. Şeyh onu yanına gelmiş, yerlere
yıkılmış
olarak görünce acıdı, kalkıp yanına gitti.
-
Ey sarhoş, kendine gel. Burada öyle gürültü yapıp durma, neden
ağlıyorsun? Ver
elini bana, ayağa kalk, dedi.
Sarhoş
ise dedi ki:
-
Ey şeyh, Allah sana yardım etsin El tutmak senin harcın mı? Sen başını
al da
git. Yıkılmak bneim payıma düştü, bırak beni. Eğer herkes düşkünlerin
elinden
tutabilseydi, karınca yiğitlik meclisinin baş köşesine otururdu. Bu iş
senin
yapabileceğin bir şey değil, çekil başımdan!
Bu
sözleri duyan şeyh yere yıkıldı, sapsarı yüzü kanlı gözyaşlarıyla
kızıla
boyandı.
Ey
kendisinden başka var olmayan, ey herkesin feryadına yetişen, benim
imdadıma
sen yetiş. Düştüm ben, elimi sen tut.
Mantıku't
-Tayr, Feridüddin Attar
Terzi Kusto
Terzi
Kusto bir gün, yeni
diktiği elbiseyi
Efendi üzerinde prova ederken, Yahya
Efendi:
-Kusto
Usta! Elbisenin yenisi mi iyidir, eskisi mi? Ne dersin demiş.
Terzi
Kusto:
Bu
ne sözdür Hazretim? Her şeyin yenisi iyi olur elbet tabii. Niye
sordunuz
anlayamamışım, diye cevap verince,
Yahya
Efendi, gülümseyerek:
Anlamışsın
anlamışsın da, anlamamış gibi yapıyorsun. Bazılar aynı şeyin
hep
eskisinde ısrar ederler nedense. Sözgelimi sen. Senin de eskimiş
giysilerin ama
hala yenilemiyorsun. Terzi kendi söküğünü dikemezmiş, senin söküğünü de
biz
dikelim, ne dersin, demiş.
Bu
çok zarif, çok manidar soru karşısında Terzi Kusto şöyle bir
kaykılarak,
heykel gibi donup düşündükten sonra:
-Anlamışım
Hazretim, anlamışım, umarım geç kalmamışım, demiş.
Yahya
Efendi.
-Niye
geç kalacaksın? diye sorunca,
Terzi
Kusto:
-Çürüyen
giysi yama tutmaz Hazretim, demiş.
Yahya
Efendi de:
-Sana
yamadan söz eden kim, yeniden söz ediyorum ben sana yeniden.
O
sırda provasını tamalayan Terzi Kusto:
-Tamam
Hazretim, elbiseniz bana göre tamam. Sizin bir şikayetiniz var
mı?
Yahya
Efendi:
-Cebi
yok mu bu elbisenin Kusto Usta? diye sormuş.
Terzi
Kusto:
-Aaaa!
Olmaz mı Hazretim. Var elbet fakat dikişlerini sçkmeyi
unutmuşum,
diyerek, cep ağızlarının dikişlerini sökünce, cebin içinden bir kese
altın
çıkmış.
Bu
duruma çok şaşıran Kusto, ne diyeceğini, ne edeceğini bilmez bir
halde
kıvranırken, Yahya Efendi:
-Ne
kıvranıp duruyorsun Kusto Usta? O altınlar senin. Sana ait, demiş.
Terzi
Kusto:
-Hayır
Hazretim, ben koymadım anları oraya, deyince,
Yahya
Efendi.
-Elbette
sen koymadın Kusto Usta. Bize ait hiçbir şey yok ki zaten. Her
şey
onun. Senin hazineni bizim cebimize koymuş, onu sen bizim elimizden
alacaksın
demekki, diyerek, Kusto'nun elindeki keseyi Kusto'nun eline
sıkıştırırken şunu
ilave etmiş: Gönül ceplerinin dikişlerini söktüğün zaman, asıl hazineyi
orada
bulacaksın, deyince,
Kusto:
-Tamam
Hazretim tamam. Ben de oldum Müslüman. Ama, para için değildir.
Gönlümün
cepleri açıldı şu an, diyerek Yahya Efendi'nin ellerine kapanmış.
Kaynak: Yahya Efendi, Mustafa
Özdamar, Kırk Kandil, 1997
Terzinin Tövbesi
Bir terzi Allah
dostlarından birine sorar:
-Peygamberimizin,
"Allahü teâlâ, günahkâr
kulunun tövbesini, canı
gargaraya gelmeden kabul eder" hadis-i şerifi hakkında ne buyurursunuz?
Cevap vermeden o
kimseye sorar mubarek
zat.
- Mesleğin nedir?
-Terziyim, elbise
dikerim.
-Terzilikte en kolay
şey nedir?
-Makası tutup, kumaş
kesmektir.
-Kaç senedir, bu işi
yaparsın?
-Otuz senedir.
-Canın gargaraya
geldiği zaman kumaş
kesebilir misin?
-Hayır, kesemem!
-Bir müddet zahmet
çekip, öğrendiğin ve
otuz sene kolaylıkla yaptığın
bir işi,
o zaman yapamazsan, ömründe hiç yapmadığın tövbeyi o zaman nasıl
yapabilirsin? Bugün gücün yerinde iken tövbe et! O zaman belki
yapamazsın,
buyurdu.
... ve tövbe...
Tevazu
Ahmed Rufai
Hazretleri, bir gün
talebelerine:
- İçinizde kim bende
bir ayıp görüyorsa bildirsin, dedi.
Müritlerinden biri:
- Efendim, sizde
büyük bir ayıp var, diye cevap verdi.
Ayıbını talebesine
soracak kadar kendini aşmış bu mütavazi insan hiç kızmadı, talebesi
böyle söylüyor diye üzülmedi, belki sadece ayıbından kurtulabilmek
ümidiyle sordu:
- Söyle dedi,
kardeşim, o ayıbım nedir?
Talebe gözleri
dolu dolu:
- Bizim gibilerin
size talebe olması, dedi.
Bu söz
gönüllere çok tesir etmiş, sohbette bulunan herkes ağlamaya başlamıştı.
Ahmed Rufai Hazretleri de ağlıyordu. Bir ara sadece;
- Ben sizin
hizmetçinizim, ben hepinizden aşağıyım diyebildi.
Evet,
keşke
insanlar tabi olanlara bakıp, tabi olanlarda, tabi olunanı
aramasalardı... Zira hem dün, hem bu gün o altın halkayı temsil eden
büyüklerin etrafındaki insanlar, ne denli nezih olurlarsa olsunlar,
onları gösterebilmekte çok acizdirler. Bugün dahi, bir büyük gönül
erinin yanına gelip giden insanlar; idareciler, gazeteciler, din
adamları, "Talebelerinin ufku hocalarının çok gerisinde."
demektedirler. Zaten, o cevher farkıdır ki, sair madenleri kirlerinden
arındırır.
MehmetAkar, Mesel Denizi, Nil Yayınları, İstanbul 2001
Tövbe
Ebu
Said (r.a) anlatıyor:
"Resûlullah
(a.s) buyurdular ki:
Sizden önce
yaşayanlar arasında doksan dokuz kişiyi öldüren bir adam vardı. Bir ara
yeryüzünün en bilgin kişisini sordu. Kendisine bir râhib tarifedildi.
Ona kadar
gidip, doksan dokuz kişi öldürdüğünü, kendisi için bir tevbe imkânının
olup
olmadığını sordu.
Râhib:
- Hayır yoktur!
dedi. Herif onu da öldürüp cinayetini yüze tamamladı.
Adamcağız,
yeryüzünün en bilginini sormaya devam etti. Kendisine âlim bir kişi
tarif
edildi. Ona gelip, yüz kişi öldürdüğünü, kendisi için bir tevbe imkânı
olup
olmadığını sordu.
Âlim:
- Evet, vardır,
seninle tevben arasına kim perde olabilir? dedi. Ve ilâve etti:
- Ancak, falan
memlekete gitmelisin. Zîra orada Allah'a ibadet eden kimseler var. Sen
de
onlarla Allah ibadet edeceksin ve bir daha kendi memleketine
dönmeyeceksin.
Zira orası kötü bir yer.
Adam yola çıktı.
Giderken yarı yola varır varmaz ölüm meleği gelip ruhunu kabzetti.
Rahmet ve
azab melekleri onun hakkında ihtilâfa düştüler.
Rahmet melekleri:
- Bu adam
tevbekâr olarak geldi. Kalben Allah yönelmişti, dediler.
Azab melekleri
de:
- Bu adam hiçbir
hayır işlemedi, dediler.
Onlar böyle
çekişirken insan suretinde bir başka melek, yanlarına geldi. Melekler
onu
aralarında hakem yaptılar.
Hakem onlara:
-Onun çıktığı
yerle, gitmekte olduğu yer arasını ölçün, hangi tarafa daha yakınsa ona
teslim
edin,dedi.
Ölçtüler,
gördüler ki, gitmeyi arzu ettiği (iyiler diyarına) bir karış daha
yakın. Onu
hemen rahmet melekleri aldılar."
Kaynak: Buharî, Enbiya 50; Müslim, Tevbe 46, (2766); İbnu Mâce, Diyât
2,
(2621).
Un Haline Dönen Kum Taneleri
Allah
erenlerinden Dinar oğlu Malik devrinde iki kardeş yaşamaktadır.
Bu iki kardeşten biri yetmiş, diğeri de tam otuzbeş yıl ateşe taparak
hiçbir muratlarına kavuşamadığını anlayan küçük kardeş bir gün
ağabeyine dert yanar, der ki: "Ağabeyciğim!... Bu kadar yıldır ateşi
ilah bilerek ona tapındık.
Fakat bakıyorum ki hiçbir dileğimize erişemedik. O yüzden bende ateşin
ilah olmadığına dair bir şüphe uyandı. Bu şüphemde haklı olup
olmadığımı araştırmak için seninle bir denemeye girişelim. Eğer ateş
başkalarını yaktığı gibi bizi de yakarsa, kendisine bir daha asla
tapınmayalım. Yok eğer yakmazsa ölünceye kadar ilahlığına iman ederek
ibadetten geri durmayalım."
Bu karardan sonra iki kardeş bir ateş yakarlar. Küçüğün büyüğüne "Ateşe
ilk önce elimizi hangimiz uzatacağız. Sen mi yoksa ben mi?" diye sorar.
Ağabeyi, "Sen uzatacaksın" deyince küçük kardeş elini hemen ateşe
yaklaştırır. Bakar ki ateş elini yakıyor, hemen çeker. Ardından da "Ey
ateş!..." der "yazıklar olsun sana! Bunca yıldır seni ilah bildim ve o
yüzden de sana taptım. Ağabeyine der ki: gel buna tapınmaktan
vazgeçelim" diye yalvarıp yakarır. Fakat ağabeyi bir türlü vazgeçmez ve
ateşe tapmaya devam eder.
Ağabeyi devam ededursun. Küçük kardeş bu denemeden sonra ateşe
tapmaktan vazgeçer müslüman olmaya azmeder ve doğruca devrin büyük
ermişlerinden Dinar oğlu Malik'e başvurur. O anda Malik de oturmuş
halka vaaz vermektedir. Vaazını bitirdikten sonra başından geçenleri
bir bir kendisine anlatır ve ben müslüman olacağım der.
Bunun üzerine Malik ateşperest adamı karşına oturtarak Kelime-i Şehadet
getirttikten sonra kendisine İslam'ın şartlarını ve bütün umumi
prensiplerini bir bir izah eder. Yanında bulunan ailesi de İslam'a
girince orada bulunan halk, bu her iki ateşperestin imana gelişini
sevinç gözyaşları arasında kutlarlar. Ardından da biraz aramızda kalın
da, aramızda size biraz öteberi toplıyalım dediler. Fakat yeni imana
gelen adam ben dinimi dünyalık hiçbir şeye satmam diyerek asla bir şey
kabul etmeyeceğini belirtiyordu.
Daha sonra ailesini alarak şehrin kıyı mahallelerinden virane bir eve
yerleştiler. Ne yiyecek, ne de içecek bir şeyleri yoktu. O gece Allah'a
ibadet ve taat ederek sabahladılar.
Güneş doğup yeryüzüne ışıklarını yaymaya başlayınca günlük ekmek
parasını kazanmak için bir iş bulup çalışmak gerekiyordu. Çünkü yaşamak
için yemek, yemek için de çalışmak şarttı. Bu düşünceye daha ziyade
kendini kaptıran kadındı. Yeni imana gelmiş bulunan adamın ise yemek
içmek gibi bir dert umrunda bile değildi. Onun tek düşüncesi kainatın
ortaksız yaratıcısı olan Allah'a biraz daha fazla ibadet edebilmekti.
Bu yüzden de kendisini ibadetten alıkoyan bir şeye düşman kesilmişti.
Bu ekmek parası için çalışmak mecburiyeti olsa bile.
Fakat yine de muhakkak ki ekmek parasını kazanmak için çalışmak
gerekiyordu. Nitekim hanımı durumu açarak taşı gediğine koydu. "Bey
efendi!" dedi. "Bugün şehre inin de belki bir iş bulup çalışırsınız.
İnşaallah akşama kadar günlük nafakamızı kazanmış olarak dönersiniz."
Bu ikaz karşısında kendisini taplayan adam şehre inip münasip bir iş
aramaya koyuldu. Birçok kapı çalış iş aradı, fakat ekmek parasını
kazanacak bir iş bulamadı. Ama her nedense buna pek üzülmüyordu. Zaten
bütün dileği Allah'a amelelik etmekti. Onun için Camilerden birine
kapanarak akşamak kadar bol bol Allah'a ibadete daldı.
Akşam olunca kendi namına Allah'a bol bol ibadet etme fırsatını
bulduğundan dolayı sevinç, karısının karşısına da eli boş çıkacağı için
de üzüntü içinde karışık duygularla döndü. Kapıyı açıp içeri girdikten
sonra selam verip bir köşeye oturdu. Karısına da bütün gün çalıştığını
fakat ücretlerini yarın alacağını ifade etti. Karı-koca geceyi aç açına
ibadet ederek geçirdiler.
Sabah olunca tekrar iş bulmak için şehre inen adam ne yaptıysa yine bir
türlü ekmek parasını kazanacak bir iş bulamadı. Bulamadı diye üzülecek
değildi ya. Camiye girerek akşama dek bol bol Allah'a ibadet etti. O,
sadece Allah'ına çalışıyordu. Tek üzüntüsü karısıydı. Zavallı
kadıncağız artık açlığının son haddine gelmişti.
Akşam olunca yine eli boş olarak eve döndü ve karısına aynı mazereti
uydurdu. Böylece o geceyi de aç olarak geçirdiler. Ertesi gün,
günlerden Cuma idi. Cuma günü de hafta tatili dolayısıyla bütün iş
yerleri kapalıydı. Onun için herhangi bir iş bulup da çalışmaya imkan
yoktu. En iyisi camiye gidip Cuma namazı kılmaktı.
Eski ateşperest, yeni mü'min de aynı şeyi yaptı. Cuma vakti gelince
doğruca camiye gidip iki rekat Cuma namazını gönül huzuruyla kıldı.
Ardından da ellerini göğe doğru açarak Allah'a yalvarıp yakarmaya
başladı. "Ey Rabbim!.." diyordu. "İslam dinin ve bu Cuma gününü yüzü
suyu hürmetine gönlümden ailemin geçim sıkıntısını at. Çünkü bir iş
bulup çalışamadığım için aileme karşı mahcubum. Korkarım ki açlıkları
daha fazla sürerse ağabeyimin dinine dönerler."
Adam Cuma vakti camide dua ededursun. O sırada şehrin kenarında bulunan
virane evinin kapısına biri gelerek kapıyı çalar. Karısı kapıyı
açtığında bakar ki karşısında yakışıklı bir genç durmaktadır. Elinde
mendille örtülü bir tabak bulunan genç tabağı kadına uzatırken "Bunu
alınız ve kocanıza da bunun bu Cuma Allah (c.c.) için yaptığı
ameleliğin ücreti olduğunu söyleyin. Çünkü böyle bir günde azıcık
çalışmanın Allah (c.c.) katında ücreti çok büyüktür" der.
Kadın hemen tabağı alıp üzerindeki mendili açınca ne görsün ki! Tabağın
içinde çil çil bin tane altın. Altınlardan birini alarak hemen çarşıya
çıkıp bir sarrafa götürür. Sarraf altını daha eline alır almaz şaşırıp
kalır. Hele tartıya koyunca hayreti büsbütün artar. Altın bildiğimiz
altınlardan değildir. Hem çok ağır basmakta, hem de üzerindeki
nakışlarından başka bir dünyaya ait olduğu anlaşılmaktadır.
Hayretini yenmek için kadına altını nereden bulduğunu soran sarraf
hikayeyi olduğu gibi dinleyince durumu hemen kavrar ve kadına "Ben de
Müslüman olacağım. Bana İslamiyeti öğretir misiniz?" der. Ardından da
müslümanlığı kabul ederek kadına bin tane dünyalık altın hediye eder.
Öbür yandan genç Cuma namazını kılmış eve dönmektedir. Yine her zamanki
gibi eli boş olduğu için, bu defa mendilini kumla doldurarak yiyecek
bir şeyler getiriyormuş gibi yapar içinden de "Eğer karım ne iş yaptın
dese, size un getirdim, diye cevap veririm" düşüncesini geçirir. Bu
düşünceler içinde boynu bükük ve mahzun mahzun kapıya gelir. Tam bu
sırada içeriden etrafa yemek kokularının yayıldığını farkederek
elindeki kumla dolu mendili kapının dibine bırakıp sevinçli içeri girer.
Hoş beşten sonra karısından durumu sorup öğrenir. Ardından da sevinç
gözyaşları içinde yüce Allah'a şükür secdesine kapanır. Bu arada kapıya
çıkan karısı kum dolu mendili görüp de eline alınca bakar ki içi unla
dolup taşmaktadır. Kocasının unu neden içeri getirmediğini sorunca o da
durumu öğrenerek şükür secdesine kapanır.
Yüce Allah (c.c.) cümlemizi Cuma namazının faziletinden mahrum
bırakmasın, amin...
Zübdetül Vaizin
Uyan çavuş tiz uyan
Ücreti Gönder
Abdülvâhid bin Zeyd hazretleri
şöyle anlatmıştır:
Hizmetlerimi görmesi için bir köle satın almıştım. Gece evimde
kalmasını istedim. Fakat geceleri kapılar kapalı olduğu halde evde
yoktu. Sabah olunca eve geldi ve bana üzeri işlenmiş bir dirhem altın
verdi. Bunu nereden aldın deyince:
"Efendim, ben size her gün böyle bir dirhem vereceğim. Karşılığında
geceleri beni serbest bırakmanızı istiyorum." dedi.
O günden sonra her gece evden çıkıp gider, sabahleyin döner ve bir
dirhem getirirdi. Aradan bir müddet geçti. Bir gün komşum yanıma gelip;
"Kölen mezarları açıyor, kefen soyuyor." dedi. Bu söz beni çok üzdü.
"Ben onu eve hapsedeceğim." dedim. Kapıları kilitledim, akşam oldu,
yatsı namazından sonra kölem evden gitmek üzere kalktı. Tâkib ettim,
kapalı kapılara işâret edince, kapılar açılıveriyordu. Evden çıktı. Bu
halde peşine düşüp, gizlice onu tâkib ettim. Kurak bir yere vardı.
Elbisesini çıkarıp üzerine eski bir çul giydi. Sabaha kadar namaz
kıldı. Sabaha doğru şöyle duâ etti:
"Ey yüce sâhibim! Efendime götüreceğim ücreti gönder!"
Gökten üzerine bir dirhem düştü alıp cebine koydu. Bu işe çok hayret
ettim. Kalkıp abdest aldım ve iki rekat namaz kıldım. Onun hakkında
yanlış düşündüğümden dolayı tövbe edip, Allahü teâlâdan af diledim.
Sonra da bu kölemi âzâd etmeye, serbest bırakmaya karar verdim. Fakat
kölem kayboldu. Bir türlü bulamadım. Bu sebeple çok üzüldüm ve kederim
gittikçe arttı. Bulunduğum kurak yerin de neresi olduğunu bilmiyordum.
Bir müddet sonra karşıma kırata binmiş biri dikildi ve; "Ey Abdülvâhid!
Burada ne oturuyorsun?" dedi. Durumu baştan sona anlattım. Atlı; "Senin
bulunduğun bu yer ile memleketin arası ne kadar mesâfedir? Biliyor
musun?" dedi. "Hayır bilmiyorum." cevâbını verdim.
"Süratli giden bir süvâri için altmış konaklık mesâfedir. Şimdi sen
bulunduğun yerden ayrılma. Kölen bu gece yanına dönecek dedi."
Oturup bekledim, ortalık kararınca bir de baktım ki, kölem geldi.
Yanında bir sofra vardı. Sofranın üzeri her çeşit yiyecekle doluydu.
Bana; "Buyur ye efendim!" dedi.
O benzerini görmediğim yiyeceklerden yedim. Sabah namazından sonra
kölem elimden tutup, duâ etti. Sonra birkaç adım attık. Birdenbire
kendimi evimin önünde buldum. Kölem bana dönüp;
"Efendim, siz beni âzâd etmeye karar vermediniz mi?" dedi. "Evet."
dedim. Yerden bir taş alıp âzâd edilme bedeli olarak bana verdi. Bir de
baktım ki, taş altın oldu. Sonra ayrılıp gitti. Onun ayrılığından
dolayı çok üzüldüm ve hep hasretini çektim.
Bu hadiseyi komşularıma anlatıp; "O, mezâr soyan değil nûr saçan imiş."
dedim. Komşularım onun kerâmetlerini duyunca ağlayıp, hakkında yanlış
düşündüklerinden dolayı pişman olup, tövbe ettiler.
Üç Mesele
İmam-ı Azam Ebu Hanife
Hazretleri r.a., hac için yola
çıkıp Medine'ye
ulaştığında karşılaştığı Seyyid Muhammed Bâkır Hazretleriyle arasında
şöyle
bir konuşma geçer. Seyyid Muhammed Bâkır:
-Sen kendi aklınca kıyas yaparak, Peygamber
dedemin dinini ve
hadislerini
değiştiriyorsun, der.
-Böyle bir şey
yapmaktan Allah'a sığınırım efendim. Lütfen oturunuz.
Rasulullah'a olduğu gibi benim size de hürmetim var, der İmam-ı Azam.
Seyyid
Muhammed Bâkır'a yer gösterir. Her ikisi de yerini aldıktan sonra Ebu
Hanife
Hazretleri söze başlar:
-Üç mesele
soracağım. Birincisi şu: Erkek mi daha güçsüz kadın mı?
-Kadın erkekten
güçsüzdür.
-Mirasta adamın payı
kaç, kadının kaçtır?
-Erkeğin mirastaki
payı iki, kadının birdir.
-İşte bu ceddin
Peygamber s.a.v.'in sözüdür. Eğer onun dinini
değiştirmiş
olsam, benim akıl ve kıyas yoluyla, kadın daha zayıf olduğu için ona
iki
pay, erkeğe bir pay düşer derdim.
Ebu Hanife
Hazretleri tekrar sorar:
-Namaz mı daha
üstün, oruç mu?
-Namaz oruçtan
üstündür.
-İşte bu da deden
Rasulullah'ın sözüdür. Eğer ceddinin dinini akıl
ve kıyasla değiştirmiş olsaydım, âdet halindeki kadının kılamadığı
namazları
kaza etmesini, orucu kaza etmemesini emrederdim.
Ebu Hanife
Hazretleri üçüncü soruyu sorar:
-Sidik mi daha pis,
meni mi?
-Sidik meniden
pistir.
-Eğer deden
Peygamber s.a.v.'in dinini kıyasla değiştirmiş olsaydım,
sidikten dolayı gusletmek gerektiğini ve meniden dolayı da sadece
abdest
almak gerektiğini söylerdim. Fakat akıl ve kıyasla bu dini
değiştirmekten
Allah'a sığınırım.
Seyyid
Muhammed Bâkır Hazretleri yerinden kalkar ve Ebu Hanife'yi kucaklar.
Tebrik edip ona ikramda bulunur.
Üç Sual ve Bir Cevap
Mevlânâ
Celâleddîn-i Rûmî'ye felsefecilerden bir grup
geldi. Suâl sormak istediklerini bildirdiler. Mevlânâ hazretleri
bunları Şems-i
Tebrîzî'ye havâle etti. Bunun üzerine onun yanına gittiler. Şems-i
Tebrîzî
hazretleri mescidde, talebelere bir kerpiçle teyemmüm nasıl
yapılacağını
gösteriyordu. Gelen felsefeciler üç suâl sormak istediklerini
belirttiler,
Şems-i Tebrîzî;
-Sorun!
buyurdu.
İçlerinden
birini başkan seçtiler. Hepsinin adına o
soracaktı.
Sormaya başladı:
-Allah
var dersiniz, ama görünmez, göster de inanalım.
Şems-i
Tebrîzî hazretleri;
-Öbür
sorunu da sor! buyurdu.
O;
-Şeytanın
ateşten yaratıldığını söylersiniz, sonra da ateşle ona azâb
edilecek dersiniz hiç ateş ateşe azâb eder mi? dedi.
Şems-i
Tebrîzî;
-Peki
öbürünü de sor! buyurdu.
O;
-Âhirette
herkes hakkını alacak, yaptıklarının cezâsını çekecek
diyorsunuz. Bırakın insanları canları ne istiyorsa yapsınlar,
karışmayın!
dedi.
Bunun
üzerine Şems-i Tebrîzî, elindeki kuru kerpici adamın başına vurdu. Soru
sormaya gelen felsefeci, derhâl zamânın kâdısına gidip, dâvâcı oldu.
Ve;
-Ben,
soru sordum, o başıma kerpiç vurdu. dedi.
Şems-i
Tebrîzî;
-Ben de
sâdece cevap verdim. buyurdu.
Kâdı bu
işin açıklamasını istedi. Şems-i Tebrîzî şöyle anlattı:
-
Efendim, bana Allahü teâlâyı göster de inanayım, dedi. Şimdi bu
felsefeci, başının ağrısını göstersin de görelim.
O kimse
şaşırarak;
-
Ağrıyor ama gösteremem, dedi.
Şems-i
Tebrîzî;
- İşte
Allahü teâlâ da vardır, fakat görünmez. Yine bana, "şeytana ateşle
nasıl azâb edileceğini" sordu. Ben buna toprakla
vurdum. Toprak onun başını acıttı. Hâlbuki kendi bedeni de topraktan
yaratıldı. Yine
bana;"Bırakın herkesin canı ne isterse onu yapsın. Bundan dolayı
bir hak
olmaz." dedi. Benim canım onun başına kerpici vurmak istedi ve vurdum.
Niçin hakkını arıyor? Aramasa ya! Bu dünyâda küçük bir mesele için hak
aranırsa,
o sonsuz olan âhiret hayâtında niçin hak aranmasın?" buyurdu.
Felsefeci,
bu
güzel cevaplar karşısında mahcûb olup, söz söyleyemez hâle düştü.
Üç Şartım Var
Şöyle
naklederler:
"Birisi bir gün Hâtim-i Esam'ı evine dâvet etmişti. Fakat kabûl etmedi.
Isrâr edince ona:
"Gelirim ama üç şartım var. Nereye istersem oraya otururum.
İstediğimi yerim. Ne dersem onu yapacaksınız." dedi.
Adam kabûl etti. Hâtim-i Esamdâvet edenin evine gitti ve ayakkabıların
konulduğu yere oturdu.
Senin yerin orası değil dediklerinde,
"Ben önceden şart koştum." dedi.
Sofra gelince, yanında getirdiği ekmeği çıkarıp yedi. Efendim buradan
yiyin dediklerinde;
"Ben ne istersem onu yerim diye şart koşmuştum." dedi.
Sofra kalktıktan sonra hizmetçiye;
"Demir tavayı ateşte kızdır getir." dedi.
Hizmetçi söyleneni yaptı. Hâtim-i Esam demir tavanın içine ayağını
koydu ve;
"Somun yedim." dedi.
Sonra oradakilere;
"Yarın kıyâmet günü yaptığınız her işten ve yediğiniz her şeyden Allahü
teâlânın sizden hesap soracağına inanıyor musunuz?" diye sorunca,
oradakiler
"Evet." dediler.
"Diyelim ki, burası Arasat meydanı, her biriniz sırayla gelip şu tavaya
ayağınızı koyarak, burada yediklerinizin hesâbını veriniz." dedi.
Bunun üzerine oradakiler;
"Buna gücümüz yetmez." dediler.
"Yarın kıyâmet günü Allahü teâlâya nasıl cevap vereceksiniz. Arasat
meydanının kızgın zemini üzerinde nasıl duracaksınız? Halbuki Allahü
teâlâ meâlen; "Her nîmetin şükründen muhakkak sorulacaksınız." (Tekâsür
sûresi: 8) buyurmaktadır." dedi.
Bunun üzerine orada bulunanların hepsi ağlamaya başladılar."
Vakıf Zerdalisi
Ahmed
Câmî hazretlerinin
bir zaman canı
zerdâli istedi. Nefsine; "Bir yıl oruç tutarsan zerdâli veririm." dedi.
Nefsi bunu kabûl etti. Bir yıl oruç tuttu. Bir yıl, tamam olunca nefsi
seslenip; "Ben hizmetimi bitirdim. Sen de verdiğin sözü yerine getir!"
diyordu. Babadan miras kalan bir bağı vardı. Oraya gitti. Bağda bir
hayvan öldürülmüş ve karnı deşilmişti. Mîdesinde çiğnenmeden yutulan
zerdâliler vardı. Onlardan bir tane alıp temizledi. Nefsi feryad edip;
"Senin bana vermeyi söz verdiğin zerdâli böyle hayvan mîdesinden
çıkarılan zerdâli değildi." dedi. "Bu da zerdâlidir. Eğer îtirâz
edersen, bunu da vermem." dedi. Nefsi kabûl etmedi. "Tek bana bunu
verme! Başka bir şey istemem." dedi. Sonra birkaç tâne zerdâliyi daldan
kopararak eline aldı.
Dostu Ebû Tâhir'in yanına varınca, zerdâlileri
önüne koydu.
- Ahmed! Bize vakıf zerdâlisi mi getirdin? dedi.
- Vakıf
değildir. Kendi ağacımdan, kendi elimle toplayıp getirdim, dedi.
- Vakıf zerdâlisi getiriyorsun, sâhibiyim diye bize veriyorsun, bizi
görmüyor sanıyorsun, dedi.
Edepsizlik olmasın diye sustu. İçinden de
Allahü teâlâya münâcaat edip; "Yâ Rabbî! Sen de biliyorsun ki, bu
zerdâlileri, babamdan bana mîras kalan bağdaki kendi ağacımdan alıp
getirdim. O ise vakıf zerdâlisi olduğunu söylüyor. Bu işin doğrusunu
onun kalbine ilhâm eyle!" dedi. Biraz sonra Ebû Tâhir oğlunu çağırıp;
- Git, kendi süründen bir koyun getirip kes. Açlık Ahmed'in başına ve
beynine vurmuş, ne söylediğini bilmiyor. Vakıf zerdâlisini, kendi malı
sanıyor. Çorba ve et pişirsinler, dedi.
Çorba ve eti pişirip getirdiler. Ahmed
Câmî'nin gönlüne, bu etten ve çorbadan yememek geldi. Çünkü helâl
değildi. Sâdece kuru ekmek yedi.
Ebû Tâhir; - Niçin yemiyorsun? diye
sorunca;
- Böyle hoşuma gidiyor., dedi. Isrâr etti. Bunun üzerine
kalbine gelen ilhâmı anlattı. Oğlunu çağırıp, koyunu nereden
getirdiğini sordu.
Oğlu;
- Sürü uzak gitmişti. Siz acele istediğiniz
için, eti falan kasaptan aldım, dedi.
Kasabı çağırıp sordular. Kasap:
- Bu
koyunu bekçi haksız olarak bir yerden almış. Bana getirdi. Ben de
kestim. Yarısını bekçi alıp gitti. Diğer yarısını da, oğlunuz gelince
ona sattım, dedi.
Bu hal anlaşılınca, Ebû Tâhir başını
önüne eğdi. Ahmed Câmî de kalkıp yakında bulunan mağaraya gitti. Orada
ona bir ağlama hâli geldi. "Yâ Rabbî! O etin durumunu ona gösterdin.
Zerdâlinin de durumunu ona ihsân eyle." diye münâcaatta bulundu. Bu
sırada Ebû Tâhir mağaraya geldi. Arkasından Hızır aleyhisselâm geldi
ve;
- Ey Ebû Tâhir! Ahmed'in malına vakıf dersin. Şüpheli ete helâl
dersin. Bunu kimden öğrendin? Ahmed'in mertebesi çok yüksektir,
buyurdu. Ebû Tâhir o zaman meseleyi anlamış oldu.
Vakit Geldi
Cüneyd-i Bağdâdî, insanlara
ilim öğretmek
için bir meclis kurdu. Herkes bu
sohbetlere gelip istifâde etmeye başladı. Bir gün hıristiyan fakat
hıristiyan
olduğuna dâir görünüşte bir alâmeti bulunmayan bir genç, Cüneyd-i
Bağdâdî'nin
sohbet ettiği meclise gelip, Cüneyd-i Bağdâdî'ye şöyle dedi:
"Ey üstâd! Hazret-i Peygamber buyuruyor ki:
"Müminin firâsetinden korkunuz. Çünkü o, Allahü teâlânın nûru ile
bakar." Bunun mânâsı nedir?"
Cüneyd-i Bağdâdî bir müddet sustu. Sonra başını kaldırıp;
"Müslüman ol. Müslüman olmak zamânın geldi." buyurdu. Meğer o genç
hıristiyan imiş. Hemen zünnârını kesip orada müslüman oldu.
İmâm-ı Yâfiî buyuruyor ki: "İnsanlar, bu hâdisede, Cüneyd-i Bağdâdî'nin
bir kerâmeti var zanneder. Halbuki, bu hâdisede onun iki kerâmeti
vardır.
Birisi, o gencin hıristiyan olduğunu bilmesi, diğeri de, gencin,
müslüman olma
vaktinin geldiğini bilmesidir."
Kaynak: Evliyalar Ansiklopedisi, İhlas Yayınları
Vakti Saati Gelince Olur
Müslümanlardan
birinin yahûdî bir ortağı
vardı. Ortağını ne kadar İslâma dâvet etti ise, müslümanlığı kabûl
etmedi.
Hattâ bu ortağına;
"Eğer
müslüman olursan, malımın üçte
birini sana veririm." dedi. Yahûdî yine kabûl etmedi.
O
müslüman başka bir gün;
"Eğer
müslüman olursan, malımın
yarısını sana veririm." demesine rağmen yine kabûl etmedi.
Müslüman
tüccar bir süre sonra;
"Eğer
müslüman olursan, malımın üçte
ikisini sana veririm." dedi.Yahûdî yine kabûl etmedi.
Müslüman
tüccar artık ortağının müslüman olmasından ümidini kesmişti. O
müslüman, bir
gün Ebû Saîd
Mîhenî'nin
dergâhının yanından geçiyordu. Yahûdî ortağı da yanında idi. Bu sırada
dergâha
girdi. Ebû Saîd Mîhenî bu sırada sohbet ediyordu. Yahûdî ortağı da
kendi
kendine;
"Ben
de mescide gireyim, bir dinleyeyim, bakalım neler anlatıyor. Onun halk
arasında
kabûl görmesinin sebebi nedir bir göreyim? Yahûdî olduğuma dâir
üzerimde her
hangi bir işâret olmadığı için beni nasıl olsa tanımaz." dedi. Yahûdî,
gizlenerek mescide girdi. Bir direğin arkasına oturdu. Ebû Saîd Mîhenî
sohbet
esnâsında bir ara yahûdînin arkasında oturduğu direğe doğru dönerek;
"Ey
yahûdî! Direğin arkasında ne kadar kendini gizlemeye çalışsan da
gizlenemezsin." dedi.
Yahûdî
gayri ihtiyârî ayağa kalktı. Ebû Saîd
Mîhenî'nin yanına vardı. Ebû Saîd hazretleri ona müslüman olmasını
söyleyince,
bu dâveti kabûl edip, müslüman oldu.
Ebû
Saîd hazretleri ona;
"Şimdi
ortağının yanına git. Sana müslümanlığı öğretsin. İşler vakti zamânı
gelince
olur. Ondan önce olmaz. Zamânı gelince müslüman olmak için malın üçte
birine,
yarısına ve üçte ikisini vermeye hâcet kalmaz." buyurdu.
Vermezse Mabut
Sultan Mahmut han,
tebdili kıyafet yaparak bir kahveye girer. Yaşlı çaycıya herkesin
tıkandı baba diye hitap ettiğini görüp, bu lakabın nereden geldiğini
sorar. Çaycı anlatır:
-Bir gece rüyamda çeşmemin daha iyi akması için çomak sokup açmaya
çalıştım. Çomak kırıldı, suyun akması iyice azaldı, uğraşırken temelli
tıkandı, su hiç akmaz oldu. Bunu komşulara anlatınca, adım tıkandı
babaya çıktı.
Sultan Mahmut han, vezire,
- Bir ay, her gün bu adama bir tepsi baklava getirin. Her dilimin
altına bir altın koyun, diye talimat verir.
Ertesi
gün baklava gelir. Çaycı, "Baklavayı satayım da üç beş kuruş alayım,
der. Bir Yahudi baklavayı rayiç fiyattan daha aşağı alır. Baklavayı
yerken altınları görür. Yahudi bir şeyler anlamaya çalışır.
Ertesi günü
çaycıyı görüp,
-Sana baklava getiren olursa ben yine daha yüksek
fiyattan alırım, der.
Yahudi her gün fiyatı artırarak almaya devam
eder. Çaycı da, iyi para kazanıyorum diyerek baklavaya hiç dokunmadan
satar.
Bir ay sonra, baklava getirme işi biter. Sultan, çaycı
epey zenginlemiş diye düşünür. Padişah kıyafetiyle, çaycının yanına
gelir. Çaycıda bir değişiklik olmadığını anlayınca,
- Baklavaları ne
yaptın? diye sorar.
O da, hiç birini yemeden sattığını söyler.
Hazineden bir miktar altın vermek üzere, çaycıyı saraya davet eder.
Sonra,
- Şu küreği al, altınlara daldır, kürekte ne kadar altın kalırsa
hepsi senin olsun, der.
Çaycı heyecanlanır, daha çok altın almak için
küreği daldırır. Aksine ters daldırdığı için küreğin üstünde bir altın
kalır. Sultan:
- Demek nasibin bu kadarmış, der.
Daha başka imtihana tabi
tutarlar. Hiç birinden netice alınmayınca, sultan der ki:
-Vermeyince Mabut, neylesin sultan Mahmut!
Vurgunculuk Yapman Gerekiyor
Bir
kimse Ahmed bin Hadraveyh
hazretlerine gelip; "Fakir ve bitkin bir kimseyim, sıkıntıdan kurtulmam
için bana bir yol gösterir misiniz?" dedi.
Onun bu arzusu üzerine; "Git bütün
mesleklerin ve yapılan işlerin isimlerini ayrı ayrı yaz. Bir torbaya
doldur bana getir." dedi.
Fakir kimse söylenilen şeyi yapıp tekrar
huzuruna geldi. Yanına gelince, getirdiği torbaya elini sokup bir kâğıt
çıkardı. Kâğıdın üzerinde "vurgunculuk" yazıyordu.
Kâğıdı adama verip; "Senin vurgunculuk
yapman gerekiyor." dedi.
Adam önce şaşırdı sonra da; "Madem ki bu
zat böyle söyledi, bunu çâresiz yapmam gerekiyor." dedi. Sonra yolkesen
harâmilerin yanına gidip, kendisinin de yol kesip vurgunculuk yapmak
istediğini söyledi. "Kabul! Ancak bir şartımız var ne dersek
yapacaksın. O zaman seni aramıza alırız" dediler.
"Peki bu şartınızı kabul ettim." diyerek
onlara katıldı.
Birkaç gün yolkesicilerin arasında kaldı.
Bir gün bir kervanın önüne çıkıp, soymak istediler. Kervanda çok zengin
bir tüccar vardı. Bu adamı yakalayıp, aralarına yeni katılan kimseye;
"Bunun başını kes!" dediler.
Bu teklif karşısında şaşırıp durakladı.
Kendi kendine; "Şu eşkiyânın reisi haksız yere kan döküyor. Tüccarı
öldüreceğime onu öldüreyim daha iyi olur." diye düşündü.
Eşkiyâ reisi ise ona ısrarla; "Eğer iş
yapmak için geldiysen, işin budur bunu yapman lazım. Yoksa git kendine
başka bir iş bul." dedi. Bu sözler üzerine kılıcını çekip eşkıyâ
reisinin başını kesti. Diğer vurguncular reislerinin öldüğünü görünce,
kaçıp dağıldılar. Böylece kervan soyulmaktan kurtuldu. Ölümden ve
soyulmaktan kurtulan zengin tüccar, onun yaptığı işten çok memnun olup,
ona pek çok altın ve gümüş verdi. Böylece zengin oldu fakirlikten ve
vurguncu olmaktan kurtuldu.
Yabancı Adam
Çaresiz
kadın, su kırbasını omuzuna yüklemiş ve soluyarak gidiyordu.
Yabancı bir adam ona rastladı ve kırbayı kadından alarak, kendisi
yüklendi.
Kadının küçük çocukları gözlerini kapıya dikmiş, annelerini
beklemekteydiler.
Evin kapısı açılınca, masum çocuklar, yabancı bir adamın, annelerinin
yanında
eve geldiğini gördüler. O yabancı, annelerinin yerine su kırbasını
omuzuna
yüklenmişti. Yabancı adam, kırbayı yere bıraktı ve kadına sordu:
- Bizzat su
çektiğine göre beyin yok galiba? Nasıl oldu kimsesiz
kaldın?
- Kocam askerdi. Hz
Ali bin Ebi Talib (a.s) onu, sınırlardan birine
gönderdi ve orada şehit düştü. Şimdi birkaç çocuğumlayım.
Yabancı adam
bundan fazla konuşmadı. Başını yere indirdi ve:
- Allahaısmarladık'
deyip gitti. Fakat o gün, bir an bile o kadın ve
çocuklarının düşüncesi aklından gitmedi. Gece rahatça uyuyamadı. Sabah
hemen bir file aldı; et, un ve hurmadan meydana gelen bir miktar er
zağı
fileye koydu ve doğruca dün gittiği eve gitti, kapıyı çaldı.
- Kimsin?
- Dün su
kırbasını getiren, Allah'ın kuluyum. Şimdi çocuklarına
bir miktar yiyecek getirdim.
- Allah senden razı
olsun. Allah, bizimle Ali İbn-i Ebi Talib arasında
geçeni yargılasın.
Kadın kapıyı açtı
açıldı ve yabancı adam, eve girdi. Sonra:
- Canım yardım etmek istiyor, izin verirsen hamur yapmayı, ekmek
pişirmeyi, çocuklara bakmayı üzerime alayım' dedi.
- Çok güzel,
fakat daha iyi hamur yoğurup, ekmek pişirebilirim.
Ben ekmek pişirinceye kadar, sen de çocuklara bak.
Kadın hamur
yapmak için gitti. Yabancı adam, hemen getirdiği bir parça
eti kızarttı ve hurmayla beraber eliyle çocuklara yedirdi. Her birinin
ağzına lokmayı koyarken
- Evladım, işinde
kusur etmişse eğer, Ali İbn-i Ebi Talib'i helal
ediniz'
diyordu.
Hamur hazırlandı.
Kadın,
- Ey Allah'ın kulu,
hemen ateş yak' diye seslendi. Yabancı adam gitti,
ateş yaktı ve yüzünü alevlerin yükselen ateşin şulelerine yaklaştırdı.
Kendi kendine:
- Ateşin sıcaklığını
bir tad. Yetimlerin ve dulların işinde, kusur
eden kimsenin, cezası budur, işte' dedi.
O anda, komşulardan
bir kadın, eve girdi ve yabancı adamı tanıdı. Ev
sahibe si kadına:
- Vay!; sana yardım
eden bu adamı tanımadın mı? Bu, Emirülmüminin Ali
İbn-i Ebi Talib'tir' dedi.
Zavallı kadın
yaklaştı ve:
- Binlerce eyvahlar
olsun bana, sizden özür dilerim' dedi.
- Hayır, ben senden özür
dilerim. Çünkü senin işinde, kusur etmişim.
Bihar ul-Envar
Yahudilerin İftirası
Musa
(a.s.) kardeşi Harun (a.s.) ile birlikte yolculuk ederken o zamana
kadar
görmedikleri bir ağaç görürler. Hemen ardında kapısı ardına kadar açık
bir ev
görürler. Seslenirler bir cevap alamazlar.Evin içinde bir kanepe
görürler.
Harun (a.s.):
- Ya Musa! Burası
hoşuma gitti. İzin ver de şu kanepenin üzerinde biraz
olsun
uyuyayım.
- Uyu ya Harun.
Hz.Harun orada uyuduğu
zaman ölüm meleği gelip Harun (a.s.) ruhunu
kabzeder.
İlk defa gördükleri ağaç kaybolur. Ev içindeki kanepe ile semaya
kaldırılır.
Musa (a.s.) bu duruma üzülerek yapayalnız İsrailoğullarına döner.
Onun kardeşiyle
birlikte dağa çıkıp yalnız döndüğünü gören Yahudiler:
- Musa,
İsrailoğullarının Harun'a karşı olan sevgisi yüüznden hased
edip onu
öldürdü, diye iftira ederler.
Musa (a.s.) :
- Kardeşimi öldürdüğümü
ileri sürerek bana iftira ediyorsunuz. Halbuki
o
daha önce kendisi için takdir edilen hükmün tecellisi karşısındadır. O
İlahi
hüküm yerine geldi.
Yahudiler, bu iftirayı
çoğaltınca Musa (a.s.) iki rekat namaz
kıldı ve
Rabbine kendisini temize çıkarması ve Yahudileri susturması için
dua
etti. Dua kabul olundu. Bir mücize olarak kanepe göründü. musa (a.s.'ın
doğru
söylediğine inanırlar.
Yahudilerin Maymun Olmaları
Onlar, Davud
Aleyhisselâm’ın zamanında "Eyle" denilen bir şehirde
yaşıyorlardı. Eyle Medine
ile Şam arasında bir yerde ve Kızıldenizin sahilinde bir yerdeydi.
Allah onlara
cumartesi günü balık avlamayı yasak etti. Cumartesi günü olduğu zaman,
denizde
balık kalmaz, hepsi sahile gelirdi. Her cumartesi
günü bütün balıklar. Yunus balığını ziyaret etmek için toplanırdı.
Başlarını ve
kuyruklarını sudan çıkarır oynaşırlardı. Öyle ki, balıkların
çokluğundan su
bile görülmez olurdu. Cumartesi günü geçtiğinde, balıklar ayrılırdı.
Her biri
denizin bir tarafına dağılır, diğer zamanlarda olduğu gibi çok az balık
bulunurdu. O balıklardan hiç bir eser görülmezdi. Sonra şeytan onlara
vesvese
verdi. "Siz sadece cumartesi günü balık tutmaktan
nehiy olundunuz. (Halbuki o gün balık daha çok oluyor. Siz esas o gün
tutun dedi)"
Bu şehirden bazı
kişiler, balık tutmak niyetiyle denizin kenarında
bazı havuzlar kazdılar. Oradan da suyu nehirlere döktüler. Cuma gecesi
olduğunda, bu havuzun başına giderlerdi. Dalgalar, balıkları bu
havuzlara
atıyordu. Bu havuzlar, çok derin olduğu ve içinde çok az su
bulunduğundan o
havuzların içine düşen balıklar, çıkamıyordu. Böylece havuz, balıklar
ile
doluyordu. Pazar günü olduğundan da Yahudiler, gelir o balıklan
avlarlardı. O
balıkları tutarlar, yerler, tuzlarlar ve satarlardı. Bu şekilde malları
çoğaldı. Zengin oldular. Bunu kırk sene veya yetmiş sene kadar
yaptılar.
Üzerlerine bir ceza inmedi. Amma onlar üzerlerine ilâhî bir azabın
inmesinden
de korkuyorlardı. Üzerlerine herhangi bir azab gelmeyince, birbirlerini
müjdelediler ve günahlara karşı daha da cesur oldular. Onlar: Biz bu
işi
yıllardır yapıyoruz, üzerimize bir belâ ve azab inmediğine göre,
cumartesi günü
balık avlamak muhakkak ki bize helaldir. Yoksa şimdiye kadar üzerimize
azab
inerdi, dediler. Yetişen çocukları da babalarının yolunda gitti.
Bir iki kere yapmakla zarar gelmedi. Bunu bütün şehir ehli yapmaya
başladı.
Şehrin nüfûsu, yetmişbin kadardı. Cumartesi günü balık avlama konusunda
şehir
üçe bölündü.
(Birinci) Sınıf,
kendileri, balık
tutmadıkları gibi, halkı da bu kötü hareketlerinden vaaz ve
nasihatlarıyla
alıkoymaya çalışıyordu.
(İkinci) Sınıf,
kendileri balık tutmuyordu ama,
halkı da bu hareketlerinden alıkoymak için çalışmıyordu. Kimseye bir
şey
demiyorlardı.
(Üçüncü) Sınıf,
ise cumartesi günü
çalışma emrini çiğnemişti. Hiç korkusuz ve vicdanları titremeden balık
avlıyorlardı.
Kendileri
balık tutmadıkları gibi, insanları balık tutmaktan alıkoymaya
çalışan ve insanlara nasihat edenlerin sayısı oniki bin kadardı.
Bu
nasihat edenler şöyle diyordu:
-”Ey
kavmim! Siz Rabbinize isyan ettiniz.
Peygamberinizin sünnetine muhalefet ettiniz üzerinize belâ gelmeden
önce bu işi
bırakın. Yahudiler, vaaz ve öğütlere kulak asmadılar. Onların
nasihatlerini
kabul etmediler. Onları
alıkoymaya çalışanlar: Vallahi sizinle aynı
şehirde oturmayız, dediler. Şehri duvar ile ikiye böldüler. Bu şekilde
şehir
ikiye bölünmüş oldu. Davud Aleyhisselâm, onlara lanet etti. Yahudilerin
günahlara isrâr etmeleri üzerine Allah onlara gadab etti. Allahü
Teâlâ Hazretleri de Yahudileri, “mesh” (insandan maymuna çevirmekle)
cezalandırdı.
Bir gece
hepsi maymun oldular. Onları nehyedenler.
sabahladıklarında onların kapılarına geldiklerinde kapılarını kapalı
gördüler.
Evlerinde bir ses işitilmiyordu. Evlerinde duman yükselmiyordu. İki
şehrin
arasında bulunan duvara tırmandılar. Gençlerin maymun, yaşlıların
hınzır
(domuz) olduğunu gördüler. Kuyrukları vardı. Kuyruklarını sallayıp,
insanlardan
olan akrabalarını tanıyıp, yanına sokuldular. Amma insanlar,
maymunlardan olan
akrabalarını tanımadılar. Maymunlar gelip, insanlardan olan
akrabalarının
elbisesini kokluyor ve ağlıyorlardı.
İnsanlar:
- Biz
sizi bundan nehyetmedik mi? diyorlardı.
Onlar
da:
-Evet!
manâsında başlarını
sallıyorlardı. Gözlerinden yaşlar akıyordu.
Bu
hadise onların, maymun olduktan
sonra, akıl ve anlayışlarının kaldığına işaret etmektedir. Maymunların
başlangıcı bunlar değildir. Onlardan önce de
maymunlar vardı. Bunlar, amellerinin kötülüğünden dolayı bu kötü hale
döndürüldüler. Maymuna dönüşen bu
insanlar, üç
gün sonra hepsi öldü. Onlardan kimse türemedi. Nesillleri çoğalmadı.
Dünyadaki
maymunlar daha önce de var olan maymunlardır.
Kaynak
: Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesinden özetle, Araf Suresi
Yahudinin İnkarı ve Altın
İsa
Aleyhisselâm bir Yahudi
ile yola çıkar. Yanlarına ekmeklerini de almışlardı. Fakat Hz. İsa'nın
iki, Yahûdinin ise üç ekmeği vardı. Yahudi, Hz. İsa'ya göstermeden
ekmeğin birini yedi. İsa aleyhisselâm, Yahûdinin üç ekmeği olduğunu
biliyordu.
— Senin üç ekmeğin vardı,
biri ne oldu? diye sordu.
Yahudi: «Benim ekmeğim iki
idi» diyerek yalan söyledi.
Yollarına devam
ediyorlardı. Bir cüzzamlı hastaya rastladılar, İsa aleyhisselâm asası
ile hafifçe bir vurunca hasta iyileşti. Yahudi bunu gördü, îsa (a.s.)
yine ekmeğinin kaç olduğunu sordu. Yahudi: «İki» diye cevap verdi.
Biraz ileride bîr âmâya
rastladılar, İsa aleyhisselâm teveccüh etti âmânın gözleri açıldı!
— Ekmeğin kaç idi? diye
sordu.
O yine iki olduğunu
söyledi. Bu minval üzere Isa aleyhisselâm'ın mu'cizelerini gördüğü
halde Yahudi îman etmemekte ısrar eder ve yollarına devam ederler.
Bir müddet sonra İsa
aleyhisselâm bir ağacın gölgesinde yatıp uyumaya başlar. O muhitin
valisinin hasta bir kızı vardı. Ölüleri dirilten, hastalara şifa veren
zatın kendi memleketine geldiğini duyup aratmaya başlar. Ağacın altında
uyumakta olan İsa Ruhullah'ın yanına varırlar. Yahudi gelenlere ne
aradıklarını sorar. Onlar meseleyi anlatıp hasta çocuğun iyileşmesi
için yardımını dilediklerini söylediklerinde; Yahudi: «O sizin
aradığınız benim... Getirin hastayı iyileştireyim» der.
Hastayı getirdiklerinde
deynekle bir vurunca çocuğu öldürür. Yahûdiyi hemen yaka-paça valinin
huzuruna çıkarırlar.
— Çocuğu öldürdüğü için
öldürün bunu!, der vali.
Bu sırada İsa aleyhisselâm
uykusundan uyanıp asasının kaybolduğunu görür ve biraz sonra da
meseleyi öğrenir. Kerameti asada sanan yahûdinin asılmak üzere olduğunu
görüp:
— Bu benim arkadaşımdır.
Bunu serbest bırakırsanız, çocuğunuzu biiznillah diriltirim, der.
Maalmemnuniye kabul ederler.
İsa aleyhisselâm ölünün
başına varıp: «Kum biiznillah» deyince çocuk ayağa kalkar. Ve
hastalıktan da kurtulur.
İsa aleyhisselâm'ın bu
mu'cizesini de gören Yahudi'de hâlâ îman alâmeti yoktur.
İsa (a.s.): «Kaç ekmeğin
vardı?» diye sorar ve Yahudi'den gene, «iki» cevabını alır.
Yollarına devam ederler.
Bir müddet gittikten sonra beş parça külçe altına rastlarlar. Külçe
altını o anda taksim etmek mümkün olmadığından İsa aleyhisselâm:
— Kimin ekmeği üçse o üç
parçasını alsın, iki ekmeği olan da iki parça alsın, der.
Bu zamana kadar ekmeğinin
iki olduğunu ısrarla söyleyen Yahudi:
— Benim üç ekmeğim vardı.
Birisini senden gizli olarak yedim. Ben üç parça almam lâzım, der.
İsa aleyhisselâm: «beşi de
senin olsun» diyerek külçe altınları ona bırakıp gider. Bir anda
milyonların sahibi olan Yahudi sevincinden ne yapacağını şaşırır ve
altınların arasında: «Bu da benim, bu da benim» diyerek koşmaya başlar.
Biraz sonra oraya iki kişi gelir, onlar da altınlara ortak olmak
isteyip; «biz de alacağız» derler. Yahudi bakar ki, kurtulmanın imkânı
yok: «Ben eve gidip, at ve araba getireyim. Siz ben gelinceye kadar
burada bekleyin. Ben altınları kesmek için bir de testere alır gelirim»
der ve gider.
Eve varır, karısına
zehirli bir börek yaptırıp atları ve arabayı alarak gelir. Tabii ki, bu
işleri yapıncaya kadar biraz gecikmiştir. Öbürleri ondan şüphelenirler
ve altınların tamamına sahip olmak için Yahûdiyi öldürürler.
Öldürdükten sonra da: «Nasıl olsa altınlar bize kaldı. Şu böreği
yiyelim de ondan sonra gideriz» deyip zehirli böreği yerler. Netice
malûm... Her üçü altınlardan istifade edemez ve dünya hırsıyla geberip
giderler. Gittiği yoldan geri dönen Hazreti İsa, altınların yerinde
durduğunu ve üç kişinin de bu altınlar yüzünden öldüğünü görüp, dünya
nimetlerine meyletmediği için Allah'a şükreder.
Yahudinin Selamı
Resuli-Ekrem
(.s.a.a)'in eşi Ayşe, Resul-i Ekrem (s.a.a)'ın huzurunda oturmuştu ki,
Yahudi
bir adam içeri girdi. Girdiği anda Selam un aleykum yerine
-
Essamu aleykum' yani 'ölüm üzerinize olsun'dedi. Uzun sürmedi, başka
biri daha
geldi. O da selam yerine
-
Ölüm üzerinize olsun' dedi. Bunun tesadüf olmadığı malumdu. Resul-i
Ekrem
(s.a.a)'i dille incitmek için yapılan bir plandı. Ayşe çok öfkelendi,
ve
-
Ölüm sizin üzerinize olsun...' diye bağırdı.
Resul-i
Ekrem (s.a.a) buyurdu:
-
Ey Ayşe küfür etme, küfür şekillenirse en kötü ve çirkin bir
biçimde
mücessem olur. Yumuşaklık ve sabırlı olmak, her neyin üzerine konursa,
onu
güzelleştirir, süsler ve her şeyin üzerinden kaldırılırsa güzelliğini
azaltır.
Niçin sinirlenip öfkelendin?
Ayşe:
-
Görmüyor musun ya Resulullah'ın, bunlar küstahlık ederek, utanmadan
selam
yerine ne diyorlar?
-
Evet, görüyorum onun için bende, 'Aleykum' yani 'sizin üzerinize olsun'
diye
cevap verdim, bu kadarı kafiydi.'
Yalancının mumu yatsıya kadar yanmadı
Devr-i
Saadet'te bir Yahûdi, bir Müslüman'a iftira ederek Peygamberimiz'e
şikâyette
bulundu:
-Bu adam benim
devemi çaldı. Bu deve
benimdir, işte şahidlerim, diyerek iki de münâfıklardan yalancı
şahid
gösterdi.
Gerekli inceleme yapıldı, durum Müslüman'ın aleyhine tecelli ederek
devenin
Yahûdi'nin olduğuna hükmolundu ve deve Müslüman'dan alınarak Yahûdi'ye
teslim
edildi.
Bununla
kalsa
iyi. Hırsızlık yaptığı için o Müslüman'ın ayrıca eli de kesilecekti.
İslâm'ın hükümlerini
bilen o sahabî ellerini açarak:
-Ya Rabbi! Sen her
şeyi bilensin,
görüyorsun ki Yahûdi yalancı şahidler göstererek devemi aldı. Şimdi de
elim
kesilecek. Her gece okuduğum Salavat-ı Şerife'nin yüzü suyu hürmetine
sen beni
bu belâdan kurtar! Şu anda beni kurtaracak hiçbir merci yok,
diyerek
Allah'a hulûs-i kalb ile yalvardı.
Daha
Huzur-u
Saadet'ten ayrılmadan deveye Cenab-ı Allah lisan ihsan etti, deve
konuşmaya ve
hakikatı olduğu gibi söylemeye başladı:
-Ya Resûlellah! Ben
bu Yahûdi'nin değil
Müslüman'ın malıyım. Beni sahibime iade et ki, adalet tecelli etsin,
diyerek sahibinin huzuruna varıp diz çöktü.
İnsana
konuşma
hassasını veren Allah değil mi? Neye kadir değil ki, bir Yahûdi'nin
karşısında
bir Müslüman'ı küçük düşürmekten korudu ve deveye lisan bahşetti. Deve
sahibine
verildikten sonra Cenab-ı Peygamber Efendimiz, orada bulunanlar da
bilsin diye
bu Müslüman'a ne ile bu dereceye eriştiğini sordu. O sahabî de:
-Ya Resûlellah! Ben
her gece sana 10
defa salavat okumadan yatmam! Burada da o salavatın yüzü suyu hürmetine
Allah'tan yardım diledim. Allah Celle Celalühü hamdolsun ki benim
yüzümü kara
çıkarmadı, dedi.
Bunun
üzerine Efendimiz (s.a.s):
-Ne mutlu sana,
salavat hürmetine
dünyada elin kesilmekten kurtulduğun gibi, ahirette de cehennem
azabından
kurtulacaksın, buyurdular.
Orada
bulunan
münâfıkların çoğu îmanlarını yenilediler, kalblerini temizlediler,
mü'minlerin
ise bir kat daha îmanı ziyadeleşti...
Yeni
Şafak
Gazetesi, 18 Kasım 2001
Yalnız Allah Bilsin
Büyüklerden
bir
zat, ahaliden para toplamak istedi, düşmana karşı tedbir almak, bazı
mevkileri
tamir ve tahkim için... Hak bu parayı vermedi. o büyük zat, bundan
mahzun oldu
ve ağladı. Geceleyin, yatsı namazından sonra birdenbire bir adam
peydahlandı ve
o büyük zatın önüne bir kese içinde iki bin akçe bıraktı ve dedi.
- Bu
parayı dilediğiniz işe sarfediniz!...
Bu
meçhul insan, Ebu Amr... O büyük zat parayı kabul ve ona iyi dualar
etti.
Sabahleyin
o büyük zat, dostlarından ve yakınlarından ibaret bir kalabalık
topladı, keseyi meydana çıkardı ve sevinç içinde:
- Biz,
dedi; Ebu Amr hakkında çok ümide düştük. Dün gece bana, müslümanların
kendilerini düşmana karşı müdafaa etmeleri için iki bin akçe getirdi.
Allah
iyiliğin karşılığını versin.
Birdenbire
Ebu Amr'ın kalabalık içinde doğrulduğu görüldü. Ebu Amr haykırdı:
- Dün
gece size verdiğim para anneme aitti. Annem paranın bu işe sarf
olunmasına razı değildir. Lütfen bana iade ediniz ki, ben de kendisine
vereyim!...
Büyük
zat hemen elini keseye atıp Ebu Amr'a uzattı. Ebu Amr keseyi aldı,
uzaklaştı.
Yine
akşam, gece, yatsı namazından sonra... O büyük zat odasında bire köşeye
çekilmiş düşüncede... Yine Ebu Amr birdenbire peydahlanıyor...
Yine
elinde aynı kese ve kesenin içinde iki bin akçe... Ebu Amr
parayı o
büyük zatın önüne koyuyor ve fısıldıyor:
- Parayı
getiriyorum ve sizden tek bir şey rica ediyorum: Bu parayı o
türlü sarfediniz ki, ikimizden başka kimse birşey bilmesin...
Onun
nereden geldiğini yalnız Allah bilsin....
Veliler
Ordusundan 333, Necip Fazıl Kısakürek
Yapacağım bir şey yok
Şems-i
Tebrîzî hazretleri Şam'dan Konya'ya gelirken, yol üzerinde bulunan bir
hana uğrayarak burada yatmak istedi. Fakat uğradığı bütün hanların dolu
olduğunu, hiç kalacak yerlerinin olmadığını öğrenince, câmide
sabahlamak
istedi. Câmiye gidip yatsı namazını cemâatle kıldı. Cemâat
dağıldığında, o hâlâ
duâya devâm ediyordu. Duâsını bitirdiğinde, câmide kimse kalmamıştı.
Cübbesini
çıkarıp başının altına koyarak uzandı. Günlerce süren yolculuğun
verdiği
yorgunlukla hemen kendinden geçti. Bir müddet sonra câminin kapılarını
kilitlemek üzere gelen görevli, camide birinin yattığını görünce,
yanına
yaklaşarak:
"Burada
yatılmaz kalk!" dedi.
Şems-i
Tebrîzî hazretleri doğrularak:
"Benim
kimseye bir zararım dokunmaz. Garibim, uzak yoldan geliyorum.
Hanlarda da yatacak yer yokmuş, başka kalacak bir yerim de yok. Bırak
da burada
sabahlıyayım." dedi.
Câmiyi
kilitlemek için gelen kişi;
"Beni
uğraştırma, sana kalk dışarı çık dedim, yoksa yaka paça seni dışarı
atmasını bilirim." diye karşılık verdi.
Şems-i
Tebrîzî hazretleri, bu son sözler üzerine bir tuhaf oldu. Hemen ayağa
kalktı. Cübbesini toplayarak sessizce kapıdan dışarı çıktı. Câmiden
çıkmasını
isteyen görevli, onun arkasından bakarken, âniden boğuluyormuş gibi
oldu. Bunun
üzerine;
"İmdât
boğuluyorum!" diye bağırmaya başladı. Bu sesi işiten imâm
efendi koşarak geldi ve ona;
"Ne
oldu, niye bağırıyorsun?" diye sordu. Kayyum durumu anlatınca,
imâm efendi hemen câmiden çıkıp koşarak, Şems-i Tebrîzî hazretlerine
yetişti.
Kendisine;
"Efendim,
o câhildir, bir terbiyesizlik etmiş. Ne olur onu affedin!"
dedi. Şems-i Tebrîzî hazretleri imâm efendiye baktı. Üzüntülü bir
şekilde:
"Onun
işi benden çıktı. Benim yapabileceğim birşey yoktur. Ancak îmânla
ölmesi için duâ edebilirim." buyurdu.
Evliyalar
Ansiklopedisi, Huzur Yayınları
Yediğin giydiğin haram olunca
Bir gün
Yahyâ
Efendi hazretleri Sahn-ı semân Medresesine gitmek için yola çıkmıştı.
Yolda
atının yularını bir papaz tuttu ve;
-Ey âlim zât! Ey Yahyâ Efendi! Size bir suâlim var. Bu müşkül işi bana
îzâh
edin. Soracağım şeyin cevâbı acabâ dîninizde var mıdır? Her sene yeni
defter
tutulmayıp, gidiyor. Ölen kalan kim bilinmeden ölmüş bir gayr-i
müslimden
devletçe haraç isteniyor? Bu nasıl iştir. Bu şekilde hareket dîninizde
var
mıdır? dedi.
Yahyâ Efendi bunları duyunca;
-Hayır. Dînimizde ölmüş bir gayr-i müslim vatandaştan haraç alınmaz.
Sonra çok
fakir kazandığıyla güç geçinen kimseden ve çok yaşlı olanlardan da
haraç
alınmaz. Bunlar affolunmuşlardır. Sultânımız ona muhtaç değildir, dedi.
O zaman papaz;
-Efendi şunu iyi bil ki, bizden ölen kimsenin bile haracını isteyip,
her yıl
alırlar. Bunu ben size soruyorum. İslâm dîni bunun alınmasını istiyor
mu? Ne
olur bunu Sultan Süleymân Hana arzedin, haber verin, sorun? dedi.
Bunları işiten Yahyâ Efendi celâllendi ve din gayreti ile medreseye
vardı. Ders
yapma dan önce hemen kalem kâğıt istedi ve Sultan Süleymân Hana
hitâben;
“Ey cihân sultanı Süleymân Han! Şimdi sana saltanat haram oldu. Zulmün
ölen
kişilere kadar uzandı demek. Halbuki böyle bir zulmü senin ecdâdın
yapmamıştı.
Bu mudur din gayreti? Bak, müminleri bir kâfir ilzâm ediyor,
susturuyor,
çâresiz bırakıyor.” diye yazdı.
Sonra da sevdiği birine bu mektu bu verip Sultana gönderdi.
Mektup,
Kânûnî’nin
eline ulaştığında, Kânûnî ona nazar edip okudu. Rengi değişip, kalbini
bir
üzüntü kapladı. Tahtından indi ve bir adamını Yahyâ Efendiye göndererek
geleceğini bildirdi. Çok geçmeden saltanat kayığına binip Yahyâ
Efendinin
dergâhına vardı. Hürmetle selâm verip yaklaştı ve;
- Ağabey! Bu mektup da nedir? Bunu bize siz mi gönderdiniz? Ey güzel
haslet
sâhibi! Nedir suçumuz? Bize bunu beyân edip açıklayınız? Biz de işin
hakîkatını
bilelim. Saltanat bana neden haram oldu? Kime zulmeyledim? diye sordu.
O zaman Yahyâ Efendi hazretleri ona;
-Pâdişâhım! Bu ne iştir. Defterleri her sene niçin yenilemezsiniz?
Ölmüş olan
gayr-i müslimlerden memurlarınız haraç toplarlar. Böyle ele geçen mal
sana hiç
helal olur mu? Bu senden beklenmez. Yediğin, giydiğin haram olunca,
elbetteki
saltanat da sana haram olmuş demektir, dedi.
Hayretler
içinde kalan Kânûnî;
-Hâlimi Allahü teâlâ biliyor ki, bu söyledikleriniz den zerrece haberim
yoktur,
dedi.
Yahyâ Efendi de;
-O halde bu gaflet nedir? Yarın Allahü teâlânın huzûrunda buna
vereceğin cevap
ne olur. Memurların gayr-i müslim malı alırlar. Bu kâfir hakkı, kul
hakkı olur.
Ergeç Allahü teâlânın huzûruna çıkacaksın. Yakanı kâfirin eline
vereceksin.
Netîcede korkarım Cehennem ateşine atılırsın. Cihân pâdişâhının kâfirle
birlikte gelmesi lâyık mıdır? Bu mudur din gayreti, bu mudur îmân
gayreti?
Kullara zarar verene, inletip ağlatana Allahü teâlânın rızâsı yoktur.
Sana
yolların en hayırlısı gösterilmişken, buna Resûlullah efendimiz hiç
rızâ
gösterir mi? Yaptığın işler yanlıştır. Niçin adâletle işlerini
görmezsin?
Dîninin bildirdiği yola gitmezsin? Şunu iyi bil ki, ey cihân pâdişâhı!
Şöhret
zînetinin hepsi burada bu dünyâda kalır. Bu apaçık bir iştir. Eğer
adâletle bir
iş yaptıysan, sana kalacak odur, buyurdu.
Kânûnî Sultan Süleymân Han bu sözleri işitince ağladı ve vezîrine
emredip;
-Her
sene evleri teker teker sayın. Gayr-i müslimlerden ölen kalanları
yazın. Haraç hesâbını iyi tutun. Hazîneye haram para getirmeyin. Şunu
iyi bilin
ki, buna kesinlikle rızâm yoktur, diye ferman etti.
Sonra da Yahyâ Efendi hazretlerine dönüp;
-Sen
bizim doğru yolu gösteren rehberimizsin. Gaflet
uykusundan bizi uyandırdın. Bu sebeple Allahü teâlâ senden râzı olsun.
Suç
bizdeymiş, dedi.
Yahyâ
Efendi de ona;
-Ey cihân pâdişâhı! Tövbe edin ki, Allahü teâlâ affetsin. Bir daha
gaflette
kalıp zulüm etmeyiniz. Doğru yolu bırakıp eğri yola gitmeyiniz,
buyurdu.
Kânûnî ona;
-Ağabey! Şimdi artık bizim tahta geçmemize izin var mıdır? diye sordu.
O zaman Yahyâ Efendi, Kânûnî’nin elinden tutup;
- Evet şimdi çıkabilirsin, buyurdu.
Yermük'te Bir Komutan
Hz. Ömer
R.A.'ın halifelik döneminin başlarında, Suriye'nin fethi sırasında
Yermük mevkiinde
Bizanslılar ile müslümanlar arasında çok çetin bir savaş olmuştu
(Ağustos,
636). Bu savaşta müslümanların komutanı 'Seyfullah' lakabını
taşıyan
Halid bin Velid R.A. idi.
İşte bu
savaşın
kızıştığı sırada, Bizans ordusunun önde gelen komutanlarından
Cerece (Yorgi) öne çıkarak, Halid bin Velid R.A.'ı yanına
çağırdı.
Omuz omuza yanaşmış atları üzerinde iki komutan şöyle
konuştular:
- Halid!
Bana
doğu söyle. Allah'ın, Peygamberiniz'e gökten bir kılıç indirdiğini ve o
kılıcı
sana verdiğini söylüyorlar. Sen de bu kılıcı kime çekersen onu hezimete
uğratırmışsın, doğru mu?
- Hayır.
Allah
bize Peygamberi'ni gönderdi. O da bizi imana davet etti. Rasulullah
A.S. iman
ettiğim sırada bana şöyle demişti: 'Sen, Allah'ın müşriklere çektiği
bir
kılıçsın.' Sonra da zafer kazanmam için bana dua etti. Böylece bana
Seyfullah,
yani Allah'ın Kılıcı ismi verildi.
- Siz
bizi neye
davet ediyorsunuz?
-
Allah'tan
başka ilâh olmadığına, Muhammed A.S.'ın O'nun kulu ve elçisi olduğuna
şehadet
etmeye. O'nun Allah'tan getirdiği şeyleri kabul etmeye davet ediyoruz.
- Bugün
dininize giren kimse sizinle aynı mükâfata erer mi?
- Evet.
Bu gün
sizden İslâm'a giren, belki bizden üstün olacaktır. Çünkü bizim
Peygamberimiz'den gördüğümüzü siz görmediniz.
Bu
konuşmadan
sonra, Yorgi Hz. Halid bin Velid R.A.'ın yanına geçerek İslâm'a girdi.
O'nun
çadırında guslederek iki rekat namaz kıldı. Halid bin Velid R.A. ile
çıkıp
atına bindi. Bizanslılar'la savaşa girişti.
Bizanslılar
durumu görünce çok şiddetli bir hücuma geçtiler. Sonuçta savaşı
müslümanlar
kazanırken, ancak iki rekat namaz kılabilmiş olan general Yorgi o gün
şehid
olmuştu.
Yusuf Yavuz
Semerkand
dergisinden alınmıştır.
Yeşil Elbise
Yolda
karşılaştığımızda ezan
okunuyordu.
-Gel seni camiye
götüreyim,
dedim. Bugün Cuma biliyorsun.
-Sen de benim
camiye gitmediğimi
biliyorsun, dedi
-Biliyorum ama,
sebebini
gerçekten merak ediyorum.
-Ne bileyim
olmuyor işte,
dedi.Hem pantolonumun ütüsü bozulup, dizleri çıkar diye endişe
ediyorum.
Gayri ihtiyari
gülmeye başladım.
-Herhalde şaka
yapıyorsun,
dedim. Bunun için cami terk edilir mi?
-Ciddi
söylüyorum, dedi.
Giyimime ve özellikle yeşile düşkün olduğumu bilirsin.
Gerçekten
öyleydi. Giydiği
birbirinden güzel elbiseleri mutlaka yeşilin bir başka tonundan seçer
ve her
zaman ütülü tutardı.
-Peki,
dedim.Hayatında hiç
camiye gitmedin mi?
-Çocukken dedemle
birkaç kere
gitmiştim, dedi. Hem o yaşlarda dizlerim aşınacak diye herhalde endişe
etmiyordum. Fakat artık camiye gidebileceğimi zannetmiyorum.
Söyledikleri beni
son derece şaşırtmış
ve bu konuyu açtığıma pişman etmişti. Daha sonra el sıkışıp ayrıldık.
Onunla
konuşmamızdan 2 ay
sonra, kendisinin camide olduğunu söylediler. Hemen gittim. Bahçedeki
namaz
saflarının en önünde duruyordu ve üzerinde yine yeşiller vardı.
Yavaşça yanına
yaklaştım ve kısık
bir sesle:
-Hani, dedim.
Camiye
gelmeyecektin?
Hiç sesini
çıkarmadı. Çünkü
musalla taşının üzerinde, yeşil örtülü bir tabut içinde yatıyordu.
(Cüneyt SUAVİ'nin
Hayatın İçinden
Adlı Kitabından)
Yeşil Şeyh
Ahmed
Haznevî hazretleri
bereketli sohbetleriyle insanların dünyâ ve
âhiret saâdetine kavuşmaları için çırpındığı ve şöhreti etrafa
yayıldığı sırada birçok kimseler hocalarını bırakıp Ahmed Haznevî'nin
etrafına toplanmaya başladılar. O sıralarda Suriye'de kendinin şeyh
olduğunu iddiâ eden pekçok kimse arasında bir de "Yeşil Şeyh" diye
anılan biri vardı. Elbisesi, cübbesi, sarığı, entarisi, hülâsa baştan
aşağı bütün giydikleri yeşil renkten olduğu için herkes ona "Yeşil
Şeyh" derdi. İşte bu Yeşil Şeyh'in de talebeleri kendisini terk edip
Ahmed Haznevî'nin kapısına gittiler. Onun yanında hiç kimse kalmadı. O
da kalkıp o civarda ne kadar ağalar ve ileri gelenler varsa hepsini
topladı. Ahmet Haznevî'ye de haber gönderip toplantıya çağırdı.
Topladığı kişilere güvenip bir şeyler yapmaya çalışıyordu.
Ahmed Haznevî dâveti kabûl edip gitmeye karar verdi. Talebeleri ona;
- Müsâde ederseniz biz de otuz-kırk kişi sizinle birlikte gelelim."
dediklerinde;
- Ne diye geleceksiniz? Biz aşîret dâvâsına mı gidiyoruz?"
buyurdu ve onların isteklerini kabûl etmedi. Devâm ederek;
- Mâdem dâvet
etmiş, icâbet edelim, ne sözü varsa söylesin, yalnız iki kişi bana
refâkat etse kâfidir." buyurdu.
Yanına iki talebesini alarak yola
çıktı. Yeşil Şeyh'in köyüne vardı, kapısını çaldı. Kapı açıldığında o
civarın ağaları ve halkın ileri gelenlerinden kırk-elli kadar kişinin
orada olduğunu gördü. İçeri girerek selâm verdi. Yeşil Şeyh hiç iltifât
etmedi. Fakat Ahmed Haznevî hazretleri Yeşil Şeyh'in bu davranışına
aldırış etmeden yanına gidip müsâfeha yaptıktan sonra oturdu. Ahmed
Haznevî oturur oturmaz, Yeşil Şeyh konuşmaya başladı;
- Yetmez mi bize
yaptığın, hakâret ve zulüm, bütün talebelerimizi elimizden aldın.
Etrâfımızda hiç talebe bırakmadın. Nedir bu senin yaptığın? Ne kadar
benim babamdan, dedemden kalan talebem varsa, hepsini etrafına
topladın. Olur mu böyle şey?" diyerek uzun uzun konuştu.
Yeşil Şeyh'in hakaret dolu bu sözlerini sabır ve tahammülle dinleyen
Ahmed Haznevî, susarak dinlemeye devâm etti. Ahmed Haznevî'nin bu
derece sabırla susmasına dayanamayan Yeşil Şeyh;
- Sen niye
konuşmuyorsun?" deyince, Ahmed Haznevî;
- Benimki sâdece iki kelimedir,
dinle! Eğer işim ve niyetim Allah içinse, vallahi değil sen, senin gibi
yüz kişi daha olsa bunu bozamaz. Yok eğer işim Allah için değilse,
sabret altı aya kalmaz, darmadığın olur giderim." buyurdu.
Yeşil Şeyh;
- Çok doğru söyledin. Hakîkaten öyle, eğer Allah içinse yüz tâne benim
gibisi gelse sana hiç bir zarar gelmez. Çünkü Allah için çalışana kimse
dokunamaz. Yok eğer Allah için değilse, talebelerimiz hâliyle geri
gelirler." diyerek hakkı teslim etti ve Ahmed Haznevî hazretlerinin
büyüklüğünü kabûl etti.
İşte Ahmed Haznevî böyleydi. O kadar sabırlı ve yumuşak huyluydu ki,
muhâtabı o kadar konuştuğu ve hakâretlerle dolu sözler söylediği hâlde
cevap vermedi. Rahatsız da olmadı. O kendisine eziyet edenlere bile
yardımcı olurdu
Yeter ki İstemesini Bil
Ashabdan Enes bin
malik (r.d )
anlatıyor:
Hz peygamber'in (s.a.v) ashabı içinde Ebu Ma'lek diye birisi vardı. Bu
zat, Şam
ile Medine arasında tüccarlık yapardı.
Kendisi Allah
Tealaya tevekkül ederek bir kafileye katılmaz kendisi , yalnız
gidip gelirdi. Bir defasında Şam'dan Medineye doğru gelirken önüne at
üzerinde
bir hırsız çıktı.
Dur dur! " diye bağırdı. Tüccar durdu ve hırsıza,
"İşte malım , al
senin olsun; beni bırak dedi. Hırsız,
"Ben malı
istemiyorum, seni öldürmek istiyorum" dedi.
Tüccar,
Beni öldürüp eline
ne geçecek? İşte malım , senin işine yarar, al da beni
bırak!" dedi. Hırsız aynı sözleri tekrar etti, onu öldüreceğini
söyledi.
Tüccar,
"Öyleyse bana biraz müsade et de bir abdest alıp namaz kılayım, yüce
Rabbime dua edeyim" dedi Hırsız, "İstediğini yap " dedi.
Ebu Ma'lek, abdest aldı, sonra namaz kıldı; namazdan sonra ellerini
açtı ve
şöyle dua etti:
"Ya Vecud, Ya Vedut, Ya Zel-Arşi'l-Mecid, Ya Mubdiü Ya Müid, Ya Fe'alün
Lima yürid, Es-elüke bi nuri vechikellezi melee erkane arşik, Ve
es-elüke bi kudretikelleti kaderte biha ala halkık, Ve bi
rahmetikelleti vesiat külle şey'in, La ilahe illa ente, Ya Müğis,
eğisni."
Manası:
"Ey yüce dost, ey yüce arşın sahibi! Ey yoktan var eden, var ettiğini
yok eden rabbim! Ey her istediğini yapan Allahım! Arşın her yanını
dolduran Zatının nuru hürmetine, Bütün mahlukata hükmettiğin kudretinin
azametine, Her şeyi kuşatan rahmetinin bereketine, Senden istiyorum.
Senden başka ilah yoktur. Ey çaresizlerin yardımına yetişen Allah'ım,
bana yardım et".
Bu duayı üç kez tekrarladı.
Duasını bitirir bitirmez boz renkli, yeşil elbiseli bir atlı belirdi.
Elinde
nurdan bir mızrak vardı.Hırsız kendisine yaklaşınca atlı ona hücüm edip
mızrağı
öyle bir vurdu ki, hırsız atından yuvarlandı. Sonra tüccara dönerek,
"kalk onu öldür" dedi. Tüccar,
" Sen kimsin? Ben bu zamana
kadar hiç kimseyi öldürmedim. Onu öldürmek
hoşuma gitmez" dedi.O zaman atlı gidip hırsızı öldürdü, sonra tüccarın
yanına geldi ve ona şöyle dedi:
"Ben üçüncü kat gökte bulunan bir meleğim. Sen ilk dua ettiğin zaman
göğün
kapılarının gıcırdayıp ses verdiğini işittik ve, "Yeni bir olay oluyor
!" dedik. Sen ikinci kez dua yapınca göğün kapıları açıldı.Sonra üçüncü
kez dua edince, Cebrail gelerek,
" Şu anda darda
kalmış kula kim yardım eder? dedi. Ben yüce Allah'dan o
hırsızı öldürme işini bana vermesini istedim, izin verildi ve sana
yardıma
geldim.
Ey Allah'ın kulu, Şunu Bil, "KİM BAŞINA GELEN HER TÜRLÜ SIKINTI VE
MUSİBETTE SENİN YAPTIĞIN DUA" ile dua yaparsa, Allah Teala onun
sıkıntısını giderir,kendisine yardım eder!".
Bu tüccar sağ-sağlim Medine'ye döndü, Hz peygamber (s.a.v.) yanına
geldi,
başından geçenleri ve yaptığı dua'yı kendisine anlattı. Hz
peygamber(s.a.v)
ona,
"Allah Teala sana kendisiyle dua edinince kabul ettiği, bir şey
istenirse
verdiği güzel isimlerini öğretmiş" buyurdu...
Ateşin
Yakmadığı aşık, Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları
Yetim Çocukla Peygamberimiz (s.a.v)
Bir
Ramazan bayramı günü Peygamberimiz (s.a.v.) evinden çıkarak camiye
gidiyordu. Yolda Bayram neşesi içinde cıvıl cıvıl oynaşan çocuklara
rastlar; hepsi bayramlık en yeni elbiselerini giyinmiş, coşkun bir
sevinç içinde öteye beriye koşuşuyorlardı. Fakat içlerinde zayıf, cılız
bir yavru eski ve yırtık elbiseleri içinde bir köşeye çekilmiş, üzgün
bakışlarla kaynaşan arkadaşlarına bakıyor ve zaman zaman gözyaşlarını
tutamayarak hüngür hüngür ağlıyordu.
Gülen ve oynaşan arkadaşları arasındaki bu gözü yaşlı yavrunun
hali, ince kalpli Peygambere pek dokunur. Hemen yavruya yaklaşarak ona
şefkatle sorar; "Niye arkadaşlarınla birlikte gülüp oynamıyor, kenara
çekilmiş ağlıyorsun?" Çocuk karşısındaki güler yüzlü, nur saçan adamın
iki cihan güneşi Hz. Peygamber (s.a.v.) olduğunu bilmez. Samimi bir
alâka ile derdini soran bu sıcakkanlı adama şöyle der: "Babam filân
savaşta Peygamber'in yanı başında şehit düştü. Kocası ölünce annem
başka biriyle evlendi. Üvey babam öz babamdan bana miras kalan malımı
yedikten sonra bu pejmurde halimle beni sokaklara attı.
Şimdi günlerden beri aç ve susuz dolaşıyorum, yatacak bir yerim
de olmadığı için geceleri sokak köşelerinde geçiriyorum. Biliyorsunuz
bugün Ramazan bayramı günüdür. Bütün analı babalı çocuklar en güzel
bayramlıklarını giyinmiş, tatlı tatlı oynaşıyorlar. Ne aç ve susuz
sokaklarda dolaşmanın ızdırabını biliyorlar ve ne de geceyi içinde
rahat rahat uyuyup geçirecek bir yatağa sahip olmanın, sokak başlarında
uyuklaya uyuklaya sabahlamanın çilesinden haberleri vardır. Ana-babadan
mahrum çaresiz bir yetim kalmanın acısını da tatmış değillerdir. Şimdi
bu çocuk kalabalıklarını neşe içinde oynar görünce babamın şehit
düşerek ölmesi ve ondan sonra bir biri ardından başıma gelen acı
felâketler sonunda, düştüğüm perişan durumu hatırladım da gözyaşlarımı
tutamadım."
Yetim yavrucağızın anlattıkları Peygamber'in yüreğini parçalamıştı.
Çocukcağızı şefkatle elinden tuttu ve sevgi ile saçlarını okşayarak ona
şöyle dedi. "Yavrum! Benim sana baba, Ayşe'nin ana, Hz. Ali'nin amca,
Hasan'la Hüseyin'in erkek kardeş ve Fatıma'nın da kız kardeş olmasını
ister misin?" Yetim yavrucağız tatlı dil ile hatırın soran nur yüzlü
adamın peygamber (s.a.v.) olduğunu anlayarak, çektiği çilelerin son
bulmak üzere olduğunu sezdi. Güler yüzlü adama "nasıl istemem ey
Allah'ın Rasûlü!" diye sevinçli bir cevap verir.
Peygamber (s.a.v.) yetim yavrucağızı elinden tutarak evine götürür. Hz.
Ayşe de çocuğu öz ana şefkatiyle bağrına bastıktan sonra yıkar,
giyindirir, kuşandırır ve saçlarını tarayarak sokakta oynayan
çocuklardan daha güzel bir kıyafete büründürür. Karnını da iyice
doyurduktan sonra çocuk hemen birkaç saat önce yanıbaşlarında pejmürde
kıyafetiyle ağladığı arkadaşlarının arasına koşar.
Oynayan çocuk kalabalığı birkaç saat önceki zavallı arkadaşlarını
tanırlar. Durumundaki büyük değişikliğe hayret edip yanına yaklaşarak
sorarlar; "Birkaç saat önce eski püskü elbiseler içinde şuracıkta
ağlıyordun; bu kadar kısa zamanda nasıl oldu da bu kadar güzel
elbiselerin oldu; aynı zamanda bizden de neşeli bir havaya büründün?"
Çocuk arkadaşlarını kıskandıracak derecede şakrak bir kahkaha atarak ve
derin sevincinden olduğu yerde sıçrayıp durarak şaşkın bakışlı
arkadaşlarına şu cevabı verir. "Nasıl sevinmem; karnım günlerden beri
açtı, şimdi tokum. Yırtık pırtık elbiseler içinde dolaşırken şimdi
sizinkilerden güzel bayramlıklarım var. Kimsesiz bir yetimdim, fakat
şimdi Hz. Peygamber (s.a.v.) gibi bir babam, Hz. Ayşe gibi bir annem,
Hz. Ali gibi bir amcam, Hasan, Hüseyin ve Fatıma gibi kardeşlerim var.
Bütün çilelerim artık son buldu. Ben sevinip zıplamayayım da kim
sevinsin."
Çocuklar birkaç saat önce onlara hasretli gözlerle bakıp ağlayan yetim
yavruyu, Peygamber'in yanına evlâtlığa alındığını anlarlar ve saadetten
kabına sığmayan arkadaşlarını biraz da kıskanarak hep bir ağızdan şöyle
derler. "Keşke bizim de babalarımız o savaşta şehit düşselerdi de bizi
de Peygamber (s.a.v.) evlâtlığa alsaydı."
Peygamberimiz (s.a.v.) fani hayata gözlerini yumunca uzun yıllar O'nun
yanında eşsiz bir baba şefkatinin sıcaklığını duyan bu şehit çocuğu,
beyninden vurulmuşa dönerek, sesinin var gücüyle şöyle haykırır; "asıl
ben bugün kimsesiz bir yetim kaldım. Dünyadaki tek ve benzersiz
koruyucumu kaybettim." Şehit oğlunun bu yürekleri parçalayan feryadı,
zaten ağır bir matemin kapkara yası içinde şaya kalan müslümanları
iyice coşturur. Ve meydana seller gibi gözyaşı dökülür.
Peygamberden sonra O'nun en yakın arkadaşı ve Allah resûlünden sonra
bir numaralı müslüman olan Ebû Bekir (r.a.), yetim delikanlıyı yanına
alarak yine perişanlık içinde sokağa düşmesine engel olur.
Yüce Allah (c.c.) cümlemizi her fırsatta yoksullara, yetimlere ve
kimsesiz çaresizlere yardım elini uzatarak bu kimseleri sevindiren
iyiliksever müminlerden eylesin, âmin...
Yetiş Ya Resulallah!
Ebû Abdullah Merrakûşî
hazretleri,
Resûlullah
efendimizi vesîle ederek Allahü teâlâdan bir şey istemek, Resûlullah
efendimizin yardım ve şefâatlerine kavuşmak husûsunda bir eser yazdığı
esnâda
başından geçen bir hâdiseyi şöyle nakletti:
"1239
senesinde Sader kalesinden seçkin bir cemâatle berâber çıktık.
Yanımızda bize kılavuzluk eden biri vardı. Bir müddet gittikten sonra
suyumuz
tükendi. Durup su aramaya çıktık. Ben de bu arada ihtiyâcımı görmek
için
gittim. Bu sırada müthiş bir şekilde uykum geldi. Nasıl olsa giderken
beni
uyandırırlar deyip, başımı yere koydum. Uyandığımda kendimi çölün
ortasında
yapayalnız buldum. Arkadaşlarım beni unutup gitmişlerdi. Yalnızlıktan
büyük bir
korkuya kapıldım. Çölde sağa sola yürümeye başladım. Nerede
bulunduğumu, nereye
gideceğimi bilemiyordum. Her taraf dümdüz kumdu. Az sonra hava karardı.
Yolculuk yaptığımız kâfileden hiçbir iz yoktu. Ben, gece karanlığında
yapayalnızdım. Korkum daha da şiddetlendi. Telâşla daha süratli
yürümeye
başladım. Bir müddet gittikten sonra, çok susamış ve yorulmuş bir hâlde
yere
düştüm. Artık hayâtımdan ümîdimi kesmiş, ölümümün yaklaştığını
hissetmeye
başlamıştım. Susuzluk ve yorgunluktan, ızdırap ve elemim son haddine
varmıştı. Birden
aklıma geldi. Gece karanlığında:
"Yâ
Resûlallah! Yetiş! Senden Allahü teâlânın izniyle yardım etmeni
istiyorum!" diye inledim.
Sözümü
bitirir bitirmez, birinin bana seslendiğini duydum. Sesin geldiği
tarafa
baktığımda; gece karanlığında, etrâfına ışıklar saçan, bembeyaz
elbiseler
giyinmiş, o zamâna kadar hiç görmediğim bir kimsenin beni çağırdığını
gördüm.
Bana yaklaşıp, elimi tuttu. O ânda bütün yorgunluğum ve susuzluğum
kayboldu.
Yeniden doğmuş gibi oldum. Ona canım birden ısınıverdi. Elele bir
müddet
yürüdük. Hayâtımın en tatlı anlarından birini yaşadığımı hissettim. Bir
kum
tepeciğini aşınca, berâber yolculuk yaptığım kâfilenin ışıklarını
görüp,
arkadaşlarımın seslerini duydum. Onların yanlarına doğru yaklaştık.
Benim
bindiğim hayvan en arkada onları tâkib ediyordu. Birden gelip önümde
durdu.
Bineğimi önümde görünce, sevinç çığlıkları attım. Ben bağırınca,
benimle gelen
zât elini elimden çekti. Daha sonra elimden tutup bineğime bindirdi.
Sonra
da;
"Bizden
bir şey isteyeni ve yardım talebinde bulunanı boş
çevirmeyiz." diyerek geri dönüp gitti. O zaman onun Resûlullah
efendimiz
olduğunu anladım. O, geri dönüp giderken, çevresine yaydığı nûrların
gece
karanlığında göğe doğru yükseldiği görülüyordu. O, gözümden kaybolunca,
birden
aklım başıma geldi;
"Nasıl
olup da ben, Resûlullah efendimizin elini ayağını öpmedim."
diye çırpındım. Ama iş işten geçmiş, fırsat elden kaçmıştı.
Yirmibin Altın
Hazret-i
Ebû
Bekir r.a.bütün mal ve mülkünü fîsebilillah sadaka verip, bir hırka ile
evinde
otururken, bir kimse gelip, kapıyı çaldı. Hazret-i Ebû Bekir dışarı
çıkıp,
kapıda duran kimdir diye bakdı.
- Ne
istersin
- Yâ Ebâ
Bekir! Onikibin akça borcum var. Bugün vermemin son günü. Muhakkak
vermem lâzım. Şimdi, lutf ve kerem edip, benim bu borcumu ödeyip, beni
kurtar.
- Görmez
misin beni, bütün malımı, giyeceklerimi Allahü teâlâ yoluna verdim.
Hattâ arkamdaki elbisemi de bir fakîre verdim. Şimdi bir hırka giyip,
oturuyorum. Mal ve giyecek kalmadı. Senin borcunu nereden ödeyeyim.
-
Biliyorum ve işitdim ki, sende mal kaldı. Senin fadlından ümîd ederim
ki,
benim bu borcumu ödeyesin.
Hazret-i
Ebû
Bekirin yapacak bir şeyi kalmadı. Bir yehûdîye vardı. Onikibin akçe
istedi.
-
İnşâallahü teâlâ yarın öğleden sonra malını vereyim.
- Yâ Ebâ
Bekir, yarınki gün malımı bulup vermez isen, ne olur.
- Eğer
yarın öğleden sonra senin malını bulup, vermezsem, kendimi sana köle
eyledim. Dilersen satıp, parasını al, istersen beni köle gibi
kullanırsın.
Bu
sözleşme üzerine o yehûdî çıkarıp, hazret-i Ebû Bekire onikibin akçe
verdi.
Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) da o akçeyi o borçlu fakîre verip,
-
Borcunu ver, dedi.
Kendisi,
oturup, Allahü teâlâ hazretlerine tevekkül eyledi. Yarın vaktinde
ödemeği va'd etdiğim, bu borcu ben nereden alıp, ödeyeceğim, diye
düşündü.
Hiçbir çâre bulamadı. Varıp, o yehûdîye köle olayım diye kalbinden
geçdi. Bu
şekilde düşünürken, hazret-i Âişenin evine vardı. Selâm verip,
- Yâ
kızım Âişe. Bilmiş ol ki, dün bir yehûdîden onikibin akçe alıp, bir
fakîrin borcunu ödedim. Bugün öğleden sonra, akçeleri ödemem lâzım.
Akçeleri
bulup, ödemezsem, kendi nefsimi o yehûdîye verdim. Şimdi vâcib oldu ki,
kendimi
o yehûdîye köle eyliyeyim. Yâ kızım, âhıret hakkını halâl eyle. Sağ ve
asân ol.
Ben gidiyorum.
Hazret-i
Âişenin kalbi mahzûn olup, ağladı. İkisi
berâber ağladılar. Hazret-i Ebû Bekir kızının yanından ağlıya ağlıya
çıkdı,
gitdi.
Hazret-i
Âişe annemiz ağlarken, mübârek gözünden bir damla yaş indi. Yere
düşdü. Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin kudretinden bir nûrânî
cevher halk
oldu. Hazret-i Âişe bu cevheri görüp, sevindi. Babasını çağırdı.
Hazret-i Ebû
Bekir dönüp geldi.
- Ne
dersin yâ kızım!
- Allahü
teâlâ bana merhamet eyledi. Gözümün yaşından bir cevher yaratdı. Şimdi
var, bu cevheri alıp, pazara götür, satıp, borcunu edâ eyle.
Ebû
Bekir-i
Sıddîk da o cevheri alıp, pazara gitdi.
Hak
Sübhânehü ve teâlâ, Cebrâîl aleyhisselâma emr eyledi ki,
"Yâ
Cebrâîl, Habîbim ve Resûlüm Muhammed Mustafânın zevcesi Âişenin göz
yaşından kudretim ile bir cevher halk eyledim. Kulum Ebû Bekir o
cevheri,
pazara satmağa gidiyor. Şimdi çabuk var. Cennetde, kudret hazînemden
yirmibin
altın al. Bir nûrdan tabak içine koyup, Ebû Bekirin önüne var. O
cevheri satın
al. Bana getir ki, o cevher bana gerekdir. Arşıma o cevheri koyayım ki,
onun
nûru arşımda ışık saçsın. Ve de mü'min kullarımın kabri o cevher ile
münevver
olsun [aydınlansın]."
Cebrâîl
aleyhisselâm da yetişip, Cennetin hazînesinden yirmibin altını, bir
nûrdan tabak içine koydu. İnsan sûretinde, hazret-i Ebû Bekirin pazar
içinde
önüne geldi.
- Yâ Ebâ
Bekir! Elindeki nedir, satar mısın.
-
Satarım.
- Kaça
verirsin.
-
Onikibin akçaya veririm.
- Bunun
değeri onikibin akça değildir. Yirmibin altın vereyim.
- Eğer o
fiyâta alır isen sen bilirsin.
- Şimdi
aç eteğini.
Ebû
Bekir hazretleri eteğini açdı. Cebrâîl aleyhisselâm eteğine altınları
dökdü. Hazret-i Ebû Bekir alıp, evlerine geldi. Gördü ki, akça aldığı
yehûdî
kapı önüne gelmiş. Çağırıp der ki,
- Yâ Ebâ
Bekir, gel akçamı ver; yâhud kölemsin; seni hizmetde kullanırım.
Ebû
Bekir hazretleri, ardından varınca; o yehûdî ayak sesini duyup,
arkasına
bakdı. Gördü ki, gelen Ebû Bekirdir.
Yehûdîye
dedi ki,
- Aç
eteğini.
Açdı. O
yirmibin altını yehûdînin eteğine dökdü.
Yehûdî
dedi ki,
- Bu
altın nedir.
-
Yirmibin altındır. Borcuna tut.
- Senin
bana borcun onikibin akçadır.
- Bu
altın senin akçenin berekâtıdır.
Sonra o
yehûdî altının birini eline aldı. Gördü ki, bir yanında, (Lâ ilâhe
illallah, Muhammedün resûlullah) yazılmış. Diğer tarafında
(Kulhüvallahü ehad
sûresi.) yazılmış. Kudret kalemi ile yazı yazılmış. Yehûdînin kalbine
bir hâl
gelip, hidâyet-i rabbânî yetişdi. Dedi ki,
- Yâ Ebâ
Bekir! Bildim ki, senin dînin hakdır, gerçek evliyâsın. Muhammed
aleyhisselâm da hak Peygamberdir.
Şehâdet
kelimesi söyleyip, sadakatle müslimân oldu. O altını din aşkına cümle
fakîrlere dağıtdı. Kendisi ehl-i havâsdan oldu 'radıyallahü anh'.
Ma'lûmdur ki,
Ebû Bekir 'radıyallahü teâlâ anh' hazretlerinin menâkıbı ve keşfi ve
kerâmetleri nihâyetsizdir. Had ve hudûdu mümkin değildir.
Menakıb-i
Çihar Yar-i Güzin
Yoksul ve Zengin
Resül-i
Ekrem (s.a.v her zamanki gibi meclisinde
oturmuş ve dostları da etrafında halka şeklinde, onu bir yüzük taşı
gibi ortaya
almışlardı. Bu arada eski elbiseli fakir bir müslüman kapıdan içeriye
girdi.
İslami adetlere göre herkes her hangi mevkide olursa olsun bir oturuma
girince
nerede boş yer bulursa hemen oraya oturmalıdır. 'Benim canım şurasını
istiyor'
görüşüyle özel bir yere oturmak gerekmez. O adam etrafına bakındı ve
boş bir
yer buldu; gitti oraya oturdu. Tesadüfen ileri gelen zenginlerden
birisinin
yanına oturmuştu. Zengin adam elbisesini toplayarak ondan bir az
uzaklaştı. Bu
hareketleri izleyen Resul-i Ekrem (s.a.a) ona dönerek:
- Fakirliğinden sana bir şey geçer diye mi korktun?
- Hayır ya Resülallah.
- Servetinden ona bir pay düşer diye mi korktun?
- Hayır ya Resülallah.
- Elbiselerin kirlenir diye mi korktun?
- Hayır ya Resülallah.
- O
halde niçin yanından uzaklaşıp bir kenara çekildin?
- Yanlış
bir iş yaptığımı ve hata ettiğimi itiraf
ediyorum. Şimdi bu hatamın telafisi ve bu günahımın keffaresi olarak
servetimin yarısını bu müslüman kardeşime vermeye hazırım dedi.
Çünkü ona
karşı yanlış bir hareket yaptım. Beni bağışlayın ya Resülallah.
- Eski
giyimli adam: Fakat ben bunu kabul etmeye hazır değilim.
-
Cemaat: Niçin?
-Çünkü
bir gün beni de bir gururun sarmasından ve bir
müslüman kardeşime, bu gün bu şahsın bana yaptığı gibi, aynı hareketi
yapmaktan
korkuyorum, der.
Zahmet buyurdunuz Ya Resulullah!
Zaman İçinde Zaman, Mekân İçinde Mekân
Zaman
İçinde Zaman, Mekân İçinde Mekân
Abdülkadir-i
Geylâni Hazretlerine hizmet edenlerden biri,
huzûr?u seniyyelerine çıkarak:
“Efendim,
Cenâb-ı Hak Zat'ınıza kudretinin tasarrufunu
bahşetmiştir. Onun için istediğiniz kimselere ufak bir nazarı âlinizle
birçok
rütbeler verebiliyorsunuz. Size epey hizmet ettim, bana hâla bir şey
ihsân
etmediniz, niyâz ediyorum” der.
Koca
Gavs:
“Pekalâ,
bugün bana bir helva pişir de, bakalım Kudret neler
ihsân eder, senin de gönlün olsun” buyururlar.
Adamcağız,
"Başüstüne" diye sevinerek, helvayı
pişirmeye başlıyor. O esnâda da Hindistan'dan bir heyet gelerek
Abdülkadir-i Geylâni
Hazretlerine:
“Efendimiz,
hükümdarımız öldü, bize bir hükümdar göstermenizi
niyâza geldik," derler.
Bunun
üzerine Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri, helva pişiren
adamını çağırarak:
“Nasıl,
Hind padişahlığını kabul eder misin?" diye ferman
buyuruyorlar.
Adamcağız
pürneşe:
“Aman
efendim, ihsan buyurdunuz” diye can atarak sevinirken,
Abdülkadir-i
Geylâni Hazretleri:
“Yalnız,
seni şu şartla oraya padişah yapıyorum: Ne kazanırsan
yarı yarıya paylaşacağız, buyururlar.”
Pek
tabiî olarak tâlip, bu emri minnetle kabul ediyor. Nihâyet
adamcağız hakikaten söylendiği gibi Hindistan'da büyük bir saltanata,
muazzam
saraylara, mutantan debdebelere, güzel eşlere sahip olduğu gibi bir de
erkek
evlâda sahip olur. Aradan onbir sene geçiyor ve bir gün Abdülkadir-i
Geylâni
Hazretlerinin teşrifleri haberi çıkıyor. Hükümdar, onu karşılayarak
sarayında
bir kaç gün hizmetinde bulunduktan sonra Abdülkadir-i Geylâni
Hazretleri artık
döneceklerini haber veriyorlar.
Padişah:
“Efendim,
biraz daha kalıp bizleri sevindirin," diye ricada
bulunuyorsa da Abdülkadir-i Geylâni Hazretlerinin muhakkak teşrif
edeceklerini
anlayınca:
"Efendim,
bari kusurlarımızı af buyurun," diyor.
O
vakit Sultan Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri, hükümdara:
"Yalnız
sizinle bir sözümüz vardı. Sizi biz buraya padişah
olarak gönderirken ne kazanırsanız yarı yarıya olacak, diye bir söz
vermiştiniz. İşte şimdi, buraya geldikten sonra ne kazanmış iseniz
hesaplaşmak
istiyorum," buyuruyorlar.
Padişah
bunun üzerine bütün servetini tesbit ederek yarı yarıya
ayırıyor ve Hazreti Gavs'ın huzuruna arzediyor.
Abdülkadir-i
Geylâni Hazretleri:
"İyi
amma siz bir erkek evlat da kazandınız; onu da taksim
etmeniz lazımdır," buyurunca,
Padişah:
"O nasıl olacak?" diye soruyor.
Abdülkadir-i
Geylâni Hazretleri cevaben:
"Çocuğu
ikiye böleceğiz, size istediğiniz tarafı
vereceğim," diye emrediyorlar.
Çocuk
ortaya getiriliyor. Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri keskin
kılıçlarıyla: "Destûr" deyip çocuğu tam ikiye ayıracakları esnâda,
padişah belindeki mücevher işlemeli hançerini çekerek:
"Eeey
sehhar herif! Senelerce bana hizmet ettirdiğin
yetmiyormuş gibi şimdi de tesâdüfün bana verdiği nimeti elimden almak
istiyorsun," diye tam Hazreti Gavs'ın göğsüne saplarken bir de bakıyor
ki
elindeki kaşık helva tenceresine saplanıyor. Ne saraydan eser var, ne
saltanattan ve ne de çocuktan bir iz? Bu hal karşısında hayretler
içinde kalan
tâlibe, Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri tebessüm ederek:
-Oğlum
karıştır helvayı? Biz cimri değiliz, veririz, amma zamanı
gelmeden de olmaz?" buyuruyorlar.
Ey
tâlib-i Hakîkat! Şimdi sen buna ister rüya de, ister hayâl
de, hulâsa ne dersen de. Bizim diyeceğimiz ise bu hal: Zaman içinde
zaman,
mekan içinde mekan olmasıdır.
Makam-ı
Zat'a sahip olan evliyâullaha Cenâb-ı Hak
îcad ve îdam kudreti ihsân ettiğinden bu
gibi şeyler oyuncak gibidir. Bu olayda zavallı tâlip, eğer ihlâs ile
tam teslim
olmuş olsa idi ve Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri: "Çocuğu da taksim
edeceğiz," diye emrettiklerinde: "Efendim, taksime ne hâcet, ben de
sizin, çocuk da sizin," diye kalbiyle teslimiyetini ve bağlılığını
göstermiş olsa idi, elbette o kaşık hançer olup Hazreti Pîr'in göğsüne
saplanmazdı. Hazreti Gavs hakikatte çocuğu parçalayacak değildi ya.
Onlar hayat
almaz, Hayat verir, Ebedî Hayat.
Zayıflama İlacı
İmam
Şafiî Muhammed b. İdris Hazretleri anlatıyor:
Eski
zamanda pek şişman bir kral varmış. Şişko kral zeki hekimlerden
birinden
kendisini zayıflatacak ilaçlar talep etmiş. Doktor onu görünce şöyle
demiş:
-
Allah seni ıslah etsin! Ben ilerisini gören bir doktorum. Sana bakınca
anladım
ki, senin ancak bir aylık ömrün kalmış! İlacın sana bir faydası olmaz
ki!
Bunun
üzerine kral, söylediklerinin doğru olup olmadığını anlamak için hekimi
hapsettirir. Kral da bu süre içinde halktan gizlenir. Fakat içini öyle
bir
üzüntü sarar ki, bir ay içinde iyiden iyiye zayıflar.
Bir
aylık zaman geçince kral sağ salim ortaya çıkar ve hapisteki hekimi de
yanına
çağırır. Der ki:
-
Yalanın ortaya çıktı. İşte ben ölmedim. Bu yalanın sebebiyle seni fena
halde
cezalandıracağım. Hekim ise telaşlanmadan cevap verir:
-
Allah kralı ıslah etsin! Ben geleceği bilmede Allah'ın en düşük
kuluyum. Fakat
ben anladım ki, senin şişmanlığını gidermenin tek ilacı, ancak keder ve
üzüntüdür. İşte bu sebepten dolayı, sana söylediğimi söyledim!
Bunun
üzerine kral onu serbest bırakır ve kendisine iyiliklerde bulunur.
İmam
Şafiî bu hikayeyi şu maksatla anlatmış: 'Fazla dert ve tasa, bedeni
zayıflatan
ve solduran şeylerdendir.' (Tabii ki sıkıntıdan fazla yeme durumu
hariç)
Yine
o şöyle derdi:
'Sana
dininden bilgi verecek bir alimin ve beden durumundan bilgi verecek bir
doktorun bulunmadığı bir memlekette oturma.'
Yusuf
Yavuz, Semerkand
Zülkarneyn (a.s.) ve Hükümdar
Zülkarneyn
(a.s), ölüm endişesi ve nefs engelini aşmaya çalışan bir kavme uğradı.
Oradaki
insanların elinde dünya serveti namına bir şey yoktu. Rızıklarını
sebzeden
temin ederlerdi. Sebzelerini korumakta çok ihtimam gösterirlerdi.
Ayrıca bu
kavimde herkes kendi mezarını kazar, hergün mezarını temizler ve
ibadetlerini
burada yapardı. Zülkarneyn (a.s.), bunların hükümdarlarını çağırttı.
Hükümdar:
"Ben
kimseyi istemiyorum. Beni isteyen de yanıma gelir." dedi.
Zülkarneyn
(a.s.), bu söz üzerine hükümdarın yanına giderek:
"Ben
seni davet ettim, niye gelmedin?" dedi.
Hükümdar:
"Sana bir ihtiyacım yok, olsa gelirdim." cevabını verdi.
Bunun
üzerine Zülkarneyn (a.s):
"Bu
haliniz nedir? Sizdeki bu hali kimsede görmedim." deyince
hükümdar:
"Evet
biz altın ve gümüşe kıymet vermiyoruz. Çünkü baktık ki, bunlardan bir
miktar,
bir kimsenin eline geçerse, bu sefer daha fazlasını isteyecek ve huzuru
bozulacak. Onun için dünyalık peşinde değiliz." dedi.
Zülkarneyn
(a.s):
"Bu
mezar nedir? Neden bunları kazıyor ve ibadetlerinizi burada
yapıyorsunuz?"
diye sordu.
Hükümdar:
"Dünyalık
peşinde koşmamak için bunu böyle yaptık. Mezarları görüp de oraya
gireceğimizi
hatırlayınca, her şeyden vazgeçeriz." dedi.
Zülkarneyn
(a.s.):
"Niçin
sebzeden başka yiyeceğiniz yoktur? Hayvan yetiştirseniz, sütünden,
etinden
istifade etseniz olmaz mı?" dedi.
Hükümdar:
"Midelerimizin
canlı hayvanlara mezar olmasını istemedik. Bitkilerle
geçimimizi sağlıyoruz. Zaten boğazdan aşağı geçtikten sonra hiç birinin
tadını
alamayız." diye cevap verdi.
Osman
Nuri, Mesnevi Bahçesinden Bir Testi Su
Zorba ile Avcı
Vakti
zamanında zayıf nahif bir avcı deniz
kenarına balık avlamaya gider. Epey bir zaman oltasını suların
karanlığında
dolaştırdıktan sonra en nihayet kısmetine bir tek balık yakalar.
Balık
avcısı kısmetine razı olan bir eda ile
gülüş cümbüş, sıcak aile yuvasına, çocukların yanına dönerken yolda
rastladığı
gözü pek bir zorbanın hücumuna uğrar. Zorba bütün yalvarış ve
yakarışlarına
bakmaksızın, onun çocuklarını sevindireceği bir tek balığını yakaladığı
gibi
elinden alıp yollanır. Zavallı avcı da arkasından bakakalır.
Bütün
bir gün boyu avlanmasının karşılığında tutabildiği bir tek balığını,
bir
zorba sadece kendisinden güçlü kuvvetli olduğu için zorla elinden
almıştır. O
emek vermiştir, fakat eli boş dönmekte, zorba ise hiçbir zahmete
katlanmaksızın, sadece bilek kuvvetiyle hazıra konmakta. Bir yanda
çalışan,
fakat eli boş dönen; öbür yanında çalışmadan elini dolduran!
İşte
balık avcısı kafasında böylesine
düşüncelere at oynattırırken kılı kırk yaran yüce Allah'ın adaletine
sığınarak
basar bedduayı. "Ey Rabbim!" der. "Beni zayıf nahif yarattın, o
zorbayı ise güçlü kuvvetli. Hatta o kadar ki kendi öz emeğimle
yakaladığım bir
tek balığımı zorla elimden aldı. Ne olur, yaratıklarından birini ona
musallat
et de ondan benim hakkımı alsın! ve ona öyle bir ders ver ki, tüm
müslümanlara
ibret teşkil etsin."
Zavallı
balıkçı beddua ede dursun. Zorba, balıkla evine döner ve balığı iyice
bir pişirtir. Sofraya konduğunda iştahlı iştahlı yemeğe başlar. Doha
henüz bir
parça koparmak üzere iken, Allah'ın hikmeti, parmağına bir kılçık
batıverir.
Zorba, yemeği memeği bırakmış derin bir acı saran parmağının derdine
düşmüştür.
Mikrop kapan parmağın yarası öylesine hızla gelişir ki, kısa süre
içinde bütün
kolunu kaplar. Artık kol kangren olmak üzeredir. Nereye başvursa bir
derman bulamaz.
İşte
zorba, bir balık çalmanın neticesinde
başına gelen belanın yakıcı ıstırabıyla yanıp tutuşurken bir gece
rüyasında
ilâhî bir ses duyar: "Ses der ki: "Ey zorba, git çaldığın balığın
sahibini bul ve ona hakkını ver ki sen kangrenden kurtulasın."
Sabah olup da uyanınca zorbanın ilk işi balığın sahibini bularak ona
elinden
zorla aldığı balık karşılığında hakkı olan parayı ödemek ve onunla
helalleşmek
oldu. Ondan sonra da kolu iyileşerek eski sıhhatine kavuştu.
(Mükâşefül
Kulüb)
Dua Hikayeleri (16 hikaye)
Başka Dua Bilmez misin
Bir
şahıs,
Harem-i Şerîfin kapısında, Ey doğrulara yardım eden, haramlardan
kaçınanları
koruyan Allâhım!.. diyerek hep aynı duâyı okuyordu. Ona, Sen başka duâ
bilmez
misin? dediler. O şöyle açıkladı, bu duâyı tekrar etme sebebini:
Ben
Beyt-i
Şerîfi tavâf ederken ayağıma takılan bir şeyi eğilip aldım. Bir de
baktım ki,
içinde bin altın bulunan bir kese. Şeytanımla îmânım mücâdeleye
tutuştular. Bin
altın çok para, senin bütün ihtiyaçlarını karşılar dedi şeytanım.
Îmânım ise,
Bu haramdır, boşuna saklama; sahibini bul, teslim et! dedi. Ben böyle
mücâdele
içinde iken, birinin sesi duyuldu:
Burada,
içinde
bin altınım bulunan kesem kaybolmuştur. Kim buldu ise getirsin, ona
otuz altın
müjde vereyim!
Bin
haramdan
otuz helâl hayırlıdır, diyerek keseyi sahibine teslim ettim. O da bana
otuz
altın verdi. Bunu alıp bakırcılar çarşısında gezerken, bir Arap kölenin
bu
paraya satıldığını görünce, hemen satın aldım. Bir müddet sonra bu
kölenin
yanına bir kısım Araplar gelip gizlice konuşmaya başladılar. Köleden ne
konuştuklarını sordum. Saklamayıp aynen anlattı:
Ben
Mağrip
sultânının oğluyum. Babam, Habeş melikiyle cenk edip savaşı kaybetti.
Beni de
esir alıp buralarda sattılar. Babam bunları göndermiş, elli bin altın
da vermiş
ki, beni satın alıp götürsünler. Sen bana çok iyilik ettin, kendi
evlâdın gibi
baktın. Bundan dolayı memnun kaldım. Bunlar beni satın alacaklar; sakın
az
altına râzı olma, elli bin altına sat beni.
Dediği
gibi
oldu. Elli bin altına sattım köleyi. Bu kadar büyük sermaye ile bir
kısım
mallar alıp Bağdata gittim. Orada açtığım dükkânda mallarımı
satıyordum. Bir
tanıdığım gelip, Meşhur bir tüccar dostum vefât etti, ay gibi güzel
kızcağızı
yalnız kaldı. Gel bunu sana alalım dedi. Ben de kabul ettim. Kızın,
çehiz
olarak getirdiği birtakım tabakların üzerinde içi altın dolu keseler
vardı.
Hepsinin üzerinde de biner altın yazılı iken, birinde dokuz yüz yetmiş
altın
yazılı idi. Bunun sebebini sorduğumda kızcağız dediki:
Babam bu
keseyi
Harem-i Şerifte kaybetmiş. Bulan bir helâlzâde keseyi iâde edince, otuz
altını
ona müjde olarak vermiş, ondan geriye kalanlardır bu kesedeki altınlar.
Bunun
üzerine
ben Allâha hamd ve şükürlerde bulundum; bunlar hep doğruluğun, iyiliğin
bereketi, diyerek hâdiseyi kızcağıza anlattım. Sürur ve saâdetimiz daha
da
perçinlenmiş oldu!..
(Nevâdir-i
Süheylî, Sayfa: 280-81)
Evet,
enteresan
bir hâdise. Doğruluk ve dürüstlüğün neticesini göstermesi bakımından
verdiği
mesaj oldukça mühim. Kaldı ki bu, sadece dünyadaki semeresi. Âhiretteki
karşılığı ise, ebedî bir saâdet. Rabbimiz cümlemizi, îmânımızın sesine
kulak
vererek sadâkat ve istikametten ayırmasın. Âmîn...
Fazilet
Takvimi, 2001
Beddua Yerine Dua
Ma'rûf-ı
Kerhi Hazretleri bir gün talebelerini toplar Dicle kenarındaki
hurmalıklara çekilir sohbet ederler. Bu esnada nehirden bir kayık
geçer. İçinde
birkaç bıçkın genç. Hem içki içerler, hem şarkı söylerler. Bir ara
hepten
şirazeden çıkar, naralar atarlar. Talebeler bu edepsizliğe çok bozulur.
Hatta
içlerinden bazıları:
-Ah şu
kayık bir devrilse de günlerini görseler, derler
Ardarda
patlayan kahkahalardan ders yapılamaz olunca mübarek o yana döner.
Ellerini
açar ve;
- Ya
Rabbi, Sen bu kullarını dünyada neşelendirdiğin gibi ahirette de
neşelendir. Onlara hidayet ve istikamet nasip eyle, der.
İşte tam
o sıra
gençlerden biri sahildeki sohbetin farkına varır, arkadaşlarını uyarır.
Mübareği görünce derlenir toparlanırlar. Hatta sazlarını kırar,
destileri suya
atarlar. Mahçup mahçup gelir, Şeyh Mar'uf'un ellerine kapanırlar. O
günden
sonra sohbetin müdavimlerinden olurlar.
Bir Köylünün Duası
Ubeydullah-ı
Ahrar hazretlerini, büyük bir zat
yapan bol dua almaktır. Bir gün alış veriş yaparken alış veriş yaptığı
kişiden
dua almadan köye döndü. Sonra tekrar o kişinin yanına gitti. Eskiden de
köy
öyle yakın bir yer değildi, ulaşım da ayrıca bir dertti. Köye
geldiğinde adamı
buldu.
Adam:
-Hayrola bir şey mi oldu neden geri döndün, dedi.
Ubeydullah-ı Ahrar
hazretleri:
-Benim bir âdetim vardır, her iş yaptığım kişiden dua alırım, eve
gidince senden dua almadığımı hatırladım, dua almak için geldimi
deyince adam
ellerini açarak:
-Ya Rabbi aç bunun kalb gözünü, diyerek dua etti.
İşte
Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerini Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri yapan dua
budur.
Bizans Surlarını Sallayan Anne Duası
Muradiye
Külliyesi… Bursa… Gece kadife örtüsüne
bürünmüş sabaha uzanırken, etraftan ateşböceklerinin sesleri geliyordu.
Hümâ,
bu lâhûtiliğe dalmışken, yüzüne bir anda, ılıman
gecenin içini âdeta yırtarak geçen, soğuk bir esinti çarpıverdi. Tam da
hayallerini süsleyen bir yıldız görmüşken…
“-Bu
güzel havada, bu soğuk rüzgâr, olsa olsa, Bizans
surlarından geliyordur.” dedi.
Konstantiniyye,
dünyanın göğsünde parıldayan bir elmas
gibi, hayallerini süslüyordu Hümâ Hatun’un... Elini, karnındaki
yavrusuna
doğru, ümitle uzattı. Yalnızca o değil, Osmanlı Devleti’nin tüm hanım
sultanları, o surları aşacak bir evlat doğurmayı ümit ederlerdi.
Başını,
göğe doğru çevirdi. Eliyle uzanmak
istercesine:
“-En
çok parıldayan şu yıldız, fethin yıldızı olsun.
Bu yıldız hiç batmayacak, bu ümit hiç bitmeyecek!..” dedi.
Hümâ,
şalını üzerine alarak bahçedeki gülleri suladı.
Kâinatın Fahr-i Ebedîsi’yle müjdelenen bu fetih düşüncesinin
heyecanıyla gül
kokularını içine çekiyor, bir taraftan da o kutlu hadîs-i şerîfi
tekrarlıyordu:
“Konstantiniyye
elbette fethedilecektir. Onu fetheden
kumandan ne güzel kumandan, fetheden asker ne güzel askerdir.”
*
* *
Hümâ
Hatun, tekrar tekrar gül kokularını içine çekti,
ezân seslerinin Konstantiniyye semalarında yükseldiğini hayal etti.
Bizans
surlarını sarsacak bir ulu sultanın doğmasını, yalnızca ümmet-i
Muhammed değil,
kardinal şapkasından sıkılan halk ve onların başındaki rûhânî zümre de
bekliyordu.
Bu
düşüncelerle gözüne uyku girmedi. İçeri girdi,
seccâdesini serip, hâcetini Rabbi’ne arz etti. Küllî irâde, Hümâ
hatunun
kalbine “istemek” arzusunu koymuştu. Hiç gönlünden uzak
tutmadığı bu
hâcetini, her niyazına katıyordu. Evlatçığının kıpırtısını hissetti.
Elini,
onun üzerine koyup buğulanmış gözleriyle ötelere baktı.
Bu
bakış, onu 21 sene sonra gerçekleşecek bir fethin,
nurlu aydınlığına taşıyordu. Evet, fetih dünyaya aydınlık ışıklarını
saçacak,
câhiliyenin taassubunu taşıyan her zihniyet, bu ışıkla aydınlanacaktı.
Murâd-ı
İlâhi, yani fetih; dünyada beyaz atına binmiş
bir kutlu sultanı ararken, onun büyüyen adımları, daha annesinin
sulbünde
hazırlandı. Bakışları ufukları seyreden sultanların gözlerindeki
ışıltı, can
aynasından yansıyan bir muhabbettir.
*
* *
Ananın
sırrı ve muhabbeti, onun can aynasından yansır.
Daha bir nutfe hâlindeyken, anneden bir akış başlar. Rahmetin en sıcak
kollarına
teslim edilecek olan insan, bu beraberlikte, huzur içre huzuru yaşar.
En sağlam
karargâhta, şefkati hisseder ve kendisini savunmasız bir şekilde teslim
eder.
Yüce Yaratıcısı, anne karnında, onun gözlerine, burnuna, kaşlarına
nakışlarını
atar. Ananın umutları, duâları, temiz niyetleri; insanoğlunun kalbine
işlenir.
Ne Leylâlar, ne Mecnunlar çıksa da karşısına, ana muhabbeti, tüm insan
sevgilerinin en mukaddes olanıdır. Allâh’ın bilinmesine uzanan
muhabbetlerin,
en latîf olanıdır. İlk heyecan, ilk ulvî ateş, ananın kanından,
canından
beslenerek gelir can parçasının gönlüne…
Güçlü
kollar arasında büyüyen çocuk, sığındığı bu
kolları, her daim hisseder. At nallarının şakırtılarından, eşsiz bir
tarih
yazan nice cengâverler, sırtına dokunan bu elden aldığı güçle yola
çıkmıştır.
Seherlerde seccâdeleri ıslatan, nice ana duâları vardır. O duâlar,
yakarış
hâlinde yükselirken, fethe doğru adımlar da bir bir sıralanır. İşte,
böyle bir
muhabbet akışının doğuracağı öyle bir sultan gelecektir ki, dünyaya,
onun ufukları
dünyayı sallayacaktır. Bu muhabbetin, şefkatli kollarında aktığı anne,
Osmanlı’nın hanım sultanlarından, Hatice Âlime Sultan’dır. Hatice Âlime
Sultan, “Hümâ Hatun” ismiyle anılır.
“Hümâ
”yani
cennet kuşu, devlet kuşu... Konduğu yere,
zenginlik ve mutluluk getirdiğine inanılan efsânevî Hümâ kuşu misâli,
Osmanlı’ya saâdet getiren kutlu bir annedir. II. Murat Han’la evlenerek
büyük
bir devlete vesîle oldu. Hânedânın en şerefli fethini gerçekleştirecek
olan
büyük fâtih, onun kollarında yetişecekti. M.Ö.’den itibaren 29 defa
kuşatılan,
fakat kapıları bir türlü açılamayan İstanbul’un fethi, Hümâ Hatun’un
evladı
Sultan Mehmet’e nasip olacaktı.
*
* *
30
Mart 1432, Edirne Sarayı… Yeni doğan şehzâdenin
beşiğinin başında, Osmanlı’nın ulu çınarlarından II. Murat Han ve
mânevî izini
sürüdüğü bir velî, yan yana durmaktadırlar. 2. Murat Han, hep içini
kemirip
duran arzusunu yineler:
“-Duâ
edin… Fetih, ellerimizle müyesser ola...
Konstantiniyye’de Osmanlı sancağının dalgalanışını göreyim.”
Velî,
aydınlık çehresiyle, beşikteki şehzâdeye dönerek
şunları söyler:
“-İstanbul’un
alınışını sen göremeyeceksin, Sultanım… Ben de göremeyeceğim,
ama bu beşikteki şehzâde görecek, bir de bizim bu Köse...”
Konuşturan
Allah, konuşan Hacı Bayram-ı Velî Hazretleriydi. “Bizim Köse”
dediği ise, İstanbul’un mânevî fâtihi olacak olan Akşemseddin
Hazretleri...
*
* *
Bu
mânevî müjdeyi alan Hümâ Hatun,vereceği
eğitimin, evladının ilerideki adımlarını şekillendireceğinin
farkındaydı. Bu
müjdeyle birlikte çok daha büyük ihtimam göstermeye başladı. Sütün
içine düşen
en ufak bir siyah kıl ne denli göze batarsa, o da evladına tertemiz bir
seciye
kazandırmaya gayret ediyordu. Geleceğin Fâtihlerini yetiştirmek isteyen
annelere, Hümâ Hatun, asırlar öncesinden nasıl bir mesaj veriyor bakın:
Hümâ
Hatun’a:
“-Fâtih
Sultan Mehmet’i nasıl yetiştirdiniz?” diye
sorulduğunda cevabı kısa olur:
“-Mehmet’i
emzirmeye başlarken Yâsin Sûresi’ni
okurdum... O, hep Yâsin Sûresi’ni dinleyerek büyümüştür.”
O,
Kur’ân içine biriktirdiği sevgilerini, şimdi feyiz
şebnemleri hâlinde evladına akıtıyordu.
Anneler…
Yüreği kara sevdalı, cesâretin soyağacı,
umutlarımıza rüzgârıyla yelken veren en kıymetli değerlerimiz…
Evlatlarının ilk
gönül avcıları, anneleridir. Dîn-i mübînin sevgisini, ninnilerine ve
oyunlarına
katarlar ve böylece bir insan inşâ ederler.
Hümâ
Hatun, Mehmed’ine daha beşikteyken fetih ufkunu
aşılıyordu. Kulaklarına bu müjdeye dair güzel sözler fısıldıyordu. Ve
beşiğinin
başında hep şunları söylüyordu.
“-Ben,
seni kelime-i tevhidlerle sallıyorum, sen de
Bizans surlarını sallayacaksın!”
*
* *
Peki,
Hümâ Hatun’un gönlünü kor gibi yakan bu fethi
arzulamaktaki muradı neydi? Osmanlı topraklarının genişleyip daha çok
iktidar
sahibi olması ve bundan kendi payına düşeni almak mı? Onun nasıl bir
kalbî
kıvamla bu fethi istediğini, koca Fâtih Mehmet Han’ın kendi dilinden
aktaracağımız şu sözlerden çok net bir şekilde anlamak mümkündür:
“-Biz,
İstanbul’u ona hükmetmek için değil, onun
damarlarına taze kan pompalamak için fethedeceğiz. Yılan nasıl gömlek
değiştirince rahatlar ve kendini zindeleşmiş hisseder, biz de
Konstantiniyye’ye
yeni bir gömlek hediye edecek, orada bir insanlık bahçesi vücuda
getireceğiz.
Beşeriyetin yanlış adreslerde aradığı çözümün, bu şehirde bulunacağını
göstereceğiz.
Değil
mi ki Peygamber Efendimiz; “İstanbul,
muhakkak fetholunacaktır…” diye ötelerden haber vermiş ve onu
fethedenleri
mübârek dilleriyle övmüştür; bir peygamber sözünün bizim sözlerimiz
gibi
yalnızca dünyevî, yani sathî bir anlamı kat’iyen olamaz. O, bir şeyin
olacağını
haber veriyor hedef gösteriyorsa, muhakkak ki, onun bilinen ve
görünenden çok
ötede bir mânâsı olmalıdır. O mânâ nedir, bunu çözmemiz şart.”
*
* *
İnsanlığı
kurtarmak için yola çıkıyordu Mehmet Han…
Kılıcını da bunun için kuşanıyordu. Fethin başka hangi sebebi
olabilirdi ki? O,
bu ateşli konuşmasını yaparken orada bulunan Akşemseddin Hazretleri
heyecanla,
şu sözlerle bu muhteşem tabloyu tamamladı:
“-Mekke,
fethin gülüydü. İstanbul ise gülün fethi
olacaktır. Kalplerin fethi, kalelerin fethinden çok daha üstündür.”
İşte
Sultan Mehmet’in can aynasına yansıyan muhabbetin
tezahürleriydi bunlar… Bu bahiste yalnızca anneleri olan Hümâ Hatun’un
adını
anmak, babaları II. Murat Han için elbette haksızlık olur. Çünkü o da,
anneleri
kadar şehzâdenin eğitimine titizlik gösteriyordu. Evlatları için
maddenin buudlarından
geçecek bir eğitim almasını istiyorlardı. Zihin ve kalp ahenginde
büyümesini
hedefliyorlardı. Oğulları, Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri’nin keşfinde
gördüğü “fâtih”
olacaktı. Daha özenle yetiştirilmesi gerekiyordu.
Onun
ruhunu parlatan ikinci sâik de, şehzâdenin
kıymetli hocaları olmuştur. Şehzâde Mehmet, 11 yaşında Molla Gürânî’nin
eğitimine verildi. Bu yaşlarında kendisinde çok farklı hâller
görülüyordu.
Hocasından aldığı ödevlerin hâricinde, kâğıt üzerinde gecelere kadar
çalışıyordu. O yaşta bir çocuğun kâğıtlara olan ilgisi, ancak kayık
yapıp, suda
yüzdürmekten ibarettir. Oysa küçük şehzâde, daha şimdiden karadan
yürüteceği
gemilerin plânlarını yapıyordu. Bütün bunları, annesi ve babası
tarafından
verilen ufku görmek için zikrediyoruz.
Dünyada
söz sahibi olan bir devletin başına, 18
yaşında geçirilen bir insanı konuşuyoruz. Bugünün şartlarında
değerlendirdiğimizde, bu ne kadar da imkânsız görünüyor! Demek, onun
sahip
olduğu istîdâtlar, annesi ve babası tarafından ne denli bir ihtimamla
işlenmiş
ki, karşımıza bu yaşta dahî, muhteşem bir lider karakter ortaya
çıkıyor.
İşte
istidatlara yön veren bir örnek daha… Şehzâde
Mehmet yerinde duramayan, kabına sığmayan zeki atak bir çocuktu. Bir
gün hocası
Molla Gürânî, yaramazlığından dolayı dayak atacağını söylediğinde, koşa
koşa
annesine giderek şikâyet etti. Fakat hiç ummadığı bir cevapla
karşılaştı
şehzâde:
“-Evlâdım,
hocaların vurduğu yerde gül biter.”
Annesi,
ona her zaman sultanlığın çok üstünde yer
alan, mânâ padişahlarının üstünlüğünü telkin etti. Zahmetsiz rahmet
olamayacağının bilinciyle, zorluklar içinde kalmasından hiç rahatsızlık
duymadı.
Babası
II. Murat Han da aynı tavrı gösteriyordu; II.
Murat Han, “padişah oğlu” olduğu için şımarmasın diye, şehzâdenin gözü
önünde
hocalarına kendini azarlatmıştı.
Peygamber
muhabbeti gönlüne taht kuran baba, kutlu
müjdenin Konstantiniyye semâlarında yankılandığı günü görebilmek için
oğlunu 12
yaşında tahta çıkarmıştı. Daha sonra padişah koltuğuna oturan Sultan
Mehmet,
Haçlılar’ın sınırları tehdit ettiğini öğrenince, âcilen bir mektupla
babasını
tahta çağırdı.
Anne
ve babanın muhabbet birliği, küçük şehzâdeye
güneş parlaklığıyla yansıyordu. Ebeveynin en mâhir sanatı, çocuğundaki
istidatları doğru yönlendirmektir. Hümâ Hatun evlâdında gördüğü
cesâret, zekâ,
heyecan ve enerjiyi hep dîn-i mübinin yayılmasına yardım yolunda
yönlendiriyordu. Cesâret ufkuna yelken veren, bu firâsetli annenin,
duâları ve
sözleriydi. O, evladına hep şöyle bir ideal noktası gösterdi: Şiddet
göstermeksizin kuvvet sahibi olmak, zayıflığa düşmeksizin yumuşaklık ve
şefkat
sahibi olmak!..
Annesinin
dilekleri kabul oldu. Tarih şâhittir ki,
Sultan Mehmet’in İstanbul’un fethinden sonra gayr-i müslimlere bu
ölçüyle
muâmele etti.
Ruh
yelkeninin ikinci kanadı ise, hocası Akşemseddin
Hazretleri oldu. Şehzâdeyi, gecikmeden, onun eğitimine verdiler.
Akşemseddin
Hazretleri, keskin nazarlarını kıymetli talebesinden bir an esirgemedi.
Sultan
Mehmet, hocasının gülşeninde atılan mârifet ve ihlas tohumlarıyla, koca
bir
çınar olmaya doğru filizleniyordu. Çınar heybetinde, gül zerafeti… Bu
sebeple,
o meşhur konuşmasını yaptığı gün, Hocası, İstanbul’un fethi için “gülün
fethi” diyecekti.
Üç
kıta üzerinden dünyayı yönetiyordu, fakat tekbir
aldığında âlemi arkasına atan bir kalbin sahibiydi Fatih Sultan
Mehmet... Kalp
pusulası değişmiyordu. Onun hayran olduğu, sırmalı kaftanlar içindeki
makam
sahipleri değildi. Hayran olduğu, derviş kıyafetleri içinde, önünde
nurdan bir
sütun hâlinde uzanan hocası Akşemsettin Hazretleri idi.
Evet…
Evlâdına abdestsiz dokunmayan ananın, nezîh
kokulu duyguları… Ve insanlığın kurtuluşunda yükselen bir cihan
padişahı… Her
şey bu ellerden geçiyor. Zâlimleri büyüten de, fazilet semalarında
yükselen
sultanları yetiştiren de bu eller… Her şey, onlara bakıyor.
Demek
ki, önce kalplerde ihlâs kaleleri dikiliyor, o
kalelerden de dünyalar fethediliyor, İstanbul’un fethinde olduğu gibi…
“Ana
gibi yâr, İstanbul gibi diyar olmaz sözü”, bu mânâya ne kadar da
yakışıyor!
Hümâ Hatun’umuzun şu sözleri, hep kulaklarımızda yankılansın:
“-Evladım
ben seni kelime-i tevhidlerle sallıyorum,
sen de Bizans surlarını sallayacaksın.”
Dünyayı
sallayacak ihlâs kalelerini diken annelerden olmak istemez
misiniz? Hümâ Hatunlardan birisi olmak niyazıyla…
Ayşegül Zobi
Şebnem Dergisi,
Böyle Dua Edilir mi?
Böyle
Dua
Edilir mi?
Merhum
Nasreddin Hocanın, ( Allah’ım bu
sıkıntıyı benden alma ) diye dua
ettiğini duyanlar,
Hocaya sorarlar:
- Niçin
böyle dua ediyorsun, sıkıntının kalması için hiç dua edilir mi?
Hoca
cevap verir:
-
Allahü teâlâ her sıkıntıdan sonra ferahlık, her ferahlıktan sonra
sıkıntı vaad ediyor. Ben bu sıkıntıya alıştım, yeni gelecek sıkıntının
ne olacağını bilmiyorum, ya sabredemeyeceğim bir sıkıntı olursa. Onun
için bu sıkıntının kalması için dua ediyorum.
Dua Aynı Dua Ama
Muhyiddîn-i
Arabî (kuddise sırruh) hazretlerinden:
Fakirin
biri,
bir ağaç dibinde gölgelenmekte olan Hz. Ali (r.a.)'ye gelir,
ihtiyaçlarını arz
eder:
-
Çoluk-çocuk
sıkıntı içindeyim, ne olur bana biraz yardımda bulunun, der.
Hz. Ali
(r.a.)
hemen yerden bir avuç kum alır, üzerine okumaya başlar. Sonra da
avucunu açar
ki, kum tanecikleri altın külçeleri hâline gelmiş...
- Al,
der
fakire. İhtiyacını karşıla!
Fakirin
gözleri
yerlerinden fırlayacak gibi olur:
- Allah
aşkına
söyle yâ Emîre'l-mü'minîn! Ne okudun da kum tanecikleri altın oluverdi?
der.
Hz. Ali (r.a.) anlatır:
-
Kur'ân-ı
Kerîm, Fâtiha sûresine gizlenmiştir. Bende Kur'an-ı Kerîm'i okudum,
yani Fâtiha
sûresini okudum bu kumlara...
Bunu
öğrenen
fakir durur mu? O da bir avuç kum alır ve başlar okumaya. Okur, okur,
okur...
Ama kumlarda bir değişiklik yoktur. Altın filan olmuyor, aynen
duruyor. Tekrar
gelir ve İmam Ali kerremallâhü vechehû hazretlerine:
- Ben de
okudum, ama birşey değişmiyor; kumlar altın olmuyor, der. Emîrü'l-
Mü'mînin Hz.
Ali (r.a.) boynunu büker, mahcup bir edâ ile cevap verir:
- Ne
yapayım,
der. Duâ aynı duâ; ama, okuyan ağız aynı değildir! Duâ tamam; lâkin,
okuyanın
ihlâsı ve teveccühü tamam değildir!..
İşte
bütün
mesele buradadır. Okuyanın ihlâsında ve teveccühünde... Aynı duâ; aynı
îman,
aynı İhlâs ve aynı teveccühle okunacak ki, aynı netice elde
edilebilsin. Yoksa
kumu altın yapmak gibi bir iksire sahip olabilmek mümkün olmaz
Fazilet
Takvimi
1997
Dua Edersen
Bir gün Kettânî, namaz
kılarken bir hırsız gelip, omuzundaki elbisesini
aldı ve satmak için pazara götürdü, ama eli derhal kurudu. Ona;
"Senin
yapacağın iş, bunu geri verip, sâhibinin duâsını almandır. Senin için
duâ ederse, Allahü teâlâ senin elini iyileştirir" dediler.
Bunun
üzerine hırsız geri geldiğinde, Kettânî hâlâ namazda idi. Aldığı
elbiseyi Kettânî'nin omuzuna koydu ve namazını bitirinceye kadar oradan
ayrılmadı. Namazını bitirince ayaklarına kapanarak yalvardı ve hâlini
anlattı. O zaman Kettânî;
"Allah'a yemîn ederim ki elbisemin ne
götürülmesinden, ne de getirilmesinden haberim var." dedi ve;
"Allah'ım! O, onu götürmüş ve getirmiş, sen de ondan aldığını geri
ver." diye duâ edince, hırsızın eli iyileşti.
Dua'nın Gücü
" Ey
iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin. Çünkü Allah
muhakkak sabredenlerle beraberdir. " (el-Bakara,
153)
Evleneli
15 yıl olmuştu. Eşi anlayışlı, çocuklarına düşkündü. Biri kız, ikisi
erkek, cennet çiçeklerini andıran üç tane çocukları vardı. Mutluydular.
Her ne kadar kıt kanaat geçinseler de mutlulukları her şeye
katlanmasını kolaylaştırıyordu.
Bir gün
Rahime Hanım, eşine:
"-Oğullarımızı
sünnet ettirelim artık, büyüdüler." dedi.
Eşi ise
buna karşı çıktı. İstiyordu ki, sünnet merasimi, mevlitli bir düğün
şeklinde olsun. Çocuklar da hevesini alsın...
Gel gör
ki, asgarî ücretle çalışıyordu ve buna imkânları yoktu. En sonunda
hanımının ısrarlarına dayanamayıp, çocukları bölgedeki hayır
sahiplerinin yaptığı toplu bir sünnette ücretsiz olarak sünnet
ettirdiler. Büyük oğulları bir hafta içinde iyileşip, eski sağlığına
kavuştu.
Dokuz
yaşındaki küçük oğlu ise bir ay aradan sonra zoraki kalkabildi. Ve
birkaç gün sonra ateşlendi. Ardından eklem yerleri şişmeye başladı. Bu
arada on kilo birden almıştı. Parasızlıktan doktora götüremediler. Üç
ay ağrı kesicilerle durdurmaya çalıştılar, olmadı. Sonunda borç parayla
doktora götürdüklerinde sanki dünyaları başlarına yıkıldı. Çünkü
ciğerpâreleri kan kanseriydi. Bir senede iyileşir umuduyla tedaviye
başladılar, üç yıl devam ettiler. İlaçlar ve tedavi masrafları, çok
pahalı olduğu için tedaviyi durdurmak zorunda kaldılar. Bu zaman
zarfında ellerindeki azıcık birikimleri de sabun köpüğü gibi eriyip
gitti. Yıkılan ümitleri, âilede başlayan huzursuzluk da başlı başına
yıkıma uğratmıştı hepsini...
Rahime
hanım, bir yandan eriyen oğluyla birlikte eriyor; bir yandan da
duâlarla yaptığı çeşitli otları gözyaşlarıyla oğluna içiriyor ve:
"-Hadi yavrum iç, şifayı verecek Allâh. O diledi mi, bütün dertlere her
şey ilaç oluverir diye..." telkinler veriyordu.
Zavallı beyi de çaresizlikten bunalmış, gülen yüzü, âilesine ve hasta
oğluna karşı âdeta diken olmuştu. Rahime hanım artık eşini tanıyamaz
olmuştu. Oğlunun hastalığını hep Rahime hanımdan biliyordu. Rahime
hanım, güleryüz ve müsâmaha gösterdikçe iyice suçlu oluyordu. Oğlunu
yatakta gördükçe:
"-Borçlardan bıktım, siz beni âleme rezil ettiniz!..Ben bunun altından
nasıl kalkarım?" diye eline geçirdiği sopayla hasta oğlunu dövmeye
başlıyordu.
Ana yüreği dayanamıyor, elinden yavrucuğunu almaya çalışınca; kocası
ikisini de dövüp sokağa atıyordu. Sabaha kadar ana-oğul sarmaş dolaş
ağlayarak geceyi dışarıda geçiriyorlardı. Rahime hanım hep Rabbine
sığınıp duâ ediyordu:
"-Ey merhametlilerin merhametlisi Allâh'ım! Senden başka kapım yok.
Bütün kapılar kapandı. Bak, senin mülkünde çaresiz, sana sığınıyorum,
yavruma şifâ ver!"
Rahime hanım, kapının önündeki sedirin altına battaniye saklamaya
başladı. Bazı geceler dışarı atılınca oğlunu battaniyeye sarıyor ve
birlikte kapının yanındaki sedirde geceliyorlardı.
Sıkıntılar
bitmiyordu. Rahime hanım annesine gidip yardım istedi. Annesi ise:
"-Çocuklarını
bırakıp gel, ben sana bakarım." deyince, dünyası bir kere
daha yıkıldı. Yavrularını kime, nasıl bırakabilirdi?!. Buna yüreği
nasıl dayanırdı. Son bir ümit, kaynanasına müracaat etti. O ise
duymazdan geldi, ilgilenmedi bile...
Bütün
bu sıkıntılara daha fazla dayanamayan Rahime hanım, ümitsizlik içinde
beş vakit namazını aksatmaya başladı. Artık her şeyden, herkesten
nefret etmeye başlamıştı.
İşte bu sıralarda sâliha bir komşusu zekat ve fitre paralarını
toplamış, bir kap yemekle onu ziyarete gelmişti. Zaten sâliha komşuları
da olmasa aç geçecekti bütün günleri. Nasihat etmeye başladı Rahime
hanıma:
"-Bak
Rahime kardeş, biz sana ne kadar yardım etsek, bizimki sınırlıdır. Ama
Rabbimizin hazinesi hudutsuz... Sen O'na bağlan, O'ndan iste. Bol bol
namaz kıl, duâ et. Teheccüdlerde bir ana olarak çal o kapıyı. Rabbimiz
seni kesinlikle geri çevirmez. Onun merhameti, senin oğluna olan
merhametinden daha fazladır." diye teselli etti.
Rahime
hanım, Allâh'tan kendisine sabır ihsan etmesini diliyordu, yavrusu için
şifâ, eşi için de merhamet!..
Sıkıntılarla
dolu bu üç sene hepsinden pek çok şey götürmüştü. Kocası daha önceleri
iyi bir insan olmasına rağmen namaz kılmazdı. Şimdi ise çaresizlik,
başkasına muhtaç olmak, iyileşmeyen hastalık iyice çileden çıkarmış ve
Rahime hanımın yapmış olduğu ibâdetlere karşı alay etmeye kadar
götürmüştü, onu... Bir gün sinirleri iyice boşalan kocası, Rahime
hanım, gözü yaşlı namaz kılıp duâ ederken kendisiyle alay edip:
"-Sen
bol bol havaya konuş, ağla, sana kim yardım eder." deyip kahkaha attı.
O ise
daha bir azimle duâya sarılıyor ve şifalı bitkilerden deniyordu.
"-Rabbim
şu otları vesile kıl, şifâ ver." diye niyaz ediyordu.
Başka
bir gün beyi:
"-Yokluktan
bıktım, boşanalım." demek zorunda kaldı. Rahime hanım ise
her fırsatta:
"-Sabredelim."
diyor ve bir taraftan yaptığı el işiyle evin geçimine
yardımcı olmaya çalışıyordu.
Rahime hanım, birgün çevresinden bulduğu parayla oğlunu kontrole
götürünce, doktorlar tahlil sonuçlarını mucize olarak değerlendirdiler.
Allâh, Rahime hanımın duâlarını kabul etmişti. Yavrucuğunun hastalığı
iyileşmişti.
10 gün
sonra Ankara'dan, hastahaneden aradılar ve hastalığının tekrarlamaması
için bir ilaç geldiğini ve bu ilacı mutlaka kullanması gerektiğini
söylediler. İlacın fiyatı ise o günkü fiyatlarla yediyüz otuz milyondu.
Rahime hanımın, duânın gücüne inanmak istemeyen kocası ise sevinç
gözyaşları içinde:
"-Duâ
et hanım, senin duâlarınla buluruz inşâallah." diye çalmadık kapı
bırakmadı.
Uzun
süredir herkesi kuşatan ekonomik sıkıntılar sebebiyle kimseden ses
çıkmadı. Birgün hastahâneden bir hemşire arayıp:
"-Ben
sizin için iki yüz milyon topladım, siz ne kadar buldunuz." dedi.
Hiç
bulamadıklarını söyleyince, onlara:
"-Haftaya
Cuma gününe kadar tamamlayın, haydi siz de biraz gayret
gösterin." dedi hemşire.
Komşularından bir hanım, bir bilezik bağışlamaya söz vermişti. Sonra
bir bahane uydurarak vaz geçti.
Perşembe
günü olmuş, hiçbir kuruş bulamamışlardı. Bilezik vermeyi vaad
eden komşusu o akşam kendilerine uğradı ve yeni bir teklifte bulundu.
"-Ben
oğlumu evlendireceğim, size yardım edemem. Yalnız sizin şu hiç
kullanmadığınız çamaşır makinesiyle fırını satın alarak yardım etmiş
olayım." dedi.
"-Kaç
para verirsin." dediklerinde;
"-İkisine
100 milyon veririm!.." dedi.
Rahime
hanımın deterjan parası bulup da hiç kullanamadığı bu makineyi; açgözlü
komşusu böyle bir zor zamanda, yok fiyatına almak istiyordu. Çaresizlik
içinde sattılar. Rahime hanım ağladı, yüreği yanmıştı. Kötü komşusunun,
kendilerinin zor günlerini istismâr etmesi gücüne gitmişti.
Son bir
ümitle, Safranbolu'da oturan bir tanıdıklarına telefon açıp onlardan
yardım istediler. Onlar da:
"-Ümit
vermiş olmayalım, ama araştıracağız." dediler. Rahime hanıma, beyi:
"-Uğraşma,
kimse yardım etmez!" diyordu. Rahime hanım gözyaşları içinde
duâya yöneldi.
Gece
geç saatlerde telefon çaldı. İsminin Zehra olduğunu söyleyen bir hanım,
adreslerini isteyip âcil para göndermek istediğini söyledi. Ankara'ya
gidecek yol paraları olup olmadığını sordu, Zehra hanım.
Rahime
hanım, utanarak:
"-Yok!.."
deyince, yol masrafı için de ayrıca para gönderdi.
Hemen
hastahaneye telefon açıp parayı bulduklarını söylediler. Gözyaşları ve
şükür duâları arasındayken bir zarf geldi, içindeki para da tamdı.
Sabahın
ilk ışıklarıyla otobüse binilip hep birlikte hastahaneye gidildi.
Rahime hanımın oğlu, ilk kez ağlamadan sedyeye yattı ve:
"-Anneciğim
bu son, bir daha gelmeyeceğiz değil mi? Allâh bana para
gönderen teyzeden râzı olsun, onun da en zor ânında yetişsin!" dedi.
Anne-babası
da gözyaşları içinde duâya iştirak ettiler.
Hastahanede geçen birkaç günden sonra Rahime hanım, oğluyla eve
geldiklerinde, kızı ve oğlu sevinçle karşıladı gelenleri...
Rahime
hanım, babalarının nerde olduğunu sordu. Çocuklar da iki gündür ekmek
alamadıklarını, babalarının evdeki bakır tencereleri satıp ekmek
getireceğini söylediler. Derken babaları geldi. Gözleri gülüyordu. 10
tane ekmek almıştı. Sevinç içinde:
"-Yanına
bir çay demleriz, bu gün doyacağız çocuklar..." dedi. "Allâh'a
şükür, zor günler geride kaldı."
Rahime
hanım, günlerce uykusuz kaldığı için kanepede uyuyup kalmıştı.
Gözlerini açtığında beyi, gözyaşları içinde namaz kılıyordu. Namazdan
sonra ellerini kaldırıp:
"-Rabbim
beni affet, uzun ömür ver. Çalışayım borcumu ödeyeyim, sana
iyi bir kul olayım. Rabbim sâliha eşimden de râzı ol, eğer onun sabrı
ve Sana olan tevekkülü olmasaydı, ne yapardım?!. Bize para gönderen
tanımadığımız kuluna da daha bol mal-mülk ver, hayır ve hasenâtını da
devam ettir. Âmin." dedi.
"(Rasûlüm!)
De ki: (Kulluk ve) yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye değer
versin?"
(el-Furkan, 22)
Kaynak : Şebnem Dergisi
Duanın Sınırsız Gücü
Ammar oğlu Mansur bir gün kalabalık bir
mü'min topluluğuna yakıcı ve tesirli sözlerle vaaz ediyor, onları
aydınlık Allah yolunda mücadele edip son nefeslerine kadar kalmaya
davet ediyordu. Dinleyicilerin arasından bir yoksul ayağa kalkarak
Ammar'a yaklaştı ve:
- Çok muhtaç durumdayım, bana dört lira para verirmisiniz? dedi.
Bunu üzerine kendi
cebinde dört lirası bulunmayan Ammar halka dönerek:
- Ey mü'minler!.. Bu
arkadaş dara düşmüş dört lira para istiyor, bende yok. Bu parayı
içinizden kim verecek? Verene dört ayrı iyi dua edeceğim, dedi.
Caminin bir köşesine sıkışmış bir siyah köle, için için
Ammar'dinliyordu. Bir yahudinin kölesiydi. Yanında da sadece topu topu
dört lirası bulunmaktaydı. Ayağa dikildi ve:
- Ey üstadım! Bana
dilediğimce dört dua yapman şartıyla sana dört lira veririm, dedi.
style="font-family: cambria;">
Gerçektende köle dört
lirasını Ammar'a verdikten sonra şöyle söyledi:
- Ey üstad!.. Ben
köleyim, efendim de bir yahudi, efendimin Müslüman olması, beni de azad
edip hürriyetime kavuşturması için ALLAH'a dua et. Ayrıca ben yoksul
bir kimseyim,Allah'a yalvarıp yakar da yaygın lutfuyla bana zenginlik
versin. Bir de çok günahkarım. Günahlarımın affı için Allah'a yalvar.
Bu dileklerini
sıralayıp da parayı Ammar'a teslim eden köle, Ammar'ın da duasını
dinledikten sonra evine döndü. Efendisi yahudiyi görür görmez camide
geçen olayı kendisine aksetti.
Yahudi daima iyiliğini
gördüğü ve iyiliğinden başkaca bir harekette bulunmayacağına kesinlikle
inandığı imanı bütün kölesinin bu durumu karşısında sevinç gözyaşları
dökmeye başladı ve:'
- Seni azad ettim. Şu ana kadar ben senin efendin idim. Ama bundan
böyle sen benim efendimsin, dedi.
Ardından da '' Eşhedü en la ilahe
illallah ve eşhedüenne Muhammeden abdühü ve Resûlüh (Görmüş gibi
inanırım Allah tan başka İlah Yoktur ve Muhammed O'nun kulu ve
elçisidir.) diyerek aydınlık Allah yoluna girdiğini mühürledi.
Yeni mümin olmuş
Yahudi, kölesini bütün mal ve servetine ortak ettiğini bildirdi ve
sözlerini şöyle bağladı:
- Dördüncü dileğinize gelince o benim elimde olan bir şey değil. Çünkü
affetmek ancak Allah' mahsustur. Fakat bana karşı bir kötülüğün oldu
ise, ben onu affediyorum.
Bu hadise böyle
biterken köle gökten yükselen bir ses duydu. Sesin sahibi şöyle
diyordu:''Her ikinizi de Cehennem ateşinden azad ettim Sizi bütün
günahlarınızdan arıttım. Bundan böyle sınırsız yardımım sizinle
beraberdir. Müjdeler olsun!"
Revnakul Mecalis
Duaya Kim Amin Dedi
Duaya Kim Amin Dedi
Süleyman (as) 'ın zamanında kıtlık oluyor. Hayvanlar toplanıp Süleyman
(as)' da dua ediyor.Bütün hayvanlar duasına Amin diyorlar. Fakat
beklemelerine rağmen yağmıyor. Bu sefer karınca dua ediyor. Hz.Süleyman
(as) Amin diyor. O anda yağmur yağmaya başlıyor.
Hz. Süleyman (as) diyor ki:
-Ya Rabbi ben ki senin peygamberinken dua ettim fakat yağmur yağmadı.
Şu karınca dua etti de yağmur yağmaya başladı.
Allah (cc)'da cevaben :
- Ey Süleyman ! Peki bu duaya kim amin dedi ? " buyurmuştur .
Sır burada ....
Günahkar Ağızdan Çıkan Dua
Bir
kâfilede bulunan insanlar, Ebü'l-Hasan
Harkânî hazretlerinin huzûruna gelip;
-Yollar korkuludur. Bize bir duâ öğretiniz, diye istirhâm edince;
buyurdu ki:
- O zaman, Ebü'l-Hasan'ı hatırınıza getiriniz!
Bu
söz,
gelenlerin hoşlarına gitmedi. Yolda eşkıyâ,
önlerine çıktı. Hepsinin mal ve metalarını aldı. Yalnız, Ebü'l-Hasan-ı
Harkânî
hazretlerini hatırlayan bir kimsenin malına zarar gelmedi. Bu hâle
arkadaşları
şaşıp, sebebini sorduklarında;
-Ebü'l-Hasan-ı
Harkânî'yi hatırladım ve kurtuldum,
cevâbını aldılar.
Gelip durumu Ebü'l-Hasan hazretlerine anlattılar. Ve;
-Biz Allah'tan yardım istedik, eşkıyâlar bizi soydu. Fakat seni
hatırlayıp,
senden yardım isteyen şu arkadaş kurtuldu. Bunun hikmeti nedir? diye
sordular.
-O arkadaşınızı kurtaran, Allahü teâlâdır. Günahkâr ağızdan çıkan duâyı
cenâb-ı
Hak kabûl etmez. Bunun için siz Allah'a yalvardığınız zaman duânız
kabûl
olmadı. Bu arkadaşınız beni hatırlayıp imdât isteyince, ben de Rabbime
duâ
ettim; "Yâ Rabbî! Şu kulunu içinde bulunduğu belâdan kurtar." dedim.
Rabbim benim duâmı kabûl ettiği için, o arkadaşınız kurtuldu. Mesele
bundan
ibârettir." buyurdu.
Küçük Bir Çocuk ve Dua
Deniz
kenarına oturmuş, gözlerinide ilerdeki bir noktaya dikmişti. Belki de
bir saattir öylece duruyordu. Onun bu hâli, alışveriş için balıkçı
sandallarının kıyıya dönmesini bekleyen bir ihtiyarın dikkatini çekti.
Yaşlı
adam, seke seke onun yanına gidip:
- Merhaba delikanlı!. dedi. Bu gün deniz çok harika değil mi?
Küçük çocuk, başını çevirmeden;
- Ama rüzgârlı, dedi. Topum denize düşünce sürükleyip götürdü.
Adam, çocuğun yanına oturup:
- Eğer biraz genç olsaydım, yüzüp onu alırdım!. dedi. Ama şimdi adım
bile
atamıyorum.
Küçük çocuk, ona cevap vermedi. Ve kıyıdan uzaklaşan topunu daha iyi
görebilmek
için, hemen yanındaki tümseğe çıktı.
Yaşlı adam, sakin bir ses tonuyla:
- Ümidini hiçbir zaman kaybetme!. dedi. Bence dua etsen çok iyi olur.
Çocuk, büyük bir sevinçle:
- Dua etsem topum geri gelir mi? diye sordu. Denize düştüğü yeri bilir
mi?
- Allah isterse eğer, ona öğretir!. dedi ihtiyar. Topun geri gelmese
de,
duaların sevabı sana yeter.
Küçük çocuk, yaşlı adamın sözlerini biraz düşündükten sonra, her
okuduğunda
dedesinden bahşiş kopardığı duaları ard arda sıraladı. Daha sonra da,
topun
dönmesi için Allah'tan yardım istedi. Ama üzüntüsü azalmamıştı. O topa
bir sürü
para harcamış, bayram parasını bile ona katmıştı. Şimdi artık tek
şansı, bazen
olduğu gibi, rüzgârın âniden yön değiştirmesiydi. Ama deniz çok
büyüktü, topu
ise küçücük. Akşam üstü hava biraz daha sertleşti. Ve güneş batmak
üzereyken
sandallar döndü. Çocuk, eve gitmek istemiyordu. Bu yüzden de ihtiyarla
birlikte
oyalandı.
Yaşlı adam, hep aynı balıkçıdan alışveriş yapardı. Sonunda onu bulup:
- Avınız inşallah iyi geçmiştir!. dedi Eğer varsa, birkaç kilo
alabilirim.
Sandaldaki adam, bir kova içindeki balıkları gösterip:
- Zaten ancak o kadarcık tutmuştum, dedi. Denizde "av" diye bir şey
kalmadı.
- Dua etmeyi denediniz mi? diye atıldı çocuk. Ümidinizi sakın
kaybetmeyin!.
Balıkçı için her şey tesadüftü. Bunun için de "rasgele" derlerdi. Ama
şimdi bir şey hatırlamıştı. Yıllar yılı unuttuğu bir şeyi. Çocuğun
yanaklarını
okşarken:
- Dua ha!. diye mırıldandı. O zaman tutar mıyım?
- Tutamasanız bile, duaların sevabı size yeter, dedi çocuk. Bunu yeni
öğrendim.
Balıkçı, böyle bir sözü ilk defa duyuyordu. Başını ağır ağır
sallayarak:
- Ben de yeni öğrendim!. diye gülümsedi. Üstelik de küçük bir
öğretmenden.
Çocuk, bu sözlerden çok hoşlanmıştı. Artık topun gitmesine üzülmüyordu.
Yanındaki yaşlı adam ona bir göz kırparken, balıkçı tekrar sandala
yöneldi ve
ağların üzerindeki eski örtüyü açtı. Bir top vardı orada. Henüz ıslak
olduğundan,
ışıl ışıl parıldayan bir futbol topu. Balıkçı, onu çocuğa uzatıp:
- Öğretmenlerin hakkı hiç ödenmez!. dedi. Bunu biraz önce denizde
buldum!.
Küçük çocuk, rüyada olmalıydı. Hiç beklenmedik şeylerin yaşandığı bir
rüya.
Aceleyle sağa sola bakındı. Ama her şey gerçekti. Balıkçı da, sandal
da,
ihtiyar da... Topu ise, işte ellerindeydi. Ona sıkıca sarılıp:
- Bir daha benden izinsiz gezmek yok!. dedi. Ya dua etmeseydim ne
olurdun o
zaman?
SİZLERDE
DUA ETMEYİ DENEDİNİZMİ SIKINTILI
ANLARINIZDA?... BELKİ DUALARINIZ HEMEN GERÇEKLEŞMEYEBİLİR AMA O
DUALARIN SEVABI
YETER SİZLERE... YENİ ÖĞRENDİM BENDE.... DUA EN KIYMETLİ BİR HAZİNE
BİZİM
İÇİN.. BİTER DİYE KORKMAYIN İSTEDİĞİNİZ KADAR KULLANIN... ÖYLE BİR
HAZİNE Kİ
SINIRSIZ VE KARŞILIKSIZ VERİLMİŞ HEMDE...
Musa (a.s) ile Yağmur Duası
Bir zamanlar İsrail oğulları, büyük
bir kıtlıkla karşılaşmıştı. Uzun zamandan beri bir tek damla bile
yağmur düşmüyor, yapraklar sararıyor ve toprak susuzluktan yer yer
çatlıyordu. Bunun üzerine bir gün Hz. Mûsa (a.s.) kendine inananları
alıp yağmur duasına çıktı. Tam üç gün yağmur yağması için başta Hz.
Mûsa (a.s.) olmak üzere, bütün müminler Allah'a dua ettiler ve niyazda
bulundular. Fakat bir türlü yağmur yağmıyordu.
Bu durumda Hz. Mûsa
(a.s.)
merak ederek düşünmeğe başladı. Yüce Allah (c.c.) bizim dualarımızı
acaba niçin kabul buyurmuyor, yoksa büyük bir günah mı işledik?
Şeklinde düşünürken Allah'a şöyle yalvardı: "İlâhi! Senin kulların üç
günden beri sana el açıp diz çökerek dua ediyorlar! Sen ise onların bu
samimi ve içten yalvarışlarını duymuyor, onların duasını kabul
buyurmuyorsun."
Hz. Mûsa'nın bu içten
seslenişi karşısında yüce Allah (c.c.) kendisine vahy ederek şöyle
buyurdu: "Ey Mûsa! Ben içinde ara bozmak için söz taşıyıcılık eden bir
insanın bulunduğu bir cemaatin duasını kabul etmem." Böylece Hz. Mûsa,
üç günden beri yapılan dua ve niyazların kabul edilmeyişinin gerçek
sebebini öğrenmiş bulunuyordu. Fakat bu kim olabildi? Bunu öğrenmek
için Allah'a şöyle niyazda bulundu: "Ya Rab! Yaptığımız duaların kabul
edilmemesine sebep olan ve içimizde bulunan söz taşıyıcı kimdir? Onu
bize bildir ki, hemen kendisini aramızdan çıkaralım ve sana tertemiz
müminler olarak niyazda bulunalım" deyince, yüce Allah (c.c.) şöyle
karşılıkta bulundu: "Ben sizi söz taşıyıcılıktan men ediyorum, bundan
kaçınmanızı istiyorum, böyleyken ben nasıl olurda onu size haber vermek
sûretiyle söz taşıyıcı durumuna düşmüş olabilirim?
Bunu yapmam. Ancak
siz hepiniz birden tövbe ediniz ve bundan sonra bana yalvarınız."
Daha sonra Hz. Mûsa
(a.s.) ve kavmi aynı şekilde yapınca semâ'dan bardaktan dökülürcesine
yağmur yağmaya başladı.
Neden Hep Aynı Dua
Gencin
birisi Kabe'de hep,
- "Ey doğruların yardımcısı
olan Allah'ım, Ey haramdan sakınanların
yardımcısı olan Allah'ım, sana hamdü sena ederim," diye dua eder.
Bu durum herkesin dikkatini çeker. Birisi:
- "Neden hep aynı duayı yapıyorsun, başka birşey bilmiyor musun?," der.
O da anlatır:
Yedi sekiz sene önce yine Kabe'de iken içi altın dolu bir torba buldum.
Tam bin altın vardı. İçimden bir ses:
- "Bu altınlarla, şunları şunları yaparsın" diyordu. Hayır dedim kendi
kendime. Bu benim değil. Başkasının malı, kullanmam haram olur dedim.
Bu sırada birisi
- "Şöyle bir torba bulan var mı?" diye bağırıyordu. Çağırdım onu.
- "Nasıl bir torbaydı? İçinde ne vardı?" diye sordum. Torbayı tarif
etti ve "İçinde bin altın vardı" dedi.
- "Torban burada." diyerek verdim. Adam torbayı açıp bana otuz altın
verdi. Pazara gittim. Temiz yüzlü genç bir esiri överek satıyorlardı.
Gencin temizliği dikkatimi çekti. Yanlarına gittim,
- "Bu köle için ne istiyorsunuz?" dedim. "Otuz altın dediler". Adamdan
aldığım otuz altını verip genci satın aldım. Bir iki yıl geçti. Genç
çok çalışkan, çok edepli idi. Onu aldığıma çok memnun olmuştum. Bir gün
onunla giderken karşıdan iki üç kişi geliyordu. Genç bana dedi ki,
- "Efendim, ben Fas emirinin oğluyum. Bu gelenler babamın adamları.
Beni buldular. Senden beni satın almak isterler. Sen iyi bir insansın.
Onlara otuz bin altından aşağıya satma." dedi. O kişiler yanıma geldi.
- "Bu esiri bize satar mısın?" dediler. "Satarım." dedim. "Altmış altın
verelim." dediler. Ben de "Olmaz." dedim.
- "Sen bunu pazardan otuz altına almadın mı? Biz sana iki mislini
veriyoruz" dediler.
- "Öyleyse gidin pazardan alın." dedim. Arttıra arttıra yirmibin altına
kadar çıktılar. Otuzbin altından aşağı olmaz dedim. Çaresiz kabul
ettiler. Ben o otuzbin altın ile işyerleri açtım. Ticaret yaptım. Daha
çok zengin oldum. Bir gün bana arkadaşlarım,
- "Çok zengin bir ailenin iyi bir kızı var. Babası yeni vefat etti.
Onunla seni evlendirelim." dediler.
- Ben de "Olur." dedim. Nikah kıyıldı. Deve yükleri çeyizini
getirdiler. Çeyiz arasında bir torba dikkatimi çekti. Kıza, "Bu nedir?"
dedim.
- "İçinde 970 altın var. Babam Kabe'de bunu kaybetmiş. Bulan gence
otuzunu vermiş. Kalanını da bana hediye etti. Çeyizine koyarsın dedi"
diye anlattı. Demek ki bulduğum altınlar benim rızkım imiş. Vermese
idim haram yoldan gelecekti. Şimdi helal yoldan yine bana geldi. Bana
yardım edip haramlardan koruyan, nice nimetler ihsan eden yüce Rabbim'e
hamd ederim.
Üzerimize Değil Çevremize Yağdır
Bir Cuma günü Resûlüllah (sav)
ayakta hutbe
okurlarken bir adam Mescid'e
girip:
- Ey Allah'ın Resulü! kuraklık ve kıtlıktan
mallar helak
oldu, yollar kesildi sefere çıkılmaz oldu. Allah'a duâ et de bize
yağmur versin,
der.
Resûlüllah
(sav) ellerini kaldırdı sonra
buyurur:
(Allâhümme
eğisnâ, Allâhümme
eğisnâ,
Al-lâhümme eğisnâ). "Allah'ım bize yağmur ver, Allah'ım bize yağmur
ver, Allah'ım bize yağmur ver."
Gökte
ne bir bulut ve ne de bir bulut parçası
vardı. Birden dağın
arkasından kalkan şeklinde bir bulut çıkar. Göğü ortaladığı zaman
yayılır.
Sonra yağmur yağmaya başlar. Bir hafta yağmurdan güneşi görülmez.
Sonra
ertesi cuma, aynı adam gelir.
Resûlüllah
(sav) ayakta hutbe okuyordu.
Adam
:
-Ey
Allah'ın Resulü! yağmur felâketinden
mallar helak oldu, yollar kesildi.
Allah'a duâ et de yağmuru bizden kessin, der.
Bunun
üzerine Resûlüllah (sav) ellerini
kaldırdı, sonra şöyle buyurur:
(Allâhümmehavâleynâ
ve lâ aleynâ.
Allâhümme ale'lâkâmi ve'zzirâbi ve butûni'l-evdiyeti
vemenâbiti'ş-şeceri).
"Allah'ım!
Üzerimize değil, çevremize yağdır. Allah'ım! Tepelere, dağlara,
vadilerin
yataklarına ve ağaçların diplerine yağdır”
Hemen
yağmur kesilir. Ortalığı güneş kaplar.
Zalime Dua
Bağdat'ta
duâsı makbul olan bir derviş zuhûr ettiği
haberi yayılmıştı. Bunu, o şehrin vâlîsi bulunan Haccâc-ı Zâlim'e de
haber
verdiler.
İnsanlara
zulmüyle tanınmış, acımasız bir vâlî olan Haccâc, dervişin hâlini
merak ederek, huzuruna çağırttı. Derviş, askerlerin ve cellatların
arasında
Haccâc'ın karşısına getirildi.
Haccâc:
"-Senin
duânın kabul olunduğunu söylüyorlar. Hadi, bana da bir duâ
et!.." dedi.
Derviş,
ellerini kaldırdı ve yüksek sesle:
"-Ya
Rabbî, Haccâc'ın canını al!." diye niyazda bulundu.
Haccâc,
şaşkın ve öfkeli bir sesle:
"-Derviş!..
Bu nasıl duâ böyle?! Ben senden hayır duâ istemiştim. Sen
bedduâ ettin!.." dedi.
Derviş
oldukça sâkin bir şekilde:
"-Bu,
hem senin için, hem de bütün müslümanlar için hayırlı bir
duâdır!.." dedi.
Bu
hikâyede anlatılan, zâlimler için ölümün hayırlı olması, hayatlarının
devam
etmesi hâlinde zulüm ve günah yükünün artması sebebiyledir. Onun emri
altındaki
insanlar ise, zâlimin ölümüyle rahatlayacak ve zulümden
kurtulacaklardır. Bu da
idaresi altındaki kimseler için "hayır"dır.
Hızır Hikayeleri (12 hikaye)
Her Gördüğünü Hızır, Her Geceyi Kadir Bil
Bir
gün annesi tarladan
kaldırdığı buğdayları, biriyle Ubeydullah-ı
Ahrâr'a gönderdi. Ubeydullah-ı Ahrâr buğdayları ambara koymakla
meşgûlken, buğdayları getiren kimse, boş çuvallarını alıp gitti. Nereye
gittiği ve hangi yoldan gittiği belli değildi. Ubeydullah-ı Ahrâr o
anda neden bu zavallı ve garib kimseden duâ almadığına üzüldü. İçine
garib bir ızdırap çöktü.
Buğdayı olduğu gibi bırakıp koşarak o kimsenin
peşine düştü. Yanına vararak tevâzu ile kendisine duâ etmesini istedi
ve;
-Beni gönlünüze alın. Hâlime biraz inâyet nazarıyla bakın. Belki
duânız ve himmetiniz bereketiyle Allahü teâlâ beni bağışlar, merhâmet
eder de yolum açılır, dedi.
Onun yüzüne şaşkın ve hayret dolu
ifâdelerle bakan zât;
-Zannediyorum ki Türk şeyhlerinin söyledikleri;
"Her geleni Hızır bil, her geceyi Kadir bil" sözüne göre hareket
ediyorsun. Fakat ben hiçbir özelliği olmayan kendi hâline yaşayan bir
kimseyim. Elimi yüzümü bile lâyıkı ile yıkamayı bilmem. Senin istediğin
şeyden ben haberdâr değilim. O bende yoktur." dedi.
Ubeydullah-ıAhrâr
duâ etmesi için yalvarmaya devâm etti. O kimse, Ubeydullah-ı Ahrâr'ın
yalvarışına dayanamayarak ellerini kaldırdı ve;
-Allahü teâlâ senin
kalb gözünü açsın, diye duâ etti. Bu duâ bereketiyle Ubeydullah-ı
Ahrâr'ın kalbinde açılmalar oldu.
Herşey Aslına Çeker
Bir
padişah
Hızır’ı görmek istiyordu. Bir gün bunun için tellallar
çağırttı:
-Kim bana Hızır'ı gösterirse onu armağanlara boğacağım,dedi.
Birçok oğlu uşağı olan fakir bir adam bu işe talip oldu. Karısına dedi
ki:
-Hanım ben padişaha Hızır'ı bulacağımı söyleyip ondan kırk gün müsade
alacağım. Bu kırk gün için padişahtan size ömrünüz boyunca yetecek
yiyecek, içecek ve para alırım. Kırk günün sonunda Hızır'ı
bulamayacağım için benim kelle gider, ama siz rahat olursunuz.
Adamın karısı kanaatkar biriydi:
- Efendi biz nasıl olsa alıştık böyle kıt kanaat geçinmeye. Bundan
sonra da idare ederiz. Vazgeç bu tehlikeli işten, dedi.
Ama adam kafaya koymuştu. Padişaha gidip Hızır'ı bulacağını söyledi.
Bunun için kırk gün izin istedi. Hızır'ı bulmak için koşuşturacağı kırk
gün zarfında ailesinin geçimi için sarayın ambarından tonlarca yiyecek,
içecek ve nakit para aldı. Bunları evine teslim edip kırk gün
ortalıktan kayboldu. Kırk günün bitiminde padişahın huzuruna çıkıp
herşeyi itiraf etti:
-Benim aslında Hızır'ı falan bulacağım yoktu. Ailece sıkıntı
çekiyorduk. Hızır'ı bulacağım diye sizden dünyalık almak istedim, dedi.
Padişah buna çok kızdı:
-Padişahı kandırmanın cezasını hayatınla ödeyeceğini hiç düşünmedin mi?
diye bağırdı.
Adam da her şeyi göze aldığını söyledi. Bunun üzerine padişah yanında
bulunan üç veziriyle görüş alış verişinde bulundu.
Birinci vezire sordu:
-Padişahı kandıran bu adama ne ceza verelim?
-Efendimiz, bu adamın boğazını keselim, etini parçalayıp çengellere
asalım.
Bu sırada peyda olan, nurani bir genç, vezirin sözleri üzerine söyle
dedi:
-Küllü şeyin yerciu ila aslihi
Padişah ikinci vezirine sordu:
-Bu adama ne ceza verelim?
-Hükümdarım bu adamın derisini yüzüp içine saman dolduralım.
Biraz önce ansızın ortaya çıkan genç yine:
-Küllü şeyin yerciu ila aslihi, dedi.
Padişah üçüncü vezire sordu:
-Ey vezirim sen ne dersin, beni kandıran bu adama ne ceza verelim?
Padişahım bana göre, bu adamı affedin Size yakışan, sizden beklenen
budur. Bu adam önemli bir suç isledi ama sanıldığı kadar da kötü biri
değil Çünkü çoluk çocuğunun rahatı için kendini feda edebilecek kadar
da iyi yürekli.
Nurani genç yine söze karıştı:
-Küllü şeyin yerciu ila asıhı
Bu defa padişah o çocuğa yöneldi:
-Sen kimsin? İkide bir tekrarladığın o laf ne demektir?
Genç cevap verdi:
-Senin birinci vezirinin babası kasaptı. Onun için kesmekten, etini
çengellere asmaktan bahsetti. Yani aslını gösterdi. İkinci vezirin
babası yorgancı idi. Yorgan yastık, yatak yüzlerine yün, pamuk
doldururdu. O da babasına çekti. Üçüncü vezirin ise babası da vezirdi.
O da soyuna çekti, büyüklüğünü gösterdi. Benim söylediğim söz "Herkes
aslına çeker" demektir.
Vezir istersen (üçüncü veziri göstererek) işte vezir, Hızır istersen
(kendini göstererek) işte Hızır, bu adamı mahcup etmemek için sana
göründüm, dedi ve kayboldu.
Hızır Aleyhisselam Nasıl Görülür?
Sultan
II. Mahmud Han zamanında yaşlı
bir kadıncağız duymuş ki, Hazreti Hızır her gün yatsı namazında, Yeni
Câmî'de görülürmüş. Kendisi de zâten Hızır Aleyhisselâm'ı görmeyi
öteden beri çok istermiş. Duyduğu söz üstüne ertesi gün kocasına durumu
bildirip, ondan izin alarak yatsı namazına Yeni Câmî'ye gitmiş. Namaz
çıkışında, avluda bir kenara çekilmiş ve başlamış çıkanlara dikkatli
dikkatli bakmaya. O pür dikkat çıkanları tâkip ederken, karşısından bir
yaşlı amca çıkagelmiş.
- Neye bakarsın hâtun?
-Dediler ki, bu câmîde her gece Hızır Aleyhisselâm görünürmüş. Onu
görmeye geldim.
-Peki onu görsen nasıl tanıyacaksın?
-Bilmem.
-O zaman buradan geçse, sen onu tanıyamazsın.
-Doğru, nasıl da akıl edemedim.
-Bak öyleyse, sana onu nasıl tanıyacağını öğreteyim.
-Olur
-Arkamdaki câmîyi görüyor musun?
-Evet
-Işıklarına bak. Söndü mü şimdi?
-A evet, söndü.
- Şimdi bir daha bak, ışıklar tekrar yandı mı?
-Baktım. Evet şimdi de yandı.
-Peki öyleyse. İşte
aynı böyle, arkasında duran câmînin ışıklarını olduğu yerden
kıpırdamadan yakıp söndüren birisini görürsen, işte o Hızır'dır.
-Doğru mu?
-Doğru
-Hay Allah râzı olsun, demiş ve kadın beklemeye devâm etmiş. Fakat
tabiî herkes dağıldığı halde, târife uygun kimse çıkmamış. Bizimki de
mahzun eve dönmüş. Kocası sormuş:
-Gördün mü Hızır Aleyhisselâm'ı?
-Yok, göremedim.
-Vah vah.
-Olsun, göremedim ama, nasıl görülür çok iyi öğrendim.
Hızır ve Gelin
1930'lu
yıllar. Rize. Anzer, halkın
kendi tabiri ile Ancer. Dünyaca balı ile meşhur olan Ancer. Binlerce
poleni
ve şifayı içinde barındıran balıyla meşhur Ancer. Kış. Yaylacılık yapan
Ancerlilerin bir kısmı aşağıya Rize'ye şehre inmemiş, kışlamışlar.
Yazdan
yığdıkları otlarıyla, mallarını kışdan çıkarıp, bahara eriştirmenin
çabası
içindeler. Evet hepsinin mal tabir ettiği koyunları, sığırları var,
tektük
birkaç tanesinin de kara kovanı var. Şifa niyetine ilaç niyetine küçük
bir kavanozu dolduracak kadar balları olurdu çoğunun. O da kış
bitmeden
tükenir giderdi.
Meryem.
Lezgilerin kızı Meryem. Yeni
gelin, beyini gurbete Samsun'a göndermiş. O da o kış yaylada kışlamış.
Sabaha kadar kar yağmıştır. Tam kürekle yolu açayım deyip, kapıya
yönelmekte
iken, kapısı çalınır. Kapıyı açari. İhtiyar bir adam selam verir ve:
-
Kızım, ben Aşağı Ancerdenim, gelinim
aş eriyor, canı bal çekti, Allah rızası için, bir iki kaşık bal
verirmisin?
Meryem
gelin düşünmez bile, Allah
rızası değil mi der, dibinde üç dört kaşık bal kalmış olan kavonozu
getirir
, onun da yarısını ihtiyar'a verir. İhtiyar:
- Allah razı olsun kızım, artsın
eksilmesin der.
Meryem,
kavanozu koymak için geri
döner. Kavanozun ağzını kapatayım derken birde ne görsün, kavanoz
ağzına
kadar bal ile dolu. Meseleyi anlar, kapıya koşar, kar ile dolu yaylanın
uçsuzluklarına bakar. Ne bir insan vardır ne de kar da bir iz. Gelen
Hızırdır.
Aradan
üç
dört ay geçer, her gün
bal yediği halde kavanoz her seferinde ağzına kadar bal ile doludur.
Sırrını
hiç kimseye açmaz. Yaza doğru beyi gurbetten gelir. Beyine her
öğün
bal verir. Bal bitmez, hem ancer balı olacak, bütün kış kalacak birde
her
öğün kaşık kaşık yenecek, bal bitmeyecek. Beyini merak sarar, sorar,
cevap
alamaz. Beyi en sonunda:
-
Ne olur beni seviyorsan
söyle ne oluyor. bunda bir iş var.
Meryem dayanamaz ve
ağzı kapalı
kavonozu da alır ve olayı anlatır. Kavanozu açıp işte bak ağzına kadar
dolu demek istediğinde bir de ne görsün?
Kavonozun
dibinde iki kaşık bal
kalmış.
Evet,
gerçek yaşanmış bir
olay... Belki sizin başınıza da geldi, belki gelebilir.
Meryem'in
kavonozundaki bal bitmeyecekti. Sizin de belki
cebinizdeki
araba parasını verdiğiniz bir ihtiyar ardından elinizi her cebinizdeki
cüzdana attığınızda tükenmeyecek para... Ama sakın ha. Sakın ha. Hızır
ile karşılaştığınızı ve sırrınızı kimseye söylemeyin....
Hızır Geliyor
Hoca,
medresede ders verirken talebenin biri bazen ayağa kalkar. Hoca
sebebini sorar. Talebe:
- Efendim Hızır geliyor da
ondan.
Hoca:
- Ben niçin göremem?
Talebe
:
- Sorayım efendim, deyip
tekrar geldiğinde sorar.
Hızır
Aleyhisselam'ın:
- Hocan süsü ile çok
uğraşıyor. Medreseye gelirken ayna
önünde,
cübbe sarık şöyle mi yakıştı, böyle mi yakıştı, diye fazlameşgul
oluyor.
bu gibi haller manevi terakkiye manidir, buyurduğunu hocaya
bildirdiği
günden itibaren, ayna karşısına geçmeyi terkedip, süslenmekten uzak
kalan
hoca efendinin, sarığı eskiyip sallanmaya başaldığından "Saçaklı Hoca"
ismi verilmiştir. (Rahmetullahi Aleyh)
Terakk-i
maneviye mani olan zinetten uzak kalmalı.
Hatıratım,
Ali Erol
Hızır Olduğunu Söylerim
Ramazan...
Cuma günü... Cuma vakti... Cami... Cemaat tek tük camiye
girmekte. İmam kürsüde... Girenlerin arasında... O... Hızır... Hızır
a.s.
da genç ihtiyar arasında onlardan biri gibi gidiyor bir köşeye
oturuyor.
Kürsüde imam sohbete başlıyor... Hızır'ın yanına kırklarında bir
adam gelip oturuyor. Cami yavaş yavaş dolmakta...
Adam,
bir
müddet sonra uyuklar bir vaziyette sallanıyor, ha uyudu ha
uyuyacak. Hızır a.s. adamı dürtüklüyor:
-
Uyuyacaksın, der. Adam:
- Uyumam, beni rahat bırak.
Hızır
a.s.
ses etmez, ancak ezan okundu okunacak, adam ha uyudu ha uyuyacak,
bir daha dürtükleyerek:
- Uyuyacaksın dedim, der.
Adam:
- Ben de sana uyumam, beni
rahat bırak dedim. Rahat bırak
beni.
Rahat bırak yoksa, Hızır olduğunu söylerim. Buradan çıkamazsın. Bu
kalabalık
sakalında bir tel bırakmaz.
Hızır
a.s.
susar ve gözlerine kapar, boynunu büker Allah'a yönelerek:
-
Ya Rabbim! Bu nasıl iştir. Bu kulun benim kim olduğumu bildi. Bu
nasıl iştirki bendeki listede bunun ismi yok.
Cevap
gelir:
-
Sana verilen listede beni sevenlerin isimleri var. O ise benim
sevdiklerimden...
Allah
sevdiklerinden etsin... Sevmek, seviyorum demek bir iddia.
İş sevilenlerden olmak...
Hızıra Söyle
Bediüzzaman
Saidi Nursi Emirdağ veya Afyon
hapishanesi'nde yatarken, bir gece Konya'nın Ladik kasabasına Ahmed
Ağa'nın yanına geldi. Ahmed Ağa'nın
yanında o anda sadece oğlu Zekeriya
vardı.
Bediüzzaman tayy-i mekan
ederek gelmişti. Ahmed Ağa'nın odasının
eşiğinde, ellerindeki kelepçeyi ve ayaklarındaki zincirleri çözdü,
içeri girdi:
-Bu
çıksın, dedi,
Zekeriya'dan ötürü,
konuşacaklarım var...
Ahmed
Ağa:
-Mahzuru
yok kardeşim, yabancımız değildir, oda duysun .., dedi.
Bediüzzaman:
-Ahmed
Ağa, üstada Hızıra söyle, tahammülüm kalmadı, dedi.
Ahmed
Ağa:
-Olur,
söyleyelim kardeşim Said, dedi.
Bediüzzaman tekrar anında kelepçeyi ellerine zincirleri ayaklarına
takarak geri döndü.
Bir müddet sonra aynı şekilde Bediüzzaman yine geldi ve:
-Söyledin
mi Ahmed Ağa?... Ne oldu netice? diye sordu.
Ahmed
Ağa:
-
Söyledim kardeşim Said, söyledim, dedi.
Bediüzzaman:
-Ne
dedi Üstad? diye sordu.
Ahmed
Ağa:
-Sabretmeni
söyledi, dedi.
Bediüzzaman bu cevabı alınca, bu defa kapıdan değil, pencereden çıkıp
gitti. Yine elleri kelepçeli, ayakları zincirli idi.
Şimdi söyle bir sorulsa, hem tayy-i mekan edebiliyor, hapishaneye girip
çıkabiliyor, kelepçelerini çözüp takıyor. Hemde hapishaneden çıkmak
için Hazreti Hızır'dan yardım istiyor... Bu nasıl oluyor diye bir soru
akla gelebilir.
Evliyalar bu güce sahiptirler. o kuvvet ve o tasarruf ellerinde
var ama, izin almadan kullanamazlar. İşte Bediüzzamanda o
tasarruf kendisinde olduğu halde üstadı Hızır'dan izin almadan
kullanamamıştır.
Kaynak
: Ladikli Ahmet Ağa, Mustafa Özdamar
Hızırı Görmek İstiyorum
Vaktiyle,
saf-temiz bir adam, Hazreti Hızırı görmek derdine düşmüş. Ona birileri:
- Filan çöle
gideceksin filan
istikamete doğru yürüyeceksin,
işte oralarda bir yerlerde Hızır'ı görebilirsin, demiş.
O da inanmış,
o çöle
gitmiş ve o
istikamete doğru yüürmeye başlamış.
Gariban adam çölde epeyce yürümüş. Bir müddet sonra birisiyle
karşılaşmış:
- Selâmun
aleyküm...
- Aleyküm
selâm.
- Hayırdır,
yolculuk
nereye
kurban? demiş karşılaştığı adam.
- Ben Hızır'ı
görmek
istiyorum. bu
çölde bu istikamete gidersem
görebleceğimi söylediler.... Gidiyorum işte....
- Peki Hızır'ı
görünce
tanıyabilecek misin?..
Saf adam:
- Vallahi, o
hiç
aklıma gelmedi
demiş.
- Üzülme... Ben sana
tarif edeyim:
Benim gibi kara kuru, seyrek
sakallı bir adamdır.
- Eyvallah
kurban
demişler ve
birbirlerinin tersine yürümüşler.
Çok geçmeden aklı
başına gelmiş,
geri dönmüş ama, kara kuru seyrek
sakallı Hızır (a.s.) sır olup gitmiş.
Adamcağız kulağını
kaşımış ve...
- Hay Allah,
kaçırdık." demiş.
Hızır'ı kaçırdığını anlamış.
İnsanların En Bilgini
Musa (a.s.)
Beni İsrail'e hutbe irad etmek üzere ayağa kalktı.
Kendisine,
"İnsanların en bilgini kimdir?" diye soruldu:
-Benim, diye cevap verdi.
Cenab-ı Hak,
"Allahulalem (yani en iyi bilen Allah'tır)" demediği için Musa'yı
azarladı. Ve:
"İki denizin birleştiği yerde bulunan bir kulum senden daha alimdir"
diye ona vahyetti.
Hz. Musa (a.s.):
-Ey Rabbim ben onu nasıl bulabilirim? diye sordu. Kendisine:
"Bir zenbile bir balık koy, onu sırtına al. Balığı nerede yitirirsen o
zat oradadır" dendi.
Dendiği
gibi yaparak
yola çıktı. Kendisiyle beraber, hizmetçisi olan Yuşa İbnu Nûn da yola
çıktı. Beraberce yürüyerek bir kayanın yanına geldiler. Hz. Musa ve
hizmetçisi dinlenmek üzere orada yattılar. Balık kımıldayarak zenbilden
çıkıp denize kaydı. Allah ondan suyun akıntısını tuttu. Öyle ki su
kemer gibi oldu. Balık için bir kanal meydana gelmişti. Hz. Musa (a.s.)
ve hizmetçisi bu manzaraya şaşırdılar. Günlerinin geri kalan kısmı ile
o gece boyu da yürüdüler. Musa'nın arkadaşı ona, balığın gitmesini
haber vermeyi unutmuştu.
Sabah
olunca Hz.
Musa (a.s.) hizmetcisine:
-Hele
sabah
kahvaltımızı getir. Biz bu yolculukta yorulduk, dedi. Ama emrolunduğu
yere gelinceye kadar yorulmamıştı.
Hizmetçi:
-Hani
bir kayanın
yanına gelmiş yatmıştık ya! Ben balığı orada unuttum. Onu hatırlatmayı,
bana mutlaka şeytan unutturdu. Balık denize şaşılacak şekilde sıvışıp
gitmişti, dedi.
Musa
(a.s.):
"Bizim
aradığımız
orasıydı" dedi ve hemen izlerinin üzerine geri döndüler.
İzlerini
takiben
yürüyerek kayaya kadar geldiler. Musa (a.s.) orada örtüsüne bürünmüş
bir adam gördü ve ona selam verdi. Hızır (a.s.) ona:
-Senin
bu yerinde
selâm ne gezer!
-Ben
Musa'yım.
-Benû
İsrail'in
Musa'sı mı?
-Evet.
-Sen,
Allah'ın sana
öğrettiği bir ilmi bilmektesin ki ben onu bilmem. Ben de Allah'ın bana
öğrettiği bir ilmi bilmekteyim ki, onu da sen bilemezsin.
-Allah'ın
sana
öğrettiği hakkı bana öğretmen şartıyla sana uymamı kabul eder misin?
-Sen
benimle beraber
olmak sabrını gösteremezsin. Mahiyet ve hikmetini bilmediğin şeye nasıl
sabredeceksin ki?
-İnşallah
sen beni
çok sabırlı bulacaksın. Hem ben senin hiç bir emrine karşı gelmeyeceğim.
-Öyleyse
gel. Ancak,
madem bana tabi olacaksın, ben sana haber vermedikçe bana hiç bir şey
sormayacaksın! dedi.
Hz.
Musa (a.s.):
-Tamam!
dedi.
Hz.
Musa ve Hz.
Hızır (a.s.) beraberce gittiler. Deniz kıyısında yürüyorlardı. Bir
gemiye rastladılar. Kendilerin gemiye almalarını söylediler. Gemi
sahipleri Hızır (a.s.)'ı tanıdılar. Ve ücret istemeksizin onları gemiye
aldılar.
Hızır
(a.s.), gidip,
geminin tahtalarından birini deldi.
Hz.
Musa (a.s.) ona:
-Bak,
bunlar bizi
bedava gemilerine aldılar, sen gidip gemilerini deldin, adamları
boğacaksın. Hiç de yakışık almayan bir iş yaptın! dedi.
Hızır:
-Ben
sana, "benimle
bulunmaya sabredemezsin" demedim mi? dedi.
Hz.
Musa:
-Unuttuğum
şey
sebebiyle beni sigaya çekme. Bu iş sebebiyle bana zorluk çıkarma!
ricasında bulundu.
Sonra
bunlar gemiden
indiler. Sahil boyu yürürken, çocuklarla oynayan bir yavrucak gördüler.
Hızır (a.s.) yavrucağı yakaladığı gibi eliyle başını kopararak çocuğu
öldürdü. Musa (a.s.):
-Masum
bir çocuğu
kısas hakkın olmaksızın niye öldürdün. Bu çok yadırganacak bir iş! dedi.
-Ben
sana demedim
mi, sen benim beraberliğime sabredemezsin! diye Hızır (a.s.), Musa'ya
çıkıştı. Hz. Musa:
-Ama
bu birinciden
de şiddetli idi" dedi ve ilave etti:
-
Bundan sonra sana
bir şey sorarsam, beni arkadaş etme, nazarımda bu hususta haklı
sayılacaksın, dedi.
Yola
devam ettiler.
Bir köye geldiler. Halktan yiyecek birşeyler istediler. Ama kimse
onları ağırlamadı. Köyde yıkılmak üzere olan bir duvara rastladılar.
Hızır (a.s.) eliyle şöyle göstererek: "Eğilmiş" diyordu. Onu doğrulttu.
Hz.
Musa (a.s.) ona:
-Bir
cemaat ki,
kendilerine geliyoruz, bize ilgi gösterip, ağırlamıyorlar, yiyecek
vermiyorlar. Sen onlara bedava iş yapıyorsun, dilesen ücret
alabilirdin! dedi.
Hızır
(a.s.), Hz.
Musa'ya:
-Artık
birbirimizden
ayrılma zamanı geldi. Şimdi sana sabredemediğin şeylerin te'vilini
haber vereceğim, dedi.
Resûlullah
(s.a.s)
bu ara ilave etti:
-Allah
Musa'ya
rahmet buyursun. Keşke, Hz. Hızır'la beraberliğe sabretseydi de
maceralarını bize nakletseydi, bunu ne kadar isterdim!
Ravi
devam ediyor:
Resûlullah (s.a.s) buyurdular ki:
"Birinci
(soru)su
Musa'nın bir unutması idi. Bir serçe gelerek geminin kenarına kondu.
Sonra denizden gagasıyla su aldı. Hz. Hızır bunu göstererek Hz.
Musa'ya, "Bak, dedi. Benim ve senin ilmin ve diğer mahlukatın ilmi,
Allah'ın ilminden, şu kuşun denizden eksilttiği kadar eksiltir."
Nasıl Bir Hızır Bekliyordun?
Akşehir Kaymakamı Ladikli
Ahmed Ağa'ya:
-
Ahmed Ağa, demiş siz hep görüşüyorsunuz, bir de bana göster Hızır
Aleyhisselâmı!..
Ahmed
Ağa, Kaymakamın talebine yuvarlak çerçeveli bir cevap vermiş:
-
Oğlum, nasibse görürsünüz inşallah! demiş.
Ahmed
Ağa'nın
hayranlarından olan Kaymakam, bir Ramazan günü, iftara yakın, iftar
sofrasına oturmuşlar, ailecek iftar topunu bekliyorlar...
Kaymakam sigara tiryakisiymiş. Kaymakam tiryakiliğin verdiği ruh
haliyetiyle beklerken, kapısı üç kez çalınmış. Çıkmış bakmış Kaymakam,
kapıda bir adam:
-Biseciii! Bise alırmısınız efendiii?
Arkasında da bir deve, geviş getiriyor geve geve.
Ne desin Kaymakam?
- Ne bisesi be adam? Biseyi ne yapayım ben?
- Peki efendi kızma! Bizden sorması, sanki ısmarlamış gibiydiniz de...
Hadi iftar-ı şerifler hayrolsun! demiş, çekmiş devesinin yularını:
- Biseciii! Bise alan, katran alan...
Kaymakam kapıyı kapatıp da sofraya dönerken, mırıldanıp kendi kendine
içinden: Allah Allaaah! Bu saatte bise mi satılır be adam? Mübarek
iftar vakti... Fesûbhanallah! çekmiş.
Bir müddet sonra tekrar Ladik'e gittiği zaman:
- Aşk olsun Ahmed Ağa, bize Hızır Aleyhisselâmı daha göstermeyecen mi
Hacı Babam? diye sitem etmeye kalkınca, Ahmed Ağa:
- Size de aşk olsun hay guzum! Kapınıza gelen Hızır'ı kovarsınız, ondan
sonra da gelir bize sitem yaparsınız! demiş.
Kaymakam şaşkınlık içinde:
- Ne demek o? Ne zaman geldi Hacı Babam? diye sorunca, Ahmed Ağa:
- Ramazanın son günlerinde, siz sofrada beklerken kapınıza bir Biseci
geldi mi?
- Geldi?
- Devesinin semerindeki katran küplerine dikkat ettin mi, semere bağlı
mıydı, değil miydi?
- Ben bu tiryaki kafasıyla nerden dikkat edecem ona Hacı Babam?
- İçeceksen sen iç cigarayı oğlum! Cigara seni içmesin!... Hem sen
nasıl bir Hızır bekliyordun? Yakası kartlı, kravatlı birini mi
bekliyordun? Kolalı gömlekli, ütülü pantolonlu birini mi bekliyordun?
Neyse... Gördün işte gayrı... Görmedim diyemezsin! Kaçırdın ammaa,
gördün işte yine de... demiş ve teselli etmiş Kaymakamı, Ahmed Ağa,
ama.... Kaymakam epey eyvah çekmiş tabiii
O Kendini Tanıttı
Kânûnî,
bir gün kayıkla Boğaz’da gezmeye çıkmıştı. Ortaköy hizâsına gelince
kıyıya yanaşıp, bir adam göndererek Yahyâ Efendiyi çağırttı. O da
yanında bir
ahbâbı ile gelip kayığa bindiler. Birlikte giderlerken, Yahyâ Efendinin
ahbâbı,
devamlı olarak Kânûnî’nin parmağında bulunan çok kıymetli bir yüzüğe
bakıyor ve
bu bakış dikkati çekiyordu. Kânûnî bu hâli farkedince, parmağındaki o
kıymetli
yüzüğü çıkarıp;
-Siz
gâliba, bunu merak ettiniz, alıp daha yakından, bakıp inceleyiniz,
dedi.
O
zât
yüzüğü aldı. Evirip çevirdikten sonra, denize atıverdi. Yahyâ Efendi
hâriç, kayıkta bulunanlar çok hayret ettiler. Biraz sonra o kişi inmeği
arzu
etti
Bir
müddet gittikten sonra, o zât inmek istediğini bildirince,
Pâdişâh
kayıkçıya;
-Kıyıya
yanaş,dedi.
Kayık
kıyıya yanaştı. O zât, ineceği sırada denizden bir avuç su alıp Sultana
uzattı. Avucunda biraz önce denize attığı yüzük vardı. Yahyâ Efendi
hâriç,
kayıkta bulunan herkes, yine çok hayret ettiler. Kânûnî, elini uzatıp
yüzüğü alınca,
o zât birdenbire gözden kayboluverdi.
Kânûnî,
Yahyâ Efendiye dönüp;
-Ağabey,
ne oluyor, bu olanlar nedir ki? dedi.
O
da;
-Efendim
gördüğünüz, Hızır aleyhisselâm idi, dedi.
Bunun
üzerine Kânûnî;
-O
hâlde,
bunu ne için, daha önce demediniz, bizi niye tanıştırmadınız?”
deyince,
Yahyâ
Efendi;
-O kendini, tanıttı hükümdârım, lâkin siz tanımakta, geç kaldınız
hünkârım, buyurdu.
Size Bir Emanetim Var
Bir
gün dilenci kılığında birisi tarafından Ahmed Kuseyrî'nin evinin
kapısı çalınır. Kim olduğu sorulunca, Ahmed Kuseyrî'yi görmek
istediğini söyler. Evde olmadığı bildirilince;
- Size bir emânetim var."
diyerek bir dağarcık, bir torba ve küçük bir çıkını bırakıp almalarını
söyleyerek ayrılıp gider. Giderken de;
- Sonra uğrarım." der.
Ahmed
Kuseyrî hazretleri geç vakit eve gelir. Hanımı da kapıya gelen
ziyâretçiden ve bıraktıklarından bahsetmeyi unutur. Gece yarısı
mutfaktan sesler işiterek gidip bakarlar. Bırakılan küçük kaptan
kazanlar dolduracak kadar bal taşıyor. Torbadaki bir avuç darı çuvallar
dolduracak kadar artıyor. Çıkından ise çil çil altınlar taşıp yerlere
dökülüyor.
Ahmed Kuseyrî;
- Nedir bu hâller? diye sorunca hanımı şaşkın
ve hayretler içinde;
- Bilmiyorum." der.
Ahmed Kuseyrî;
- Bugün bize
gelen oldu mu?
diye sorar.
Hanımı hatırlayıp;
- Evet bir ihtiyar geldi. Sizi sordu.
Sonra uğrarım diyerek bunları bıraktı. Bereketlenip taşan bu şeyler ona
âittir, dedi.
Ahmed Kuseyrî hazretleri bir an düşünüp;
- Bu gelen Hızır
aleyhisselâm mıydı yoksa? deyince, bırakılan kaplardaki artmalar ve
taşmalar durdu.
Böylece Hızır aleyhisselâmın bereketine kavuştular.
Hidayet Hikayeleri (13 hikaye)
Allah'ım Halkıma Din Ver!...
"Siz
Allah'ın dinine yardım edin ki, Allah da size yardım etsin."
(Muhammed
Sûresi, 33)
Bambaşka bir Serpil
Okuyacağınız
bu olay hayâl değil, senaryo değil, kurgu değil, roman
hiç değildir. Bizzât yakınımda gerçekleşen bu olayın kahramanı,
25-26 yaşlarında genç bir kız…
Konu ise şu soru: "İslâm’da kadınlara, niçin erkeklerden daha
disiplinli giyinmesi emrediliyor?" (Bknz. 24. S., 31. Â. ve 33.
S.,59. A.) Benim de dikkatimi çeken bu sorunun ilginç ve mantıklı
cevaplarından birini, bizzat şâhit olduğum ilginç bir olayın
içinde, net olarak bulmuştum.
Yıllar önce arşivime attığım bu ilginç hâtırayı, siz
dostlarımla da paylaşmak istiyorum.
Şöyle ki; 5-6 sene kadar
önce (Adidas, Nike, Puma v.d. Spor mlz.lerimağazacılığı yaptığım
yıllarda) 2. lig kulüplerinin de malzeme taleplerini, firma
olarak biz karşılıyorduk.
2. lig kulüplerin finansmanını genelde büyük şirketler veya
belediyeler karşılar. Bir gün bu maksatla, Darıca kulübünün
başkanı olan belediye başkanlığının, kulüpten sorumlu 2. başkanın
odasında oturuyoruz.
Başkanın biraz üzgün ve düşünceli olduğunu gördüm.
-Hayırdır başkan?… dedim.
-Bu görevde her gün bir başka sürpriz ile karşılaşıyoruz
Raif’ciğim… dedi. ..ve devam etti.
Senden önce görüştüğüm bayan var ya, hani kapıda
karşılaştınız. Dekolte giyimli…
-..Evet evet, manken zannettim. Dedim.
-İşte o bayan, geliş maksadının dışında ve dikine sorular
sordu da, ona hayret ettim ve kafam takıldı. Çok ilginç olduğu
için sana şöyle özetleyebilirim. Kulübümüzün bir yıllık sağlık
hizmetleri için ihâle açtık. Bu kardeş de, bir hastaneyi temsîlen
gelmiş. Sözleşmeyi bana 25-30 dakikada okudu. Bitirince de:
-Başkanım, 30 dakikadır yüzüme bile bakmıyorsunuz!… Sağa-sola
bakarak cevap verip geçiştiriyorsunuz… Niçin?… ..dedi.
Ben de, çok sıkılmıştım:
-Kardeşim, çok özür dilerim ama, öyle dekolte bir kıyafetiyle
gelmişsiniz ki… Gözlerimi günahtan korumak için bakmıyorum!… Yüce
Rabbimin biz erkeklere emri bu!… Sizi, sözleşme imzalamaya bunun
için gönderiyorlar zâten, yani kullanıyorlar sizi kardeşim. Sizin
adınıza da çok üzülüyorum…
Kız, göğüslerini dosya ile kapatıp, biraz mahcûp ve
utanarak:
-Başkanım, gerçi kravatlısınız ama, siz erkekler bu sıcakta
kısa kollu gömlekle gezerken, biz kadınlara İslâmiyet "giyimde
disiplin" uyguluyor…
Hani eşitlik.? Haksızlık değil mi bu?...
Çok ciddî ve itham edici bir soru olduğu için, devam etmeye
mecbur kaldım:
-Elektrikten anlıyor musun kardeşim?…
-Evet başkanım, babam elektrikçi idi…
-Şu prizde kaç kablo var?…
-2 ana kablo var. Bir de sarı-yeşil izoleli topraklama kablosu
var… Ama ne alaka?
-Devam ediniz kardeşim!
-İki ana kablolardan biri elektrik yüklü "FAZ", diğeri "NÖTR…"
Elektrik yüklü olan mutlaka izoleli olmalı, yani birkaç mm.’lik
kısmı bile "ÇIPLAK" olmamalı…
-Niçin öyle?…
-Çünkü; nötre yakın olduğu yerlerde elektron atlaması
olacağından, ısınma başlar fark edilip tedbir alınmaz ise yangın
çıkarır. Veya sigortaları attırır!…
-Bravvo kardeşim, işte kendi sorunuzun cevabını kendiniz
verdiniz!…
-Nasıl yâni başkanım?…
-Allah c.c. kadın ve erkeği hukûk ve adalette EŞİT yaratmış
fakat, görev bölümü ve hayâtı paylaşımda, fıtrat olarak farklı
yaratmıştır. Yani kabaca özetlersek erkek, aileyi koruma, ailenin
erzak, giyim ve tüm sosyal ihtiyaçları temini için, daha güçlü
yani dış işlerine daha uydun fıtratta yaratılmış. Kadını da
ailenin iç hizmetleri, doğum-bakım, çocuk terbiyesi, ’insan
yetiştirme öğretmeni’ olarak iç işlerine uygun ve zarif
yaratmıştır. Zorunlu hallerde görev paslaşmaları olabilir… Kadına
verilen zariflik, lâtiflik, güzellik, aynen elektrik gibi
"çekicilik & câzibe" bir ailenin katalizörüdür, bağlayıcı
artı’lardır. Kadındaki bütün bu artı farklılıklar, huzûr ve
mutluluk için, ailenin erkeğine (eşine) tahsis edilmiş. Yani
erkeğe aittir. Başkalarının ilgilenmesi kıskançlık sebebi ve
içten-içe huzursuzluk, şüphe, tartışma kaynağıdır.
Televizyonlarda her gün bu konuda işlenen tecâvüzler, boşanmalar
ve cinayetler bu tezimin doğruluğunu ispat etmektedir… İslamiyet
ise sosyal huzûrun tesisi için, (âdetâ koruyucu hekimlik gibi,)
ön tedbirler vâzetmektedir. İşte, örtünmek de’… ..derken, o kız
sözümü kesti:
-Evet başkanım, gerçekten anladım… Çok çok teşekkür
ederim…
-Kardeşim, sorunuzun sadece bir yönüne kısaca temas ettik…
Aile boyutundan başka, güvence boyutu, zarâfet boyutu, sosyal
boyutu, kulluk boyutu, imtihan boyutu, özellikle yaratıcıya itâat
boyutu ve benim de şu anda hatırlayamadığım birçok boyutları var!…
-Başkanım, bir daha sizinle karşılaştığımızda, karşınızda
"bambaşka bir Serpil" göreceksiniz. Bugünden sonra da hastanem
ile ilişkilerimi bu çizdiğiniz şablona göre yeniden
değerlendireceğim!… ..dedi ve gözleri dolu dolu oldu, azâmi saygı
göstererek ayrıldı…
******
Başkan ile görüşmemizi tamamlayınca ben de ayrıldım fakat,
birkaç gün hep bu olayı düşündüm… Acaba, Serpil gerçekleri
anlamış mı idi?…
Başkana 3-4 gün sonra telefon açtım. Selam-kelam, hal-hatırdan
sonra:
- Serpil ile ilgili bir gelişme var mı? ..dedim.
-Evet… dedi başkan ve devam etti:
Bir gün sonraki randevuya gelmeyince şirketini aradım. O
gün buradan gidince dosyaları teslim etmiş…
30 dakika kadar masasında bir şeyler yazarak, o kâğıdı
müdürünün masasına bırakmış, bazı arkadaşları ile kucaklaşarak
ayrılmış…
-Peki başkanım, müdürünün masasına bıraktığı kâğıtta ne yazılı
imiş? ..diye sordum.
Cevap çok ilginç:
-Bundan sonraki çalışma hayâtımı, "BAŞÖRTÜLÜ sürdürme"
teklifimi kabul etmeyeceğinizi bildiğim için, istifâ ediyorum..*
A. RAİF ÖZTÜRK
Moralhaber
Barihudâ Hanımın Hidâyet Yolculuğu
"Allah,
Kendisine Yönelene Hidâyet Eder"
İnsan,
Cenâb-ı
Hak’tan samimiyet ve ısrarla isterse, Allah ona cevap verir.
Barihudâ
Tanrıkorur
İlk
adı,
Charmaine Angele Moo. Şimdiki ismi Şermin Barihuda Tanrıkorur. Ûdî
bestekâr,
yazar, merhum Cinuçen Tanrıkorur’un hanımı… 1946 yılında Jamaika’da
doğdu.
Üniversite eğitimi için Amerika’ya gitti. 1972-1975 yılları arasında
Kaliforniya Eyâlet Üniversitesi’nde (Amerika) Güzel Sanatlar Bölümü’nün
Heykeltıraşlık ve Tasarım kısmında yardımcı doçentlik yaptı. Daha sonra
Türkiye’ye geldi. Sekiz yıl Konya’da yaşadı. Türkiye’de Ortadoğu Teknik
Üniversitesi, Bilkent ve Selçuk Üniversitelerinde İngiliz Dili ve
Edebiyatı
Öğretim Üyeliği yaptı. 1984-2000 yılları arasında “Türk-İslâm Sanat
Tarihi”
üzerinde çalışarak “Mevlevî Mimarisi” adlı tez ile doktorasını
tamamladı.
1995’ten beri İslâm Ansiklopedisi’ne Mevlevîhâne Mimarisi ve Mevlevîlik
üzerinde maddeler yazmakta olan Barihuda Hanım, ayrıca üniversitelerin
düzenlediği panel ve sempozyumlara katılarak tebliğler sunmaktadır.
2004-2005
yılları arasında Türkiye Cumhuriyeti’ni temsilen UNESCO’ya takdim
edilmek üzere
«kültür mirası dosyası»nın hazırlanmasında görevli 65 kişilik ekibin
başında
bulundu. Bu heyetin hazırladığı “Mevlevî Âyin-i Şerifi” adındaki
bu
dosya, UNESCO tarafından dünya şâhseseri seçildi.
Doğduğum
Yer
Ben
Jamaika’da 1946 yılında doğdum. Âilece
hıristiyandık. Âilem doğudan gelmişler. Annem de, babam da aslen Çinli…
Beş
çocuklu bir âilenin tek kızıyım.
Jamaika,
1,5 milyon nüfuslu bir ada… Orta Amerika’da, Antilles (Antilya)
adaları arasında, Karayip denizinin içinde… Bizler, tabiatın içinde
yaşadığımız
için Allâh’a olan inancımız çok kuvvetliydi. Çünkü yaşadığımız yerde
çok sık
bir şekilde kasırga, sel, deprem gibi tabiî felâketlerle karşı
karşıyaydık. Her
zaman toptan yok olma tehlikesi vardı. O yüzden burada yaşayan
insanlar, pek
çok ölümlere çok yakından şâhid oldukları için Allâh’a duâları ile
ayakta
duruyorlar. Bu felâketlerin sonunda, insanlarda kadere teslimiyet,
şükür ve
tefekkür duyguları gelişiyor ve oradaki insanlarla Allah arasında güçlü
bir bağ
oluşmasına sebep oluyor. Bu hâdiseler bize Allah için imkânsız bir
şeyin
olmadığını, Allah’ın kudretini ve insanlara merhametini, duânın gücünü,
kısacası Allâh’a îmânı öğretiyordu.
Memleketim
Jamaika, İngiliz sömürgesi altındaydı. Okulumuzda İngiliz tarihi
ve edebiyatı dersleri vardı. Bütün hocalarımız İngiltere’den geliyordu.
Ancak
kreşten üniversiteye kadar bütün eğitim hayatım boyunca, İngiliz
sömürgesi
altında bulunmamıza rağmen kız ve erkek okulları birbirinden ayrıydı.
Daha
sonraki yıllarda Türkiye’ye geldiğimde, kız ve erkeklerin karışık bir
şekilde
eğitim görmeleri beni çok şaşırtmıştı.
Okul
yıllarımda okuduğum şiirleri hatırlıyorum da, tevhid inancının izleri
vardı içinde… Şimdi geriye doğru bakınca anlıyorum ki, içinde
bulunduğum
toplumun tabiatla haşır neşir olması, insanlardaki Allah’a bağlılık,
çocukluk
yıllarındaki tevhid izleri, âdeta beni İslâm’a hazırlamış. Hazırlamış
diyorum,
çünkü bulunduğum adada İslâm dininin adını bile duymamıştık. Çünkü
memleketime
İslâm’a dâvet eden hiç kimse gelmemiş. Câmi yok, hoca yok!.. 1973
yılına kadar
İslâm’dan haberim yoktu.
Amerika
ve Arayış Yıllarım
1973’te
Amerika’ya Los Angeles’a gittim. En çok din arayışına yönelişim bu
zamanlarda oldu.
Kendi
kendime soru sormaya başladım: Amerika’da her şey var, ama insanlar
neden huzursuz ve bir arayış içinde diye… İnsanlar, bilhassa üniversite
gençliği maddî şeylerde huzur bulamayınca, mânevî şeylere yönelmişler;
onlarda
huzur arıyorlar.
Her
türlü din hakkında bilgi topluyor, düşünüyordum. Âdeta mânevî bir
süpermarkete döndüm. Bazen de beni ısrarla kendi mensup oldukları din
ve
mezheplere çekmeye çalışan insanlar peşime düşüyordu.
Herkes
âdeta kendi dininin satıcısı olmuştu. Budistler geliyor, dinlerine
dâvet ediyor. Hinduizm’in temsilcileri geliyor:
“-Bizim
dinimiz daha güzel!..” diyor.
Hepsi
bende mânevî bir istidat gördüklerini söylüyorlardı. Gerçekten
küçüklüğümden
beri ben de bazı fevkalâdelikler yaşıyordum. Mesela olacak bir
hâdiseyi, 3-4
gün öncesinden rüyamda görüyor ve etrafımdakilere haber veriyordum.
Bunu fark
eden herkes yanıma yaklaşıyor ve beni kendi dinine dâvet ediyordu.
Peşime
düşen insanlar ve iç dünyamda yaşadığım sıkıntılar, artık dayanılmaz
bir noktaya gelmişti.
“-Ben
bittim, artık!..” dedim ve bir odaya kapandım. Üç aydan fazla
kimseyle görüşmedim. Durmadan Allâh’a yalvardım:
“-Allâh’ım!..
Kaderimde hangi dini benim için yazdıysan, hangisi benim için
hayırlıysa, beni o dine ulaştır. Ve bunun için bana bir işâret göster.
Burada
bütün dinler var. Ama hangisi gerçekten doğru bilemiyorum. Kaderimde ne
yazıldıysa bana açıkla ve o çizgiye teslim olayım!..”
Bir
yandan da sürekli düşünüyordum.
“-Dünyaya
niçin geldim? Allah benden ne istiyor? Dünyada ne yapmalıyım?”
Biliyordum
ki, ilâhî irâde ile cüz’î irâdem aynı istikamette olursa, o
zaman gerçek huzur ve selâmete ulaşacaktım. Bunda muvaffak kılması için
Allah’a
çok yalvardım.
İslâm’la
İlk Tanışma - İşaretler
O
sıralarda yukarıdaki komşuma bir zât geldi: Pir Vilâyet Han…
Pakistanlı.
O zaman ben üniversitede hocalık yapıyordum. Komşum beni çağırdı:
“-Sizi
biriyle tanıştıracağım!..” dedi.
Komşum
bir sûfîydi. Bir anda kendimi zikir toplantısının ortasında buldum:
“Lâ
ilâhe illallâh, Mûsâ Rasûlullâh”, “Lâ ilâhe illallâh, İsâ
Rasûlullâh”,“Lâ ilâhe illallâh, Muhammed Rasûlullâh” diye
zikir yapılıyordu.
Ben
bir taraftan da ilâhî bir işâret bekliyordum. Derken bir işâret geldi:
Pir Vilâyet Han, benim kaybolmuş yüzüğümü buldu. Şaşırdım. Bunun
aradığım
işâret olduğunu düşündüm. O topluluğun içine girdim.
Pir
Vilâyet Han, İngilizce’yi çok iyi biliyordu. Peygamberlerin hayatını,
Hazret-i Mevlânâ’nın, Bayezid-i Bistâmî’nin, İbnü’l-Arabî’nin
hayatlarını ve
«Esmâü’l-Hüsnâ»yı hep ondan öğrendim. Onlar Çistiyye tarikatından gelen
bir
kola mensuptular. Kendilerinde zikir var, ama abdest-namaz ve itikad
yoktu.
Onların bâtıl bir tasavvuf akımı olduğunu 3 yıl sonra anladım. İlk
başladığım
zamanlar bilmiyordum, tabiî…
Şimdi
anladığım kadarıyla bunlar Halvetiyye’nin bir kolu idiler ve onların
pîri Hindistan’da yatıyordu. Bunlarda her peygambere iman vardı, ama
son
peygamber olan Hazret-i Muhammed’in şeriatını uygulamıyorlardı. Onlarla
üç sene
süren birlikteliğim, hep imtihanlarla geçti. Kalbî hazırlık
safhasındaydım
sanki… Onlardan kalb temizliğini, zikri, istiğfârı öğrendim. Şâyet
onlardan bu
tasavvufî temrinleri öğrenmeseydim, belki İslâm’ın itikad ve amelini
anlamayabilirdim. Allah, âdeta onların eliyle kalbimi temizleyip,
İslâm’a
hazırlamıştı beni…
Çok
ilginçtir, Pir Vilâyet Han’la ilk tanıştığım gün, apartmandan aşağı
indim. Durakta otobüs bekliyordum ve esmer tenli bir adam bana doğru
yaklaştı.
Bu adamı daha önce hiç görmemiştim. İyice yanıma kadar yaklaştı ve:
“-Sen
ya Müslümansın, ya da Budistsin!..” dedi.
Ben
çekindim. Hiç tanımadığım birisi, yabancı bir erkek, bana niye böyle
diyor ki, diye düşündüm içimden…
Adam:
“-Sen,
yoksa o yukarıdaki pis ve yanlış yolda olanların yanında mısın?”
diye sordu. Sonra da:
“-Gel,
seni bizim evimize götüreyim, seni hanımımla tanıştırayım da sana
salâtı (namaz kılmayı) öğretsin!..” dedi.
Fakat
ben iyice şaşırdım ve korktum. İlk otobüse bindim ve oradan ayrıldım.
Çok
gariptir, bir sene sonra aynı adamı tekrar gördüm. Bir parkta
otururken, bu adam da parkın bir kapısından girdi ve önümde namaz
kılmaya
başladı. Secdeye vardı. O adamın yaptığı hareketlerin namaz kılmak
olduğunu,
ancak müslüman olduktan sonra öğrendim. Sonra elini açtı ve benim
duyacağım
şekilde -belki de bana duyurmak için- yüksek sesle duâ etmeye başladı:
“-Allah’ım,
bu kız çok temiz bir kız!.. Ne olur, doğru yola ulaştır!.. Bu
insanlardan onu kurtar!.. Doğru yolu bulsun!..” dedi.
Her
yerde hidâyete götüren işâretler ortaya çıkıyordu. Allah Teâlâ, âdeta
bana, sırayla bu insanları gönderiyordu, kendisine yaklaşmam için… Hani
âyet-i
kerîmede, “Allah kendisine yönelene hidâyet eder…” (er-Ra’d,
27)
buyruluyor ya… Ben, Allah’tan bunu istemiştim, O da sebeplerini
yaratıyordu.
Çile
Devri
Tam
bir çile devri dolduruyordum. İçinde bulunduğum tarikatın şeyhi Pir
Vilâyet Han, bana bir gün:
“-Sen,
bizden değilsin!.. Senin mânevî âilen çok uzaklarda!.. Sen burada
garipsin. Sen bu dünyaya garip geldin. Doğduğun yerde de seni kimse
anlamadı.
Şimdi etrafındakiler de seni anlamıyor. İnşâallah duâ edelim, er-geç
mânevî
âileni bulacaksın. Biz senin son durağın değil, başlangıç durağınız.
Mâneviyat
dünyanın ilk basamağıyız. Ama bizim yanımızda kalabilirsin. Bu, yalnız
başına
kalmaktan daha iyidir. Merak etme, bir gün gerçekten mânevî âileni
bulacaksın;
görünce de onları tanıyacaksın!..” dedi.
Onların
yanında çok hizmet ettim.
*
* *
Pir
Vilâyet Han’la birlikte, 1975 yılında Fransa sınırında Alp Dağlarında
Chamoni (Şamani) denilen bir yerde inzivaya çekildik. Çile ve riyâzet
dönemi
altı hafta sürdü. Herkesin küçük, ayrı ayrı çadırları vardı. Her sabah
kalkar,
kendi kendimize zikir yapardık. Kimse, kimseyle konuşmazdı. Ayrıca her
gün oruç
tutardık.
Bir
gün onlarla birlikte Alp dağlarında kampa çekildiğimizde, şeyhime
müracaat ettim ve:
“-Benim
soyadım Moo; ama bana seslendiklerinde «Hû!..», «Hû!..» gibi
geliyor. Bu zikri duyunca da, dünyadan sıyrılmak istiyorum. Sanki ben,
öbür
dünyaya doğru çağrılıyormuşum gibi hissediyordum. Artık dayanamıyorum,
bana bir
isim verin!..” dedim.
Şeyhim
yanıma geldi ve:
“-Öyleyse
ismin «Bari» olsun!..” dedi.
Bir
şeyler daha söyledi, fakat gerisini anlamadım.(1) Böylece beni rahatsız
eden “Moo” şeklindeki soyadımdan da kurtulmuştum.
Esrarlı
Bir Rüya
Riyâzâtımızın
beşinci haftasında bir rüya gördüm. Bu rüya için, hayatımı
değiştiren, beni İslâm’la buluşturan bir rüya diyebiliriz. Rüyamda bir
ses
duyuyordum. Parmağımdaki yüzüğüm kastedilerek:
“-O
yüzüğü Davud’a ver. Konya’da içine «Lâilâhe illallâh»
yazdırsın!..” deniyordu.
Davud
Bellak, o kampta aşçılık yapan bir Amerikalı idi. Uyandım.
“-Bu
ne garip bir rüya!..” dedim. “O adamı tanımam ki, nasıl gidip yanına
böyle bir şey söyleyeceğim şimdi!..”
Yemeğin
ardından Davud’un yanına gittim ve:
“-Konuşabilir
miyiz?” dedim.
Şaşkınlıkla:
“-Tamam.”
dedi.
“-Ben
bir rüya gördüm. Sanırım seninle alâkalı…” dedim ve rüyamı anlattım.
Birden yüzü değişti.
“-Altı
haftadır buradayım ve ben niye buraya geldim, diye düşünüyor; bir
işâret bekliyorum. Demek ki, ben, senin için buraya gelmişim.” diyerek
anlatmaya devam etti:
“-Ben
geçen sene Konya’da şeyhimin yanındayken bir rüya görmüştüm. Rüyamda,
bu Alp dağlarında her tarafı karlar bürümüştü. Dağda, uzun beyaz
elbiseli, uzun
saçlı bir kadın vardı. «Bana yardım et!.. Bana yardım et!..» diye beni
çağırıyordu. Rüyamı, hizmetinde bulunduğum Süleyman Efendi’ye anlattım.
Şeyhim
Süleyman Efendi:
«-O
seni çağıran Fahrünnisâ Hatun’dur.»(2) dedi. Sonra devamla:
«-O’nun
rûhu, batıdaki kadınlarda doğuyor. Sen onlardan birine yardım
edeceksin ve hidâyetine vesile olacaksın…» diyerek size işâret etmiş
demek ki…
Ben Konya’dan dönünce Norveç’te çalışmaya başladım. Bir reklam kağıdı
geldi.
Üzerinde Chamonix-Alp dağlarının resmi vardı. İçimden, işte rüyamda
gördüğüm
dağlar dedim ve bir işâret olduğunu düşünerek reklamdaki o işi kabul
ettim.
Şimdi verin yüzüğünüzü, seve seve «Lâilâhe illallâh»
yazdırayım. Onu,
Konya’ya bizzat götürürüm.” dedi.
Ben
de yüzüğümü çıkarıp kendisine verdim. Kamp bitti. Oradan ayrıldık.
Sonra Davud’la mektuplaşmaya başladık. Kendisine yüzüğümü soruyordum
hep; o da
henüz Konya’ya gitmediğini söylüyordu.
Kozmik
Mukabele Âyini
O
sıralar ben de çok meşguldüm. Pir Vilâyet Han’la beraber hazırlamış
olduğumuz,
büyük dinlerin arasındaki münasebeti anlatan ve Peygamberlerin
hayatlarından
çeşitli bölümler bulunan bir âyin Newyork’ta gösterilecekti. Ben de bu
âyinin
tasarım ve dekorunu düzenlemeden sorumluydum.
Bu
“kozmik mukabele” sahnelendiği esnada, hayatımda ilk defa bir ezân
duydum. Hem de Newyork’ta… Sudanlı Hamzaddin, hâfız idi ve harika bir
ezân
okudu. Çok etkilenmiştim.
İlginç
olan bir şey daha var, bu “kozmik mukabele”de oynayan kimseler
gerçek birer oyuncu değil, hepsi birer müriddi. Amaç, Allâh’ın bütün
zamanlara
peygamberler göndererek insanları kendisine dâvet ettiğini göstermekti.
Her bir
mürid, temsil ettiği peygamberin (!) hayatını öğrenmek ve hissetmek
için böyle
bir işe girmişti. Ama yaptığımız iş, din bakımından çok büyük bir
cür’et ve hataymış,
bunu da sonradan öğrendik.
Arayış,
Arayış…
Sonra
Boston’a gittim. Orada Harvard Üniversitesi’nde bir seminere
katıldım. Bir profesör, sancısız doğumu anlatıyordu. Elimi kaldırdım ve
söz
istedim:
“-Siz
hep maddî doğumdan bahsediyorsunuz, peki mânevî doğum sancısız olur
mu?” dedim. Profesör, nâzik bir ifadeyle:
“-Hanımefendi,
sizinle biraz sonra görüşebilir miyiz?” deyince, arka tarafa
geçtim ve seminerin bitmesini bekledim.
Profesör
yanıma geldi ve:
“-Kızım,
sen ölmeden önce ölmeye gidiyorsun!.. Senin çok büyük bir zâta
ihtiyacın var. Benim mürşidim Hindistan’da… İstersen sana onun adresini
verebilirim. Çünkü sen mânevî, özel bir dönemden geçiyorsun. Bu dönemi,
bir
mürşid-i kâmilin huzurunda geçirmelisin. En azından bu ölüm devresinden
çıkana
kadar!.. Ayrıca kesinlikle Batı toplumundan ve Amerika’dan dışarıya
çıkmalısın.
Bu dönemi burada atlatamazsın, burada kalırsan sana kimse yardım
edemez!..”
dedi.
Hayatımın
her safhasında birileri geliyor ve beni bir şeylere dâvet
ediyordu. İlk olarak anlattığım parkta namaz kılan ıraklı adam, sonra
Davud
Bellak, şimdi de bu profesör… Sanki Allah beni bir şeylere
hazırlıyordu. Ben de
çilemi tamamlıyordum.
Bu
ikazlar ve insanlar, sanki bana:
“-Artık
aklını kullan da, doğru yolu bul!..”
diyorlardı.
1-Yıllar
sonra tanıştığım Konya’daki şeyhim, ismimin “Bâri”
olduğunu öğrenince, onu “Barihudâ” olarak değiştirdi. Çünkü
Barihudâ,
Allâh’ın (husûsî olarak) hidâyet verdiği kimse demekmiş.
2
-Fahrünnisâ Hatun, Mevlânâ Hazretleri’nin en büyük
hanım müridiymiş.
"Mevlânâ Kapısında"
Anneannemin
Kabri
Yaşadığım
ve bir türlü tatmin olamadığım bu arayışlar beni yormuştu. Uzun
yıllardır memleketime, Jamaika’ya gitmemiştim. En kısa zamanda
toparlandım ve
anne-babamın yanına gittim.
Bu
arada garip şeyler üst üste gelmeye devam ediyordu. Ben bir yaşındayken
vefat eden anneannemin kabrini, bu gidişimde bulmuştum. Bunu anneme
söylediğimde, bana şöyle dedi:
“-Onun
ölüm haberini, bize, sen vermiştin. O, memleketinden kalkıp bizim
yanımıza gelecekti. O gece sen, ağlamaya başladın. Öyle çok ağladın ki,
ne
yapacağımızı bilemez hâle gelmiştik. Herkesi başına toplamıştın. Sonra
öğrendik
ki, tam senin hüngür hüngür ağladığın saatlerde annem vefat etmiş.
Annem, çok
büyük bir hanımmış. Köyde herkes dertlerini ona anlatır, o da herkesin
derdine
derman olurmuş. Mânevî yönü de varmış. Herkes ona saygı gösterirmiş.”
Annemden
bunları ilk defa duymuş ve biraz daha hayret içinde kalmıştım.
Onun mezarının başına gittim. Binlerce «kelime-i tevhid» getirdim.
“Hemen
Los Angeles’a Dön!..”
Sonra
Jamaika’da bir rüya daha gördüm. Yine bir ses, bana:
“-Sen,
anne-babanla vedalaş!.. Los Angeles’a dön. 23 Nisan’da orada olman
lâzım!..”
Rüyamda
kaplumbağalar, gökyüzünde yüzüyorlardı. Uyandım. Âileme bir şey
demeden onlarla vedâlaştım. Los Angeles’a döndüm. Küçük bir yer
kiraladım.
Çünkü Los Angeles’tan ayrılırken her şeyimi toplamış, işimi bırakmış,
öyle
gitmiştim. Şimdi her şeye tekrar baştan başlıyordum. Ve beklemeye
başladım.
“Ben şimdi buraya niye geldim?” diye düşünürken, Davud Bellak’tan bir
mektup
aldım. Davud, “Konya’ya vardım. Şeyhime hizmet ediyorum. Ona odun
taşıyorum…” diye anlatıyor, bu hâlinden de şikâyet ediyordu.
Ben
de, onu tesellî ediyor, Yunus Emre’nin hayatını bilmeden, “Ne kadar
şanslısın, mürşidini bulmuş, ona hizmet ediyorsun!..” diye Davud’a
mektup
yazıyordum. Sonra yüzüğümü sordum. O da yüzüğü “Lâilâhe illallâh”
yazılmak
üzere kuyumcuya verdiğini söyledi.
Davud,
gönderdiği bu mektupta, bir de Konya’dan Los Angeles’a gelecek olan
bir Mevlevî şeyhinden ve onların Los Angeles’ta icrâ edecekleri ilk
semâ
âyininden bahsetmiş ve sonra da:
“-Aman
23 Nisan’da Los Angeles’ta bulun da seni şeyh efendi ile
tanıştırayım!..
Ben de şeyhimle birlikte geleceğim ve senin yüzüğünü de getireceğim.”
diye
eklemişti.
İşte
beklediğim mesaj buydu. Rüyamda haber verilen ve günlerdir ne olduğunu
merak ettiğim işâret!..
Hidâyetin
Bedeli…
Ben
uzunca bir iç seyahat yapmıştım, oturduğum yerde… Yaptığım duâlarla,
okuduğum kitaplarla, tanıştığım insanlarla iç dünyamda kilometrelerce
yol kat
etmiştim. İnsanın, hakikati ararken aslında gitmesi gereken yerdeydim;
uzaklarda değil, gönül âlemimde… Böyle bir seyahat için diyar diyar
gezmeye gerek
yoktu, sadece bir rehbere ihtiyaç vardı. Bu yüzden:
“-Allah’ım,
ben hiçbir yere gitmeyeceğim, burada oturacağım. Sen benim
mürşidimi buraya gönder!..” diye duâ etmiştim.(1)
Halbuki
bazı arkadaşlarım, ihtiyaçları olan rehberi bulmak için
Afganistan’a, Pakistan’a… gitmişlerdi.
Bu
da samimi olarak ve ısrarla yapılan duâların ne kadar tesirli olduğunu
gösteriyor.
Bir
de benim câhilliğimi gösteriyor. Ne kadar cehâlet içindeymişim ki,
herşeyi ayağıma istiyormuşum. Allah’a şart koşulur mu? Halbuki Allah,
en iyisini
bilir ve en güzel şekilde herşeyi gerçekleştirir. O’ndan hayırlısını
isteyip
gerekli ortam ve şartları O’na bırakmalıydım. İnsan, yaşamadan birşey
anlamıyor.
Siz,
röportaja başlarken hidâyet mâceramı anlatmamı istediniz. Önemli olan
“Lâilâhe illallâh” deyip istikamet üzerine olabilmek… Allâh’a teslim
olmak…
Nefisle büyük bir cihada azmedebilmek… Sadece “Lâilâhe illallâh” deyip
sonra da
müslümanca yaşamamanın hiçbir faydası yok!.
*
* *
Neyse,
23 Nisan’da bu Süleyman Dede Efendi ve Davud geldi. Ben de onları
Los Angeles’a dâvet edip karşılayan kimselerin arasına girmiştim. Onu
dâvet
eden kişiler bana:
“-Sen
bu gelen şeyh efendiyi nereden tanıyorsun ki?” diye sordular.
Ben
de:
“-Bana
mektup geldi. Beni de dâvet ettiler.” dedim.
Onlar:
“-Nasıl
olur, onu buraya biz dâvet ettik.” dediler ve beni bir kenara doğru
ittirdiler.
Süleyman
Dede, uçaktan indi. Meğer daha önce Davud, Süleyman Dede’ye benim
fotoğrafımı göstermiş ve kısaca başımdan geçenleri de anlatmış.
Konuşurlarken
Süleyman Dede, fotoğrafa bakmış, alnıma bir çarpı işareti koymuş ve:
“-Hazret-i
Cebrail, bu kıza zaman zaman bazı haberler veriyor.” demiş.
Tabiî, benim bunlardan çok sonradan haberim oldu.
*
* *
Dînî
konularda bilgi sahibi insanların sayısı bile bu kadar azken, benim
başımdan geçen bazı olayları ve bazı tasavvufî incelikleri herkesin
yeterince
anlamasını beklememek gerektiğini düşünüyorum.
Gerçekten
bazı olaylar var ki, inanç taşımayan kimselerin kabullenmesi,
inanması çok zor!.. Onun için bunlar anlatılmaz, sadece hissedilir,
yaşanır. Bu
yüzden herkesin kendi iç yolculuğunu yaşaması lâzım!..
Süleyman
Dede ile Tanışma
Havaalanında
ben kalabalıktan biraz ayrılmıştım. Davud ve Süleyman Dede
uzaktan göründüler. Davud, “İşte anlattığım kimse!..” der gibi eliyle
beni
gösterdi. Süleyman Dede, bana Türkçe olarak:
“-Kızım,
bana su getirir misin?” dedi.
Türkçe
bilmediğim hâlde, ne demek istediğini anladım. Bir bardak su
getirdim.
“-Kızım,
akşam bizim tekkeye gel!..” dedi.
Akşam
dedikleri yere gittim. Orada yeni müslüman olmuş pek çok kimse vardı.
Süleyman Dede, hepsiyle tek tek ilgilendi. Hatta bir Meksikalı genç
vardı, yeni
hidâyete ulaşmış. Konya’ya götürüp onu yetiştirmiş ve tekrar Meksika’ya
göndermişti. Beni görünce:
“-Sen
Hazret-i Mevlânâ’dan mesajlar alıyorsun ve rüyaların bu mesajlara
rehberlik ediyor. Ama senin bu dünyada bir rehbere ihtiyacın var.
Kızım, ismin
ne?” dedi.
“-Bari…”
dedim.
“-Bundan
sonra, «Barihuda» olsun. Şimdi benden ne istiyorsun?” diye sordu.
“-Aramızda
Hazret-i Şems ve Hazret-i Mevlânâ gibi bir münâsebet (ilişki)
istiyorum. Sizin Hazret-i Şems olup beni bir Mevlânâ hâline getirmenizi
istiyorum.” dedim.
“-O
gün de gelecek… Bazen ben Hazret-i Şems gibi olacağım, bazen de sen!..”
dedi.
Büyük
laflar… Ne kadar çok câhilmişim, haddimi bilmeden neler söylemişim.
Şimdi bile garibime gidiyor. Ben sorular soruyordum, o da Mesnevî’nin
İngilizceye çevrilmiş Reynold Nicholson’un tercümesi veya şerhinden
bazı
yerleri bana gösteriyor:
“-Oku!..”
diyordu.
Bir
gün ona:
“-İngilizce
bilmeden o hanımla nasıl anlaştınız?” diye sormuşlar. Cevâben:
“-Kalpten
kalbe yol vardır.” demiş.
Gerçekten,
neyi sorsam, bana kitaptan yerini gösterirdi. Gösterdiği o
bölümü okur ve cevabımı almış olurdum. Tekkede sohbetler yapılmaya
başlamıştı.
Sohbeti, Türkçe’den İngilizce’ye çevirmek üzere bir tercüman
getirdiler.
Gelen
kimdi biliyor musunuz?! Yıllar önce, bana o bozuk tarikattan uzak
durmamı söyleyen, parkta namaz kılan ve benim doğru yolu bulmam için
duâ eden
Iraklı!.. Adam, beni orada görünce neredeyse kalp krizi geçirecekti.
Dedenin
elini minnetle öpmekte ve bir yandan da şöyle demekteydi:
“-Ah
dede, ne kadar iyi etmişsiniz, bu kızı evlat edinmekle… Ne kadar duâ
ettim, bu kız doğru yolu bulsun diye…”
Üç
sene sonra karşılaşmamız, hem de böyle bir yerde karşı karşıya gelmemiz
çok garipti.
Süleyman
Dede, o sohbette peygamberlerden bahsetti. Her zaman bir peygamber
geldiğini, peygamberlerin hükmünün kendi zamanları için geçerli
olduğunu, eğer
onların devrinde yaşasaydık, onlara tâbî olmamızın gerekli olduğunu,
şimdi ise
son peygamberin gönderilmiş bulunması sebebiyle sadece ona tâbî
olunmasının
zarurî olduğunu söyledi. Sohbette Yahudi ve Hıristiyanlar da vardı.
Hepimizin
rahatça anlayacağı ve kabulleneceği şekilde, bu gerçekleri uzun uzun
izah etti.
“Feyz”
meselesini bilirsiniz. Dede, eskiden Konya Mevlânâ Dergâhı’nın
imâretinde aşçıymış. Yemek yaparak insanlara şifâ dağıtırmış. Los
Angeles’a
gelir gelmez de kıyma aldırmış, kendi elleriyle köfte yapmıştı. Sohbete
katılan
çoluk-çocuk herkese bu köftelerden ikram etti. Dinleyicileri arasından
bazılarına işaret ederek:
“-Bu,
feyzi aldı.” diyordu.
Bazı
çocuklara yemekten önce el yıkamasını öğretti.
“-Buralarda
İslâm’ı öğretecek bir hocaya çok ihtiyaç var. Bu insanlar
temiz, ama yol gösterecek kimse yok!..” dedi.
Benimle
biraz hasbihal ettikten sonra:
“-Kızım,
senin kafanı bâtıl düşüncelerle çorbaya çevirmişler. Aslında her
şey çok kolay... Sen müslüman ol, her şey temizlenecek ve her şey
kolayca
anlaşılacak!..” dedi ve bana kelime-i şehâdeti telkin etti.
Müslüman
Oldum, Elhamdülilâh!..
Huzurunda
kelime-i şehâdet getirerek müslüman oldum, elhamdülillâh!.. Sonra
bana:
“-Kızım,
şimdi İslâmiyet’i öğrenmek için bir müslüman memleketine gitmen
lâzım… Burada doğru hoca bulamazsın. Ben Konyalı olduğum için seni
Konya’ya
dâvet ediyorum. Buyur gel, misafirim ol!.. İstersen başka İslâm
ülkelerine de
gidebilirsin. Fakat burada kalırsan bir şey öğrenemezsin. Bazen özel
konularda
görüşmen gereken hanım hocalara ihtiyacın olur, burada hocalar hep
erkek!..
Sen, müslüman hanımlarla tanışıp onlardan öğrenmelisin.” dedi.
Gerçekten
ben, Konya’ya gelene kadar hiç müslüman bir hanımla
tanışmamıştım.
Sonra
yine sözlerine devam etti:
“-Hem
geldiğinde Konya’da Mevlânâ hazretlerini ziyaret eder, duâ ederiz.
Onun hürmetine inşaallâh kapalı kapılar da açılır.”
Bu
sohbeti müteakip Süleyman Dede, iki buçuk hafta Amerika’da kaldı. O
zaman zarfında pek çok kimseyle birlikte çeşitli şehirlerden 11 kızı da
Konya’ya dâvet etmişti. Ben, bütün bunları Konya’ya vardıktan sonra
öğrendim.
Türkiye’ye
Dâvet
Süleyman
Dede, beni dâvet etmişti; ancak içimde bir huzursuzluk ve tereddüt
vardı. O sıralar rüyamda Hazret-i Meryem’i gördüm, o da beni “Gel,
gel!..” diye
dâvet etti. Meğer onun kabri de Türkiye’deymiş. Daha sonraki zamanlarda
rüyamda
beni dâvet eden başka evliyâullâhı da gördüm. Öğrendim ki, onların da
kabirleri
Türkiye’deymiş.
Gitsem
nasıl olacak diye düşünüyordum. Ama o zamana kadar Türkler hakkında
hep olumsuz şeyler duymuştum. Türkler vahşî ve barbar insanlarmış.
Osmanlı,
şöyleymiş-böyleymiş. Elime bir harita aldım ve onda Türkiye’yi çok zor
buldum.
İçimden ne zaman, “Sonra giderim!..” desem, başıma bir kaza geliyordu.
Bu
bunalımlar içindeyken, San Fransisko’ya gittim. Orada Kudüs’ten gelen
bir Rifâî şeyhine uğradım. Kapıdan girer girmez, şeyh kalktı ve:
“-Sen
Konya’ya dâvet edildin ve gitmiyorsun!.. 25 Temmuz’a kadar
gideceksin. Ben de orada olacağım.” diye azarladı.
Anladım
ki, benim için yollar Türkiye’den geçiyor. Ama hâlâ bir türlü
kendimi ikna edemiyordum.
Mevlânâ’nın
Kapısında
İkamet
ettiğim şehre dönerken, üstü açık bir arabaya binmiştim. Bir yandan
da, “Gitsem, orada kimi tanırım, lisân bilmiyorum, yer bilmiyorum.
Ne
yaparım ben tek başıma..” diye düşünüyordum. Başımı yana eğmiş
yatıyordum.
Birden arabanın açılıp kapanan tavanı havalandı, uçup gitti. Arabanın
arkasında
yola savruldu. Eğer başım yatık vaziyette değil de dik olsaydı,
kesinlikle
kafam da kopup savrulacaktı. Bu, bir ikazdı.
“-Tamam
Allah’ım, gidiyorum!..” dedim.
İkinci
defa Amerika’daki herşeyimi sattım. Biletimi aldım. Dönüşümün ne
zaman olduğu belli olmadığı için açık bilet aldım. Uçağa binip
Türkiye’ye
geldim. Davud da Temmuza kadar Türkiye’de olacaktı. O bana yardım eder
diye
düşündüm. Davud bana, Konya’da Mevlânâ türbesinin karşısındaki bir
halıcının
adresini vermiş ve:
“-O
sana yardım eder.” demişti. Amerika’dan İstanbul’a, İstanbul’dan da
otobüsle Konya’ya geldim. Yıl, 1976 idi. Konya’ya vardım, adresi buldum.
“-Süleyman
Dede, Ilgın’a, kaplıcalara gitti.” dediler.
Davud
da yoktu. Şaşkındım. İçimden, Hazret-i Mevlânâ beni çağırdıysa, ben
de ona giderim, dedim. Gittim. Kapıdan içeri girer girmez, türbedâr
Ömer Efendi
beni gördü ve:
“-Gel,
gel!.. Kızım geldi!..” diye bana doğru yaklaştı. Ben de onun yanına
gittim. Hazret-i Mevlânâ’nın tam önündeydik. Elini açtı, gülbank çekti
ve duâ
etti. Sonra bana dönerek:
“-Bütün
bunlar vâsıta!.. Sen yarın yıkan, gel!..” dedi ve bana işaretlerle
gusül abdestini öğretti. Bana, erkenden gelmemi ve geldiğimde kapıyı
tıklatmamı
tembihledi.
Târif
ettiği üzere yıkandım ve ertesi sabah erkenden gittim. Beni girilmesi
yasak olan bütün bölümlere soktu, türbenin her tarafını gezdirdi.
Hazret-i
Mevlânâ’nın kabrinin dibine kadar yaklaştırdı.
“-Çök!..”
dedi, oturdum ve sandukanın örtüsünü öptüm. Başımı kaldırdığımda
yukarıdaki kandile kafam çarptı.
“-Akıllan,
uyan!..” diye bir ses duydum ve mânevî terbiyem böylece başlamış
oldu.
Her
gün besmele çekiyor ve Mesnevî’den bir bölüm seçerek okuyordum. Oradaki
hocalar bana İslâm’la ilgili herşeyi öğretiyorlardı, hatta cenâze
yıkamaya
varıncaya kadar… Çünkü Amerika’ya dönecek ve orada hizmet edecektim.
Onlar
böyle dedikçe, hep:
“-Allah
bilir!..” diyordum.
Konya’da
Sekiz Yıl
Şimdi
Süleyman Dede ile karşılaştığım için çok şükrediyorum. Eğer beni
müslüman bir memlekete dâvet etmemiş olsaydı, İslâm’ın yaşanmadığı bir
ülkede o
ilk çile yıllarımı atlatamazdım. Amerika’da olsaydım, beni koruyan bir
toplum
olmayacaktı.
Burada
bir çocuk, ilk doğduğu andan itibaren müslüman bir çevrede büyüyüp
yetişiyor. Ben ise, bambaşka bir toplumda doğmuştum. Herşeye en
başından
başladım: elimi yıkamak, abdest almak, çamaşır temizlemek (şartlamak)
vb… Yirmi
dokuz yaşımdaydım, ama âdeta yeni doğmuş birisi gibiydim. Bana Süleyman
Dede’nin âilesi, Ferişte Teyze her şeyi öğretti. Bizi hamama götürdü,
temizliği
ve guslü öğretti.
Süleyman
Dede, yeni müslüman olan erkeklerle bizzat ilgilenir, onlara ilk
anda gerekli olan herşeyi, en ince teferruatına kadar öğretir; sonra da
Kur’ân-ı Kerîm okumasını, akaid, hadis ve ilmihâlini iyice öğrenmesi
için bir
hocaya teslim ederdi. Böylece onlar akıllarına takılacak her şeyi sorup
İslâm
hakkında daha geniş bilgi sahibi olabilirlerdi.
1976
yılında, Konya’da olmak çok zordu. Halk o zaman çok daha
muhafazakârdı. Orada Selçuk Üniversitesi de henüz açılmamıştı. Benim
hakkımda:
“-Bu
kız, burada tek başına ne yapıyor?” diyorlardı.
Hatta
bazıları benim bir casus olduğumu düşünüp beni sağa-sola şikâyet
etmişlerdi. Şeyh, müridinin mânevî babası oluyor ya, Süleyman Dede de:
“-Bu
kız evlenene kadar, ondan ben sorumluyum!..” der ve bu tür insanlara
karşı hep beni himaye ederdi. Hatta zaman zaman bana da:
“-Eğer
ben vefat ettiğimde sen hâlâ bekâr kalmış olursan, babanın evine
döneceksin!.. Burada tek başınasın. Yeni müslüman olmuşsun. Kalbin
temizlenmiş,
arınmış. Şimdi kim sana ne söylerse inanıyorsun. Toplumu, gerektiği
gibi
tanımıyorsun.” diye tembih ederdi.
Konya’ya
ilk geldiğimde bir müddet otelde kaldım. Daha sonra dul bir
hanımla kızının yanında vakit geçirdim. Daha sonra yatılı bir Kur’ân
kursunda,
küçücük çocuklarla beraber kaldım. Ama hâlâ Türkçe bilmiyordum. Bu
yüzden çok
zorluklar çektim. Bazen üstü akan, kerpiç evlerde gecelediğim oldu.
Nihayetinde
hepsi Allah rızâsı içindi. Tam 8 sene Konya’da kaldım ve
sonunda evleneceğim kişiyle tanıştım.
Her
Gün Bir İncelik, Bir Güzellik
Nicholson’un
6 ciltlik Mesnevî tercümesini yanımdan hiç ayırmıyordum. Her
sabah kalkınca tefe’ül yapıyordum. Yani rastgele bir bölümünü açıyor,
okuyor
ve:
“-Bakalım,
bu gün bana Mevlânâ ne diyor?” diye kendime ders çıkarıyordum.
Yeni
müslüman olan bir hanımın en büyük problemi, bütün zorluklarla tek
başına boğuşmasıdır. Ancak müslüman bir âile veya müslüman bir çevre
içinde
olunca, bu dertler büyük oranda azalıyor. Aynı Peygamber Efendimiz’in
ashâb-ı
kirama en basitinden en önemlisine kadar her merhalede her şeyi
öğretmesi gibi,
müslüman bir çevre de insana her konuda büyük bir lütuf oluyor.
Konya’da
geçirdiğim ilk Ramazan ayını hiç unutamam. Çevremizdeki komşular:
“-Bu
kız, bizim memleketimizde misafir. Biz, ondan sorumluyuz!..” derler ve
gönlümü almaya çalışırlardı.
Bir
yandan da:
“-Sen,
burada ilim öğreniyorsun. Eğer gurbet elde ölürsen, şehit
sayılırsın!..” diyerek sürekli teşvik ederlerdi.
Ramazan
ayında zengini-fakiri, hepsi nesi var, nesi yok bizimle paylaşırdı.
Peygamber Efendimiz’in “komşuluk” hakkındaki hadis-i şeriflerini âdeta
yaşayarak öğrettiler bana… Çocuklarını sallarken, uyuturken “Huuu!..
Huuu!..” diye
ninni söylerlerdi. Bunların hepsi benim için çok güzel birer örnekti.
Ali
Kemal Belviranlı hocaya sık sık giderdim. İngilizce bildiği için bana
namazı çizerek-yazarak öğretti. Namaz için gerekli bütün duâ ve
sûreleri
ezberletti.
Konya’da
ne yaptıysak kalma problemini çözemedik. En sonunda İstanbul’a
gittim. Konya’da yaşamak da hayli zorlaşmıştı. Konya’daki hanımlar
genel olarak
İngilizce bilmedikleri için onlardan dinî bilgiler açısından istifade
edemiyordum. Ancak onlardan dikiş-nakış, oya vs. öğrendim. Çeyiz bile
yapmaya
başlamıştım.
Bir
de yaptığım bazı şeylerde hanımlar sadece:
“-Günah!..”
diyorlardı.
Ben
de acaba “gelenek-görenek” mi, yoksa “Allah’ın kesin bir emri” mi diye
soruyordum. Bana kesin bir cevap veremiyorlardı. Hep sabrediyordum.
Hemen her
gün Mevlânâ’yı ziyaret ediyordum. Süleyman Dede de beni böyle üzgün
görmeye
dayanamıyordu. Sonunda İstanbul’a gittim.
Binbir
Günü Geçen Çileler
İstanbul’a
her geliş gidişimde biraz daha rahatlıyordum. Bir ara
memleketime de gittim. Ama bir tuhaf olmuştum. Kendimi hâlâ Konya’da
zannederek
herkese güveniyordum. Birşey aldığımda, paranın üstünü kontrol
etmiyordum.
Halbuki Anadolu’da insanlar, Allah’tan korktukları için paranın üstünü
kuruşu
kuruşuna ödüyorlardı. Halbuki mesela Newyork’ta herkes birbirini nasıl
kandırabileceğini düşünüyordu. İki dünya arasındaki fark, gece ile
gündüz
gibiydi.
Âilemin
İslâm’ la Tanışması
İlk
duyduğunda annem, müslüman olduğuma çok üzülmüştü. Türkiye’de, yabancı
bir ülkede tek başıma olmamdan rahatsız oluyordu. Annem her Pazar
kiliseye
giderdi. Oradaki papaza, benim müslüman olduğumu söyleyince, papaz da
benim
için Allah’tan af dilemeye başlamış. Eski dinime dönmem için birlikte
nice
duâlar etmişler.
Ben
de annemin hidâyete ermesi için çok duâ ettim, ama bu iş, istemekle
olmuyor. Allah’ın takdiri… Peygamber Efendimiz, öz amcasını bile
istediği hâlde
hidâyete getiremediği gibi…
Memleketimde
aradığım huzuru bulamayınca İstanbul’a geri döndüm. Dönüşte
bana Kur’ân-ı Kerîm ve Hadis öğretecek hocalar ayarlamışlardı.
İngilizce
tercüme yapacak birisi de vardı. Âdeta kendimi bir hanımlar tekkesinde
bulmuştum. Sorularıma istediğim gibi tatminkâr cevaplar bulabiliyordum.
İlk
defa Kur’ân-ı Kerîm’i hatmettim. Kur’ân-ı Kerîm okumayı çok zor
öğrendim, bir
türlü dilim dönmüyordu. Ama yavaş yavaş, büyük bir sabırla öğrettiler.
Türkiye’de
herşeyi yavaş yavaş öğreneceğimi anladım. Yine anladım ki, insanlara
ve makamlara takılmamak lâzım!.. Mevlânâ’nın dediği gibi renksiz
makama, berrak
makama ulaşıncaya kadar hiçbir şeye takılmamak lâzım!..
Süleyman
Dede, benim çektiklerimi gördükçe:
“-Bir
mevlevînin çilesi binbir gündür. Kızım, senin çilen ne kadar uzun
sürdü. Allah seni neye hazırlıyor, bir türlü anlamıyorum!..” diyordu.
Süleyman
Dede, bana sık sık:
“-Şu
anne-babana mektup yaz; onlar iyi olmasaydı, sen böyle iman
edemezdin!..” diyordu.
Türkçe’yi
iyice öğrenmiştim. İlk hatmimi indirdikten sonra, hatim duâmda
hocam anne-babam için dua etti… Aradan bir hafta geçmemişti ki,
Süleyman
Dede’yle beraber Amerika’ya dâvet edildik. Orada dört gün kaldık.
Oradan da
onu, annem ve babamın yeni göçtükleri şehre (Miami’ye-ABD) götürdüm.
Annem-babam,
onu görür görmez:
“-Bu,
bizim Tevrat ve İncil’de okuduğumuz Süleyman ve İlyas peygamberlerin
nûrunu taşıyor.” demişlerdi.
Annem-babam
çok bilgili insanlardı; özellikle Tevrat’ı çok iyi bilirlerdi.
Onların bu teveccühü de beni Süleyman Dede’ye ayrı bir şekilde
bağlamıştı.
Süleyman
Dede, orada namaz kıldı. Babam, bizzat yemek yaptı. Herkes onu çok
sevdi. Süleyman Dede de, onları Türkiye’ye dâvet etti.
Âilem,
3 yıl sonra Türkiye’ye geldi. Süleyman Dede’yi ziyaret ettiler. Bu
vesileyle tanıştıkları Türkleri de çok sevdiler.
Teslim
Olmayı Öğrenene Kadar
Süleyman
Dede ile tekrar Türkiye’ye döndüm. Bir ara, ona döndüm ve:
“-Ben,
daha ne kadar Türkiye’de kalacağım?” diye sordum.
O
da:
“-Aklından
neden ve niçin sorularını çıkarana kadar!.. Herşeyi sorgulayan
Batı kafasından kurtulup teslim olmayı öğrenene kadar…” diye cevap
verdi.
Aradan
bir hayli zaman geçti. Artık eskisi gibi tereddüt ve endişeler,
beynimi kemirip durmuyordu. İşte o zaman Süleyman Dede:
“-Artık
gidebilirsin!..” diye izin verdi.
Ama
bu sefer de ben gitmek istemedim. Süleyman Dede’ye:
“-Ben,
Allah’a gitmek istiyorum, ölmek istiyorum!..” dedim. O ise itiraz
etti:
“-Kızım,
sen daha otuz yaşlarındasın!.. Evleneceksin, beyine hizmet
edeceksin. Allah rızâsını kazanacaksın!..”
Konya’da
Hazreti Mevlânâ’nın Şeb-i Arus (Düğün Gecesi) kutlamasında 17
Aralık 1981’de bir semâ âyini vesilesiyle Cinuçen Tanrıkorur Bey ile
tanıştım.
Birkaç ay sonra da kendisiyle 28 Ağustos 1982’de evlendim. Sonra
öğrendiğime
göre, ikamet etmekte olduğumuz evlerimiz birbirine çok yakınmış. Yine
beyimin
vefatından sonra, günlüğünden okuduğuma göre de, rüyasında ona benimle
evlenmesini tavsiye etmişler.
Süleyman
Dede, bu evlilikten üç yıl sonra, 1985 yılında vefat etti. Allah
rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun.
Son
Olarak Okuyucularımıza Söylemek İsterim ki…
Gençler,
kültürünüzden, dininizden ve tarihinizden kaçmayın!.. Bunları
öğrenin ve onlarla gurur duyun!.. Eğer sahip olduğunuz bu değerlerden
kaçmaya
çalışırsanız, yok olmaya mahkum olursunuz. Özünüze dönün.
Değerli
okuyucularıma da şunları söylemek isterim. Türkiye’ye ilk defa
geldiğim 1976 yılındaki ülkenizle şimdiki Türkiye arasında maalesef çok
fark
var. Müthiş bir Batı hayranlığı, sizi esir almış. Batının teknolojisini
alın,
ama onun esiri olmayın. Batının kokuşmuş hayat tarzı; sizin dininizi,
âile
hayatınızı ve örflerinizi alıp götürmesin!.. Buna izin vermeyin!.. Âile
hayatının özenle korunması lâzım… Yaşadığınız toprakların altında bir
çok
evliyâullâh var. Onlar, sizin en büyük yer altı hazineniz!.. Onların
ruhları,
bu mekânları muhafaza ediyor. Ama siz de onların kıymetini bilmelisiniz.
Batı
dünyası bu mâneviyattan mahrum… Toprakları da, ruhları da, mânevî
hayatları gibi kurak ve çorak…
Teknoloji
geldi, rahatlık arttı, ama huzurunuz kayboldu. Dışarıda
aradığınız huzur, içinizde… Birçok kişi yoga ile meditasyonla o huzuru
arıyor.
Tıpkı benim İslâm’dan önceki çırpınmalarım gibi… Ben de İslâm’la
tanışmadan
önce, beyhûde yere huzuru oralarda aradım. Ama nafile… Gelin, siz de
değerli
vakitlerinizi boş yere kaybetmeyin… Huzuru, bulamayacağınız yerlerde
aramayın.
Huzur, sizde, sizin içinizde, sahip olduğunuz mukaddes değerlerinizde…
Son
söz olarak biz de; bu duygu ve ibret yüklü hayat ve hatıralarını
bizimle paylaşan Barihuda Tanrıkorur Hanım’a minnet ve şükranlarımızı
sunuyoruz.
Halime Demireşik
Şebnem Dergisi,
Sayı 27-28
(1)
Allah, duâlarıma
mukabele ile bana Pir Vilâyet Han’ı Hindistan’dan, Mevlevî Süleyman
Dede’yi de
Konya’dan Los Angeles’a getirmişti. Ama âdeta benim de bir emek sarf
etmem için
de tâ Jamaika’dan Los Angeles’a gelmek zorunda bırakılmıştım.
Bir Hidayet Öyküsü
Yerin
derinliklerinde gömülü, taşlaşmış olan bir cevher, hünerli eller
tarafından
çıkarılıp işlenmeyi bekler. "Nefs" denilen, "dipsiz kuyunun
içindeki rûh" çırpınıp durmaktadır. Onda da gömülü bir cevher vardır ki
bu, Allâh'ın insanlara hidâyet bahşettiği "Hâdî" esmâsıdır. Yükselip
yükselip en zirvede ışıklarını saçan bir güneş gibi; Hâdî esmâsı da,
takdir
edilen bir vakitte gömülü kaldığı derinliklerden yükselip kalb
semâlarını
aydınlatır.
İşte o
nasipli kullardan biri…
İsmi
Carol, Amerikalı...
Hidâyeti
için takdir edilen vakit, 90'lı yıllar. Hidâyete varış hikâyesini
kendisinden dinleyelim:
Düşünmeye
başladığım ilk zamanlardan bu yana Hristiyanlık beni hiç tatmin
etmiyordu. Hele bu dinin İsa -aleyhisselâm-'ın Allâh'ın oğlu olduğu
şeklindeki
akîdesini aslâ benimseyemedim.
İlkokul
üçüncü sınıfta bir Yahûdi arkadaşım vardı. Dîni beni çok etkilemişti.
Yaptığımız sohbetlerde "onun da, benim de ilâhımız olan Allâh'ın eşşiz
kudreti" karşısında büyülenmiştim.
İlköğretim,
lise ve üniversite boyunca Yahûdiliği araştırdım. Ve Yahûdilik
dersleri almaya başladım. Bu dinin, Allâh hakkında inanmak istediğim
şekline
çok yakın olduğunu anladım ve nihayet Yahûdi olmaya karar verdim.
Muhâfazakâr
bir hahamla görüştüm. Fakat haham, beni bu teşebbüsümden alıkoymaya
çalıştı. Ne
kadar ısrar etsem de kabul etmedi. Çok üzülmüştüm.
Bir süre
sonra başka bir Sinagog'da, başka bir hahamla konuşup Yahûdiliğe
girmek istediğimi söyledim.
Haham:
"-O
kadar istiyorsan Yahûdiliğe geçebilirsin, ancak öteki Yahûdiler, seni
aslâ bir Yahûdi olarak görmezler." dedi.
Bu
olanlardan sonra, yahudiliğe karşı tüm hevesim kırılmıştı.
Başka
dinleri araştırmaya başladım. Sırasıyla Budizm'i ve Amerikan
yerlilerinin
maneviyâtını inceledim. Önceki arayışlarım gibi hiçbir yere
varamıyordum. Ve
sonunda içimdeki "müteâl ve kudreti sonsuz Allâh" inancıyla yetinmeye
karar verdim.
Evlenmeye
karar verdiğim insanla karşılaşana kadar, İslâm'ı bir din olarak
araştırma ihtiyacı hissetmemiştim. Çünkü İslâm'ı, ortaçağda kalmış, hep
kan
döken, insanlara huzurdan çok savaş vaad eden bir din olarak duymuştum
ve
doğrusu hiç dikkatimi çekmemişti.
Müstakbel
kocamla ilk tanıştığımda, onun müslüman olduğunu öğrenince şaşırıp
kalmıştım. Kaba ve câhil olduklarını düşündüğüm için, espri yeteneğini,
hayata
dâir düşüncelerini ve derin bilgisini gördükçe hayrete düştüm. İslâm'la
aramdaki buz dağları bu ilk tanışmayla biraz erimişti. Böylelikle bu
dîni daha
iyi tanımak için incelemem gerektiğine karar verdim.
Günler
günleri, aylar ayları kovalıyor, araştırma yaptıkça İslâm'ın "hak
din" olduğunu görüyordum. Ve İslâm'ın tevhid inancının, yıllardır
içimde
beslediğim Allâh inancıyla ne kadar yakın olduğunu fark edince,
hayretler
içinde kaldım.
Ve ilk
vurgun yediğim an!
Hanımlarla
toplandığımız dersimizde dinlediğim bir âyet âdeta beni başka âlemlere
götürüp, oradan da kendime getirmişti.
Bakara
Sûresi'ndeki bu âyet, yahûdilerin inek kurban etmelerinden dolayı ilâhî
emri sorgulamalarıyla ilgiliydi. Âyet beni öylesine sarsmıştı ki, Allâh
karşısında çok büyük bir mahcûbiyet hissetmiştim.
Dersin
ortasında sesli sesli ağlamaya başladım. Bütün dinlediğim sözlerin
ötesinde, Kur'ân yalnızca âhenkli okunuşuyla öyle büyük bir mûcizeydi
ki,
kararmış gönülleri bile kıskıvrak yakalıyor, câzibesiyle kendine
çekiyordu.
Aynı
akşam, uyumadan önce, Allâh'tan bana yardımcı olmasını isteyerek
rastgele
Kur'ân-ı Kerîm'i açtım. İlk karşıma çıkan âyeti sesli sesli okumaya
başladım:
"Peygambere
indirileni dinledikleri zaman, âşinâ oldukları hakîkatlerden
duygulanarak gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. Onlar "Ey
Rabbimiz, îmân ettik." derler. Sen de bizi hakka şahitlik eden
mü'minlerle
beraber yaz. Biz Rabbimiz'in bizi sâlihlerle beraber cennetine
koymasına can
atarken, Allâh'a ve hak olarak bize gelmiş olana niçin îmân etmeyelim.
Bu
sözlerinden dolayı Allâh onları altlarından ırmaklar akan cennetlerle
mükâfatlandırdı." (Mâide, 83-85)
Âdetâ
nutkum tutulmuştu. Allâh, kelâmı Kur'ân ile benimle konuşmuştu. Allâh
Teâlâ'nın beni İslâm'a çağıran son mesajı buydu işte.
Kısa bir
süre sonra Kelime-i Şehâdet getirerek müslüman olmuştum. Rûhumun
özgürlüğe kavuştuğunu hissediyordum.
Yahûdilerin
beni içlerine kabul etmek istemeyişlerinin aksine, müslüman
kardeşler "Allâhu Ekber, Elhamdülillâh, Ehlen ve Sehlen" diyerek beni
sevinçle karşıladılar.
Onlarla
beraber olmak ve ümmetin içinde bir fert olduğumu düşünmek, kalbimi ve
rûhumu ısıtıyor. Beni hidâyete erdirdiğinden dolayı âlemlerin Rabbine
nihâyetsiz hamd ü senâlar olsun…
Ayşegül Zobi
Şebnem Dergisi, Sayı
5
Gafletten Hidayete
Sahabeden
Amr
İbnü'l Cemuh r.a. Hazretleri, İslâm'dan önce Medine'nin önde gelen
şahıslarındandı.
Ağaçtan yaptığı 'Menaf' adlı bir puta büyük saygı duyardı. Üç oğlu ise
müslüman
olmuştu.
Bir gece
Amr b.
Cemuh'un oğulları, bir arkadaşlarıyla birlikte Menaf'ı yerinden
aldılar,
götürüp bir lağım çukuruna attılar. Kimseye görünmeden de geri
döndüler.
Sabahleyin saygı için putuna giden Amr, onu yerinde bulamadı...
-
Yazıklar
olsun size! Bu gece tanrımızı kim çaldı? diye söylenmeye başladı.
Bağıra
çağıra, çevresine tehditler savurarak putunu aramaya koyuldu. Sonunda
onu bir
çukurda başaşağı devrilmiş olarak buldu. Kaldırıp temizledi, güzel
kokular
sürdü ve eski yerine koyarak şöyle dedi:
- Bu işi
yapanı
bir bilebilsem, onu perişan ederdim...
Ertesi
gece
gençler yine putu çalıp, bir gün önceki gibi yaptılar. Sabah olunca
adam yine
onu aradı ve pislikler içinde buldu. Alıp temizledi, güzelce kokulayıp
yerine
koydu.
Gençler
ertesi
gece yine aynısını yaptılar. Amr'ın sabrı taşmıştı. Yatmadan önce puta
gitti,
kılıcı boynuna taktı ve dedi ki:
- Ey
Menaf! Bu
işi sana kimin yaptığını bilemiyorum. Şayet sende bir hayır
varsa, al
sana kılıç! Artık sen kendini koru!
Gençler,
yaşlı
Amr'ın derin uykuya daldığını anlayınca, putun boynundan kılıcı
attılar. Evin
dışına götürdüler ve bir köpek leşine bağlayıp bir lağım kuyusuna
atıverdiler.
Adam
uyanıp
putunu bulamayınca, yine aramaya başladı. Bu kez de bir lağım
kuyusunda,
üstelik bir köpek leşine bağlı ve yüzüstü devrilmiş vaziyette buldu.
Fakat bu
defa onu çukurda olduğu gibi bıraktı ve şöyle dedi:
-
Vallahi sen
tanrı olsaydın, köpek leşine bağlı olarak bu kuyuda böyle bulunmazdın!
Amr
müslüman
oldu. Canını, malını ve çocuklarını Allah yolunda Rasulullah s.a.v.'in
hizmetine verdi.
Bir Mahkumun Hikayesi
Amerikanhapishanelerinde,
ya da resmi adıyla ıslahevlerinde (correction institution), adına uygun
fonksiyon görmesi için, din dahil olmak üzere, her türlü ıslah metoduna
başvuruluyor. Hapishane kompleksi içinde yer alan ibadethane, bütün
dinlerin ibadet merkezi olarak kullanılıyor. Cuma günleri müslüman
mahkumların cuma namazı kıldığı bir cami fonksiyonu gören bina,
cumartesi günü sinagog olarak yahudilere ve pazar günü ise kilise
olarak hiristiyanların ayinlerine ev sahipliği yapıyor. Bu işten hem
mahkumlar memnun, hem de idareciler. Mahkumlar esarette dinini yaşama
özgürlüğüne sahip olduğu için sevinirken, hapishane idarecileri de
topluma zarar veren mahkummları din vasıtasıyla ıslah ettiği için
seviniyorlar.
Yaklaşık iki yıldan beridir, bulunduğumuz şehrin yakınındaki bir
hapishaneye, cuma günleri cuma namazı kıldırmaya gidiyoruz. Hürriyetin
ne kadar güzel bir nimet olduğunu, elleri ve ayakları zincire bağlanmış
bazı mahkumları görünce daha iyi anlıyorsunuz. Ama içeridekilerin
hepsinin durumu zanedildiği gibi içler acısı değil. Hatta dışarıdaki
pek çok insanla kıyaslandığında, imrenilecek durumda olanlar bile var.
Gentil bunlardan biri..
Bir zamanlar Kiliseye devam etmiş olan Gentil, aklı orada anlatılanları
bir türlü almadığı için bundan vazgeçer. Rabbinin kim olduğuna bir
türlü karar veremez. Yaratıcı, İsa’mı, Kutsal Ruh mu, yoksa Baba
mıydı?.. Yok eğer bu üçü de Yaratıcı ise, bir tane evrene üç tane
Yaratıcı çok değil miydi? Hele şu “Good Friday” kutlamaları hiç aklına
yatmıyordu. Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği günün yıldönümünü herkes
şenliklerle kutluyordu. Hz. İsa acıyla çarmıha giderken, böyle zil
takıp oynamanın ne anlamı olabilirdi ki? O’nun çektiği acının hepimizi
kurtardığına ancak çok bencil insanlar inanabilirdi. Aklı bu hikâyeyi
hiç mantıklı bulmuyordu. Nasıl olurdu da Baba, Oğlunu (İsa’yı), diğer
insanların günahları için, çarmıha gerdirtecekti. İnsan hukukunda bile,
herkes kendi suçunun cezasını çekerken, nasıl olurdu da Âdil Tanrı,
herkesin yaptığı ve yapacakları kötülükler için İsa’yı çarmıha
germişti? Birlikte aynı koğuşu paylaştığı müslüman arkadaşının
yaşantısı ve tavırları Gentil’ın aklında soru işaretlerinin yeşermesine
yol açtı. Kalbiyle ve aklıyla İslamiyete yakınlık duymaya başladı.
Dışarıda dolaşan birçok hür insan, arzularının rüzgârına kapılıp
savrulurken, kendini ve Rabb’ini tanımak için soru sormaya vakit
bulamazken, Gentil günlerce böylesi soruları yaşadı. Aklı sorularına
cevap ararken, kalbinde özlediği bir şeye kavuşacakmış gibi hisler
yeşerdi. Bir gün arkadaşıyla birlikte cuma hutbesini dinlemek üzere
ibadethaneye gitti. Gördükleri karşısında o kadar etkilendi ki, bir
sonraki cumayı adeta iple çekti. Aklı dinledikleriyle tatmin olurken,
kalbi namaz kılanları en arka saftan taklit etmenin kendisine verdiği
tarif edilmez huzurla doldu. Henüz müslüman olmamasına rağmen Gentil,
ibadetin güzeliği karşısında meftun olmuştu. Bir süre sonra da
hapishane camaatinin önünde şehadet getirerek müslüman oldu.
Hapishanenin bedeni esir eden duvarları ardında, Gentil’in ruhu, derin
ve gerçek bir özgürlüğe kavuştu.
Furkan Aydıner
Zafer Dergisi, Sayı 318
Bu da Benim Örtünme Hikayem
Anlatacaklarım,
yaşadıklarımdır. Dolayısıyla kimseyi bağlamaz. Birileri
mâkul buldu diye, dediklerimle ilgili inancım kuvvetlenmez. Birilerine
yanlış
geldi diye de, yaşadıklarımdan öğrendiklerimi çöpe atacak değilim.
Henüz
on bir yaşındaydım. Biraz iri yapılı olduğum için, ilk dünürümün bile
geldiği, babamın artık başımı örtmemi istediği, “Kocaman kız oldun, ne
o öyle
saç baş açık!..” dediği vakitlerdi. İkna edici olmaktan ziyâde,
dayatmaya
benzeyen bu talebi duymazdan geldiğim, ben duymamış gibi yaptıkça
babamın
yüzünün asıldığı zamanlar yani... “Bak, bizim âilede hep böyle… Bak
şunun
kızına, bak bununkine!..” diyerek, kendince ikna etmeye çalıştığı, ama
benim
daha sağlam gerekçeler duymaya ihtiyaç duyduğum bir dönem… (Keşke
sevgili
babam, bir hadis, bir âyet söylese de, beni de, kendini de zora
sokmasaydı.
Bilse söylerdi gerçi, belki onun da bildiği sadece bu kadardı…)
Günler
sonra, babam mutlu olsun diye başıma bir örtü aldım. Ben böyle
örtününce, akrabalarımızın çoğu da “Mâşaallâh, mâşaallâh!” dediler ve
iyi bir
şey yaptığımı, yaptığımın Allâh’ın da sevdiği bir iş olduğunu buradan
anladım.
Acemice
örttüğüm eşarp başımda, dışarı ilk çıktığımda, herkes bana bakıyor
sandım. Hâlbuki böyle bir şey yoktu. İnsanların kendi dertleri,
sevinçleri
vardı ve açıkçası, başımı örtmem ya da açmam, kimsenin umurunda
değildi. Ama
hani, kendimce çok büyük bir değişim yaşıyordum ya, sanki bu durumla
ilgili,
herkes de aynı duyguyu yaşayacakmış gibi geldi.
Evet,
insanlar, yanlarından geçerken bakıyorlardı, ama geçer geçmez kendi
dünyalarına dalıp beni unutuyorlardı. Aynısını ben de yapmıyor muydum?
Yanımdan
geçen yabancı birine sadece bakıyor, sonra arkasından gelen başka bir
yabancıya
da bakıyor, neredeyse hiçbiri hakkında kalıcı bir his taşımıyordum.
Sadece
bakmaktı bu... Elbette ilginç tipler görünce, daha büyük bir şaşkınlık
yerleşirdi bakışlarıma ama… Hepsi o kadar. Hatta bazen, başımı kaldırıp
bakmazdım bile…
Hâsılı,
sonunda geleneklere uymuş ve başı örtülü biri olmuştum. Ortaokula devam
ettiğim o yıllarda, vaziyetim buydu, fakat hâlâ ne yaptığının farkında
olmayan
bir çocuktum. Okulda bir Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi öğretmenimiz
vardı.
Derslere, diğer öğretmenlerden farklı olarak başörtülü girerdi. Yüzünde
nedense
hep keder olurdu. Bunun sebebini bilmezdim. Okuldaki diğer
öğretmenlerin onu
pek sevmediğini, hep yalnız dolaşmasından çıkartırdım azıcık…
*
* *
Şöyle
bir düşününce, tâ o zamanlardan varmış bu konu, diyorum… Sene, seksen
dört-seksen beş olmalı… Öncesinde ben iyice çocuk olduğumdan, pek bir
şeyin
farkında değilim. Ama neresinden baksanız, yarım asrı çoktan geçmiş bir
mevzu
bu “başörtüsü meselesi”… Gerçi, hadisenin geçmişi, Ebû Cehil’lere kadar
dayanır
ya, o da meselenin bir başka boyutu…
Geçenlerde
milletvekillerinden birinin, kürsüye çıkıp, gözlerini pörtlete
pörtlete: “Devran döneeerr, devran döneerr!” deyişini duyunca, bu, diye
geçti
içimden, devrânın hem kaçıncı dönüşü olur… Ne siz tükendiniz, ne de
biz…
Üstelik, “Allâh’ın nûrunu tamamlayacağı” bir gerçek ve siz, bâtıl
tarafta
durmakla kalmayıp, akıntıya kürek çekenlersiniz… Dalgalarsa hep, kimi
yutmaları
gerektiğini bilmişlerdir.
*
* *
Aradan
aylar geçip, liseye başladığım yıllarda, yine ve tamamıyla “âile
geleneği” olması sebebiyle okula başım örtülü gidip geldim. Okul
kapısından
içeri girerken, âilemin “Kızım, kurallara uy, sorun çıkartma!..”
telkininden
ötürü, başımı açarak okula girdim, çıkarken de pencereleri ayna edip,
iyi-kötü
örtündüm. Pek başarılı ve aktif bir öğrenciyken, okul genelinde
düzenlenen bir
münâzarada, “Kadın, evdeki sorumluluklarını yerine getirdikten sonra
çalışmayı
düşünmelidir.” dedim diye, öğretmenlerim tarafından “yobaz” bir âilenin
çocuğu
olmakla suçlandım. Bu ithamla beraber, okuldaki tüm iyi performansıma
karşın,
neredeyse bütün öğretmenler tarafından yapayalnız bırakıldım ve bu
yalnızlıkla
birlikte belki de ilk kez “Ben kimim?” sorusunun cevabını aramaya
başladım.
Her
şeye rağmen, liseyi iyi bir dereceyle bitirip üniversiteyi
kazandığımda, “okulun en popüler öğrencisi olmak ve bütün sosyal
aktivitelere
katılmak” gibi bir niyetim ve bunu başarabilecek gücüm vardı. Sesim
güzeldi,
koroda olmalıydım. Resmim iyiydi, sanat faaliyetlere katılmalıydım.
Diksiyonum
ve kalemim kuvvetliydi, o hâlde programlarda aktif olarak görev
almalıydım. Bir
gazete de çıkartmalıydım meselâ. Orası bir okuldu ve ben, okulun klasik
gereklerini yerine getirmekle kalmayıp, artı faaliyetlerle “etkileyici”
bir
öğrenci olmalıydım. Beni kim tutardı be! İşte çıkmıştım meydana! İşte,
herkesin
imrenerek bakıp durduğu bir okulu kazanmıştım! Bu fırsat, kaç kişiye
nasip
olurdu ki?!
Zaten,
âilemden de hep “Kurallara uy kızım!..” telkini geliyordu. Öyle her
kurala eyvallah diyen bir tip değilimdir, ama ne hikmetse, okul
kuralları
karşısında, uslu bir kedi gibiydim. O kadar ki, üniversite birinci
sınıf
bittiğinde, çevremde birçok arkadaşım vardı. Beni öve öve bitiremeyen
profesör
hocalarımdan birisi, ara sıra dersi bana anlattıracak kadar,
potansiyelime
değer verirdi. Tabiî ben de bir yıl boyunca, başörtülü olduğumu
kimselere belli
etmeden devam etmek başarısı gösterdim. Ne adına? İyi öğrenci olmak
adına…
Helâl olsun canım, kurallara o kadar iyi uy(u)dum(!)..
*
* *
Ben
böyle, dışarıda bir türlü, içeride başka türlü gelip giderken, bir gün,
okul kapısında karşıma çıkan bir takvim yaprağı, bütün hayatımı
değiştiriverdi.
Önüme çıkıveren bu küçük kâğıtta, “Dünyası için âhiretini satanları
gördün
mü?” diye soran bir cümle vardı. Hani, durur durur da birden
“Trink!” diye
düşer ya jeton, tam da bunun gibi, birden şunu sordum: “İşte, bu sen
değil
misin?!”
Evet,
dünya menfaati için âhiretimi satıyordum. Âhiretimi sattığımı nereden
biliyordum? Örtünmek Allâh’ın sevdiği bir şeydi ya, e ben de tâ okulun
bahçe
kapısındayken örtümü açıyordum ya… İşte bu. Niye açıyordum? Çünkü başka
türlü
gelsem, beni okula almazlardı. Okula almazlarsa ne olurdu? Diploma
alamazdım.
Diploma almazsam ne olurdu? İnsanların, bakıp da saygı duyacakları bir
etiketim
ve elimde bir mesleğim olmazdı. Bunlar olmasa ne olurdu? Şeyy,
bilmiyordum ki,
sahi ne olurdu? Ne olacak, bir kere annem-babam:
“-Onca
yıldır emek veriyoruz, bunu mu yapacaktın bize!” diyebilirlerdi.
Komşular, benim gibi çalışkan bir kızın, üniversite bitiremeyişini
yadırgar:
“-Vah
yazık, senden de hiç beklemezdik ayol!..” derlerdi.
Hem
canım, günâhı vebâli, o yasakçıların boynunaydı, bize neydi!? Köprüden
geçene kadar, ayılara dayı denirdi… Hatta eğer ben diploma alabilmek
uğruna
başımı açmasam, belki memleket kurtulmazdı. Çünkü Allah için hizmet
etmek, bazı
fedakârlıklara göğüs germekle olurdu. Tabiî ya, kim demiş, “âhiretini
satmak”
diye, okulu bitirene kadar başını açmak, üstelik fedâkârlıktı. Tâviz
mi!? O da
ne canım?! Yok yok, bu bir fedâkârlıktı… Falandı, filândı, feşmekândı…
Bir
anda, kalın bir perde âniden aralanıp, güneş göründü sanki… Yukarıda
sıraladığım ve birilerinin her zaman söyleme ihtimali bulunan o
cümleleri,
vicdanım kabul etmedi. Vicdanım, diyorum, zira ondan başka bir mihengim
neredeyse yoktu. Karar verdim: “Bu, âhiretimi satmamdır, başka bir
şey
değil! Hele fedâkârlık, hiç değil!”
O
günden sonra, başka hiçbir etki olmaksızın, derslere başörtülü girmeye
başladım. Zira okul ille de bitecekse, bu şartlar altında bitmeliydi.
Benim
için geçerli olan, vicdanımın kurallarıydı ve o uslu kedi ilk defa o
günlerde,
sessizce kükreyen bir aslana dönüştü. Zaten, ne olduysa, ondan sonra
oldu.
O
beni yere göğe sığdıramayan profesör ve doçent hocalarım, yeni kılığımı
hiç beğenmediler ve birden bire azılı birer düşman kesildiler. Onlar
sorguladıkça, onlar düşmanlık ettikçe, kendimi keşif gücüm arttı. Sırf
bana
kimliğimi fark ettirdiği için, onların düşmanlığını sevdim.
Bu
arada, üzerimde tesettüre dair biricik unsur, aynı ortaokul yıllarında
olduğu gibi, sadece bir başörtüsünden ibaret kalmaya devam ediyordu.
Başta
örtü, etekte yırtmaç… Altı kaval, üstü şişhâne derler ya hani... Bu ne
perhiz,
bu ne lahana turşusu derler ya, o hesap. Yani onca düşmanı, daha bu
kadarcık
bir örtünmeyle kazanmıştım. Şaşkındım. Şuursuzluk acı bir şey.
Nedenini,
niçinini bilmezlik acı… Hani kendimi az biraz fark etmiştim ya… Hani
ben
Müslüman’dım ve bu bana karşı çıkanların derdi, başımın örtüsüydü ya,
şöyle bir
karar almıştım: “O kadar zarif ve hoş bir tesettürüm olmalı ki,
başkaları da
bana bakıp, örtünmeli. Hatta şu düşmanlık edenler, bu vesileyle sıcak
birer
dosta dönüşmeli…”
Bu
amaçla, pek zarif ve şık giyinen bir genç kız oldum. Öğrenci yurdunda
adım “bayan zerâfet”e çıktığında pek mutluydum. Hâlbuki durumum, şer’î
ölçülere
uygunluk arz etmiyordu. Sadece, başımda bir örtü vardı ve çok şıktım, o
kadar…
Bir
gün, okuldan yurda dönerken, bir kız lâf attı:
“-Şuna
da bak! Başını sımsıkı kapatmış, ama eteğinde kocaman bir yırtmaç
var!”
Başımdan
aşağı kaynar sular dökülür gibi olmuş, ama kimseye belli
etmemiştim. Kız haklıydı… (Haklı olduğunu, aynı şeye babam da kızardı,
oradan
biliyordum. Ama başka bir bilinç taşımıyordum.)
Bir
başka gün (ki, artık “tesettürle ilgili bir âyet olduğunu yeni duyduğum
zamanlar” ) yine okul-yurt arasındaki yolda, bir adam edepsizce bana
doğru
uzandı. Kendimi çok korumasız ve kötü hissederken, bir yandan da şunu
sordum o
anda: Hani tesettürlü hanımlar rahat edecekti, hani onları herkes
namuslu
bilecekti? Evet, âyette böyle buyrulmuştu. Ama ben, işte, hiç de rahat
değildim. Birileri bana elini uzatacak kadar densizleşiyor ve tesettür
beni
korumuyordu. Bu soruların cevabı, bir süre sonra içimde şöylece
yankılandı:
“Allah
yalan söylemez. O hâlde kendine tekrar bak, sen tesettürlü
değilsin!..”
İşte
o andan itibaren, eksiklerimi sorgulamaya başladım. Acaba, “Çok şık
olayım da, bana bakıp başörtüsünü sevsinler.” diye düşünmem hata mıydı?
Her
gittiği yerde göze çarpan ilk insan olmak, caddede, durakta, mağazada,
gözlerin
hemen üzerine çevrilmesi, iyi bir şey miydi?
Babam,
birkaç sene evvel, yine geleneksel gerekçelerle pardesü giymemi
istediğinde, kabul etmemiştim. Sırf bana hoş görünsün de alışayım diye,
leylak
rengi ipek bir pardesü almıştı. Bu yaşadıklarımın ardından, onu
kullanmaya
başladım. Hiç değilse yırtık bir etekten daha iyi örterdi. Fakat
incecik,
leylak rengi bir ipekli kumaştan pardesü mü olur hiç? Zaten çok
geçmeden,
duyduğumda şok olduğum, burada anlatmaktan hayâ edeceğim, buna karşın
beni
kesinlikle geliştiren ve yabancı bazı adamların laf atmasından ibaret
olan yeni
bir ders neticesinde anladım ki, bu da tesettür değil… Ardından, evde
dolap
bekleyen, bir akrabamızdan yâdigâr deri pardesüyü denedim. Onunla da
huzur
bulamadım.
Sonunda,
büyük bir muhtaçlık hissiyle, kimselerin dikkatini çekmeyecek bir
dış kıyafetin peşine düştüğümde, üniversite üçüncü sınıftaydım ve çok
züğürttüm. Yeni pardesümün ilk taksidini arkadaşım Ülkü ödemeseydi,
işim çok
zor olacaktı. Onu üzerime giydiğimde, ne kadar da rahat hissetmiştim.
Lacivert
ve bol bir kıyafetti. İşte o gün, ilk kez örtündüğümü hissettim.
Üzerime
giydiğim şey beni kapatıyordu ve rahat yürüyordum. Bu da yetmeyip
renkli
eşarpları elden çıkardığım, büyük siyah eşarplar kullandığım, eldivenim
ve
güneş gözlüğüm olmadan dışarı çıkmadığım, bir peçeyle yüzümü de
kapatmaya
başladığım zamanlarda, üniversite dördüncü sınıftaydım.
Sadece
benden değil, başında ufacık bir eşarp bulunan herkesten savunma
istenirdi. Başımızı örtmek gibi bir suç (!) dolayısıyla, defalarca
savunma
verdik. Derslerden çıkarılıyor, yoklamalarda “yok” sayılıyor, açıkça,
“psikolojik bir savaşta karşılıklı cepheler” oluyorduk. Bu, ciddi bir
yorgunluktur ve ders çalışamayacak hâle getirir insanı… Okul bu mudur?
Bu mu
olmalıdır?
Bu
arada, tüm aykırı duruşuma karşın, benden hâlâ ümidini kesmeyen bir
hocam soruyordu:
“-Hele
de sen! Hele de sen! Anlamıyorum, senin gibi aydınlık bir beyin,
nasıl böyle giyinir?!”
Kendisine:
“-Bu
kıyafetimi, o aydınlık beynime borçluyum.” diyerek cevap verdiğim
yaşlı hocam, bana ve aynı safta durduğumuz arkadaşlarıma:
“-Ben
sizi bu kılıkta öğretmen yapmam!” diyerek, neredeyse kendi çapında
bir dâvâ andı içmişti. Çok şükür ki, birinin öğretmen olması, başka
birinin
değil, Allâh’ın dilemesiyledir. Herkes bildiğinin öğretmenidir ve okul,
öğretmenlik yaptığınız her yerdir…
Sadece
okulla kalsa mesele, belki de çekilir. Fakat hayır, böyle olmadı.
Okuldaki öğretim görevlilerinin yanı sıra, sırf bu yeni örtünme şeklim
sebebiyle, yakınlarım da beni dışladı.
Genç
bir kızdım. Koca bir şehirde yalnızdım ve başıma tatsız olaylar
gelmişti. İnsanlar terbiyesiz, ahlâksız ve fütursuzdu. Yaşadıklarım
beni, daha
fazla gizlenmem gerektiğine inandırdı.
Biricik
amacım, başıma gelenlerden daha beter bir durum yaşamamak ve
birilerinin, benden ötürü günaha girmesine mâni olmaktı. Oysa sırf bu
tercihim
sebebiyle, annemden bile olmadık laflar işittim.
Canlarım
benim... İnanabilselerdi iyi niyetime, böyle yaparlar mıydı hiç?
Ben onların bir tanecik kızıydım. Babam çok edepli ve temiz bir adamdı
ve
birilerinin kızına ya da hanımına, ömrü boyunca tek bir laf atmışlığı
yoktu. Bu
sebeple, başıma gelenleri anlayamadı. Annem gençliğinde hiç, benim
yaşadığım
tarzda imtihanlar yaşamamıştı ve:
“–Bana
niye kimse bakmadı, bana niye kimse lâf atmadı!..” diyerek, hâlimi
anlamadığına dâir işâretler verdi.
“Dul
kadın gibi giyinmek”le, “bir öcüye benzemek”le ve daha birçok
tuhaflıkla
itham edildim.
Okuldakiler ve evdekiler beni, alışveriş yaparken karşılaştığım o çocuk
kadar
tebessümle karşılayabilselerdi, her şey bambaşka olurdu:
Küçük
çocuk bana bakıp:
“–Niye
yüzünü örtüyorsun?” diye sormuştu. Ona:
“–Çünkü
böyle daha mutlu hissediyorum.” dediğimde:
“–Yaa,
tamam o zaman!..” diyerek, tatlı bir gülücükle karşılamıştı.
Evet,
mesele buydu aslında… Bu benim tercihimdi ve böyle mutluydum. Kimseye
karşı değildim. Bu tavrım, inat da değildi. Sadece kendimden yanaydım
ve ayıp
bir şey de yapmıyordum.
İnsan,
diyorum, iyi niyetinden ötürü bunca asılıp kesilirse, acep,
kusurundan ötürü ne edilir ki?
Hayır,
hayır, sordum; ama, merak etmiyorum aslında… Öylesine sordum. Zîrâ,
yarın bir gün:
“–İşte
biz kusurundan ötürü insanı böyle ederiz!” demesini istemem
Rabbimin… Kusurlarımı bugüne kadar yaptığı gibi, bu günden sonra da
örtmesini
dilerim.
Bu
durumda, yani kendi âileme dahî anlatamamışken bir zamanlar derdimi,
şimdi, birileri başımdaki örtünün sebebini kavrayamamış; mânâsından
geçtim,
daha ismini bile öğrenememişlerse, inanın çok fazla yadırgamıyorum.
Bu
arada, nedir örtümün adı: Başörtüsü!.. Türban değil…
*
* *
Okuldan
mezun olduğumda, “Allah kurtardı.” dedim ve üniversiteye devam
etmekte olan bütün tesettürlü genç kızlar için, yıllarca aynı duâda
bulundum:
“–Allah
kurtarsın!..”
Açıkçası,
şimdiki duâm daha farklı:
“–Allah
düşürmesin!”
Çünkü
bugünkü hâliyle üniversiteye girmek, bir nevî “iki araya, bir dereye”
düşmektir. Sadece bundan on beş yıl önce, kendi okuduğum üniversitenin
bahçe
manzaralarını hatırladığımda bile, haklı olduğumu derinden
hissediyorum. Tarih
hocamız, o manzarayı bir gün derste şöylece özetlemiş ve beni çok
şaşırtmıştı: “Nisan-Mayıs
ayları, gevşer gönül yayları, bahçeler bağlar bekler, bayanlarla
bayları…”
Hemen
şimdi aklıma; “Bir hilâl uğruna yâ Râb, ne güneşler batıyor.” mısrası
geliverdi. Yalnız ufacık bir farkla; “Etiket uğruna yâ Râb, ne güneşler
batıyor!”
İlâhî,
aklım da pek bir âlem…
*
* *
Döneyim
kendime… Yeni kılığımla, yani, sadece alnımın bir kısmı ve
buruncuğum ortadayken, rahat ettim mi? Hayır. Bir gün, böyle örtünmüş
okula
giderken, yanımdan geçen iki adamın terbiyesizce:
“–Kim
bilir içinde neler var?!” diyerek lâf attığını duyduğumda, elbette
târifsiz bir rahatsızlık kapladı her yanımı… O vakit:
“–Yâ
Rabbi, ben daha ne kadar örtünebilirim? Bunlar hasta… Sen bu hasta
kullarına şifa ver.” diyebilmiştim.
Birkaç
sene sonra, onların merakını bu derece güçlendirecek bir örtünmenin
de çok doğru olmadığına yattı gönlüm.
Demem
o ki, tesettürün gerekliliğini ve ne şekilde olması gerektiğini, âyet
ya da hadislerle emredildiğini daha bilmezken, Allah bana, çevremdeki
yabancı
insanların lâfları ve edepsizlikleriyle anlattı. O an ağır, yıpratıcı
ve küçük
düşürücü gelmiş de olsa, netice itibarıyla yaşadıklarım beni
olgunlaştırmıştır.
Bilmeden beni eğiten o yabancıları da, sırf bundan ötürü severim.
Umarım, her biri,
hayırlar içinde bulunuyorlardır.
Çok
değil, iki yıl kadar sonra, öğretmenlik mesleğine böyle pür tesettür
başladığımda, pek idealisttim. Aldığım paranın hakkını verecektim. Deli
gibi
çalıştım. İkinci yıl geldiğinde, bir gözlük bahâne oldu, peçemi açtım.
Ardından, beyaz önlükle derslere girmeye başladım. Müfettişler
geldiğinde âdî
bir suçlu gibi yemekhâneye kaçıştım. Üniversitede verdiğimiz saçma
sapan
savunmalar yetmemiş gibi, bir de öğretmenlik yaparken, bunları yaşamak
çok ağır
geldi. Bir yandan, borçlarımız vardı ve paraya da ne çok muhtaçtım?!
Sırf
kendim olarak kalabilmek ve inançlarımı huzur içinde yaşayabilmek
adına istifa ettiğimde, kırık, yorgun ve sinirleri bozuk biriydim.
Üstelik
artık, önceki iyi niyetimi kaybetmiş, aldığım paranın hakkını vermek
şöyle
dursun, “Zaten ne alıyorum ki?” der olmuştum. Kabuğum da, özüm de zaafa
uğramış, ibadetlerim iyice aksar hâle gelmişti.
Bu
hâldeyken istifamı vermek sûretiyle, kendi çapımda öğretmenlikten ev
hanımlığına hicret ettim. Durum bu minvaldeyken dahî, başını açarak
devam
etmeyi fedâkârlık değil, “tâviz” olarak görüyorum. Her tâviz, yeni bir
tâvizin
dâvetçisi… Bunun da ötesinde, insanın vicdânını ve kalbini yaralayan
bir bıçak
gibi… İnsan, kendine ters düşerek nasıl hizmet edebilir? Bizim
dönemimizde, tıp
fakültesinde okumakta olan bazı arkadaşlarımı hatırlıyorum şimdi.
Nasılsınız
diye sorduğumda:
“–Geleceğimizi
hazırlıyoruz işte... Geleceğimiz kaldıysa tabiî!..”diyerek,
pek kederli bir yüzle cevap vermişlerdi.
Tâviz,
gücünü alır insanın... Fedâkârlık ise, gücüne güç katar. Dünyanın
bir sahibi var. Ve benden istediği, dünyaya değil, kendisine kul olmam…
Dünyayı
kurtaracak olan da, batıracak olan da O… O hâlde ben, üzerime düşeni
yapmalı ve
emre mutî olmaya çalışmalıydım. Ne zaman ki, her ay almakta olduğum
öğretmen
maaşını bir kenara itip istifa etmek nasip oldu, rızık kapılarım da,
huzur
kapılarım da, hizmet kapılarım da ondan sonra açıldı. Allah, bütün
kapıları
elinde bulundurandır. Sanki şunu duydum: “Sen bir emrim için bir
kapıdan geçtin
ya, işte al kulum, dilediğinden gir, işte sana bin kapı…”
Bugün,
yıllardır başını örten, fakat şuurlu olarak örtünmeye başlaması
üniversite yıllarında nasip olan, biriyim. Şuurlandıktan sonra
dayatmayla iş
yapmadım. Zaten, başımı örtmemle ilgili babacığımın iyi niyetli
çıkışları
dışında bir zorlamayla ömrümce hiç karşılaşmadım. Biricik dayatma,
inançlarıma
karşı çıkan, görüntümü ve dünya görüşümü hazmedemeyen, dar görüşlü
birtakım
insanlardan geldi. İşin tuhaf tarafı, o zavallıcıklar dahî, sanırım
kendilerince iyi niyetliler ki, yaptıklarının adını “aydınlığa
çıkarmak”
koyuyorlar. Yani onlara göre, bir kadın başını açarsa, tüm prangalardan
kurtulur.
Yaşadıklarımla,
bir hanım için örtünmekten daha hayırlı bir tercihin
olamayacağını kavramış bulunuyorum. Üstelik zaman içerisinde, bu
hususta âyetle
sâbit bir emir bulunduğunu, hadîslerin de âyetle paralel mesajlar
verdiğini,
yani inanan bir Müslüman hanımın, örtünmeyi Allâh’ın bir emri olarak
kabul edip
uymaya çalışması gerektiğini öğrendim. Dolayısıyla, “Atın başınızdaki
örtüleri!” diye feryat-figan dolananların hâlini tuhaf buluyor ve
umursamıyorum.
Sadece
bedenimi örtebildiğim, sadece bu hususta vicdanım rahat olduğu için,
“sütten çıkmış bir ak kaşık” mıyım, hayır, değilim. Toparlamam,
düzeltmem,
tevbe etmem gereken nice hâllerim var. İnsanım. Ve bu “Namuslu,
iffetli,
zararsız, emre mutî bir kul olmaya çalışıyorum.” demektir.
Başımdaki
örtüyle uğraşmaktan bıkmamış olanlara diyecek sözüm şudur: “Evet,
o bir bez parçası olmanın ötesindedir. Evet, o bir simgedir! Her âyeti
tastamam
yaşayamasam da, tesettürle ilgili emri dikkate aldığımın bir
simgesidir!
Nefsimle her hususta savaşmakta olup, bazen zaferler, bazen yenilgiler
yaşasam
da, bu bez parçası benim, Allâh’ın rızası yolunda yürüyen bir karınca
olduğumu
haykırmamdır! Tam teslîm, sekînete ermiş biri değilsem de, hâl diliyle,
«Ben
Müslüman bir hanım olmaya çalışıyorum.» deyişimin simgesidir!
Evet!
Var mı îtirazı olan!? Başörtüm bir simgedir! Ama birilerinin sandığı
gibi bir çıkarın, bir dünyalığın, bir kavganın değil; bir inancın, bir
tercihin, bir vicdanın simgesidir! Beğenin veya beğenmeyin, kendi öz
tercihimdir, başımdadır ve Allah ayırmasın, hep başımda taç olarak
kalacaktır!”
Başlarını
açanlara diyecek bir sözüm yok… Zîrâ onlar arasında, hâlleri,
ibâdetleri, güzel gönülleri ile beni beşe katlayacaklar çoktur. Lâkin
her hayra
muhtaç olduğumuz bir zamanda, hangi emrin bir ucuna tutunup da itaatkâr
olabiliyorsak, o kadar iyidir. Dilerim, onların görünen eksiklerini,
benim de
görünmeyen eksiklerimi, Rabbim katından bir lutufla tamama erdirsin.
Artık,
dışarı çıktığımda, herkesin bana baktığını sanmıyorum. İnsanların
hâlâ kendi dertleri, sevinçleri var ve açıkçası, başımı örtmem ya da
açmam,
kimsenin hayatını etkilemiyor.
“Başörtülerinizi
açın, özgürleşin!” safsatalarıyla çocuk kandırmaya çalışan
birkaç kişi, varlığımı hazmedememişse, bu da onların kendi meselesi...
Yine de
bir Müslüman olarak, bundan kayıtsız kalmıyor, onların “kabızlıkları”
için, Hak
katından âcil şifalar diliyorum…
Vesselâm…
Neslihan Nur Türk
Şebnem Dergisi, Sayı
37 -38
Bu Süt Sizin
Gayr-i
müslim bir komşumuz vardı. Sonradan müslüman olmuştu.
Birgün kendisine hidâyete eriş sebebini sorduğumda şunları söyledi:
-Acıbadem’de
tarla komşum Rebî
Molla ’nın ticaretteki güzel ahlâkı vesilesiyle müslüman
oldum. Molla Rebî süt satarak geçimini temin eden bir zâttı. Bir
akşam
vakti bize geldi ve:
“ – Buyurun, bu süt sizin!” dedi. Şaşırdım:
“Nasıl
olur? Ben sizden süt istemedim ki!” dedim. O hassas ve
zarif insan:
“-Ben farkında olmadan hayvanlarımdan birinin
sizin
bahçeye girip otladığını gördüm. Onun için bu süt sizindir. Ayrıca
o
hayvanın tahavvülât devresi (yediği otların vücüdunda tamamen izâlesi)
bitinceye kadar sütünü size getireceğim…”
dedi. Ben:
“-
Lafı mı olur komşu? Yediği ot değil mi? Helâl
olsun!..” dediysem de Molla Rebî :
“ – Yok yok, öyle olmaz! Onun sütü sizin
hakkınız!..”
deyip hayvanın tahavvülât
devresi bitene kadar sütünü bize getirdi. İşte o mübârek insanın
bu
davranışı beni ziyâdesiyle etkiledi. Neticede gözümden gaflet
perdeleri
kalktı ve hidâyet güneşi içime doğdu. Kendi kendime:
“ – Böyle yüce ahlâklı birinin dîni, muhakkak ki
en yüce
bir dîndir. Böylesine zarîf, hakşinâs, mükemmel ve tertemiz
insanlar yetiştiren dinin doğruluğundan şüphe edilemez!” dedim ve kelime-i şehâdet
getirip müslüman oldum.
Kaynak:
Osman Nûri Topbaş, 40 Soru 40 Cevap, Genç Kitaplığı
Gurbette İslam'ı Bulanlar
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yeni
farkına
varıyorum, yıllardır kavramaya yoksun olduklarımın.
O'na
kavuşunca,
yıllardır O'ndan habersiz yaşamanın, O'ndan uzak kalmanın pişmanlığını
tadıyorum en derinlerimde. Geçmiş yakıyor âdetâ yüreğimi… Ama “O”, o
kadar
merhametli ki, bütün kapılar kapansa bile, O'nun kapısı sonuna kadar
açık!
“İste vereyim, tevbe et affedeyim!” buyuruyor.
Artık
biliyorum
ki, O'ndan başka sığınak, O'ndan başka dayanak yok. Anlayan, dinleyen,
gözyaşlarımı dindiren yalnız “O”…
İki sene
önce
Ramazân-ı Şerif'te attım ilk adımlarımı yüceler yücesine. Namaza
başladım,
şeytanların bağlandığı o mübârek günlerde. Hâlbuki ben, nefsim beni
nereye
yönlendirirse oraya doğru yol alırdım. Hiç düşünmeden arzularımın
peşinden
koşardım. İslâmî bir hayattan ve tesettürden çok uzaktım. Ama O'na
attığım her
adıma karşılık, yeni öğrendiğim her şey beni öylesine etkiliyordu ki…
Meselâ
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in, kaşlarını alanlar
hakkında nasıl düşündüğünü öğrenince bir daha asla aynı hatayı
tekrarlamadım.
Gittikçe
her
gün biraz daha değişiyordum. İçinde bulunduğum ortam çok farklıydı.
Almanya'da
doğup orada yetişmiştim. Arkadaş ortamım genellikle gayr-i müslimlerden
oluşmaktaydı ve benim de onlardan hiçbir farkım yoktu. Ama artık içimde
öyle
fırtınalar kopuyordu ki, bir el sanki çekiyordu beni hızla o içinde
bulunduğum
ortamdan.
Ben
değiştikçe,
bana en yakın olanlar bile bir bir bırakıyorlardı, yüz çeviriyorlardı
benden. O
kadar yalnız kalmıştım ki; ne anlayanım vardı, ne de dinleyenim!.. Ama
herkesin
beni bıraktığında, o yalnızlıkta buldum O'nu… Gözyaşları içerisinde
yaptığım
her duâda… Ve anladım ki, O'ndan gayrisi yalanmış… Anladım ki, dost
olan yalnız
Allah imiş…
Paskalya
tatilinde sadece iki hafta gittiğim bir Kur'ân kursu, ben farkında
olmadan bana
o kadar çok şey kazandırmıştı ki!.. Selâm vermeyi, elhamdülillâh
demeyi, müslümanlar
arasındaki kardeşliği orada öğrendim. Bence en önemlisi de ilk defa
kesin
olarak tesettüre girmeye orada karar verdim. Artık tatil dönüşü, okula
başörtülü olarak devam edecektim.
Eve
gittiğimde
ilk işim Allâh ve Rasûlü'nün râzı olmadığı kıyafetlerden, o her gün
giydiğim
pantolonlardan temizlemek olacaktı dolabımı ve öyle de yaptım. Tek
isteğim
Allâh ve Rasûlünün hoşnut olacağı bir hâle bürünebilmekti.
Biliyordum,
birçok zorluklar bekliyordu beni. Belki okula kabul edilmeyebilirdim,
alay
edebilirlerdi, çevrem ve arkadaşlarım beni kabul etmeyebilirdi. Ama ben
bütün
bunları göz önüne alarak kimseye haber vermeden, örttüm başımı, teslim
oldum
Rabb'ime, çıktım yola.
Bir
kapıyı
kapatsa bile Allah; binbir kapıyı açmaya kâdir değil mi? Biz dünyaya
imtihan
için gelmedik mi? Nasıl olur da engellere, zorlukla karşı tâviz vererek
dünyayı
âhirete tercih edebilirdim ki?
Ben o
ilk
örtündüğüm günü, ömrüm boyunca unutamam. Kapalı olarak okula gideceğim
o ilk
gün; kendime bir destekçi, bir arkadaş aradı gözlerim. Sonra birden
aklım
başıma geldi. Ben yalnız değildim! Her zaman olduğu gibi en büyük
yardımcımla
çıkacaktım yoluma. Biliyordum, O Allah ki, beni hiçbir zaman yarı yolda
bırakmayacak, ben ne zaman darda kalsam yardımını esirgemeyecekti.
Böyle bir
destekle yola çıkan, artık neden korkabilirdi ki?
Ben bu
kararla
çıkmıştım o ilk sabah evden ve içimde daha önce hissetmediğim o
huzurla, hiçbir
tereddüt çekmeden girmiştim okulumun kapısından... Mutluluğum
gözlerimden
okunuyor, içim içime sığmıyordu âdetâ. Bugün benim bayramımdı! Çocuklar
gibi
mesuttum. Dünyaları verseler, o gün yaşadıklarımı veremezler,
tattıramazlardı
bana…
Yaklaşık
iki
senedir okuduğum okuluma, mezun olmama iki ay kala, birden tesettürlü
olarak
gitmeye başlamam, hâliyle birçok kimseyi şaşırtmıştı. Öğretmenler
yanıma gelip:
“-Eğer
aile
zoruyla kapandıysan sana yardım ederiz!” dediler.
Fakat
bendeki
kararlılığı görünce bütün teklifler karşılıksız geri döndü. Zaman zaman
öğretmenler, bazen de okul arkadaşlarım, benimle okulumda bulunan diğer
müslümanları kıyas ediyorlardı.
“-Sen
neden böylesin de, onlar öyle değil? Onlar müslüman değiller mi?”
gibi sorulara, onların anlayacağı şekilde cevap vermeye çalışıyordum.
Fakat
onlara cevap verirken; müslüman kardeşlerimin o hâlde olması, kalbimi
öylesine
yakıyor, öylesine sızlatıyordu ki… Tek isteğim onların da gözlerinin
hakikate
açılması, onların da iman nimetinin farkına varmalarıydı.
Özlem Öztürk
Şebnem
Dergisi, 12. sayı
İslâmsız Geçen Günlerime Acıyorum
İşkodra’nın
bir ilçesi olan Koplik’e giderken bir hâdiseyle karşılaştık.
Bizi çok etkiledi, bunu sizinle de paylaşmak istiyorum.
Arabayla
şehrin dışına çıktık. Köy yollarından geçerken karşımıza bir
mescid çıktı. Biz, şoförümüzden mescidin önünde durmasını ricâ ettik.
Hava çok
soğuktu. Baktık, mescidin kapısı aralıktı. İçeriye girdik. Farklı
yaşlardan
birkaç küçük kız, ellerinde Elifbâ ve Kur’ân-ı Kerim’ler incecik
halının
üstünde oturmuşlar, o günkü derslerine hazırlanıyorlar. Hocaları daha
gelmemiş.
En küçükleri 6-7 yaşlarında, beş kişiler… Onlara selâm verdik.
Yanlarında biraz
durduk, hasbihâl ettik. Onların bu kış günü, ısıtma sistemi olmayan bir
mescidde, incecik bir halının üzerinde Kur’ân-ı Kerim öğrenmeye
çalışmaları
bizi derinden sarstı. Din uğruna bu kadar çile ve fedâkârlığı göze alan
bu
insanlara, Allah elbette kolaylık verecek, rahmetini esirgemeyecektir.
Bir de
kendi yaşadığımız topraklardaki maddî imkânlarımız gözümüzün önüne
geldi; ve
kendi kendimize, “Acaba hangimiz dinimizin kıymetini daha çok biliyor”
diye
sormadan edemedik.
Koplik’ten
sonra Progres’te hanımlara bir sohbetimiz oldu. Peygamber
Efendimiz’den ve onun mükemmel hayatından bahsettik. Âile hayatını,
çektiği
çileleri, ahlâkını, fazîletlerini anlattık. Ayrıca İslâm’ın ne kadar
büyük bir
nîmet olduğunu, âile ve kızların eğitimin ne derece ehemmiyetli bir
konu
olduğunu dilimiz döndüğünce anlatmaya çalıştık. Burada büyük bir hanım
cemaat
bizi dinledi. Onların aktif olarak dînî hayat ve hizmetlerin içinde yer
almasında Hayriye Begü Hanım’ın büyük bir rolü olmuş. Şebnem
okuyucuları,
Hayriye Hanım’ı yakından tanırlar. Kendisiyle Şebnem Dergisi’nin 9.
sayısında
bir röportajımız olmuştu. İşte bu Hayriye Hanım, mahalle mahalle, ev ev
çevresindeki insanları ziyaret edip onlarla ilgilenmiş, her gönüle
giden bir
yol bulmuş ve hemen her akşam bir grupla birlikte olarak büyük bir
müslüman
hanımlar cemaatinin oluşmasına öncülük etmiş. Allah kendisinden râzı
olsun,
hizmetlerini meşkûr eylesin.
Progres,
Altınoluk’un Arnavutçası olan Etika’nın hazırlandığı bir mekân…
Arnavutluk hizmetlerinin merkezlerinden bir tanesi… Burada konferans
salonu,
kütüphane, bilgisayarlar vb. sosyal imkânlar da mevcud. Bu vesileyle
Arnavutluk’ta emeği ve hizmeti bulunan herkesi tekrar minnet ve
şükranla
anıyoruz.
Bu
konferans ve sohbeti müteâkip yakından tanışma fırsatı bulduğumuz bir
hanımefendiden bahsetmek istiyorum. Kendisi, görüşleriyle yaşayış ve
âile
hayatıyla bizi çok etkiledi. Geçen sayımızda ismini duyurduğumuz Anila
(Amine)
Hanımefendi ile sizleri tanıştırıp aradan çekiliyorum:
Kendisi
İşkodra İmam Hatip Lisesi’nde matematik öğretmeni… İslâmiyet’i
yaşamaya başlamadan önce, sadece adı Müslüman olanlardan… Ama
İslâmiyet’i
gerçek mânâsıyla öğrenip yaşamaya başlayınca hayatı tamamen değişmiş.
Her
Pazartesi-Perşembe mutlaka oruç tutan ve gece namazlarını hiç
aksatmayan Anila
Hanım, birçok talebesinin de namaza başlamasına vesîle olmuş. Okulun en
çok
sevilen hocahanımlarından…
Bize
kendinizi tanıtır mısınız?
İsmim
Anila Barbaroşi. 35 yaşındayım. Üç çocuk annesiyim. İşkodra İmam
Hatip’te matematik öğretmeniyim. Üç sene önce dinimi yaşamaya başladım.
Fakat
her geçen gün yeni bir şeyler öğrenerek İslâmî yaşayışımda ilerlemeye
gayret
ediyorum.
Sizin
dinimizi yaşamanıza vesîle olan hâdise nedir?
Şefkat
ve merhamet duygusu, bence bir müminin en önemli vasfı olmalıdır. Bu
duygularım, ben dinimi yaşamaya başlamadan önce de ruh dünyamda çok
ağır
basardı. Yine İslâm’ı yaşamaya başlamadan önce de Allâh’ın birliğine
inanıyordum. Mesela yılbaşı kutlamalarına katılmaz, banyo yapar bir
kenara
çekilir ve sadece Allâh’ın birliğini düşünürdüm.
6
sene önce İmam Hatip’te vazifeye başladım. Orada bir talebem vardı,
okulun en başarılı talebesiydi. Kapalı bir öğrencimizdi. Dersine
girdiğim ilk
zamanlardan itibaren bende farklı bir şeyler sezmiş. Benim gibi
merhametli bir
insanın, İslâm’dan uzak bir hayat içinde olması onu çok üzüyormuş.
“İnsan
bilmediğinin düşmanıdır.” derler ya, o, bana yaklaşmaya çalıştıkça ben
ona
karşı çıkıyordum. Ama sonra pes ettim. Ve ona teslim oldum. Asıl sebep
talebem
oldu, ama sonra kendim araştırmaya başladım.
Önce
sûreleri ezberlemeye başladım. İlmihal kitabına bakarak namaz kılmayı
öğrendim. Tabiî bu önceleri çok zor oldu benim için… Biz, o zaman dört
kişi,
bir odanın içinde yaşıyorduk ve hâmileydim. Eşimin âilesi de evin diğer
odalarında yaşıyordu. Onlardan hiçbiri İslâm’ı yaşayan insanlar
değildi. Evde
namaz kılacak bir yer bulamayınca evin bodrum katına indim. İlk
namazlarımı
orada kılmaya başladım. Onlar, bütün hayatım boyunca kıldığım en güzel
namazlardı. Orada bulduğum mânevî heyecanı, başka yerlerde tam
mânâsıyla
bulamadım.
Bu
arada İslâm’ı anlatan kitaplar okumaya başladım. Okuduğum şeyden kalbim
tatmin olunca, hemen yaşamaya başlıyordum. Okuduğum bir kitapta gece
namazının
fazîleti anlatılıyordu. Ondan sonra da gece namazlarına başladım. Bazen
kendi
talebelerime de söylüyorum:
“–Eğer
size gece kalkıp yapılacak bir iş söylense, bunu yapınca da bin euro
verilecek olsa ne yapardınız? Hemen kabul ederdiniz değil mi? Allah
Teâlâ ise,
o bin eurodan daha kıymetli ecirler veriyor. Cenâb-ı Hak, gece o
vakitte
kullarını görmek istiyor, onların istediklerini vermek istiyor. Ama
insanlar arkasını
dönüp yatıyorlar. Bunu düşününce Sübhânallâh, İnsan, Rabbinin dâvetine
nasıl
gafil kalır.” diyorum.
Çevrenizdekilere
İslâm’ı nasıl tebliğ etmeye başladınız?
İslâm’a
dönmesini istediğim ilk kişi, benim öz annem olmuştur. Onun kalbini
tanıdığım için, ahlakını bildiğim için, onun İslâm’dan uzak olmasına
çok
üzülüyordum. Gerek annemle ilişkimde, gerek talebelerime karşı
muâmelelerimde,
İslâm’ı anlatırken hep yumuşak davrandım. Ama onlar benden, dinimin
dışında bir
şeyler istediklerinde sertleştim ve tâviz vermedim. Annem şimdi beş
vakit
namazını kılıyor elhamdülillaâh… Bütün talebelerim de namaza başladı.
Sadece
beş vakit değil, hepsi gece namazına da kalkmaya başladılar. Hepimiz
Pazartesi,
Perşembe oruçlarımızı beraber tutuyoruz. Bir taraftan da Kur’ân-ı Kerîm
öğrenmeye başladık.
Şimdi
düşünüyorum da, İslâmsız yaşadığım her an bana değersiz geliyor.
Yaptığım her işi, Allah rızası için yapmıyorsam, bana değersiz geliyor.
İslâm’la buluştuğumdan beri kendimde büyük bir enerji görüyorum ve hep
okumaya
gayret ediyorum. İslâm sayesinde insanları daha fazla etkilediğimi
düşünüyorum.
Eşiniz,
çocuklarınız da sizin gibi dini yaşamaya başladılar mı?
Üç
çocuğum var. Oğlum 11 yaşında, beş vakit namazını kılıyor. Bazen
cemaatle namaz kılabilmek için okuldan kaçıyor. Kızım altı yaşında
sûreleri
okumaya başladı. Küçük oğlum ise, iki yaşında, ama dört sûre biliyor.
Yaşadıklarım içinde bana en zor gelen eşimin tesettüre girmeme izin
vermemesi…
O, namazıma, orucuma karışmıyor, fakat örtünmemi istemiyor. Dua
ederseniz inşallah
bir gün bu da olur.
Ben
iki sene önce, uzun etek ve uzun kollu gömlek giymeye başladım. Bunda
bile çok tepki gördüm. Gerek kendi akrabalarım, gerekse kocamın
akrabaları çok
karşı çıktılar. Sonra plaja gitmemeye başladım. En son plaja
gittiğimde, kendimi
çok kötü hissetmiştim. Kendimi saklamak, bir şeylerle örtmek istedim.
Bu da son
oldu, bir daha hiç gitmedim. Aslında insanda o utanma duygusunun olması
şart...
Bence bir müslümanın en önemli özelliklerinden birisi utanma duygusunun
olmasıdır.
Çocuklarınız
maşallah çok küçük yaştalar. Fakat muntazaman namazlarını
kılıyor ve sûreleri ezbere biliyorlar. Onlara nasıl namazı anlattınız,
nasıl
sevdirdiniz?
Namaz
kılmaya başladığım zaman kızım üç yaşındaydı. Önce ben namaz kılarken
üstüme çıkıyordu, rahat vermiyordu. Bilirsiniz çocuklar, her şeyi
taklitle
öğrenirler. Kısa bir süre sonra beni taklit etmeye başladı. Çocuklar
için
dinimiz anlatan “cd”lerden aldım. Televizyon izlemiyorduk artık...
Cd’leri
beraber izliyorduk, ben de onların anlayacağı şekilde yavaş yavaş
anlatıyordum.
Kızım bir gün:
“–Ben
de namaz kılarsam Rabbim beni de sever mi?” diye sordu. Ben de:
“–Tabii
ki sever. Hem de çocuk olduğun için daha çok mükafat verir; içini
de, dışını da güzelleştirir, iyi bir insan olursun.” dedim.
Namazını
kılar kılmaz hemen aynanın karşısına geçip “Acaba daha güzel oldum
mu?” diye bakıyor. Ayrıca başörtülü kızları çok seviyor. Onları sokakta
bile
görse tanımasa da koşup sarılıp öpüyor.
Oğlum
ise, ben namaza başladığımda sekiz yaşındaydı. İslâm’ı, onunla
beraber yaşamaya başladık. Oğlum biraz daha büyük olduğu için, onun
arkadaş
seçimine dikkat ettim. Benim İslâm’ı yaşamama vesîle olan talebemin bir
nişanlısı vardı. Onunla görüşmesini sağladım. Çünkü O, İslâm’ı yaşamayı
seven,
gayretli bir müslümandı. Eşimin bir akrabası var. O da İslâm’ı yaşadığı
için
akrabaları onu dışlıyorlar. Oğlum, bu ikisiyle arkadaşlık kurup onlarla
sohbet
etmeye başladı. Bunun dışında ben okuduğum kitapları oğluma veriyordum.
Anlayamayacağı yerleri, onun anlayacağı şekilde izah ediyordum.
Geçen
sene bir hocaya sordum:
“–Benim
oğlum imam olabilir mi? Böylece biz evde beraber cemaatle namaz
kılsak!” diye...
“–Yaptığının
farkındaysa, aklı başındaysa kıldırabilir.” dediler. [1]
Çok
sevindim. Oğlum, beni en fazla tenkid eden kişidir. Çünkü bazen onu
sabah namazına kaldırmıyorum. Kaldırmadığım zamanlar bana çok kızıyor.
Benimle
beraber Pazartesi-Perşembe günleri oruç tutmak istiyor. Abdest alırken
çocuklarıma cevap verince hemen beni uyarıyor:
“–Abdest
alırken konuşma!..” diyor.
Bazı
şeyleri benden daha iyi öğrendi. Aslında onun için dini yaşamak daha
zor… Okulunda neredeyse dinini yaşayan hiç kimse yok. Okulunda dindar
bir tane
öğretmeni var, sabahları o öğretmeninin yanına gidip kulağına eğilip:
“–Selamün
aleyküm.” diyor.
Diğerlerinden
kendisini saklıyor. Ben de sıkı sıkı dikkatli olmasını
tembihliyorum, çünkü bizim etrafımızda hep din düşmanları var.
Oğlumun
geleceğini bilemem, ama dinini iyi öğrenip, İlahiyat Fakültesi’ni
bitirmesini isterdim.
İslâm,
anne olarak benim işimi çok kolaylaştırdı. İslâm’da, bir ebeveynin
evladına vermek istediği her şey, emir ve yasak olarak belirlenmiş. Ben
İslâm’ı
bir yarışma olarak düşünmeye başladım. Kimler daha çok sevap kazanırsa,
yarışmayı onlar kazanacak… Her gece yatmadan önce kendimize sormalıyız,
“Biz,
bugün Allah için kazandık mı? Yoksa kaybedenlerden mi olduk?” diye…
Ben
şimdiden Allah için yaptıklarımın karşılığını görmeye başladığımı
hissediyorum. Talebelerimle konuştukça, daha çok kitap okuyup öğrenmeye
ve
yaşamaya gayret ediyorum. Çünkü her gün daha başka sorular soruyorlar.
Duâ
ederken de tek kendi talebelerim ve yakınlarım için duâ etmiyorum.
Düşmanlarım
için de dua ediyorum:
“–Yâ
Rabbi! Bana güzel ilim ve yaşama gayreti ver ki, düşmanlarımın kalbine
de girip onlara da İslâm’ı anlatabileyim.”
Âmine
ismini neden seçtiniz?
Aslında
ben seçmedim. Oğlum bir gün yanıma geldi:
“–Biz
öldüğümüz zaman kendi isimlerimizle çağrılacakmışız. Neden bana güzel
bir isim vermedin?” dedi ve sonra da:
“–Ben
artık ismimi değiştiriyorum, kendime Muhammed ismini veriyorum.” diye
ekledi.
Ardından
benim ismim problem oldu. Yok Hatice olsun, Âişe olsun derken,
oğlum:
“–Peygamber
Efendimiz’in annesinin ismi «Âmine», senin ismin de Âmine
olsun!..” dedi.
Aslında
oğluma benim isim vermem gerekirken o bana isim vermiş oldu.
Elhamdülillah…
Birçok
insan ezân okunan minarelerin altında yaşıyor, ancak namaz kılmıyor;
tesettüre girebileceği bir ortama sahip, fakat örtünmüyor. Bu durumda
olan
kardeşlerinize neler tavsiye etmek istersiniz?
Estağfirullah,
ben kimim ki, müslümanlara böyle bir konuda tavsiyede
bulunayım. Benim de eksiklerim, hatalarım var. Ancak bu konuda kendi
düşüncelerimi ve hissettiklerimi söyleyebilirim sadece…
Biraz
önce sizin de, Peygamber Efendimiz ile ilgili seminerde bahsettiğiniz
gibi, her insanın doğru bir örneğe ihtiyacı var. Ben de hayatımda ne
bir
siyasetçiyi, ne de bir sanatçıyı örnek aldım. Kendi fıtratımı, duygu ve
düşüncelerimi, kısacası kendimi Allah’ın Rasûlü’nde bulduğum kadar hiç
kimsede
bulamadım. Hayatlarında huzur arıyorlarsa, Peygamber Efendimiz’e
yönelsinler.
Ben hayatım boyunca aradığım her şeyi O’nda buldum.
Ben
talebelerime de hep söylüyorum:
“–Başka
şeylerle uğraşmayı bırakın!.. Kendinizi tanıyın. On dakikalık
tefekküre dalarsanız, nereden geldiğinizi, varlığınızı düşünürseniz çok
fazla
bir ilme bile gerek kalmadan hemen İslâm’ı bulabilirsiniz.” diyorum.
Kendilerinden
bol bol Kur’ân okumalarını istiyorum. Okudukça aradığınız her
şeyi bulacaksınız. On yaşında da olsan, yirmi yaşında da sana cevap
verecektir.
Onun için Kur’ân’a ve Peygamberimize sarılan aradığı huzuru bulur.
Bundan
sonra hayatınızdaki hedefleriniz nedir?
Elhamdülillah
seçtiğim yoldan emînim. Etrafımdaki insanlardaki yanlışlıkları
gördükçe, İslâm’ın ne kadar büyük bir nîmet olduğunu düşünüyorum.
Bunlar benim
imanımı arttırıyor. Bu dünyada ne kadar misafir olduğumu düşünürsem,
imanım ve
azmim de o kadar artacaktır.
Şimdi
en büyük isteğim, bir kere hac veya umre yapabilmek... Ama buradaki
maddî imkânlarla çok zor... Haccı okuduğum her zaman çok
heyecanlanıyorum.
Kendimi oralarda hissediyorum. Bu röportajı okuyan kardeşlerimin de bu
konuda
bana çok duâ etmelerini istiyorum.
Sizinle
tanıştığımız için çok mutlu olduk. İnşâallah bu röportaj, sizin
haccınıza vesile olur. Ve nice hidâyetlere vesile olmanız duâsı ile…
Halime
Demireşik
Şebnem Dergisi ,
38. sayı
[1]Normalde
bir insanın namaz kıldırabilmesi için âkıl-bâliğ olması şarttır.
Büluğa ermemiş birisinin kıldırdığı namaz, kendisine farz olmadığı
için;
kendisine ibadetin farz olduğu birisine imamlık yapması doğru değildir.
Burada
söylenen şey, bölge şartları göz önünde bulundurularak talime yönelik
bir
cevazdır. Okuyucularımızın bu hususu göz önünde bulundurmasını önemle
istirham
ederiz.
Moskova'dan Bir Hidayet Hikayesi
Hidâyet...
Cenab-ı Hakk'ın bazı kullarına rahmet deryasından sunduğu "bir testi
su" gibidir âdetâ... Hidâyet, rahmet bulutlarından bir sağanak yağmur
hâlinde yağar yüreklere... O taştan da katı olan yürekler, artık bir
gül bahçesine dönmüştür! Kimileri bu bir testi sudan kana kana içerek
ötelere yelken açarken, kimilerinin maâlesef bundan nasibi yoktur.
İşte
Aksana (Hira) kardeşimiz de, bu gül bahçesine girenlerden biri...
Haydi gelin hidayet öyküsünü hep beraber O'nun dilinden dinleyelim.
-Hira
Hanım, önce bize kısaca kendini tanıtır mısın?
Eski adım, Aksana Sigaçova... 25 yaşındayım. Rus bir anne ve Yahudi bir
babanın ikinci kızı olarak İjevsk'te doğdum. Evli ve bir çocuk
annesiyim. Aynı zamanda tıp fakültesi öğrencisiyim. 4 yıldır Moskova'da
yaşıyorum. Müslüman olduktan sonra "Hira" adını aldım.
-İstersen,
senin bu ilginç hidâyet hikâyene en başından başlayalım. Bize, seni
adım adım hidâyete sevk eden hâdiseleri anlatır mısın?
5 yaşımdayken annem ve babam ayrıldılar. Ben ve diğer iki kız kardeşim,
çok iyi bir insan olan anneannemin himayesinde büyüdük. Çocukluğumda ne
sık sık bizi ziyaret ederek ilgilenen annem, ne anneannem, ne
akrabalarım, ne de okuduğum okul bana bir din eğitimi verdi. Zaten din
eğitiminin yokluğu, insanların çoğunun dînî esasları dikkate almayan ve
nefislerini tatmin etmeye dönük bir hayat tarzı benimsemelerine yol
açmış idi. Hatta okulda Sovyet rejimi, "ateizm" ve "sosyalizm"
propagandası yapmakta, insanları ve kâinâtı Allâh'ın yarattığını inkâr
eden Darwin Teorisi okutulmakta idi. Darwin Teorisi, biyolojiye olan
olağanüstü merakımdan dolayı beni derinden etkilemişti. 15 yaşıma kadar
ateist olarak yaşadım.
1991 yılında Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla oluşan serbest ortamda,
gerek Hıristiyanlar ve gerekse Müslümanlar dinlerine sahip çıkmaya ve
sarılmaya başladılar. Annem de bizi zaman zaman Pazar âyinleri için
kiliseye götürmeye başlamıştı. Yine bir Pazar günü kiliseye gitmiştik.
Ben dinimi bilmediğim için gitmekte isteksiz davranıyor, fakat annemi
de kıramayacağım için onunla beraber gitmek zorunda kalıyordum. Annem,
kilisede mum yakıp teslis inancını sembolize eden ikonların önüne
koymamı istediğinde, ona bunu ne için yaptığımızı ve hangisinin önüne
koymam gerektiğini sordum. Bana tam bir cevap veremedi. Bunun üzerine
annemin de dinimiz hakkında bir şey bilmediğine kanaat getirdim. Ve bu
sorunun cevabını düşünerek kendim bulmaya karar verdim. Düşündükçe daha
farklı sorular çıkıyordu karşıma. Mum yakıp kilise ikonlarının önüne
koymadan yapılan bir duâ kabul olamaz mı idi? Kilise olmayan yerlerdeki
Hıristiyanlar ne yapacaktı? Âcilen yapılması gereken duâlar için Pazar
gününü beklemek, ya da mutlaka kiliseye mi gitmek gerekliydi? Allah ile
kulları arasında direk bir bağlantı olması daha doğru değil miydi?
Hıristiyanlar olarak neden Müslümanlar gibi evimizde ibâdet
yapamıyorduk? Bu gibi sorular, çocuk aklımı kurcalamaya başlamıştı.
İşte Hıristiyanlığı ilk sorguladığım an, bu an idi. Aklıma, diğer
dinlerin bu hususlarda ne içerdiği sorusu da gelmişti.
Aslında aklımı kurcalayan birkaç husus daha vardı: Allâh'ın çocuğu
olabilir miydi? O zaman Allah, bir anne olmalı değil miydi? Papazların,
bizlerin günahlarını bir çırpıda affetmesi kabul edilebilir bir şey
miydi? Yani daha işlemediğimiz bir günah için bile affedilme garantisi
vardı. Bu nasıl bir adâletti? Her isteyen affedildiğine göre "suç"
diye bir mefhum olamazdı. Bir insanın malı, canı ya da hakkına tecâvüz
edilmesini, diğer bir insan nasıl affedebilirdi? Papazlara bu hakkı kim
vermekteydi? Pekâlâ cennet ve cehennem kimler içindi? Bu durum "cennet"
ve "cehennem" kavramlarının mânâsını yok etmiyor muydu? Fakat bu
sorular, sadece kiliseye gittiğimiz Pazar günleri aklıma geliyordu.
Sanırım o dönemlerde bunları olduğu gibi kabul etmem dışında, pek de
bir alternatifim bulunmadığı için sorulara tatmin edici cevaplar
bulamamak beni fazlaca rahatsız etmemişti.
2001 yılı yazında, kız kardeşim Natalya ile beraber Türkiye'ye tatile
gitmiştim. İstanbul'da tanıştığım bir Türk ile evlendim. Evleneceğim
zaman kayınvalidem, nikâh öncesi Müslüman olmamı istedi. Benim için
Hıristiyan ya da Müslüman olmak hiçbir şey ifade etmiyordu. Müslüman
olmak için ne yapmam gerektiğini sordum. Kelime-i şehâdet getirmemin
yeterli olacağını söylemeleri üzerine kelime-i şehâdeti, mânâsını dahî
bilmeden telaffuz ederek Müslüman oldum. Sadece adım Müslüman olmuştu.
Yaşantımızda değişen bir şey yoktu. Açıkçası ben, bu durumu biraz
yadırgamış idim. Biz Hıristiyanlar ile eşimin âilesinin yaşantısı
arasında örf, âdet ve töresel birtakım farklar dışında, çok büyük bir
fark göremiyordum. Kısacası eşim ve âilesi, Türk toplumunun
çoğunluğunun aksine dindar değillerdi. Tabiî ki, bu dönemde kocamın
dine yakın veya uzak olması, benim için bir önem arz etmiyordu.
Müslüman oluşumla birlikte yeni dinimi merak etmeye başladım. Bu
merakım, bu dini yaşamak isteyişimden değil, sadece büyük ve kadîm bir
din olan İslâm hakkında hiçbir şey bilmememden kaynaklanıyordu. Bize
misafirliğe gelen komşu, akraba ve tanıdıklar bu konulara girmiyor,
daha ziyade Rusya'yı, Rusya'daki hayatı ve Sovyetler Birliği döneminin
komünist rejimini merak ediyorlardı. Fakat komşularımızdan Sümeyra çok
farklı idi. O, diğerlerinin aksine başörtülüydü. Ben, hâlinden ve
kıyafetinden onun İslâmî esaslara uygun bir hayat sürdürdüğünü
anlamıştım. Önceleri onun bana başımı örtmem, namaz kılmam ve İslâmî
ölçülere göre yaşamam gerektiği konularında sıkıcı telkinlerde
bulunacağını sanmıştım. Hatta onun söyleyebileceklerine karşı kendimi
savunmak hususunda hazırlanmıştım. Fakat Sümeyra örnek bir tebliğ
üslûbu kullanarak, öncelikle Allâh'ın varlığı ve birliği konusunu
düşünmemi önerdi. Bunu aklımı kullanarak bulabileceğimden, buna tam
olarak inanmadan ibadet yapmak konusunda bir motivasyonumun
olamayacağından bahsediyordu. Haklıydı da... Aklı iknâ, kalbi tatmin
olmamış bir insan, yüzde yüz saflıkta inanmadığı bir şey için birtakım
fedâkârlıklar gerektiren ibadetleri yapamazdı. Sümeyra İslâmiyet'e
başka bir açıdan bakmamı sağladı. Daha ziyâde ben sordukça anlatıyor,
beni ürkütmemeye gayret ediyordu. Bana, düşünerek Allâh'ı bulmayı
öğretti. Kâinâttaki her şey, niçin ve kime hizmet için yaratılmıştı?
Kime hizmet etmekteydi? Biz ne için yaratılmış idik? Bu soruları
soruyor ve cevaplandırıyordu. İzahları, bana mantıklı ve tutarlı
geliyordu. Artık ben de düşünmeyi öğrenmiştim. Öğrenmiştim, zira hiçbir
canlıya verilmeyen akıl, biz insanlara verilmişti. Aklımı kullanmamın
zamanı geldiğini düşünüyordum. Artık İslâm, benim için basit ve
faydasız bir din olmaktan çıkmıştı.
-Hira
Hanım, seni İslâm'a tam olarak ısındıran, yönünü İslam'a çeviren hâdise
ya da dönüm noktası neydi? Ne oldu da, hiç kimse seni Müslümanca
yaşamaya zorlamazken sen İslâmî bir hayat tarzına geçmeye karar verdin?
Müslüman olmuş idim, ama tam bir Müslüman değildim.
Anladığım kadarı ile Sümeyra kendisini sorumlu hissetmiş ve benimle
ilgilenmeye başlamıştı. Hayatın amacının ne olduğunu düşünmemi
istiyordu. Bana, düşündüğüm takdirde hakikati kendimin de
bulabileceğini söylüyordu. Bana Kur'ân'da birçok yerde akletmemiz,
düşünmemiz ve tefekkür etmemiz gerektiğinin bildirildiğini söylemişti.
Yine Kur'ân'da kâinâtın ve canlıların akıl sahipleri için Allâh'ın
varlığı ve birliğine işaret eden delillerle dolu olduğunun yazıldığını
söylüyordu.
Bir ara kendimi düşünceye verdim. Bir nevi inzivâ süreci başlamıştı.
Beni ve bu kâinâtı kim yaratmıştı? Yaratmasının sebebi neydi? Öldükten
sonra bir hayat var mıydı? Âhiret hayatı olmayacaksa, bu bazı insanlar
için bir haksızlık, bir adâletsizlik değil mi idi? Tüm hayvanlar,
bitkiler, güneş, denizler, yağmur, rüzgar... yani Kur'ân'ın ifâdesiyle
"yer,
gök ve her ikisi arasındakiler" insanlara hizmet etmekte ve
insandan daha üstün bir canlı bulunmamaktaydı. Bu nimetleri verenin,
gelecekte bizlerden hesabını sormaması mümkün müydü?
Artık zaman buldukça Sümeyra'ya gidiyor, bulamadığım cevapları ondan
dinleyerek rahatlıyor ve tatmin oluyordum.
Bir ara Kur'ân-ı Kerîm'de neler yazılı olduğunu merak ettim. Acaba bizi
yaratan, bize ne söylüyordu? Sümeyra aradığım cevapları orada
bulabileceğimi söylemişti. Bazı komşular aralarında zaman zaman
toplanıp Kur'ân okuma toplantıları yapıyorlardı. Onlara, "Okuduğunuz
bu sûrede ne anlatılıyor?" dediğimde bana bilmediklerini
söylemeleri beni çok şaşırtmıştı. İnsanlar neden bilmedikleri bir şeye,
bu derece hürmet etmekte ve değer vermekteydiler? Daha doğrusu bu kadar
değer verdikleri bir şeyin mânâsını, okuma imkânları olduğu hâlde, bunu
neden yapmıyorlardı?! Sanırım, bazı şeyler zamanla örf ve gelenek
hâline gelmişti. Dinin kısmen zor vecîbelerini yerine getirmekte gevşek
davrananların, Kur'ân'ı sadece Arapça'sından okuyarak veya birtakım
iyiliklerde bulunarak dînî bir vecibe îfâ etme huzuru ile
rahatladıklarını, psikolojik bir tatmine vardıklarını düşündüm.
2 yıldır Türkiye'deydim ve Rusya'daki âilemi çok özlemiştim. Kocamın da
rızâsını alarak kısa bir süreliğine Rusya'ya döndüm.
İçimdeki ateş hâlâ dinmemişti. Hemen bir câmiye giderek Rusça Kur'ân
meâli aldım ve okumaya başladım. Annemin beni delirmiş olarak
nitelemesine yol açacak derecede Kur'ân meâli okuyordum. Özellikle
kimleri, hangi amellerinden dolayı âhirette ne gibi bir akıbetin
beklediğini anlatan cehennem ile ilgili âyetler beni derinden sarstı.
Çok irkildim. Artık bir karar vermem gerektiğini düşündüm. Annemin
tepkisinden çok çekinsem de, bu ikileme bir son vererek Allâh'ın
istediği şekilde yaşamayı seçtim. Rusya'dan, Türkiye'deki eşime telefon
açarak yeni tercihimi kendisine bildirdim. İslâmî bir hayat tarzı
sürdürmemesi hâlinde kendisiyle olan evliliğimizin sürmesine pek sıcak
bakmadığımı anlattım. Müslüman'ca bir yaşantıyı reddettiği için onunla
ayrılmak zorunda kaldık.
-Ayrıca
senin gibi İslâmiyet'i sonradan tercih eden iki kız kardeşin var.
Natalya ve İlona'nın Müslüman olmasında senin İslâmiyet'i seçmiş
olmanın tesiri var mı? Bu konuda neler söyleyeceksin?
Türkiye'den döndükten sonra İslâmiyet'i kabul ettiğimi, ilk olarak
kardeşim Natalya'ya anlattım. Ona, Allah ve âhiretten bahsettim.
Özellikle "Esmau'l-Hüsnâ" denen Allâh'ın 99 sıfatının her
birini ona şerh ettim. Yani onun aklındaki "Allah çok büyük ve
yücedir."den öteye geçmeyen "Allah" kavramını daha açık ve net
bir şekle sokmak istedim. Allâh'ı, ona hiç anlatılmayan yönleriyle
tanıttım. Yaratıcısının kim olduğunu ve O'nun nelere muktedir olduğunu
anlamasını istedim. Ufkunun açılması ve hakîkati görmesi için çalıştım.
Geleceğini düşünmesi gerektiğini söyledim. Kardeşim Natalya (Medine)
Hazret-i Ebubekir misâli bir teslimiyet ile bana güvendi ve itirazsız
İslâm'ı kabul etti.
Natalya'nın
İslâmiyet'i seçmesi, bana diğer kardeşim İlona'yı (Meryem)
da bu güzel yola dâvet etmem noktasında güç verdi. Ama kardeşim bu
dâvete icâbet etmedi. Bir süre sonra evlendim ve Moskova'ya taşındım.
Kocam Andrey (Abdullah) benden 10 yıl önce Kur'ân meâli okurken
etkilenerek Müslüman olmuş biriydi. Kardeşim İlona'nın neler
kaçırdığının bilincinde olmamasına üzülüyordum. Onun da hidâyete ermesi
için kendisine Moskova'dan defalarca mektup gönderdim. Fakat yine bir
netice alamamıştım. Bizde misafir olarak kaldığı bir haftalık ziyâreti
esnasında İslâmî yaşantımız ve değişen âile ortamımızdan etkilenerek, o
da kendiliğinden Müslüman oldu.
-Peki
anne, baba, kardeş ve akrabaların Müslüman olmanı nasıl karşıladılar?
Onlarla şimdiki ilişkilerin ne durumda?
Annem; ben ve kardeşim Natalya'nın Müslüman olmasına çok ciddî
reaksiyon gösterdi. Annem bir müddet diretti, fakat üçüncü kardeşim
İlona da İslâm'ı tercih edince, kararlılığımızı görüp bizi yolumuzdan
çeviremeyeceğini anladı. Artık bundan sonra bizi kendi hâlimize
bıraktı. Ben ve Natalya, Müslüman eşlerle evlenip annemden ayrıldıktan
sonra ise, aramızdaki bu gerginlik azaldı. Onun bu durumu kabul
etmesinin kendi açısından ne kadar zor olduğunu anlıyorum. Annem ile
hâlâ görüşmekteyiz. Ben, onu çok seviyorum. Onun da bir vesîle ile
hidâyete ermesi için çok duâ ediyorum.
-Hira
hanım, bir Müslüman olarak Moskova'da, bir başka deyişle Müslüman
olmayan bir toplum içerisinde Müslümanların dinlerini yaşamaları
noktasında karşılaştığın zorluklar nelerdir? İslam'ı tercih ettikten
sonra en çok hangi hususlarda zorlanmaya başladın?
Rus halkının pek de alışık olmadığı İslâmî giyim tarzı ve başörtülü
hanım imajı, buradaki Müslümanların en büyük meselesi!.. Halkımızda bu
konuda eskiden bu yana devam eden bir önyargı mevcut!.. Bunu kırmak
sanıldığı kadar kolay değil... Caddede, metroda ya da markette tüm
gözlerin devamlı size çevriliyor olması, rahatsız edici elbette. Fakat
buna alıştık. Her geçen gün insanların da buna alışacaklarını
düşünmekteyim. Aslında birçok mesele, her büyük şehirde karşılaşılan
meselelerden... Zorluk olmadan kolaylık da olmuyor. Sabretmek
gerekiyor. Bildiğiniz gibi Kur'an'da "Ey inananlar! Sabır ve
namazla yardım dileyin. Allah, muhakkak ki sabredenlerle beraberdir."
(el-Bakara, 153) ve "Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır."
(el-İnşirah, 6) buyrulmakta...
-İslâmiyet'i
tercih ettikten sonra, yeni dininde seni şaşırtan, seni etkileyen ve
hayran bırakan şeylerle karşılaştın mı? Daha doğrusu İslâm'ın hangi
yönünü en çok beğendin?
Bu hususta üç şey söyleyebilirim: Müslüman olduktan kısa bir süre sonra
Ramazan ayı girmişti. Müslümanlar hiç beklemediğim şekilde birbirine
yardım ediyor, ikramda bulunuyor, derdi olana çare olabilmek için
aralarında organizasyonlara gidiyor, hayırda âdetâ yarışıyorlardı. Bir
çoğunun durumu, pek de iyi olmamasına rağmen elindekinin bir kısmını
ihtiyacı olan bir diğerine gözünü kırpmadan veriyordu. Kendi nefsi için
yaşamaya alışmış bir toplumdan gelmiş olmam münasebeti ile bu bende çok
büyük bir şaşkınlık ve hayret uyandırmıştı.
İkinci
olarak; günahları affeden, ama kendileri de insan olan ve
günahlar işleyebilen papazların, Allah adına bu bağışlamayı yapmalarını
hiç kabul edemiyordum. Bunun aksine İslam dininde "zerre kadar da
olsa yapılan her hayır ve şerrin hesabının görülecek olduğunu"
(el-Zilzâl, 7-8) öğrenmek, bende Allâh'ın ne kadar âdil ve yüce bir
yaratıcı olduğu noktasında derin bir hayranlık duygusu uyandırmıştı.
Artık bir kez daha kesinlikle doğru yolda olduğumu düşünmüştüm.
Son
olarak Müslümanların devamlı olarak, Allâh için bir şeyler
yapmaları beni çok etkilemişti. Müslümanlar her şeyi âhirete göre
tasarlıyordu. Yalan söylemekten, hırsızlık yapmaktan, başkasının
hakkını yemekten ve adâletsizlik yapmaktan uzak duruyorlardı. Namaz
kılıyor, oruç tutuyor, sadaka veriyor, nasihatlerle dolu sohbetlere
iştirâk ediyor, Allâh'ı zikrediyorlardı. Hatta sorumlu olmadıkları
hâlde sünnet ve nâfile ibâdetlere de teveccüh gösteriyorlardı. Elbette
bütün Müslümanlar, İslâm'ı bu derecede yaşamıyor, ama yaşayanların
oranı çok fazla!.. Hatta namaz kılmayanların ve dininin gereklerini pek
de umursamayanların çoğunda bile bunlar belli oranda mevcut... Yani
İslâm, hayatın en ince anlarına kadar yayılmış durumda... Küçücük
şeyler dahî Allâh'ın rızasını kazanmaya endekslenmiş. Yoldaki bir taşı,
insanlara eziyet vermesin diye kaldırmak veya bir hanımın akşamları
kocasını güleryüzle karşılayıp önüne güzel bir sofra kurması dahî
Allâh'ın râzı olması için yapılıyor. Bu ve benzerleri de beni etkileyen
şeyler arasında... Böyle bir din, hangi insanı etkilemez. Akıllı bir
insan, İslam'dan nasiplenmemişse, bence bunun sadece bir açıklaması
vardır; o insana ulaşılıp bu güzellikler kendisine güzelce
anlatılmamıştır.
Hıristiyanlarda
böyle bir yaşantı, maalesef yok. Herkes, kendi menfaati
için yaşıyor. Diğerinin derdiyle pek ilgilenen yok.
-Peygamber
-sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz hakkında neler söylemek
istersin?
Öncelikle O'nu çok sevdiğimi söyleyeyim. Çünkü kendimi sorumlu
hissederek kardeşlerim ve annem başta olmak üzere birçok kişinin
hidâyete ermesi için çalıştığım ve bunun ne kadar zor olduğunu
anladığımda hep O'nu düşündüm. O yüce insan, hayatı boyunca bu zor
vazifeyi icraya çalışmıştı. Size bu dâvetler esnasında karşılaştığım
tahammülü zor güçlükleri anlatmayacağım. Ama O'nun bu yolda
çektiklerini okurken hep gözlerim dolar. O'nu anlayabilmenin, O'nun
yolundan gitmekle daha kolay anlaşılacağını söylemek isterim.
Düşünebiliyor
musunuz? Hayatınızda örnek alabileceğiniz, hayran kalarak
değer verdiğiniz, kendisi gibi olmak istediğiniz hiçbir insan yokken,
karşınıza hayal dahî edemeyeceğiniz derecede mükemmel bir insan bir
"üsve-i
hasene" çıkıyor. Bunu kelimelerle anlatmak, sizce ne kadar mümkün?
O bizim için bir ideal ölçü!.. Bence O'nu Kur'ân'dan sormalı. Kur'ân'da
O'nun hakkında söylenenleri düşünürsek, O'nu ne kadar sevmemiz
gerektiğini daha iyi anlayabiliriz.
-Kur'ân-ı
Kerîm'in meâlini defalarca okuduğunu söylemiştin. Seni en çok etkileyen
âyetler ya da sûreler hangileri oldu?
Belirli bir âyet ya da sûre ismi zikretmek, Kur'an'ın bütününe
saygısızlık olur. Onun her âyeti birbirinden etkili... Fakat Fâtiha
Sûresi'nin benim üzerimdeki tesiri bambaşka olmuştur. O bir öz!.. Her
şeyi özetliyor. Bir de Allah -celle celâlühû- kimlerin âkıbetinin ne
olacağını belirtirken, cehennemden ve oraya girenlerin hâllerinden
bahsediyor. Bu da beni hep ürpertmiştir. Aklımda olan birkaç âyeti de
söyleyeyim isterseniz:
"Andolsun ki, «Allah ancak Meryem oğlu Mesih'tir»
diyenler kâfir oldular. Oysa Mesih, «Ey İsrailoğulları! Rabbim ve
Rabbiniz olan Allâh'a kulluk edin; kim Allâh'a ortak koşarsa, muhakkak,
Allâh ona cenneti haram eder, varacağı yer ateştir, zulmedenlerin
yardımcıları yoktur.» demişti."(el-Mâide, 72)
"Andolsun
ki, cehennem için de bir çok cin ve insan
yarattık; onların kalpleri vardır ama anlamazlar; gözleri vardır ama
görmezler; kulakları vardır ama işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibi
hatta daha sapıktırlar. İşte bunlar gâfillerdir." (el-A'râf, 179)
"Size
inanacaklarını umuyor musunuz? Oysa onlardan
birtakımı Allah'ın sözünü işitiyor, ona akılları yattıktan sonra, bile
bile onu tahrif ediyorlardı. Münâfıklar, inananlarla karşılaştıkları
zaman, «İnandık!» derlerdi; birbirleriyle yalnız kaldıklarında,
«Rabbinizin katında size karşı hüccet göstersinler diye mi Allâh'ın
size açıkladığını onlara anlatıyorsunuz? Bunu akıl etmiyor musunuz?»
derlerdi. Gizlediklerini de, açıkladıklarını da Allâh'ın bildiğini
bilmiyorlar mı?" (el-Bakara, 75-77)
"Vay, Kitâbı elleriyle yazıp, sonra da onu az bir değere
satmak için, «Bu Allah katındandır» diyenlere! Vay ellerinin
yazdıklarına! Vay kazandıklarına!" (el-Bakara, 79)
-Önceki
hayatın mâlûm... İslâm'a da sonradan katıldın. Her iki dine ve bu
dinlerin insanlarına âşinâ birisi olarak Müslümanlara ve Hıristiyanlara
neler söylemek istersin?
Çok önemli bir meseleye değindiniz. Bu konu, özellikle Rusya gibi
Hıristiyan ve Müslümanların iç içe yaşadıkları ülkeler için çok şey
ifâde ediyor. Aslında bu, başlı başına ayrı bir röportaj konusu
olabilir. Ama kısaca ifâde edecek olursak, Müslümanlar Kur'ân'ın
meâlini okumakta ve Allâh'ın -celle celâlühû- Kur'ân'da buyurduğu gibi
"akletmek"te, "düşünmek"te gevşek davranıyorlar. İdrâk yeterince
gerçekleşmeyince amel de eksik oluyor. İnsanlar, hayatın akışı
içerisinde durup düşünebilme fırsatı bulamıyorlar. Bunun için de bazı
hakîkatleri yeterince idrak edemiyorlar. Hayat bir "oyun ve eğlence"!..
Sanırım tek bir gün de olsa dünyevî işlerimizin tamamını bir kenara
bırakıp îtikaf benzeri bir seans yapmalı... Bir gün tefekkür etmeli!..
Sadece bir gün!.. Sanırım tefekkür sonrası, kişi dünyaya, hayata ve her
şeye farklı bir açıdan bakar hâle gelecektir. İdrâk büyük bir kavram!..
Anlamak değil, idrâk etmekten bahsediyorum. Zihnî değil, hissî bir şey
bu. Derinlemesine duyulan, yaşanan bir duygu...
Hıristiyanlıkta
ise "teslis inancı" akıl karıştırıyor. Neye
îmân edileceği konusunda tereddüt var. Bana göre, insan fıtratı, tek
bir tanrıya inanmak ve ona yönelmek üzere programlanmış. "Üçlü
tanrı inancı" (Teslis) beni hiçbir zaman tatmin edememişti. Allah,
üçün üçüncüsü olmamalı bence!.. Müslüman olmanın birinci şartı olan
kelime-i şehâdette Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in
Allah'ın "kulu" ve "elçisi" olduğu vurgulanıyor. Bu
daha doğru ve tatmin edici... Hıristiyanlıkta inanç konusu muallakta...
Hıristiyanların özellikle bu îmân konusunu tekrar tekrar düşünmeleri
gerektiği kanaatindeyim.
-Evet,
gerçekten film gibi bir mâceran var. Ne mutlu sana ki, uzaklardan
gelerek bir çoğunun Müslüman bir toplum içerisinde olmasına rağmen
farkına varamadığı bu büyük hakikati keşfettin ve bu mutlu sona erdin.
Allah bundan sonraki hayatınızda da muvaffakıyetler ihsân eylesin.
Âmin. Doğru yolu seçtiğimi düşünüyor ve diğerlerinin de bunu yapmasını
arzu ediyorum. İlginize teşekkür ederim.
Hatice Toprak
Şebnem Dergisi
Sayı 21
Sizin İnsanlara Mesajınız Ne?
Bu
husûsda başkalarının gayreti, sadece vesîle olmaktır. Allah dilemediği
halde,
diğer bir kimsenin -velev peygamber de olsa- gayreti ile hidâyetin
nasîb olması
mümkün değildir.
"...
(Allâh) kendisine
yönelen kimseye hidâyet eder!" (er-Ra'd, 27)
On
bir
yıl önce müslüman olmuş, 28. yaşına kadar hep bir din arayışı içinde
hakkı
bâtılın içinde aramış bir ruh: Amerikalı Jackie Frank (Melek Zeynep)
Hanım!..
Ve kendi ağzından hidayeti buluş hikayesi:
9 yaşında bir kızken banyoya girip kapıyı kapatır, havluyu başıma
örter, aynaya
bakardım. Bu ruhuma haz verirdi. Birileri bana Allah'ın kilisede
yaşadığını
söyledi. Bunun için ben de sık sık kiliseye gidip Allah'la başbaşa
olmak
isterdim. Bir gün yine kilisede yapayalnız Allah'ı düşünüyordum. Annem
beni
aramış, her zamanki gibi kilisede bulmuş. Sanki kiliseler benim
Hira'mdı. Yaşım
küçük olduğu halde kiliselerin papazlarına zor sorular sorardım. Çoğu
zaman
cevap veremezlerdi. İncil'de Yusuf ve Meryem'den İsa dünyaya geldi
diyor. Başka
bir bölümünde Allah'ın İsa'nın babası olduğu iddia ediliyor. "Nasıl
inanayım?" diye papaza sordum. O cevap vermedi.
İslam'ı
ilk duymam, beş-altı yaşlarındayken oldu. Gittiğim okulda bir müslüman
çocukla tanıştım. Annesi siyah çarşaf giyiyordu. Herkesin doğumgünü
kutlanıyordu, ama o çocuğun doğumgünü hiç kutlanmadı. Bir gün:
"-Senin
doğum günün niçin kutlanmıyor?" diye sordun.
"-Biz
müslümanlar doğum günü kutlamayız!.." dedi. O çocuğunannesi ve
teyzesi markete giderken onları ağaçların arkasından gizlice izlerdim.
Benim
gözümde onlar korunmuş birer melek gibiydiler.
Ergenlik
çağımda hiç kiliseye gitmez oldum. Çünkü kilise içimdeki boşluğu
doldurmuyordu. Sürekli Allah'a duâ ediyordum. Ailem pek dindar değildi.
Annemle
babam farklı kiliselere mensup olduğundan din hakkında konuşurlar, ben
de
onları dinlerdim. Lisedeyken din merakımdan dolayı bir din okuluna
gittim.
Öğretmenimiz hıristiyan bir kadındı ve sürekli İslâmiyeti kötülüyordu.
İncillerin hepsini okuduk ama Kur'ân-ı Kerim'den sadece öğretmenin
seçtiği
bölümler okunurdu. Bu bölümler de daha çok insanın aklında sorular
oluşturacak
türdendi. Diğer dinleri bilmek istiyordum. Zihnimdeki sorulara sürekli
cevap
arıyordum. O sıralar bir yahudinin yanında muhasebeci olarak çalışmaya
başladım. Onun kızıyla din hakkında çok konuşurduk. Neredeyse yahudi
olacaktım.
Ona Hazret-i İsa hakkında sorular sorduğumda sorularıma cevap
veremiyordu.
Yahudiliğin gereklerini yapardı, ama kalbiyle inancı kuvvetli değildi.
O
dönemlerde hıristiyanlıktaki yanlışları çok iyi biliyordum. Dört elle
sarıldığım yahudilikte de aradığım huzuru bulamadım.
25
yaşında bir restorantta çalışmaya başladım. Orada çalışanların biri
yahudi,
biri yehova şahidi, bir kaçı hıristiyan, ikisi de müslümandı. Restoran
kapanınca hepimiz oturur, din hakkında konuşur, herkes kendi dinini
anlatırdı.
Ben kendi kendime o iki müslümana acıyıp, bu iki zavallıyı hıristiyan
yapıp
kurtarayım diye düşünüyordum. İki müslümandan birinin adı Mustafa,
diğeri de
onun arkadaşıydı. Mustafa'nın arkadaşı, İslam'ı çok güzel yaşamaya
çalışan bir
müslümandı.
Bir
gün yine oturduk konuşuyorduk. Mustafa ve arkadaşı, her zamanki gibi
İncil
ve Hıristiyanlık hakkında umursamaz bir tavır takınmışlardı. Ben de
onların
haline bakarak İslamiyeti iyiden iyiye merak etmeye başlamıştım.
Mustafa tatil
için Türkiye'ye gitme hazırlıkları yaptığı bir zamanda kendisine
yaklaştım ve:
"-Mustafa
bey, ben sizinle İslamiyet hakkında konuşmak istiyorum."
dedim. O da:
"-Benimle
dinim hakkında konuşmak istiyorsan önce bizim Kitabımızı
okumalısın!" dedi. Ben de kabul ettim. Tatil dönüşü bana İngilizce
mealli
Kur'ân-ı Kerim getirdi. Sonradan fark ettim, İngilizceye çevrilmiş en
kötü
tercümelerden biriydi. Böyle olmasına rağmen daha Bakara suresini
tamamlamadan
doğruyu bulduğuma inanmaya başladım. Ve Mustafa Beye üç soru sordum.
Birinci
"Muhammed kimdir?" Hayatımda ilk defa bu ismi Kur'ân-ı
Kerim'de görmüştüm. Peygamber olduğunu açıkladı. Ama bu peygamber Arap
idi.
Diğer kültürdeki insanların bunu kabul etmesi zordu. Özellikle biz
Amerikalılar
için bu imkânsız gibiydi. Fakat o anlattıkça Hazret-i Muhammed'i bir
peygamber
olarak kabul ettim. Onun hayatını okudukça, karşılaştığı zorlukları
gördükçe
onun Allah tarafından bir terbiyeden geçirildiğini hissettim. Şimdi de
onun
ahlakı beni terbiye ediyordu.
İkinci
sorum ise, Kur'an'ın Hazret-i İsa hakkında ne söylediği idi. Yahudi
arkadaşlarıma bu soruyu sorduğumda bir şey söyleyememişlerdi. Hazret-i
İsa'nın
Allah'ın oğlu değil, "kün: ol" emriyle meydana gelmiş bir peygamberi
olduğunu anlattı. Zaten ben hıristiyan olduğum halde Hazret-i İsa'nın
Allah'ın
oğlu olabileceğini kabul etmiyordum. Şimdi ise aradığımı tam manasıyla
bulmuştum.
Üçüncü
sorum, "Müslümanların namaz kılarken niye yüzünü yere
koydukları" idi… O ise buna şöyle cevap verdi:
"-İnsanların
Allah karşısındaki kulluklarının zirvesi, bütün benliğinden
kurtulup secdeye kapanmaktır. Bu hal, gerçek mabud karşısında kulluğu
hissederek O'na yaklaşma arzusudur."
Sanki
duymak istediğim, arayıp durduğum cevaplar bunlardı. Hayatımda pek çok
karar vermiştim, ama müslüman olacağım hiç aklıma gelmezdi. 28.
yaşgünümde
müslüman oldum ve adeta yeniden doğdum. 6 ay sonra Mustafa bey, evlenme
teklif
etti. Elhamdülillah evlendim. O zamandan beri eşimi ve evliliğimi hiç
sorgulamadım, çünkü mutluydum.
İki
yıl boyunca müslüman olduğumu aileme söyleyemedim. Ramazan ayında
oruçlu
bulunduğum bir sırada ailemi aradım:
"-Oruçluyum,
müslüman oldum, çok mutluyum!" dedim. Annem çok ağladı,
beyimi suçladılar. Erkek kardeşlerim, ölümle tehdid ettiler. Hatta bir
tanesi
telefonda şöyle dedi:
"-Yakında
dinlerin savaşı olacak. O gün gelince ilk öldüreceğim kimse sen
olacaksın!"
Tartışacaktım,
oruçlu olduğum aklıma geldi. Onlara:
"-Oruçluyum!"
dedim ve telefonu kapattım.
Bir
gün erkek kardeşim beni örtüyle gördüğünde, onu başımdan çekti ve:
"-Bir
daha seni bununla görmeyeceğim!" diye bağırdı.
Elhamdülillah,
İslam'ı yaşarken başka zorluk görmedim. Yalnız mezhepleri
anlamakta zorluk çektim. Ama beyimin arkadaşı internetten bu konuda çok
kapsamlı bilgiler indirdi. Ve bu problemi de aştım.
İslam'ı
Amerika'da açıklamak kolay. Çünkü her zaman öğrenmek isteyen gruplar
var. Özellikle 11 Eylül'den sonra İslam'dan nefret edenler bile
araştırıp bir
pürüz ve kusur bulamayınca onu kabul etmeye başladılar. Bizim en büyük
eksiğimiz, İslâmiyet'i doğru anlatan, düzgün çevrilmiş İngilizce
kitapların
olmayışı!.. Çünkü ya az bilenler kitap yazmış, bu güzel bir İngilizce
ile
çevrilmiş, ya da iyi bilenler İngilizceye yeterince çevirememişler.
Ben
uzun zamandır, Amerika'da yeni müslüman olanlara İslam'ı anlatmaya
çalışıyorum. İnsanlar müslüman olmuş, ama İslamiyet'i o kadar az
biliyorlar ki…
Hayızlıyken yemeğe dokunabilir miyim, bu haldeyken ayrı bir masada mı
yemeliyim? Bu ve benzeri çok basit konularda bile bilgi eksikliği var.
Bilen
insan yok denecek kadar az!..
Bizim
vasıtamızla İslamiyete girenler oldu ama bu bizden değil, Allah'tandır.
Hapishanelere gidip oralarda İslamiyet'i anlattım. Bir gün hapishaneden
telefon
geldi. Arayan, orada hıristiyanlığı anlatan kimse idi. Hemen gelmemi
istedi.
Ve:
"-Burada
müslüman olmak isteyenler var." dedi. O gün orada üç kişi
müslüman oldu.
Bir
gün bir arkadaşımla İncil hakkında konuşuyorduk. O hıristiyandı. Ben
Hazret-i Meryem ve Hazret-i İsa ile ilgili ona bazı bilgiler verdim. O:
"-Bunları
İncil'den mi aldın?" dedi. Ben de:
"-Hayır,
bu Kur'ân-ı Kerim'de geçen âyetlerdir." dedim. Çok
sinirlendi, elindeki İncil'i yere atıp üzerine basarak oradan ayrıldı.
Şimdi
Türkiye'ye geldim. Buradaki manzarayla ilgili de birkaç cümle söylemek
istiyorum:
Türk
hanımları hayatları için çok mücadele veriyorlar, lakin aynı fedakarlık
ve
gayreti ahiretleri için göstermiyorlar. Bazen Allah için bazı dünyevî
makamlardan, servet ve menfaatlerden fedakarlık gerekebilir. Okuldan
bile
fedakarlıkta bulunabilirler, ancak bu Allah'ın ilim kapılarının
kapandığı
anlamına gelmez. Türkler bilmelidirler ki, onları izleyenler var. Onlar
yalnız
değil, biz de orada aynı şeyleri yaşıyoruz.
İkinci
önemli problem, çocuk eğitimindeki gaflet!.. Bu başlı başına muazzam
bir
kayıp. İslamiyetten habersiz yetişen çocuk ebeveyni için hayatı
zorlaştırıyor.
Amerika'da çocukları İslam üzere yetiştirmek zor. Burada
"estağfirullah,
elhamdülillah, inşaallah…" kelimelerini duyuyorlar. Bu bile önemli…
Çocuklarımıza,
Allah'ın onları devamlı gördüğünü aşılamamız lâzım!.. Amerika'da çocuk,
anne
babasını kahkahalarla öldürebiliyor. Çünkü onlarda kendilerini gören
bir Allah
düşüncesi yok.
Evlatlarını
İslam doğrultusunda yetiştirmeyen annelere sesleniyorum. Amerikalı
öğretmenlerin bir sözü vardır:
"Çocuklarımız
bilemeyeceğiz bir zamana ve göremeyeceğimiz bir mekâna birer
mesajdır."
Uzun
zaman önce bahsedilen zaman ve mekana göndereceğim mesajın şu olduğuna
karar verdim:
Lâ
ilâhe illallah, Muhammedun Rasûlullâh!..
Eğer
çocuklarım bu mesajı benim için taşırlarsa kendimi bu hayatta başarılı
sayacağım, bunun için buraya geldim. Anne iyi öğrenecek ki, çocuklarına
öğretsin. Kardeşlerim size soruyorum:
"Siz
sizden sonrakilere hangi mesajı göndereceksiniz? Sizin insanlara
mesajınız ne?"
Halime
Demireşik
Bu da Benim Hidayet Hikayem Olsun
Şebnem Dergisi, 11. sayı
Teksas'tan İslam'a Hicret
Sizi
bu röportajda çok farklı biri ile tanıştırmak istiyorum: Najla Tammy
İlhan… Irk ve kültür açısından yaşadığımız topraklardan çok uzaklarda,
Teksas’ta (Amerika) dünyaya geldi. Âilesi dindar bir hıristiyan
âileydi. İlk
dînî bilgilerini âilesinde aldı ve üniversite yıllarına kadar İslâm’dan
habersiz yaşadı. İşletme Fakültesi’ni bitirerek mezun oldu. İslâm’la
ilk defa
üniversitedeyken tanıştı. Müslüman olduktan sonra, Teksas’taki özel
İslâmî
okullarda çalıştı, İslâmî radyo programları hazırladı ve sundu. Evli,
iki
çocuklu bir anne olup hâlen Türkiye’de oturan Nejla Hanımı ve onun
hidâyet
hikâyesini, bir de kendi ağzından dinleyelim.
Nejla
Hanım, biraz kendinizden bahsedebilir misiniz?
İsmim
Najla Tammy. Hristiyan bir âilede büyüdüm. Ebeveynim, ben beş yaşında
iken ayrıldılar. Annem ve babam, ikisi de din olarak Hıristiyanlığı
benimsemesine rağmen mensup oldukları kiliselerin görüşleri birbirinden
tamamen
farklı idi.
Babamın
bağlı olduğu mezhep biraz İslâm’a benziyordu. Bu mezhebi, 1960
yıllarında birisi kurmuş. İncil’i incelemiş ve ona göre hükümler
koymuş. Meselâ
bu mezhebe göre, oruç günü ve zekat günü vardı. Hınzır eti yemek
yasaktı. Noel
kutlamazdık. Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’ın kanunlarına göre yaşamayı
teşvik
ederlerdi. Allah inancı kuvvetli idi. Tevhid vardı. Teslisten de
bahsediliyordu, fakat en çok Allâh’ın birliği anlatılıyordu.
İncil’in
Kral James versiyonunda bulunan “On Emir”den beni en çok
etkileyen, birinci emirdi. Orada:
“Benden
başka hiçbir tanrı olmayacak. Gökyüzünde, yeryüzünde ve denizlerde
bulunan hiçbir şeyin resmini ve benzerini çizmeyeceksiniz. Kendiniz,
hiçbir
zaman bu resimlere boyun eğmeyeceksiniz veya hizmet etmeyeceksiniz.
Çünkü ben
sizin tek tanrınızım ve ben kıskanç bir tanrıyım!..’’
Bu
sözler, benim için teslisin tam zıttını çağrıştırıyordu ve tanrının tek
oluşunun delillerinden biri idi. Bazen de peygamberlerin hayatlarından
bahsedilirdi.
Bizim
Peygamberimiz’den de bahsediliyor muydu?
Hayır,
hiç duymadım. Zaten peygamberlere yakışmayacak şeyler anlatılıyordu.
Onbir yaşıma kadar o kiliseye bağlı idim. Sonra oradan uzaklaşmaya
başladım.
Çünkü aklıma uymayan şeyler yaşanıyordu. Meselâ kiliseye önceden
hanımların
makyaj yaparak gitmesi yasak değilken bir gün artık makyaj yapması
yasaklandı.
Garibime gitmişti. Eğer bu yasaksa, şimdiye kadar niye izin
verilmişti?!
Kiliseye gidip hanımları makyajsız görünce daha da şaşırdım. Sanki bir
maske
yüzlerinden kaldırılmış ve gerçek çehreleri ortaya çıkmıştı. Uzun
zamandır
muhtelif markalı makyaj katmanlarının altına gizlenen bu yüzler, şimdi
bana
sahte, ruhsuz ve cansız görünüyorlardı.
Neden
böyle bir yasak getirdiler?
Hanımların
edeplerine uygun olmadığını, Allâh’ın verdiği tabiî çehreyi
değiştirdiğini düşünmüşler. Fakat hanımları aklen pek ikna edemediler.
Kadınlar, iknâ olmadıkları hâlde bu isteğe boyun eğdi. Fakat bizim evde
en
başta annem ikna olmadı diyebilirim.
Anladığım
kadarıyla dindar bir âileydiniz...
Evet,
özellikle babam, dinine çok düşkündü. Her gün Tevrat’tan ve İncil’den
bölümler okurdu. Biz dinlerdik. Bizi hep dindar yetiştirmeye gayret
etti.
Yaşayarak da örnek olurdu. Ahlâkî temelimizi kuvvetli attı,
diyebilirim.
Onbir
yaşımdan sonra babamın kilisesinden uzaklaştım. Onaltı yaşımda da
Protestan kilisesine başladım. Annem, babamın kilisesini biraz katı
bulduğu
için normal Protestan kiliseyi tercih etti. Bu kilisede de sevgi,
iyilik ve
merhamet tavsiye ediliyordu. Ancak kimsenin hayatına müdâhale
edilmiyordu. Yani
bence ikisi de yarımdı. Ve en önemlisi, ruhları doyuramıyordu.
Kiliseler
arasındaki görüş farklılıklarını ve zihnimdeki soruları çözmek
için rahipten randevu aldım ve ofisine gittim. Odası tam bir yönetici
odası
idi. Koyu renkli döşemeler ve resimler, odayı da, beni de sıkmıştı.
Rahip
gelince sorularımı sordum.
“−Neden
bir kilisede Cumartesi, diğer kilisede Pazar ayini yapılıyordu?
Neden bazı kiliseler domuz etinin helâl olduğunu söylerken bazıları
haram
diyordu? Tanrı bir miydi, yoksa üç mü?”
Bazılarını
kendisi cevapladı, bazılarını da İncil’den âyetlerle açıklamaya
çalıştı. Cevaplarına ne ben inanmıştım, ne de kendisi…
Bir
türlü tam olarak inanamıyordum. Sorularıma, içinde bulunduğum din bir
türlü gerekli cevabı veremiyordu. Beni iknâ edemiyordu. Bu dinde ibâdet
yoktu.
İbâdet olarak sadece Mûsâ -aleyhisselâm-’ın Mısır’dan çıkarken mayasız
ekmek
yapması gösterilirdi. O, Mısır’dan çıkarken yanına ekmeği kabartacak
bir maya
almamış ve mayasız ekmek pişirip yemişti. O yüzden bütün mayaları çöpe
atmalı
ve mayasız ekmek yemeliyiz, derlerdi. Bunu bir ibâdet olarak
görürlerdi. Bunlar
da bana hep ters geliyordu.
Zihninizden,
cevabını bulamadığınız başka ne tür sorular geçerdi?
Rabbimiz
bizi yarattıysa, yalnız da bırakmaz. Evrensel bir yol olması
gerekir diye düşünürdüm. Tek bir Allah, herkesin takip edebileceği tek
bir din
gönderebilir. Herkesin, ancak huzura böyle kavuşacağını düşünürdüm.
Herkes
çeşit çeşit konularda tartışıyordu. Mesela “Kürtaj haramdır!” diyen
kiliseler
de vardı, helâl diyenler de!.. Bunun gibi bir sürü şeyler… Bence
insanlar,
bunlarla uğraşmamalıydı. Tanrı’nın bütün hudutları bildirmesi
gerekiyordu.
Bunlar beni yoruyordu.
İslâm’la
karşılaşınca, aradığım dini bulduğumu anladım. Çünkü o,
-elhamdülillâh- hayatın bütününü kapsayan mükemmel bir dindi. Bütün bir
hayat
sistemiydi ve kendi içinde ne bir kopukluk ve ne de birbirine tezat
vardı. Hak
dinin bütün özellikleri onda mevcuttu.
Rabbimiz
var, her şeyi yaratır. Yarattığına sınırlar koyar. Yol dik, ama
sınırlar geniş... Sınırın dışına çıkarsan da ceza var. Her yerde
konulan
sınırları aşanlara cezâ vardır. Böyle olunca mutluluk ve huzur oluyor.
Boşluk
yok, elhamdülillah! Bütün bunların cevabını İslâm’da bulunca, “İşte
bu!..”
dedim.
İslâm’la
nasıl tanıştınız? Hidâyetinize kim vesîle oldu?
İslâm’ı
ilk defa üniversite yıllarımda duymak nasip oldu. Eşim Murad Bey
vasıtasıyla İslâm’ı tanıdım. Aslında hem o benim hidâyetime vesîle
oldu, hem de
ben onun İslâm’ı tanıyıp yaşamasına vesîle oldum. Kendisi Türk ve
Müslüman
olmasına rağmen namaz kılmayan, Kur’ân’dan haberi olmayan birisi iken
benim
sorularımla İslâm’ı tanımış…
Oradaki
müslüman arkadaşları, onu bir gün Cuma namazına dâvet etmişler,
önce gitmemiş. Sonraki dâvetlerine icâbet ettiğinde büyük bir huzur
duymuş ve o
da İslâm’ın emirlerini öğrenmeye ve yaşamaya başlamış.
İslâm’ı
yaşamamasına rağmen Murad Bey’in hangi tavrı, sizin İslâm’ı
araştırmanıza sebep oldu?
Murad
Bey, dinin emirlerini yapmıyordu, ama ahlâkî yönünü taşıyordu.
Herhalde bu da Türklerin örfî yaşantılarının İslâm’a çok yakın
olmasından
kaynaklanıyor.
Babam
da iki sene evvel Türkiye’ye gelmişti. Ona Türkiye’yi nasıl bulduğunu
sordum. Babam:
“−Türkler,
Avrupa ülkelerinden daha sıcak, daha sevecen ve samimi
insanlar... Bu da onların Müslüman olmasından kaynaklanıyor!..” diyerek
hıristiyan olmasına rağmen bir itirafta bulunmuştu.
Yani
din ne kadar yaşanmasa da, İslâm’ın tesiri herkeste az veya çok
görülüyor. Meselâ temizlik, büyüklere saygı, âile yapısı vb. şeylerde
dinle
kültür iç içe... Sizler, içinde büyüdüğünüz için pek fark etmeseniz de
bunlar,
karakter olarak âdeta benliğinize işlemiş. Eşim, İslâm’ın emir ve
yasaklarını
öğrendikçe bunu daha iyi fark etti.
Benim
Murad Bey’le tanışmam, kendisiyle ortak bir arkadaşımız vesîlesiyle
oldu. Arkadaşım, onu hıristiyan yapmak istiyordu. Hep beraber hem
nehirde
kayıkla gezecek, hem de piknik yapacaktık. Herkes ikişerli gruplara
ayrıldı.
Biz de Murad Bey’le aynı kayıktaydık. Gezerken bir taraftan da
konuşuyorduk.
Dünya görüşü, problemlerin çözümünde sunduğu fikirler çok farklı ve
derindi.
Öğlen
duâ etmek için hepimiz toplandık, ama o katılmadı. Yemek yemeden
evvel de:
“−Hangi
yiyeceklerde domuz eti yok?” diye sordu.
Ben,
babamın kilisesinden aldığım terbiye sebebiyle, eskiden beri hiç domuz
eti yemiyordum. İlk defa benim gibi, domuz eti yemeyen birisiyle
karşılaşınca
çok şaşırdım. İşte benim ilk sorularım orada başladı. Tabiî, onun da
ilk
araştırmaları…
Bir
gün bana üniversitemizin kütüphânesinden İmam Nevevî Hazretleri’nin
“Kırk
Hadis” kitabını getirdi. O kitabı iki akşamda bitirdim. Ve çok
etkilendim.
Yıllarca aradığım hikmeti artık bulmuştum. O zamana kadar öyle hikmetli
sözler
ne duymuş, ne de okumuştum.
Hadîs-i
şerîflerin hangisinden daha çok etkilendiniz?
Hepsinden
çok etkilendim. En çok da 1.400 küsur yıl evvel söylenen sözlerin
hâlâ geçerli olması ve etkilemesi, çok farklı bir duygu!.. Bunu size
anlatacak
bir söz bulamıyorum. Ve o sözlerin hepsi, her insanın yaşayabileceği,
örnek
alabileceği mükemmellikteydi. Her biri tek başına rehberlik yapabilecek
vasıftaydı âdeta… Hâlâ okuduğum bütün hadîs-i şerîflerden çok
etkileniyorum.
İslâm öyle geniş, öyle derin bir umman ki, öğrenmekle bitmiyor
elhamdülillah!..
Allah öğrendiklerimizi yaşamayı da nasip etsin. Tek başına öğrenmek de
yetmiyor.
Ben
hadîs-i şerîfleri ilk defa okuduğumdan:
“−Ne
güzelmiş!” deyip bırakmadım, bırakamadım. Öyle etkilendim ki, hemen
hayatıma geçirmek istedim ve hâlen de aynı gayretin içindeyim.
Küçüklüğümden
beri:
“−Allâh’ım!..
Hikmeti bulmama yardım et!” diye duâ ederdim. “Kırk Hadîs”i
okuyunca, bu duâlarımın kabul olduğunu hissettim.
Peki,
hemen Müslüman mı oldunuz?
Hayır,
hemen Müslüman olmadım. Fakat öğrendikçe İslâm’ı yaşamaya başladım
diyebilirim. Öncelikle biraz daha bol giyindim. Bu da kendime olan
saygımı
artırıyordu. İnanın, insanların sapık bakışlarından kurtulmak, benim
kendime
olan saygımı artırdı. Dışım rahatlayınca, içim de rahatladı.
Bir
gün Murad Bey:
“−Başörtün
var mı?” diye sordu.
Evet,
vardı. Ancak başıma değil, belime ya da boynuma bağlıyordum.
“−Takar
mısın? Bir düşün…” dedi.
Düşündüm
ve denemeye karar verdim. Örtüyü başıma takınca, fıtratıma ne
kadar uygun olduğunu gördüm. En önemlisi, örtünme, her dinde de var
aslında…
Hazret-i Meryem’in resimleri, hep başörtülü idi. Kraliçelerin
tablolarına
bakın, hep uzun ve bol giyinirler. Başlarında mutlaka şapka-bone gibi
örtüleri
vardır.
Ben
Teksas’ta büyüdüğüm için kovboy filmlerini çok severdim. Orada da
hanımlar hep uzun ve bol giyinirler, başlarını da boneyle örterlerdi.
Düşündüm;
dar veya açık giyinince, inanın rahat olmuyorsunuz. Hep kendinize
bir zarar gelebileceğinin tedirginliğini yaşıyorsunuz. Sanki sizi
kullanmak
isteyenler, böyle giyinmenizi istiyorlar. Aslında siz istemiyorsunuz.
Yani
başkalarını memnun etmek için, kendinizi zora koşuyorsunuz!..
Düşündükçe,
örtüye ne kadar muhtaç olduğumu fark ettim.
Murad
Bey’in telkinleri ve davranışları beni etkiliyordu. Genç erkek:
“−Aç!”
demiyor, “Kapat!” diyordu.
“−Kendini,
başkasına kullandır!” demiyor, “Kendine saygı göster!..”
diyordu.
“−Beynini
kapatma! Güzelliğini muhafaza et!..” diyordu.
Bütün
bunlar hiç olmadığım kadar kendimi iyi hissettiriyordu.
Anlaşılan
henüz müslüman olmadan örtündünüz, peki, çevrenizden nasıl
tepkiler aldınız?
Murad
Bey dâhil hiç kimse örtüneceğimi bilmiyordu. Kış günüydü. Başımı
örtüp okulda derse gittim. Hiç kimse bir şey demedi. Üşüdüğüm için
örttüğümü
düşündüler. Sadece çinli bir hıristiyan arkadaşım, arkamda oturuyordu.
Bana
eğilip:
“−Onun
dinini kabul ettin mi?” dedi. Ben de:
“−Hayır!”
dedim. Ama içimden, “Yakında kabul edeceğim!..” diye geçirdim.
Oradan
çıkınca Murad Bey’le kütüphanede ders çalışacaktık. Kapıdan girdim,
beni tanıyamadı. Fark edince çok mutlu oldu. Kütüphanede bunu
yapabildiğimi
görünce müslüman olacağımı anlamış, orada bana evlenme teklif etti.
Beni
zorlukların içinde yalnız bırakmak istemedi. Arkadaştan öte, eş olarak
da
yardım etmek istediğini söyledi.
Ben
de evlilik teklifini severek kabul ettim. Ve müslüman olduktan sonra da
evlendik.
Müslüman
olmadan Kur’ân-ı Kerîm’in meâlini okudunuz mu?
Hayır,
okumadım. Hadîs-i şerîfler ve Murad Bey’in sorularıma verdiği
hikmetli cevaplar, mutmain olmama yetti. Fakat Murad Bey, benim iyice
emin
olmam için önceden ihtidâ etmiş müslümanlarla görüştürdü. O da bana,
“İslâm’da
niçin çok evlilik var?” onu anlattı. Sonradan duyunca yanlış
anlamayalım
diye… Ancak onun da fıtrata uygun olduğunu hepimiz zaten biliyoruz.
Bunun emir
değil, (savaş, hastalık vb.) zor zamanlarda kullanılan bir ruhsat
olduğunu
anladım.
Âileniz,
müslüman olduğunuzu öğrendiklerinde tepki gösterdiler mi?
Daha
müslüman olmadan önce, annem tepki göstermeye başladı. Başörtüme çok
kızdı. Arabamı geri aldı.
“−Kız
kardeşini görmeyeceksin!..” dedi.
Beni
ikna etmeleri için, arkadaşlarıma defalarca telefon ettirdi. Günlerce
ağladı, çeşit çeşit diller döktü, ancak olmadı.
Ben
kararımı vermiştim. Amerika kültüründe bir hıristiyan olarak devam
edemezdim. Murad Bey’in hayatına bakıyorum, daha huzurlu… Hayatı, hep
iyiye
doğru koşuyor. Amerikalıların hayatı ise, yaşlandıkça kötüye ve
huzursuzluğa
gidiyor. Ben kendi hayatımda böyle kötü bir sonu seçemezdim.
Sonra
babama telefon açtım. Babam:
“−Seni
şimdiye kadar doğru yolu takip etmen için yetiştirdim. Eğer doğru
yolu buldunsa devam et!” diyerek destek oldu.
İslâm’a
girdikten sonra, zorlandığınız herhangi bir yönü oldu mu?
Hayır
zorlanmadım. Çünkü Allah’tan olduğuna bütün kalbimle îmân ettim. Bir
şey, Allâh’ın emri ise, seçeneğin yok, mecbursun. En önemlisi, bu
mecbur
olduğun emirler, senin tamamen faydana olan şeyler!.. Yapmazsan
zorlaşır,
yaparsan kolaylığını Allah verir diye düşünüyorum.
Şunu
anlamıyorum; örtü, Allâh’ın emri… Rasûlullâh’ın etrafındaki bütün
hanımlar örtülü idi. Şimdi bazıları hâlâ örtü farz mı, değil mi, bunu
tartışıyor.
İslâm’ın,
sizi en çok etkileyen, en beğendiğiniz yönü nedir?
Her
emrini, her yönünü çok seviyorum. Fakat evrensel olması beni çok
etkiliyor. Bu yalnızlığı, karanlığı ve yanlışlığı çözüyor. Sadece
teslim olup
yaşamak lâzım… İslâm, bütün insanlığın fert, toplum ve dünya olarak her
problemini çözecek çapta bir din… Sadece biz onu seçelim ve onun
emirlerine
tâbî olalım yeter!
Bugün
birçok müslüman, müslüman olduğunu kabul ediyor, fakat müslümanca
yaşamayı kabul etmiyor. Bu çok yanlış!.. Mutluluğu, huzuru böyle
yakalayamazsınız!.. “Bal, bal” demekle insanın ağzı tatlanmaz ki!..
Yaklaşık
onsekiz yıllık müslüman bir hanım olarak müslüman hanımlara
dergimiz vasıtası ile iletmek istediğiniz bir mesajınız var mı?
Türkiye’de
modaya çok aşırı bir ilgi var. Bu da “Biz dindarız, ancak alt
seviyede değiliz!..” demek için herhâlde… Yahut bir tepki… Bilemiyorum.
Ama bu
da İslâm kimliğine yakışmıyor. Amerika’da kimse kimsenin giyimine
karışmaz,
herkes istediğini giyinir. Burada uyumlu giyinmeyene bile bakışlar
değişiyor.
Hâlbuki, markalı giyinmek şart değil!.. Temiz, bol, sâde kıyafet
müslümana daha
çok yakışıyor diye düşünüyorum. Her gün değişik giyinmek farz değil
ki!.. Buna
yetişmek çok zor ve benim bu kadar vaktim yok!.. Hayat çok kısa...
Allah sana
fazla zenginlik verdi diye abartmamak lâzım, israfa dikkat etmeli!..
Kıyâfet
fiyatlarına bakınca çok şaşırıyorum. Nasıl bir gömleğe yüz lira, iki
yüz lira
verilir ki… Pazarda benzerleri on lira… Diğeri markalı olunca iki yüz
lira
oluyor. Dünyada bu kadar aç insan varken bir gömleğe bu kadar para
vermenin
doğru olacağını düşünmüyorum.
Bunun
dışında, dilimizi nasıl kullandığımızda çok önemli… En çok hayretime
giden şey, herkesin kalabalık içinde birbirlerinin kilosunu sorması...
Bunu,
birbirlerinin eşlerinin yanında yapanlar bile var!.. Kilo almışsın,
vermişsin
diyerek bütün dikkatleri muhatabının üstüne çekiyorsun.
Eşim,
ben müslüman olmadan önce, Türkiye’ye izne gelip geri döndüğünde bana
nazar boncuğu hediye getirmişti.
“−Bunu
duvarına as, seni kötülüklerden koruyacak!..” dedi.
Henüz
müslüman olmamış bulunmama rağmen ondan rahatsız oldum. Bir taş beni
nasıl koruyabilirdi ki!.. Ben onu kırdım, attım. Türkiye’de bu tür
şeyler çok
yaygın… Allah Kur’ân’da insanı nelerin koruyacağını bildirmiş; İhlâs,
Felak,
Nas ve Âyete’l-Kürsî… Allah’tan başka hiçbir şey seni koruyamaz!.. Seni
Yaratan’dan başka hiçbir şey seni koruyucu olamaz.
Ama
Türkler’de takdir ettiğim yönler daha fazla!.. Âile bağlarınız çok
kuvvetli… Âilece yemek yemeniz, büyükleri ziyaret etmeniz çok güzel!..
İnşâallâh bunları hiç kaybetmezsiniz!..
Özellikle
gençlere dikkat edelim; Batı kültürüne, maalesef gerektiğinden
çok daha fazla hayranlar!.. Hayran kalmasınlar!.. Hayran oldukları
insanların
hepsi bunalımda. Onlar bütün sapkın yolları denediler ve şimdi
çöktüler. Aynı
hataları tekrar etmenin hiçbir mânâsı yok. Onların düştüğü batağa
düşmeden
uyanmak lâzım!..
Bu
yüzden gençlerin İslâm terbiyesine çok ihtiyacı var, değil mi?
Evet,
tek kurtuluş reçetesi orada çünkü... Meselâ bana:
“−Sen
de birisinin İslâm’a girmesine vesîle oldun mu?” diye soruyorlar.
Ben
en önemli sorumluluğumun, çocuklarımı müslümanca yetiştirmek olduğunu
düşünüyorum. Sonra inşâallah, başkalarına da sıra gelecek… Biri 15,
diğeri 13
yaşında… İki çocuğumun da İslâm’ı severek yaşaması için gayret
gösteriyorum.
Tamam, başka ülkeye gideceğim, insanları İslâm’a dâvet edeceğim, fakat
kendi
çocuklarımı oralarda kaybedersem ne faydası var!.. O yüzden Amerika’ya,
Avrupa’ya gidip yaşamayı tercih etmiyorum. Kimseye de bunu tavsiye
etmiyorum.
Müslümanlar beraber olmalı bence, durup dururken kâfir okyanusu içinde
çırpınmaya gerek yok!
Müslümanlar
beraberce İslâm’ı daha iyi öğrenip yaşarlarsa, zaten onlar
gelip sizdeki fazîletlere talip olurlar. Siz “örnek şahsiyet”
olursanız,
zaten size gelirler. Tebliğ için oralara gitmek çok da faydalı olmuyor.
Belki
birkaç kişiyi müslüman olarak kazanıyorsunuz, fakat kendi nesillerinizi
kaybedebiliyorsunuz.
Sen
kendini koruyorsun, onları taklid etmiyorsun, ancak çocukların taklid
ediyor, şerre özeniyor. Avrupa ülkelerine gidenler, oradan geri dönmek
istemiyorlar. Neden? Nefse rahat geliyor!.. Rahat, hesap soran yok,
akraba
ziyareti yok!.. Komşuya destek vermek yok!.. Çünkü kimse onu
beklemiyor. Herkes
hayatını fert olarak tek başına yaşıyor. Müslümanca yaşamak ise,
fedakârlık
gerektiriyor, nefse zor geliyor!.. Fakat bu fedakârlık aslında en büyük
nimet!..
Bu
anlattığınız sebeplerden dolayı İslâm’da hicret vardır. İslâm’ı
yaşayamıyorsan, oradan hicret etmek farz olur. Bu husus, Nisâ Sûresi,
97.
âyette geçer. Siz de inşâallâh, dininizi yaşamak için burayı tercih
etmekle
hicret sevabına nâil olursunuz.
Gerçekten
burada tatil yapmakla yaşamak arasında çok fark var!.. Buraya
yerleşince âdeta câhil kaldım. Dil bilmiyorsun, okumayı bilmiyorsun.
Çevren
yok! Bu kadar zor ve yıpratıcı olacağını hiç tahmin etmemiştim.
Hatta
bir arkadaşım Amerika’ya giderken ona sarıldım, fark etmeden ağlamaya
başladım. Neden ağlıyordum? Galiba nefsim rahatlığı özlemişti. Başka
bir
arkadaşım da bana sarıldı:
“−Ağlama!..
Sen hicret ettin. Hicret etmek çok zordur, ama çok sevaptır!..”
diyerek beni teselli etti.
Gerçekten
“hicret” duygusunu o zaman daha iyi anladım. Ben
doğduğum,
büyüdüğüm ve alıştığım toprakları bıraktım ve ezân sesleri arasında
olmayı
tercih ettim. Müslümanların içinde müslümanca yaşamayı, eşimin ve
âilemin
hakkını vermeyi istedim. Çocuklarım büyüklere saygıyı, akraba
ziyaretini
öğrensinler istedim. Dışarıya çıkınca müslüman toplumu içinde
olduklarını
hissetsinler.
<>
Hidâyet mâcerânızı bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz.
<>
<>Ben
de bu fırsatı verdiğiniz için size teşekkür ederim. Okuyucularınızın
dualarını da beklerim. Hidâyet yolculuğum hakkında daha geniş bilgi
sahibi
olmak isteyen okuyucularımıza da, “Timaş Yayınları” arasında neşredilen
“Teksas’tan Hakikate Yolculuk” isimli hâtırat kitabımı tavsiye ederim.
Halime
Demireşik
Şebnem Dergisi, 54. sayı
Namaz Hikayeleri (13 hikaye)
Boş Dönmemiş Olursun
Ahmed
bin Hadraveyh hazretlerinin evine bir gün hırsız girdi. Her tarafı
aradı, fakat götürecek bir şey bulamadı. Eli boş döneceği zaman Ahmed
bin Hadraveyh;
- Ey genç! Şu kovayı al su doldur. Abdest al ve namaz
kıl. Bu arada evime belki bir şey gelir, sana veririm. Böylece evimden
boş dönmemiş olursun, dedi.
Genç onun emrettiği gibi hareket etti.
Sabah olunca zengin birisi Ahmed bin Hadraveyh'e yüz elli altın
getirdi. Ahmed bin Hadraveyh hazretleri bu parayı o gence vererek;
- Al
bu gece kıldığın namazlar sebebiyle sana mükafattır." dedi.
Genç onun bu merhamet ve iltifâtı
karşısında şaşırdı, hâli de değişti. Sonra; "Yolumu kaybetmiş, bozuk
işlere dalmıştım. Bir gece hayırlı bir iş yapıp Allahü teâlâya ibâdet
ettim. Rabbim de bana böyle ihsânda bulundu." diyerek tövbe edip Ahmed
bin Hadraveyh hazretlerine talebe oldu.
Eşeğini Kaybeden Köylü ve Cuma Namazı
Adamın biri bir gün eşeğine buğday yükleyerek değirmene
varır. Eşeğin sırtındaki buğday çuvallarını indirir indirmez eşek kaçar
ve kaybolur. Adam eşeğin peşine düşerek aramaya koyulsa Cuma namazını
kaçıracaktır.
Tam bu sıkışık anda adamın tarla komşusu çıkagelir ve
der ki, “Bugün sulama sırası senindir; hemen git; nöbetini kullanarak
toprağına su ver. Sıranı kaçırırsan bir daha nöbet sana gelinceye kadar
tarlanı sulayamazsın.“
Adamın biri bir gün eşeğine buğday yükleyerek değirmene
varır. Eşeğin sırtındaki buğday çuvallarını indirir indirmez eşek kaçar
ve kaybolur. Adam eşeğin peşine düşerek aramaya koyulsa Cuma namazını
kaçıracaktır.
Tam bu sıkışık anda adamın tarla komşusu çıkagelir ve
der ki, “Bugün sulama sırası senindir; hemen git; nöbetini kullanarak
toprağına su ver. Sıranı kaçırırsan bir daha nöbet sana gelinceye kadar
tarlanı sulayamazsın.“
Adam, Cuma namazını kaçırmamak için kaybolmuş eşeğini
aramaktan vaz geçmişken bu defa da başına tarla sulama derdi çıkar.
Dünyalık geçim bakımından işlerin her ikisi de biri birinden mühimdir.
Eşeğin peşine düşmezse hayvancağız tamamen kaybolabilir; ya da
canavarların birine yem olur. Halbuki köylü eşeksiz geçinemez. Öteye
beriye yüklerini kim taşıyacak ve neyin sırtına binerek yolculuğa
çıkacak?
Tarla, zamanında ve düzgün aralıklarla sulanmadığı
taktirde o yılki ekinler ya noksan olur. Ya da hiç olmaz. Bu da bir
köylü için bütün ev halkının o yıl açlıkla karşı karşıya kalması
demektir. Ayrıca buğday çuvalları da değirmende kalmaktadır. Adamın
sırasını bekleyip ekini öğütmesi ve onu evine götürmesi lazımdır ki
karısı öğle yemeğine ekmek pişirebilsin.
Adam işlerin hangisine koşayım diye düşünüp dururken
Cuma namazının vakti gelip çatar. Hemen hatırına varlıkların biricik
sahibi Allah‘ın kesin emri gelir. “Cuma ezanı okunduğu zaman, dünyalık
işlerinizi bırakarak Allah‘a ibadet etmeye koşunuz. Cumadan çıktıktan
sonra işlerinize dağılarak helal yollardan geçiminizin peşine düşünüz.“
Adam şöyle düşünür: “Az sonra yüce Allah‘ın kesin emri beni ibadet
yerine çağıracaktır. Şu anda kafamı yoran dünyalık nimetlerle birlikte
daha nice nimeti bana veren O değil midir? Üstün ve ortaksız bir gücün
sahibi olarak, O verdiği nimetleri istediği anda geri alıp kulu
çaresizlik içinde çırıl çıplak bırakacağı gibi elden kaçar gibi olan
nimetleri tekrar kulunun eline ve emrine veremez mi? O halde tamam,
herşey ne olursa olsun; ben Cuma namazına gidiyorum.“ Bu kesin karardan
sonra saydığımız bütün sıkışık işlerini yüzüstü bırakarak camiye koşar.
Dünya işlerinin kafa yoran düşüncelerinden sıyrılarak Allah‘ın evine
gider.
Hatibin okuduğu hutbeyi can kulağıyla dinlerken, hafta
içinde yaptığı günahları bir bir aklından geçirir; daha önceki Cuma
namazından çıkarken artık günah işlemiyeceğine gönülden söz verdiği
halde sözünü tutamıyarak yaptığı dine aykırı hareketlerden ötürü
yüreğinde derin bir pişmanlık duyar. Esirgeyen ve bağışlayan Allah‘dan,
her adımını O‘nun emrine uygun şekilde atamadığı için samimi bir utanç
duyar.
Pişmanlık ve utancının manevi gözyaşları ile gönlünü
karartan günah pasları silinir. Kalbinin bir hafta önceki o tatlı
rahatlığa ve Allah (c.c.) huzurunda teslim olmuşluğa tekrar büründüğünü
hisseder ve sevinir. Fakat bu sevincin yanında “Ya ibadetlerimi yüce
Allah (c.c.) kabul etmezse; ya farkında olmadan ağır şekilde Allah‘ı
gücendirecek bir günah işliyor ve Allah‘ın yaygın esirgeciliğini
kendimden uzaklaştırıyorsam“ diye içinde bir korku ve endişenin
kıpırdadığı duyar. Sonra aklında gelir ki iyi bir mü‘min zaten her an
Allah‘ın rahmetine güvenecek hem de O‘nun korkusunu hiçbir an gönlünden
çıkarmıyacak, bu iki duyguyu aynı anda taşıyarak kendini yolun doğrusu
üzerinde tutacaktır.
O halde bu korkulu ve aynı zamanda ümitli hali temiz bir
mü‘minin özlenen halidir. Sağlam bir mü‘mine yakışır duygu ve
düşünceler taşıdığına ayrıca sevinir. Allah‘ın öz evinde O‘na
bağlılıkların en samimisini sunarak Cuma namazını kıldıktan ve arınmış
bir gönülle ibadet evinden çıktıktan sonra adam, evine varır.
Bir de ne görsün!... Namazdan önce kafasını yoran ve
neredeyse Cumayı kaçırmasına sebep olmak üzere bulunan bütün işler,
adeta kendiliğinden oluvermiştir. Eşeği eve dönmüş, buğday öğütülmüş,
tarlası da sulanmıştır. Yemek pişirip taze ekmek hazırlayan karısı
sofrayı kurmuş kocasının camiden dönmesini beklemekteydi. Karısına “Bu
işler nasıl yoluna girdiğinden dolayı içinde katmerli sevinç duyar, ve
karısı olanları anlatır; adamın birisi değirmene gitmişti, kendisinin
sanarak bizim buğdayları öğütmüş, çuvalları evine getirince yanlışlık
yaptığını anlamış ve bize göndermiş. Eşek az önce kendiliğinden dönerek
eve geldi. Komşunun tarlasını doldurup taşan su, bizim tarlaya akarak
toprağımızı sulamış ve işte işler gördüğün gibi yoluna girmiş.“
Adam bir yandan Allah‘a karşı, mü‘min kalabalığı ile birlikte samimi
kulluk borcunu yerine getirip gönül rahatlığına kavuştuğundan ötürü öte
yandan namaz öncesi canını sıkan işler, zincirlemesine kendiliğinden
yoluna girdiğinden dolayı ayrıca katmerli sevinç duyar, kullarının her
işini yoluna koyan yüce Allah‘a şükürler ederek karısı ve çoluk çocuğu
ile birlikte sofraya oturur.
Hapishanede Kılınan Namaz
Horasan
vâlisi Abdullah bin Tâhir, çok
âdil biriydi. Jandarmaları birkaç hırsız yakalamış, vâliye
bildirmişlerdi.
Getirilirken hırsızlardan birisi kaçtı. O sırada Hiratlı bir demirci,
Nişapur'a
gitmişti. Demirciyi, gece eve giderken, jandarmalar yakaladılar ve
diğer
zanlılarla beraber vâliye çıkardılar.
Vâli
dedi ki:
-
Hepsini hapsedin!
Bir
suçu olmayan demirci, hapishanede hemen abdest alıp, namaz kıldı.
Ellerini
uzatıp:
''Yâ
Rabbi! Bir suçum olmadığını ancak sen biliyorsun. Beni bu zindandan
ancak
sen kurtarırsın!'' diye duâ etti. Vâli uyurken rüyâsında dört kuvvetli
kimse
gelip, tahtını ters çevirecekleri zaman uykudan uyandı. Hemen kalkıp,
abdest
aldı, iki rek'at namaz kıldı. Tekrar uyudu. Tekrar o dört kimsenin
tahtını
yıkmak üzere olduğunu gördü ve uyandı. Kendisinde bir mazlumun âhı
olduğunu
anladı.
Vâli
hemen hapishane müdürünü çağırtıp sordu:
-
Acaba bu gece hapishanede mazlum birisi kalmış mı?
Müdür
dedi ki:
-
Bunu bilemem efendim. Yanlız biri namaz kılıyor, çok duâ ediyor göz
yaşları
döküyor.
-
Hemen adamı buraya getiriniz. Demirciyi vâlinin yanına getirdiler.
Vâli
hâlini sorup, durumu anladı, ve dedi ki:
-
Sizden özür.diliyorum. Hakkını helâl et ve şu bin gümüş hediyemi kabul
et.
Herhangi bir arzun olunca bana gel!
Demirci
de cevabında dedi ki:
-Ben
hakkımı helâl ettim. Verdiğiniz hediyeyi kabul ettim. Fakat işimi,
dileğimi senden istemeye gelemem.
-
Neden gelemezsiniz?
-
Çünkü benim gibi bir fakir için, senin gibi bir sultanın tahtını birkaç
defa
tersine çevirten sâhibimi bırakıp da, dileklerimi başkasına söylemek
kulluğa
yakışır mı? Namazlardan sonra ettiğim duâlarla beni nice sıkıntılardan
kurtardı.
Pek çok murâdıma kavuşturdu. Nasıl olur da başkasına sığınırım? Rabbim,
nihayeti olmayan rahmet hazinesinin kapısını, ihsân sofrasını herkese
açmış
iken, başkasına nasıl giderim? Kim istedi de vermedi? Kim geldi de, boş
döndü?
İstemesini bilmezsen, alamazsın. Huzûruna edeple çıkmazsan rahmetine
kavuşamazsın!
Akıl
isen nemâzı, çün saâdet tâcıdır.
Sen namazı şöyle bil ki, mü'minin mi'râcıdır.
Namaz
ADAM,
bineceği otobüsün kalkmasına bir saatten fazla süre olduğu için,
terminalin
yarı aydınlık koridorlarını arşınlıyordu. Ellerini yıkamak üzere biraz
ilerideki mescide yanaştığında, iş tulumları giymiş bir genç ona doğru
gelerek:
-
Herhalde
namaz kılacaksınız, dedi. Abdest alma yerimiz de mevcuttur.
Adam,
elindeki sigaranın külünü delikanlının ayakları dibine silkelerken:
- Sen
herhalde görevlisin, diye diklendi. Ne iş yaparsın burda?
Delikanlı,
köşedeki süpürgeye işaret ederek:
-
Temizlikçiyim efendim, diye kekeledi. Lavabo ve tuvaleti temizliyorum.
Adam, onu
alaycı gözlerle süzerken:
- Ben,
namazı senin gibi çulsuzlara bıraktım, diye sırıttı. Bu iş size öyle
yakışıyor
ki?
Temizlikçi
genç, adamın hakaretine aldırmayacak kadar olgundu. Fakat namaza karşı
yapılan
saygısızlık, canını çok sıkmıştı. Vereceği cevabı bir süre düşündükten
sonra,
susmayı tercih ederek işine döndü.
Adam,
mağrur
adımlarla oradan uzaklaşırken, başının döndüğünü hissetti. Sırtından
çıkartarak
koluna aldığı kaşe paltonun ağırlığını da ilk defa fark ediyordu. Biraz
önce
yediği iki porsiyon kebap, herhalde tansiyonunu yükseltmiş ve kendisini
hâlsiz
bırakmıştı. Birkaç adım daha attığında âniden fenalaşarak dizleri
üzerine
çöktü. Allah?tan ki kolundaki palto ondan önce yere serilmiş ve yeni
aldığı
takım elbisenin kirlenmesini engellemişti. Adam, çömelmiş vaziyette
olmasına
rağmen fırıldak gibi dönen başını yere dayayarak bir müddet dinlendi ve
tekrar
doğrulduğunda, aynı rahatsızlığı duyarak hareketini tekrarladı. Fakat,
başkaları tarafından görülmüş olmaktan endişe ediyordu. Bunun için
başını
yerden kaldırıp sağa sola bakındığında, terminalin çaycısı olduğu
anlaşılan bir
gençle burun buruna geldi. Delikanlı, adamı saygılı bir ifadeyle
selâmlarken:
-Allah
kabul
etsin bey amca, dedi. Ama kıble biraz daha sağa doğruydu.
Cuneyd Suavi
Namaz Kılan Adam ile Köpek
Vaktiyle
mescidin birinde bir adam konuklamıştı. Din yolunda gayreti kendisine
azık
edinmişti. O aşık adam, bir gece sabaha kadar namazdan başka bir şeyle
meşgul olmamak
niyetiyle mescide gitmişti.
Fakat gece olup etraf kararınca bir ses duyuldu. Namaz kılan adam,kemal
sahibi
birinin mescide geldiğini sandı. Gönlünden,
''Böyle bir insan mescide ancak ibadet etmek için gelir. İyi oldu.
Böylece
kamil bir adam namazımı görüp, ibadetimi duyacak!'' diye geçirdi.
Bütün gece sabaha kadar ibadette bulundu, bir an bile ibadeti
bırakmadı. Bir hayli dua etti,ağlayıp inledi. Kah tövbe etti, kah
istiğfar....
Müstehap ve sünnetleri yerine getirdi. Kendisini adam akıllı iyi
gösterdi.
Tan yeri ışıyıp etraf ağarınca mescid aydınlandı. Adam bir de baktı ki,
mescidin
köşesinde bir köpek yatmış uyuyor. Bu dertle canı yandı, kanı kurudu...
Gözyaşları yağmur gibi kirpiklerinden damlamaya başladı... Gönlü utanç
ateşiyle öyle bir yandı ki; içinden çıkan ahlarla dili de yandı, damağı
da....
Ve kendi kendine dedi ki:
''A edepsiz! ALLAH seni bu gece şu köpekle terbiye etti. Bütün gece şu
köpek
için ibadette bulundun.
Ne olurdu, bir gecelik de ALLAH için uyanık kalsaydın. Senin, bir gece
bile
ALLAH için riyasızca ibadet ettiğini görmedim...
Ey
riyakar insan! Nice köpekler
var ki senden daha iyi. Bir bak kendine! köpek
nerede sen neredesin?
Utanmazlığın yüzünden riyalara gark oldun.
ALLAH 'tan utanmaz mısın sen? Kendi kadrini, mevki ve dereceni gördün
ya! Bu şekilde muvaffak olmaktan artık
ümidini kes! Bu alemde, bu halinle bir senin elinden bir iş
gelmez.Gelse bile ancak
köpeklere layık bir iş olur bu. Bilmem ki, neden şeytana eş olursun?
Niçin nakşa kapılıp sersemleşirsin?''
Şeytanın şu zulüm
yuvasından kaç artık. Şu
şaşkınlıklarla dolu zindandan geç. Şu deccal sesli adamlardan ne
istersin. Şu kendilerini mehdi gösterenlerden ne umarsın?
İlahiname,
Feridüddin Attar, Semerkand Yayınları
Namaz Kılmanın Bereketi
Hikmet
ehli zatlar buyuruyor ki:
(İçki
içmek büyük günahtır, içki içen namaz kılmamalı)
deniyor. Bu yanlıştır.
Namaz ayrı içki ayrıdır. Çok büyük günahlar işlense de, namazı asla
ihmal
etmemelidir. Âlimlerimiz, (Namazın bereketiyle, diğer günahların
bırakılması
kolay olur) buyuruyorlar.
Salih
bir zatın pazarcılık yapan komşusu, işten eve gelince çilingir
sofrasını
kurarak her gece gürültü yapar. Salih zat, komşusunun gürültüsünden
rahatsız
olduğu için, başka bir eve taşınır, bir kaç gün sonra da bu komşunun
vefat
etmesi üzerine tekrar eski evine taşınır.
Bir
gün kapı çalınır, kapıyı açıp bakar ki boyu, gökyüzüne kadar uzanan bir
adam. Ne istediğini sorunca, adam der ki:
—
Kazmayı al benimle gel!
—
Sen kimsin, beni nereye götüreceksin, bana ne yapacaksın?
—
Sus, kazmayı al benimle gel!
Kazmayı
alır beraber giderler, mezarlığa gelirler. Bir mezarı göstererek,
burayı kaz der. Mübarek zat gösterilen mezarı kazar, dur der, bir tuğla
çıkarmasını söyler ve bir tuğla çıkartır, tuğlayı çıkardığın delikten
mezarın içine
bak der, bakar ki, komşusu Cennette ve üstelik tahtta oturuyor, tahtı
da var.
Mübarek
zat şaşırır, bu benim vefat eden komşum der. Bu nasıl olur? Peki, ben
nerede hata yaptım? der.
O
zat da der ki:
—
Vefat eden komşun her günahı işlerdi; fakat namazını hiç bırakmazdı ve
namazın arkasından da şöyle dua ederdi:
"Ya
Rabbi biliyorum günahım çok; fakat Peygamber efendimizi, Ehl-i beytini,
aralarındaki savaşlar ne sebeple olursa olsun, Eshab-ı Kiramı ve
onların
yolunda olanları seviyorum, onların hatırına günahlarımı affet, bana
Cennetini
ihsan et" diye dua ederdi. Namazlarını ve bu duayı hiç bırakmazdı. Bu
hasleti
onun kurtulmasına sebep oldu.
İbadetlerin
hepsini kendinde toplayan ve insanı Allahü teâlâya en çok
yaklaştıran şey namazdır. Namaz kılmak, huzur-u ilahiye çıkmak
demektir.
Namazda, Allahü teâlânın huzurunda olduğumuzu bilerek okumalıyız.
Namazı, ne
olduğunu bilerek kılmalıyız!
Namaz ve Kurtulan Tüccar
Atlı
bir eşkıya, Şam ile Medine arasında ticaret
yapan bir tüccara bağırır:
— Davranma öldürürüm.
— İşte malım. Hepsini al ve beni serbest bırak!
— Mal zaten benim olacak. Ben senin canını da almak
istiyorum.
— O hâlde bana biraz mühlet ver, abdest alıp namaz
kılayım!
Eşkıya,
izin verir. Tüccar, abdest alıp dört rekât namaz kılar. Namazdan
sonra dua eder. Dua bitince, hemen orada yeşil elbiseli bir süvari
belirir.
Eşkıya, bu süvariye saldırır; fakat süvari bir darbe vurup eşkıyayı
attan
düşürür. Sonra tüccara der ki:
—
Haydi, şimdiye kadar çok insanın canına kıyan şu eşkıyayı öldür!
—
Bir cana nasıl kıyarım ki?
—
Fakat bu eşkıya seni öldürecekti. Bunu öldürmezsen daha çok cana kıyar.
—
Ben hayatımda kimseyi öldürmedim. Beni mazur gör!
Süvari,
eşkıyayı öldürür.
Eşkıyadan
kurtulan tüccar, süvariye sorar:
—
Sen kimsin?
—
Ben 3. kat gökte bulunan bir meleğim. Sen birinci defa dua ettiğinde
gök
kapıları öyle çalındı ki, mühim bir olayın olduğunu anladık. İkinci
defa dua
ettiğinde gök kapıları açıldı. Üçüncü defa dua edince, Cebrail
aleyhisselam
geldi. (Şu zavallıyı kurtar) dedi. Ben de hemen geldim. Bu
eşkıyayı
öldürmeyi, Allahü teâlâ bana nasip etti. Ey tüccar, iyi bil ki, kim de
senin
gibi dua ederse, Allahü teâlâ onun sıkıntısını giderir, ona yardım eder.
Tüccar
sağ salim Medine’ye dönünce, başından geçenleri Peygamber efendimize
anlatır. Resulullah efendimiz buyurur ki:
(Elbette
Allahü teâlâ, sana Esma-i hüsnayı telkin etti. O isimlerle dua
edilirse, Allahü teâlâ, o duayı kabul eder, istenileni verir.)
Namaza Gelenin Farkı
Harun
Reşid, bir Ramazan günü Behlül'e, akşam
namazında camiye gitmesini ve namaza gelen herkesi iftara davet
etmesini
söyledi.
Akşam oldu, namaz kılındı, namazdan sonra Behlül 5-10 kişilik bir
grupla çıka
geldi. Harun Reşid şaşırdı:
-
Akşam
camiye bu kadar insan mı geldi?
Behlül cevap verdi:
-
Siz
bana camiye gelenleri değil, namaza gelenleri iftara çağır dediniz.
Namazdan sonra cami kapısında durdum, çıkan herkese hocanın namaz
kıldırırken
hangi sureyi okuduğunu ve daha başka şeyler sordum. Onları da yalnız bu
getirdiğim kişiler bildi. Camiye gelen çoktu ama namaza gelen bu
kadarmış.
Namazda Vurulmak
Rasul-i
Ekrem
s.a.v.'in de hazır bulunduğu 'Zâtü'r-Rika' gazvesindeki bir çarpışmada,
müslümanlardan biri müşrik bir adamın muharebe yerinde bulunan karısını
öldürmüştü. Kadının kocası da misilleme olarak mutlaka bir müslüman
öldürmeye yemin
etmişti. Rasulullah s.a.v. ve arkadaşlarının peşinden onları izlemeye
başladı.
Allah Rasulü akşam üstü bir yerde konaklama hazırlığı yaptı ve
yanındakilere
sordu:
- Bu
gece istirahatimizde bize kim bekçilik yapacak?
Muhacir
ve Ensar'dan iki adam cevap verdiler:
- Ya
Rasulallah, biz sizler için nöbet tutarız.
-
Öyleyse şu vadinin giriş kısmında bekleyin.
Bu iki
gönüllü, Ammar b. Yâsir ile Abbâd b. Bişr idiler. Gece nöbetine
duracakları sırada Ensar'dan olan Abbâd, Muhâcirler'den olan Ammar'a:
-
Gecenin hangi bölümünde nöbette olmamı istersin? diye sordu. O da:
-
Gecenini ilk bölümünde benim yerime sen bakıver, dedi.
Bu
karardan sonra Muhacir, kendi nöbeti gelinceye kadar arkadaşının yanına
uzanıverdi. Nöbetteki Ensar da, vaktin değerlendirmek için gece
namazına durdu.
Meğer
karısı
öldürülen müşrik herif de, o sırada yakınlardaydı. Namazda duran adamı
farketti
ve onun nöbette olduğunu anladı. Bir ok atıp sapladı ve atmaya devam
etti.
Nöbetçi sahabi üçüncü okla ağır yaralanmıştı. Derhal rükû ve secdeleri
yapıp
namazının tamamladı ve arkadaşını uyardı:
- Kalk
artık kalk! Ben yaralandım arkadaş, hareketten kesildim!..
Arkadaşı
yerinden fırlayınca, okçu müşrik de korkup uzaklaştı. Yaralı
arkadaşının durumunu gören Muhacir hayretle sordu:
-
Fesubhanallah! Sana ilk ok atılanca beni uyandırsaydın ya!
-
Okumakta olduğum bir surenin ortalarında idim. Onu kesmek istemedim.
Eğer
Rasulullah'ın bize verdiği nöbetçiliğe zarar gelmeyecek olsaydı, canım
çıkasıya
okuduğum sureyi kesmezdim.
Namazı geciktiren genç
Manifaturacılık yapan bir genç vardı. İşlerinin çokluğunu bahane ederek,
namazlarını hep son vaktine bırakırdı. Dükkânın yakınındaki camide, vaktin
çıkmasına az zaman kala namazlarını yetiştirirdi.
style="font-family: cambria;">
Bir gece, kan ter içinde kalmıştı.
Rüyasında ölmüş, hesap için mizan başına getirmişlerdi. (İbadetlerimi yaptım, haram işlemedim,
hesabım kolay geçer) diye ümit ediyordu. Melekler önce iman ve doğru itikat
aradılar, hemen önlerine geldi. Sonra namaza sıra geldi; fakat aradılar, bir türlü bulamadılar.
- Ben hiçbir namazımı kazaya bırakmadım, mutlaka bulmanız lazım, diye feryat ediyordu.
style="font-family: cambria;">
Nihayet melekler,
- Kusura bakma, sana ait bir tek namaz bulamadık. Şimdi seni cehenneme
atacağız, diyerek yüksek
bir dağa çıkardılar. Genç çırpınarak,
- Hayır, bunda bir yanlışlık var, ben hiç namazlarımı bırakmadım, dediyse
de dinlemediler, dağın tepesinden, aşağıda olan cehenneme fırlattılar. O şiddetli
korkuyla, dizlerinin bağı çözüldü, birden karşılarına nur yüzlü bir zat çıktı, düşerken havada
yakalayıp,
-Ben senin kıldığın namazlarım, dedi.
style="font-family: cambria;">
Genç heyecanla,
- Ben çok perişandım, az sonra cehenneme düşecektim, niye bu kadar geç
kaldın? diye sordu.
O da,
- Sen de beni hep son vakte bırakırdın, dedi.
style="font-family: cambria;">
Genç o günden sonra
vakti girer girmez namazlarını kılmaya başladı.
Sabaha Kadar Namaz Kıl Hatırlarsın
Adamın
biri parasını sakladığı yeri unutmuştu. Ne kadar düşündü ise günlerce
aramasına
rağmen parayı sakladığı yeri bir türlü hatırlayamıyordu. Benim bu
derdime bir
çare bulursa o bulur diyerek doğru imam-ı azam
hazretlerinin huzuruna gitti.
İmam-ı azam dedi ki:
“Bu senin meselen fıkıhla ilgili değil ama, yine de sana bir akıl
vereyim: Sen
git bu gece sabaha kadar namaz kıl, ümit ediyorum ki, paranı koyduğun
yeri
hatırlarsın.”
Adam o gece sabaha kadar ibadet etmeye karar verip abdest aldı, namaz
kılmaya
başladı. Daha gecenin yarısı bile olmadan parayı koyduğu yeri
hatırladı. Namazı
bıraktı, doğru parayı koyduğu yerden alıp yattı.
Sabah olunca imam-ı azama, (Allah senden razı olsun, bu derdime de çare
buldun.
Daha gecenin yarısında parayı koyduğum yeri hatırladım) deyince,
Hazret-i İmam,
(Keşke sabaha kadar ibadete devam etseydin. Çünkü şeytan senin sabaha
kadar
ibadet etmene tahammül edemediği için daha gecenin yarısında sana
hatırlatmış.
Sabaha kadar da şükür namazı kılsaydın daha iyi ederdin. Sen parayı
bulunca
namazı bıraktın) dedi.
Sen Namaz Kılmış Olmadın
Resulullah
(s.a.v.) Efendimiz, bir gün mescitte ashabıyla birlikte otururken, isni
Hallad olan, yeni öğrenmiş bir bedevi zat girdi. Rüku ve secdesini tam
yapmadığı bir namaz kıldı.
Sonra huzura gelerek selam
verdi. Resulullah Efendimiz selamını aldı ve.
- Dön namazını tekrar kıl,
buyurdu.
O zat dönerek, önceki
kıldığı gibi namazını tekrar kıldı. Resul-i Zişan (s.a.v.),
- Dön tekrar kıl; çünkü
sen, namaz kılmış olmadın!, buyurdu.
Bu hal üç defa tekerrür
edince Hallad (r.a.) :
- Ya Resulullah! Seni hak
ile gönderen Allah'a yemin olsun ki, ancak bu kadar biliyorum,
doğrusunu bana öğretirmisin? dedi.
Bunun üzerine Efendimi z
(s.a.v.):
- Namaz kılmak isteyince
güzelce abdest al, kıbleye dön, iftitah tekbirini al, kolayına geldiği
kadar Kur'an oku, sonra rükua varıp sukunet buluncaya kadar dur. Sonra
başın büsbütün doğruluncaya kadar ayakta kal, sonra secdeye
varıpmutmain oluncaya kadar dur, başını kaldırıp hareketsiz kalıncaya
kadar otur. Bunları bütün namazlarda böylece yaparsan namazın tam olur,
bundan neyi eksiltirsen namazı eksiltmiş olursun, buyurdu.
Sen Namazı da Kaza Et
Zahid
olarak bilinen fakat riyakâr olan biri, padişahın misafiri olmuştu.
Sofraya oturduklarında, her zaman yediğinden daha az yedi. Namaza
kalktıklarında her zamankinden daha yavaş kıldı. Padişahın, kendisini
takdir etmesini istiyordu.
Evine dönünce sofra kurdurdu, yemek istedi. Anlayışlı bir oğlu vardı.
Babasına,
-Sultanın ziyafetinde bir şey yemedin mi baba? diye sordu.
-Onların önünde ayıplamasınlar diye işe yarayacak kadar bir şey
yemedim, dedi.
Çocuk cevap verdi,
-Öyleyse baba sen namazı da kaza et! Çünkü onu da işe yarayacak gibi
kılmamışsındır!.
Oruç Hikayeleri (20 hikaye)
Ayeti Kerimenin İndirdiği İftar
Hz. Hasan ve Hz.
Hüseyin küçük yaşta hastalanırlar. Hz. Ali ile Hz. Fatıma çocuklar iyi
olunca, ikisi de oruç tutar. Birinci gün, iftar için hazırladıkları
yemeği, o esnada kapılarına gelen yetimlere vererek, iftar etmeden,
ikinci günün orucuna başlarlar. O akşam iftarlığını da, yine o
saatte kapıya gelip, (Allah için bir şey verin!) diyen fakir ve
miskinlere verdiler. O gece de, iftar etmeden, üçüncü günün orucuna
başladılar. O akşam dahi, kapılarına gelen esirleri boş çevirmemek için
iftarlıklarını bunlara verdiler.
Bunun üzerine, Ayet-i Kerime indi. Ayet-i Kerimenin Meal-i Alisi
şöyledir:
"Bunlar,
adaklarını yerine getirdiler. Uzun ve sürekli olan kıyamet gününden
korktukları için, çok sevdikleri ve canlarının istediği yemekleri
miskin, yetim ve esirlere verdiler. Biz bunları, Allahu Teala'nın
rızası için yitirdik. Sizden karşılık olarak bir teşekkür, bir şey
beklemedik, bir şey istemeyiz dediler. Bunun için, Cenab-ı Hak,
onlara Şarab-ı Tahur içirdi."
(İnsan, 7-9, 21)
Orucu Yaşayanlar, Salih
Büte, Kayıhan Yayınları, 2007
Beşikte Oruç
Abdulkadir Geylani Hazretleri, henüz
iki-üç aylıkken görülen
kerametlerini annesi söyle anlatır:
"Oğlum
henüz birkaç aylıktı. Mübarek Ramazan ayı geldi. Birinci gün şafak
söktükten güneş batıncaya kadar bütün gün hiç süt emmedi. İkinci gün de
ayni durum tekrar edince anladım ki Abdulkadir oruç tutuyor.
İkinci
sene Şaban ayının sonuna doğru hava fazla bulutlu olduğu için halk Ay'ı
göremedi. Ramazanın başlama tarihini tespit edemediler. Abdulkadir'in
bu meziyetini bilenler hemen annesinin yanına
gidip onun süt emip emmediğini sordular. Gerçekten o gün Abdulkadir
şafaktan beri süt emmemişti. Daha sonra o günün ramazanın birinci günü
olduğu anlaşıldı.
Beşikteyken oruç tuttuğunu şu beyit ile dile getirir.
"Başlangıcım şöyleydi, dillerde söylenirdi.
Beşikteyken oruçtum, bunu herkes bilirdi.
Allah ona ayağını veli kullarımın omuzlarına koy derken sebebi bu olsa
gerek ...
Kaynak:
Orucu Yaşayanlar, Salih
Büte, Kayıhan Yayınları, 2007
Bir Ramazan Masalı
Bir
varmış, bir
yokmuş. Adı bilinmeyen uzak dağların ardında, hiç kimsenin duymadığı
bir ülke varmış.
Bu ülkede insanlar büyük büyük işler yaparlarmış; daha doğrusu öyle
olduğunu
zannederlermiş. İşleri büyük olunca, her anları çok yoğun olurmuş.
Artık kimse
kimseyi görmez olmuş ülkede... Sabah erkenden uyanan halk, işbaşı
yapar; akşama
kadar işinin başından ayrılmazmış. Dedik ya; büyük işlerin adamlarıymış
onlar!.. O yüzden, ne doğarken, ne de batarken; onları hiç
ilgilendirmezmiş
güneş... Ne bahar geldiğinde kırlarda açan papatyalar, ne sonbaharda
dökülen
yapraklar dokunurmuş yüreklerine... Onlar papatyaların suyunu şifa diye
satmayı, sonbaharda kış öncesi yakıt giderini azaltma planları yapmayı
severlermiş. Kıyıda köşede kalmış hastalar, fakirler ve yaşlılar;
kıyıda köşede
kalırmış onlar için...
"-Hayat,
bu işte!.." derlermiş. "Hastalanırsan devre dışı
olursun. Yaşlılık pilin bitmesi, iş gücünün azalmasıdır."
Fakirler
içinse kimse tek lâf etmezmiş. Onlar, hiç yokmuş bu ülkenin
gündeminde...
Gel
zaman git zaman; bir gün sokaklarda tellâllar bağırmışlar.
"-Duyduk
duymadık demeyin! Padişahımız ağır bir hastalığa dûçâr olmuştur.
Herkes, şifası için elinden geleni yapsın; duâsı makbûl olanlar el
açsın;
şifâdan anlayan hekimler saraya adım atsın!.."
Pek
duâ eden olmamış ama; "Nasıl şifa oluruz?" diye düşünen hekimler,
ülkenin dört bir yanından saraya akın etmişler. Bir de ne görsünler;
padişah
kocaman olmuş!!! Masal bu ya; padişah yemek yemeye çok çok düşkün bir
adammış.
"-Ülkeyi
yöneten adam öyle mi olurmuş?" demeyin, masal işte!
Padişah
yemek yiye yiye hasta olmuş; vücudu kocaman olmuş. Artık ne
oturabiliyor,
ne kalkabiliyormuş. Hiç kımıldamadan öylece yatıyormuş padişah!.. Sanki
midesi
dağ olmuş. Öyle büyümüş ki, midesi, bedeninde kalbine hiç yer kalmamış.
İşe
bakın siz, mide büyüyünce, kalp küçülür, katılaşırmış.
Hekimler,
padişaha ilaçlar yapmışlar. Az yesin diye midesini küçültmeye
çalışmışlar, ama kâr etmemiş. Hele kalbi için kimse bir şey yapamamış.
Belki
beslenir de büyür diye, gözyaşı takviyesi yapmışlar damarlarından.
Nâfile, o da
işe yaramamış.
Padişahın
yakınları ümîdi kesmişler. Ama kalbi sağlam bir hekim:
"-Allah'tan
ümit kesilmez!.." demiş. "Bu sözümü yabana atmayın!
Ümit, kulların en sağlam ipidir."
Onlar
da, ümitlerini yeniden yeşerterek beklemeye başlamışlar. Bu güzel ve
mânâ
katılmış bekleyiş, ben diyeyim beş gün, siz deyin beş ay, devam etmiş.
Bir
gün, ülkenin sınırlarından içeriye yaşlı bir adam girmiş. Yaşlı
dediysem,
âsası olanlardan değil, gözü ve gönlü yaşlı olanlardan... Lâkin, kimse
bilmezmiş gözünden çıkan yaşları, gönlündeki sızıyı... O, dimdik,
dupduru
gezmeye başlamış, Allah'ın yol verdiği bu ülkede.
Az
gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Geçtiği dereler-tepeler
şenlenmiş.
Yol boyu ağaçlar, serçeler ve karıncalar fark etmiş, bu adamda bir
başkalık
olduğunu... Ağır ağır yürüyormuş adam; karmakarışık bir hayata alışık
ülke
insanlarına inat, her âna anlam katıyormuş. Güneşe gülümsüyor,
karıncalara yol
veriyormuş. O yürüyor, ardından bir "huzur" rüzgarı bırakıyormuş efil
efil... Böyle bir huzura alışık değilmiş insanlar. Ve onlar da durup
derin
derin içlerine çekmişler huzur rüzgarını. Hayat yavaşlamış ülkede. Bir
adam,
tek başına nasıl değiştirebilirmiş bunca şeyi, sözsüz, kelâmsız?!
Şaşırmışlar... Nihayet; yolunu kesip adını sormuşlar. Durmuş adam,
tebessüm
etmiş:
"-Ramazan..."
demiş.
Ramazan'ın
yürüyüşü devam ediyormuş. Ünü her yere yayılmış, saraya kadar
ulaşmış. Ümidi kuşanmış saray halkı, Ramazan'ı bir lutuf saymışlar ve
saraya
dâvet etmişler.
Saraya
giren Ramazan, lükse, şatafata hayret etmiş. O geldiğinden beri çoktan
ülke gündemine düşmüş gerçi fakirler... Ama, bu israf kanına dokunmuş;
üzülmüş,
kalbine yaşlar inmiş. Onu alıp götürmüşler, hasta padişahın huzuruna...
Ramazan, içeri girince bir daha sızlamış kalbi, yine ıslanmış. Kocaman
bir
bedenle, kımıldamadan yatan padişaha yaklaşmış; eğilip kalbini
dinlemiş. Ne cılızmış
kalbi; ah ne zayıf!...
Padişahın
yakınlarına dönmüş Ramazan;
"-Bu
hastalığın hekimlik dilinde adı; şişmanlıktır. Mânevi âlemde ise biz
buna «ağır ruh hastalığı» diyoruz."
"-Peki,
çare nedir?" diye sormuşlar.
"-Çare
Allah'tır, Allah'tandır. 30 gün, 30 gece kalacağım bu ülkede...
İlan edin halka; 11 ay bedenler doymuştur; bir ay ruh doyacak! Fakirler
kardeş
bilinecek, duâları alınacak. Ve zamanın kıymetini bilecek bütün
insanlar.
Seheri, sabah bilecek; «vaktin oğlu» olma yarışına girecekler!"
"-Vaktin
oğlu mu?" demişler, şaşırmışlar.
"-Biz
ona «ibn-ül vakt» deriz. Ancak bu hâle erişenler, aldıkları nefesi
hissedebilirler, ciğerlerinin her köşesinde... Böylece, kalbin her
atışı bir
hayra alâmet olur."
Sonra
padişaha dönmüş, Ramazan:
"-Sen
de biraz iyilik yap. Hâl-hatır sor güle, böceğe!.. Tâ ki, kalbinin
‘tıp tıp'larını duyasın..."
Bunlardan
sonra, saraydan çıkmış Ramazan. Ardında, rüzgarını bekçi bırakmış.
Ülkenin her şehrini, sokağını, yaylalarını, ırmaklarını, ovalarını
dolaşmış.
Bir ay sürmüş yolculuğu... Bir akşam ezanı vakti, terk etmiş ülkeyi.
Bir dahaki
seneye niyetlenmiş; yine gelmeyi, yine düzen, yine sekînet getirmeyi...
Burda da masal bitmiş.
"-Bu
masalda hiç mi kötü yok?" diye sormayın. Ramazan bir yere
geldiğinde; bütün kötüler, esir edilirmiş bilinmez bir yerlerde. Gökten
üç rahmet inmiş; biri padişahın cılız kalbine; biri "vaktin oğlu"
olabilenlere, biri de Ramazan'ın rüzgârını yüreğinde hissedenlere...
Kübra Akbet
Şebnem Dergisi ,
Sayı 20
Bizzat Şeytan Uğraşıyor
Bir
Ramazan günü Abdulkadir Geylani Hazretleri dostları bir çölden
geçiyorlardı. Hava oldukça sıcaktı. Tuttukları oruçtan dolayı açlık
onların takatini kesmiş ve onları halsiz bırakmıştı. Buna rağmen,
yollarına devam ediyorlardı. Bu sırada karşılarında bir ışık
belirdi ve onlara şöyle seslendi:
-Ben
sizin rabbinizim Ramazan'da yemek içmek size haramdır. Ama
şimdi size helal kıldım. Yiyiniz içiniz.
Bu
ilginç durum karşısında heyecana kapılan bazıları, hemen su
kaplarına ve yiyeceğe el attılar. Tam bu sırada Abdulkadir Geylani
hazretleri dostlarını uyardı:
-Sakın
oruçlarınızı açmayın!
Sonra
sesin geldiği tarafa dönüp:
-
"Euzu billahi mine'ş-şeytani'r-racim. Euzu billahimine şerri zalike"
kovulmuş şeytandan Allaha sığınırım.
Bu görünen şeyin zararından
Allaha sığınırım, der demez nur görünen şey bir anda kapkara
kesildi! Şeytan
kendisini süslü göstererek onları aldatmaya yeltenmiş ama
oyunu çabucak ortaya çıkmıştı.
Orucu Yaşayanlar, Salih
Büte, Kayıhan Yayınları, 2007
Cehennem Korkusu
Haccac
ve adamları Mekke ile Medine arasında yolculuk yaparken bir suyun
başında mola
verdiler.
Sofra
kurulunca; Haccac etrafa bakın fakir birisi varsa getirin beraber
yiyelim dedi. Hizmetçiler
yakınlarda üzerinde bir hırka olan birini gördüler. Onu uyandırıp; Seni
Haccac
çağırıyor, dediler
ve adamı Haccac'ın yanına götürdüler.
Haccac:
-Gel
beraber yemek
yiyelim, dedi.
Adam
yemem diyerek Haccac'ın teklifini reddetti cevaba şaşıran Haccac
sebebini
sorunca:
-Beni
senin sofrandan daha iyi. bir
yere çağırdılar.
-Nereye
çağırdılar? Deyince adam:
-Allah'ın
misafirliğine çağırdılar. Ben
oruç tutuyorum deyince,
Haccac
böyle sıcak günde oruç mu tutuyorsun? Deyince adam şöyle cevap verdi:
-Evet,
bu sıcak günde oruç tutuyorum ki kıyamet gününün sıcaklığından
kurtulayım, dedi.
Çoban ve Elma Ağacı
Yaşlı
çoban sürüsünü otlatmak için yaylaya çıktığında tepeye yakın bir elma
ağacının
altında dinlenir ve eğer mevsimiyse, onunla konuşarak:
"Hadi
bakalım evladım, derdi. Bu ihtiyarın elmasını ver artık".
Ebubekir (r.a.) Oruç Açıyor
Hazreti
Ebubekir kavurucu bir yaz günü oruç tutmuş ve akşam iftar
sofrasında sadece bir tas soğuk su vardır İftar vakti gelince soğuk su
ile orucu nu açmak için bardağı ağzına götürdü. Fakat bardağı ağzına
götürmesiyle bırakması bir oldu. Ve hıçkırıklara boğuldu bir oldu.
Yanındakiler Hz. Ebubekir'in bu haline bir anlam vermediler. Hz.
Ebubekir kendine gelince neden bir anda hıçkırıklara büründüğünü
sordular.
Hz. Ebubekir şöyle cevap verdi:
Bir gün Allah Resulü (Sallallahu Aleyhi Vesellem) ile otururken eliyle
hareketler yapıyordu. Sanki karşısında birisi varmış gibi ona git
diyordu sordum.
-Ya Resullailah elini iter gibi hareket yapıyordunuz? Diye sordum.
Şöyle cevap verdi;
Dünya yanıma geldi kendini bana kabul ettirmek istedi, git dedim
kendini bana kabul ettiremezsin dedim.
-Yeminler olsun sana, sen benden kaçıp kurtulsan senden sonrakiler
benden kurtulamayacaklar kendimi onlara kabul ettiririm.
Hazreti Ebubekir:
-Bende bu soğuk suyu içerken dünyayı kabul edenlerden mi oldum diye
ağladım.
O soğuk su içerken bunu düşünüyorsa biz soframıza inip kalkan yemekler
için ne demeliyiz? Dünyanın kullarıyız dersek doğru olur mu?
Orucu Yaşayanlar, Salih
Büte, Kayıhan Yayınları, 2007
Gıybet Dinledim Orucum Bozuldu
Allah
dostlarının orucu akşama kadar sadece aç kalmak değildir. Onlar orucu
kendini
değil
haram ve mekruhlara onlar kendini şüpheli olan şeylere karşı
bile kendini kapatmaktır. Onların
derdi sadece akşama kadar aç kalmak değil,
tuttukları oruçla Rıza-i
ilahiye kavuşmaktır. Onlar için
yılın her
ayı ramazan ayı gibi yaşıyorlardı. Sürekli oruç tutardı.
Bir
gün oruçlu iken yanında Hindistan sultanı çekiştirilip, gıybeti
yapılınca;
Dıhlevi
hazretleri;
"Eyvah
orucum bozuldu" dedi.
Yanındakiler;
"ama
efendim
gıybet yapan siz değildiniz" deyince;
"Gıybeti
yapan da dinleyende ortaktır." hadisi
şerifi
ile
karşılık
verdi.
Hayvanlar Oruç Tutmaz
Son
Asrın Evliyalarından Hacı Cemal Öğüt Fatih Camiinde,
bir Ramazan gününde vaaz ediyor. Dışarıda oruç tutmayanları, başı
açıkları,
namaz kılmayanları görüyor, onlara bir şeyler demesi lazım, ama direkt
olarak
bir şey de söylemek istemiyor.
Konuya
şöyle giriyor:
Şu
Hacı Cemal var ya, bu saf hanımla nasıl yaşayacak,
nasıl idare edecek, bilemiyorum."
Diyeceksiniz
ki: "
Senin
hanım çok mu saf?"
Aman
sormayın, o kadar saf, o kadar saf ki, isterseniz
bir saflık örneği vereyim de bakın anlayın. Hacı Cemal'in de bu saf
hanımla
nasıl yaşayacağını siz düşünün.
Efendim,
öğle namazından önce abdestimi aldım, cübbemi
giydim, kapıya da çıktım, buraya vaaza gelmek üzere ayakkabılarımı
giyerken bizim hanım da mutfakta
iftarlık yemek hazırlıyordu. Birden feryadı bastı.
"Eyvah, bu
da mı gelecekti başıma?"
Hemen
ayakkabılarımı çıkardım/mutfağa doğru koştum, baktım,
mutfakta bir şey yok.
Dedim
ki:
"Hanım,
yangın alarmı verir
gibi ne bağırıyorsun öyle? Ne
var?"
Dedi
ki:
"Görmüyor
musun kediyi?"
"Görüyorum,
kediye ne olmuş?"
“Daha
ne olacak? İftarlık pideleri yiyor" demez mi?
Tepem
attı.
"Hanım
sen de ne kadar cimrisin. İnsan bir pide için
bu kadar çığlık
atar mı? İşte camiye gidiyorum. Ne kadar pide istersen alır getiririm,
hem de tazesinden" deyince,
hanım bu sefer saf saf bana
baktı, dedi
ki:
"İlahi
hoca, asıl saf olan sensin! Ben pideye mi
acıyorum? Görmüyor musun, şu mübarek
Ramazan gününde hayvan oruç tutmuyor, oruç? Şapur şupur pide yiyor. Ben
hayvanın oruç yediğine kızıyorum,
ona üzülüyorum."
Tepem
iyice attı. Ben de dedim ki:
"İlahi
hatun sen bilmiyor musun ki, hayvanlar oruç
tutmaz, sen bilmiyor musun ki hayvanlar namaz
kılmaz, sen bilmiyor musun ki, hayvanlar açık yerlerini
örtme ihtiyacı duymazlar"
Cemal
Hoca cemaate döner:
“Nasıl
bizim bu saf hatuna iyi söylemiş miyim?"
Cemaatte
gülüşmeler,
mesaj alınmıştır.
Huzura Oruçlu Gitmek
Ramazan
ayının ilk günlerindeydi. Bir
gece oturduğu
evden dışarıya çıkan Nasuhi Efendi, dergahın bahçesinde dolaşıyordu.
Onun
bahçede dolaştığını gören hanımı, bahçeye çıkarak yanına yaklaştı ve
"Muhterem
Efendim! Bu gece vakti bu bahçede niçin gezinip
durursunuz?" diye sordu.
O
da;
"Allah
Teala bilir ama bu
bayramı burada geçireceğiz.
Şimdiden
kendime yer hazırlıyorum."
buyurdu.
Hanımı
bunu işitince üzüldü;
"Niçin
böyle söyleyip yüreğimizi yakıyorsunuz." dedi.
Nasuhi
hazretleri;
"Takdir-i
İlahi böyledir."
cevabını verdi.
Aradan
günler geçti. Ramazan-ı
Şerif ayının orta sına
geldiğinde,
sevenlerini etrafına toplayıp, yerine oğlu Alaed din
Efendiyi halife tayin etti ve
vasiyetini bildirdi.
Muhammed
Nasuhi Hazretlerinin
talebelerinden Şami Ahmed Efendi, vefat edeceği gün hocasını ziyaret
etti. Muhammed
Nasuhı
Efendinin hastalığı iyice artmıştı.
Şami
Ahmed Efendi ona;
"Efendim
biraz az oruç tutup ilaç kullanırsanız rahatsızlığınız iyileşebilir."
deyince,
Nasuhi
Efendi;
"Oğlum!
Cenab-ı
Hakk'ın inayetiyle otuz senedir farzları değil
nafileleri dahi noksan yapmadım. İnşallah
bu gece dergah-ı
izzete
oruçlu giderim." buyurdu.
Muhammed
Nasuhi
hazretleri vefat ettikleri gün ikindi namazından sonra hizmetinde olan
dervişlere;
"Bu
gece Cüneyt-i Bağdadi, Abdülkadir-i Geylanı, Molla
Hünkar
Celaleddın, Maruf-i
Kerhı, Seyyid Yahya Şirvan, Sultan
Şaban-ı Veli ve Hocam Ali Atvel hazretleri
teşrif buyuracaklardır. Onlara hizmette kusur etmeyin.
"İftar
vaktinde
Derviş İbrahim, Nasuhı hazretlerinin yanından odanın kapısına varıp
iki lokma ekmek yedi. Üçüncü
lokmayı yerken Nasuhi
hazretleri
bir defa;
"Hu"
diye seslendi.
Derviş
İbrahim ekmeği bırakıp
içeri girerken tekrar; "Hu" diye Allah
Teala'nın ismini zikredip
ruhunu teslim etti.-
Orucu Yaşayanlar, Salih
Büte, Kayıhan Yayınları, 2007
.
Mecusinin Affı
Bir Ramazan günü idi.
Müslüman
mahallesinde oturmakta olan
ateşe tapan bir Mecusi'nin küçük çocuğu Müslümanların arasında ekmek
yiyordu. Hemen babası
çocuğun bu halini fark etti:
-Oğlum Müslümanların
arasında yemek
yenir mi onlar bu günlerde
oruç tutarlar onlarca muhterem günlerdir, diyerek çocuğu azarlayıp eve
gönderdi.
Her faninin başına gelen
ölüm O'nu da
alıp götürdü ölümünden sonra
şehirde bulunan bir Allah dostlarından birçoğu Mecusi'yi rüyalarında
cennet'te gördüler. Halbuki
hayatında Allah diye ateşe
ibadet eden bir kimsenin, cennete girmesi adli ilahiye mugayirdi.
-Nasıl oldu da
bu nimete eriştin! Biz seni imansız bilirdik. Hatta öldüğünde cenazen
namazını bile
kılmadık. Dediklerinde O şu
cevabı verdi.
-Evet! Doğru
söylüyorsunuz. Ben Mecusi
idim. Fakat bir gün küçük
oğlum Müslüman mahallesinde, onlar oruçlu olduğu halde ekmek yiyordu.
Ben çocuğun onların
gözleri önünde ekmek yemesine müsaade etmedim. Müslümanların hürmet
ettiği bir şeye bende
hürmet ettiğim için Cenabı-ı Allah benim ruhumu bir Müslüman olarak
aldı. Ölüm anında başıma biri
geldi. Bana "Eşhedü enla
ilahe illalah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resuıühu." dedirtti
ve ondan sonra
ruhumu teslim ettim, o sebepten bu gördüğünüz mükafata kavuştum, dedi.
Hikayenin işaret ettiği
nokta şudur. Bir
Mecusi Ramazan ayına gösterdiği
hürmetten dolayı imanın tadını alırsa, inanarak oruç tutan ve dilini
dudağını bağlaması,
şehevati nefsaniyeyi gemleyen
bir mümin ve Ramazan ayına hürmet edenin durumu nasılolacaktır, Siz
düşünün.
Orucu Yaşayanlar, Salih
Büte, Kayıhan Yayınları, 2007
Nefse Paye Yok
Beyazıt Bestami sultanul
arifin adıyla anılır. Bir gün nafile oruç tutar ve ikindiye
doğru nefsinin artık orucu kabullendiğini ve artık tutmak istediğini
anlayınca
Sultan-ul
Arifin hemen ağzına bir kaç üzüm tanesi atar ve orucunu bozar ve kendi
kendine:
-Ne
sana ne de bana olsun derdi.
Nefsinin
feryat edip;
-Beni
niye zararlı çıkardın? Diye çıkıştığını
hissedince
-Ne
sen
kazandın nede ben diyordu.
Anlaşılan
tuttuğu oruca Allahtan başkasını ortak etmek istemiyordu. Saf halis
sadece onun rızası için
yapmak istiyordu.
Orucu Yaşayanlar, Salih
Büte, Kayıhan Yayınları, 2007
Onlar Oruç Tutmadılar
Peygamberimiz
bir gün ashabına oruç tutmalarını emrederek:
- Ben izin vermeden kimse orucunu açmasın,
buyurur.
Herkes orucunu tutar. Akşam olunca, teker teker
müracaat edenlere, iftar müsaadesi verir. Bu arada bir adam gelerek:
- Ya Resulullah!
İki genç kız oruç tuttu ve yoruldular. Zat-i alinize gelmeğe
utanıyorlar. Müsaade buyurursanız iftar etsinler, dedi. Resul-i Ekrem
(s.a.v.) müsaade etmedi. Adam iki defa daha geldi. Sonunda Resulullah
(s.av.)
- Onlar oruç tutmadılar. Bütün gün
insanların etini yiyenler, nasıl oruçlu olurlar? Git onlara söyle: Oruç
tuttularsa, istifra etsinler bakalım, buyurdu.
Adamcağız gitti, gerekeni söyledi. Onlar da
denileni yaptı ve kan parçaları kustular. Adam Resülullah Efendimize
dönerek vaziyeti bildirdi. Bunu üzerine Peygamberimiz (s.a.v.):
- Nefsim kudretinde olan Allah’a yemin
ederim ki; eğer kusmayıp bu kan parçaları midelerinde kalsaydı, onları
cehennem ateşi yerdi.
Onların Ameli Yok
Allah
Resulü Sallallahu Aleyhi Vesellem bir gün ashabıyla otururken bir an
kıyametten bahsetmeye başladı. Anlatır ... anlatır, kıyamet
günü kulun amellerine konu gelir.
Kıyamet
günü birçok kimse Tehame kadar sevapla gelir. Allah Teala
onların amellerini boşa çıkarır.
Bu
dehşetli tablo karşısında ürperen Salim Mevla Huzafe Hazretleri
atılarak;
-Anam
babam sana feda olsun ya Resulullah, Biz o kavmi nasıl
tanıyacağız?
-Seni
hak dinle gönderen Allah'a yemin ederim ki, ben onlardan olmaktan
çok korkuyorum.
-Ey
Salim! Onlar oruç tutarlar namaz kılarlar ama kendilerine haramdan
bir şey teklif edildiği zaman Allah Teala'dan
korkmadan haram
işlerler.
İşte Allah
onların amellerini kabul etmez.
Orucu Yaşayanlar, Salih
Büte, Kayıhan Yayınları, 2007
Orucu Bazen Bozmak Gerek
Muhammed
Bahauddin Şah Nakşibend
(k.s.) Hazretlerine
pişmiş
bir balık hediyesi geldi. Dervişler
de yanında bulunuyorlardı. Aralarında
bir abid, zahid
genç
vardı. O
gün oruçluydu.
Şah
Nakşibend
Hazretleri
o gence
şöyle dedi:
-Arkadaşlarına
uy, orucunu
aç.
O
genç, böyle bir
emri kabul
etmedi; orucunu açmadı.
Şah Efendimiz
ona şöyle dedi:
-Sen
bugün
orucunu
aç, arkadaşlarınla
ye. Ben sana, Ramazan
ayında
tutulan bir günlük oruç
sevabı bağışlayacağım.
O
genç, yine
bu emri kabul
etmedi; orucunu açmadı.
Bu sefer de,
Şah Hazretleri
şöyle dedi:
-Sen
şimdi bu
orucu aç, gelen
şu balığı kardeşlerinle birlikte ye. Ben
sana Ramazan
günlerinde tutulan
oruçlar kadar oruç
sevabı
bağışlayayım.
O genç
bunu da kabul etmedi,
orucunu
bozmayacağını söyledi.
Bunun
üzerine, Muhammed
Bahauddin
Şah
Nakşıbend (k.s.)
Hazretleri şöyle
dedi:
-Senin
gibi biri ile Sultan'ül-Arifin
Bayezid-i Bestami de
karşılaştı; Allah
ondan
razı
olsun.
Sonra
şu
emri verdi:
-Bunu bırakınız; zira
bu, Hak'tan
da,
hakikatten da uzaktır. Zira
o gibi kimseler, Allah'ın
veli
kullarının emirlerini küçümsemişlerdir. Bundan
sonra Allahu Teala onu, beladan
belaya çarptırdı.
Dünyada uğramadığı felaket
kalmadı.
İçinde
bulunduğu ibadet
saadetinden de oldu. Zühdü de
eridi;
iyi
hali de
Oruç İman Ettirdi
Budist bir bayan turist
2003 yılı Ramazan ayında Türkiye'ye gelir.
Birkaç günlük gezisi sırasında
kimsenin gündüz bir şey yememesi
dikkatini
çeker. Bir gün bir lokantaya girer yemek ister, burada
da bir ilginçlik vardır. Yemeğin verildiği yer dışarıdan görünmüyordur.
Bunun sebebini sorunca garson:
-Ramazan abla Ramazan,
der.
Turist
bayan bir şey anlamaz. Ertesi gün tanıştığı rehberini
yemeğe
çağırır o da "Ramazan" deyip geçiştirir. Merak eder
sorar, Nedir bu Ramazan rehberi bu ayın Müslümanlar için kutsal
bir ay olduğunu, bu ayda Müslümanların gündüz bir şey yiyip
içmediğini uzun uzadıya anlatır. Neden aç kalıyorlar? Niçin nasıl
gibi sorular ardı arkasına gelir ve bayan otele gider. Nasıl olurda
sadece yaratıcı yemeyin diyor kimse yemiyor şeklinde düşüncelere
dalar hem bu tanrı budaya hiç benzemiyor. İslamiyeti araştırır
ve şu kanaate varır sadece yaratıcı emrediyor diye yeme
içme gibi temel ihtiyaçlardan vazgeçiliyorsa bu fedakarlıklara
katlanılıyorsa,
bu din batıl olamaz diyerek iman ediyor ve Müslüman oluyor.
Orucu Yaşayanlar, Salih
Büte, Kayıhan Yayınları, 2007
Oruçlu musunuz, Değil misiniz?
Senusi Hazretleri, Allah
korkusunun
fazlalığı kendisinin devamlı Allah tarafından gözetilme şuuru ve
tefekkür halinde olmak gibi sebeplerden dünyada sanki hapiste gibiydi.
O günlerini bir gün
oruçlu bir gün oruçsuz geçirirdi. Kendisini bir şey verilince yer,
verilmezse talep etmezdi. Oruçlu olduğu bazı günlerde,
-Oruçlu musunuz yoksa
değil misiniz? Diye sorulunca;
-Ne oruçluyum ne de değilim derdi.
Oruca niyetli olduğu için
"oruçlu.
değilim" diyemezdi. Ama kendini hakiki oruç tutanlardan oruç ıbadetinin
hakkını verenlerden saymadığı için "oruçluyum" da diyemezdi, soranlar
böyle söylemesindeki inceliği
anlamayıp:
-Oruçlu olup
olmadığınızı bilmiyor musunuz? diyenlere cevap vermez sadece tebessüm
ederdi.
Orucu Yaşayanlar, Salih
Büte, Kayıhan Yayınları, 2007
Padişah, Kölemin Kölesi
Devrin
birinde padişahın biri Ramazan ayı geldiği vakit, ikindiden sonra
akşama kadar
davulcuların şenlik yapmalarını ve çalgılar çalmalarını emrederdi.
Bununla
hem günün tez geçmesini ve hem de açlığın tesirini anlamamasını
sağlamak,
isterdi. Çünkü
oruç ekseriye ikindiden sonra insana şiddetle tesir eder.
İşte yine bir Ramazan ayında padişah oruçtan fazla incinmemek için bu
şekilde
emretmişti. Bir
gün böyle vaziyette iken oradan bir kamil Şeyh geçer. Bakar
ki çalgılar çalmıyor, davullar vuruluyor, adeta kıyamet kopuyor. Kendi
kendine
şu kötülüğü kaldırmalıyım ve bu padişahı bu gafletten uyarmalım. Çünkü
bu an
iftar anıdır. Rahmet
ve mağfiretin coştuğu bir zamandır. Bu
zamanda
bu çeşit hareketler Müslümanlara gerekmez der.
Padişahın
sarayına gider, çalgıları susturmak ve neşelerine son vermek ister.
Padişah
da onu o anda saraydan seyreder. Padişah ihtiyarın yakalanmasını
emreder, adamı
huzuruna çağırtır ve kendisine şöyle sorar:
-Şu
münasip olmayan işi niçin işledin?
İhtiyar:
-Bu
iş kötü bir iştir. Biz kötü işleri kaldırmakla memuruz der.
Padişah:
-Benden korkmadın mı?
İhtiyar;
-Senden
bana gelecek olan şeye
sabrederim.
Nitekim Allah Teala Kur'an'da "sana gelen şeye
sabret" buyurdu. Ben
senden asla korkmam. Çünkü sen kölemin kölesisin.
Padişahın
etrafımdakiler:
-Bu
adam aklını kaybetmiştir.
İhtiyar:
-Hayır,
ben aklımı kaybetmedim. Bilakis,
hakikatte o, kölemin kölesidir.
Sen kölemin kölesisin. Çünkü
insanlar iki kısımdır:
Birincisi; nefsi mağlup, kendisi galip alandır ve
nefsini istediği tarafa çevirebilir.
İkincisi
ise: Nefsi kendisine galip ve üzerine amir kimsedir.
Ey
padişah! Şimdi düşün, sen bunların hangisindensin?"
Padişah:
-İkincisiyim,
der.
İhtiyar:
-Nefis
kulumdur, sen de nefsin kölesisin. Yani sen kölemin kölesi oldun, der.
İhtiyarın
bu sözleri üzerine padişah son derece müteessir olarak derhal tevbe
edip pişman
olur. İhtiyara da birtakım ikramlarda bulunur.
Recep Ayında Oruç
Basra'da
yaşayan
abide bir kadın vardı. Evliya
kadın ölümü yaklaşınca oğluna:
- Oğlum Recep
ayında oruç tutup namaz kıldığım elbiselerimle beni defnet dedi.
Bir süre sonra o evliya
kadın öldüğünde
oğlu vasiyetini unutup normal
bir kefen ile defnedip eve geldiğinde annesini sardığı kefeni evde
bulur. O an aklına annesinin
vasiyeti gelir Recep ayında
ibadet ettiği elbiseleri gelir. Evi arar elbiseleri bulamayınca oturup
hayretler içinde düşünür, ama bir
şey anlayamaz.
Gaybden bir ses gelir. O
ses "kefenini
al biz onu Recep ayında oruç
tuttuğu elbiselerle" defnettik. Çünkü biz Recep ayında oruç tutanı
mezarda bile olsa üzüntülü bırakmayız.
Orucu Yaşayanlar, Salih
Büte, Kayıhan Yayınları, 2007
Sabrın Zirvesi
Allah Dostlarından
Hazreti Rabia Hayatını ibadete adayan bu yolda evlenmeyi dahi
düşünmeyen yüce kametin hayatında orucun yeri bambaşkaydı. Sık sık
nafile oruç tutardı bir defasında yiyecek bir şey bulamadı sekiz gün
böyle geçmişti ve yiyecek bir iftarlık kuru bir ekmeği bile yoktu.
Açlık iyice şiddetlenmiş ve kendi kendine acaba nefsime zulüm mü
ediyorum diye düşünürken derken kapı çalınır. Komşusu bir tabak yemek
getirmiştir.Ortalık
karanlıktır. Onu alıp yere koyar. Işık aramaya gider. Işığı yakınca
kedinin yemeği döktüğünü görür. Ne yapayım bari iftarı su ile açayım
diye düşünür. Bu sırada ışık söner ve bardağı alıp
su içecekken bardak düşüp
kırılır. Elini açar:
-Ya Rabbi! Bu zavallı kulunu deniyorsun, fakat acizliğimden
sabredemiyorum. Diyerek bir ah çeker. Bu sırada gaybden şöyle bir ses
duyulur:
-Ey Rabia! İstersen dünya nimetlerini üstüne saçayım. İstersen
üzerindeki dertleri kaldırayım. Fakat bu dertler ile nimetler bir arada
bulunmaz.
Bu sözü işitince Hazreti Rabia:
-Ya Rabbi beni kendin ile meşgul eyle ve senden alıkoyacak işlere
bulaştırma diye dua eder.
Orucu Yaşayanlar, Salih
Büte, Kayıhan Yayınları, 2007
Ölüm Hikayeleri (13 hikaye)
Azrail Araya Girdi
Azrail
anını almaya
geldiğinde
Hz.İbrahim, canını kolay teslim etmez. Azrail'e:
- Yürü git,
Sultana
arzet, halilinden
can istemesin artık, der.
Yüce Allah buyurur
ki:
"Eğer
Halil'imsen haliline canını feda et! Halbuki sen
canını vermemeye
uğraşıyorsun. Başka kim böyle
dostundan canını esirger?"
Yanında
bulunanlardan biriside
Hz.İbrahim'e
-Ey alemin nuru,
neden Azrail'e can
vermiyorsun? Aşıklar bu yola canlarını
koyarlar; sen ise bir canını
esirgiyorsun diyiince:
Halillullah derki.
- Ben hemen
canımı
verecektim ama araya Azrail girdi. Halbuki ateşe
atılırken Cebrail gelmiş, "Ey Halil, benden bir şey iste" demişti. O
zaman ben Cebraile bakmadım ben. Çünkü yolumu
kesiyor, beni Rabbimden
alıkoyuyordu. Cebrail'e bile baş eğmemişken ben,
nasıl olur da Azrail'e
can veriririm?
Allah'tan
"Canını
feda et" sesini
duymadıkça can veremem ben. Fakat O can vermemi
emrederse, bütün can
ülkesi yarım arpa bile etmez bence. O emretmedikçe
iki alemde de canımı
başka birisine teslim edemem ben. Diyeceğim bundan ibaret.
Kaynak: Mantıku't - Tayr,
Feridüddin Attar
Azrail Söylediğinden de Güzelmiş
İlkokulu
bitirip kursa gelmişti. Ailesi kendi
isteğiyle geldiğini söylemişti. Kayıt için adını sorduğumda:
"-Fatma"
dedi, hiç de çekinmeyen bir tavırla... Ve ekledi:
"-Eğer
beni hafız yapmazsanız, kayıt yaptırmak istemiyorum."
Böyle
tehdit edercesine konuşması, onu yaşından daha olgun
gösteriyordu.
Tebessümle:
"-Korkmayın
küçük hanım, siz isteyin hafız da yaparız, hoca da!.."
O küçük
gözlerinin içi parıldadı birden.
Annesi:
"-Hocahanım,
çocuk işte, kusuruna bakmayın. İlle de hâfız olacağım der,
başka bir şey demez. Bizim köyün hocasından duymuş. Peygamber
Efendimiz,
"Hâfız olanlara cennette taç giydirilecek!" buyurmuşlar herhalde. Siz
daha iyi bilirsiniz ya, biz bu kadar duyduk anladık!.."
Kendisini
teselli etmek ihtiyacı hissettim:
"-Tabii
teyze, ne demek!.. Keşke herkes sizin gibi duyduklarını hemen
kabul etse de teslim olsa... Siz hiç merak etmeyin, kızınız önce
Allah'a sonra
bize emanet!.."
Kadıncağız
elime yapıştı. Öpecekken ellerimi geri çektim, utandım.
Tuttum, ben
onun elini öptüm. Gözleri yaşardı.
"-Hocahanım
bu eller, gözler hep günahlı, asıl sizinkiler öpülmeye
layık!.."
"-Estağfirullâh
teyze!" dedim . "O âhirette belli olur."
Bu
konuşmadan sonra kaydını yaptığımda Fatma'nın Erzurumlu olduğunu
öğrendim.
Bir an düşündüm.
"-Küçük
nasıl kalacak, bu kadar uzaklarda..."
Zaman
ilerledikçe Fatma'nın edepli tavırları daha da çok etkiledi beni.
Azimliydi. Geceleri uykusunun arasında ayetleri sayıklarken görüyordum
çoğu
kez. Böyle devam ederken arada bir bana gelip çeşitli sorular
soruyordu.
Birgün:
"-Hocam
hâfız olmak için Kur'ân'ı bitirmek mi lazım?" diye sordu.
Ben
de:
"-Tabii
ki hepsini ezberleyeceksin ki, "hâfız" adını
alacaksın."
Bu
cevabıma çok üzülmüş gibiydi. Bir şey demek istiyordu sanki...
Teşekkür etti
ve döndü arkasına gitti.
Derslerim
arasında onlara sürekli Kur'ân ezberlemekle işin
bitmeyeceğini
mutlaka içindekileri uygulamanın gerektiğini hatırlatıyordum.
Talebelerden
biri:
"-Hocam"
dedi. "Fatma'nın annesi, abdestli olmayanların
hâfızlara dokunamayacağını söylemiş. Bu doğru mu?" diye sordu.
Çok
ilginçti doğrusu. İçimden "mâşallâh!"
dedim. Ve onların sorularına da cevap vermek için, "Osmanlı zamanında
atalarımız Kur'ân'a ve hâfıza kıymet verdiklerinden öyle yaparmış."
dedim.
Çok
hoşlarına gitmişti bu iş. Hepsi âdetâ kendilerini ulaşılması zor,
vitrindeki altın gibi görüyorlardı.
"Görsünler"
dedim kendi kendime... Bu yaşta, buralara gelmişler.
Allah'ın kelâmını ezberliyorlar, onlara fazla görmem bunu.
Bu arada
Fatma ara sıra rahatsızlanıyor ve revirde yatıyordu. Zaman
geçtikçe
Fatma'nın morali ve sağlığı daha da çok bozuluyordu. Birgün dersini 2
kez
aksatınca sormak zorunda kaldım:
"-Ne
oldu, yoksa anneni mi özledin?"
Sert bir
şekilde bana döndü. Solgun yüzüne bir ciddiyet gelmişti:
"-Hayır",
dedi.
"-Öyleyse
neden moralin bozuk? Sık sık da hasta oluyorsun!" dedim.
Yalvarır
gibi oldu. Gözleri dolmuştu:
"-Yanlış
anlamayın, inanın ki annemi özleyip de gitmek istediğim yok.
Burayı çok seviyorum. Allâh'ımdan çok korkuyorum. Buraları terk
edersem, bana
âhirette hesabını sormaz mı?"
Dilim
dudağım bağlandı. Bir şey diyemedim. Suçlu bile hissettim,
kendimi. O
küçük kalbte bu ne îmandı, Yâ Rabbi! Onu hayranlıkla izliyordum.
Birgün
çok rahatsızlandı. Doktora götürmek zorunda kaldık. Bir çok
tahlillerden
sonra, arkadaşım olan doktor hanım:
"-Hocahanım, derhal bu talebeyi ailesinin yanına gönder." dedi.
Şaşkınlıkla:
"-Neden?"
diye sordum. Bana:
"-Belki
üzülecek, hatta inanmayacaksın ama, bu talebe "kanser!..".
Âdeta
başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü.
Hastâneden
ayrılırken Fatma'ya hiç bir şey diyemedim. O ise hâlimi anlamış
gibi, bana sorular sorup dikkatimi dağıtmaya çalışıyordu. Kulağıma
eğilerek:
"-Hocam"
dedi. "Azrail insanların canını alırken nasıldır?"
Ağlamamak
için zor tutum kendimi:
"-Mü'min
kullara karşı çok güzel bir sûrettedir." dedim.
Mırıldandı:
"-Belki
hafız olamam, ama Elhamdülillah mü'minim!" diye.
Hâfız
olmak için Kur'an'ı bitirmek gerektiğini söylediğimde neden
üzüldüğünü
şimdi anlamıştım. Demek ki hastalığını biliyordu.
Bir kaç
gün sonra eşyalarını hazırlamaya başladık.
Çünkü artık dayanılmaz acılar içinde kıvranıyordu. Evine gitmesi
gerekiyordu.
Ailesi geldi. Fatma yanıma gelerek, mahcûbiyetle:
"-Bana
kızmadınız değil mi? Eğer söyleseydim belki kursa
almazdınız!.."
"-Ne
demek!.. Nasıl kızarım sana.." dedim. "Hem sonra, sakın
üzülme hâfızlığımı bitiremedim diye. Bu yola girdin ya, Rabbim seni
hâfızlar
zümresinden yazmıştır inşâallâh!" dedim.
Öyle
sevindi ki! Sarıldı boynuma:
"-Gerçekten
ben şimdi hâfız sayılır mıyım? Anne bak duydun değil mi?"
Hüngür hüngür ağlıyordu.
Ya
Rabbi, bu ne aşktı!
Rabbimin
hikmeti tecelli etse de iyi olsaydı şu Fatma, ne güzel bir kul
olurdu.
Böylece Fatma'yı gözyaşları ile Erzurum'a uğurladık. Çok geçmedi. Bir
iki hafta
sonra ailesi ağırlaştığı haberini verdi. Bu bir iki hafta içinde ondan
iki
mektup almıştım. Bana hep hâfızlık tâcını merak ettiğini, bunun
rüyalarına bile
girdiğini yazıyordu.
Birgün
sabah namazından sonra telefon çaldı. Fatma'nın annesiydi
karşımdaki
ses... Ağlamaklı bir sesle:
"-Hocahanım
Fatma'yı uğurladık. Rica etsem bir hatim okur musunuz?"
deyince, ben de dayanamadım ağlamaya başladım.
Annesi
beni teselli edercesine telefonu kapatmadan:
"-Size
ölmeden önce şunu söylememi istedi", dedi. Hıçkırarak:
"-Anneciğim,
hocama söyle!.. Azrâil söylediğinden de güzelmiş."
"Ey
Rabbim; senin kelamın için yanıp tutuşan, yoluna yapışıp kelâmına
sımsıkı sarılan kulunu, sen son nefesinde yalnız bırakır mısın hiç?"
Bir Kere Ölürüm
Ahmed
bin Hadraveyh hazretleri kendi
nefsini muhâsebeye çektiği bir hâdiseyi şöyle anlatmıştır:
Uzun müddet nefsime muhâlefetle onu
kahretmiştim. Bir defâsında bir cemâat cihâd için gazâya gidiyordu.
Bende de gazâ için büyük bir arzu uyanmıştı. Nefsim gazânın sevâbı ile
ilgili hadîs-i şerîfleri bana hatırlatıyordu. Hayret edip, kendi
kendime, gâlibâ nefsin bu istekli hâli bir hîledir! Çünkü nefs seve
seve ibâdet ve tâatta bulunmaz! Herhalde devamlı oruç tuttuğum için
nefsin tâkatı kesildi de bu sebeple savaşa gitmemi ve orucumu açmamı
istiyor dedim.
Nefse dedim ki: "Ey nefs gazâ için sefere
çıkınca oruca devâm edeceğim." Nefs; "Olur kabul." deyince şaşırdım ve
herhalde ben nefsi geceleri namaz kılmaya mecbûr tutuyorum da onun için
gazâya çıkmamı ve böylece gece namazını bırakacağımı ve rahata
kavuşmayı istiyor diye düşündüm. Nefse gazâda da seni gece uyutmam
dedim. "Bu da kabul!" dedi.
Bu cevabına da hayret edip, iyice
düşündüm. Sonra herhalde nefs yalnızlıktan usandı da halkın arasına
karışmak istiyor. Bu sebeple diye yorumladım ve nefse; "Konakladığımız
her yerde insanların arasında oturmayacağım. Tenhâ bir kenara
çekileceğim." deyince nefsim; "Onu da kabul ediyorum!" deyince artık
onun maksadını anlamaktan âciz kaldım. Allahü teâlâya sığınıp; "Yâ
Rabbî! Beni nefsin hîlesinden haberdâr et ve onun aldatmasından koru.
Sana sığındım." diye yalvarıp duâ ettim.
Bunun üzerine nefs, şöyle dedi: "Benim
isteklerime muhâlefet etmekle beni günde yüz defâ öldürüyorsun, bundan
kimsenin haberi yok. Hiç olmazsa gazâda bir kere ölürüm de bunu bütün
cihân halkı duyar. Derler ki, âferin Ahmed Hadraveyh'e, onu, nefsini
öldürdüler, şehîdlik derecesine erdi..."
Nefsin bu cevabı üzerine; "Sübhanallah,
bu nefs öyle yaratılmış ki, hayatında da ölümünde de münâfık! Ne bu
dünyâda ne de âhirette müslüman olmak istemiyor! Ben onu tâatte
bulunmak istiyor sanmıştım. Ona zünnâr bağlandığının farkına
varmamışım." diyerek, daha çok muhâlefet ettim.
Bu Akşam Hindistan'da
Hz.
Süleyman'ın sarayına kuşluk vakti saf bir adam
telaşla girer.
Nöbetçilere,
hayati bir mesele için Hz. Süleyman'la
görüşeceğini söyler ve hemen
huzura
alınır. Hz. Süleyman (a.s) benzi
sararmış, korkudan titreyen adama
sorar:
-
Hayrola ne var? Neden böyle korku içindesin? Derdin
nedir?
Söyle bana...
Adam
telaş içinde:
-
Bu sabah karşıma Azrail (a.s) çıktı.
Bana hışımla baktı ve hemen
uzaklaştı. Anladım ki, benim canımı
almaya kararlı..
-
Peki ne yapmamı istiyorsun?
Adam
yalvarır:
-
Ey canlar koruyucusu, mazlumlar sığınağı
Süleyman! Sen her şeye
muktedirsin.
Kurt, kuş, dağ, taş senin emrinde.
Rüzgarına emret de beni buradan ta
Hindistan'a
iletsin. O zaman Azrail (a.s) belki beni bulamaz. Böylece
canımı
kurtarmış
olurum. Medet senden!
Hz.
Süleyman, adamın haline acır. Rüzgarı
çağırır ve:
-
Bu adamı hemen al. Hindistan'a bırak!" emrini verir.
Rüzgar bu...
Bir eser, bir kükrer. Adamı alır ve bir anda
Hindistan'da uzak bir
adaya
götürür.
Öğleye doğru Hz. Süleyman,
divanı toplayarak
gelenlerle görüşmeye
başlar.
Bir de ne görsün, Azrail (a.s.) da topluluğun
içine karışmış, divanda
oturmaktadır.
Hemen yanına çağırır:
-
Ey Azrail! Bugün kuşluk vakti o adama neden
hışımla baktın? Neden
o zavallıyı korkuttun?" der.
Azrail
(a.s) cevap verir:
-
Ey dünyanın ulu sultanı! Ben, o adama
öfkeyle,hışımla bakmadım.
Hayretle
baktım. O yanlış anladı. Vehme
kapıldı. Onu, burada görünce şaşırdım.
Çünkü
Allah (cc) bana emretmişti ki:
-
"Haydi git, bu akşam o adamın canını
Hindistan'da al!" Ben de bu
adamın yüz kanadı olsa, bu akşam Hindistan'da
olamaz. Bu nasıl iştir,
diye
hayretlere düştüm. İşte ona
bakışımın sebebi bu idi.
Osman Nuri,
Mesnevi Bahçesinden Bir Testi Su
Emanetçi
"Dünya
hayatı yalnızca bir oyun ve
oyalanmadan ibarettir. Takvâ sahipleri için âhiret yurdu gerçekten daha
hayırlıdır. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz?" (En'am , 32)
Sabah
saat 9:15... Kadının mahmur gözleri, üzerine
doğan güneşin okşamasıyla binbir güçlükle açıldı. Tam oniki saat
uyumuştu.
Kahvaltıya kalkmadan bu gün yapması gereken şeyleri bir şerit gibi
zihninden
geçirdi. İstemeye istemeye yatağından doğruldu. Günlük işlerine
koyuldu. Bir
saatlik koşuşturmadan sonra karnının iyice acıktığını hissetti. TV
karşısına
nefis bir kahvaltı masası hazırladı. En çok sevdiği dizi de başlamıştı.
Artık
keyfine diyecek yoktu. Aniden çalan kapı zilinin kısa kısa ve kesik
sesi onu
sinirlendirmeye yetti. Kapıyı açtı. Karşısında bakımsız, saçına aylarca
tarak
deymediği belli olan bir kız çocuğu çıktı. Kızcağız:
"-Abla,
Allah rızası için biraz yiyecek!... Gözünün, kulağının sadakası
olsun. Allah razı olsun." diye yalvarıyordu. Kaşlarını çattı:
"-Benim
kocam akşama kadar yağmur çamur demeden çalışsın; ben de senin
gibi ne idüğü belirsizlere dağıtayım, olur şey değil?!." deyip, kapıyı
hızla yüzüne kapattı. Bu ona öyle bir haz vermişti ki, damarlarında
dolaşan
sinsi yılan, keyiften bir karış daha uzadı. Kapının deliğinden, gitmiş
mi diye
baktığında, çocuğun gözyaşlarını silmekle meşgul olduğunu gördü. Ama bu
da onu
etkilemeye yetmemişti. Yine TV'nin karşısına geçip, kaldığı yerden
kahvaltısına
devam etti. Kahvaltıdan sonra aynanın karşısına geçti. Yüz hatlarındaki
kırışıklıkları mahzun bir şekilde seyrederken aynanın önündeki iki sene
öncesine ait resmi dikkatini çekti. Hayıflanarak "nereden nereye"
diye mırıldandı. Üstelik geçen hafta yakın bir arkadaşının depremde
zamansız
ölümü, onu tahmininden daha fazla etkilemişti.
Yüzüne
gençleştirici kremleri büyük bir kaçış ve korku ile sürerken yine
kapının çalışıyla ürperdi. Eli ayağı hırstan titriyordu. Gelen yine o
kızsa
haddini bildirecekti. İnsanların arsızlığını düşünerek kapının deliğine
eğildi,
kim olduğunu anlayamamıştı. Doğrulup:
"-Kim
o?
Diye sordu. Dışardan vakur bir ses:
"-Emaneti
almaya geldim, haydi kapıyı aç!" dedi.
Cevap
vermesine fırsat kalmadan meçhul şahsı karşısında buluverdi. Boyu tarif
edemeyeceği kadar uzun, gözleri sanki bütün deryalara analık edercesine
mavi,
yüzünün rengi sis kaplamış bir bulut gibi buğulu... Bedeninin harareti
etrafını
yakıyordu. Elinde uzun bir sopa, onun da ucunda yuvarlak dikenli bir
top...
"-Haydi
ver!.." diyordu.
Kadın
ne
olduğunu anlamamıştı. Korkunun bile korktuğu bir anda:
"-Kimsin
sen, ne istiyorsun benden?" diye haykırdı.
Meçhul
şahıs ise bir alacaklı edasıyla:
"-Ben
o
kimseyim ki, süt kokulu bebeleri anasından koparırım. Ben o
kimseyim ki, âşıkların bakmaya kıyamadığı ceylan gözleri söndürürüm.
Ben o
kimseyim ki, dünya hırsından saçları ağarmışları zorla dünyadan
koparırım. Ben,
ben, adı ağızlara korku ile alınan Azrail'im. Tam otuz yıldır sende
olan
emaneti almaya geldim. Haydi ver!.." dedi.
Vücudu
bir
pamuk yığını gibiydi sanki... Yıkıldı, yıkılacak... Rengi uçmuş,
dizlerinin
bağı çözülmüştü. Yıkılıverecekken emanetçi onu kucakladı ve olduğu yere
uzatıverdi. Kadın gözlerini aralayınca etrafında nûranî, daha önce
görmediği
birkaç meleği fark etti... Dünya günlerinin bittiğini bir daha anladı.
Gözünün
önüne çocukluğu, gençliği, evliliği ve gafletle geçen ömrü geldi.
Pişmandı. Ama
artık çok geçti.
Dikenli
topla bütün organları, ayak tırnaklarından yukarıya doğru çekilmeye
başladı. Ayak tırnaklarından gelmeye başlayan bu acıyı daha önce hiç
tatmamıştı. Soğuk soğuk terler boşanıyor, ayaklarının buz gibi olduğunu
hissediyordu. Evet, evet hızla hazin sona gidiyordu. İçinde Ramazan
gecelerinden kalma bir âyet çınladı.
"Her
nefis ölümü tadacaktır."
Bu iki
dünyasını birbirine katan acıya daha fazla dayanamadı. "-Yeter,
yeter!..." diye inledi... Emanetçi durdu, etrafındaki yardımcı
meleklere:
"-Ellerine
bakın!.." diye seslendi. Eline baktılar.
"-Bomboş,
hiç sadaka vermemiş. Elleri bomboş." dediler.
İşte o
an, emanetçinin mavi gözleri ile az önce kapıyı yüzüne çarptığı
kızcağızın yalvaran bakışlarını birbirine karıştığını gördü.
Emanetçi
bu sefer,
"-Kalbine
bakın!.." dedi. Tekrar bir koşuşturmaca, cevap geldi:
"-Kalbi
çok karanlık, bir şey göremedik!" dediler. Emanetçi,
"-O
zaman devam edin." dedi. Dikenli topu yukarıya doğru çekmeye
başladılar. Bütün vücudu lime lime ediliyor, sanki ömrünün hesabını bu
dikenli
topa veriyordu.
Gelen
acıyı saç tellerinin ucuna kadar hissediyordu. Artık bütün arzuları,
istekleri, hırsları, hayalleri boğazına düğümlenmişti.
O güzel,
yeşil gözleri yerlerinden fırlamak üzereydi. İşte o an âşinâ bir ses:
"-Bir de
dilinin altına bakın, dedi. Ümitsiz birkaç el dilinin altını
yokladı.
Artık
her şey bitmiş, yapacak bir şey kalmamıştı. Bütün ümitlerinin söndüğü
yerde bir güneş doğuverdi. Gözlerine dolan yaşları yanaklarından
salıverdi.
"-Allah'ım,
Allah'ım." dedi.
Lâ ilâhe
illallah lafzını gördüler orada... Emanetçi:
"-Bırakın."
dedi. "Kalbini katmadan diliyle de olsa Allah'ı
anmış, bırakın. Allah affetsin!.."
Ve
emâneti aldı, sessizce çıkıp gitti...
"Ey
insanlar, hiç şüphesiz, Allah'ın va'di haktır; öyleyse dünya
hayatı sizi aldatmasın!.." (Fatır, 5)
Halime Demireşik
Şebnem Dergisi
Kabirde Konuşan Genç
Takva
sahibi
olmak, hayatın her döneminde güzel. Ama
fırsatlar çağı
gençlikte bir başka güzel. Güce, kuvvete,
güzelliğe rağmen günahlardan
sakınanların mükafatı ebedi mutluluk.
Hayatın baharı şeytana
satılmazsa,
sonsuz bahar bir adım ötede.
Hz.
Ömer'in
(R.A.) halifeliği döneminde ibadet ehli, son derece takva
sahibi bir genç vardı. Hz. Ömer'in hayret ve
takdirle izlediği bu
gencin
kalbi, Allah ve Rasulü'nün (A.S) sevgisiyle doluydu. Vakit
namazlarında
cemaati kaçırmaz, namazdan çıkar
çıkmaz evine döner ve ihtiyar
babasının
hizmetini görürdü.
Bu
gencin
evine giden yolu bir kadının
kapısının önünden geçiyordu.
Kadın her defasında gencin yoluna çıkarak
çirkin tekliflerde bulunuyor,
fakat genç, Allah korkusundan ona iltifat etmiyordu.
Yine
bir gün
yatsı namazını kıldıktan sonra evine
giderken, kadın tekrar
karşısına çıktı. Bu sefer
bütün maharetini kullanarak genci kandırmayı
başardı. Fakat genç, kadının
ardı sıra eve girerken birden bire Allahu
Tealâ Hazretleri'ni hatırladı ve korkuyla dilinden şu ayet döküldü:
'Takvaya
erenler (var ya); onlara şeytandan herhangi bir vesvese
iliştiği
zaman (Allah'ın emir ve yasaklarını)
hatırlayıp, hemen gerçeği
görürler.'
(A'raf/201)
Hemen
ardından da bayılarak düştü. Kadın
hizmetçisini çağırdı. Genci
tutarak evinin önüne getirip koydular. Sonra da
kapıyı çalarak babasına
haber verdiler. Babası dışarı
çıkınca, oğlunu baygın bir vaziyette
kapının
önünde buldu. Komşulardan bir kaçı genci
tutup eve taşıdılar. Uzun bir
müddet baygın kalan genç kendine gelince,
babası:
-
Evladım
neyin var ne oldu? diye sordu.
Oğlu:
-
Bir şeyim
yok. dedi.
Babası:
-
Allah
aşkına söyle! deyince, oğlu başından
geçenleri anlattı. Babası:
-
Hangi
ayeti okumuştun? diye sordu. Genç, ayeti okudu ve tekrar
kendinden
geçti. Bir de baktılar ki genç ruhunu teslim
etmiş. Bunun üzerine genci
yıkadılar ve gece vakti götürüp göz
yaşlarıyla defnettiler. Sabah
olunca
olay Hz. Ömer'e bildirildi. Hz. Ömer, gencin babasına
gelerek
başsağlığı
diledi ve:
-
Bana niye
haber vermedin? diye sordu.
Gencin babası:
-
Ey
Mü'minlerin Emiri, vakit geceydi. dedi. Hz. Ömer:
-
Bizi onun
kabrine götürün. dedi. Hz. Ömer ve beraberindekiler
gencin
kabrine geldiler.
Hz. Ömer (R.A):
-
Ey filan
kişi! Rabbin makamında durmaktan korkanlara iki cennet
var.
(Rahman/46) dedi. Kabirdeki genç konuşup:
- Ya Ömer!
Rabbim Cennette bana onları iki defa verdi. diye cevap verdi
Kefen Soyanın Hali
Arif-i
Billah'tan birisi, Bağdat caddelerinde dilenen kör bir
dilenciye rastladı. Allah'ın suçsuz yere
hiçbir belâ vermeyeceğini
bilen Allah dostu:
-Sana
ne oldu da gözlerin kör oldu? Sonradan mı
oldu, ana doğma mı körsün? diye sordu.
Âmâ
sonradan gözlerinin kör olduğunu söyledi ve
başından geçen
hadiseyi şöyle anlattı:
-
Ben
vaktiyle kefen soyardım. O zaman gözlerim görür
ve güçlü idim.
Bir gün bana adaletiyle meşhur bir hakim rastladı.
Bana şöyle dedi:
-
Sen
kefen soyarmışsın. Bu iyi bir şey değil.
Senin cezanı vermek
bana düşer ama, suçüstü
yakalayamadığımız için ve şahid
de olmadığından
sana bir ceza veremiyorum. Senden isteğim ben
öldüğüm zaman benim
kabrimi açıp da kefenimi çalma! Al sana bir
kefenin kıymeti ne ise şimdiden vereyim, dedi ve belki de bir kefenin
değerinden de
fazla para
verdi. Bu kötü huyumdan vazgeçmem için bana
nasihatta bulundu.
Aradan
zaman geçti, her fani gibi o âdil hakim de dünyadan
göçüp
gitti. Fakat benim içimi bir fitne aldi. İlla da gidip
kefeni soymak
istiyordum. Adam bana parasını vermişti ama, olsun
dedim. Bu daha iyi,
iki kâr birden yapmış oluruz. Adam nasıl olsa
öldü. Kalkıp da bana bir şey söyleyeceği yok ya dedim ve gidip Hakimin
mezarını açtım. Kefeni
almak için kabre girdiğimde, karşıdan öyle
iki heybetli melek geldi ki,
ben şaşkına dönmüştüm.
Hiçbir şey yapamadan kabrin içine
çömelip
kaldım. Ben kefen soymak şurda dursun tirtir titriyordum
korkumdan.
Gelen
melekler, hakimin etrafında dolaşıp bir yerinde
sakatlık olup
olmadığını kontrol ediyorlardı. Her
tarafını muayene ettiler. Hiç bir
noksanlığı yoktu. «Aferin sana. Ne mübarek
bir zatmış, hiçbir isyanı
yok» diyorlardı. Her tarafını iyice muayene
ettikten sonra sağ
kulağında bir miktar akıntı
gördüler. Acaba bu akıntı neden olmuştur
diye biri birine sorunca, öbürü şöyle
söyledi:
-Bu
çok
adaletli bir hakimdi. Bir dâvada, bir
tanıdığı ile başka
bir adamın muhakemesi vardı. Hakim her ikicini de
hakkıyla dinledikten
sonra tanıdığı zatı haksiz
gördü ve adaletle hükmetti. Lâkin
tanıdığı
zat konuşurken, ona daha fazla kulak verip onun
söylediklerine daha çok
dikkat etmişti, işte bu kulağındaki
akıntı bundandır,dedi.
Melekler
aralarında konuşmaya devam ediyorlardı. Hakimin bu
hareketinden dolayı zalim olduğuna hükmettiler ve azap
edilmesine karar
verdiler.
Birisi:
-
Buna şimdi ne ceza vereceğiz? dedi. öteki melek:
-
Bunun
kabrini ateşle doldurmamız gerekiyor, dedi ve orası
sanki
bir Cehennem oldu. Öyle şiddetli bir ateş
yığını içinde kaldı ki,
ateşin şiddetinden gözlerim kör oldu. İşte benim kör olmama sebep
budur, diye anlattı.
Kaynak:
Büyük Dini
Hikayeler, İbrahim sıddık İmamoğlu, Osmanlı
Yayınevi
Kefendeki Mektup
Abdürrahmân
bin Avf (r.a) buyurdu.
Hazret-i Ömer bir gece bir tulumu su ile
doldurup, arkasına almış,
Medîne-i Münevvere köylerine giderken yorulmuş.
Ben dedim ki,
-Ey emîr-el mü'minîn, yorulmuşsunuz! Bana ver,
biraz da ben götüreyim.
Buyurdu ki,
-Eğer bugün sen benim tulumumun yükünü götürür
isen, yarın benim
günâhımın yükünü kim götürür.
Dedim,
-Senin ne yükün var ki, sen Resûlullahın (sav)
yolu üzerine yürüyorsun.
Buyurdu ki,
-Ben Resûlullah hazretlerinin dostu o zemân
olurum ki, bu hilâfetden
başabaş kurtulayım.
Oğulları
Abdüllah babasının vefâtlarından bir sene sonra onu rüyâda
görmüş. Sabâhleyin başı açık dışarı gelip, Resûlullah (sav)
hazretlerinin mescid-i şerîflerine vardı. Seslenip, dedi ki,
-Ey Sahâbîler, toplanın. Babamın selâmını size
getirdim. Hepsi
toplandılar.
Orada Abdüllah hazretleri buyurdu.
-Dün gece babamı rü'yâda gördüm. Dün geceye
kadar, babamın âhırete göç
edişi bir sene oldu. Resûlullah (sav) hazretlerine babamı rüyâda
göreyim niyyeti ile salevât getirirdim. Fekat, göremezdim. Tâ dün gece
gördüm. Babamın yüzü değişmiş.
Dedim,
-Ey baba! Bu ne hâldir. Senin yüzünün rengi
kırmızı idi.
Dedi,
-Ey oğul, şimdi kurtuldum. Şimdiye kadar
muhâsebede idim.
Dedim.
-Ey baba nasıl hesâb olundun.
-Hesâbın biri bitmeden biri başlıyordu. Hâl bir
yere erişdi ki,
beyt-ül-mâla âid sadaka develerinin bir yuları var idi. Birçok yerden
bağlamışdım. Artık deveye takacak yeri kalmamışdı. Dışarı atmışdım.
Cenâb-ı Rabbil âlemînden azarlayıcı hitâb geldi ki, niçin o yuları
atdın. Müslimânların malını zâyi etdin.
-Ey baba, bu itâbdan ne sebeble kurtuldun.
Dedi ki,
-Ey oğul! O mektûb sebebi ile ki, sana demişdim.
Bu mektûbu benim
kefenim arasına koy.
O
mektûb şu idi.
Bir gün Hasen ve
Hüseyn (r.anhüma) hazretleri babamın
yanına geldiler.
Selâm verdiler. Oturdular. Babam, müslimânların işi ile meşgûl idi.
Selâmlarını işitmedi. Sonra işi bitdi.
-Buraya gelin.
Onlar dediler,
-Biz selâm verdik.
Babam dedi,
-İşitmedim.
Babam kalkdı.
Onların yanına vardı. Onların ikisi de ayağa kalkdılar.
Babam ikisinin de elini öpdü. Hazîne ile meşgûl olan hizmetkâra buyurdu
ki,
-İki kaftan getir.
Her birini birine
giydir. Onlardan sonra özr dileyip, dedi ki,
-Bizden râzı olun
ki, bilmedik, kusûr etdik.
Hasen ve Hüseyn (r.anhüma),
babalarının huzûrlarına vardılar.
Dediler ki,
-Emîr-ül
mü'minîn Ömer
bize elbise
verdi.
Hazret-i
Alî (k.v) çok
memnûn oldu
ve buyurdu ki,
-Geri
Emîr-ül
mü'minîn
huzûruna gidiniz.
Söyleyin ki, bizim babamız der ki, Resûlullah (sav) hazretlerinden
işitdim. Resûlullah buyurdu ki, (Ömer hayâtda iken, İslâmın nûrudur.
Dünyâdan gidince de Cennet ehlinin çirâğıdır.)
Hasen ve
Hüseyn (r.anhüma) geldiler, haber
verdiler.
Hazret-i Ömer
(r.a) dedi ki,
-Siz ikiniz
de onu babanızdan işitdiniz mi?
Dediler,
-Evet.
Hazret-i Ömer
oğluna dedi ki,
-Yâ Abdüllah!
Divit ve kalem ve
kâğıd getir. Hasen ve Hüseynin (r.anhüma)
babaları
Alîden (ra) işitdikleri ve onun Resûlullahdan (sav) (Ömer hayâtda iken
islâmın nûru, dünyâdan gidince de Cennet ehlinin çirâğıdır) buyurduğunu
ve üçünün şehâdetlerini yaz.
Üçünün de
şehâdetlerini yazdılar.
Sonra,
oğluna:
-Ey Abdüllah!
Bunu, ben vefât edince, kefenim arasına, göğsüm
üzerine koy ki, zor durumda kalınca imdâdıma
yetişsin, buyurdu.
Kefeniniz Sizin Olsun
Bir
ihtiyar... Ömrünün son demlerini yaşamakta...
Yolculukta... Azığı
bitmiş. Aç. Susuz. Bir kasabaya geliyor. Camiye
gidiyor... Hoş
geldin
diyen yok, perişan haline bakıp bir ihtiyacın var
mı diyen yok. Sadece
boş ve donuk gözlerle bakıyorlar... Akşam
oluyor.. Namaz. Yatsı oluyor.
Namaz. Buyur eden yok. Tek başına camide. Allah'ın
evinde. Allah'ın
misafiri.
O gece ölüyor. Belki de açlıktan.
Sabah
namazına gelen aynı insanlar. Yabancıya
karşı vazifelerini yapıyorlar.
Yıkıyorlar, kefenliyorlar ve gömüyorlar.
Gömüldüğünün
gecesi gene sabah namazı. O da ne; Mihrapta bir kefen.
Kefen. Bir kağıt. Kağıt boş değil. Bir
yazı:
- Biz size bir
misafir gönderdik. Hem yorgundu. Hem de aç. Onu
misafir
etmediniz. Ne yedirdiniz ne de içirdiniz. Alı
istemiyoruz. Kefeniniz de
sizin olsun!
Aman...
Aman... Dikkat. Gelen Allah misafiridir... Aman...
Aman ha.
Ölüsüne Yirmi Değnek Vurun ki
Medîne
ehâlisi anlaşarak bir yere toplandılar. Ömer
(r.a)
hazretlerinin adâletini tecrübe etmek için
anlaşdılar. Aralarından bir
yehûdî
çıkdı.
-Ben sizin müşkilinizi hâl etmeğe muktedirim,
dedi.
Onlar
da buna ba'zı va'dlerde bulundular.
Hz.
Ömerin bir oğlu var idi. Bedenen çok za'îf
kalmışdı. O yehûdî,
kendisini
hekîm tanıtıp, Hz. Ömerin (r.a) oğlunun
yanına vardı. Hâlini ve
hâtırını sordu.
O da, za'îfliğinden bir mikdâr hikâye yolu ile şikâyet etdi. Mel'ûn
yehûdî
tebessüm ederek, bunun ilâcı kolaydır, dedi.
Bu da ilâcını istedi. Zîrâ
kalblerinde
kin ve hîle yokdu. Yehûdî, önüne
düşüp, odasına götürdü. Sonra bir
sürâhî şerâb
doldurup, şerbetdir diye önüne koydu. Bu senin derdine
devâdır. Bunu
içdiğin
gibi sıhhat bulursun, dedi. O da sözünü
hakîkat zan edip, şerâb ne
olduğunu
görmediği için, o sürâhîdeki şerâbı içip, serhoş oldu. O
yehûdînin
güzel bir
kızı vardı. O kızı arz eyledi. Şerâbın te'sîri ile serhoş
olduğundan,
kıza
sâhib oldu. Bir zemândan sonra ayılıp,
aklı başına geldikde, yapdığı
işlere
pişmân oldu. Nedâmet ile tevbe ve istigfâr
edip, evlerine geldi.
Hikmet-i
rabbânî, o kız hâmile olup, çocuk
doğdu. Sonra, mel'ûn yehûdî, bir çok
yehûdîyi
ve o çocuğu yanına alıp, Ömer (r.a)
hazretlerinin yanına getirdiler.
Dediler
ki,
-Yâ
halîfe, senin oğlun, bizim kızımıza
zorlıyarak sâhib olup, bu çocuk
hâsıl
oldu. Biz bunu beslemeğe mecbûr değiliz.
Hz.
Ömer (r.a) bunu görünce, mubârek
gönülleri perîşân olup, oğlunu
çağırdı ve
bu durumu sordu. Oğlu da meydâna gelen hâdiseyi
anlatdı. Hz. Ömer (r.a)
o
ma'sûma beyt-ül-mâldan nafaka ta'yîn eyledi.
Sonra oğlunu aşağı alıp,
dînin
emri olan sopayı vurdurmağa başladı. Sopa
sayısı kırk olduğu zemân,
Eshâb-ı
güzîn, Ömer (ra) hazretlerinin yanına gelip,
ricâ etdiler.
-Yâ
halîfe, oğlunuz hastadır, bu şekildeki sopaya
tehammül edemez. İhsân
eyle,
bunun suçunu bize bağışla. Zîrâ
sesi, Resûlullah (sav)hazretlerinin
sesine
benzerdi. Eshâb-ı güzîn bunu, Ravda-i
Mutahharaya götürüp, yüksek ses
ile
Kur'ân-ı azîmüşşânı
okutup, kendileri dışarıdan dinlerler idi. Hz.
Habîbullahın
hasretinden ciğerlerini dağlarlar idi. Lutf eyle, sesi hurmeti
için
suçunu afv
eyle diye, ne şeklde söylediler ise, iltifât eylemedi.
-Allahü
teâlânın hakkında hâtır olmaz.
Âhıretde çekmekden, dünyâda
cezâsını
bulmak iyidir, buyurdular.
Altmış
değnek oldukda, babasına çağırdı
ki,
-Yâ
baba, bir ân mehil ver ki, azîz annemin
yüzünü göreyim, halâllik
dileyeyim.
İltifât
eylemeyip, yetmiş sopa oldukda, çağırıp,
-Yâ
baba, işte ben ölüyorum. Mubârek
yüzünü bana göster, görün ki, hasret
gitmiyeyim, dedi. Hz. Ömer (r.a) mubârek
yüzünü çevirip, gösterdi.
Sopa
sayısı seksen oldukda rûhunu teslîm etdi. Hz.
Ömere öldüğünü
bildirdiler.
Buyurdu
ki,
-Ölüsüne
yirmi değnek vurun ki, Hak emri yerini bulsun.
Ondan
sonra da yirmi değnek vurdular. Yüz temâm oldu. Sonra
techîz ve tekfîni
yapıp, götürüp defn eylediler.
Sonra
Hz. Ömer (r.a), acabâ babalık hakkını
yerine getirip, seni kurtardım
mı.
Allahü teâlânın huzûrunda hâlin
nasıl oldu diye ağladı. O gece Eshâbdan
birisi
onu rü'yâda gördü. Sultân-ı
kâinât (sav) hazretlerinin huzûr-u şerîfinde
oturup, zevk ve sefâ ederdi. Bu sahâbîyi
gördüğü gibi, kalkıp,
güle-güle yanına
geldi.
Dedi
ki,
-Allahü
teâlâ babamdan râzı olsun ki, atalık
hakkını yerine getirdi. Allahü
teâlâya hamd olsun ki, devâmlı Fahr-i
âlem (sav) hazretlerinin hizmet-i şerîflerinde olup, bir ân
ayrılmıyorum.
Dünyâ kahrından kurtulup, zevk
ve safâ
içine düşdüm. Ertesi günü o
sahâbî gelip, rü'yâda gördüğü
hâli, Hz.
Ömere
anlatdı. Hz. Ömer (r.a) ağlamağı
bırakıp, Allahü teâlânın
inâyetine şükr
secdesi eyledi.
Kaynak:
Menakıb-i
Çihar Yar-i Güzin
Ölüm Hikayeleri
Trablusşam
Nakîb-ül-eşrâfı Şeyh
Abdülfettâh Zağbî Efendi, Yûsuf
Nebhânî hazretlerine şöyle
anlatmıştır:
Bir
defâsında bir
arkadaşımız
hastalanmıştı. Abdullah ibni Şeyh
Hıdır
ez-Zağbî'yi de yanımıza alıp
ziyâretine gitmek istedik. Onu götürmekten
maksadımız hastanın bereketlerinden istifâde
ederek şifâya kavuşması
idi. Ancak
gitmek istemedi. Çok ısrar edince kabûl edip
bizimle geldi. Hastanın
yanına
vardığımızda, şiddetli
hastalığından hiç bir eser kalmadı.
Ayağa kalkıp bizi
karşıladı.
-Hoş geldiniz,
deyip konuştu. Ziyâreti yapıp yanından
ayrıldık.
Ayrılıp
giderken yolda Şeyh
Abdullah
hazretleri;
-
Ben ölüyü diriltemem, dedi.
Bu sözüyle ziyâretine gittiğimiz kişinin
öleceğine işâret etmişti.
Dedim ki:
- Onun yüzünde hiç ölüm işâreti
yok.
Yine;
- Ben ölüyü diriltemem, buyurdu.
Sonra memleketine gitti. Hasta arkadaşımız
iyileşti çarşıya pazara
çıkıp
dolaştı. Ben Şeyh Abdullah hazretlerinin
işâretine ve diğer taraftan da
hastanın sıhhate kavuşmasına hayret
ediyordum. Çünkü o öleceğine
işâret
etmişti. Hasta ise sapasağlam olmuştu. Aradan on
gün kadar geçti. Bir
gün o
arkadaşın evinin bulunduğu taraftan ağlama sesleri
işittim. Merak edip
sorunca,
arkadaşımızın vefât ettiğini
öğrendim. O zaman Şeyh Abdullah'ın
kerâmetini
anladım.
Ölüm Hikayeleri
Abbasî halifesi
Harun Reşid'in önde gelen devlet adamlarından Cafer
el-Bermekî
(Ö.187/803),
üstün bir alim, zarif bir edib ve pek cömert bir zengin
olarak tanınıp
sevilmişti.
Çeşitli yerlerde valilik ve komutanlık
yapmış başarılı bir idareciydi.
Halifenin çok sevip takdir ettiği bir yakını
ve yardımcısıydı. Babası
Yahya
el-Bermekî ise Harun Reşid'in veziriydi.
Harun Reşid,
Cafer'i ve çok sevdiği kızkardeşi Abbase'yi
yanından hiç ayırmazdı.
Sohbet
meclisinde onları da hazır bulundururdu. Harun, Cafer ile
Abbase'nin
aynı
meclis ve sofrada meşru olarak buluşup
görüşmelerini sağlamak
için,
Cafer'e çok fazla yaklaşmamak şartıyla
Abbase'yi nikâhlama teklifinde
bulundu.
Cafer'in kabulü üzerine, Abbase'yi onunla
nikâhladı.
Cafer ve Abbase,
sohbetlerden sonra Harun kalkıp gidince başbaşa
kalırlardı. Cafer
verdiği sözün
gereği Abbase'ye ilişmiyordu. Fakat Abbase rahat
durmadı. Bir fırsatını
bularak, zayıf bir anında Cafer'e nikâhın
gereğini yaptırdı ve
Cafer'den hamile
kalarak bir oğlan çocuğu doğurdu. Halifeden korkan
Abbase, çocuğu
gizlice
Bağdat'tan Mekke'ye gönderdi.
Harun Reşid o
sene
hacca gitmiş ve işin
gerçeğini öğrenmişti. Bu duruma fena
halde sinirlenmişti. Cafer'in artan kudreti, nüfuzu,
bazı icraatları ve
harcamaları da halifeyi ürkütüyordu.
Nikâhın neticesi ise bardağı
taşırdı. Bir
hayatla birlikte bir ölüm doğdu. Cafer-i Bermekî,
Harun Reşid'in
emriyle idam
edildi.
Derler ki, Cafer'in
babası Yahya o yıl
hac sırasında Kâbe'nin kapısında şöyle
dua etmişti:
'Allahım!
Eğer beni
günahlarım yüzünden
cezalandıracaksan, çoluk-çocuğum ve
mallarımı almakla da olsa senin rızana
ulaşmam için cezamı dünyada ver,
ahirete
bırakma.'
Yahya'nın
duası
kabul edilmişti. Oğlu
Cafer idam edilmiş, kendisi de hapiste
ölmüştür.
Yusuf Yavuz, Semerkand Dergisi
Yarın Burada Bir Çinli Kardeşim Vefat Edecek
Yıl
2005... Şubat ayının sonları. Çin’in değişik bölgelerinden
on kişi İstanbul’a gelir. Bunların ortak özelikleri yeni Müslüman
olmalarıdır.
Umre için İstanbul üzerinden Arabistan’a gideceklerdir. Kimi yirmi gün
önce,
kimi bir ay, kimi iki ay önce Müslüman olmuştur. Ne yeterince İslâmî
bilgileri,
ne de yapacakları umre ile ilgili bir bilgileri vardır. Yanlarına,
kendilerine
yardımcı olacak, hem Çince’yi, hem Arapça’yı iyi bilen, hem de İslâmî
bilgisi
olan birini rehber olarak alacaklardı. Türkistan’daki Çin zulmünden
kaçıp
İstanbul’a yerleşmiş bir Uygur kardeşimiz, bu on Çinliye rehber olur.
Bundan
sonra hâdiseyi bu kardeşimizden dinleyelim:
“Yeni
Müslüman
olmuş bu on Çinli ile birlikte yola çıktık. Kısa zamanda aramızda iyi
bir
dostluk kuruldu. Yeni Mü’min olmuş bu insanlar, büyük bir heyecan
yaşıyorlardı.
Hiçbirinin İslâmî bilgisi yoktu. Hatta namazda okuyacakları sûreleri
bile
bilmiyorlardı. Namazlarda sadece “Elhamdülillah, Allahu Ekber”
diyebiliyorlardı. Önce Mekke’ye gittik. Kâbe’de onların hâli görülmeye
değerdi.
Yeni doğmuş çocuklar gibiydiler. Kah ağlıyor kah gülüyorlardı.
İsimlerini
değiştirmiştik: Muhammed(Çan Çing), Hasan(Çun Fang) gibi her biri yeni
ismi ile
çağrılıyordu. On Çinli kardeşimizden biri olan Muhammed’te bir
farklılık vardı.
Bu durum dikkatimi çekmişti. Her namazını gözleri yaşlı olarak
bitiriyordu. Bir gün Muhammed sordu:
-
İçki
nedir,
İçkiye dinimiz nasıl bakar?
-
Rabbimiz içkiyi kesin olarak yasaklamıştır, içilmesi, yapılması,
taşınması,
satılması yasaktır.
Kaldığmız
otele
gelmiştik. Muhammed bir telefon edeceğini söyledi ve ona memleketine
telefon
etme imkânı sağladık. Çin’deki kardeşini arıyordu. Kardeşine aynen
şöyle
diyordu:
-
İçki
fabrikamızı kapat, Allah’ımız öyle emretmiş. Bize bu emre uymak düşer.
Kardeşi
bunu yapamayacağını, birçok bağlantısının
olduğunu, durup dururken kapatırlarsa, yüz binlerce dolar zarar
edeceklerini,
hiç olmazsa kendisine biraz zaman vermesini söyler. Fakat Muhammed
kararlıdır:
-Allah
emretmiş, bize uymak düşer. Fabrikayı hemen kapat, ben gelince borçları
hallederim.
Mekke’deki
ziyaretimizi bitirdik ve Medine’ye gittik. Medine’de bir sabah namazı.
Efendimizin “Burası cennet bahçesidir” buyurduğu yerde sabah namazının
farzını
kılıyoruz. Muhammed benim yanımda. Diğer Çinli kardeşlerimizle aynı
saftayız. Muhammed secdeye varıyor ancak bir daha kalkmıyor. Biz
namazı
bitirdiğimiz halde o hâlâ secdede. Zannettim ki Muhammed secdede
kendinden
geçti. Ancak uzun süre beklememize rağmen kalkmayınca merak ettim.
Seslendim.
Cevap vermedi. Tekrar seslendim yine tepki yok. Tedirgin oldum.
Elimi
uzattım, omzuna dokundum ve hafifçe çekeyim dedim ki, sağ tarafının
üzerine
yuvarlanıverdi. Hemen ambulans çağırdık, hastaneye götürdüler. Biz de
arkasından gittik. Hastanedeki ilk muayenede çoktan vefat ettiğini
söylediler.
Muhammed’i hastanenin morguna kaldırdılar. Çinli kardeşlerimle birlikte
hastanenin önünde ne yapacağmızı bilemez bir hâlde üzüntü içinde
bulunuyorduk. O
sırada bir araba ile makam mevki sahibi biri olduğu anlaşılan bir zat
geldi.
Herkes onu hürmetle karşıladı, sonradan öğrendik ki bu zat Medine’nin
ileri
gelen yöneticilerinden biri imiş. Hastane yetkililerine sordu:
-
Bugün burada ölen bir Çinli var mı?
-
Evet, dediler.
Biz
de meraklanıp,
-Biz
O Çinli’nin arkadaşıyız. Neden sordunuz?” diye sorunca şu açıklamada
bulundu:
-Dün
gece Efendimiz rüyamda bana göründü ve buyurdular ki,
‘Yarın
burada bir Çinli kardeşim vefat edecek, onun
cenazesi
ile ilgilenin’
Bir
anda her şey değişti. Muhammed’i morgdan aldılar, bir devlet yetkilisi
defnedilir gibi defnedildi.”
Kulis
Ankara, Milli Gazete, 28.08.2005
Şeytan Hikayeleri (13 hikaye)
Eyyub (a.s) ve Kıskanç Şeytan
Eyyub
(a.s.) Suriye dolaylarında halkı Allah yoluna çağırmış ve bu arada
başına birçok belâlar gelmesine rağmen hepsine gönül rahatlığı ile
katlanarak üstün bir sabır örneği olmuş bir Peygamber'dir.
Önceleri çevresinde eşi az bulunan büyük bir zengindi. Yine bir
Peygamber sülâlesinin torunu olan babasından kendisine büyük bir miras
kalmıştı. Sürü sürü koyunları, kervan kervan develeri ve bir o kadar
sayıda katır ve eşekleri vardı. Civardaki en verimli tarlaların ve
çayırların sahibi de kendisi idi.
Öyle iken dünyanın servet ve zenginliğinde zerre kadar gözü yoktu.
Dünya malının yine dünyaya kalacağını; servet ve zenginliğe aldananın
hem dünyada hem de âhirette sefil olacağını iyi biliyordu. Zenginliği
ile olduğu kadar benzersiz cömertliği ile de ün ve şöhret salmıştı.
Kimsesiz yetimlerin öz babası, dulların koruyucusu ve yoksulların
kayırıcısı idi. Civardaki bütün dara düşenler ve geçimini temin
edemeyenler onun varlıklı kapısına başvururlar ve sayıları ne kadar çok
olursa olsun hiçbirinin eli boş dönmezdi. Zengin ve cömert Eyyûb'ün
çoluk çocuğu da kalabalıktı. Üç tane karısı ve on dört tane çocuğu
vardı. Şeytan Eyyub (a.s.)'ın zengin servet ve malına rağmen dünyaya
gönül vermemesine, varlığını ve malını Allah'ın adamış olmasına karşı
çıldırtıcı derecede kıskançlık duyuyordu. "Eyyub (a.s.) hem bu
dünyasını hem de öbür dünyasını kazanmanın sağlam yolunu tutmuştur. Ne
yapıp etmeli ve hiç olmazsa dünyalarından birini yıkmalı; hatta mümkün
olursa her ikisini de altüst etmeli" diye düşünüyordu.
Öte yandan yüce Allah (c.c.), lânetlik şeytanın neler düşündüğünü,
dosdoğru yola koyulmuş Eyyub'e ne benzersiz bir kıskançlıkla göz
diktiğini biliyordu. Bir gün şeytanın içindekileri dökmesi için ona
şöyle sordu; "Sevgili kulum Eyyub hakkında neler düşünüyorsun?" Şeytan
fırsatını bulmuştu; hemen cevap verdi; "Ne olacak! Eyyub ateşin
yakmakla bitiremeyeceği geniş bir servetin sahibidir. Zenginliğinin
hatırı ve malının elinden çıkmaması için sana bağlılık göstermekte ve
ibadet etmektedir. Malını yitirip rahatı ve saadeti elinden kaçsa bir
saatliğine bile sana bu günkü gibi bağlılık göstermesi mümkün
değildir."
Yüce Allah (c.c.) Peygamberlerinden biri olan Eyyub'u iyi tanımakta ve
yoluna bağlılığının dünya serveti ile uzaktan yakından ilgili
olmadığını kesinlikle bildirmektedir. Bu apaçık gerçeği, Allah'a karşı
gelmenin yolunun ilk koyucusu olan lânetlik şeytana da ispat etmeyi
diler, yukarıdaki iddialara cevap vermek üzere şöyle der; "Sen her
zaman olduğu gibi yine yanılıyorsun. Eyyub'un bana olan bağlılığı,
dünya hayatına kavuşmuş olması ile alâkalı değildir. Dünyadaki en
yoksul ve en çaresiz kullarımdan biri olsa O, yolunu
değiştirmeyecektir. Bunu iyi biliyorum, ama mademki sen tersini
düşünüyorsun, dediklerimin doğruluğunu sana da ispat edeceğim. Sevgili
kulum Eyyub'ü imtihana tabi tutacağım. O'nu, sahip olduğu servet ve
saadetinden iyice mahrum bırakarak çekilmez acıların kucağına atacağım.
Göreceksin, bakalım, eşsiz ve samimi kulluğunda bir değişiklik, bir
gevşeklik gösterecek mi?"
Yüce Allah'ın şeytana söylediği sözlerin arkasından gelen yıllar
Eyyub'un ardı arkası gelmez belâ ve felâket yılları oldu. Önce yaygın
bulaşıcı bir hayvan hastalığı bütün sürülerini ve kervanlarını göz
yumup açana kadar silip süpürdü. Durumu Eyyub Peygamber'e bildirmeye
geldikleri zaman O'nu namazlığın üzerinde diz çökmüş, biricik Allah'ına
yalvarırken buldular. Eyyub'un kâhyasına verdiği cevap gayet kısa
olmuştur; "Sürü ve kervanları bana veren Allah'tır. Şimdi alan da O, ne
yaparsa yerli yerindedir."
Arkasından beldeye çöken kavurucu bir kuraklık. Eyyub'un bütün
tarlarını verimsiz kum yığını haline getirdi. Allah'ın sevgimi
Peygamber'i bu afeti de eşsiz bir dayanıklılıkla karşıladı. İbadet ve
Allah'a bağlılığında zerre kadar eksiklik ve gevşeklik göstermedi.
Fakat felâketler Eyyub'u durmadan kovalıyor, tükenmek bilmiyordu. Bir
gün komşu evlerde ancak zararsız bir sarsıntı olarak duyulan bir deprem
evini, aile halkının üzerine yıkmış; üç karısından ikisi ile birlikte
bütün çocukları çöküntüler altında can vermişti.
Eyyub'un başına gelen felâketler bu kadarla da kalmadı. Dillere destan
olmuş servetini ve çoluk çocuğunu kaybettikten sonra ağır ve bulaşıcı
bir hastalığa da yakalandı. Yine de Allah'a bağlılıktan ve kesintisiz
ibadetten bir adım geri kalmadı. Yanında bir tek karısı kalmıştı.
Beraberce bir fakir kulübesine sağındılar. Servetinin bol olduğu
günlerde önünde saygı ile eğilen halk, birbirini kovalayan felâketlerin
sonunda çaresiz bir sefalete düşünce Eyyub'den iyice yüz çevirdiler.
Eyyub'un hastalığı günden güne ilerliyor ve vücudunu adım adım
tüketiyordu. Her tarafını kurtlar sarmıştı. Günün birinde komşuları,
kocasının yastığı başından ayrılmayan eşine başvurarak şöyle dediler;
"Eyyub'un hastalığı çok tehlikeli ve bulaşıcı bir hastalıktır,
Şehrimize yayılmasından endişe duyuyoruz. Onun için sen hemen kocanı
yanına alarak şehrimizi terket yoksa sizi zorla çıkaracağız."
Haberi duyan Eyyub (a.s.) bu felâketin karşısında da sabır ve
bağlılığını elden bırakmadı. Hemşehrilerinin dediklerine uyarak
kulübesinden ayrılmaya karar verdi. Sadık eşinin sırtında, doğup
büyüdüğü ve iyi günlerinde bütün hayatında saygı gördüğü şehrinden
ayrılarak yakınlardaki bir ormana sığındı.
Karsı şehirden getirdiği balta ile ağaç keserek içinde oturabilecekleri
bir kulübe yaptı. Eyyub (a.s.) yine ibadetine devam ediyor; olup
bitenler karşısında bir tek şikayet sesi bile yükselmiyordu. Halbuki
Peygamberlerin duası reddedilmezdi. Durumunun düzelmesi için bir defa
bile el kaldırıp Allah'ına yalvarsa duası kesinlikle kabul edilecek ve
tekrar eski günlerine dönecekti.
Fakat gönlünde Allah'tan gelen herşeyi hoşnutlukla karşılayan sarsılmaz
bir iman aydınlığı barındırıyordu. İşin sonu nereye varırsa varsın;
başına ne ölçüde çekilmez ve katlanmaz felâketler gelirse gelsin, şahsı
adına yüce Allah'ın işine karışmayı düşünmüyordu.
Hatta bir defasında karısı O'na "Sen büyük bir Peygambersin. Allah'a
yalvar da hiç olmazsa seni öldürücü hastalıktan kurtarsın" diye teklif
edince önce gücenmiş; sonra da eşine şu cevabı vermiş; "Ne yüzle
durumumdan şikayet edecek ve Allah'tan iyi günler dileyeceğim.
Zenginlik ve saadet için geçen seksen seneme karşılık üç dört yıldan
beri felaketli yıllar yaşıyorum. Felaketli yıllarım iyilik ve rahmet
içinde geçen günlerim kadar oldu mu ki ağzımı açmaya yüzüm olabilsin?"
Ağır ve devasız hastalık nihayet sabırlı Eyyub'ü artık bitirmek üzere
idi. Vücudunu tarayan kurtlar her yanını tüketmiş, sadece kalbi ile
dili kalmıştı. Artı yenecek bir tarafı kalmadığı için kemik kalıntısı
haline gelen vücudunu terk eden kurtların ikisi dili ile kalbine
saplanmıştı.
O, ana kadar hiçbir insanoğlunun eşini gösteremeyeceği bir sabırla
başına gelen felâketlere katlanan Eyyub (a.s.) kalbi ile dilini kurtlar
sarınca gözyaşları dökerek Allah'a şöyle sesleniyordu:
"Yüce Allah'ım. Şu ana kadar başıma gelenler halkın düşüncesine göre
her ne kadar ağır felâketler idiyse de benim umurumda değildi;
hiçbirini sana karşı şikayet etmemi gerektirecek sebepler olarak
görmedim. Başıma ne gelirse gelsin sana karşı taşıdığım imanla
aydınlanan bir kalbim ve her an seni zikreden bir dilim vardı. Bu iki
âzâ ile sana karşı olan kulluğumu yerine getirebiliyordum.
Ama şimdi kurtlar bu âzalarıma saldırdılar. Onlardan da mahrum kalırsam
sana karşı beslediğim imanı nerede taşıyacak ve seni neyle anacağım. Şu
andaki derdim ve gözyaşlarım bu yüzdendir."
Bunun üzerine imtihanı tam bir başarı ile bitiren Eyyub'e yüce Allah
(c.c.) önce sıhhatini sonra da daha evvel elinden çıkan servet ve
evlâtlarını geri vererek onu eski rahat günlerine döndürdü.
Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor:
"Eyyub'un duasını kabul ettik. Üzerinden belâ ve musibetleri savdık.
O'na (önce sıhhatini sonra da daha evvel) elinden çıkan servet ve
evlâtlarını geri verdik. Üstelik de daha da çoğaltarak tarafımızdan
nimet verdik. Bütün bunları Allah'a ibadet edenlere öğüt (ve ibret)
olsun diye yaptık." (Enbiya, 84)
Yüce Allah (c.c.) cümlemizi belâ ve
musibetlere karşı sabırla katlanan
kullarından eylesin, âmin...
Mürşidin Hikmeti
Hikâye
olunduğuna göre, Van'ın Gürpınar kazasından bir zat, Nehrî
kasabasına
gelerek Tâhâ'l-Hakkârî hazretlerine talebe olmak istedi. Nihayet ısrarı
ve
muhabbeti sebebiyle kendisine mânevî ders tarif edildi ve bir tesbih de
hediye
olarak verildi. Büyük bir sevinçle memleketine döndü. Derslerine şevkle
devam
ediyor, gönlü huzur ve feyizle doluyordu.
Bir
gün hayvanlarına kurt saldırmış, büyük bir kısmını telef etmişti.
Şeytan:
"-Bu
hocaya bağlanmak sana yaramadı, uğursuz geldi." diye vesvese
verdi.
Gün
geçtikçe bu vesvese giderek artıyordu. Nihayet bu tâlihsiz talebe
aldığı
dersi bırakmaya karar verdi. Tâhâ'l-Hakkârî hazretleri'nin huzuruna
vararak,
verdiği dersi artık bıraktığını söyledi. Daha önce kendisine hediye
ettiği
tesbihi de geri iade etti.
Aradan
yıllar geçmişti. Bir öğle vaktiydi. Tâhâ'l-Hakkârî hazretleri
namaza
kalkarken, birden mübarek ellerini heybetle uzatıp:
"-Def
ol, yâ mel'ûn!" dedi ve sonra namaza başladılar.
Namazdan
sonra halîfelerinden biri:
"-Efendim,
mübarek ellerinizi uzatmadaki hikmet ne idi?" diye sordu.
O da:
"-Bir
zamanlar, bizi seven bir mürîdimiz vardı. Ölüm döşeğinde
yatıyordu.
Şeytan ona musallat olmuş, îmânsız gidecekti. Yanından şeytanı kovduk,
imanla
göçtü, elhamdülillâh." dedi.
Halîfesi
devam ederek:
"-Efendim,
çok affedersiniz! Bir gün sizinle beraber otururken biri
gelmişti. Verdiğiniz dersi artık bıraktığını söyleyerek, hediye
ettiğiniz
tesbihi de geri vermişti. Acaba bu, o adam mıydı?" diye sordu.
Tâhâ'l-Hakkârî hazretleri de cevap verdi:
"-Evet,
o adamdı. Bir zamanlar bize muhabbeti vardı. Bu muhabbeti
sebebiyle ona vefâkâr davrandık."
Kübra Ersan,
Şebnem Dergisi
Nuh (a.s) ve Şeytan
Nuh (a.s) asma kökleri
dikmiş, geniş bir üzüm bahçesi meydana getirmek istiyordu. Fakat
diktiği kökler bir türlü yeşermek bilmiyordu. Nûh (a.s), "Acaba neden
yeşermiyor?" diyerek tasalanıp dururken bir gün kendisine yaşlı bir
ihtiyar kıyafetine bürünerek lânetlik şeytan çıkageldi ve "Ey Allah
elçisi!" dedi. " Eğer bağının yeşererek üzüm vermesini istiyorsan
izin ver de bütün asma köklerinin diplerine şu yedi hayvanı keserek
kanlarını akıtayım ."
Bağının yeşerip de çil çil üzümler vereceğini duyan Nûh Peygamber,
"bildiğiniz gibi yapın" diyerek şeytana izin verdi. Şeytan da şu yedi
hayvanı kesti:
Arslanı
Ayıyı
Kaplanı
Çakalı
Köpeği
Horozu
Tilkiyi
İşte bunların kanlarını asmaların köklerine bir bir döktükten sonra,
bağ yeşerdi ve üzüm verdi. Böylece şeytanın ileri sürdüğü iddiası
yerine gelmiş oluyordu. Daha önce tek renkte olan üzümler adı
geçen hayvanların kanlarıyla sulandıktan sonra tam yedi renge
bürünmüşlerdir .
İşte o yüzdendir ki içki kullanan kimsede şu yedi karakteri
görmekteyiz. Her içki içen kimse sarhoşken; kendini aslan gibi cesur,
ayı gibi kuvvetli, kaplan gibi öfkeli (kükremiş) , çakal gibi
konuşkan (uluyan) köpek gibi kavgacı (hırlayıcı) ,
tikli gibi kurnaz ve intikamcı, horoz gibi ötücü hisseder.
Hayatül Kulub
Peygamberimizle Şeytan
İki cihan güneşi Peygamberimiz (s.a.v.)
bir gün Şeytan'la mescit kapısında karşılaşınca ona:
style="font-family: cambria;">
"Ey Şeytan! Burada ne
yapıyorsun?" diye çıkışır.
Lânetlik Şeytan
ise, verdiği cevapta,
"Mescidin içine girip
namaz kılan falanca adamın namazını bozmak istiyorum, fakat uykuda
yatmakta olan filan kişiden korkuyorum" diyerek hainane plânını ortaya
döküverir.
Sevgili Peygamberimiz
(s.a.v.) bu defa da şu ince noktayı anlamak için şu soruyu sorar;
style="font-family: cambria;">
"Ey Şeytan, Rabbine
karşı ibadet eden, O'na yalvarıp yakaran o namaz kılan müminden
korkmuyorsun da, herşeyden habersiz uyuyan o kişiden niye
sakınıyorsun?"
Şeytan şöyle cevap
verir:
"Mescitte namaz kılan mümin, cahil bir kimse. O yüzden onu yanıltmak ve
namazını bozmak kolay. Fakat uykuda bulunan kişi, âlim bir zattır.
Namaz kılanın, namazını bozduğumda, âlimin hemen yetişip
düzelteceğinden korkuyorum."
Şeytan ile Hz. İsa (a.s)
Hz.
İsa (a.s) yarım kerpici başının altına koymuş, yatıp uyumuştu. Uyanıp
gözlerini açtığında İblis'i başında bekler buldu. Ona.
-
A melun başımda ne bekliyorsun? diye sordu.
İblis
ona dedi ki:
-
Başının altına koyduğun benim kerpicim. Bütün dünya benim malım
olduğuna göre, bu kerpiç parçası da benim malımdır demektir. Madem ki
malımı kullanıyorsun bana ortak oldun demektir.
Hz.
İsa (a.s) kerpici başının altından aldı, fırlatıp attı. Yeniden uyumaya
niyetlendi. İblis de savuştu gitti.
Ey
dünya dertleriyle üzülen, ip gibi eğilip bükülen adam!
Madem
sonunda herşeyi arkanda bırakıp gideceksin, açgözlülük yapmanın,
durmadan mal yığmanın ne âlemi var?
Kaynak: Mantıku't
Tayr, Feridüddin
Attar
Şeytan ile oduncunun döğüşü
Odunculukla hayatını
kazanan bir
zat
vardı. Allah'a karşı kulluk" vazifesini yapar, kimsenin ekşisine
tatlısına karışmazdı. Bu zahit kişinin bulunduğu köyün yakınında bir
köy daha vardı, onlar da dağda kutsal diye kabul ettikleri bir ağaca
taparlar, ondan meded beklerlerdi.
Oduncu, bir gün:
«Şunların Allah
diye
taptıkları ağacı kesip odun edeyim, pazarda satarak ekmek parası
kazanırım; hem de, bir kavmi Allah'a isyandan kurtarmış olurum» diye
düşünerek Allah rızası için ağacı kesmeye karar verdi.
Dağa doğru giderken
karşısına
acaip
suratlı pis bir adam çıkarak nereye gittiğini sordu. Oduncu:
- Halkın Allah diye
taparak
Allah'a
isyan ettikleri ağacı kesmeye gidiyorum, dedi. Adam, oduncuya:
- Ben şeytanım... O
ağacı
kesmene
müsaade etmiyorum, deyince zahit oduncu, şeytana çok kızmıştı.
Öldürmek için hücum
ederek yere
yatırdı
ve üzerine oturup hançerini boğazına dayadı.
Şeytan zahide:
- Ey zahid, sen beni
öldüremezsin.
Allah bana kıyamete kadar müsaade etmiştir. Fakat gel o ağacı kesme,
seninle anlaşalım. Ben sana her gün bir altın vereyim, sen de ağacı
kesmekten vazgeç. Hem el ağaca tapıyormuş, günah işliyormuş senin
neyine gerek, altınını al işine bak, dedi.
Adam şeytanı
bırakmıştı. Şeytan
adama,
akşam yatıp sabahleyin yastığının altına bakmasını söyledi ve anlaşarak
ayrıldılar.
Adam ağacı kesmekten
vazgeçip,
evine
dönmüştü.. Akşam yatıp sabahleyin yastığının altına baktığında, altını
gördü. Memnun olmuştu, ikinci gün oldu. Fakat bu sefer şeytan altını
koymamıştı. Adam kızıp baltasını aldığı gibi dağa ağacı kesmeye gitti.
Fakat yolda yine şeytanla karşılaştılar. Adam şeytana iyice kızmıştı.
Görünce:
- Seni sahtekâr
seni, kandırdın
değilmi
beni?., diyerek üzerine hücum etti.
Fakat evvelkinin tam
tersine bu
sefer
şeytan adamı tuttuğu gibi altına aldı. Adam şaşırmıştı. Bu nasıl hâl
der gibi şeytanın yüzüne bakıyordu. Şeytan:
- Hayret ettin değil
mi? Niçin
bana
yenildiğinin sebebini söyleyeyim: Dün sen Allah rızası için ağacı
kesmeye gidiyordun. Seni değil ben, dünyadaki bütün şeytanlar bir araya
gelsek yine yenemezdik. Lâkin şimdi Allah rızası için değil de, sana
altını vermediğim için kızdığından gidiyorsun, işte o yüzden bana
mağlup oldun ve sana ağacı kesmene müsaade etmeyeceğim, dedi.
Kaynak:
Büyük Dini Hikayeler, Osmanlı Yayınevi
Şeytan ve Elinde Bir Bardak Su
Allah dostlarından Ebû
Zekeriyya hasta döşeğinde ölümle pençeleşiyordu. Yakın dostlarından
biri kendisine "Lâ ilahe illallah, Muhammedün Resûlullah! (Allah'tan
başka ilah yoktur, Muhammed O'nun kulu ve elçisidir.)" sözlerini telkin
etmek istedi. Bir etti, iki etti, üç etti. Ebu Zekerriya her defasında
söylemeyi reddediyordu.
Bu durum karşısında yakın dostu Ebu Zekerriya'nın son nefesinde imansız
gideceğinden korktu ve endişeye kapılmıştı. Bütün bir ömrünü Allah'a
ibadet ve taat etmekle geçiren böylesine bir kimsenin şimdi hasta
döşeğinde ölüm ile pençeleşirken Kelime-i Tevhid getirmemesine bir mana
veremiyordu. Şeytanın bir kandırışına mı yenilmişti yoksa? Veyahut da
yüce Allah'ın tecellisi karşında mı idi?
Bir müddet kafası bu düşünceler içinde çalkalanan dost baktı ki Ebu
Zekerriya sanki kafasında resmi geçit yapan düşünceleri okuyormuş gibi
bir aralık gözlerini açarak,
- Bana bir şey mi dediniz? diye sordu.
Orada bulunanlar.
--"Evet, üç defa şehadet getirmeni söyledik, her defasında reddettin. O
yüzden büyük bir endişeye düştük." diye cevap verdiler.
Bunun üzerine Ebu Zekerriya şu olayı anlatmaya başladı:
"Lanetlik şeytan elinde su bardağı ile gelmişti: Sağ yanıma dikilmiş
elinde suyu göstererek "içecek misin?" diye soruyordu. Karşılınğında
ise, "İsa, Allah'ın oğludur" dememi istiyordu. Reddettim. Sonra sol
yanıma geçip dikildi. Yine aynı hareketleri tekrarlayarak "İsa,
Allah'ın oğludur" cümlesini söylememi istedi. Yine reddettim. Üçüncü
olarak "La ilahe (Allah yoktur)" diye söyledi, yine reddettim. Böylece
her çareye başvurarak tam manasıyla yoklamasını yapıp da müspet bir
netice alamayınca elindeki suyla dolu bardağı yere çarptı ve sıvışıp
gitti. İşte gerçekte ben sizi değil, onu reddediyordum."
Ardından da Şehadet getirerek ruhunu teslim eden Ebu Zekerriya gülen
bir çehreyle Cennete yolculuk ettiğini müjdeliyordu.
Yüce Allah (c.c.) cümlemizi kendisini İslam'ın hizmetine vererek
Cennetlik olan kullarından eylesin, amin...
Ermişlerden Osman Efendi, Seçme Dini Hikayeler, Seda Yayınları
Şeytana Taş Çıkartan Adam
Adamın biri çölde tek
başına koyulmuş giderken lânetlik şeytan da insan kılığına bürünerek
ardından yetişir ve kendisine yol arkadaşlığı teklif eder.
Adam ile şeytan yollarına devam ederlerken vakit bir
hayli ilerler, akşam olur, gün batar, sabah olur gün doğar. Lânetlik
şeytanın kafası önemli bir noktaya takılır. Bakar ki adamda ne sabah,
ne öğle, ne ikindi, ne akşam, ne de yatsı namazı. Hiçbirini kılmıyor.
Artık yol yürümekten yoruldukları için bir yerde konaklamak üzereyken
şeytan ayrılarak koşmaya başlar. Şaşırıp kalan adam ardından, "Nereye
gidiyorsun böyle beni yalnız bırakıp da" diye haykırır.
Bunun üzerine şeytan duraklayarak adama şu ibret dolu
cevabı verir:
- Arkadaş, ben ömrümde bir defa Allah'a karşı geldim. O
yüzden kovuldum. Fakat sen günde beş defa karşı geliyorsun. Korkarım
Allah (c.c.) gökten taş yağdırır da bana da isabet eder.
Şeytan'ı İmtihana Çeken Mümin
İlk zamanlarda lanetlik şeytan insanlar
arasında öz çehresiyle serbestçe dolaşabiliyordu.
style="font-family: cambria;">
Bir
gün gerçek mü'minlerden biri yanına yaklaşarak şeytanı denemek istedi.
Mü'min,
- Ey Şeytan, ben seni çok seviyorum. Aynı senin gibi olmak için
ne yapmak gerek? Bana söyler misin?" diye söze girişti.
Lanetlik şeytan
bir av yakaladığından emin söze başladı. Önce,
- Hayret! Bugüne
kadar benim gibi olmak isteyen bir kişiyle karşılaşmamıştım. Sen nasıl
istiyorsun bunu? Ne mutlu sana! Seni candan tebrik ederim, dedi.
style="font-family: cambria;">
Sonra da kendisi gibi
olabilmenin yolunu şöyle gösterdi:
style="font-family: cambria;">
- İlk işin namazı terk
etmek olacak. Sonra da eğriye, doğruya boyuna yemin edeceksin.
style="font-family: cambria;">
Bütün
bunları can kulağıyla dinlemiş görünen mü'min ortaya atılarak,
- Ey Şeytan! Ben Allah'a namazımı terk etmeyeceğim, asla dilimi
yemine alıştırmayacağım diye erkek sözü verdim. Sözümden beni kimse
caydıramaz, dedi.
style="font-family: cambria;">
Birden oltaya
düşürülerek kandırma ve avlama
usulleri meydana çıkarılmak istendiğini anlayan şeytan başına kaynamış
su dökülmüş gibi şaşırıp kaldı. Bunun üzerine lanetlik şeytan:
style="font-family: cambria;">
- Şimdiye
kadar senden başka kimse beni tuzağa düşürüp de insanları nasıl
kandırıp avladığımın usullerini öğrenememiştir. Fakat bundan böyle öz
çehremle insanlar arasında dolaşmıyacağım ve hiç kimseye de kandırma
metodlarını açık etmeyeceğim, diye and içti.
{Kenzül Ahbar}
Şeytan'ın hilesi ve Zeus
Şeytan,
şeytanlığını yapabilmek için, insanların zihnine girebilmek
için kendine hep bir yol arayıp bula gelmiştir...
Bir
zamanlar..., Allah'tan
sakınan, gece gündüz
ibadet
eden birçok kimse vardı.
Onlar Allah'ı
sever, Allah'da onları severdi. Allah onların dualarını
geri çevirmezdi.
Allah'ın bu sevdiği
seçkin kullarını insanlarda sever ve
sayardı.
Tabi
şeytan da
vardı. Ama
Şeytan'ın işi zordu. İnsanoğlunun ayağını kaydırmak zordu. Bu salih
kullar yoluna engeller koyuyor, doluya koyuyor almıyor, boşa koyuyor
almıyor du. Şeytanlık bayağı zordu, acınacak hali vardı İblis'in
oğlunun.
Ama şeytan bu durur mu? Durmaz tabi... Düşündü düşündü,
yılları düşünmekle geçti ve bir gün fırsatını buldu.
Bu
Allah
dostları, halk tecelli edip vefat etmeye başlayınca, Şeytan balkarki
engeller kalkmaya başlamıış, halkın içine
girebiliyor. O da her fırsatta onların içine girmiş ve her
fırsatta onlara Allah dostlarını hatırlatmaya başlamış...
-
Şunu, şunu
nasıl bilirdiniz?
-
Allah
Allah. Sorduğun soruya bak. Nasıl bileceğiz? Onlar
Allah'a
çok bağlıydılar. Duaları geri çevrilmezdi.
-
Onlara ne
kadar üzülüyorsunuz?
-
Çok çok..
Tarifi mümkün değil.
-
Öyleyse
onları görmek isterdiniz değil mi?
-
Hemde
nasıl!
-
Niçin
onlara hergün bakmıyorsunuz?
- Ne demek
istiyorsun? Hiç
mümkün
olabilir
mi? Onlar vefat ettiler,
aramızdan ayrıldılar.
-
Siz de onların resimlerine bakın!
Şeytan'ın
bu
sözleri halkın beğenisini toplar.
Bunun
üzerine o salih
insanların resimlerini yaparlar ve hergün o resimlere bakmaya
başlarlar
böylece ayrılık özlemlerini giderirler...
Zamanla
resimlerden heykellere
geçerler...
Bunları
evlerine ve mabetlerine kadar her yere koyarlar...
Resim
ve
heykelleri ilk yapan bu insanlar Allah'a ibadet ediyorlar.
O'na ortak koşmuyorlardı.
Bu
heykellerin taştan yapıldığını, yarar ve
zararı
olmadığını biliyorlar, ancak gene de saygı gösteriyorlardı.
Gittikçe
heykeller
çoğaldı. Heykellerin çoğalmasıyla saygıda çoğaldı.
Heykellere
saygı ve
bağlılık gösterisinde bulunmak moda oldu. Öyle olduki, salih bir kimse
vefat edince, hemen heykelini yapmak bir görev haline geldi.
Nesiller
geldi nesiller gitti.
Çocuklar
torunlar babalarının ve dedelerinin
heykellere tavırların görmüş, onların önünde başlarını eğdiklerini,
saygı
duruşunda bulunduklarını görmüşlerdi.
Boynuz
kulağı geçer misali,
çocuklar
saygıda babalarınıda geçtiler, secde etmeye, ihtiyaçlarını heykellerden
istemeye başladılar.
Bu
arada heykeller için kurban kesmelerde
başlamıştı.
Sonunda
heykeller putlaştı. İnsanların ihtiyaçlarını gideren tanrılar
olarak kabul görmeye başladı. İbadet artık onlaraydı. Şeytan'ın
tuzağına
düşülmüştü.
...ve
sonraları tanrılaştırılan Zeus bile Hz. İdris'in Atina'ya Tevhid
inancını tebliğ etmesi ve halkı çok tanrıcılığın parçaladığı ahlâkî
yozlaşmadan kurtarması için gönderdiği valiydi.
Şeytanın malı
Gafil
bir adam
bir şeyhin kapısına vardı, Şeytan'dan bir hayli şikayetçi oldu.
"Şeytan
beni yoldan çıkartıyor. Beni kandırıp dinimi, ahiretimi mahvediyor. "
dedi.
Şeyh
de ona dedi ki:
"Ey
genç adam, senden az önce şeytan gelmişti buraya. O da senden bıkmış,
usanmış. Ona yaptığın zulümleri anlatıp şikayet ediyordu. Diyor ki:
"Dünyanın
hepsi benim malımdır. O benim malıma göz koymaya, kendi mülkümü
elimden almaya çalışıyor. Ben de bu yüzden onun dinine saldırıyorum.
Bana zararı olmayan, malıma göz dikmeyen adamla benim ne işim olsunki!"
Mantıku't
Tayr, Feridüddin Attar
Şeytanın pisliği
Cüneyd-i
Bağdâdî'nin
talebelerinden biri şeytanın vesvesesine kapılıp;
"Artık ben kemâle geldim. Sohbete devâm etmeme lüzum kalmadı." deyip
kendi başına bir yere çekildi.
Benlik ve gururundan dolayı şeytânî bir
rüyâ gördü. Rüyâsında, bağlık bahçelik içinde güzel nehirler ve çok
lezzetli yemekler yediğini gördü. Bu rüyâyı hakîkat zannedip, kibiri
daha da arttı ve bu hâlini arkadaşlarına anlattı. Onlar da Cüneyd-i
Bağdâdî'ye arzettiklerinde, Cüneyd-i Bağdâdî çok üzüldü ve anlatılan
kimsenin yanına gitti. Baktı ki o kimseyi şeytan aldatmış, Ona;
"Seni
bu gece Cennet'e götürürlerse, Cennet'e vardığında üç defâ Lâ havle
oku." buyurdu. Hakîkaten o kimseyi rüyâsında Cennet'e götürdüler. O
kimse Cennet'e vardığında üç defâ Lâ havle okudu. Gördüklerini ve
kendisinde hâsıl olan şeytânî hâllerin hepsini unuttu. Bir anda
kendisinin pislik ve çöplük içerisinde olduğunu gördü.Uyandığında
gördüklerini hatırladı ve içine düştüğü hatâyı anladı. Çok pişman olup
tövbe etti ve Cüneyd-i Bağdâdî'nin elini öptü. Sohbetlere devâm edip,
talebeler arasındaki yerini aldı.
Hazret-i Cüneyd-i Bağdâdî buyurdu ki:
"Herkese bir mürşid-i kâmil lâzımdır. Aksi halde mel'ûn şeytan gelip
kendisine musallat olur ve insan maazallah ona tâbi olur."
Evliyalar
Ansiklopedisi, İhlas
Yayınları
Şeytanla Savaş
Horasan’da bir genç
vardı.
Gönlü ilim aşkıyla mum gibi yanıyordu. Iraka gitmiş, ilim peşinde bir
hayli
koştuktan ve bir çok şey öğrendikten sonra memleketine dönmek üzere
hazırlanmıştı. Adeta sevincinden köpürüp taşıyor, kendisini bir kelebek
kadar
nazlı görüyordu. Tam bu ana ariflerden biri ile karşılaştı. Gönlü yüce
arif onu
denemek için: