Hikayeler

Dini Hikayeler Külliyatı

Dini hikayeler, dua hikayeleri, Hızır hikayeleri, hidayet öyküleri ve daha fazlası — İslami geleneğin en güzel 400+ hikayesi tek sayfada.

🕌 Hikayeler

Biriz.biz'den derlenen bu koleksiyonda İslami geleneğin en güzel hikayelerini bulacaksınız. Dini hikayeler, dua hikayeleri, Hızır hikayeleri, hidayet öyküleri, namaz, oruç, ölüm ve şeytan hikayelerinden oluşan toplam 463 hikaye sekiz kategoride sizlerle.

💡
Nasıl Kullanılır?

Hikaye başlığına tıklayarak içeriği açın. Arama kutusunu kullanarak istediğiniz hikayeyi hızlıca bulun.

463 hikaye arasında arama yapın

Aramanızla eşleşen hikaye bulunamadı.

Dini Hikayeler (363 hikaye)

Abdestsiz Nöbet Tutmam

Sultan

İkinci Abdülhamid Han

zamanında, Sarayda gece gündüz nöbet tutan

hassa askerleri vardı. Bu nöbetçilerin geleneksel olarak

geceleyin bir

seslenişleri yankılanırdı etrafta:


- Kimdir o?


- Kim var orda?..

Hiç kimse yoktur ama onlar sanki birilerini görüyormuş

gibi,

belli aralıklarla hep seslenirlermiş... Böylece devamlı uyanık

durduklarını ve

vazife başında olduklarını duyururlarmış. Ayrıca bu askerler her saat

başı

nöbeti başka arkadaşlarına devrederlermiş. Bir gece, yine

nöbet yerinden sesler

duyar Padişah:


- Kimdir o?


- Kim var orda?..


Aradan 1 saat

geçmesine rağmen, yine aynı ses bağırır:


- Kimdir o?

- Kimdir var orda?..


Padişah'ın

dikkatini çeker. Bu ses, bir saat geçtiği halde

değişmemiştir.

Halbuki her saat başı nöbetçi değişmelidir. Bir müddet

bekler ve tekrar sese

dikkat kesilir. Hayret, ses önceki sestir. Nöbetçi

niçin değişmemiştir? Sultan

Abdülhamid Han, hemen ilgilileri çağırtır ve durumu

öğrenmek istediğini söyler.

Çünkü kendisine karşı düzenlenmiş müthiş bir

bombalı suikasttan kıl payı

kurtulmuştur. Ve bu olay daha çok yenidir. Acaba yine bir Ermeni

oyunu mu

tezgâhlanıyor?


Biraz sonra saatinde değişmeyen

nöbetçi, Padişah'ın huzurundadır. Heyecan ve

korku ile yüzü yerde beklemektedir.


Padişah sorar:


- Sen kaç

saattir nöbettesin?


- Bir

buçuk saate yaklaştı, Hünkârım.


- Niçin

saat başında vazifeni devretmedin?


-

Hünkârım, benden sonraki arkadaş rica etti, onun yerine de

nöbet tutuyorum.


- Niçin?

Neden usulü çiğniyorsun?


O yiğit

Mehmetçik utançla indirir mübarek başını.

Ürkekliği iyice artar,

söylemek istemez. Fakat Padişah'ın ısrarı üzerine şöyle

konuşur:


- Padişah'ım, benden

sonraki

nöbetçi ihtilâm olmuş. "Ben bu halde iken

Halife-i Müslimîn'in korunmasında vazife alamam. N'olur, sen

benim yerime de

nöbet tut, sonra da ben senin yerine tutarım" dedi. Ben de

kabûl ettim.


Mehmetçiğin bu inceliği

Sultan

Abdülhamid Han'ın çok hoşuna gider. Sabahleyin

hemen gusülsüz nöbet tutmayan askeri huzuruna getirtir.

Geceki davranışından

duyduğu memnuniyetini ifade eder.


Abdestsiz Süt Vermedim

Ahmed-i Bîcân bir gün,

Gelibolu'nun en

büyük câmisinde vâz veriyordu. Herkes huşû içinde söylenenleri

dinliyordu.


"Kardeşlerim! İnsanı

Rabbinden

uzaklaştıran perdelerin en büyüğü, kalbi öldürmek, karartmaktır. Kalbin

ölmesine kararmasına sebep de dünyayı sevmektir. Bir hadîs-i kutsîde

buyruldu ki:"Ey Âdemoğlu! Kanâat et zengin ol. Hasedi terket, râhat ol!

Dünyâyı terket, dînin halis olsun."


Kim gıybeti terkederse,

Allahü teâlâya

karşı olan sevgisi çoğalır. Kim az ve doğru konuşursa, aklı tam olur.

Kim aza kanâat ederse, gerçekten Allahü teâlânın ahdine inanmış olur.

Kim dünyâ için kaygılanırsa Allahü teâlâdan uzaklaşır."


Ahmed-i Bîcân hazretleri vâz

ettiği

kürsüden bir ara başını kaldırdı. Câminin giriş kapısında ağabeyini

gördü. Ayakta bekliyor ve kendisine tebessüm ediyordu. İçeri girip bir

yere oturmamasına hayret etmişti. Sonra mânevî bir huzurla vâzına devâm

etti. Ağabeyinin bu şekilde beklemesi bir türlü aklından çıkmıyordu.


Akşam annesi ile sohbet

ederken bu

aklından çıkmayan şeyin sebebini öğrenmek istedi ve; "Anneciğim! Bugün

dikkatimi çeken bir şey oldu. Vâz ederken ağabeyim câmi kapısında

durmuş, bana bakıyor ve tebessüm ediyordu. Ama içeri girip oturmadı.

Sebebini ondan bir suâl eylesen." dedi. Evlâdını kıramayan anne ertesi

gün büyük oğlu Muhammed Bîcân'a giderek sohbet arasında kardeşinin vâzı

arasında niçin câmiye girmediğini sordu. O da; "Kardeşim âlim, ârif

biridir. Hâcı Bayram-ı Velî hazretlerini görünce bir başka Ahmed oldu.

Sözleri hikmet dolu. Gönülleri alan, ruhları cezbeden bir üslûbu var.

İlminden, irfânından istifâde edenlerin sayısı belli değil. Ben de

mübârek sözlerini dinlemek için gitmiştim. Meleklerin kanatlarını

sererek vâzını dinlediklerini gördüm. Basmamak için içeriye girmedim."

dedi.


Bu duruma çok sevinen annesi,

eve dönerek

durumu küçük oğlu Ahmed-i Bîcân'a anlattı. Ahmed Bîcân sevineceği yerde

durgunlaştı. Bunu fark eden annesi sebebini sorunca; "Ağabeyim

melekleri gördüğü hâlde ben niçin göremiyorum, acabâ sebebi nedir?"

dedi. Annesi hiç beklemediği bu soru karşısında şaşırdı. Ahmed-i Bîcân

hazretleri sonra ilâve etti; "Anneciğim bunun sebebini senin bilmen

lâzım. Biraz düşün bulacaksın." dedi.


Annesi bir süre düşündükten

sonra yaşlı

gözlerle oğluna; "Sen henüz süt emme çağında idin. Namaza durmuştum. O

esnada komşularımdan bir hanım geldi. Sen ağlamaya başladın. Selâm

vermeme de az kalmıştı. Kadıncağız ağlamayasın diye seni emzirmeye

başladı. Selâmı vermemle birlikte mâni oldumsa da sen bir kaç yudum

almıştın. Sonra sordum hanım abdestsiz imiş. Ben seni hiç abdestsiz

emzirmedim. Her halde sebebi odur." dedi. Ahmed Bîcân; "Doğru

söyledin." dedi.


Abid Kadınla Recep Ayı

Vakti

zamanında bir kadın vardı. Zamanını devamlı olarak

Kâbe'de ibadet etmekle geçiriyordu. Recep ayı girdiğinde de, Allah'a

olan

sonsuz sevgi ve saygısını dile getirmek için, günde on bir defa ihlâs

sûresini

okuyordu. Ayrıca Recep ayına karşı beslediği saygısını ifade için de

atlas

elbisesini çıkarıp, en değersiz elbisesini giyiyordu.


Abid

kadın bir Recep ayında hasta düştü. Çok sevdiği oğluna da öldüğü

takdirde

kendisini üzerindeki değersiz elbisesiyle defnetmesini vasiyet etti.


Nihayet

kadın bir gün ruhunu teslim edip bu fani âlem veda etti. Oğlu, sanki

annesinin vasiyeti yokmuş gibi, ötekine berikine gösteriş olsun diye,

annesini

en şık ve pahalı elbisesiyle defnederek onun son sözünü yerine

getirmedi.


Ölümünden

sonra bir gece rüyasında annesini gören oğlana annesi, "Sevgili

oğlum, niye vasiyetimi tutmadın? Ben senden razı ve hoşnut değilim"

diye

şikâyette bulunuyordu.


Sabah

uykudan uyanan oğlan gece rüyasında gördüğü annesinin vasiyetini yerine

getirmek üzere alelacele kabri başına varıp da kabrini açtığında baktı

ki,

annesi yok. Hayretten dona kalıp iki gözü iki çeşme hüngür hüngür

ağlamaya

başladı. Ama nasıl ağlıyordu, sormayın. Üstünü başını yolarak.


Tam

bu sırada bir ses duydu. Sesin sahibi şöyle diyordu: "Ey kulum, sen

bilmiyor musun ki Recep ayını oruç tutarak geçiren kimseleri biz,

kabrinde tek

başına yalnız bırakmayız."


Zübdetül

Vaizin

Adak

Padişahlar

meclisinin kandili Sultan Mahmut Gazne'den kalkıp Hintlilerle savaşa

gitmişti.

Hintlilerin

pek kalabalık olan ordularını görünce canı sı­kıldı, şaşırdı. O adil

sultan bir

adakta bulundu; "eğer" dedi, "Bu orduyu yenebilirsem, elde

edeceğim bütün ganimetleri yoksullara dağıtayım." Nihayet savaş bitti.

Sultan Mahmut galip gelmiş, sayısız ganimetler elde edilmişti. O kara

yüzlü

düşman bozulup dağılmış, ardına da bir parçasına bile kimse­nin değer

biçemeyeceği ganimetler bırakmıştı.

Sultan,

hemen adamlarından birini çağırıp dedi ki:

-

Bu ganimetleri yoksullara dağıt. Çünkü savaştan Önce Allah'a adakta

bulunmuştum. Şimdi bu adağımı yerine getirmem la­zım."

Herkes

itiraz etti,

-

Bunca mal, bunca altın değer bilmez bir avuç yoksula verilir mi? Ya

askere ver,

memnun olsun, düşmanına kinlenerek savaşa hazırlansın, ya da emret

hazi­ne ne

götürsünler" dediler.

Sultan

tereddüde düştü, düşünceye daldı. Adağımı yerine getirip yoksullara mı

dağıttırayım, yoksa dediklerini mi yapayım, diye şaşırdı kaldı. Tam o

sırada

Ebul Hüseyn denen zeki bin meczup ordunun içinden geçiyordu. Sultan

Mahmut onu

uzaktan görünce "hah" dedi, "Şu meczubu yanıma getir­teyim, ona

sorayım, ne derse onu yapayım. Çünkü o ne asker tanır, ne de sultan.

Söylenecek

sözü sakınmadan söyler."

Ebul

HÜseyn'i yanına çağırdı, olayı ona olduğu gibi anlattı.

Meczup

dedi ki:

-Sultanım

şimdi iki şeyden birini yap­mak gerek. Eğer bir daha Allah'a işin

düşmeyecekse

merak etme; bunların dediğini yap, adağını düşünme. Yok, bir za­man

gelecek,

yine işin ona düşecekse utan, onlara uyma sa­kın, adağını yerine getir.

Madem

Allah sana yardım etti, işini düze çıkardı; demek ki kendisine düşeni

yaptı.

Sana düşen iş nerde peki? Niçin sözünü yerine getirmiyorsun?

Sonunda

Sultan Mahmut ganimetin hepsini yoksullara dağıttırdı, sonu da adı gibi

Mahmut

oldu.

Mantıku't- Tayr, Kuş

Dili,

Feridüddin Attar

Adalet

İstanbul'un

fethinden sonra Hazreti Fatih bütün mahkumları serbest

bırakmıştı.

Fakat bu mahkumların içinden iki papaz zindandan çıkmak istemediklerini

söyleyerek dışarı çıkmadılar. Papazlar Bizans imparatorunun halka

yaptığı zülüm ve işkence karşısında ona adalet tavsiye ettikleri için

hapse atılmışlardı. Onlar da bir daha hapisten çıkmamaya yemin

etmişlerdi.

Durum

Hazreti Fatih'e bildirildi. O, asker göndererek, papazları huzuruna

davet etti. Papazlar hapisten niçin çıkmak istemediklerini Hazreti

Fatih'e de anlattılar. Fatih o dünyaya kahreden iki papaza şöyle hitap

etti:

-

Sizlere

şöyle bir teklifim var: Sizler İslam adaletinin tatbik edildiği

memleketimi geziniz, müslüman hakimlerin ve müslüman halkımın

davalarını dinleyiniz. Bizde de sizdeki gibi adaletsizlik ve zulüm

görürseniz, hemen gelip bana bildiriniz ve sizler de evvelki kararınız

gereğince uzlete çekilerek hâlâ küsmekte haklı olduğunu isbat ediniz.

Hazreti

Fatih'in bu teklifi papazlar için çok cazip gelmişti. Hemen Padişahtan

aldıkları tezkere ile İslam beldelerine seyahate çıktılar. İlk

vardıkları yerlerden biri Bursa idi... Bursa'da şöyle bir hadiseyle

karşılaştılar:

Bir

Müslüman bir yahudiden bir at satın almış, fakat hiçbir kusuru yok diye

satılan at hasta imiş. Müslümanın ahırına gelen atın hasta olduğu daha

ilk akşamdan anlaşılmış. Müslüman sabırsızlıkla sabahın olmasını

beklemiş, sabah olunca da erkenden atını alıp kadının yolunu tutmuş.

Fakat olacak ya, o saatte de kadı henüz dairesine gelmemiş olduğundan

bir müddet bekledikten sonra adam kadının gelmeyeceğine hükmederek

atını alıp ahırına götürmüş. Atını alıp götürmüş ama at da o gece

ölmüş.

Hadiseyi

daha sonra öğrenen kadı, atı alan müslümanı çağırtıp meseleyi şu

şekilde halletmiş:

-

Siz ilk

geldiğinizde ben makamımda bulunsa idim, sağlam diye satılan atı

sahibine iade eder, paranızı alırdım. Fakat ben zamanında makamımda

bulunamadığımdan hadisenin bu şekilde gelişmesine madem ki ben sebep

oldum, atın ölümünden doğan zararı benim ödemem lazım, deyip atın

parasını müslümana vermiş.

Papazlar

islam adaletinin bu derece ince olduğunu görünce parmaklarını

ısırmışlar ve hiç zorlanmadan bir kimsenin kendi cebinden mal tazmin

etmesi karşısında hayret etmişler.

Mahkemeden

çıkan papazların yolu İznik'e uğramış. Papazlar orada şöyle bir mahkeme

ile karşılaşmışlar:

Bir

müslüman diğer bir müslümandan bir tarla satın alarak ekin zamanı

tarlayı sürmeye başlar. Kara sabanla tarlayı sürmeye çalışan çiftçinin

sabanına biraz sonra ağzına kadar dolu bir küp altın takılmaz mı? Hiç

heyecan bile duymayan Müslüman bu altınları küpüyle tarlayı satın

aldığı öbür müslümana götürüp teslim etmek ister;

-

Kardeşim

ben senden tarlanın üstünü satın aldım, altını değil. Eğer sen tarlanın

içinde bu kadar altın olduğunu bilseydin herhalde bu fiata bana

satmazdın. Al şu altınlarını, der.

Tarlanın

ilk sahibi ise daha başka düşünmektedir. O da şöyle söyler:

-

Kardeşim

yanlış düşünüyorsun. Ben sana tarlayı olduğu gibi, taşı ile toprağı ile

beraber sattım. İçini de dışını da bu satışla beraber sana verdiğimden,

içinden çıkan altınları almaya hiçbir hakkım yoktur. Bu altınlar

senindir dilediğini yap, der. Tarlayı alanla satan anlaşamayınca mesele

kadıya, yani mahkemeye intikal eder. Her iki taraf iddialarını kadının

huzurunda da tekrarlarlar.

Kadı,

her

iki şahsada çocukları olup olmadığını sorar. Onlardan birinin kızı

birinin de oğlunun olduğunu öğrenir ve oğlanla kızı nikahlayarak altını

cehiz olarak verir.

Papazlar

daha fazla gezmelerinin lüzumsuz olduğunu anlayıp doğru İstanbul'a

Hazreti Fatih'in huzuruna gelirler ve şahit oldukları iki hadiseyi de

aynen nakledip şöyle derler:

- Bizler artık inandık ki,

bu kadar

adalet ve biribirinin hakkına saygı ancak İslam dininde vardır. Böyle

bir dinin salikleri başka dinden olanlara bile bir kötülük yapamazlar.

Dolayısıyla biz zindana dönme fikrimizden vazgeçtik, sizin idarenizde

hiç kimsenin zulme uğramayacağına inanmış bulunuyoruz, derler.


Büyük Dini

Hikayeler,

İbrahim Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi

Adalet ve Tevazu


Adetiniz Böyle Değil mi?

Adetiniz Böyle Değil mi?

Delinin

biri camiye girer, belli ki namaz kılacak. Ama

oturmaz, meraklı ve şaşkın gözlerle etrafı süzer-dolanır. Bir oraya,

bir buraya

her köşeye dikkatlice

bakar ve hızla çıkar gider.

style="text-align: start; widows: 1; word-spacing: 0px;">

Az

sonra

sırtında bağlanmış odunlarla tekrar gelir camiye ve tam namaza başlamak

üzere

olan cemaatle

birlikte saf tutar. Ama sırtındaki odunlarla güç bela bitirir namazını.

Eğilip

kalktıkça yere düşen odunlar, çıkardığı ses vs. derken, tabii cemaat de

rahatsız

olmuştur bu durumdan.

Nihayet biter namaz, bitmesine ama her kafadan bir ses çıkar. Herkes

kıpırdanmaya, adama söylenmeye

başlamıştır bile. İmama kadar ulaşır sesler, hafiften tartışmalar.

style="text-align: start; widows: 1; word-spacing: 0px;">

İmam

aynı

mahalleden, bilir az çok garibin halini, şefkatle yaklaşır meczubun

yanına ve

der ki:

“Oğlum

böyle namaz mı olur, sırtında odunlarla, sen ne yaptın? Hem kendini hem

de

çevreni rahatsız ettin

bak, bir daha namaz kılmaya yüksüz gel olur mu?”


Bunu

duyan meczub melül-mahzun, ama manalı bir bakışla sorar


“Âdetiniz

böyle değil mi?”

style="text-align: start; widows: 1; word-spacing: 0px;">

“Ne

âdeti?!” der Hoca..


Cemaat

da

toplanmış, merak ve şaşkınlıkla olayı izlemektedir o sıra..


Der

ki

meczub bu kez:


“Hocam

ben namaz kılmak için girdim camiye, şöyle kendime uygun bir yer

ararken

içeridekilere baktım,

gördüm ki herkesin sırtında bir şeyler var. Zannettim ki adet böyledir,

ben de

şu odunları yüklendim geldim

işte, neden kızıyorsun? Kızacaksan herkese kız, tek bana değil!


Hoca

şaşırır: “Benim sırtımda da mı var?” der..


“Evet”

der meczub, “Hepinizin sırtı yüklü!”..


Cemaatte

ise hafiften “deli işte!” manasına,bıyık altından gülüşmeler

başlamıştır.

Meczub bu kez öne atılır

ve

tek tek cemaati işaret ederek, saf bir çocukça, heyecanla bağırır:


“Bak

bunun sırtında mavi gözlü bir çocuk, bunda kocaman bir elma ağacı

vardı..


Bunda

kırık

bir kapı, bunda bir tencere yemek, bunda kızarmış tavuk, şunun sırtında

yeşil

gözlü esmer bir

hatun, bununkinde de yaşlı annesi vardı!..”

Sonra

iki

elini yanlarına salar başını sallar ve umutsuzca;


Boş

yok, boş yok hiç!. diye tekrarlar.


O

böyle

söyleyince, herkes dehşet içinde şaşkınlıkla birbirinin yüzüne bakar!


Aynen

doğrudur dedikleri çünkü; kimi

doğacak çocuğunu düşünüyordur namazda,kimi bahçesindeki meyve

ağaçlarını, biri

onaracağı kapıyı,

diğeri lokantasında pişireceği yemeği. Biri açtır aklında yiyeceği

tavuk,

birinin sırtında sevdiği kadın, diğerinde

de bakıma muhtaç annesi vardır.


“Peki

söyle bakalım bende ne vardı?” der, bu kez endişeyle Hoca..


O

da der

ki:


“Zaten

en

çok da sana şaştım hoca! Sırtında kocaman bir inek vardı!

style="text-align: start; widows: 1; word-spacing: 0px;">


Meğerse

efendim, hocanın ineği hastaymış, “öldü mü ölecek mi?” diye

düşünürmüş

namazda...

Harâbât

ehlini hor görme sakın, defineye mâlik viraneler var

style="font-weight: bold; font-family: cambria;">

Bildirince

bildiren, yüreği olan görüyor elbet

Ağızdaki Taşın Hikmeti

Birgün

Hazret-i Ebû

Bekr (r.a), hazret-i Fahr-i âlem

seyyid-i veled-i âdem Nebiyyi muhterem ve habîb-i mükerremin (s.a.v.)

huzûr-ı

şerîflerinde, se'âdetle otururlarken; Bir bedbaht kötü huylu kimse; bir

edebsizlik edip, Ebû Bekre dil uzatıp, yakışıksız sözler söyledi.

Hazret-i

Server-i kâinât; o edebsiz, Ebû Bekre edebsizlik etdikce; birşey

söylemez,

ba'zan da tebessüm eder idi. Hazret-i Ebû Bekr; o bedbaht ve edebsizin

edebsizliği

haddi aşınca; zarûrî olarak gadaba gelip, birkaç söz söyleyince;

hazret-i

Fahr-i kâinât, se'âdetle ve devletle yerinden kalkıp, gitdi. Hazret-i

Ebû Bekr

'radıyallahü teâlâ anh' Sultân-ı Enbiyânın ardına düşüp, yetişdi ve

dedi ki:


- Yâ

Resûlallah! Niçin, bir hayâsız, edebsizlik edip, gönül incitirken,

susu,

birşey söylemediniz. Şimdi, ben ona söyleyince, kalkıp, gitdiniz;

sebebi nedir.


Hazret-i

Fahr-i kevneyn ve Resûl-i sakaleyn 's.a.v.' buyurdu ki:


- Yâ

Sıddîk! O hayâsız ve bedbaht sana dil uzatmağa başladığı zemân,

Allahü

teâlâ bir melek gönderdi ki, o kimseyi karşılayıp, kovacak idi. Sen,

hemen

gadaba geldin; söylemeğe başladın. O melek gidip, yerine iblîs geldi.

İblîs-i

la'înin olduğu yerde, ben durmam.


Hazret-i

Ebû Bekr-i Sıddîk (r.a) ondan sonra, vaktli vaktsiz söz

söylememek

için, mubârek ağzına bir taş koyar idi. Ne zemân söz söylemek lâzım

gelse,

evvelâ fikr ederdi. Bir söz söyliyeceği zemân, o sözü kendi kendine

nice zemân

düşünür, tefekkürden sonra, mubârek ağzından o taş parçasını çıkarıp,

ne söz

söyliyecek ise söyler idi. Sonra o taş parçasını mubârek ağzına alıp,

tesbîh ve

tehlîl ile meşgûl olurdu. Kimseye, hayrdan ve şerden dünyâ kelâmı

söylemez,

eğer kat'î lâzım ise ve çok efdal ise, söylerdi. Yoksa, gecede ve

gündüzde tesbîh

ve tehlîl ile meşgûl idi.


Menakıb-i Çihar Yar-i

Güzin


Ahde Vefa

Hz.Ömer

arkadaşlarıyla sohbet ederken, huzura üç genç girerler, derlerki

-Ey

halife bu aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü ne gerekiyorsa

lütfen

yerine getirin.

Bu söz

üzerine Hz.Ömer suçlanan gence dönerek:

-Söyledikleri

doğrumu diye sorar.

Suçlanan

genç derki evet doğru bu söz üzerine Hz Ömer:

-Anlat

bakalım nasıl oldu diye sorar.

Bunun

üzerine genç anlatmaya başlar,derki :

-Ben

bulunduğum kasaba hali vakti yerinde olan bir insanım ailemle beraber

gezmeye çıktık kader bizi arkadaşların bulunduğu yere getirdi.

Hayvanlarımın

arasında bir güzel atım varki dönen bir defa daha bakıyor hayvana ne

yaptıysam

bu arkadaşların bahçesinden meyva koparmasına engel olamadım,

arkadaşların

babası içerden hışımla çıktı atıma bir taş atım oracıkta öldü,

nefsime bu

durum ağır geldi, ben de bir taş attım babası öldü, kaçmak istedim,

fakat

arkadaşlar beni yakaladı,durum bundan ibaret,dedi.

Bu söz

üzerine Hz Ömer söyleyecek bir şey yok bu suçun cezası idam, madem

suçunu da kabul ettin...

Bu sözden

sonra delikanlı söz alarak:

-Efendim

bir özrüm var, ben memleketinde zengin bir insanım babam rahmetli

olmadan bana epey bir altın bıraktı, gelirken kardeşim küçük olduğu

için

saklamak zorunda kaldım şimdi siz bu cezayı ifnaz ederseniz yetimin

hakkını

zayi ettğiniz için Allah indin'de sorumlu olursunuz, bana üç gün izin

veriseniz

ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim, bu üç gün için de yerime

birini

bulurum der.

Hz Ömer

dayanamaz derki:

-Bu

topluluğa yabancı birisin, senin yerine kim kalırki? der,

Sözün

burasında genç adam ortama bir göz atar derki,

-Bu zat

benim yerime kalır, o zat Amr ibni As' dan

başkası

değildir. Hz Ömer Amr 'a dönerek

-Ey Amr

delikanlıyı duydun, der.

O yüce

sahabi:

-Evet,

ben kefili, der ve genç adam serbest bırakılır.

Üçüncü

günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir haber yoktur,

Medinenin

ileri gelenleri Hz Ömere çıkarak gencin gelmeyeceğini, dolayısıyla

Amr'ın idamın yerine, maktülün diyetinin verilmesini teklif

ederler,

fakat gençler razı olmaz ve babamızın kanı yerde kalsın istemiyoruz,

derler.

Hz Ömer

kendinden beklenen cevabı verir, derki,

-Bu kefil

babam olsa farketmez, cezayı infaz ederim.

Amr tam

bir teslimiyet içerisinde derki,

-Biz de

sözümüzün arkasındayız.

Bu arada

kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç görünür.

Hz Ömer

gence dönerek derki,

-Evladım

gelmeme gibi önemli bir fırsatın vardı neden geldin.

Genç

vakurla başını kaldırır ve:

-Ahde

vefasızlık etti demeyesiniz diye geldim, der.

Hz Ömer

başını bu defa çevirir ve Amr'a derki,

-Ey Amr

sen bu delikanlıyı tanımıyorsun nasıl oldu da onun yerine kefil oldun?

Amr :

-Bu kadar

insanın içerisinden beni seçti, insanlık öldü dedirtmemek için kabul

ettim der.

Sıra

gençlere gelir derlerki,

-Biz bu

davadan vazgeçiyoruz, bu sözün üzerine Hz Ömer :

-Ne oldu

biraz evvel babamızın kanı yerde kalmasın diyordunuz ne oldu da

vazgeçiyorsunuz?

Gençlerin cevabı dehşetlidir :

- Merhametsiz insan kalmadı demeyesiniz diye.


Ahitname

Basra'lı

Şem'ûn kendi halinde bir mecusidir. Müslümanlarla

içli dışlıdır ve bir

sürü güzel haslet edinir. Kimseyle uğraşmaz,

yalan söylemez, sözünde

durur ve

cömerttir. Sonra o gülyüzlü komşusunu

(Hasan-ı Basri Hazretlerini) çok

beğenir,

uzaktan bile görse ayağa kalkar, hürmetle yol verir.

Hasan-ı

Basri, Şem'ûn'un Müslüman olmasını

çok ister. Hatta bazı geceler

sabahlara kadar yalvarır onun ve onun gibiler için

hidayet diler.

Rahman ve

Rahim olan Rabbimiz bu duaları kâbul eder ve

mübareğin tebliğ için

beklediği

fırsatı önüne çıkarır.

Nasıl mı? Anlatalım.

Şem'ûn

amansız bir hastalığa yakalanır. Birkaç

gün içinde mum gibi erir ki

artık öleceğinin farkındadır.

Hasan-ı Basri biraz süt, biraz hurma

alır,

komşusunun kapısını tıklatır. Şem'ûn onu görünce

çok duygulanır.

Ağlamakla

gülmek arasında gidip gelen bir sesle 'Ey asil

komşum' der 'niye zahmet

ettin

ki?'

-Ne

zahmeti, vazifemiz değil mi?

-Biliyor

musun ben gidiciyim.

-Hepimiz

gidiciyiz.

-Korkarım

ahirette de görüşemeyeceğiz. Zira

inandıklarım doğruysa aynı yerde

olmayacağız.

Mübarek

acı acı gülümser.

-Peki'

der, ya benim inandıklarım doğruysa?

-Yine

aynı yerde olmayacağız, zira beni

taptığımla yakacaklar.

-Bak

Şem'ûn ateş yaratıcı değil

mahlûktur. Alemlerin Rabbi (Celle Celalüh)

dilemezse kimseye bir şey yapamaz.

-Müslümanlar

buna benzer şeyleri çok söylerler ama ateşin

yakmadığı nerede

görülmüş?

-Ateşin

yakmadığını görsen bana inanır

mısın?

-İnanırım.


Biliyor

musunuz veliler hallerini bir sır gibi saklar,

tanınmaktan, bilinmekten

sıkılırlar. Ancak böylesi hayati

kavşaklarda keramet göstermek zorunda

kalırlar. Nitekim Hasan-ı Basri Hazretleri de mangaldaki

ateşi avuçlar,

kızgın

korla kollarını sıvazlar. Şem'ûn

hayretler içindedir. Büyük veli,

bunlar

sıradan şeylermiş gibi gülümser,

'İstersen yanan fırına girelim' der,

'var

mısın?'

-Yoo,

hayır. Bu kadarı yeter.

-Görüyorsun

işte. Senin, benim, dağların, göklerin,

denizlerin yaratıcısı onu

zararsız kıldı.

-Sanırım,

Allah'ın büyüklüğünü kabullenmek

zorundayım

.

-Al, istersen dokunabilirsin. Eğer ateş bir şeye

kaadirse yaksın da

görelim.

-Diyecek

bir şey bulamıyorum.

-Ama

benim diyecek çok şeyim var. Yapma Şem'ûn,

kendine kıyma. Gel iman et

ve

kurtul. Altından nehirler akan köşkler, nefis şerbetler,

bahçeler,

huriler seni

bekliyor. Bir kere kelimeyi şahadet söyle, ebedi saadete

kavuş.

-Bu

kadar kolay mı yani?

-Evet

bu kadar kolay.

-Ama

benim ömrüm günah içinde geçti.

-Benim

ki de öyle ama Allah-ü teâlâ affedicidir.

-Ne

desem bilmem ki, bunca yıldır mecusi olarak

yaşadıktan sonra...

-Sakın

'millet ne der?' diye düşünme, sadece kalbinin sesini

dinle.

-Kalbim

seninle beraber, yalnız endişelerim var.

-Nasıl

yani?

-Sahi,

Rabbim beni kâbul eder mi?

-Eder.

-Bana

kulum der mi?

-Der.


-Emin

misin?

-Adım

gibi.

-Peki

kefil olur musun?

-Olurum.


-Ahitname

de yazar mısın?

-Yazarım.


-Mührünü

de basar mısın?

-Basarım.


-İyi

öyleyse, sen şimdi bana yapmam gerekenleri söyle.

Şem'ûn

oğullarını, yakınlarını

çağırır. Kalabalığın

huzurunda iman eder.

Olacak

bu ya hemen o gün ecel şerbetini içer. Onu söz

konusu kâğıtla birlikte

toprağa

verirler.

Hasan-ı

Basri Hazretleri hem şaşkın, hem sevinçlidir.

Omuzlarından irice bir

yük gitmiştir. Definden sonra evine gelir. Bir

başına kalınca hadisenin

muhasebesini yapar ve birden dehşete düşer.

Büyük bir pişmanlıkla

'yaptığını

beğendin mi' der, 'sen kim oluyorsun da ahidname veriyorsun.

Kendini

kurtaracağın şüpheli, kalkıp

başkalarına kefil oluyorsun. Eyvah ki ne

eyvah!

Aman Allah'ım ben ne yaptım!'

O

gece binlerce, onbinlerce kez tövbe eder, 'Yarabbi, ben acizin,

zavallının

biriyim' der, 'n'olur bu cüretimi affeyle!' Hasan-ı Basri o

kadar ağlar

ve o

kadar yalvarır ki bitap düşer. Birara içi

geçer, rüyasında Şem'ûn

belirir, çok

neşelidir. Öylesine nurludur ki dolunayı imrendirir.

Başında cennet

cevahirleriyle süslenmiş bir taç vardır.

Hasan-ı Basri Hazretlerine

döner

'Meğer Allah-ü teâlâ ne

büyükmüş' der, 'merhametinin zerresi benim gibi

nice

asiye yetti.'

-Peki

ya ahitname?

-Ona

bakmadı bile, istersen geri verebilirim.

-Yalvarırım

ver, n'olur ver.

-Al!


Hasan

Basri Hazretleri heyecanla uyanır. Ne görse

beğenirsiniz.

Kâğıt

elindedir.

Ahsen-ül Kasas

Başlıkta

okuduğumuz terkip, 'Kıssaların en güzeli' demektir. Bu tâbir, Kur'ân-ı

Kerim'de, Hz. Yûsuf aleyhisselâmın kıssası için kullanılmıştır. Bu

kıssayı, ya

bir tefsirden, veya onunla alâkalı bir kitaptan okumanızı tavsiye

ederiz.

Bildiğimiz

sebeplerle Kenan diyarından Mısır'a getirilen Hz. Yûsuf, Yâkup

aleyhisselâmın

oğludur. Dedesi Hz. İshak, büyük dedesi de Hz. İbrâhim'dir. Hepsi de

şirke

karşı tevhîdi, küfre karşı îmânı tebliğ etmiş, Allâh'ın nûrunu kalplere

nakşetmek için mücâdele etmişlerdir.

Böylesine

muazzez, mukaddes ve müberrâ bir nesilden gelen Hz. Yûsuf, aristokrat

bir hayat

içinde yüzen Mısır saraylarında; hayâ, edep ve terbiye âbidesi olarak

insanlara

örnek olmuş, aslâ gayr-i meşrû tekliflere iltifat etmemişti. Hatta

ahlâksızca

yapılan îmâ ve baskılara karşı Cenâb-ı Hakka, bunlardan kurtarması için

yalvarıp, 'Zindan, bunların beni dâvet ettiği şeyden iyidir Rabbim,

dedi.' (S.

Yûsuf, 33)

Sonra,

Aziz ve

arkadaşları, Hz. Yûsuf (a.s.)'un mâsûmiyetini isbat eden bütün o kat'î

delilleri görmelerine rağmen, halkın dedi-kodusunu kesmek için onu

zindana

attılar. Hatta onunla beraber, biri hükümdârın sâkîsi, diğeri de

ekmekçisi

olmak üzere iki delikanlı daha hapse atıldı. Onlar, hükümdarı

zehirlemeye

teşebbüs etmek suçuyla itham olunuyorlardı.

Bunlardan

biri,

- Ben

rüyamda

kendimi şarap için üzüm sıkıyor gördüm, dedi.

Öbürü

ise;

- Ben de

rüyamda kendimi başımda ekmek götürüyor, kuşlar da gagalayıp yiyor

gördüm,

dedi. Bize bunların tâbirini haber ver; çünkü biz seni, iyilik

edenlerden

görüyoruz, dediler.

Dahhak

rahımehullah

hazretlerine;

- Yûsuf

aleyhisselâmın iyiliği ne idi? diye sorulduğunda, şöyle cevap verdi:

- O,

dâima

iyiliği tercih eder, bütün hâl ve hareketlerinde güzel ahlâkını

gösterirdi:

Zindandaki hastaları ziyaret eder, mahzunlara dost ve arkadaş olup

onları

tesellî eder, yeri dar olanlara genişlik sağlar, muhtaç olanlara yardım

toplayıp verirdi.

Yûsuf

aleyhisselâm delikanlılara dedi ki:

- Size

rüyanızda rızık olarak yiyecek bir şey gelecek oldu mu, ben muhakkak

onun ne

olduğunu, daha size gelmezden evvel rüyanızı tâbir eder, haber veririm.

Dikkat

edilirse, Yûsuf aleyhisselâm onları, kendisine sorulanlara cevap

vermezden

evvel, tevhîde dâvet ve doğru yola irşad etmek istiyor. Bu dâvet ve

tâbirinde

doğruluğuna delâlet etmek üzere de, gaybden haber verme mûcizesini

anlatıyor.

Zira bütün peygamberlerin, peygamber olduklarını isbat için mûcize

göstermeleri

gerekir.

Yûsuf

aleyhisselâm konuşmasına devam ederek şöyle diyor:

- Bu,

Rabbimin

bana öğrettiği ilimlerdendir. Çünkü ben, Allâh'a inanmayan, âhireti de

inkâr

eden bir kavmin dînini terk ettim. Atalarım İbrâhim, İshak ve Yâkub'un

dînine

uydum. Allâh'a herhangi bir şeyi ortak koşmamız bizim için doğru olmaz.

Bu

tevhid, bize ve bütün insanlara Allâh'ın bir lûtfudur; fakat,

insanların çoğu

buna mukabil şükretmezler.

Ey Benim

zindan

arkadaşlarım, düşünün bir kere; darma dağınık birçok rabler mi iyi,

yoksa her

şeyi hükmü altında tutan ve kahredici olan bir tek Allah mı?

Sizin

onu

bırakıp taptıklarınız, kendinizin ve atalarınızın takmış oldukları

kuru, mânâsız

ve boş isimlerden başkası değildir. Allah, onların gerçekliği hakkında

hiçbir

delil indirmemiş, onlara hiçbir güç vermemiştir. Hüküm, yalnız

Allâh'ındır. O,

yalnız kendisine ibâdet etmenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur.

Fakat

insanların çoğu bilmezler.

Ey

zindan

arkadaşlarım, rüyalarınıza gelince; biriniz efendisine şarap içirecek,

diğeri

ise asılıp tepesinden kuşlar yiyecektir. İşte hakkında fetvâ istemekte

olduğunuz mes'ele, böylece olup bitmiştir.

Bundan

sonra

Yûsuf aleyhisselâm, bu iki delikanlıdan, kurtulacağını bildiği kimseye

yani

sâkîye dedi ki:

- Beni

efendinin yanında an, benden bahset.

Fakat

şeytan,

efendisine onu anlatmayı unutturdu. Bu yüzden Yûsuf aleyhisselâm, daha

nice

yıllar zindanda kaldı. (S. Yûsuf, 35-42)

Yani Hz.

Yûsuf,

Allah'tan başkasından yardım istediği için, beş yıllık mahpusluktan

sonra, yedi

yıl daha hapiste kaldı. Zira böyle bir istek ümmetten herhangi bir fert

için

gayet normal olmakla birlikte, bir peygamber için münasip değildi.

Onun

zindanda

kaldığı 12 sene âyet-i kerimedeki 'üzkürnî ınde rabbik' kavl-i

keriminin

harflerinin miktarına müsâvidir. Bu 12 adedinde daha başka acâib sırlar

da

vardır:

Burçlar,

aylar

on ikidir. 'Lâ ilâhe illallah' ve 'Muhammedün Resûlüllah'ın asılları da

on

ikişer harftir.

Kezâ

Yâkup

aleyhisselâmın oğulları da 12 idi. (Rûhu'l-Beyan)

Yûsuf

aleyhisselâm, Mısır'ın iktisadî bakımdan en kritik bir devresinde yani

yedi

sene süren kıtlık yıllarında hazînenin başına geçmiş ve önceden aldığı

tedbirlerle ülkeyi bir bâdireden kurtarmıştır.

Hz.

Yûsuf, bu

güzel hizmeti yapmayı, bizzat kendisi tercih etmiştir. İlk bakışta,

peygamberlik makamında bulunan bir zâtın Mısır Hükümdârı'nın emrinde

(bugünkü

tâbirle) Mâliye Bakanlığı yapması garip karşılanabilir; fakat,

insanlığa

iktisadî yönden bir hizmet verirken, kazandığı sevgi-saygı ve hüsn-i

zanla en

müessir bir şekilde İslâm'ı tebliğ, telkin ve tâlim etmesi, kısacası o

milleti

maddî-mânevî tehlikelerden beraberce kurtarması, ibret ve ders alınacak

bir

husustur.

Onun

içindir

ki, Kur'ân-ı Hakîm'de Yûsuf aleyhisselâmın kıssasına, kıssaların en

güzeli

mânâsında, 'Ahsenü'l-Kasas' tâbir edilmiştir.


Alabilirsen Al

Hacı

Bayram-ı Velî'nin doğduğu

Zülfadl (Sol-Fasol) köyünden bir genç

askere çağrılmıştı. Yetim olan bu temiz genç, babasından kalma birkaç

altınını, annesinden kalan hâtıra bilezik ve küpleri emânet edecek bir

kimse bulamadı. Hepsini küçük bir çekmeceye koyup, Hacı Bayram-ı

Velî'nin türbesine getirdi. Türbeyi ziyâret edip;


"Yâ hazret-i Hacı

Bayram-ı Velî! Beni vatanî vazifemi yapmak için çağırdılar. Annemden ve

babamdan kalma şu hâtıraları emânet edecek bir kimse bulamadım. Bu

küçük çekmeceyi zâtı âlinize emânet bırakıyorum. Eğer askerden

dönersem, gelir alırım. Şâyet dönemezsem, istediğiniz bir kimseye

verebilirsiniz!" diye münâcaat etti.


Sonra çekmeceyi sandukanın

kenarına koyarak ayrıldı.


Aradan

yıllar geçti. Gencin askerliği bitti ve emânetini almak üzere

Hacı Bayram-ı Velî'ye geldi. Ziyâretini yapıktan sonra, çekmeceyi

koyduğu yerde buldu. Hiç dokunulmamıştı.


Orada türbeyi

bekleyen

türbedâra;


"Bu çekmece

benimdir. Askere

gitmeden önce emânet

bırakmıştım. Şimdi alıyorum." dedi.


Türbedâr;


"Tabi,

alabilirsen al.

Çünkü ben, bir defâsında bu çekmecenin yerini değiştirmek istedim.

Fakat bütün uğraşmalarıma rağmen yerinden bile oynatamadım. Bunda bir

hikmet olduğunu düşünerek, bir daha elimi bile sürmedim."


Genç,

çekmecenin yanına gelip, Hacı Bayram-ı Velî'ye teşekkür etti ve

emânetini alarak köyüne döndü.



Alay Etmenin Cezası

Gavs-ül-Memdûh

hazretleri, bir gün dergâhın önünde otururken Abdürrahîm

Efendiyi huzûr-ı şerîflerine çağırdı. Şam'a gidip gitmediğini sordu.


O

da;

"Gitmedim efendim" deyince;


"Şu tarafa bak bakalım ne göreceksin?"

buyurdu.


İşâret ettiği yöne

baktığında, yemyeşil bahçeleriyle, Şam'ın

karşısında durduğunu hayretle gördü. Şam'ı merakla seyrettiğini gören

Gavs-ül-Memdûh;


"Abdürrahîm! Boşi köyü

buradan uzakta mıdır görülebilir

mi?" buyurunca, rüyâdan uyanır gibi Şam gözlerinden silindi ve

hocasına;


"O köy buraya uzaktır,

görünmez efendim." diye cevap verdi.


Bunun üzerine;


"Doğu tarafına bak!"

buyurdu.


O anda küçük bir

tepenin

yamacında kurulmuş olan Boşi köyü gözünün önüne geldi. O anda köyün bir

kenarında, Gavs-ül-Memdûh'un talebelerinden birkaç tânesi oturmuş

sohbet ediyorlardı. Köy bekçisi de yanlarında sırt üstü uzanmış

yatıyor, talebelerle alay ediyordu.

Gavs-ül-Memdûh;


"Abdürrahîm!

Bekçinin arkadaşlarınla alay ettiğini görüyor musun?" diye sordu.


O da;


"Görüyorum efendim.

Eğer müsâade buyurursanız hemen hakkından geleyim."

diye sordu.


Hocasının hiç cevap

vermemesinden cesâretlenerek ayağını

hızla bekçiye doğru salladı. Allahü teâlânın izniyle, ayağı bekçinin

tam karnına isâbet etmiş ki, birden karnını tutmaya ve feryâd etmeye

başladı. Bir daha vuracaktı, fakat Gavs-ül-Memdûh;


"Yeter yâ Abdürrahîm!"

buyurunca, durdu.


Boşi köyü de gözünden

kayboldu. Hocasının bu kerâmetlerine hayran

kalmıştı.


Aradan on gün geçmişti. Boşi

köyünün bekçisi, yüzü sarılı bir hâlde

Gavs-ül-Memdûh'un huzûruna çıkarıldı. Ağzı sol kulağına kadar

eğilmişti. Eğilen taraf kırış kırış olmuş, diğer tarafı da davul zarı

kadar gerginleşmişti. Bu sebeple ne ağladığı ne güldüğü, ne de

konuştuğu anlaşılıyordu. Zor konuşabilen bekçi;


"Aman yâ Hocam! Allahü

teâlâyı zikreden talebelerinle alay ederken, birisi şiddetle karnıma

vurdu. O anda bütün vücûdum hareketsiz kaldı. Ağzım da bu hâle geldi.

Bundan böyle hatâmı anladım ve tövbe ettim. Ne olur beni affediniz ve

ağzımın eski hâle gelmesi için duâ ediniz." diyerek ağladı.


Gavs-ül-Memdûh onun bu

durumuna çok üzüldü. Merhamet edip ellerini

kaldırarak duâ etmeye başladı. Sonra mübârek elini bekçinin yüzüne

sürdü. O anda bekçinin ağzı, Allahü teâlânın izniyle eski hâline geldi.


Evliyalar

Ansiklopedisi, İhlas

Yayınları


Ali Onbaşı

I.Dünya

savaşında, Osmanlı Ordusunun savaştığı cephelerden biri olan

Galiçya’da,

Ruslarla burun burunayız.Meşhur 15 Eylül 1916 taarruzuna hazırlık

yapmakta

olan sahra bataryalarımızdan biri, eteklerini saran bodur

çalılıklar içinde

yükselen çam ağaçlarıyla dolu olan Ulu Dağın

tepesine bir gözcü göndermek

mecburiyetinde...

Gözcü,

bu tepenin arkasında mevzilenmiş olan Rus askerinin

durumunu, siperinden hücuma geçtiği takdirde uzanıp giden

sırtın üzerindeki

irili ufaklı tepelerin hangisinin arasından geçebileceğini,

dalları arasında

saklı bulunduğu bir çam ağacının tepesinden telefonla

bildirecek. Tabii,

kaderde tepenin arkasında mevzilenmiş ve her an dağın tepesinde bir

Osmanlı

hücumu için dikkat kesilmiş olan Rus askerinin kurşun

yağmuruna hedef olmak da

var. Batarya kumandanı sordu:

-Bu

fedakarlığı, gönüllü olarak gösterecek?

-Ben

hazırım kumandanım!..

Herkesten

önce ortaya atılan Kayserili Ali Onbaşı,

elindeki telefonu ve bir kucak kablosu ile, kumandanı ve arkadaşlarına

veda

ederek, öbür tarafı meçhul olan tepeye doğru tırmandı.

Her tarafı görebilecek

bir yere kadar tırmandıktan sonra, tepeye hakim bir çam ağacının

file kadar sık

dalları arasına yerleşerek telefonunu kurup, aşağıdaki bataryası ile

irtibatını

sağladı.

Ne

var ki, Ali Onbaşı geç kalmıştı. Onun, dalları arasında

saklandığı

çamın üç yüz metre yakınına kadar tırmanmış

olan Rus bölüğü, birkaç dakika

sonra bulunduğu yeri tutacak ve Ali Onbaşıyı, hiç olmazsa

telefonunu kablosunu

görerek kıskıvrak yakalayacaklardı... Bu durumu olduğu gibi

kumandanına

bildiren Ali Onbaşı, Rus birliğinin yaklaştığını fakat yerini asla

bırakmayacağını telefonun ahizesine fısıldadı ve ilave etti:

-Kumadanım,

şimdi

vereceğim mesafeye bataryanın namlusunu çevirin ve

bütün kuvvetinizle yüklenin.

Bana gelince, şu anda hayatımın en mesut dakikalarını yaşadığıma

inanıyorum.

Çünkü bu çam ağacının dalları arasında ben, iki

büyük şerefte birine namzedim;

ya şehid, yahut gazi olmak!..

Dağın

eteklerine kadar uzanan tarlaların içindeki

dikenlerin arasında saklı duran 4 bataryaya kumanda eden Yüzbaşı,

ona, gayet

sakin konuşmasını, hatta mümkünse sıyrılıp aşağı inerek

kendisini kurtarması

için daha emin bir yere gizlenmesini bildirdiyse de Ali Onbaşı:

-Merak

etme

kumandanım, bu tehlike benim için asla mühim değil, dedi ve

şunları ilave etti:

-Peygamber

Efendimiz şehidliği o kadar yüksek bir makam olarak ilan etmiş ki,

bizzat

kendileri bile vefat ettikten sonra yeniden dirilerek tekrar şehid

olmayı arzu

ettikleri ni beyan buyurmuşlardır.

Ali

Onbaşının, Yüzbaşının gözlerini yaşartan

bu cümleleri burada kesildi. Ne kadar uğraşıldıysa da, tek kelime

ses

alınamadı. Bir müddet hayat işareti bile görülemedi.

Neden sonra Batarya

kumandanının telefonu arı vızıltısına benzeyen işaretini verdi:

-Alo!

Kumandanım

siz misiniz?

-Benim

Ali Onbaşı, ne oldu öyle birden susuverdin?

-Kumandanım,

ben

sizinle konuşurken, dalları arsına saklandığım çamın dibine Rus

askeri

geldi.

-Sonra?

-Burada

birer sigara sardılar. Ne konuştuklarını anlayamadım,

fakat sizin durumunuzu çalıların arasından iyice tetkik

ettikleri muhakkak. Ben

de Alay Müftüsü dedemin yaptığı gibi Fetih suresini

okumaya başladım. Tam sure

biterken onlar da kalkıp, 200 metre sağımda mevzilenmiş olan Rus

birliğine

doğru gittiler. Zannederim, en çok yarım saat içinde

taarruza geçecekler...İşte

kumandanım! Rus bölüğü mevzilerinden çıktı bile,

kapalı ormanda ilerliyor.

Şimdi mesafe veriyorum, dikkat edin..

Ali

Onbaşı, müthiş bir soğukkanlılık

içinde, batarya toplarına mesafe tahminini bildirdikten sonra,

ortalığın

sessizliğini Türk bataryalarından bir topun

gürültüsü ansızın yırtıverdi. İlk

mermi, orman içinde sessizce ilerleyen Rus

bölüğünün önüne düşmüştü.

Rus

kumandanı bunu bir tesadüf sandı. Çünkü, bir

Müslümanın, hayatı pahası na da

olsa, hemen yanlarındaki bir ağaçta bulunabileceğini aklına bile

getirmemişti. Ali

Onbaşı tekrar mesafe verdi:

-Kumandanım

elli metre daha uzatın! İkinci

gümbürtünün dağlara doğru yayılan aksi sadası

henüz bitmemişti ki, Ali

Onbaşının sesi tekrar duyuldu:

-Kumandanım

tam isabet, bütün batarya aynı

hedefe!..O gün ikindiden sonra başlayan 15 Eylül taarruzu,

ortalığı karanlık

kaplayıncaya kadar devam etti. Ne var ki bir ara:

-Kumandanım,

benim çamı

kollayın! Dediği duyulan Ali Onbaşıdan ses seda kesildi. En tehlikeli

anlarda

bile namazını bırakmayan, Alay Müftüsünün torunu

Ali Onbaşının akıbetinden

endişe eden kumandanı, onun için sabaha kadar gözyaşı

döktü. Henüz şafak

sökerken, bataryası ile birlikte allak bullak ettiği dağın

eteklerine doğru

tırmanarak onu aramaya başladı. Fakat az ileride onu görünce

büyük bir sevince

kapıldı. Kumandanı, Ali Onbaşıyı ne vaziyette buldu dersiniz?

Bir

şarapnel

parçası darbesiyle elinden fırlayan telefon kutusunu kaybedince,

sabaha kadar

çam ağacının dalları arasında sabırla bekleyen Ali Onbaşı,

gözünün önü

aydınlanır aydınlanmaz, güllenin açtığı çukurların

birinden fışkıran sulardan

abdest alarak namaza durmuştu. O, bizim hissedemeyeceğimiz derin bir

manevi haz

ve huşû içinde sabah namazını eda ediyordu.



Alim ile Zalim

Vakti

zamanında bir zalim vardır. Adam dizi dizi haksızlıklar

etmiş, nice zavalıları acımasız zulmüyle pençesi altında inim inim

inletmiştir.

Sayısız derecede yoksul ve düşkünlerin ocaklarını söndürmüş ve ettiği

zulümleriyle ülkesinde adını azgın zalime çıkarmıştır.


İşte

bu zalim, bir gün işi icabı etrafında saygı ve sevgiyle anılan

Allah

bağlısı bir alime ziyarete gider. Kapıyı çalıp içeri girdiğinde

dünyadan

el-etek çekmiş bulunan alim, kendisini görmesin diye yüzünü örter.

Kapıyı açan

oğlu zalimin zulmünden korktuğu için,


-

Kusura bakmayın, babam, çok hasta, ne yaptığını bilmiyor. Her halde

farkında olmadan

yüzünü örtmüş olacak. Yoksa sizin teşrif ettiğinizi bilseydi hiç yüzünü

örter

miydi? Babamın namına sizden özür dilerim,

der.


Bunları

tek tek duyan Allah aşığı alim ortaya atılarak şöyle haykırır:


-

Oğlum, neden yalan söylüyorsun? Ben hasta masta değilim. Allah'a

şükürler

olsun hiçbir şeyim yok. Fakat böyle zulmüyle destanlar yazan kötü

kişileri

görmek istemem. O yüzden de gözlerimi örttüm. Lütfen zalim

ayaklarınızla evimi

kirletmeyiniz."


Bunun

üzerin zalim adam bir anda kendine gelir. Evi terk ederken iki gözü

iki çeşme ağlıyarak bütün samimiyetle yaptıklarına tövbe eder.

Allah'tan af

diler. Allah da hem zalimi, hem de alimi yaygın rahmetiyle affına

mazhar eder.

Alim evine gelen zalimin yüzüne bakmadığından ötürü, zalimi de yığın

yığın

haksızlıklarından pişmanlık duyduğu için bağışlar.


Yüce Allah (cc) cümlemizi gerek kendimize, gerek başkalarına karşı en

ufak bir

haksız harekette bulunmaktan korusun, amin!..


Ermişlerden Osman Efendi, Seçme Dini Hikayeler, Seda Yayınları

Allah Kulundan Ne Zaman Razı olur?

Bir

talebe hocasına,


- Kul Allah Teala'nın kendisinden razı olduğunu bilebilir mi? diye

sordu

Hocası,

- Bilemez,

bunu nasıl bilsin ki, Allah'ın rızası gayba

ait birşeydir! dedi .

Talebe,

- Hayır,

bilebilir!dedi.

Hocası,

- Nasıl? diye

sordu,

Talebe,

- Ben

kalbimin Allah'tan razı olduğunu görürsem,

bilirim ki O da benden razıdır! diye cevap verdi.

Bunu işiten

hocası,

- Ey genç

güzel ve doğru söyledin! dedi .


Kul Yüce

Allah'tan razı olursa, Rabbide ondan razı

olur. Kulun

aynası ve

şahidi kalbidir. Herkes kalbine bakmalı. Kul kalbinde Rabbine ne kadar

hürmet ediyor ve onu yüceltiyorsa, kendiside, Hak

katında o derece değerlidir


Ateşin

Yakmadığı Aşık, Dilaver Selvi, Semerkand

Yayınları

Allah Kulunu Nasıl Zikreder

Adamın

biri,

geceleri devamlı Allah'ı zikrederdi. Bütün gecesi zikir fikir içinde

geçerdi.

Zikir kalbine yerleşmiş, gönlüne tat vermişti. Bir gün şeytan bu adama

yaklaştı

ve o­na, “Böyle devamlı Allah'ı

zikretmen ne

zamana kadar sürecek. Sen gece gündüz Allah diyorsun, peki bir kere

olsun Allah

da sana buyur kulum dedi mi? Zikrinin karşılığını aldın mı? Madem sana

bir

karşılık verilmiyor, sen bu kötü halinle ve kara yüzünle ne zamana

kadar Allah

diyeceksin?” diye vesvese verdi.

Bu

vesvese adama tesir etti. Kalbi karıştı. o­nu

gerçek zannetti. Demek ben Allah'ı zikretmeye layık bir kul değilim

bana

karşılık verilmiyor diyerek zikri bıraktı ve uyudu.

Gece

rüyasında

Hızır aleyhisselamı gördü. Hz. Hızır o­na,

-Allah'ı

zikretmeyi niçin terk ettin; zikirden niçin pişmanlık duydun? diye

sordu.

Adam,

-Ben

sürekli Allah Allah diye

zikrettim; fakat bir gün olsun Allah'tan “buyur kulum'' diye bir

karşılık

duymadım. Ben bu işe layık olmadığımdan ve Allah'ın kapısından

kovulmaktan

korkuyorum, dedi.

O

zaman Hz. Hızır (a.s) adamı şöyle uyardı:

-Senin

Allah Allah

demen, O'nun buyur kulum demesidir. O seni zikretmese sen O'nu hiç

zikredemezdin. Senin O'na kavuşma arzusu ile amel edip çırpınman O'nun

tarafından sana

verilmiş bir cezbedir. O seni sevmese kendi yolunda koşturmazdı. Senin

Allah'tan korkun ve O'na

duyduğun aşk, O'nun sana lütfüdür. Senin her yâ Rabbi diye

inleyişinde O da sana yönelir, seni dinler ve karşılık verir.

Allah bir kulun kalbini

bağlarsa, o kul Allah'ı zikredemez. Allah yolunu açmazsa, kul dua

edemez. Sen başına gelen bir dert

içinde Allah diyorsan, O sana kendisini zikrettirmek için bu derdi

vermiştir.

Gaye seni kendisi ile meşgul etmektir. Korkma, Allah de. Zikre ve duaya

devam

et. Hiçbir zikir ve dua karşılıksız kalmaz. Zerre kadar bir amel dahi

zayi

olmaz. Allah Firavun'a mal verdi, dert vermedi. O da hiç inleyip

zikretmedi. Allah'ı zikrettiren dert, O'nu

unutturan maldan ve sıhhatten daha

hayırlıdır.        

Mesnevi

Tercümesinden konuyu

aktaran D.Selvi:

"Kalp

ya dertle ya da

muhabbetle Allah der Allah'a yönelir. Kul bilmese de böyledir.O'nu

severek

zikredenler şükretmiş olur,mükafat alır. Yüce Allah'ı zikretmenin

mükafatı, Allah

katında zikredilmek ve sevilmektir." der.


Allah Mazlumları Zorbalardan Korur

İbrahim

Aleyhisselam'ın bir kıssası vardı. Bir zaman İbrahim Aleyhisselam, eşi

Sare validemizle birlikte Mısır'a gider. O devirde Mısır'da Firavunlar

hüküm sürmektedir. Firavun zulümde en zirveye çıkmıştır. Şehrin giriş

ve çıkışları kontrol altındadır. Gelen gidenlerin haberleri anında

Firavuna bildirilmektedir. Özellikle kadınlara karşı zaafı olan

Firavun, gözüne kestirdiği kadını yanında alıkoyuyordu.

Görevliler Sare

validemizi alıp, Firavun'a götürmek isterler. İbrahim Aleyhisselam'a

sorarlar:


- Bu kadın senin

neyindir?

İbrahim

Aleyhisselam:

-Benim

kardeşimdir, der.

Sonra da Sare

validemizin yanına gidince ona bir açıklama getirir:

-Bugün bana

senden sordular, ben de seni kardeşim olarak tanıttım. Sana da

sorarlarsa beni yalancı çıkartma. Bu memlekette Allah'a inanan

ikimizden başka kimse yok. Seninle eş olmanın yanında aynı zamanda iki

din kardeşiyiz. Benim onlara kardeşimdir demem, din kardeşliği

açısındadır.

Bekledikleri an

geldi, Firavun Sare validemizi istedi. Görevli adamların eşliğinde Sare

validemiz zorla Firavunun huzuruna çıkarıldı.

Anlama ve idrak

kapasitesi zayıf ya da fitne çıkarmaya niyetli bir takım insanlar bu

hadiseyi değişik yerlere çekmektedirler. Bir peygamber hanımını yabancı

bir insana nasıl gönderirmiş? Hadiseyi baştan sonra akıl gözü ile takip

edenler, bu olayda en küçük bir olumsuzluğun olmadığını görecekler.

Hatta günümüze birçok dersler de çıkarmak mümkündür. Bu olay hadisi

şeriflerde şöyle haber verilmektedir. Sare, Firavunun karşısına çıkar.

Hadisi Şerifte

Firavun zorba olarak anlatılmaktadır. Zorba Sare'ye yaklaşmak için

oturduğu yerden ayağa kalktı. Sare o sırada zorbadan izin istedi,

abdest alıp iki rekât namaz kıldı ve şu niyazda bulundu:

"Ya Rabbim!Sana

ve gönderdiklerine iman etmişim. Bu ana kadar

kocamdan başkasına karşı ırzımı, namusumu korumuş isem, şu kâfiri

üzerime saldırtma, beni ondan koru!"

Firavun da

Sare'yı bekliyordu. Namazını kılıp duasını eden Sare validemiz,

Firavunun yanına döndü. Firavun kaldığı yerden tekrar yaklaşmaya

başladı. Tam o esnada Firavunun ayakları kendini tutmaz oldu, olduğu

yere yıkılıp kaldı. Aciz duruma düşen kuş gibi çırpınmaya başladı. Bu

durumu gören Sare validemiz endişeye kapıldı, Firavun bu halde ölecek

olsa, sorumlu onu tutacaklardı. Sare validemiz yine Rabbine yöneldi:

"Ya Rabbim!

Bu ölürse, benim üzerime atarlar, onu eski haline getir." 

Zorba eski

durumuna geldi. Ancak Sare'den de vazgeçmemişti. Tekrar Sare

validemizin üzerine yürüdü. Sare validemiz bu sefer de izin istedi.

Namazını kıldı, duasını yaptı ve aynı hadise cereyan etti. Bu olay üç

defa tekrarlandı.

Firavun

yaşadıkları karşısında dehşete düştü. Adamlarına emirler verdi:

-Bu kadını

aldığınız yere götürün. Bana kadın diye getirdiğiniz şeytanın ta

kendisidir. Benden uzak olsun, yanına cariyelerimden birini de verin.

Böylece Sare

validemiz, Firavunun zulmünden, tecavüzünden korundu. Bir de yardıma

mahzar oldu. Sare eşinin yanına gelince:

-Ey İbrahim!

Rabbim beni zorbanın şerrinden korudu, bir de şu cariyeyi bize ihsan

eyledi, dedi.

Bunlar

Mevla'mızın ayetlerindendir, her bir ayette insana bir mesaj vardır.

Beyan

Dergisi, 89.Sayı, Ocak -2007

Allah Nasıl Misafir Edilir?

Musa

Aleyhisselâmın ümmeti:

- Ya Musa! Rabbimizi

yemeğe davet

ediyoruz. Buyursun bir gün misafirimiz olsun. Nemiz varsa ikram etmeye

hazırız, dediklerinde Musa Aleyhisselâm, onları azarladı. «Nasıl olur,

Allah (haşa) yemekten, içmekten ve mekândan münezzehtir» diyerek bir

daha böyle bir şeyi akıllarından bile geçirmemelerini tenbihledi. Fakat

Musa Kelîmullah Turu Sina'ya çıkıp, bazı münasaatta bulunmak

istediğinde, Allah tarafından şöyle nida olundu:

- «Ya Musa neden

kullarımın davetini

bana getirip söylemiyorsun?»

Musa Aleyhisselâm:

«Ya Rabbi, böyle

daveti size gelip söylemekten haya ederim. Nasıl olur, Zatı

Ulûhiyetiniz onların söylediklerinden beridir» dedi.

Allah (c.c.):

«Söyle kullarıma,

onların

davetine Cuma akşamı geleceğim» buyurdu.

Musa Aleyhisselâm

gelip kavmini

durumdan haberdar etti, hazırlığa başlandı, koyunlar, sığırlar kesildi.

Mümkün olduğu kadar mükellef bir yemek sofrası hazırlandı. Çünkü

misafir gelecek olan ne bir vali, ne bir padişah, ne bir başka

yaratıktı. Kâinatın yaratıcısı misafir olarak gelecekti. Hazırlıklar

tamamlandıktan sonra, akşam üstü uzak yollardan geldiği belli; yorgun

argın, üstü-başı birbirine karışmış bir ihtiyar gelip:

«Ya Musa! Uzak

yollardan geldim, acım, bana bir miktar yemek verin de karnımı

doyurayım» dedi.

Hz. Musa:

- Acele etme, hele

şu testiyi al da

biraz su getir bakalım. Senin de bir katkın bulunsun. Biraz sonra Allah

(c.c.) gelecek, dedi.

Tabii adam daha

fazla diretmeden çekip

gitti. Yatsı vakti oldu, beklenen misafir halâ gelmedi. Sabah oluncaya

kadar beklediler, halâ gelen giden yoktu. Neyse ümidi kestiler. Hz.

Musa taaccüp içinde idi.

İkinci gün Hz. Musa

Tur'a gidip:

- Ya Rabbi, mahcup

oldum, ümmetim: «Ya

Sen bizi kandırdın, ya Allah sözünde durmadı» diyorlar dediğinde, şöyle

hitap olundu:

- Geldim ya Musa,

geldim. Açım dedim,

beni suya gönderdin, bir lokma ekmek bile vermedin. Beni ne sen, ne

kavmin ağırladı.» Bunun üzerine Hazreti Musa Kelîmullah:

- Ya Rabbi bir

ihtiyar geldi sadece, o

da bir kuldu, Allah değildi. Bu nasıl olur? dediğinde Cenabı Allah:

- «İşte ben o kulum

ile beraberdim. Onu

doyursa idiniz, beni doyurmuş olacaktınız. Çünkü ben ne semalara, ne

yerlere sığarım, ben ancak aciz bir kulumun kalbine sığarım. Ben o

kulumla beraber gelmiştim. Onu aç olarak geri göndermekle, beni geri

göndermiş oldunuz» buyurdu.

Demek ki, Allah için

yapılan her şey,

bizzat Allah'ın kendisine yapılmış gibi olmakta, Allah o kimseden razı

olmaktadır.

Büyük Dini Hikayeler, İbrahim sıddık

İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi


Allah Ne Derse Öyle Olur

Allah

Ne Derse Öyle Olur


Çanakkale

harbinin devam ettiği günlerde bir Ramazan arefesiydi. Cephe

kumandanı Vehip

Paşa 9. Tümenin genç imamını çağırarak mahzun bir

şekilde istemeye istemeye

şöyle dedi:

- Hafız!

Yarın Ramazan

Bayramı. Asker toplu olarak bayram namazı

kılmak istiyor. Ne dediysem, vazgeçiremedim. Ancak böyle

bir şey pek tehlikeli,

yani düşmanın arayıp bulamayacağı toplu bir imha fırsatı olur.

Münasip bir

dille bunu etrafa sen anlatıver!...

İmam

Efendi, Paşanın

yanında henüz

ayrılmıştı ki karşısında nur yüzlü bir zat çıktı ve:

- Oğlum

sakın ola

askerlere bir şey söyleme, gün ola hayr ola. Allah ne derse

öyle olur,

dedi.

Ertesi

sabah herkesi

hayrette bırakan ilahi bir tecelli yaşandı.

Gökten hevenk hevenk bulutlar indi ve gönlü Allah'a

kulluk aşkıyla dopdolu olan

mü'min askerlerin üzerini kapladı. Onları dürbünle

gözleyen düşman kuvvetleri

artık bembeyaz bulutlardan başka bir şey göremez oldu. O sabah

bambaşka ve

manevi bir heyecan içinde kılınan bayram namazında alınan

gür tekbirler dalga

dalga semaya yükseliyordu. Nur yüzlü ihtiyar zat Fetih

Suresi'nden bir kısım

ayetleri tilavet ederken askerlerin gönüllerinden taşan

kelime-i tevhid sesleri

birer iman sayihası halinde düşman saflarından bile duyulmakta

idi. İşte bu

esnada İngiliz kuvvetleri arasında büyük bir kargaşa baş

gösterdi. Zira çeşitli

İngiliz sömürgelerinden kandırılarak toplanıp getirilmiş

bulunan bir kısım

Müslüman askerler yine kendileri gibi Müslüman bir

toplulukla savaştıklarını,

işittikleri tekbir ve tevhid seslerinden anlamış ve bunun üzerine

isyan etmişlerdi.

Ne yapacağını şaşıran zalim İngilizler, onların bir kısmını kurşuna

dizdi.

Diğerlerini de alelacele cephe gerisine çekmek zorunda kaldılar.


Allah Rızası İçin

Ebû

Hafs-ı Haddâd, Ebû Bekr-i Şiblî'nin evinde kırk gün misâfir kaldı.

Çeşit çeşit yemeklerini yedi. Ayrılıp giderken yanına vardığında;


"Ey

Şiblî! Eğer yolun Nişâbur'a uğrarsa, yanıma gel! Misâfirperverlik nasıl

oluyormuş, sana öğretirim." dedi.


Şiblî de; "Ben ne yaptım ki?"

deyince;


"Başka ne yapacaksın, külfete girerek çeşitli yemekler

hazırladın, civanmertlikte bu yoktur. Misâfir gelince öyle davranmalı

ki, hizmet ederken üzerine bir ağırlık çökmemeli, gittiği için de

ferahlamamalısın! Külfete girdiğinde, gelişi ağır gelir, gittiğinde de

rahatlarsın. Böyle ev sâhipliği olmaz." buyurdu.


Bir müddet sonra,

İmâm-ı Şiblî kırk arkadaşıyla berâber Nişâbur'a geldi. Ebû Hafs-ı

Haddâd'a uğradı. Ebû Hafs-ı Haddâd o gece kırk bir mum yakmıştı. Şiblî

bunları görünce;


"Bu ne hâl böyle?" dedi.


Ebû Hafs-ı Haddâd;


"Ne oldu?"

buyurdu.


Şiblî;


"Külfete girmeyin, demiştiniz. Bu mumlar ne böyle?"

dedi.


Ebû Hafs-ı Haddâd;


"Öyleyse onları söndür." buyurdu.


Şiblî,

kalkıp hepsini söndürmeye çalıştı, fakat, birini söndürebildi.


Bunun

üzerine Ebû Hafs-ı Haddâd;


"Sizi Allahü teâlâ gönderdi. Ben de Allah

rızâsı için kırk mum yaktım. Birini de kendim için yaktım. Benim için

olanı söndürdün. Allah rızâsı için olanı söndüremedin. Sen ise

Bağdât'ta her yaptığın şeyi benim için yapmıştın. Seninki külfet oldu,

benimki ise külfet olmadı." buyurdu.


Allah'ı bilmeye yüz delil

Fahreddîn-i

Râzî Herat ve

civarında bozuk inançları yaymakla meşgul

olanlarla mücâdele ediyor, Müslümanlar'ı

bunların

tehlikelerine karşı korumaya çalışıyordu.  Üç yüz kadar atlı

talebe ve âlim ile Herat'a geldiğinde; hem devlet,

hem

din büyükleri akın akın ziyaretine gelmiş, alâka göstermişlerdi. Ama

birileri

vardı ki; ne geliyor, ne de gelme arzusu ızhâr ediyordu. Acaba

Fahreddîn-i

Râzî hazretlerinin muhâliflerinden miydi?

Halktan bir

zengin, bir gün Fahreddîn-i

Râzî hazretlerini bahçesinde

yemeğe dâvet etti. Maksadı; ziyaretine gelmeyen zâtı da orada

bulundurup,

görüşmelerini ve bir yanlış anlamanın meydana gelmemesini temin

etmekti.

Fahreddîn-i

Râzî hazretleri, yemekte

karşılaştığı ziyaretine gelmeyen

zâta,

- Niçin bizi

ziyârete gelmediniz? diye

sordu. Şöyle cevap verdi o zât:

- Ben

fakirin biriyim. Ne ziyâretinize

gelişim size bir şeref kazandırır,

ne de gelmeyişim size bir şey kaybettirir. Siz mühim kimselerle meşgul

olun.

Bu cevap

Fahreddîn-i Râzî hazretlerini

düşündürdü. Bu defa büsbütün

meraklanarak ısrarla suallerini peşi peşine sıraladı:

- Bu,

sıradan birinin sözüne

benzemiyor. Kalbi-gönlü uyanık birinin

cevabıdır bu. Şimdi daha çok meraklandım. Söyleyin lütfen niçin

gelmiyorsunuz?

Bize vermek istediğiniz bir mesajınız olmalı.

- Sen,

'Müslümanlar'ın benim ziyâretime

gelmeleri vâciptir' diyormuşsun.

Neden senin ziyâretine gelmek vâcip olsun?

- Ben ilim

ehli biriyim. Benim

ziyâretime gelenler aslında benim değil,

ilmin ziyâretine gelmiş olurlar. Mücâdelemde bana yardımcı olmuş, beni

desteklemiş sayılırlar.

- Öyle ise

anlat bakalım... İlmin

hedefi Allâh'ı bilmek olduğuna göre,

nasıl biliyorsun Hazret-i Mevlâ'yı?

- Yüz delil

ve burhan ile biliyorum

Allah Teâlâ'yı...

- Peki

öyleyse, söyler misin; burhan ve

delil, şüpheleri gidermek için

değil midir? Demek sende bu kadar şüphe  varmış ki her birine

delil

aramış; ancak bu delillerle şüpheni gidermişsin. Halbuki Allahü

zû'l-Celâl

bana, öyle bir îman verdi ki; şüphenin zerresi bile kalbimde yoktur.

Olmayan

şeyi gidermek için ne diye delil ve burhan arayayım?

Bu cevaptan

sonra bir suskunluk başlar.

Neden sonra yerinden kalkan

büyük müfessir Fahreddîn-i Râzî hazretleri,

- Uzat elini

de öpeyim. Sen sıradan

biri değil, bir îman ve ihlâs numûnesi

mâneviyât sultânısın. Kim isen söyle de beni daha fazla merakta

bırakma.

Fahreddîn-i

Râzî hazretlerinin kulağına

eğilen birinin, fısıltı hâlinde

söyledikleri şundan ibârettir:

- Konuştuğun

zât, Necmüddîn-i Kübrâ

hazretleridir.

Fahreddîn-i

Râzî hazretleri hemen diz

çöküp rica eder:

- Lütfen

beni de kabul buyurun

tâlipleriniz arasına da, ben de iştirak

edeyim sohbetlerinize...

....

İşte

zâhirî

ilimle bâtınî ilmin

farkı... İşte zâhirî ilim ehli ile,

zû'l-cenâhayn olan mâneviyat erbâbının seviye ve dereceleri... Keza,

aralarındaki

diyaloğun güzelliği ve hakkı teslim ile neticelenişi... Ve,

biribirlerine

karşı olan nezâket ve saygıları...

Zamanımız

'tartışmacıları'na örnek

olması dileğiyle...


Allah'ın Emaneti

Allah'ın

Emaneti


Hz.Ümm-i

Süleym, gayet temiz ahlak

sahibi bir hatun idi. Çocuğu vefat

ettiği zaman, sabır ve metanetle bizzat kendisi yıkadı ve kendisi

kefenledi

ve bir tarafa bırakıp, komşularına dönerek:

-

Babasına

haber vermeyin.

Hz.

Ebu

Talha orada bulunmamaktaydı.

Akşam eve döndüğünde, çocuğu sordu,

hanımı:

-

Gördüğünden şimdi çok iyidir, der.

Sonra

yemek

yediler, oturdular,

birlikte oldular. Bir müddet sonra Hz.Ümm-i

Süleym, beyine gayet metanetle şöyle der:

-

Ebu Talha,

ödünç alınmış bir şeyi geri vermek icap eder mi etmez

mi?

-

Söylediğin

bu söz nasıl bir söz, elbette ki ödünç alınan şey geri

verilmeli.

-

O halde,

Hak Teala da sana emanetten vermiş bulunduğu çocuğu aldı.

Ebu

Talha bu

sözü duyunca :

-

Biz Allah

için  halk edilmiş bulunuyoruz ve hep onun

tarafına

döneceğiz, der ve şükreder.

Sabah

olunca

gidip Resulullah'a

(s.a.v.) anlatır. Resulullah (s.a.v.):

-

Ya Rabbi

bunun daha iyi bir karşılığını Ebu Talha'ya ver, diye

dua eder.

Nitekim,

dokuz ay dokuz gün sonra

Abdullah diye bir çocukları olur.

Çocuk, Peygamberimizin himayelerinde büyürler, İslam Tarihinde önmeli

bir

şahsiyet olur.

Allah'ın Rahmeti ve Amelin Karşılığı

İki

cihan güneşi sevgili Peygamberimiz (s.a.v) anlatıyor:

-Arkadaşlar

az önce yanımdan ayrılan Cebrail (a.s) “Ey Muhammed!.. Seni

insanlığa aydınlık yolu göstermek üzere hak Peygamber olarak gönderen

Allah’a

and olsun ki diye söze başlayarak bana şu ibret dolu hikayeyi nakletti:

-Vakti

zamanında bir mü’min dünyadan el-etek çekerek deniz ortasında ıssız bir

adaya

yerleşir. Burada insanlardan ve dünyalık işlerden uzak ibadet etmeye

koyulur.

Bir süre ibadet ettikten sonra acıkmaya ve susamaya başlar. Ama nerede?

Adada

yalçın kayalarla kıyıyı döven azgın acı deniz suyundan ve bir de

kendinden

başka bir nesne yoktur.

Günler

haftaları haftalarda ayları kovalarken abid kişi gittikçe güç ve

takatten

düşmeye başlar. Bu arada benzi solan yüzü sararan abid ibadetlerinin

ardından

durmadan Ey Rabbim bana yiyecek ve içecek bir şeyler ihsan et ki ibadet

etme

gücümü kaybetmeyeyim diye Allah’a yalvarıp yakarır. Günlerden bir gün

kudretine

nihayet olmayan Allah(c.c) yalçın kayalar arasından buz gibi soğuk

şerbet gibi

tatlı bir kaynak fışkırtarak etrafında kor gibi narlarıyla boy salmış

koca bir

nar ağacını dalgalandırarak O’nun bu dileğini yerine getirir.

Artık

bütün gün ibadet ettikten sonra kaynağın başına iner nar ağacından tek

narını

koparıp yer ve abdestini alarak tekrar namaz kılmaya koyulur.

Namazlarının

ardından da Ey Rabbim!.. Canımı secde ederken al beni öldürüp de

cesedimi

toprak içinde çürütme beni kıyamete kadar secde etmekten mahrum bırakma

diye

dua eder. Bu böyle tam beş yüz yıl sürüp gider. Nihayet bir gün Yüce

Allah

(c.c) dileğine uygun şekilde ruhunu teslim alır.

Bundan

sonrasını Cebrail (a.s) şöyle anlatıyor:

“Gerçekten

biz o ıssız adaya iniş ve çıkışlarımızda gerçek Allah bağlısı mü’mini

hep

secdeye kapanmış Allah’ı zikrederken gördük. Kıyamet kopup bütün

insanlar

dirilerek mahşer toplantısına getirildiklerinde onu yine ilahi sırlara

dalmış

ibadet eder bulacağız. Herkesin bir bir Allah’ın huzuruna çıkarak

hesaba

çekilirken o da gelecek. Yüce Allah(c.c) ona şöyle seslenecek:

-Ey

abid kulum seni yaygın rahmetim sayesinde Cennete sokuyorum buyur gir.

Abid

ise şöyle cevap verecek:

-Hayır

ey Rabbim!.. Amelim sayesinde Cennete girmeye hak kazandım.

Allah:

-

Ey melekler kulumun işlediği

ibadet ve amellerle kendisine ihsan ettiğim

nimetleri bir bir karşılaştırın.

Abidin

amelleriyle Allah’ın kendisine verdiği nimetler karşılaştırılarak ölçü

ve

tartıya vurulacak. Bir tek gözü beş yüz yıl ibadetlerden ağır basacak.

Geri

kalan diğer nimetlere karşılık ibadet düşmeyecek.

Ardından

Allah:

- Bu

kulumu Cehenneme atın , diye emredecek.

Abid:


-

Ey Rabbim yanılmışım bağışla. Yaygın rahmetin sayesinde Cennete

girebilirim

elbette diye haykıracak.

Allah:

-

Onu buraya getiriniz .

Abid

Allah huzuruna varacak duracak.

Allah:

-

Ey kulum söyle bakalım. Seni yoktan kim var etti?

Abid:

-

Sen Ey Rabbim!..

Allah:

- Bu var etme olayı senin amelinle mi yoksa

benim geniş ve yaygın rahmetimle mi

meydana geldi?

Abid:

-

Şüphesiz ki senin rahmetinle.

Allah:

-

Beşyüz yıl gibi uzun bir süre sana ibadet etme gücünü veren kim? Issız

adada

seni tatlı suyla hergün narla besleyen kim? Ve yine secde ederken

ruhunu teslim

alan kim?..

Abid:

-

Sensin Ey Rabbim!..

Allah:

-

İşte bütün bunlar benim geniş ve

yaygın rahmetim sayesinde meydana gelmiştir.

Bunları kabul ettikten sonra mesele kalmadı. Şimdi doğru Cennete.

Yüce

Allah(c.c) cümlemizi rahmetine bel bağlayarak ibadetini eksiksiz yapan

kullarından eylesin amin .

Allah’tan Utanmaya Senden Daha Layığım!

Çok

eski devirlerde Kifl adında bir adam vardı. Kifl,

ahlâkî ve insanî değerlere önem vermeyen, para kazanmak için her yolu

meşru

gören çok zengin bir adamdı. Zenginliğini de faizden elde etmişti. Dara

düşen,

ihtiyacı olan kimse kendisine geliyor, oda yüksek bir faizle geri

ödenmesi

şartıyla onlara para veriyordu. Vadesi geldiği zaman kişi parasını

ödeyemezse

bu sefer faiz miktarını daha da artırıyordu. Şayet yine ödeyemezse

adamları

vasıtasıyla o kimsenin bütün varına yoğuna el koyuyordu.

Bir gün,

kapısına borç için bir kadın geldi. Bu kadın yakın zamanda kocasını

kaybetmiş,

namuslu, kendisini çocuklarına adamış bir anneydi. Bir süre, kocasından

kalan

şeylerle evini idare etmeye çalışmıştı. Ancak artık evde para

kalmamıştı. Bunun

için çalışması gerekiyordu. Bir yerde iş bulmak istedi; ama dışarısı

dul bir

kadın için çalışmaya müsait değildi.

Neden

sonra

aklına evde dokuma yapıp onları yakın bir arkadaşı vasıtasıyla satmaya

karar

verdi. Bunun için bir dokuma tezgahına ihtiyacı olacaktı. Tezgahı

alabilmek

için de borç arayışına girdi. Yakın dost ve akrabalarına gitti; ama

kimsede

para yoktu. Çok üzülmüştü. Çaresiz bir şekilde evine doğru giderken

yolda

istemeden iki kişi arasında geçen bir diyaloga şahit oldu. Şehirde Kifl

adında

bir kişinin insanlara borç para verdiğini duydu. Hemen onun yanına

gitmeye

karar verdi.

Kifl

kapıda

kadını görünce çok beğendi. Onu elde etmek istedi. Kadın, Kifl’den

karşılığını

ödemek şartıyla borç para istedi. Kifl, kadının dul olduğunu da

anlayınca ona

ahlaksız bir teklifte bulundu. Kendisiyle beraber olması şartıyla

vereceği

parayı istemeyeceğini söyledi. Bu teklifi kadın şiddetle reddetti. Çok

üzülmüştü. En çok da kendisine böylesi tekliflerin gelmesinden

korkuyordu.

“Allah’ım bana yardım et.” diye dua etti.

Aradan

birkaç

gün daha geçmişti. Evde hiçbir şey kalmamıştı. Çocuklar açlıktan

ağlıyordu.

Onların ağlamasına kendisi de katılıyordu. Kendisini Kifl’e teslim

etmeye

mecbur hissetti. Bu sırada da “Allah’ım! N’olursun beni affet. Bir daha

böyle

bir günah işlemeyeceğim.” diye dua ediyordu.

Kadın,

Kifl’in

yanına gitti. Kifl’in yüzü gülüyordu. Ancak kadın bir yandan ağlıyor,

bir

yandan da titriyordu. Kifl, kadına bu halinin sebebini sordu. Kadın,

- Buraya

kendi

isteğimle gelmedim. Daha önce böyle bir günah işlemedim. Onun için

Allah’tan

çok utanıyorum ve korkuyorum. Beni bu günaha sürükleyen fakirliğimdir,

dedi.

Kifl, duyduklarına çok şaşırmıştı. O kaskatı kalbi bir anda

yumuşayıverdi.

İçini pişmanlık duyguları sarmıştı. O sırada ağzından şu ifadeler

döküldü:

- Sen

fakirliğin sebebiyle mecbur kaldığın bir günah işliyor ve bundan dolayı

ağlıyorsun. Halbuki Allah bana bu kadar servet vermişken, ben günah

işlemekten

çekinmiyorum. Ben, Allah’tan utanmaya ve korkmaya senden daha layığım.

Kifl,

pişmanlık

hisleri içinde, yapacağı kötü işten vazgeçti. Kalbine apayrı bir huzur

ve

mutluluk geldi. Kadına bir miktar para verip onu gönderdi. Kadıncağız,

sevinç

ve kendisini harama girmekten koruyan Rabb’ine şükür içinde evine

döndü.

Kifl,

artık

eski Kifl değildi. O güne kadar yapmış olduğu bütün günahlar için tevbe

ediyordu. O gün sabaha kadar Rabb’ine dua dua yalvardı ve affını

diledi. O gece

Kifl’in ecel vaktiydi. O hal üzere ruhunu Rahman’a teslim eyledi.

Sabah

olmuştu.

Kifl’in evinden çıkmadığını gören yakınları kapıyı açtıklarında Kifl’i

ölü

olarak buldular. Bu sırada kapısında herkesin okuyabileceği şekilde

şöyle bir

yazı vardı: “Allah, Kifl’in günahlarını affetti.”

Halk, bu

duruma

şaşırdı kaldı. Allah, Kifl’in affedilmesine sebep olan bu olayı, o

dönemin

peygamberine vahiy yoluyla bildirdi. Böylece herkesin şaşkınlığı gitti

ve

insanlar bundan büyük bir ders aldılar.

Hikâye

bize ne anlatıyor?

Tevbe

kapısı her zaman ve her kişi için açıktır. Bir kimse ne kadar

günahkâr bir kul olursa olsun büyük bir pişmanlık ve samimiyetle tevbe

ederse

Allah onun tevbesini kabul eder ve onu bağışlar.

Allah,

kendi rızası istikametinde bir hayat yaşamaya gayret eden kullarını

sever. Rahmetinin gereği olarak bazen kulları günaha gireceği an onları

değişik

vesilelerle korur. O yüzden kula düşen Rabb’iyle arasındaki bağı

devamlı

surette güçlü tutmasıdır.

Zaman

Ailem, 167.

Sayı


Allahü Teâlâyı Bilirmisin?

Abdullah

bin

Mübarek, bir

gün yolda gidiyordu. Önünde birkaç koyunla bir çoban çocuk gördü. Ona

acıdı ve;

"Zavallı, çocuklukta çobanlık yaparsa, büyüdükte Allahü teâlânın ibâdet

ve

mârifetine nasıl erişir?" dedi. Sonra kendi kendine; "Gideyim, ona

Allahü teâlâyı tanımakta bir mesele öğreteyim." deyip, çocuğun yanına

geldi ve:

-Evlâdım,

Allahü teâlâyı bilir misin? buyurdu.


Çocuk:


-Kul nasıl sâhibini bilmez?" dedi.


-Allahü teâlâ'yı ne ile biliyorsun?


-Bu koyunlarımla.


-Bu koyunlarla, O'nu nasıl bilirsin?


-Bu birkaç koyun çobansız işe yaramaz. Bunlara su ve ot verecek,

kurttan ve

diğer tehlikelerden koruyucu birisi lâzımdır. Bundan anladım ki,

kâinat,

insanlar, cinler, hayvanlar ve canavarlar ve bu kanatlı kuşlar bir

koruyucuya

muhtaçtır. Bu binlerce çeşit mahlûkatı korumaya kâdir olan, Allahü

teâlâdan

başkası değildir. İşte bu koyunlarla Allahü teâlâyı, böylece bildim


-Allahü teâlâyı nasıl bilirsin?


-Hiç bir şeye benzetmeden bilirim.


-Böyle olduğunu nasıl bildin?


-Yine bu koyunlardan.


-Nasıl?


-Ben çobanım. Onların koruyucusuyum. Onlar benim korumam ve

tasarrufumdadırlar.

Onlara dikkatle bakıyorum. Ne onlar bana benzerler, ne de ben onlara

benzerim.

Buradan, bir çoban koyunlarına benzemezse, Allahü teâlânın elbette

kullarına

benzemiyeceğini anladım. Abdullah bin Mübârek:


-İyi söyledin. İlimden bir şey öğrendin mi? buyurdu.


Çocuk:


-Ben bu sahrâlarda, nasıl ilim tahsîl edebilirim, dedi.


-Peki başka ne öğrenmişsin?


-Üç ilim öğrendim. Gönül ilmi, dil ilmi ve beden ilmi.


-Bunlar nelerdir, ben bunları bilmiyorum.


-Gönül ilmi şudur ki, bana kalb verdi ve kendi mârifet ve muhabbeti

yeri eyledi

ki, bu kalb ile O'nu bileyim. O'nun sevdiklerine gönülde yer vereyim,

sevmediklerine yer vermiyeyim ve böylelerinden uzak olayım. Dil ilmi

şudur ki,

bana dil verdi ve dili zikretmek, O'nun ismini söylemek yeri eyledi.

Bununla

O'nu hatırlatanları dile getirmeği, O'ndan bahsetmiyen sözden onu

korumayı,

böyle sözden uzak olmayı îmâ etti. Beden ilmi şudur ki, bana beden

vermiştir ve

onu kendine hizmet yeri eylemiştir. Böylece O'na hizmet olan her şeyi

yaparım,

hizmet olmayan şeyi ise bedenimden uzaklaştırırım.


Abdullah bin Mübârek, bunun üzerine:


-Ey çocuğum! Evvelki ve sonraki ilimler, senin bana bu

öğrettiklerindir!

dedikten sonra: Ey oğul, bana nasîhat ver, buyurdu.


-Ey efendi! Âlim olduğun yüzünden belli oluyor. Eğer ilmi Allah rızâsı

için

öğrendiysen, insanlardan istemeyi, beklemeyi kes. Yok, dünyâ için

öğrenmişsen,

Cennet'e kavuşamazsın, dedi.


Altın Kesesi


Altıyüz dirhemlik ip

Bağdat. Dul bir kadın.

Altı

öksüz çocuğu ve bir de ihtiyar ana. Kadın

geçimi sağlamak üzere, hafta boyu el emeği verir, göz nuru döker iplik

eğirir, pazara çıkar ve anası ile çocuklarının rızkını temin etmeye

çalışırdı.

Vakti tamam olunca

bu dul kadın vefat eder, çocukların bakımı ise ihtiyar kadına kalır.

Kadın pazara her hafata çıkamıyor, ip eğiriyordu. Bir zaman baktıki

altıyüz dirhem kadar ip eğirmişti, pazara götürmeye karar verdi.

- Ya Rabbi! Bu

öksüzlerin, yetimlerin rızkını ver, diyerek sabah erkenden pazarın

yolunu tuttu. Yolda giderken Şeyh Abdülkadir Geylani Hazretlerinin

evinin önünden geçiyordu. Onu görünce durakladı. Şeyh mürüdleriyle

sabah namazından çıkmıştı, yaşlı kadını görünce duraklayarak:

- Hoş geldin bacı,

nereye gidiyorsun?

- Bir miktar ipliğim

var, pazara götürüp satacağım.

- Ver bakalım.

Benden altıyüz dirhem ip isteniyor, bunu ver de ben satayım.

- Memnuniyetle,

lütuf buyurmuş olursunuz, efendim dedi ve ipi verdi.

Abdülkadir Geylani

Hazretleri eline aldığı ipi şaka yollu mescidin  damına atınca

hemen nereden geldiği belli olmayan büyük bir kuş gelip, ipi kapıp

gider. Kadın bu nebiçim şaka diye kendi kendine söylenmeye başlayınca,

müritler kadına itiraz etmemsi için işaret ettiler, kadında daha fazla

bir şey demedi.

Hazreti Şeyh kadına

dönerek.


- Hatun canını sıkma, ipliği satmaya gönderdim, parası gelsin ne kadar

ettiyse alırsın.

- Pekala, diyerek

gider, ertesi gün gelir.

- İpilik satıldı mı?

Abdülkadir Geylani

Hazretleri:

- İplik satıldı,

fakat parası henüz gelmedi. Bir hafta hadar bir zaman içinde gelir.

Kadın bir hafta

sonra gelir, para henüz gelmemiştir, kadına:

- Yarın gel, paranı

al.

Kadın, pazara niye

gitmedim, şimdi param elimde olurdu hayıflana hayıflana evine gitmek

üzere iken, Mürütler:

- Bir  gün daha

sabret bakalım mevla ne gösterecek, derken bu işin sade bir şaka

olmadığının farkında idiler.

Ertesi gün oldu.

Abdülkadir Geylani Hazretlerinin huzuruna o ana kadar görülmeyen bir

heyet geldi. Bin altın takdim ettiler. Müritler heyete bu kadar paranın

ne olduğunu, niçin Şeyhe takdim ettiklerini sordular. Gelenler tüccar

olduklarını belirterek:

- Altınlar Hazreti

Şeyhindir. Denizde yolculuk yaparken fırtına sebebiyle geminin yelkeni

delindi, yol alamaz olduk, denizin ortasında kalacaktık. Kaptana bir

çaresi yok mu diye sorduğumuzda:

- Altıyüz dirhem ip

olsa geminin yelkenini onarır, yolumuza devam ederdik ama, şu anda

nerede bulacağız, dedi.

Biz ellerimizi

kaldırarak Allaha dua ettik ve duamızda:

- Ya Sultanul Arifin

bize altıyüz dirhem kadar ip gönder, sana bin altın vereceğiz diye

yalvardık. Bir de baktık ki, bir kuş gelip altıyüz dirhem ipliği

geminin güvertesine bırakıp uçtu gitti. Şimdi o adağımızı yerine

getirdik, dediler.

Tüccarlar

ayrıldıktan bir müddet sonra, ihtiyar kadın gelip sordu.

- Para geldi mi

efendim?

Şeyh bin altını

kadına verirken:

- Benim satışım

seninki kadar kârlı olmuş mu?

Kadın bir anda zengin olmuştu. Abdülkadir Geylani

Hazretleri'ne teşekkür ederek huzurdan ayrıldı.

Ameş ve Karısı

Ameş

ve Karısı

İmam-ı

Azam

Ebu Hanife rh.a.'in arkadaşlarından, o dönemin hadis ve

kıraat âlimlerinden Süleyman A'meş, bir gece evinde eşiyle tartışmış ve

hanımını biraz incitmişti. Buna rağmen tartışmadan hemen sonra

hanımıyla

tekrar konuşmak istemiş, ama hanımı kocasına kırgın olduğu için, adamın

sözlerini cevapsız bırakmıştı.

Adam

öfkeyle:

-Niçin

bana cevap vermi yorsun? diye hanımını bağırıp, azarladı. Fakat

bir cevap alamadı.

A'meş'in

kızı babasına:

-Bu

gece olmasa da, yarın sabah konuşur seninle, dediyse de adamın

öfkesi dinmedi:

-Eğer

bu gece benimle konuşmazsa, benden kesin boş olsun, dedi.

Kızcağız

da annesini konuşması için ikna etmeye çalıştı. Ama annesi

inat etti, konuşmamakta direndi.Karısının konuşmamakta kararlı olduğunu

gören A'meş'in ise az önce öfkeyle ettiği yeminin ciddiyeti aklına

geldi,

söylediğine pişman oldu. Eşiyle boş olmaktan kurtulmak için care

düşünmeye

başladı. Gecenin bir yarısında giyinip evden cıktı. Doğru Ebu Hanife

Hazretlerinin

evine gitti. Ebu Hanife onu içeri alıp derdini sordu. A'meş karısıyla

olan

hadiseyi anlattı, dert yandı:

-Bu

kadın bu tavrıyla benden kurtulup kaçmak istiyor. Beni sıkıntıya

sokmasından korkuyorum. Kendisi çocukların annesidir. Onu boş olmaktan

kurtarıp beni rahatlatacak bir care var mı? diye sordu.

Ebu

Hanife:

-Üzme

kendini. Allah'ın izniyle bir care bulunur, dedi.

Ebu

Hanife, A'meş'in oturduğu yerdeki mescidin müezzinine haber

gönderip

yanına çağırdı. Bu gece sabah ezanını henüz vakti girmeden okumasını

tenbihledi.

A'meş de evine dönüp, ezanı beklemeye başladı. Daha sabah olmadan

okunan

ezanı duyan A'meş'in hanımı, sabah oldu da boşanması gerçekleşti

zannederek

konuştu:

-Oh

be! dedi. Senden kurtuldum, kötü huylu herif!

A'meş

ise kıs kıs gülerek cevap verdi:

-Henüz

sabah olmadı. Sen de konuşup yeminimi bozdun. Bize çare

gösterenden

Allah razı olsun.

Yusuf Yavuz

Semerkand dergisinden

alınmıştır.

Ana Hakkı


Hazreti Peygamberimiz

(s.a.s.) eshabıyla oturmuş sohbet ediyordu. Bir

kadın sahabe Resulullah'ın huzuruna telaşla girerek:


- Ya Resûlellah! Şu anda kocam ölüm döşeğinde, belki biraz sonra ölmüş

olacak... Yalnız yanında kelime-i şehadet getirdiğimi anladığı ve

kendiside getirmeye çalıştığı halde şehadet kelimesi getiremiyor.

Kocamın imansız gitmesinden korkuyorum. Bu hususta bir yardımınızı

bekliyorum, dedi.


Hazreti Peygamberimiz:


- Kocan sağlığında ne gibi kötü harekette bulunurdu? diye sordu.


Kadın hiçbir kötü amelinin olmadığını, namazını kılıp her türlü

ibadetini noksansız yerine getirmeye çalıştığını söyledi.


Bu sefer Peygamberimiz:


- Kocanızın dünyada kimi var? diye sordu.


Kadın ihtiyar bir annesi olduğunu söyleyince Peygamberimz (s.a.s.)

kadının kocası Alkama'nın anasın huzura çağırdı. Hazreti Alkama'nın

anası, Hazreti Peygamberimizin huzuruna çıktı. Peygamberimiz:


- Oğlun sana karşı nasıl hareket ederdi? Oğlundan memnunmusun? diyr

sordu.


Alkamanın anası:


- Ya Resulullah, oğlum evleninceye kadar çok iyi muamele ederdi.

Evlendikten sonra hanımını dinledi, bana hor bakmaya başladı. Hatta son

zamanda evini bile ayırdı. Ben de üzüldüm, onun bu hareketine, dedi.


Peygamberimiz (s.a.s.) yaşlı kadına; oğlunun ölüm döşeğinde olduğunu,

hakkını helâl etmediği takdirde cehennem azabı çekeceğini söylediyse de

kadın:


- Hakkımı helâl etmem ey Allah'ın Resûlü, dedi.


Alkama ise evde yatıyor, hâlâ şehadet kelimesi getiremiyordu.


Hazreti Peygamberimi, kadının annelik şefkatini harekete geçirmek için,

orada bulunanlara:


- Bana biraz odun hazırlayın, diye emir verdi.


Kadın hayretle :


- Odunu ne yapacaksın ya Resûlellah! diye sormaktan kendini alamadı.


Çünkü o da şüphelenmişti.


Peygamber Efendimiz :


- Oğlunu yakacağım... Zira yarın cehennemde yanacağına cezasını burada

çeksin, daha iyi buyurunca, kadın dayanamadı,


- Oğlumun gözümün önünde yanmasına razı olamam ya Resûlellah ! Ona

hakkımı helal ediyorum, dedi.


Murat hasıl olmuştu... Hazreti Peygamberimiz,  Bilâl-ı Habeşi

Hazretlerini göndererek :


- Git bakalım, Alkama ne haldedir? buyurdular.


- Bilâl-i Habeşi Alkam'nın yanına varıp şehadet kelimesei telkin

ettiğinde, Alkama'nın dili açılmıştı :


- Lâ ilâhe illallâh, Muhammedün Resûlüllah, deyip ruhunu Allah'a teslim

etti.


Kaynak: Büyük Dini Hikayeler, İ.Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi


Anasının Dilini Koparan Evlat

Vaktiyle

evladını terbiye

edemeyen bir ana, cezasını dilini kaybetmekle çeker. Hikaye şöyledir.

Üç beş yaşına gelen bir çocuk

komşunun yumurtasını çalıp annesine getirir. Haram, helal bilmeyen

cahil ana,

yumurtayı çocuğun elinden alır ve çocuğuna bir aferin çeker ve:

-Benim akıllı oğlum, aferin

diyerek çocuğunun başını okşar. Çocuk, artık hergün veya gün aşırı

komşuların

yumurtalarını eve getirmeye başlar. Bir gün böyle, iki gün böyle derken

seneler

geçer. Çocuk yaşına göre hırsızlığı da ilerletir. Yumurtadan tavuğa,

tavuktan

horoza, horozdan koyuna, koyundan kuzuya derken bir haramzâde olur

çıkar. Eski

zamanın çocuğu şimdi çevresinin bir numaralı ve azılı eşkıyalarından

olur.

Artık bu eşkıyayı kimse durduramaz bir hale gelir. Hırsızlıklar,

eşkıyalıklar

derken bir gün büyük bir cinayet işler. Kanun bunun yakasına yapışıp

idama

mahkum eder.

Oğlunun idam haberini dinleyen

ana, mahkeme salonunda feryadı basar. Saçını, başını yolar. Aman hakim

bey,

biricik oğlumu bağışla, benim hayatta ondan başka kimsem yok diye

yalvarır.

İdam mahkumu eşkıya evlada

sorarlar, son bir arzun var mı? Eskiden beri idam mahkumlarının son

arzularını

yerine getirmek adet olduğu için bunun da son arzusu sorulur. İdam

mahkumu

genç:

-Bir tek dileğim var. Sevgili

anacığımın o mübarek dilini öpmek isterim, izniniz olursa bu arzumu

yerine

gelsin diye rica eder.

Mahkumun isteği yerine

getirilmek üzere annesi getirilir:w

Benim sevgili oğlum, dilimi son

bir defa öp bakayım diyerek dilini uzatır.

Eşkıya evlad, anasının dilini

iki dişlerinin arasına alır. Öyle bir ısırır ki, dişler dili makas gibi

keser,

dil pat diye yere düşer.

Orada bulunanlar, vah, vah,

vah! Ne olacak eşkıya evlat! Bunca cinayetler yetmiyormuş gibi bir de

anasının

dilini kopardı derler.

İdam mahkumu genç:

-Ey burada toplanan insanlar!

Bilmeden boş yere konuşmayınız. Benim burada idama mahkum oluşum o

kopasıca

dildendir, koptu ya! der.

Herkes hayretle sonunu dinler.

Genç mahkum devam eder:

-Ben, çocukluğumda komşumun

yumurtasını çalıp getirdiğimde anam bana aferin çekti, yumurtayı alıp

başımı

okşadı. Eğer, o zaman beni terbiye edip men etseydi, bugün bu ölüm

cezası bana

gelmeyecekti, der.

Annenin ihtiyacı var

Ebû'l-Haseni'l-Harkânî

(k.s) hazretleri şöyle anlatır:

İki

kardeş

vardı. Bu iki kardeşin hizmete muhtaç bir anneleri vardı.

Her gece kardeşlerden biri annenin hizmeti ile meşgul olur, diğeri

Allah

Teâlâ'ya ibâdet ederdi. Bir akşam, Allah Teâlâ'ya ibâdet kardeş,

yaptığı

ibâdetten, duyduğu hazdan dolayı kardeşine:

-

Bu gece

de

anneme sen hizmet et, ben ibâdet edeyim, dedi.

-

Kardeşi

kabul etti. İbâdet ederken secdede uyuya kaldı ve o anda bir

rüya gördü.

Rüyasında

bir ses ona:

-

Kardeşini

affettik, seni de onun hatırı için bağışladık, deyince genç:

-

Ben

Allah

Teâlâ'ya ibâdet ediyorum. Kardeşim ise anneme hizmet ediyor.

Fakat beni onun yaptığı amel yüzünden bağışlıyorsunuz, dedi.

Ses

ona:

-

Evet,

senin yaptığın ibâdetlere bizim hiç ihtiyacımız yok. Fakat,

kardeşinin annene yaptığı hizmetlere annenin ihtiyacı vardı,

karşılığını

verdi.


Anzaklı Ömer'în Hikayesi

Türk

olmanın

nasıl bir şey olduğunu unutanlara hatırlatmak için, Türk olmanın

tadına varmak için, lütfen okuyun.

Bu

hakiki

hikayeyi aktaran, sayın Dr. Ömer

Musoğlu 85 yaşındadır ve halen MODA/ İstanbul'da oturmaktadır.

Anzaklı

Ömer'in Hikayesini 1957 Yılında İstanbul Tıp Fakültesi'nden mezun olup

ihtisas

yapmak üzere ABD'ye giden doktor Ömer Muşluoğlu, görev yaptığı hanede

başından geçen

çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:

Amerika

'ya

gittiğim ilk yıllar.. New York'da Medical Center Hospital'da görev

almıştım. Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak,

elektrokardiyografi

çekmek gibi işler.. Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar

hemen direkt

olarak hasta muayenesine, tedavisine verilmiyor. Diğer zamanlarda da

laboratuarda

çalışıyorum. Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam, tahminen yetmiş beş

yaşlarında..

-Kan

vereceğim kolunuzu açar mısınız?" dedim.

Adamcağız

kanserdi ve

aynı zamanda kansızdı.. Kolunu açtım, baktım pazusunda bir Türk bayrağı

dövmesi var. Çok ilgimi çekti, kendisine sormadan edemedim:

-Siz

Türk müsünüz?

-Kaşlarını

yukarıya kaldırarak "hayır" manasına bir işaret yaptı.

-Ama

ben hala merak ediyorum. "Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?"

-Aldırma

öylesine bir şey işte, dedi.

Ben

yine ısrarla:

-Fakat

benim için bu çok

önemli, çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım...


Bu söz üzerine

gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:

-Siz

Türk müsünüz?

-Evet

Türk'üm...."

İhtiyar

gözlerime tanıdık bir göz arıyor gibi baktı.. Anlatmaya başladı:

"Yıl

1915.

Çanakkale diye bir yer var Türkiye'de.. Orada savaşmak üzere bütün

Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben, Avustralya

Anzaklarındanım. İngilizler bizi toplayıp dediler ki:

-Barbar

Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp

yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda.. Birlik

olup

üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir.

Biz

de inandık sözlerine ve savaşmak

isteyenler arasına katıldık.. Beynimizi yıkayan İngilizler Türklere

karşı topladığı

askerlerin tamamını Çanakkale'ye sevk ediyormuş. Bizi gemilere doldurup

Mısır'a

getirdiler, orada birkaç ay talim gördük, sonra da bizi alıp

Çanakkale'ye

getirdiler.

Savaşın

şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler

suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler gibi

geceyi gündüze

çeviriyordu. Her taarruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan

hayatının

baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve

cesareti gördükçe

şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı

bakımından da

fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk

başlarda

zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan

böyle

saldırıyorlar. Meğer bu barbarlıktan değil, kalplerindeki vatan

sevgisinden

kaynaklanıyormuş.

Biz

karaya

çıktık. Taarruz edeceğiz, bizi püskürtüyorlar.. Tekrar taarruz

ediyoruz,

bizi gene püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz..

Derken

böyle

bir taarruzda

başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim. Gözlerimi

açtığımda

kendimi yabancı insanların arasında buldum. Nasıl korktuğumu anlatamam.

İngilizler

bize Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya... Ama dikkat

ettim, bana

hiç de öfkeli bakmıyorlar, yaralarımı sarmışlar. İyice kendime gelince

bu defa

çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki

onların

yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana

ikram

ediyorlardı. Şok olmuştum doğrusu..

Dedim ki kendi kendime:

-'Bu

adamlar isteseler şu anda beni öldürürler, ama öldürmüyorlar...

Veyahut

isteseler önceden öldürebilirlerdi.. Halbuki beni cephenin gerisine

götürdüler..'

Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla 'Yazıklar

olsun bana'

dedim. 'Böyle asil insanlarla ben niye savaşıyorum, niye savaşmaya

gelmişim?

Bu İngiliz milleti ne yalancıymış, ne kadar Türk düşmanıymış' diyerek

pişman oldum.. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki...

Bu iyiliğe karşı ne yapsam diye düşündüm durdum günlerce.. Nihayet bizi

serbest

bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür

boyu unutmamak

için koluma bu Türk bayrağı dövmesini yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu

işte.."

Benim

gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti:

Talihin cilvesine bakın ki, o zaman ölmek üzere iken yaralarımı

iyileştirerek,

sıhhate kavuşmama çaba sarf eden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir

yerde yıllar

sonra yine iyileştirmeye çaba sarf eden bir Türk... Ne garip değil mi?

Avustralya'dan Amerika'ya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı hiç

tahmin etmezdim. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız.

Bizi hep kandırmışlar, buna

bütün kalbimle inanıyorum. Peşinden nemli gözlerle

-Bana

adınızı söyler misiniz?

dedi.

"Ömer"

cevabını verdim.

Merakla

tekrar sordu:

-Peki

niçin Ömer ismini vermişler sana?"

-Babam

Müslümanların ikinci halifesinin isminden ilham alarak bana Ömer

adını vermiş.

-Senin

adın Müslüman adı mı?

Ben

-Evet,

Müslüman adı" deyince yüzüme

baktı,doğrulmak istedi. Onun yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri

dolu

doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki:

-Senin

adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar

Josef Miller idi, şimdiden sonra "Anzaklı Ömer" olsun.


-"Olsun" dedim.

-"Peki

doktor beni Müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu ?"

Şaşırdım,

nasıl da

birdenbire Müslüman olmaya karar vermişti. Meğer o bunu hep

düşünüyormuş da

kimseyle konuşup soramadığı için gerçekleştirememiş..

-"Tabii"

dedim.. "Müslüman olmak çok kolay."

Sonra kendisine imanın ve İslam'ın şartlarını anlattım, kabul etti. Hem

kelime-i

şahadet getiriyor, hem de ağlıyordu.. Mırıldandı:

-Siz

Müslümanlar tespih

çekersiniz, bana da bir tespih bulsan da ben de yattığım yerden tespih

çekerek

Allah'ımı ansam olur mu?

Bu

sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakk'ı zikretmeyi

ihmal

etmiyormuş. Hemen bir tespih bulup kendisine getirdim. Hasta yatağında

tespih

çekiyor, biz de tedavisiyle ilgileniyorduk. Bir gün yanına gittiğimde

samimi bir

şekilde rica etti.

-Beni

yalnız bırakma olur mu?"

-Ne

gibi Ömer amca?

-Ara

sıra gel de bana İslamiyet'i anlat!.. Sen çok güzel

şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor."

O günden sonra her gün yanına gittim, bildiğim kadarıyla dinimizi

anlattım.

Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum,

hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum;

"Doktor

Ömer, lütfen 217 numaralı odaya gidin!

Hemen

yukarı çıktım. Ömer amcanın odasına vardığımda gördüğüm manzara

aynen

şöyleydi: Sağ elinde tespih, açık duran sol kolunun pazusunda dövme

Türk bayrağı,

göğsünde imanı ile koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu. Hemen

başucuna

oturdum, kendisine kelime-i şahadet söylettirdim, o şekilde kucağımda

ruhunu teslim

etti...

Bir

Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk

Milletine olan

sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu.

Ne yalan söyleyeyim, ağladım...

"

Madem ki;

düşünceyi zindana koymayan, hakikat sevgisini zincire vurmayan bir

millet, o cesur ve adil Türkler var, üzerinde hakikatin, adaletin ve

hürriyetin

hüküm sürdüğü bir güneş ülke neden vücut bulmasın..."


Arslanın Rızkı

Arslanın

Rızkı


Ebû Muhammed Şenbekî bir

defâsında Ebû Bekr el-Betâihî'nin yanına

gitmişti. Huzûrunda büyük bir arslan vardı. Arslan, Ebû Bekr

el-Betâihî'nin huzûrunda ağzını yüzünü toprağa sürüyordu. Ebû Bekr

el-Betâihî ise, bâzı suâllere cevap veriyormuş gibi arslana bir şeyler

söylüyordu. Biraz sonra arslan oradan ayrılıp gitti. Ebû Muhammed

Şenbekî, Ebû Bekr el-Betâihî'ye yaklaşıp;


"Size hayvanlarla konuşup

onlara faydalı olmak gibi nîmetleri ihsân eden Allahü teâlâ için bana

söyler misiniz? O arslan size ne dedi? Siz ona ne söylediniz?" dedi.


Buyurdu ki:


"Yâ Şenbekî! Arslan bana dedi ki, üç gündür ağzıma yiyecek

bir şey almadım. Açlık beni çok rahatsız etti. Seher vakti Allahü

teâlâya yalvardım. Bana, senin rızkın, Hemâmiyye köyündeki bir inektir.

Onu parçalayıp yiyeceksin. Onu avlarken sana da bir zarar isâbet

edecek, denildi. Ben ise şimdi, bana geleceği bildirilen o zarardan

korkuyorum. Ne yapayım? Ben de arslanın anlattıklarını dinledikten

sonra ona, sana isâbet edecek zarar, sağ tarafında hafif bir yaradır. O

yara sebebiyle bir hafta elem çekersin. Sonra yara iyi olur, dedim.

Çünkü o köydeki bir ineğin bu arslanın rızkı olduğunu, o ineği avlarken

o köyden on bir kişinin çıkıp buna hücûm edeceklerini, adamlardan

üçünün çarpışma sırasında ağır olarak yaralanacağını, arslanın da sağ

tarafından bir yara alacağını, yaralılardan birinin öleceğini, bir saat

sonra ikincisinin ve yedi saat sonra üçüncüsünün öleceğini, arslanın da

bir hafta sonra yarasının iyi olacağını Levh-i mahfûzda görmüştüm."

diye anlattı.


Ebû Muhammed Şenbekî, bu anlattıklarını hayretle dinledikten sonra,

hâdiseyi tâkib etmek üzere Hemâmiyye köyüne doğru yola çıktı. Oraya

vardığında arslanın ondan önce köye vardığını gördü. Durum aynen Ebû

Bekr el-Betâihî'nin bildirdiği gibi olmuştu. Bir hafta sonra Ebû Bekr

el-Betâihî'nin yanına tekrar geldi. Baktı ki yine o arslan, Ebû Bekr

el-Betâihî'nin huzûrunda duruyordu ve yarası da iyileşmişti.


Arslanın da Şerefi Var

Abdülazîz

Debbağ

hazretleri'ninbir

grup talebesi bir yere gitmek için yola çıktılar. Yanlarında eşkıyâ

saldırısına karşı koyacak hiç bir şey yoktu. Geceyi tenha ve korkunç

bir yerde geçirdiklerinden, içlerinden iki kişi uyumadı. Bunlar

yakınlarında bir arslanın dolaştığını fark ettiler. Biri diğerine;

-Kimseyi uyandırma sonra

paniğe

kapılabilirler, dedi.

Sabah olunca yakınlarında

ölü

bir tavşana rastladılar ve yollarına devam ettiler. İşlerini görüp geri

dönerken konakladıkları yerde, bir kişi uyumayıp arkadaşlarını bekledi.

Hocaları Abdülazîz Debbağ'ın huzuruna geldiklerinde uyumayan talebe;

-Efendim! Müsâde ederseniz

biraz uyumak istiyorum. Çünkü dün gece hiç uyumadım,dedi.

Abdülazîz Debbağ;

-Niçin uyumadın? diye

sorunca;

-Arkadaşlarımı korumak

için,diye cevap verdi.

Bunun üzerine;

-Senin gece uyumayıp

arkadaşlarını beklemen bir fayda sağlamaz. Siz giderken falan gece yol

kesiciler sizin yanınıza geldiğinde arslanı ve sizi koruyanı hatırlıyor

musun? dedi.

Talebe;

-O gece ne oldu?diye sual

edince:

-O gece falan yere

vardığınızda

üç kişi gelip size katıldı. Daha sonra sizden ayrılınca oradan gelip

geçeni gözleyen dört kişi ile buluştular. Ve sizin konakladığınız yeri

onlara haber verdiler. Siz uyuduktan sonra sizi soymak için

yaklaştıkları sırada etrafınızda bir arslanın dolaştığını görünce çok

şaşırdılar. Kendi kendilerine; "Arslanı öldürürsek bunlar uyanır,

soygun yapmaya kalkışırsak arslan engel olur." dedikten sonra bir çıkar

yol bulamayarak başka bir kervanı soymaya gittiler. Orada da bir şey

bulamayınca

tekrar sizin yanınıza geldiler. Arslan önlerine tekrar çıkınca,

aralarında şöyle konuştular: "Bunlar nasıl insanlardır ki hangi yönden

yaklaşmaya çalıştıysak orada bir arslan çıktı." Bunun iç yüzünü

öğrenmek istedilerse de Allahü teâlâ onların kalblerini mühürledi,

dedi.

Talebe;

-Yolda rastladığım ölü

tavşan

neydi? diye sorunca,

Abdülazîz Debbağ;

-Arslanın bir onuru

vardır.

Bir

insanın yüzüne sinek konsa nasıl eliyle kovalarsa, arslan da sizi

korurken, bir tavşan gelip önünde durdu. Sen ise onu görmedin. Arslan

bir pençe vurarak öldürdü, buyurdu.


Asalet & Terbiye

Firavun'un

kahinleri, saltanatı yıkacak çocuğun

dünyaya geldiğini kendisine haber verdiler. Firavun ölmemek için

öldürmek

sevdasına kapıldı. O sene dünyaya gelen erkek çocuklarını, kılıçtan

geçirtmeye

başladı.  Cellatlar; sokak sokak, ev ev dehşet ve ölüm

saçıyorlardı.

Kadının

biri, doğum sancıları başlayınca, mağaraya vardı ve çocuğunu

orada dünyaya getirdi. Çocuğunun, gözünün önünde öldürülmesinden

korktuğu

için orada bırakarak evine döndü. Mukadderatı ile başbaşa kalan çocuğu,

Cenab-ı Hakk'ın emriyle, Hz.Cebrail besleyip  büyüttü.

İlk

fırsatta

mağaraya koşan kadın, çocuğunu hayatta bulunca sevindi,

onu emzirip doyurdu ve tekrar evine döndü. Günler  böylece geçerek

küçük büyüdü ve sonunda Hz.Musa'nın kavmini, altından buzağıya taptıran

kimse bu çocuk oldu. Adı Musa.

Samira

kabilesine mensup bulunduğu için, kendisine Samiri lakabı verilmiştir.

Asalet

olmayınca, Cebrail aleyhiselamın verdiği  gıdaya ihanet etti.

Diğer

bir

Musa

da Allah'ın Kelimi, Peygamberi ve Firavun'un helakinin

zahir planda sebebi oldu. Cenab-ı Hakk, onu Firavun'un sarayında

ve kucağında büyüttürdü. Hz.Musa'nın annesi, kalbine gelen bir ilhamla

oğlunu bir sandık içine koyarak Nil'in akıntısına bıraktı. Nil'in

kıyısında

yapılmış sarayının balkonunda, karısı Asiye ile birlikte oturmakta

bulunan Firavun, nehirden gelmekte olan sandığı yakalatıp açtırdı.

Derhal,

içinden

çıkan küçük Hz. Musa'yı öldürtmek için emir verdiyse de Asiye buna mani

olarak:

-

Benim

için de, senin için de bir göz bebeği! Onu öldürmeyin. Olur

ki, bize faidesi dokunur, yahut onu evlat ediniriz, dedi.

Netice

itibariyle

Firavun'un

büyüttüğü Musa; Peygamber oldu ve Firavun'un saltanatını yıktı. Bir

Arab şairi, aslet olmayınca terbiyenin fayda vermeyeceğini dile

getiriken:

Fe

Musa'llezi rabbahü Cibrilü kafirün

Ve Musa'llezi rabbahü Fir'avnü mürselü

demiştir.

Yani": (Asalet olmadığı için) Cebrail'in büyüttüğü Musa kafir

oldu ve (asil bir soya sahip olduğu için) Firavun'un beslediği Musa ise

Peygamberdir"

Asi Kadınla Sert Gagalı Kuş

Kadının

birinin tek bir oğlu vardı. Günün birinde genç delikanlı ağır bir

hastalığa yakalanır. İki gözü iki çeşme, oğlunun yastığı başında

ağlayarak uykusuz geceleri ağaran tanyerine bağlarken oğluna şifa

vermesi için Allah'ına durmadan dua ediyordu. 


Bir gün oğlu iyileştiği takdirde canlı olarak yedi günlüğüne mezara

girmeyi Allah'a adadı. Günlerden bir gün kadının neredeyse ümidini

tamamen keseceği bir sırada genç delikanlı iyileşiverdi. Kadın hudutsuz

sevinçler içinde Allah'a şükürler ediyorsa da tatbiki oldukça zor ve

hatta tehlikeli adağını yerine getirmeye yanaşmıyordu.  

Bir gece rüyasına giren meçhul bir ses kadına sert ve ciddî bir ifade

ile "oğlun iyileşti. Şimdi adağını yerine getirmen lâzım. Yoksa

Allah'ın musibetleri bitmez. Başına daha ağır bir belâ gelecektir" diye

seslenir.


Kadın, Allah'a verdiği sözden kaçmayacağını anlayınca biricik oğlunu

yanına çağırarak durumu açıkça anlatır ve oğluna şöyle der; "şimdi

hemen git bana mezar biçiminde bir kuyu kaz. Ağır hasta olduğun

günlerde Allah'a verdiğim sözü yerine getirerek yedi günlüğüne kuyuya

gireceğim. Eğer yaşayacak günlerim varsa, yedi günün sonunda sağ salim

çıkarım da tekrar burada yaşarız Eğer günlerim dolmuş do gireceğim

kuyudan çakamazsam tam adak borcumu ödemiş olarak ödemiş olarak mezara

gireceğim.


Oğlu mezar biçimindeki kuyuyu hazırladı ve kadında canlı olarak adak

borcunu ödemek üzere içine girdi. Kuyuya girer girmez Cenâb-ı Hakk'ın

yardımıyla etraftan bir deliğin açıldığını gördü. "Ulu Allah'ım! Bütün

beşerî gücümü ve imân kuvvetimi yoluna koyarak yaşama arzumu tepiyor ve

sana vermiş olduğum sözü yerine getirmeye geliyorum. Allah'ım, beni

karanlık ve dar kuyunun cana kasteden her türlü kazasından sen koru."

Duası biter bitmez gördüğü delikten karanlık mezara ışıklar

süzülüyordu.


Az sonra daha da genişleyip orta büyüklükte bir pencere halini alan

mezar deliğinden ötelere bakınca renkli, ışıklı ve yeşillikler içinde

yüzen, akarsulu bir bahçe gördü. İki kadın bahçe içinden ilerleyerek

ona doğru geliyorlardı. Kadınlar epeyce yaklaştıktan sonra ona

seslendiler: "ey dünyalı kadın! Aziz misafirimiz! içine kapandığın

kuyudan çık da bizim yanımıza, şu sevimli bahçeye gel."


Kadın sevinç içinde mezardan çıkarak içinde akarsuların çağıldadığı,

tatlı sesli kuşların ötüştüğü bahçeye girdi. Üç kadın birlikte

yeşillikler içinde bir müddet beklediler ve bahçenin ortasında geniş

bir havuzun yanıbaşında oturdular.


Birlikte oturunca dünyalı kadın meraklı bakışlarla yanındaki kadını

süzdü. Kadınlardan birinin başına renkli bir kuş konmuş, kanatları ile

yelpazeliyordu. Öbür kadının başına da bir kuş konmuş, fakat sert ve

uzun gagası ile kadının saçını başını durmadan yoluyordu. Önce kuşun

kanatları ile yelpazelediği kadına dönerek sordu; "bu yüksek dereceye

hangi iyiliğin sayesinde ulaştın?"


Kadın bu soruya şöyle cevap verdi; "dünyada iken sevgili bir kocam

vardı, onun her sözünü tutardım; o itaatim sayesinde bu dereceye

ulaştım."


Dünyalı kadın, birinci kadından cevap aldıktan sonra bu sefer öbür

kadına dönerek sordu; "Peki, sen ne kötülük ettin de bu iri gagalı kuş

durmadan başını oyuyor?" Kadın içini çekerek konuşmaya başladı; "İyi

huylu ve temiz bir kadındım. Dünyada elimden geldiği kadar Allah'a

karşı olan vazifelerimi yerine getirdim Çok kimselere iyilik ettim.

Herkes benden memnundu. Bazen emirlerinden dışarıya çıkıyordum. Şimdi

halimi görüyorsun. Aslında iyi bir insan olduğum için Ulu Allah (c.c.)

bana bu yeşil bahçelik yerde kalma müsaadesini verdi. Fakat kocamı

memnun edemeden öldüğüm için de başımı durmadan oyan bu kuşun

işkencesine mahkûmum.


Ne olur, sana yalvarıyorum. Sen tekrar dünyaya döneceksin. Sana

kocamın adını ve oturduğu yeri söyleyeyim. Kocamla görüş; ona durumumu

anlat ve namıma ondan rica et de hakkını helâl etsin. Ben de bu

işkenceden kurtulayım." Dünyalık yedi gün dolunca kadınlar misafirini

götürüp kuyusuna koydular. Zaten tam o sırada mezarın başından kazma

sesleri geliyordu. Kadını oğlu yedi gün önce canlı olarak mezara

gömdüğü annesini kurtarmaya koşmuştu.


Oğlu sıhhate kavuştuğu takdirde Allah'a adadığı borcunu selâmetle

yerine getiren kadın, kuyudan çıkarak evine varınca uzak-yakın çevrede

oturan herkes ziyaretine geldi. Bu ziyaretçiler arasında öbür dünyada

sert gagalı kuşun başını oyduğu kadının kocası da vardı. Kadın, eşinin

öbür dünyadaki çektiği işkenceyi adama anlattı ve yaptığı ricalar

üzerine adam hakkını ölü eşine helâl etti.


Kadın o gece rüyasında işkence çeken kadını gördü; kocasının hakkını

helâl etmesi üzerine azabı son bulmuştu ve dünyalı kadına arabuluculuk

ettiğinden ötürü teşekkür ediyor; durmadan dualar ediyordu.


Allah (c.c.) bütün müslüman kadınlarını namus ve iffet yolundan

ayrılmayarak, Allah'ın emrettiği gibi kocalarına itaat eden kimselerden

eylesin, âmin!

Asil Ruh


Âşığa Bağdat Irak Değildir

Mağripli

birisi Yahyâ Efendinin ismini

duyup, görmeden ona âşık oldu. Yahyâ Efendinin nerede olduğunu

bilmiyordu. Mısır, Şam, Halep ve başka birçok yer gezip Yahyâ Efendiyi

aradı. Netîcede İstanbul’a geldi. Gördüklerine dâimâ; “Yahyâ nerede. Ey

insanlar Yahyâ’yı biliyor musunuz?” derdi.

Birisi onun

hâlini

anlayıp

aradığı kişinin Beşiktaş’ta olduğunu haber verdi. Mağripli yürüyerek

Beşiktaş’a geldi. Sorarak Yahyâ Efendinin dergâhını buldu. Kapıyı

çalıp, Yahyâ Efendi hazretlerini sordu. Dergâhtakiler Yahyâ Efendinin

Kavak’taki bahçesine gittiğini söylediler.

Âşık

Mağripli;

“Âşığa

Bağdât

ırak değildir.” diyerek Kavak’taki bahçeye geldi. Bahçe çok güzel olup

ortasında bir havuz vardı. Yahyâ Efendi havuzun yanında oturmuştu.

Hizmetçiler bahçeyi suluyorlardı. Mağripli doğruca Yahyâ Efendinin

yanına yaklaşıp, selâm verdi ve elini öptü. Sonra da; “Efendim ne olur

beni talebeliğe kabûl edin. Nice yıllar diyar diyar gezip sizi ararım."

dedi.

Yahyâ

Efendi ona;

"Acabâ

maksadın

nedir? Bu kadar zahmete sebep ne

oldu. Bize anlat, biz de sana yardım edelim, gamını giderelim."

buyurdu.

Mağripli,

Yahyâ

Efendinin ayaklarını öpmek istedi ve;

"Efendim

ne olur kimyâ ilmini bana öğretin.” dedi.

Bu sözü

üzerine Yahyâ

Efendi;

“Sen yanlış

haber

almışsın. Biz o senin dediğin şeyi bilmeyiz.”

buyurdu.

Mağripli

yine;

“Efendim!

Derdimin

dermânı sendedir. Ben arzuma

kavuşmadan buradan gitmem.” dedi ve sözlerinde ısrar etti.

Meğer ki

Mağripli, Yahyâ Efendiyi imtihan etmek istermiş. Onun maksadını anlayan

Yahyâ Efendi, Mağriplinin ayak ucunda bir siyah taş gördü ve;

“Ey kişi!

Şu kara taşı bana al da veriver.” buyurdu.

Mağripli

eğilip

yerdeki kara

taşı aldı ve Yahyâ Efendinin eline verdi.Yahyâ Efendi o taşa dikkatle

baktı. O sırada taş altın kesildi. Sonra havuzun içine atıverdi ve;

“Allahü

teâlânın

sevgili kulları taşa nazar etseler, o hâlis altın

oluverir.” buyurdu.

Bunu gören

Mağripli;

“Elhamdülillah.

Cenâb-ı Hak

beni maksâdıma kavuşturdu. Maksadım hâsıl oldu. Efendim beni kabûl

edin. Hizmetinizle şereflenmek istiyorum. Canım başım yolunuza

fedâdır.” dedi ve ellerine sarıldı. Yahyâ Efendi de onu talebeliğe

kabûl etti. Bir bahçenin bakım işlerini ona verdi.

At Hırsızı


Ateş Lazım Oldu


Ateşperest Komşu

Ahmed

bin Harb hazretlerinin

Behram adlı

ateşperest bir komşusu vardı. Bu komşu bir defâsında ticâret için bir

yere mal gönderdi. Yolda hırsızlar mallarını alıp kaçtılar. Ahmed bin

Harb durumu haber alınca, yanındakilere; "Haydi komşumuza gidelim.

Başına gelen bu hâl için üzülmemesini söyleyip onu teselli edelim. Her

ne kadar ateşe tapıyorsa da komşumuzdur." dedi. Behram'ın evine

gelince, kendilerini hürmetle karşıladı ve çok saygı gösterip

ikramlarda bulundu. O günlerde çok kıtlık olduğundan bir şeyler yemek

için gelmiş olabileceklerini de düşünerek ayrıca yemek hazırlamak

istedi. Bunu gören Ahmed bin Harb hazretleri; "Zahmet etmeyiniz.

Malınızın çalındığını duyduk. Üzülebileceğinizi düşünerek, halinizi,

hatırınızı soralım diye geldik." buyurdular. Behram; "Evet öyledir, ama

bunda üç şeye şükretmem lâzım oluyor: Birincisi, başkaları benden

çaldılar, ben başkalarından çalmadım. İkincisi, malımın yarısını

aldılar, diğer yarısı bende kaldı. Ya hepsini alsalardı. Üçüncüsü, din

bende kaldı, dünyâyı aldılar." dedi.


Bu sözler Ahmed bin Harb'in

pek hoşuna

gitti ve yanındakilere; "Bu sözleri yazın. Bundan îmân kokusu geliyor."

dedi. Sonra Behram'a; "Niçin ateşe tapıyorsun?" diye sordu. Behram:


"Ona tapıyorum ki yarın beni

yakmasın,

kendisine yakmak için odun verdim ki beni Allahü teâlâya ulaştırsın."

cevâbını verdi.


Ahmed bin Harb: "Çok

yanılıyorsun. Ateş

zayıftır. Ona tapmakla hesaptan kurtulmak mümkün değildir. Bir çocuk,

bir avuç su atsa ateşi söndürür. Bu kadar zayıf bir şey başkasına nasıl

kuvvet verebilir? Bir parça toprağı bile kendinden atamaz. Seni Allah'a

nasıl kavuşturur? Ateş câhildir. Bir şey bilmez, yakarken misk ile

necaseti ayıramaz. Hepsini aynı anda yakar ve hangisinin daha iyi

olduğunu bilmez. Sen ki, yetmiş senedir ona tapıyorsun. Ben de ömrümde

bir kere ona tapmadım. Gel ikimiz de elimizi ateşe sokalım. Seni

koruyup korumadığını gör." buyurdu.


Behram ateş getirdi. Ahmed

bin Harb

hazretleri elini ateşe sokup bir saat kadar bekledi. Eli hiç yanmadı ve

acımadı. Bu hâli gören Behram çok şaşırdı, kalbinde bir değişme

hissederek:


"Size dört şey soracağım.

Cevaplarını

verirseniz îmân edeceğim." dedi.


Ahmed bin Harb "Sor."

buyurdu. Behram

dedi ki:


"Allahü teâlâ, insanları

niçin yarattı?

Mâdem ki yarattı niçin rızık verdi? Mâdem ki rızık verdi. Niçin

öldürdü? Mâdem ki öldürdü. Niçin diriltecek?"


Ahmed bin Harb şöyle cevap

verdi:


"Allahü teâlâ kendini

tanımaları için

insanları yarattı. Razzâk, ziyâdesiyle rızık verici olduğunu bilsinler

diye onlara rızık verdi. Kahhâr olduğunu anlamaları için onları

öldürür. Kudretini tanımaları için onları tekrar diriltir."


Behram bunları duyunca;

"Eşhedü en lâ

ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlühü." diyerek

müslüman oldu.

Ateşperest Rahibin Cömertliği

Allah dostlarından Mübarek'in

oğlu Abdullah anlatıyor: Yıllardan bir

yıl Kabe'ye yaptığı ziyaretlerden birinde Hz. İsmail'in makamına girmiş

ve orada uyuya kalmıştım. Uyurken sevgili Peygamberimizi rüyamda

gördüm. Bana şu emri veriyordu:


"Hac ibadetini sona erdirip memleketin Bağdad'a döndüğünde falan

mahalledeki ateşperest rahibini ziyaret et ve ona benden selam söyle.

Ve ona Yüce Allah'ın kendisinden hoşnut olduğunu müjdele." Bu sözleri

söyledikten sonra Peygamber (sav) uykumdan kayboldu. Artık sesini

duyamadım. Bir aralık uyandım. "La havle velâ kuvvete illâ billahil

aliyyil azim (Kuvvet ve kudret ancak yüce ve ulu Allah'ındır.)" diyerek

bu rüya şeytanın vesvesesi olsa gerek dedim. Abdest aldım. Kabe'yi

tavaf ettim. Tekrar uyku bastı. Yine rüyamda aynı emri üç defa

tekrarlayan sevgili Peygamberimizi gördüm. Bu defa rüyanın rahmani

olduğuna kanaat getirmiştim.


Hac ziyaretimi bitirip Bağdad'a dönünce ilk işim Peygamberimizin

emanetini yerine getirmek üzere ateşperest rahibinin ziyarete varmak

oldu. Yaşlı adama önce şu soruyu sordum: "Siz ateşperest rahibisiniz

değil mi? Ben seni günahkar bir putperest bilir ve Cehennemlik

olacağına inanırdım. Senin Allah'ın hoşnutluğuna kazanacak amelin var

mı?


Ateşperestin "evet var" diyerek soruma karşılık verdiği cevaplar beni

büsbütün şarşırtmıştı. Putperest rahip yıllarca insanlara kendi sapık

dininin dolambaçlı yollarını göstermiş bir dini liderdi. Dört kızıyla

dört oğlunu birbirleriyle evlendirmişti. Bunların düğün cemiyetlerini

yaparken mecusi halka büyük ziyafetler çekmişti. En güzel bir kızıyla

da kendisine denk bir erkek bulamadığı için bizzat kendi evlenmişti. O

gece öyle dillere destan bir ziyafet düzenlemişti ki binlerce mecusi

bir bir evine akın etmişlerdi.


Bütün bunları hayır yaptım diyerek söyleyen ateşperest rahibin bu

hareketleri dinimizce yasaktı. Onun müşrik mantığına uygundu, ama

İslam'da kötülüklere başlık etmek, zina, dolandırıcılık gibi en ağır ve

yasak hareketlerdi.


Bu defa rahibe, iyice düşünüp taşınarak daha başka iyiliklerini ortaya

dökmesini söyledim. Nihayet son olarak şu iyiliğini dile getirdi:


Bir akşam karımda odamda yatıyordum. Kapım çalındı, içeriye müslüman

bir komşu kadın girdi. Ocağını tutuşturmak için elindeki lambayı,

yanmakta olan kandilimden yakmak için geldiğini söyledi. Lambasını

yakıp kapıdan çıkarken söndürdü ve tekrar yakmak üzere odama döndü.

Aynı hareketi birkaç kere daha tekrarlayınca kadından şüphelenmeye

başladım. Aklıma kötü şeyler gelmeye başladı. Acaba kadının elindeki

lamba kapıya çıkınca rüzgar tarafından gerçekten söndürülüyor mu idi;

yoksa kadın tekrar tekrar girebilmek için bir bahane mi icad ediyordu?


Acaba bu kadın benim neler yaptığımı gözleyen ve evimin içinde

birşeyler arayan bir casus mudur, diye düşünmeye başladım. Anlaşılan

kadın da şüphelendiğimi, içime kurt düştüğünü sezmiş olacak ki sonuncu

seferinde yanan lambasını iyice koruyup sönmesine engel olarak kapımdan

çıktı ve evinin yolunu tuttu. Bir defa içime endişe düşmüştü, ben de

gizlice odamdan çıkarak kadını izlemeye başladım. Evinin kapısına

varınca kadın içeri girdi.


İçeriden küçüçük çocukların dinmeyen ağlayışları arasında annelerine

"açız açız yemek ver bize." diye yalvardıklarını duydum. Kadın da

çaresizlik içinde çocukları ile birlikte hüngür hüngür ağlıyordu.


Kapıyı vurarak içeri girdim. Kadın beni karşısında görünce önce şaşa

kaldı ve arkasından ziyaretimin sebebini sordu. Üst üste dönüp lamba

yakmasından şüphelendiğim için gizlice peşinden geldiğimi, ağlama

seslerini duyunca da içeri girdiğimi söyledim.


Sözlerim bitince kadın derinden bir iç çekerek bana şu sözleri söyledi.

"Yetim yavrularımla birlikte günlerden beri açız, buna rağmen günlerden

beri bağrıma taş basıyor ve Allah'tan başkası önünde el açmanın

küçüklüğüne katlanamıyordum. Fakat bugün sana gelirken sabrım iyice

tükenmişti. Çocuklarıma birşeyler istemeye kararlıydım. Ama bir türlü

cesaret edip halimi sana açamadım. Bu şaşkınlık ve çaresizlik içinde

kapı ile odan arasında dönüp durdum. Lambanın sönmesini de

utangaçlığıma bahane ettim."


Kadının bu sözleri bana çok tesir etmişti. Hemen eve gittim. Hazırda ne

bulduysam alıp getirdim ve zavallı dula verdim. Kadının yüzüm

gülümsemeye başladı ve yemeklik bir şeylerin eve girdiğini anlayan

yetim yavruların çığlıkları da biraz hafifledi. Az önce içinden yaslı

ağlayışlar yükselen evin kederi dinmiş yerine neşeli bir hava esmeye

başlamıştı. O anda dara düşmüş komşunun sıkıntısına geçici olarak da

olsa çare buldum diye içimde anlatılmaz derecede sevinç duydum."


Sözünün burasında rahibe "yeter söylediklerin bana kafidir." diyerek

sözünü kestim. İki cihan güneşi Peygamberimizin (sav) bizim gözümüze,

ebedi Cehennem'lik bir kafirden başka değer taşımayan bir ateşperest

rahibine neden selam gönderdiğini iyice anlamıştım.


Daha önce putperest olan rahibin putperestliği yüzünden cehennemlikten

sonradan müslüman olan komşuya yapmış olduğu yardımıyla Allah'ın

hoşnutluğunu kazanır. Hak dini olan İslamiyyeti kabul ettiğinden dolayı

böyle bir evliyanın, Peygamberimizin (sav) tavsiyesiyle ziyarete

gelmesini hak etmiş, böylece değerli Müslümanların safhasına katılmış

olur.


İnsanlığa ömrü boyunca merhamet ve yardımseverliği öğretmeye çalışan

yüce Peygamberimiz (sav) rahibin komşusuna gösterdiği yakınlığı pek

beğenmişti.


Yüce Allah (cc) cümlemizi komşularını yakından gözeten, sıkış anlarda

onların yardımlarına koşmayı vazife bilen kullarından eylesin, Amin!...

Ayakkabının Çamuru

Ayakkabının

Çamuru

Bâyezîd-i

Bistâmî yağmurlu bir havada Cumâ namazına

gitmek için evinden çıktı. Sağnak hâlde yağan yağmur, yolu çamur hâline

getirmişti. Yağmur bitinceye kadar bir evin ihâta duvarına dayandı.

Çamurlu

ayakkabılarını duvarın taşlarına sürerek temizledi. Yağmur yavaşlayınca

câmiye

doğru yürüdü. Bu sırada aklına bir mecûsînin duvarını kirlettiği geldi

ve

üzülerek;


"Onunla helâlleşmeden nasıl Cumâ namazı kılabilirsin? Başkasının

duvarını

kirletmiş olarak nasıl Allahü teâlânın huzûrunda durursun?" diye

düşündü

ve geri dönüp o mecûsînin kapısını çaldı.

Kapıyı

açan mecûsî;


"Buyrun bir arzunuz mu var?" diye sorunca;


"Sizden özür dilemeye geldim." dedi.


Mecûsî hayretle;


"Ne özrü?" diye sordu. O da;


"Biraz önce duvarınızı elimde olmadan çamurlu ayakkabılarımı temizlemek

maksadıyla kirlettim. Bu doğru bir hareket değil. Yağmurun şiddeti bu

inceliği

unutturdu." deyince,


Mecûsî hayretle;


"Peki ama ne zararı var? Zâten duvarlarımız çamur içinde. Sizin

ayağınızdan oraya sürülen çamur bir çirkinlik veya kabalık meydana

getirmez." dedi.


Bâyezîd-i Bistâmî;


"Doğru ama, bu bir haktır ve sâhibinin rızâsını almak lâzımdır."

dedi.


Mecûsî;


"Size bu inceliği ve insan haklarına bu derece saygılı olmayı dîniniz

mi

öğretti?" diye sorunca;


"Evet dînimiz ve bu dînin peygamberi olan Muhammed aleyhisselâm

öğretti." dedi.


Mecûsî;


"O hâlde biz niçin bu dîne girmiyoruz?" diyerek kelime-i şehâdet

getirip müslüman oldu.


Azap Melekleri ve Günahkar Genç

Mahşerde

bir genç,

Allah

Teala'dan

aman dilemiş.

Günahı pek

çokmuş. Melekler, onu

cehenneme

atmak için koşmuşlar. Fakat yüce ihsan sahibi Hakim-i

Teala,

ona yaran olmuş. Melekler

tam onu

yakaladıkları sırada,

"Neden

bu genci cehenneme sürüklüyorsunuz?" diye bir

hitap gelmiş.

Onlar

şöylece

cevap vermişler:

"Onu

cehenneme atmak için

sürüklüyoruz."

Bunun

üzerine yene Allah Teala'dan

bir hitap gelmiş.

“Şaşılacak

şey doğrusu.

Biz onunlayız ama siz bunu duyamazsınız. Biz

ikimiz

beraberiz ve

beraber olmaya

devam

edeceğiz."

Melekler bu

sözü hakikaten

de duymamışlar. Böyle

bir lütfü görmemişler. Fakat

bu sözün

heybetinden

hepsi susmuş, titremiş ve

kendilerinden

geçmişler

Allah

Teala, gence

yeniden,

“Ey

pejmürde! bu hale düştün

de sürünüp

durmaktasın? Kendine gel! Kaç

onlardan!" diye

hitap etmiş.

Genç

demiş ki:

“Ya

rabbi! Böyle bir yerde ne

yapabilirim? Bu ovanın ne başı var, ne sonu. Böyle bir kıyametten nasıl

kurtulurum? Buradan bir kaçış yolu yok ki?”

Allah

Teala,

"Ey

sarhoşluk

batağına düşen

kimse!" diye

hitap

et­miş. "Gel, bize

kaç!

Bize

kaçarsan

onlardan

kurtuldun demektir."

Genç,

"Bende

bu

kudret

yok.

Elimde

çaresizlikten başka bir

şey kalmadı. Senin

lütfun imdadıma yetişmedikçe,

senin sır perdelerin

beni gizlemedikçe

buradan

kurtulamam" demiş.

Bunun üzerine

Allah

Teala, onu

keremiyle örtmüş. Kıyametteki

mahlukattan gizlemiş. Devletiyle onu

sırlar

makamına

ulaştırmış, vuslat yurduna

eriştirmiş. Melekler, kendilerine

geldiklerinde orada o genci

birr hayli ara­mışlar

ama bulamamışlar.

Allah

Teala’ya,,

"O

günahkar ne oldu, nereye

gitti? Yoksa beka

aleminde fenaya

mı erişti?

Cenneti dearadık,

cehennemi Fakat

bir türlü onu

göremedik.

Elimizden kaçırdık

gitti. Ya rabbi, onun nereye

gittiğini sen bilirsin! Eğer bunu

bizeL söylemezsen

mahvoluruz" diye

seslenmişler,

Allah

Teâlâ,

“Bu

bizim hikmetlerimizdendir. O, bizim

himayemizde

artık. Bizim huzurumuzda

yer

edindi kendine. Artık

onunla işiniz yok. Bu

işi bir o, bir

biz

biliriz. Siz aradan

çekilin artık!” diye hitap etmiş.

Ey

kardeşim! Allah bir kişiye inayet eder, yar

olursa artık araya hiç ağyar

girebilir mi?

Allah insana önce doğru

yolu buldurmak için inayet eder. Peygamberi bir

güneş kılaraktan

alemi aydınlatır. Allah

inayetiyle seni has kullarından eyledi mi tüm

kusurlarından kurtulur­sun. Sana

cemalini gösterir. Böylelikle de işin, gücün

yalnızca onu seyretmek olur.

Feridüddin Attar, İlahiname,

Semerkand Yayınları, 2007

Balina Ziyafeti

Ashab-ı

Kiram'dan Cabir r.a. Hazretleri anlatıyor:

Rasulullah

s.a.v. bizi bir müfreze (askeri birlik) ile göndermişti. Başımıza da

Ebu

Ubeyde'yi komutan tayin etmişti. Kureyş'e ait bir kervanı ele

geçirmekle

vazifeliydik. Azık olarak da bize bir dağarcıkta hurma verilmişti.

Başka

azığımız yoktu. Ebu Ubeyde, bize birer tane hurma veriyordu.

- O bir

hurmayı

ne yapıyordunuz? diye sorulunca dedi ki:

-

Çocuğun

emmesi gibi o hurmayı ağzımızda tutup emiyorduk. Sonra da üstüne su

içiyorduk.

Bu bize bir gün bir gece yetiyordu. Değneğimizle ağaç yapraklarını

çırparak,

düşen yaprakları su ile ıslatıp yiyorduk.

Böylece

yolumuza devam ettik. Deniz kıyısına vardık. Deniz kıyısında büyük bir

kum

tepesi gibi bir şeyin yükseldiğini gördük. Yanına vardığımızda kıyıdaki

şeyin

anberbalığı (balina) denen hayvan olduğunu gördük. Ebu Ubeyde önce:

- Bu

leştir,

dedi. Sonra da şunu söyledi:

- Hayır.

Biz

Rasulullah s.a.v.'in elçileriyiz ve Allah yolundayız. Zaruret haline

düştük.

Bundan yiyiniz.

Biz

yaklaşık

bir ay boyunca o hayvanın etiyle geçindik. Üçyüz kişiydik ve

şişmanlamıştık.

Hayvanın göz çukurundan testilerle yağ alıyorduk, öküz büyüklüğünde et

parçaları koparıyorduk. Ebu Ubeyde bizden onüç kişiyi alıp hayvanın göz

çukuruna oturtmuştu. Kaburga kemiklerinden birini alıp yere dikti;

sonra en

yüksek deveyi binicisiyle onun altından geçirdi. Bu hayvanını etinden

pastırma

yapıp azık ettik.

Medine'ye

geldiğimiz zaman Rasulullah s.a.v.'in yanına vardık. Bu durumu

kendisine

anlattığımızda dedi ki:

- O,

Allah'ın

size çıkarıverdiği bir rızıktır. Yanınızda onun etinden bize

yedireceğiniz bir

şey var mı?

Biz de

getirdiğimiz etlerden bir miktarını Rasulullah s.a.v.'e gönderdik, O da

etten

yedi.


Bari Onunla Beraber Yanayım

Bunların arasında zayıf bir bülbül

yavrusu vardı. Kendini ateşe atacağı

sırada Hak teâlâ, Cebrail aleyhisselama emredip buyurdu ki:


- O kuşu tut ve ne dileği olduğunu sor.


Cebrail aleyhisselam kuşu tutup istediğini sorunca, kuş dedi ki:


- Halilullahı ateşe atıyorlar. Madem ki kurtarmaya kâdir değilim, bari

onunla beraber ben de yanayım.


Hak teâlâ buyurdu ki:


- O kuşun benden dileği nedir?


Bülbül şöyle arz etti.


Benim dünyada, Hak teâlânın adını anmaktan başka arzum yoktur. Bin bir

ismi olduğunu işittim. Yüz birini biliyorum. Dokuz yüz ism-i şerifini

de bilmek isterim.


Hak teâlâ kuşun dileğini yerine getirdi.


Şimdi sahralarda feryat eden bülbül, Hak teâlânın ismini söylemektedir.


Nemrud’un ateşi, İbrahim aleyhisselama gülistan olunca, bülbül gelip

gül ağacında nağmeye başladı. O zamandan kıyamete kadar, gül ağacına

muhabbet etti, aşık oldu.


İbrahim aleyhisselamı ateşe attıkları

zaman bütün melekler, vahşi hayvanlar ve kuşlar ağlaştılar ve etrafında

toplanıp, İbrahim aleyhisselama bir yardım yapabilmenin çaresini

aradılar.

Başını Vermeyen Şehit

Yüz

kişilik Osmanlı mücahit gücünün savunduğu Girijkal kalesi (1555

yıllarında) bini aşkın düşmanın saldırısına uğramıştı. Bu savaşta şehit

düşen Deli Mehmed isimli bir dervişin macerası da o savaşta bulunan

Girijgal kadısı tarafından bir destanla anlatılmıştır. Yaşanmış gerçeği

anlatan bu destanın yüz beyit kadarı da Peçevî Tarihi’nde yer almıştır.

Usta hikâyeci Ömer Seyfettin ise (ö.1920) bu tarihî hadiseyi Peçevî’den

alarak “Başını Vermeyen Şehit” adıyla on beş sayfalık güzel bir hikâye

şekline çevirmiştir. Bu dokunaklı hikâyenin can alıcı kısmı özetle

şöyledir:

“… Kuru Kadı eliyle hisarın kapısını açtı. Girijgal

gazileri Allah Allah naralarıyla müthiş bir umman tuğyanı gibi

fışkırdılar. İki koldan hücum olunuyordu. Kollardan birine Deli Hüsrev,

birine Deli Mehmed baş olmuştu. Deli Mehmed’le Deli Hüsrev’in takımları

düşmanı kaçırmamak için iyice sarıyordu. Kuru Kadı cübbesini atmıştı.

Elinde kılıç, gazilerin arkasında yürüyordu…

Kuru Kadı’nın gözleri Deli Mehmed’i aradı. Bakındı,

bakındı, göremedi. Düşman safına karışıp kaynaşan kolun arkasında iri

bir vücut yere uzanmıştı. Siyah, yüksek atlı bir şövalye, uzun bir

kargıyı bu uzanmış vücuda saplıyordu… Şövalye atından inmiş,

kargıladığı şehidin başını teninden ayırmıştı. Bir anda bu kestiği baş

elinde, yine bir ifrit gibi şahlanan atına sıçradı. Kaçacaktı. Kuru

Kadı bütün kuvvetiyle ona yetişmek için koşarken baktı ki solu

ilerisinde Deli Hüsrev kalkanını sallayarak avazı çıktığı kadar

bağırıyor:

– Mehmed, Mehmed!.. Canını verdin başını verme Mehmed!..

Kuru Kadı: “Vah, Deli Mehmedmiş!” diye olduğu yerde

dikildi kaldı. Durur durmaz, o an kırk adım kadar yaklaştığı kesik

başlı şehidin yerden fırladığını gördü. Nefesi tutuldu, şaşırdı. Bu

başsız vücut uçar gibi koşuyordu. Kendi kellesini götüren zırhlı

şövalyeye yetişti. Eliyle öyle bir vuruş vurdu ki, lâin hemen yüksek

atından tepesi üstü yuvarlandı. Götürmek istediği baş elinden düştü.

Deli Mehmed’in başsız vücudu canlıymış gibi eğildi, yerden kendi kesik

başını aldı. Hemen oracığa yorgun bir kahraman

gibi uzanıverdi. Bunu Kuru Kadı’dan başka kimse görmemişti. Herkes

kaçan düşmanı kovalıyordu.”

Ömer Seyfeddin, Seçme Hikâyeler (İstanbul 1993),

1/3-17; Peçevî Tarihi (Ankara 1992), 1/252-57.

Başkalarının Kuyusunu Kazanlar

İslâmiyet

doğduktan sonra kısa

zamanda yayılmaya ve kendine taraftar toplamaya başladı. Bu durum, Arap

ileri

gelenlerinden imana gelmemiş bulunan bazı kimseleri huzursuz ediyordu.

Ebu

Leheb ile Ebu Cehil de bunların başında gelmekteydi. Küfür ve inkârın

melun

bayrağını ellerinden düşürmeyen bu iki kişi büyük bir telaş ve endişeye

kapılmışlardı. Çünki İslâmiyet bir gün zafere ulaşırsa, hem ata

yadigarı

(putperestliklerinden) hem de bir yığın menfaatlerinden olacaklardı.

İslâmiyet

meselâ Allah'a inanılmasını, içki içilmemesini ve iman eden herkese

kardeş

gözüyle bakılmasını, aynı zamanda da eşit muamele edilmesini şart

koşuyordu.

Halbuki

İslâm'dan önceki Arapların tüm üçyüz altmış tane putları vardı. Bunlara

Allah diye tapıyorlardı. Varlıklı ailelerin sofralarında içki su yerine

içilmekteydi. İleri gelen Araplar, fakir ve yoksul olanlara köle

gözüyle

bakıyordu. Kız çocuğu dünyaya gelenler bunu uğursuzluk sayarak bu masum

yavrularını vahşice diri diri gömüyorlardı.

İşte

İslâmiyet bütün bu vahşilik ve haksızlıklara dur diyordu. Bütün

insanları

Allah birdir, bayrağının altında toplanmaya çağırıyor ve bu birliğin

içine

girenleri de hep kardeş olarak ilan ediyordu. Haksızlıkların asla

yapanların

yanına kalmayacağını bildiriyordu. Boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan

hakkını

alacağı ilâhi adâletin tecelli edeceği kıyamet hesaplaşmasından söz

ediyordu.

Bu

durum karşısında Arap ileri gelenlerinin çıkarları ve kurulu düzenleri

nasıl

bozulmaz, nasıl rahatsız olmazlardı. Elbette olurlardı. İslâmiyet'in

günden

güne artan bir hızla yayılıp güç kazanmasına hele Ebu Leheb ile Ebu

Cehil çok

içerliyordu. Ne yapıp edip bu dinin ilerlemesine engel olmalıydılar.

Onun için

de bir sürü plânlar hazırlıyorlardı. Başta iki cihan güneşi sevgili

Peygamberimiz Hz. Muhammed'i ortadan kaldırmayı göze almışlardı.

Ebu

Cehil bir gün şöyle bir tuzak hazırlamıştı: Evine girilen yolun üzerine

bir

kör kuyu kazdıracak, sonra da bir bahaneyle Hz. Peygamber'i evine

çağırarak kör

kuyuya düşmesini sağlayacaktı. Nitekim adamlarını toplayarak evin cümle

kapısı

önünde bir kör kuyu kazmalarını emretti. Kuyu kazılıp üstü de ince

tahtalarla

kapatıldıktan sonra ince kumlarla belli edilmez bir şekilde iyice

örtülür.

Lanetlik Ebu Cehil de çok hastayım diye Hz. Peygamber'e haber salar.

Adamlarına

da Hz. Peygamber (s.a.v.) gelip kuyuya düştükten sonra toprakla üzerini

tamamen

örterek orada helâk olmasını sağlamalarını emretti:

Hastalık

haberini alan sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) baş düşmanı olduğunu bile

bile belki imana gelir diye hemen Ebu Cehil'in evine koşup geldi. Tam

ev

kapısının önüne, kör kuyunun yanına yaklaşmıştı ki, karşısına Cebrail

(a.s.)

çıkarak hazırlanan tuzağı haber verdi ve kendisini içeriye girmekten

men etti.

Bunun

üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) hemen geri döndü. Hizmetçilerden durumu

öğrenen Ebu Cehil de yatağından kalkarak ardına düştü. Güya neden

döndünüz, ey

Allah'ın elçisi? Diye soracak ve de gönlünü aldıktan sonra içeri buyur

ederek

kör kuyuya düşmesini sağlayacaktı. Fakat ne ilginç ilâhi tecellidir ki

kör

kuyunun varlığını unutarak içine düştü. Evet, boyuna dememişler,

başkalarının

kuyusunu kazan, kazdığı kuyuya bir gün kendi düşer diye.

Kuyu

içinde, "imdat kurtarın!" diye acı acı bağırmaya başlayan Ebu

Cehil'i kurtarmak için kuyunun başına toplanan adamları ip attılar.

Fakat ip

yetişmedi. Ebu Cehil ipi bir türlü yakalayamıyordu. Çıkarıp ikinci bir

ip

ekledikten sonra ikinci defa ip attılar. Üçüncü, dördüncü defa ipi

ekleyip

saldılar, yine tutmadı. İpi her ekleyip saldıklarında kuyu da devamlı

derinleşiyor ve Ebu Cehil de bir türlü ipi yakalayıp da dışarı

çıkamıyordu.

Baktı ki çıkacağına devamlı dibe doğru inmekte. Bunun üzerine

adamlarına

seslenerek, "Bana Hz. Peygamber'i çağırın, çünkü beni buradan ancak O

kurtarır" diye emretti. Gidip Hz. Peygamber'i çağırdılar. Kuyunun

başına

gelen sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), "Ey Ebu Cehil!" dedi.

"Allah'a ve resûlüne iman edersen seni bu kör kuyudan çıkarırım. Yoksa

orada geberip gidersin."

Tabii

ki çaresizlik içinde kalan Ebu Cehil içinden değil, fakat dilinden

evet,

diyordu. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.) kuyuya elini uzatır

uzatmaz Ebu

Cehil hemen yakalayarak yeryüzüne çıktı. Orada bulunan herkes şaşırıp

kalmıştı.

Öyle ya Ebu Cehil'i en uzun iple çıkaramamışlardı da, Hz. Peygamber

(s.a.v.)

eliyle nasıl çıkarabilmişti. Bu imkânsız gibi bir şeydi. Fakat değildi.

Çünkü

bu bir mûcize idi. Ama kimlere göre. İman edenlere göre, İman

etmeyenlere göre

ise sihirdi. Nitekim Ebu Cehil de daha çıkar çıkmaz sevgili

Peygamberimize, "Ey

Muhammed! Sen büyük bir sihirbazsın" dedi.

Gerçekte

ise bu hadisenin sihirlik bir tarafı yoktu. O tamamen kuvvet ve

kudretine son olmayan Allah'ın peygamberine bahşettiği bir mûcize idi.

Hem de

başkalarının kuyusunu kazmaktan başka bir işi olmayan kimselerin kendi

kazdığı

kuyuya kendilerinin düştüğünü gösteren bir mucize. O yüzden sevgili

Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur.

"Mü'min

kardeşinin kuyusunu kazan kimse, kazdığı kuyuya er geç kendi

düşer."

Yüce

Allah (c.c.) cümlemizi kendi işiyle uğraşan, başkalarının kuyusunu

kazmayan kullarından eylesin, amin

Baykuşlar ve Nuşirevan


Bedeli Çanakkale de Altın olarak Ödenecektir



Belge Getir

Hz

Peygamber'in (s.a.v) soyundan gelen yoksul bir kadın kızlarıyla

birlikte Semerkand şehrine göçmüştü. Şehre yeni geldikleri için kimseyi

tanımıyorlardı. Önce bir mescide gidip dinlendiler.


Anneleri

kızlarını mescidde bırakıp yiyecek tedariki için dışarı çıktı. Şehrin

valisine başvurdu. Halini ona arz etti. Peygamber soyundan olduğunu

söyledi. Kendilerine bir gecelik erzak vermesini istedi. Adam yardım

etmeye yanaşmadığı gibi kendisinin yoksul olduğuna ve Peygamber

soyundan geldiğine dair bir belge getirmesini istedi. Seyyide, yabancı

biri olduğunu, şehirde kendisini kimsenin tanımadığını, dolayısıyla

belge getiremeyeceğini söyleyince, vali kendisinden yüz çevirdi ve bir

şey vermedi.


Bundan sonra

kadın bir mecusiye uğradı; durumunu ona anlattı. Mecusi ona inanıp

sözlerini doğruladı. Kendileriyle ilgilendi, adamlarından biriyle

yiyecek ve eşya gönderdi.Onlara kalacakları bir yer tahsis

etti.  


Bu vali gece

rüyasında kıyametin koptuğunu, Resulullah'ın (s.a.v.) yeşil zümrütten

büyük bir köşkün yanı başında Livaü'l Hamd sancağının yanında durduğunu

gördü. Bu köşkün kime ait olduğunu sordu. Resulullah (s.a.v), tevhid

ehli Müslüman bir kimseye ait olduğunu söyledi. Vali,


''Ben Allah'ın

birliğine inanan bir müslümanım!'' dedi.


Resulullah

(s.a.v), Allah'ın birliğine inanan müslüman olduğunu ispatlayacak bir

belge getir!'' deyince vali şaşkına döndü. Dehşet içinde uyandı.Akşam

yaptığından pişman oldu, ağlayıp saçını başını yoldu. Kalkıp o

yoksulları aramaya koyuldu. Mecusinin evinde olduklarını öğrenince

gidip onları mecusiden istedi, fakat mecusi onları vermedi. Vali;


''Sana bin altın

vereyim. Yeter ki onları bana ver'' diye rica edince, mecusi şunları

söyledi:


''Ben ve ailem

bunların bereketiyle akşam müslüman olduk. Senin bu gece görmüş olduğun

rüyanın aynısını bende gördüm.Resulullah (s.a.v) bana,


''Cennetteki

bu köşk senin ve ailenindir!''

buyurdu...


Ateşin

Yakmadığı aşık, Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları

Beklenen Rüya

Beklenen

Rüya

Yavuz'un

Mısır

seferine niyetlendiği günlerdir. Evet Son Abbasi Halifesi

Mütevekkilallah'ın

gücü yoktur, ancak yine de onu incitmekten çekinir.

ıbn-i Kemâl Paşa ve

Zembilli Ali Efendi, Sultanı iknaya

çalışırlar. Evet bu seferin

lüzumuna

herkesten çok o inanır, ama yine de huzursuzdur. Yemekten

içmekten

kesilir,

uykuyu dağıtır. Sabahlara kadar ibadet eder,

buruşuk kağıtlara karışık şekiller

çizer. 'Ah!' der, 'Ah bir işaret gelse.'

İşte

uykusuz

geçen bir gecenin ardından Hasan Cana sorar:

-Nerelerdeydin?

-Azıcık

dalmışım efendim.

-Öyleyse

rüyanı anlat.

-Dikkate

değer bir rüya gördüğümü

hatırlamıyorum.

-Olacak

iş mi yani, bir insan uyusun da rüya görmesin. ıyi

düşün görmen

lâzımdı!

Hasan

Can

çıkar. 'Tuhaf' der, 'Sultan bir işaret bekliyor ama

ne?' Tam o sırada

bir başka

Hasan (Kapıcıbaşı Hasan Efendi)

yaklaşır. 'Ben' der 'garip bir rüya

gördüm, ama şimdi bunu nasıl anlatmalı sultana?'

Hasan

Can onu

adeta aparır, koparır, çıkarır

Yavuz'a. Sultan 'buyur!' der, o başlar

anlatmaya:

-Hünkârım

akşam çadırınızın

önünde nöbetteydim. Bir ara içim geçti. Ya

da öyle

olduğunu sanıyorum. Zira mekân aynıydı

ve ben ayaktaydım. Baktım dört

atlı

çadıra yaklaşıyor. Hemen davrandım,

önlerine çıktım. Güya 'Kimsiniz,

necisiniz?' diye sorgulayıp çevirecektim onları.

Ancak vuruldum sanki.

Dondum

kaldım. Atlar çok asildi ve yere

basmıyorlardı. Süvariler hem çok

heybetli, hem

çok sevimliydiler. Bırakın hesap sormayı,

eteklerine kapanmak, ellerini

öpmek

için yanıp tutuşmaya başladım.

Esrarengiz ziyaretçiler

hünkârımızı

sordular.

Çadırdan ışık

sızıyordu. 'Meşgul olmalı' dedim.

Öndeki 'ıyi' dedi,

'Rahatsız

etme. Sabahleyin geldiğimizi söylersin. Biz Server-i

Kâinatın

eshabındanız.

Efendimiz Selim Han'a selâm söyledi ve buyurdular ki:

Haremeynin

hizmeti

kendisine verildi!' Ve geldikleri gibi uzaklaştılar. Bir

anda ufukta

kayboldular. Sancakları ışıklı izler

bıraktı. Tam 'bunlar kim ola?'

diye

düşünüyordum ki bir ses 'Nasıl

tanımazsın' dedi. 'Öndeki Hazreti

Ebubekir,

yanındakiler, Ömer, Osman ve Ali!

Radıyallahüanhüm ecmain.

Yavuz

heyecanlıdır. Rüyayı tek kelimesini

kaçırmadan dinler ve nedimine

döner. 'Bilir

misin Hasan, biz emir olunmadıkça

kıpırdamayız. ışte şimdi tamam.

Artık

çıkabiliriz yola.'

Ben Nuşirevan'dan Daha Adilim

Ben

Nuşirevan'dan Daha Adilim


Hazreti

Ömer Halife-i İslâm, Sa'd ibni Ebi Vakkas ise

Mısır valisi oldu. Mısır'i İslamlaştırma ameliyesinde bir de cami

yapılacaktı.

Bu camiye en müsait yer ise bir yahudinin yeri idi. Mısır valisi

yahudinin

yerine cami yapımına başladı. Yahudi çaresiz bir şekilde düşünürken

müslümanlardan bir zat:

-Nedir

senin bu halin? diye sordu.

O:


-Bir

evim vardı, başka bir şeyim yoktu. Vali şimdi oraya cami yapıyor.

Ben ne

yapabilirim? Şimdi açıkta kaldım, dedi.

Müslüman

ona:

-Sen

git

Medine'ye... Orada Halife Ömer vardır. Derdinei ona anlat.

Senin

derdine mutlaka çare bulur, dedi.

Yahudi

daha İslamiyetin nasıl bir din olduğunu bilmiyordu. Medine'ye

vardı.

Halife'yi sordu, bahçede olduğunu söylediler. Gitti bahçeyi buldu.

Baktı ki,

oarad bir adam çalışıyor, yanına yaklaşıp:

-Ben

Halife Ömer'le görüşmek istiyorum, dedi.

Ona

göre

hükümdarın tarlada ne işi vardı. Karşısındaki:

-Derdini

anlat! Ömer benim, dedi.

Yahudi

derdini anlatıp, bir çare bulunmasını söyleyince Hazreti Ömer,

öfkelibir

şekilde , bir kemiğin üzerine bir şeyler yazıp adamın eline verdi:

-Götür

bunu valiye ver, dedi.

Yahudi

bu yazışmadan pek bir şey anlamamıştı. Bundan bir şey çıkmaz,

diyordu

kendi kendine...

Mısır'a

gelip kemiği Sa'd ibni Ebi Vakkas'a verince, vali çok

korkmuştu. Hemen

evi eskisinden daha güzel bir şekilde tamir etti ve yahudiye verdi.

Hemde

memnun etmek için bir miktar yardımda bulundu. Hazreti Ömer'in

gönderdiği

kemiğin üzerinde sadece şu iki kelime yazılı idi:


-Ben

Nuşirevan'dan daha adilim!...

Beni Kendinle Meşgul Eyle

Beni

Kendinle Meşgul Eyle


Hazret-i

Râbia, çok oruç tutardı. Bir

defâsında bir hafta hiç yiyecek

bulamadı. Sekizinci gece açlığı iyice şiddetlendi. Nefsine eziyet

ettiğini

düşünürken birisi kapıyı çaldı. Bir tabak yemek getirdi, o da yemeği

alıp, yere

koydu. Mum getirmeğe gitti, gelince bir kedinin yemeğini dökmüş

olduğunu gördü.

Su bardağını almaya gitti. Mum söndü. Su içmek isterken bardak düşüp

kırıldı.

O

da;


"Yâ Rabbî!

Bu zavallı kulunu imtihan ediyorsun, fakat âcizliğimden

sabredemiyorum." diyerek

bir âh çekti. Bu âhtan neredeyse ev yanacaktı.


Bir ses duyuldu:


"Ey Râbia,

istersen dünyâ nîmetlerini üstüne saçayım. İstersen, üzerindeki dert ve

belâları kaldırayım. Fakat bu dertler, belâlar ile dünyâ bir arada

bulunmaz."


Bu sözü

işitince;


"Yâ Rabbî!

Beni kendinle meşgûl eyle ve senden alıkoyacak işlere bulaştırma." diye

duâ etti.


Bundan sonra

dünyâ zevklerinden öyle kesildi ki; kıldığı namazı;


"Bu benim

son namazımdır." diye huşû ile kılar, hep Allahü teâlâ ile meşgûl

olurdu.

Hattâ birisi gelip kendisini Allahü teâlâ ile meşgûliyetten alıkoyar

korkusuyla;

"Yâ Rabbî! Beni kendinle meşgûl eyle

de, kimse senden alıkoymasın."

diye duâ ederdi.

Benim Gücüm Bu Kadar

Bir gün Nemrut, İbrahim

aleyhisselamı ateşe atmaya karar verir. O kadar büyük bir ateş yakar ki

bu sefer kendisi ateşe yaklaşamaz. Bir mübarek zat, bakmış bir karınca

ağzına su alıyor, uzaktan getiriyor ateşi söndürmek için. Fakat

yaklaşamıyor, yakın bir yere bırakıyor. Evliya zat sormuş:



Benim Peygamberim Beni Kurtarır

Oruç

Reis

esir edilmişti. Bir süre zindanda kaldıktan sonra

çıkartılarak bir gemide küreğe çakıldı. Papazlar ve

Şövalyeler, İtalyanca, Rumca ve İspanyolca bilen ve sözü

sohbeti yerinde plan Oruç Reis ile konuşmaktan zevk alırlardı.

Şövalyeler ona karşı hürmet duyuyorlardı. Sohbet sırasında

ona:


-Ey Osmanlı! Sen

güzel sözlü bir kişisin. Bizim lisanımızı da fevkalade

konuşuyorsun. Müslümanlıkta ne buldun? Gel bizim dinimize

geç! Adı sanı belli bir adam olursun. Büyük bir

şövalye kaptan yaparız seni,dediler.

style="font-family: cambria;">


Oruç Reis:

style="font-family: cambria;">


-Kâfirlerin iyiliği bu

mudur? Dinimden dönüp

hükümdar olmaktansa müslüman esir kalmayı tercih

ederim. Şu duvarlardaki resimleri elinizle dizersiniz ve onlara

taparsınız. Şimdi onları ateşe atsalar veya çölde bir

kuyuya bıraksalar, veyahut balta ile pare pare eyleseler, kendilerini

kurtarıp halas etmeye kadir değildirler, dedi.

style="font-family: cambria;">


Şövalyeler:

style="font-family: cambria;">


-Görelim senin

Peygamberin neyler, işte halin  malum, dediler.

style="font-family: cambria;">


-Benim Peygamberim iki

cihan fahridir. Bütün evliya  ve

enbiya ondan şefaat umar. Hepsine şefaati o eder. Hak

teâlâ’nın avni ve inayeti ile gelip beni buradan

kurtaracaktır, dedi.


Şövalyeler gülerek:

style="font-family: cambria;">


-Hele sen küreği

çekmeğe devam et. Bu hava ile

gönlünü hoş tut. Peygamberin seni kürek

mahkumiyetinden kurtarsın, dediler.

style="font-family: cambria;">


Aradan zaman geçti. Bir

gün kürek çektiği gemi

şiddetli bir fırtınaya yakalandı. Dalgaların arasında ceviz kabuğu gibi

sürükleniyordu. Bu hengamede Oruç Reis’in zincirleri

de koptu ve kendisini denize bıraktı. Dalgalarla bir müddet

boğuştuktan sonra sahile ulaştı. Daha sonra arkadaşları ile buluştu ve

yeniden denizlere açıldı. Bir muharebe sırasında, kendisini esir

etmiş olan Şövalyelerden birkaçı, şans eseri Oruç

Reis’e esir düştüler. Onları görünce yanına

getirtti ve şunları söyledi:


-Ben

sizlere demedim mi, benim

Peygamberim gelir beni kurtarır diye! İşte geldi, kurtardı. Varın

reisinize söyleyin, ben gene ona varayım, ne kadar demiri varsa

vursun, Peygamberimiz bize, Allah’ın izniyle yine yardım eder.



Benim Sonum Ne Olacak?

Ali Bekka

hazretleri çok ağlardı. Öyle ki, gözyaşı

tuzlu olduğu için yüzünde aktığı yerde iz bırakmıştı, yani devamlı

aktığı için geçtiği yerleri kısmen çürütmüştü. Bu yüzden kendisine

“Bekka” yani “çok ağlayan” lakabı verilmişti. Ancak böyle ağlamasının

sebebini kimse bilmiyordu. Bir gün sevenleri çok ısrar etti, yalvarıp

yakardılar, sebebini sordular bu ağlamanın, o da sonunda şöyle anlattı:

style="font-family: cambria;">


Seneler önce, aç ve susuz kalarak harikulade hallere sahip olan bir

arkadaşım vardı. Bir defasında ikimiz birlikte tayyi mekan ile

Bağdat’tan çok uzaktaki şehre bir anda gittik. Orada bana, (Ali,

falan tarihte benim evimde ol, vefat ederken, sen yanımda bulun)

dedi, (Sakın ihmal etme, bu sana vasiyetimdir) diye de sözüne

ekledi. Sonra işimizi görüp, yine tayyi mekan ile Bağdat’a döndük.


Aylar sonra bu sözü hatırıma geldi, dediği gün evine gittim, ölüm

döşeğinde idi. Son anlarını yaşıyor ve can çekişiyordu. Ama yüzü doğu

tarafına dönmüştü. Tutup kıbleye çevirdim. Tekrar doğuya döndü. Yine

kıbleye çevirdim. Yine doğuya döndü. Bu arada gözlerini açıp bana dedi

ki, (Ali, hiç uğraşma, benim İslam’dan nasibim kalmadı, ben bu

tarafa dönmüş olarak öleceğim!) Sonra, Hıristiyan ruhbanlarının

söylediği küfür olan, imanı gideren sözler söylemeye başladı. Din-i

İslam’dan çıktı. Nihayet imansız öldü. Bunu duyanlar cenazesini

dışarıya attılar. Olay duyulunca cesedin etrafını kalabalık sardı,

kızanlar, sövüp sayanlar, bizim sonumuz ne olacak diye de ağlayanlar

vardı.


Ben de aldım başımı köyden dışarı çıktım, yürüyüp giderken, benim sonum

ne olacak diye hem ağlıyor hem tevbe ediyordum. Saatlerce yürüdüm. Epey

uzaklarda bir Hıristiyan köyü vardı, oraya kadar gelmişim. Ortada bir

cenaze, köylü etrafında toplanmış. Sövüp sayıyorlar. Beni görünce, (Ali

hoca, Ali hoca, gel gel) dediler. Ben de yanlarına yaklaştım.

Hışımla yerdeki cenazeyi göstererek, (Bu var ya bu, bizim dinimizi

reddetti, sizin din üzere öldü, sizin söylediğiniz sözleri [kelime-i

şehadeti] söyleyerek, ben müslüman olarak dünyadan ayrılıyorum diyerek

öldü. Biz de bu ölüyü ne yapalım, yakalım mı diye düşünüyorduk)

dediler. Ben de, (Ne güzel, hak din üzere öldü, bunda kızacak ne var)

dediysem de, iyice köpürdüler, (Bu bizim ruhbandı, bize hainlik

etti, sonunda dinimizi reddetti, bâtıl yolda olduğumuzu söyledi, “Gelin

siz de müslüman olun, hak din Müslümanlıktır” gibi bize sonunda

güya nasihat diye hakaretler etti) dediler.


Onlara dedim ki, ileride benim bildiğim bir köyde, biraz önce sizin

dininiz üzere ölen birisi var. Onun da cenazesi ortada kaldı. Bu iki

cenazeyi değişelim mi?


Hemen değişelim dediler. Bunun üzerine, cenazeleri değiştik. Onlar onu

kiliselerinin yanındaki kendi mezarlıklarına gömdüler. Biz de bizimkini

alıp, yıkayıp kefenleyip, cenaze namazını kıldık, bizim mezarlığa

defnettik.


İşte bu olay üzerine senelerdir ağlıyorum, son nefeste benim halim ne

olacak diye hep korku içindeyim. Ağlayışımın sebebi budur. Son nefeste

şeytanın hilesi çoktur, bu hileden kurtulmak çok zordur. Ahmed bin

Hanbel hazretleri vefat ederken eliyle işaret edip, hayır olmaz dedi.

Oğlu, (Babacığım bu ne hâldir?) dedi. (Şeytan, benim elimde can ver

diyor, ben de "Hayır olmaz! hayır olmaz!" diyorum) dedi. (Bir nefes

kalıncaya kadar tehlike vardır. Şeytanın aldatmasından emin olmak

yoktur, ama hocası sağlam olanın kurtuluş ümidi çoktur) buyurdu.


Berat Kağıdı


Beratımı Ver

Hac zamânında yabancı birisi

Ebû Amr ez-Zücâcî'nin yanına

gelerek;


"Haccımı yaptım. Berâtımı ver. Senin arkadaşların, berâtımı

almam için sana gönderdiler.


Ebû Amr, o kimsenin gönlünün temiz ve saf

olduğunu gördü. Ona şaka yaptıklarını anladı. Kâbe'nin kapısı ile

Hacer-ül-esved arasındaki Mültezim'e işâret ederek;


"Git oraya ve yâ

Rabbî! Bana berâtımı ver, de!" dedi.


Bir süre sonra o yabancı, elinde

bir kâğıt ile geri döndü. Kâğıdın üzerinde yeşil hat, yazı ile;


"Bismillâhirrahmânirrahîm. Bu falan oğlu falanın Cehennem'den

berât

kâğıdıdır." yazılı idi.


Bereketi Bol Yemek

Hz. Cabir r.a.’dan gelen

bir rivayete göre,

Rasulullah

s.a.v. bir zaman yiyecek bir şey bulamadığından birkaç gün aç kalmış,

bu durum

kendisine pek zor gelmişti. Bir yiyecek bulma ümidiyle eşlerinin

hanelerini

dolaşmış, fakat hiçbirinin yanında yiyecek bir şey bulamamıştı. Nihayet

kızı

Fatıma’ya gidip: “Kızım, sende yiyebileceğim bir şey var mı? Çok

acıktım.”

dedi. Fatıma r.a. boynunu bükerek: “Sana canım feda olsun babacığım.

Bende de

yiyecek bir şey yok!” dedi.


Rasulullah s.a.v. onun yanından ayrıldıktan sonra

komşu

bir kadın Hz. Fatıma’ya iki ekmek ile bir parça et gönderdi. Fatıma

r.a. onları

bir tencereye koyup bekletti. “Vallahi ben bunu Rasulullah için kendime

ve

çocuklarıma tercih ederim” diyerek oğullarından birini Allah Rasulü’nü

çağırmaya gönderdi. Rasulullah dönüp gelince Hz. Fatıma babasına:


-Canım sana

feda olsun. Allah bize bir şey gönderdi, ben de onu sana bıraktım,

dedi.


Rasulullah da:


“Getir kızım, buyurdu.


Hz. Fatıma tencereyi getirip kapağı açınca içinin

et ve

ekmekle dolu olduğunu gördü. Şaşırıp kaldı, bunun Allah tarafından bir

bereket

olduğunu anladı. Allah’a hamdederek Rasulü’ne salavat getirdi. Yemek

tenceresini babası Rasulullah s.a.v.’in önüne koydu. O da yemeğin

halini

görünce Allah’a hamdetti ve:


-Kızım bu sana nereden geldi? dedi.


Fatıma r.a.

ise: “O Allah tarafındandır, şüphesiz Allah dilediği kimseyi hesapsız

olarak

rızıklandırır” (Âli İmran, 37) ayetini okudu.


Peygamber s.a.v. Allah’a hamdederek dedi ki: “Seni

İsrail oğullarının en üstün kadını (Hz. Meryem) benzeri yaratan Allah’a

hamdolsun, ey kızım! Çünkü o da Allah kendisine bir rızık gönderdiği

zaman,

bunun nereden geldiği sorulunca: O Allah tarafındandır, şüphesiz Allah

dilediği

kimseyi hesapsız olarak rızıklandırır, derdi.”


Sonra Rasulullah s.a.v., yemeğe çağırması için Hz.

Ali’ye birini gönderdi. Ardından Allah Rasulü o yemekten yedi. Ali,

Fatıma,

Hasan Hüseyin ve Peygamber eşleri ve bütün ehl-i beyti doyuncaya kadar

yediler.

Hz. Fatıma der ki: “Kap dolusu yemek hâlâ olduğu gibi duruyordu! Ben o

artan

yemeği komşulara da dağıttım. Allah o yemeğe tükenmez bir bereket ve

bol hayır

vermişti.”


İbn Kesîr,

Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azîm (Riyad 1997),

2/36.

Bereketi var mı?

Benî

İsrail

zamanında salih bir kimsenin üç tane oğlu varmış. Bir gün o zat ağır

hastalanır

ve artık hayatından ümid kesilince büyük oğlu, küçük kardeşlerini

çağırır ve:

- Ey

kardeşlerim, pederimizin epeyce malı var. Fakat bugün kendisinin

hizmeti ise

ağırdır. İsterseniz sizler malına varis olun ve hizmetini bana bırakın,

isterseniz malı bana verin hizmetini sizler yapın, der.

Kardeşleri

malı

almayı tercih ederler. Babalarının hizmetini büyük biraderlerine

bırakırlar.

Büyük kardeşleri salih bir kimse olduğu için pederinin hizmetini

kendisine

nimet, ganimet ve ibadet bilir. Vefatına kadar bu hizmeti yapar. Fakat

ailesinin bu işe hiç gönlü razı olmaz ve malı almadığı için O'nunla

münakaşa

eder. O ise ailesine:

- Ey

hatun, ben

babama miras için hizmet etmiyorum. Ancak Allah rızası için hizmet edip

hayır

duasını almak istiyorum. Hayır sizin bildiğinizin hilafınadır. Bir

kimsenin

dünya dolusu malı olsa da bereketi olmasa, onda hayır yoktur. Hayır

ancak

berekettedir, der.

Babasına

hizmette hiç gurur etmeden devam eder.

Bir gece

rüyasında kendisine şöyle derler:

- Git,

filan

yerde yüz akçe vardır. Onu al nafaka yap.

- Onda

bereket

var mıdır?

- Hayır

yoktur.

-

Bereket

olmayan şey bana lâzım değildir, der.

Bu hali

ailesine söyleyince, kadın yine almadığı için O'nunla münakaşa eder.

Ertesi

gece

rüyasında yine, «Filan yerde 10 akçe vardır, git al.» denilir. O yine

bereket

olup olmadığını sorar. Bereket olmadığını anlayınca yine almaz.

Üçüncü

gece ise

yine «Filan yerde bir altun vardır, onu al da harçlık yap.» denilir. O

da

bereketi olup olmadığını sorunca «Çok bereketlidir.» cevabını alınca,

hemen

gider ve onu alır. Sabahleyin ise altun ile pazara gider ve iki tane

balık

alır. Evine getirip karınlarını yardığı zaman görür ki, balıkların

karnında çok

kıymetli ve iki dirhem ağırlığında kırmızı cevher var. Birisini hemen

pazara

götürüp satmak ister. Fakat hiç kimsenin almaya gücü yetmez. Nihayet 30

bin

akçe kıymeti ile padişaha satar. Akçeleri alarak eve gelir ve Cenabı

Hak'ka

şükürler eder.

Padişah

o

cevherin bir eşini daha araştırır fakat hiç kimsede bulamaz. Tekrar

O'na

soralım belki vardır diyerek gelirler. Fakat o bende vardır, lâkin 70

bin

akçeden aşağı vermem der ve öylece satar. Son derece zengin olur.

Rüyasında:

«Ey

kişi, Cenabı Hak'kın sana bu kadar lütuf ve ihsanı ancak, pederine

ihlas ile

etmiş olduğun hizmet sebebi iledir. Âhirette olunacak ihsanı ise

anlatmak

mümkün değildir.

İşte

bunun gibi

bir kişi ebeveynine hizmeti kendisine nimet bilirse iki dünyada da

devlet ve

nimete nail olur.

Kaynak:

Büyük Dini Hikayeler, İbrahim Sıddık İmamoğlu,

Osmanlı Yayınevi


Besmele

Besmele

Bişrî

Hâfî yol kesici bir kimse olup yanında bir takım güzel sesli

hafızları

gezdirirmiş. Gittiği şehirlerde o hafızlara Kur'an-ı Kerim okutur ve

bütün

insanları bir yere toplarmış. İnsanlar Kur'an dinlemek için toplandığı

ve

herkesin aşk ve şevkle dinlemeye başladığı sırada, kendisi kalkıp

şehirden

dışarıya çıkar ve tenhada yakaladığı kimseleri soyarmış.

Bir

gün yol üzerinde ve toz toprak içinde bir kâğıt bulur. Bakar ki kağıtta

«Besmele-i Şerif» yazılıdır. Hemen alır, tozlarını temizler ve bir

miktar da

güzel kokular sürerek yüksekçe bir duvarın üzerine koyar.

O

diyarda zühd ve takvası ile meşhur olan bir zat, o gece rüyasında üç

defa Hak

Celle ve Âlâ Hazretlerini görür ve Hak Teâlâ Hazretleri O'na hitaben:

-

Ey kulum! Bişri Hâfî'ye git. O bizim ismimizi tazîmen kaldırdı, biz de

O'nun

ismini kaldırdık. O bizim ismimizi aziz etti, biz de O'nun ismini aziz

ettik. O

bizim ismimizi güzelleştirdi, biz de O'nun ismini güzel kıldık, böylece

kendisine söyle, haberi olsun, buyurulur.

O

zâhid de hemen Bişri Hâfî'nin evine giderek kapıyı çalar. Kapıyı bir

cariye

açar ve ne istediğini sorar. O da cariyeye şöyle sual eder:

-

Bu evin sahibi, köle midir, âzadlı mıdır?

-

Âzadlıdır.

-

Âzadlı böyle mi olur?

Sonra

cariye içeriye gider ve olanları haber verir. Bişri Hâfî de hemen yalın

ayak ve

başı açık olarak kapıya gelir ve:

-

Ya Şeyh! Cariye hata etmiş. Bu evin sahibi, bütün insanların en âsi ve

günahkâr

olanıdır, der.

Bunun

üzerine zâhid, rüyasını anlatır. O anda Bişri Hâfî'nin kalbine hidayet

ve

inayet yetişerek, şevk ve muhabbet dolar. Tam bir ihlas ile tevbe eder

ve

derhal mürşid aramaya çıkar. Çıkarken cariyesi:

-

Ey efendi, biraz dur da başlığını getireyim.

-

Hayır duramam. Zira Cenabı Hak, beni böylece davet etmiş, der ve öylece

yola

düşer. Ve nihayet bir mürşid-i kâmile bağlanarak, evliyanın büyükleri

arasına

katılır.

Tebsıra-i

Evliya isimli kitabta pek çok kerametleri anlatılmıştır. Onlardan

birisi de

şudur:

Seyahati

zamanında bir gemide giderken, gemi içinde büyük hâcegân ve

tüccarlardan çok

kimse olup, birisinin kıymetli bir mücevheri kaybolur. İçlerinde Bişri

Hâfî'den

başka eski elbiseli kimse olmadığından, O'nun aldığını ümid ederler. Ve

sana

daha güzel elbiseler vereceğiz diye soyup aramaya başladıkları zaman,

Bişri

Hâfî Hazretleri geminin kenarına gelerek:

«Ey balıklar bir cevher getirin.» diye çağırır. Hemen bir çok balık

ağızlarında

cevherler olmak üzere geminin yanına gelirler.

Daha

sonra hâcelere hitaben:

-

Kaybolan cevheriniz kadar bunlardan alın, der. Onlar da bu hali görür

ve

cevherleri alarak, kendisinden özür dilerler.

Birisi

de şudur:

Bişri

Hâfî'nin

dünyadan irtihaline kadar, ayaklarına pislik bulaşmasın diye, Bağdat'da

hiç bir

hayvan sokaklara bevl etmemiştir. Bir gün bir sipahinin atı bevl ettiği

zaman,

halk feryad ederek «Bişri Hâfî ya şehirden gitmiştir veya vefat

etmiştir.»

dediler. Evlerine gidip baktıkları zaman, hakikaten o irtihal

etmişti.

Kaynak: Büyük Dini Hikayeler,

İbrahim Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi

Besmelenin Fazileti

Saliha

bir

kadının, münafık ve cahil bir kocası vardı. Bu kadın "

Bismillahirrahmanirrahim

" diye besmele çekmeden, hiçbir işine başlamazdı. Kocası,onun bu haline

kızar, kadıncağıza yapmadığı eziyeti bırakmazdı. O saliha kadın ise,

kocasının

eza ve cefalarına sabreder ve onun doğru yola gelmesi için Allah'a dua

ederdi.

Birgün,kadının

kocası iyice öfkelenmişti..Karısına yapacağı eziyet ve

kötülük için bir bahane arıyor ve kendi kendine :

"Şuna

bir oyun çevireyimde görsün; bakalım onu rezil olmaktan kim

kurtaracak ? " diye söylenip duruyordu. Başkalarına açıkça

söyleyemediği

inkarcılığı,artık bütün çirkinliğiyle ,içinde dolup taşmıştı.

Hanımını

çağırdı,ona bir kese altın vererek :

-

Bunu iyi sakla !!! diye tenbih etti. Kadında kocasının emri üzerine

hemen gitti,besmeleyi çekerek keseyi iyice sakladı. Bu arada kocasıda

onu

gizlice takip ediyordu. Sonra karısının haberi olmadan keseyi,

karısının

sakladığı yerden aldı. İçindeki altınları boşaltarak, keseyi derin bir

kuyuya attı. Aradan çok geçmeden karısını çağırdı ve :

-

Sana verdiğim bir kese altını hemen getir. dedi.

Kadın

koştu ; keseyi sakladığı yere,

"

Bismillahirrahmanirrahim " diyerek elini uzattı.

Tam

o anda, Allahu Tealanın emriyle, kese kadının sakladığı yerde

içindeki

altınlarla beraber aynen duruyordu.  Islanan keseden suları

damlıyordu.

Kadın kesenin neden ıslak olduğunu anlayamadı ve keseyi kocasına

getirdi.

Adam içi altınla dolu keseyi görünce çok şaşırdı ve karısının

söylediklerinin

ne kadar doğru olduğunu anladı.

Sonra

karısına ;

-

Sana çok zulmettim,çok canını yaktım,beni affet. diye yalvarmaya

başladı. Allah'a tevbe ve istiğfar etti. İbadetlerine bağlı bir insan

oldu.

O günden sonra dua ve yakarışlarında hep şöyle derdi ;

-

Ya Rabbi ! Bana dünyam ve ahiretim için hayırlı, Saliha bir kadını

eş olarak verdiğin için,sana hakkıyle şükretmekten acizdim,beni affet

Alah'ım...

O

saliha kadın ise ;

-

Ya Rabbi ! Sana şükürler olsun ki,duamı kabul edip kocamı salihlerden

eyledin,diye dua ediyordu.

Bu hikayeden

alınacak ibretler ve çıkarılacak hikmetler çoktur.Büyükler

demişlerki ; " Sabrın kendisi acıdır,lakin meyvesi tatlıdır."


Kaynak : Ahmed

Şihabuddin El-Kalyubi'nin," Dini Hikayeler ", Çeviri

: Hüseyin Erdoğan

Beterin Beteri Var

Mehmet

işten çıkarılır. Eve gelip durumu bildirince, hanımı içeri

almaz. Gidecek yeri olmadığından Şeyhin dergahına gider. Bu sırada şeyh

talebeleriyle sohbet etmektedir. Bu arada börek çörek yenmekte, çaylar

içilmektedir. Mehmet de aralarına katılır. Şeyh, sohbet esnasında;

beterin beteri vardır, insan içinde bulunduğu duruma şükretmeli

der. Bunu bir kaç defa tekrar edince, bizim zavallı dayanamaz, kendi

kendine, (!.. postun üzerindesin, sevenlerin etrafında, talebelerin

hizmet ediyor, keyfin yerinde... Elbette içinde bulunduğun duruma

şükredersin, ya ben ne yapayım) diye mırıldanır.


Şeyh, bunun kalbindeki sıkıntıyı fark edince, evladım, sen de içinde

bulunduğun duruma şükret. Beterin beteri vardır der. Mehmet dayanamaz,

şu an besbeter bir durumdayım Efendim... Hem işten kovuldum, hem de

evden...


Şeyh oralı olmaz aynı sözünü tekrar eder:


“Beterin beteri vardır. Sen yine de durumuna şükret.”


Mehmet,

cevap vermez ama daha beterini hayal bile edemez. Bu sırada akşam

olmuştur. Herkes köşesine çekilince, Mehmet de, belki hanımı razı

edersem diye dergahtan çıkıp eve gider. Kapıyı çalar, hanımına “beni

affet, perişanım” diye yalvarır. Fakat hanımı, içeri almaz. Kapının bir

kenarına kıvrılır. Soğuktan titremeye başar, kuytu bir yere oturur,

fakat çok geçmeden zaptiyeler bunu gizlenmiş olarak görünce şüphelenip

karakola götürürler. Eşkaline bakınca bunu nezarete atarlar. Meğer o

civarda bir hırsızlık olmuş. Hırsızın eşkali de bizimkine uyuyormuş.

Zavallı, geceyi nezarete atılmış ipsiz sapsız haydutların arasında

geçirir.


Şeyh, durumu öğrenir, ziyaretine gelir. Daha, nasılsın diye sormadan

bizimki feryat eder:


- Nedir bu başıma gelenler? Önce işten sonra eşten oldum, şimdi de..."


Şeyh sözünü keser:


- Beterin de beteri vardır.


Bizimki dayanamaz:


- Hocam anlatamadım galiba... Suçsuz yere hırsız

damgası yedim. Üstelik bu haydutlarla aynı yerdeyim, şunların tiplerine

baksana..."


Şeyh hiç umursamadan karakoldan ayrılır. O gece

nezaretteki zanlılar arasında müthiş bir kavga çıkar. Sille tokat

birbirlerine girerler. Bizim Mehmet bir kenara sinerek boğuşanları

seyreder. Bu sırada zaptiyeler kavgayı ayırır. Kavganın sebebi

araştırılır. Kavganın Mehmet geldikten sonra çıktığını gören

zaptiyeler, zavallıyı kavgayı başlatmakla suçlayıp tekme tokat tek

kişilik bir hücreye atarlar.


O geceyi hücrede geçiren Mehmet,

sabahleyin şeyhi karşısında görünce ağlamaya başlar. Başından geçenleri

sıkıntıları anlatır. Ama şeyh aynı şeyi tekrar eder:


- Beterin beteri vardır, sen durumuna sabret.


Bizimki şaşkınlıktan ağlamayı bile unutur:


- Sabır mı? Sabır taşı olsa çatlar.


Şeyh güler geçer.


Bizimkinin öfkeden kanı beynine sıçrarsa da bir şey diyemez.


Şeyh

gidince ortalığı birbirine katar. Bağırıp çağırır, hücre kapısını

tekmeler. Gürültüye gelen zaptiye memuruna da hakaret edince fena

şekilde dayak yer. Üstelik de "Bu herif yalnızlıktan sıkılmış olmalı"

diyerek yanına hasta olan Mecusi bir tutukluyu koyarlar. Tek kişilik

bir hücrede iki kişi olması bir yana, adamın ömrü boyunca yıkanmamış,

saçı sakalı kir pas içinde, hastalıktan inlemesi bizimkini perişan

eder. Geceyi Mecusi ile koyun koyuna geçirirler. Sabah olunca şeyh

tekrar ziyaretine gelir. Der ki:


- "Ooo... Ne kadar güzel... Bir de arkadaşın olmuş. Yalnızlık

çekmezsin."


- Böyle arkadaş olmaz olsun efendim. Herif hasta ve baygın yatıyor,

üstelik de leş gibi kokuyor. Dar yerde mecburen kalıyoruz.


Şeyh yine hiçbir şey söylemeden ayrılır. Bir kaç saat sonra hasta

Mecusi hem kusmaya, hem de altına kaçırmaya başlar. Mehmet hücrede yine

tek başına kalabilmek için bir fırsat bilerek görevlileri çağırır.

Görevliler durumun vahametini görünce; "Bundan sonra bu hücrenin

temizliğinden sen sorumlusun" diyerek bir kova su ile bez verip

giderler.


Nezarettekiler ikiye ayrılır, yine aralarında kavga çıkar, çoğu

şişlenir ölür, kalanı da yaralanır.


Ertesi

gün şeyh efendi karakolu ziyarete gelir. Hücreye yaklaşınca Mehmed'in

yanık sesini duyar. O bir yandan Mecusiyi ve hücreyi temizliyor, bir

yandan da dua ediyor.


- Ya Rabbi sana şükürler olsun, iyi ki hücreye

girmişim, ben de muhakkak kavgada ölebilirdim. Bir de Mecusiye hizmet

ettiğimden dolayı Mecusi müslüman oldu.


Şeyhi görünce başını eğer:


- Haklıymışsınız

efendim. Bu adamcağız hasta oldu. Temizliğini de bana yaptırdılar.

Düşündüm ki, ya bu adam ölürse halim ne olurdu? Beni cinayetle bile

suçlarlardı veya buraya hiç uğramaz, adamın cenazesiyle kim bilir kaç

gün daha burada tutarlardı. İyi ki ölmedi, hem de müslüman oldu,

üstelikte büyük kavgadan kurtulmuş oldum.


Şeyhi gülümser:


- Beterin beteri olduğunu anladın demek... Sana bir müjde vereyim.

Zaptiyelerin yanından geçerken duydum, gerçek hırsız yakalanmış.


Mehmet çok geçmeden karakoldan çıkarılır. O da beterin beteri olduğunu

yaşayarak anlar.


Yörenin bir zengini ona acır işe alır. Hanımı da iş güç sahibi olduğunu

öğrenince onu tekrar eve kabul eder.


Bilmeceyle İmtihan

İmam

Şafiî Muhammed İbn İdris rh.a. hazretleri

(ö.204/820), henüz gençlik yıllarında halife Harun Reşid’in huzurunda,

İmam-ı

Azam rh.a.’in talebesi ve aynı zamanda büyük fıkıh alimi Ebu Yusuf ve

İmam

Muhammed tarafından bazı fıkıh bilmeceleriyle imtihan edilir. Şöyle

sorarlar:


– Adamın biri bir koyun kesiyor. Sonra bir ihtiyaç

için

dışarı gidip dönüyor. Aile halkına diyor ki: “Bunu siz yiyin. Bu bana

haram

olmuştur.” Onlar da “Biz de öyleyiz, bunu yemek bize de haram oldu.”

derler. Bu

et neden haram olmuş?


Şafiî hazretleri buna şu cevabı verir:


– O adam putperest müşrik idi. Koyunu da putlar

adına

kesmişti. Dışarı çıkınca Allah’ın hidayetiyle müslüman oldu. Dönünce

ailesine

dedi ki: “Allah bana Müslümanlığı nasip etti; bu durumda daha önce

kestiğim

bana haram oldu, onu siz yiyiniz.” Ev halkı bunu duyunca memnun

kalmışlar ve

kendileri de müslüman olmuşlar. O koyun onlara da haram olmuş.


Şöyle bir soru daha sorarlar:


– Adamın biri içmek için bir bardak suyu alıyor.

Suyun

yarısını helal olarak içiyor, fakat bardakta kalan suyun kalanı haram

oluyor.

Neden?


Şafiî buna da şu cevabı veriyor:


– Adam temiz suyun yarısını içtikten sonra geri

kalanın

üzerine burnu kanamış. Kalan su kanla karıştığı için onu içmek haram

olmuş.


Bir de şu çetin suali sorarlar:


– Adamın biri karısına içi dolu, ağzı bağlı ve

mühürlü

(bez) bir kese veriyor ve ona diyor ki: “Bu keseyi çözüp açarsan,

mührünü

sökersen yahut onu yırtarsan benden boş ol! Eğer keseyi boşaltmadan

ağzı bağlı

ve mühürlü olarak geri verirsen yine benden boşsun!” Boşanmamaya çare

nedir?


Şafiî’nin çözümlü cevabı şöyle oluyor:


– Bu kese şeker veya tuzla doludur. Kadın onu

eriyinceye

kadar suda bırakır. Böylece keseyi boş olarak geri verir.


Fahreddin er-Râzî, Menâkıbü’l-İmâmi’ş-Şafiî

(Beyrut

1993), s. 77-80.

Bir Annenin Gözyaşları

Bir gün bir kadın Hasan

Basri'nin kapısını çalar. Buyur edilip içeri girdikten sonra Hasan

Basri'ye derdini açar. Kadının çok sevdiği biricik kızı vefat etmiştir.

Onu rüyasında görerek, öbür dünyadaki yerini ve durumunu öğrenmek

istemektedir. O yüzden de rüyasında kızını görebilmek için ne yapması,

hangi duaları okuması gerektiğini Hasan Basri'ye danışmaktadır.


Hasan Basri'den "bol bol salâvat getir" karşılığını aldıktan sonra

kadıncağız evine giderek bir köşeye çekilir ve boyuna salâvat getirmeye

koyulur. Salâvat getirişlerine ara vermeden devam ederken bir gece

rüyasında sevgili kızını katrandan bir gömlek giymiş, boynuna bir

mahkûm zinciri vurulmuş, ayaklarına ateşten iki köstek takılmış yürek

yakıcı bir azab çekerken görür. Sabahleyin yatağını dolduran gözyaşları

arasında uyanınca hemen Hasan Basri'ye koşar ve rüyasında gördüklerini

bir bir anlatır.


Duruma çok üzülen Hasan Basri ve orada bulunan arkadaşları da

gözyaşlarını tutamayarak hüngür hüngür ağlamaya başlarlar. Kızın acıklı

durumu Hasan Basri'nin kafasına iyice takılmıştı, manzara gözlerinin

önünden hiç gitmiyordu.


Bu duygular içinde kıvranan Hasan Basri, bir süre sonra bir gece

rüyasında Cennette, başında her yana nur saçan bir taç giymiş, Cennet

kanepelerinden birine kurulmuş, durumundan memnun bir halde salına

salına gezinen bir kız görür. Kendisini hemen tanıyan kız,


- Ey üstadım! Beni tanıdınız mı? diye seslenir.


Hasan Basri,


- Hayır tanıyamadım, diye karşılık verince kız,


- Ben, size gelerek rüyasında beni görmek isteyen ve sizden -bol bol

salâvat getirin, kızınızı göreceksiniz- tavsiyesini alan falan kadının

kızıyım, der.


Bunun üzerine, "Cehennemden kurtularak Cennetteki bu derecenize nasıl

eriştiniz?" diye soran Hasan Basri'ye kız şunları söyler:


-Bir gün bizim mezarlığa bir mübarek zât uğradı. Ve dua ettikten sonra

sevgili Peygamberimize salâvat gönderdi. Bunun üzerine mezarlıkta yatan

binbeşyüz elli mevtadan azabın kaldırılması için Allah (c.c.)

tarafından emir geldi. Biz de böylece o mübarek zatın bir salâvatı yüzü

suyu hürmetine azaptan kurtularak cennete girmiş olduk, der.

style="font-family: cambria;">


Bir Boşanma Olayı

Medineli

Sabit bin Kays, sahabenin ileri gelenlerindendi. Efendimiz (sallallahü

aleyhi ve sellem)’e hizmetten asla geri kalmaz, sözünden ise bir an

olsun dışarı çıkmazdı. Efendimiz de onu çok severdi. Hatta bir küçük

hatası yüzünden aşırı üzüntüye kapılan Sabit’i teselli ederek “Sabit

cennetliklerdendir.” buyurmuştu.

İşte bu Sabit’in aile içi bir sıkıntısı vardı.

Hanımı Cemile, Sabit’e bir türlü ısınamamış, onu sevememiş, içindeki

ilgisizliği yenip de bir gün olsun sevgiyle muhatap olamamıştı.

Cemile bir kadın olarak iç dünyasındaki bu

fırtınayı kime anlatabilirdi? Kendisini kim dinlerdi? İslam’da kadın

dinlenir miydi? Önceki devirde kadının söz hakkı yoktu çünkü;

Cemile tereddütler içerisinde doğruca Efendimiz

(sallallaha aleyhi ve sellem) Hazretleri’nin huzuruna girdi, olanca

cesaretini toplayarak kimselere açamadığı iç dünyasını Efendimiz’e

açtı.

– Ya Resulallah, dedi, beyimin İslamî yaşayışına

diyeceğim yoktur. Ahlakından da şikayetçi değilim. Lakin ben onu bir

türlü sevemedim. Bu halimle ona isyan etmekten, isteklerine ters bir

karşılık verip kötü bir sonuca düşmekten korkuyorum. Söyleseniz de beni

boşasa. O, kendisini sevmeyen bir hanımı zorla nikanı altında tutan

adam durumuna girmese, ben de dinime zarar verecek bir itaatsizliğe

doğru kaymasam!.

Efendimiz, iç dünyasını bu nitelikte anlatan

Cemile’yi tepkiyle değil ilgiyle dinledi. Bir hanımı, sevemediği

erkekle bir arada kalmaya mecbur etmeyi zaten münasip de bulmuyordu.

Ancak, beyi ne diyecekti? Boşamak istemezse zorla boşayacaksın da

denemezdi. Bir de onu dinlemek gerekirdi. Nitekim öyle de yaptı.

Cemile’nin duygularını, düşüncelerini aynen Sabit’e aktararak onu da

dinledi.

Anlaşılan Sabit, Cemile’yi seviyordu. Ama

Cemile’nin kendisini aynı sıcaklıkta sevmediğini, tek taraflı sevginin

mutluluk getirmeyeceğini de biliyordu. Nasıl bir çare bulunabilirdi?

Düşünmeye başladı. Gözlerini diktiği sabit

noktadan başını kaldırıp dedi ki:

– Ya Resulallah, Cemile’ye nikahta en değerli

bahçemi mehir olarak verdim. Bunca değerli serveti verdiğim kadını bir

anda nasıl boşayabilirim? Üstelik benim öyle başka bir bahçem de

yoktur!

Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), Sabit’in

yaklaşımını öğrenmiş oldu. Cemile’ye bu defa sorusunu şöyle sordu:

– Sabit seni boşayacak olsa, nikah sırasında

aldığın değerli mehri iade eder misin? Böylece sen mehrini verip nikah

bağından kurtulmuş olursun, Sabit de nikah hakkından vaz geçip

bahçesini geri almış olur. İki taraf da bir şey verirken bir şeyleri

almış sayılarak karşılıklı mağduriyetlerinizi gidermiş sayılırsınız.

Teselli tarafınız bu olur.

Cemile buna hemen razı oldu. Kocasının nikah

sırasında kendisine mehir olarak verdiği bahçeyi “Memnuniyetle iade

ediyorum.” dedi.

Sabit de “Öyle ise ben de nikahını aynı

memnuniyetle

ona iade ediyor, bu andan itibaren boşamış bulunuyorum, özgürdür.”

dedi.

Taraflar böylece bir şey verirken bir şey de

aldıklarından

helalleşerek ayrılmış oldular.

Bu olay üzerine Bakara Suresi’nin 229. ayeti

nazil oldu. Ayet-i kerime anlaşmayı iptal etmiyor, hatta ortak aile

hayatını sürdürme sevgisi yok olunca, hanımın aldığı mehri verip de

nikahını ortadan kaldırmasını meşru görüyor; ancak erkeğin fırsatçılık

edip de kadından veremeyeceği miktarda mal istememesini de tavsiye

ediyordu.

Bu hadise üzerine fıkıhta hüküm şöyle tespit

edildi:

– Kadın ayrılmak istediği beyine bir şeyler

vererek kendini boşatabilir! Yeter ki beyi fırsatçılık edip de kadından

veremeyeceği miktarda haksız mal isteğinde bulunmasın.


Bir Ev Tapusu

Meşhur

velilerden Habib-i Acemî k.s. zamanında, benzeri görülmemiş şöyle bir

hadise

yaşanmıştır:

Horasanlı

bir

adam, evini onbin dirheme satarak, ailesiyle Basra'ya geldi. Oradan

hacca

gidecekti. Habib-i Acemî'yi buldu ve ondan şöyle bir istekte bulundu:

- Ben

eşimle

hacca gidiyorum. Şu onbin dirhem parayı al da, Basra'da benim için

uygun bir ev

alıver.

Horasanlı

ve

eşi Mekke'ye doğru yola koyuldu. O günlerde ise Basra'da müthiş bir

kıtlık ve

açlık başgösterdi. Habib-i Acemî Hazretleri ise elindeki emanet parayla

gıda

maddeleri alıp, sahibinin hayrına muhtaçlara dağıtmak zorunda kaldı.

Adamın

rızası olmazsa, parasını geri verecekti.

Horasanlı,

hac

dönüşünde kendisine ev alınıp alınmadığını sordu. Habib-i Acemî dedi

ki:

-

Rabbimden

sana Cennet'te bahçeli bir ev alıverdim!

Adam bu

durumu

eşine haber verdi. Kadın buna memnun oldu, fakat evin tapusunu da

istedi.

Horasanlı bu isteği iletince, Habib-i Acemî ona şöyle bir senet yazıp

eline

verdi:

'Bismillah..

Bu

senet, Habib'in Horasanlı için Rabbinden aldığı evin tapusudur. Allahu

Tealâ bu

evi Horasanlı'ya verecek ve Habib'i de borcundan kurtaracaktır...'

Bu

senedi

aldıktan sonra adamcağız ancak kırk gün daha yaşadı. Ölmek üzereyken,

bu tapu

senedinin kefenine konulmasını vasiyet etti. Öyle yaptılar. Bir zaman

sonra da

kabrinin üzerinde, bir levhaya parlak bir yazıyla yazılmış şöyle bir

yazı

buldular:

'Habib

Ebu

Muhammed'in falan Horasanlı için onbin dirheme aldığı evin beratıdır.

Rabbi,

Habib'in istediği evi Horasanlı'ya verdi ve Habib'i de borcundan

kurtardı.'

Habib

Hazretleri bu yazıyı alıp okuyunca, levhayı öperek ve ağlayarak

dostlarının

yanına koştu: 'Bu Rabbimin bana olan beratıdır!' diye sevincini ifade

etti.

Bir Gencin Tövbesi

Allahü

teâlâ, peygamberi Musa aleyhisselâma hitap edip:


"(Ey Musa! Filân mahallede, bizim dostlarımızdan biri vefât etti. Git

onun işini gör. Sen gitmezsen, bizim rahmetimiz onun işini görür)

buyurdu.

Hazret-i

Musa, emir olunduğu mahalleye gitti.

Oradakilere:


-Bu

gece, burada, Allahü teâlânın dostlarından biri vefât etti mi? diye

sorunca:

-Ey

Allahın peygamberi! Allahü teâlânın dostlarından hiç kimse vefât

etmedi.

Ama, filân evde zamanını kötülüklerle geçiren fâsık bir genç öldü.

Fıskının

çokluğundan, hiç kimse onu defnetmeye yanaşmıyor, dediler.

Musa

aleyhisselâm:

-Ben

onu

arıyorum, buyurdu. Gösterdiler.

Hazret-i

Musa, o eve girdi. Rahmet meleklerini gördü. Ayakta durup, ellerinde

rahmet tabakları olup, Allahü teâlânın rahmet ve lütfunu

saçıyorlardı. Hazret-i

Musa, yalvararak münacaat etti:

-Ey

Rabbim! sen buyurdun ki, o ''Benim dostumdur.'' İnsanlar ise fâsık

olduğuna

şahitlik ediyorlar. Hikmeti nedir?

Allahü

teâlâ:


(Ey

Musa! İnsanların onun için fâsık demeleri doğrudur. Ama, günahından

haberleri var, tövbesinden haberleri yok. Benim bu kulum, seher vakti,

toprağa

yuvarlandı ve tövbe etti. Bizim huzurumuza sığındı. Ben ki, Allah'ım!

Onun

sözünü ve tövbesini kabul ettim. Ona rahmet ettim ki, bu dergâhın

ümitsizlik

kapısı olmadığı anlaşılsın!) buyurdu.


Bir Günahkarın Cenazesi

Malik ibn Dinar Hazretleri (ö.131/748) anlatıyor:

Basra’da küçük bir grubun bir cenazeyi taşıdığını

gördüm. Cenazeyi

uğurlayan başka kimse de yoktu. Neden cenazeye katılım olmadığını

sordum. Dediler ki:

- Bu adam büyük günahkâr, asi ve ömrünü boşa

harcamış biriydi.

Ben de cenazenin namazını kıldım ve kabrine

indirdim. Sonra bir gölgeliğe çekildim. Uyuyakalmışım. Rüyamda iki

meleğin gökten indiğini gördüm. Az önceki cenazenin kabrini açtılar.

Biri onun yanına indi ve arkadaşına şöyle dedi:

- Onu cehennem halkından yaz. Bunda isyansız ve

günahsız bir organ yok!

Dışarıdaki arkadaşı ona dedi ki:

- Ey kardeşim, onun hakkında acele karar verme!

Gözlerini bir yokla.

- Gözlerini yokladım. İki gözünü de haram

bakışlarla dopdolu gördüm.

Arkadaşı onun kulağını, dilini, ellerini ve

ayaklarını yoklamasını söyledi. Şu cevabı aldı:

- Kulağını yokladım. Kötü ve çirkin şeyleri

dinlemesiyle dolu gördüm. Dilini yokladım. Yasaklara dalması ve

haramları dile getirmesiyle dolu olduğunu anladım. Ellerini kontrol

ettim. İki elinin de haram olan lezzet ve nefsanî isteklerle dolu

olduğunu farkettim. Ayaklarını da yokladım. Ayaklarını çirkinliklerde

ve kötü işlerde yürümesiyle dopdolu buldum!

Diğeri dedi ki:

- Ey kardeşim, sen yine acele etme. Bir de ben

onun yanına ineyim.

İkinci melek cenazenin yanına indi. Biraz

bekleyip arkadaşına dedi ki:

- Ey kardeşim, ben bunun kalbini yokladım ve

imanla dolu olduğunu öğrendim. Onu rahmete kavuşmuş bahtiyar kimse

olarak yaz! Artık Allah’ın lütfu, onun günah ve hatalarını bütünüyle

kuşatmaktadır.

Yafiî Hazretleri diyor ki: Ancak bu saadet, o

kişi için Allah’ın yardımıyla hasıl olmuş demektir. Fakat bu saadet her

günahkâr için ortaya çıkmaz. Böylesine de güvenip aldanma! Bütün

günahkârlar, güçlerinin yettiği hususlarda tehlikeyle karşı

karşıyadırlar. İtaatkâr kullar da kendileri için nasıl bir sonuç

olacağını bilemezler. Yüce Allah’tan dünya ve ahirette güzel son ve

bağışlanma, af ve afiyet dileriz.

Abdullah el-Yafiî, Ravzu’r-Reyahin fi

Hikâyati’s-Salihîn, s. 178-79.

BİNBİR DAMLA – Yusuf YAVUZ

Semerkand Dergisi, 2007 Mart

Bir Haraminin Oğlu

Bir grup Arap hırsızı, bir dağın başına

yerleşmis, kervan yolunu bağlamış, gelip geçenleri soyuyordu. 0

taraflarda bulunan şehirlerin halkı bunların şerrinden titriyor,

hükümetin gönderdiği asker de bir şey yapamıyordu. Çünkü, eşkıyalar

dağın tepesinde sağlam bir kale yapmışlardı.

O çevrede ne kadar akıllı, erdemli yönetici varsa

bir araya toplandılar. Bu belayı önlemek için çare aradılar ve şöyle

söylediler:

”Eğer bu haydutlar, bir süre daha kendi

hallerine bırakılırsa onlarla başa çıkmak imkanı kalmaz. Bir ağaç henüz

yeni dikildiğinde bir adam biraz çekince koparır. Fakat uzun süre sonra

onu bir çift öküz de çekse yerinden sökemez. Bir çeşmenin suyu birikip

göl olunca onu fille geçmek bile kolay olmaz. ”

Uzun boylu görüştükten sonra verilen karar

gereğince bir adamı gözcü olarak gönderdiler. Nihayet bir gün, bir

kervanı vurmak üzere haydutlar yerlerinden ayrıldıkları, kalelerinin

boş bırakıldığı haberini aldılar. Hemen güçlü kuvvetli cesur

yiğitlerden oluşan bir kuvvet hazırlayıp yola çıkardılar. Bunlar dağın

sarp yolları arasında bir yere gizlendiler. Akşam üzeri yol kesiciler

birçok ganimet malıyla geri geldiler. Çok yorulmuş oldukları için

mallarla beraber, silahlarını da bir köşeye bırakıp huzur ve emniyet

içinde yattılar. Başlarına çöken ilk düşman uyku oldu. Geceden bir

müddet geçti, ortalık tamamen karardı.

Güneş ufuk altında karanlıkta boğuldu, Yunus

balığının karnına girmiş gibi oldu.

Cesur delikanlılar, yavaşça pusularından çıkarak

birdenbire haydutların üzerine atıldılar, hepsini kıskıvrak yakalayıp

bağlayarak sabahleyin padişahın huzuruna getirdiler. Padişah

haydutların idamına ferman verdi. Fakat içlerinde çok genç bir çocuk

bulunuyordu. Gençliğinin meyvesi henüz yetişiyor, bıyıkları yeni yeni

terlemeye başlıyordu. Vezirlerden biri, padişahın huzurunda yer öperek

onun bağışlanması için şöyle söyledi:

“Padişahım, bu çocuk, hayat bağının meyvesini

henüz tatmamış gençlik zevklerinden yararlanmamıştır. Efendimizin

inayetlerinden umarım ki, onun affıyla bu kullarını minnettar ederler.”

Bu söz, padişaha hoş gelmedi, çünkü yüksek

görüşüne aykırıydı. Dedi ki:

“Kubbe üstünde ceviz durdurmak ne kadar boş bir çaba ise

kabiliyetsiz

kişileri terbiye etmek de o derece güçtür. ”

Bunların neslini kesmek, köklerini kazımak lazım.

Ateşin alevini söndürüp közünü bırakmak, yılanı öldürüp yavrusunu

saklamak akıllı işi değildir.

“Söz gelişi buluttan ab-ı hayat (bengisu) yağmış

olsa bile söğüt ağacı yine meyve veremez. Soysuzu terbiye etmek

boşunadır, hasır kamışından da şeker umulmaz.”

Vezir, bu sözleri ister istemez beğendi. Dedi ki:

“Efendimizin buyurdukları kerametin ta kendisidir. Fakat kulunuz o

kanaatteyim ki bu çocuk onların içinde kalsaydı, şüphesiz onlardan biri

olurdu. Lakin temiz bir çevre içinde bulunursa, ümit ederim ki nezih

bir terbiye alır, iyi bir insan olarak yetişir. Çünkü daha çocuktur. 0

haydutların kötü huyları, tabiatında da yerleşmemiştir. Hadiste

gelmiştir ki: Her çocuk, fıtrat üzere doğar, baba ve anneleri onları

sonra yahudi, Nasrani ve Mecusi yaparlar.”[5]

Sapkınlık edenlerle düşüp kalktığı için Lut’ un

hanımı dalalette kaldı. Ashab-ı Kehften ayrılmayan köpek insanlarla

birlikte cennetlik oldu.

Bunun üzerine padişahın nedimlerinden birkaçı da

bağışlanması konusunda vezire destek çıktılar. Nihayet padişah çocuğu

affetti ve dedi ki: “Yalnızca ısrarınızdan dolayı affediyorum, yoksa

iyi bir iş yapmıyoruz.”

Zal, oğlu Rüsteme şöyle vasiyet etti: “Düşmanın

basit de olsa ondan sakın, güçsüz deme!” Çeşme başından su taşınca

dibinde yüklü bir devenin kaybolduğu çok oldu.

Uzatmayalım, vezir çocuğu aldı, evine götürdü naz

ve nimetle besledi, terbiyesi için edip bir öğretmen tuttu. Az zaman

içinde istediği gibi yetiştirdi. Edep ve nezaketle konuşması, saray

hayatına ait bütün kural ve davranışları öğrendi, saray halkının

beğenisini kazandı.

Bir gün vezir, padişaha çocuğun halinden biraz

bahsetmek isteyerek dedi ki: “Efendim, çocuğu bir görmeli. Akıllı

kişilerin terbiyesi ona öyle harikulade tesir etmiştir ki kişiliğinde

yerleştiği sanılan fenalıklardan zerre kadar görülmüyor.” Padişah

gülümseyerek,

“Her ne kadar insan içinde büyüse de canavardan

doğan canavar olur” dedi.

Bunun üzerinden birkaç sene geçti. Çocuk,

mahallenin yaramaz gençleriyle yavaş yavaş görüşmeye başladı.

Tabiatında gizli kalmış olan eşkiyalık damarı

uyandı, bu çapkınlarla sözleşti. Nihayet bir gece fırsat kollayıp iki

oğluyla beraber veziri öldürdü ve birçok kıymetli eşyayı alarak

haydutlarla beraber dağa çıktı, babasının yerine geçerek isyan etti.

Padişah olayı haber alınca, hayretinden parmağını ısırarak şöyle dedi:

Alçak, adi biri, eğitmekle güzel bir insan

olamadığı gibi kötü demirden de iyi bir kılıç yapılamaz. Bir yere aynı

yağmur yağdığı halde, bağda lale yetişir, mezbelelikte çer çöp ve diken.

* * *

Çorak yerde sümbül yetişmediği gibi başka bir şey de bitmez. Kötü

kişilere iyilik edenler iyilere fenalık etmiş olurlar.

[5 - Muslim, "Kader", 22-25.]

Gülistan – Şeyh Sa’di-i Şirazi

Bir Hikmeti Vardır

Adamın

biri bir

pislik böceği görür

" Bu yaradılışı

çirkin pis kokulu bir yaratıktır. Allah bunu niçin yaratmışki ? " der.

Aradan zaman geçer,

adamın yüzünde bir çıban çıkar. Nereye başvurduysa derdine bir derman

bulamaz.  Çııban yara haline gelir. Bir gün sokakta dolaşırken,

yüzündeki yara bir yolcunun dikkatini çeker. ayak üstü sohbetten sonra

yolcu kendine yardım edebileceğini, bu tip çıbanların oluşturduğu

yaraların tedavisini bildiğini söyler. Adam her ne kadar inanmadıysa

Allah'tan umut kesilmez diyerek kabul eder.

Yolcu bir pislik

böceğinin getirilmesini ister. Orada bulunanlar bu isteğe gülerler.

Fakat hasta olan adam, o böcek hakkında söylediği sözleri o an hatırlar

ve derki ;

- Adamın isteğini

yerine getirin, ne diyorsa yapın.

Yolcu getirilen

böceği yakar ve külünü yaranın üzerine serper ve yara Allah'ın

hikmetiyle iyileşir.

Bunun üzerine hasta

olan adam etrafına der ki ;

- Unutmayın !

Allah'u Teala'nın yarattıklarının, yaratılışında bir hikmet vardır, bir

derde deva vardır. Velev ki pislik böceği olsa dahi.


Bir insanı tanıma yolları nelerdir

Bir

adam Hz. Ömer (r.a.)'in yanında bir hususta şâhitlikte bulunmuştu. Ömer

ibnü'l-Hattâb hazretleri ona,

-  Ben seni

tanımıyorum, seni tanıyan birini getir, dedi.

Orada

bulunanlardan birisi,

- Ben onu tanıyorum,

deyince Hz. ömer,

- Nasıl bilirsin? diye

sordu. O da,

- Emin ve âdil bir adam

olarak tanıyorum, cevabını verdi.

Hz.

Ömer (r.a.) tekrar sordu:

-  Gecesini gündüzünü

bildiğin, yakın bir komşun mudur?

- Hayır, diye cevap verdi

adam.

Hz.

Ömer (r.a.) sormaya devam etti:

- İnsanın takvâsını ortaya

koyan, muâmelesidir. Bu adam, alış'veriş

yaptığın bir

kimse midir?

Adam

tekrar,

-  Hayır, dedi.

Hz.

Ömer (r.a.) bu defa;

- Bununla, insanın

ahlâkının güzel veya çirkin olduğunu anlamaya imkân

veren bir

yolculuk yaptın mı? diye sordu.

Adam

bu soruya da,

- Hayır, cevabını verince,

Hz. Ömer (r.a.),

'

Sen onu tanımıyorsun, dedi ve sonra da adama dönerek,

- Git, seni tanıyan birini

getir, buyurdu.'

Demek

ki bir insanı iyi tanıyabilmek, doğruluk ve dürüstlüğünden emin

olabilmek için;

onunla, ya yakın komşuluk yapacaksın veya alış-verişte bulunacaksın

yahut da

beraber yolculuk edeceksin... Aksi takdirde, yani bu ölçülerden

hiçbirisi ile

tartmadığın bir kişi hakkında, müsbet veya menfî yönde şahâdette

bulunmayacaksın. Zira bu demektir ki, sen onu tanımıyorsun.

Fazilet Takvimi,

2001

Bir Kâse Bal

"Artık

sana

emrolunanı açıkla!" âyet-i kerimesinin mûcibince, Rasûlullâh

-sallallâhu

aleyhi ve sellem-, insanları İslâm dînine dâvet etmeye başlamıştı. Bu

dâvete

ilk mukâbelede bulunanlar, îmânın nûruyla gönlü aydınlanmış olanlardı.

Toplumda

göz önünde olmayan garipler, kimsesizlerdi.

Mekke'de

doğup kıyâmete kadar dünyayı aydınlatacak olan İslâm dini için her

îmân edenin çile ve ızdırabı da sevgisine, muhabbetine göreydi. İşte

gönlünde

olan îmân muhabbetinin büyüklüğü sebebiyle bir çok acılara, ızdıraplara

mâruz kalan

ve buna rağmen baş koyduğu yolda azim ve gayretle ilerleyen gönül

sultanlarından biri de Uzeyle -radıyallâhu anh-'tır.

O

birçok işkencelere katlanarak Rasûlullâh'ın yanına geliyor, sohbetinde

bulunuyor ve onu derin bir heyecan ve muhabbetle dinliyordu.

Uzeyle'nin

en büyük zevki Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-'den

öğrendiklerini başkalarına öğretmekti. Henüz Müslüman olmamış, fakat

İslâmiyet'e yakınlık duyan kadınları buluyor, Allâh'ın buyruklarını

onlara

anlatıyor ve birçoklarının Müslüman olmasına vesîle oluyordu.

Zaman

içerisinde Müslümanların sayısı gittikçe artmış, fakat yapılan

işkenceler

de dayanılmaz bir hâle gelmişti. Bu merhalede, Hazret-i Peygamber

-sallallâhu

aleyhi ve sellem- Allâh'ın izni ile Müslümanlara Medine yollarını

gösterdi.

Artık

Müslümanlar geride yurtlarını, yakınlarını bırakarak müslümanca yaşamak

için birer-ikişer gruplar halinde Medine'ye gitmeye başlamışlardı.

Hicret

edenler arasında Uzeyle'nin zevci de vardı. Şimdilik Uzeyle'yi yanında

götüremeyecek ama ilk fırsatta onu da yanına alacaktı.

Mekke

neredeyse boşalmıştı. Uzeyle kendisini yalnız hissediyor, bu yüzden

bütün

gücüyle kendisini İslâm dînini yaymaya veriyordu. Nihayet birgün

Rasûlullâh

-sallallâhu aleyhi ve sellem- de Cenâb-ı Hakk'ın izni ile hicret edince

Uzeyle,

Mekke'de büsbütün yapayalnız kaldı. O biliyordu ki, gönül Allâh ile

beraber

olunca yalnızlığın bir önemi yoktu. Bütün gücünü artık İslâm'ı yaymak

uğruna

harcamalıydı. Zîra her Müslüman'ın görevi bu olmalıydı.

Uzeyle'nin

kocasının akrabaları arasında Müslüman olmayanlar da vardı. Bunlar

birgün Uzeyle'nin evine baskın yapıp "Sen de kocan gibi Müslüman

olmuşsun.

Öyleyse bunun hesabını soracağız." diyerek Uzeyle'yi yakaladılar. Önce

kaçmasın diye bağladılar, daha sonra da hapsettiler. Ertesi gün önüne

bir çömlek

bal koyup hepsini yemesini söylediler. Onların bu hareketi üzerine

Uzeyle;

"Bana bal ikram ettiklerine göre galiba işkence etmeyecekler."

düşüncesi ile balı yemeye koyuldu.

Ancak

yedikçe içindeki hararet artmış, susuzluğu ziyadeleşmişti. Dayanamadı,

biraz

sonra su istedi. Ancak akrabaları su vermeyeceklerini, balı susuz

bitireceğini

söyleyerek onu zorladılar. Bal içini bir hayli yakmış, içindeki hararet

fazlalaşmıştı. Bir müddet sonra gün yavaş yavaş ışıltılarını etrafa

yaymaya

başlamış, güneş bütün sıcaklığını göstermişti.

Uzeyle,

azgın bir deveye bindirilip çöle doğru sürüldü. Azgın deve bir o yana

bir bu yana saldırıyor, Uzeyle'ye rahat vermiyordu. İşte vahadaki son

hurma

ağaçları da geride kalmıştı. Karşıda uçsuz bucaksız yakıcı bir çöl

vardı.

Yol

alırken çöl boyunca kimsesiz Müslümanlara işkence yapan zalimlere

rastladılar. Müşrikler onları kızgın kumlar üstünde sürüklüyor,

karınlarına

kocaman taşlar koyuyor, bu da yetmiyor çıplak vücutlarını ateşle

dağlıyorlardı.

Uzeyle,

kardeşlerine yapılan bu işkenceler karşısında kendi çilesini unutmuş

duâ ile; "Allâh'ım hâlimizi Sana nasıl arz edelim. Sen ki, bizi bizden

iyi

tanırsın! Üzerimize sabır yağdır. Sana olan îmânımıza güç ver.

Kardeşlerime

yardım et!" diyordu.

Bir

müddet daha yol aldıktan sonra bir kum tepesinin yanında durdular.

Uzeyle

deveden indirilmiş, bir kazığa bağlanmıştı. Fakat bu kadarı da

yetmezmiş gibi

ayağındaki ayakkabılarını da çıkartıp onu kızgın kumlar üzerine çıplak

ayakla

bıraktılar. Yere oturması yasaktı, hep ayakta duracaktı.

Çöl

o kadar sıcaktı ki, kızgın güneş her yeri yakıp kavuruyor, âdeta

insanın

beynini kaynatıyordu.

Zorla

yedirdikleri bal, Uzeyle'nin ciğerini kavurmaya başlamış yakıcılığını

göstermişti.

"-Ne

olur bir yudum su!" diye inledi. Akrabaları O'nun bu halinden

istifade ederek:

"-Muhammed'in

dinini inkâr et, sana istediğin kadar su verelim."

dediler. Ama boş yere… Çünkü îmân O'nun kalbine öyle yerleşmişti ki,

susuzluktan ölse bile bunun bir önemi yoktu. Nasıl olsa birgün

ölecekti, bu da

İslâm için Allâh için olmalıydı. Birden canlandı, onlara hitâben;

"-Sizi

duymayan, yaptıklarınızı görmeyen, kendisine bile faydası olmayan

taşlara nasıl tapıyorsunuz? Gelin her şeyi yaratan, yarattığı her şeyi

duyan,

gözeten Rabb'e sığının. O Rab ki, kalblerde gizlenenleri bile bilir."

Bu

sözlerle ilk önce şaşkına döndüler ama daha sonra kahkaha ile gülerek;

"-Öyleyse

yalvar da Tanrın sesini duysun; gelip seni elimizden

kurtarsın." diye alay ettiler.

Uzeyle

ellerini duâ için kaldırıp "Ya Rabbi" diye yalvarmaya başladı.

"Allâh'ım!

Beni bu îmânsızlara karşı utandırma. Biliyorum, darda kalan

kuluna yardım eder, Sen'den isteyenin elini boş çevirmezsin. Bana da

yardım et.

Allâh'ım bu adamların kalbini yumuşat, onlara da doğru yolu göster."

Artık

dili damağı büsbütün kurumuştu. Gözlerinden yaşlar akıyor, daha

kirpiklerinden ayrılmadan kuruyordu. Gittikçe gözleri de kararmaya

başladı. O,

su diye inledikçe; karşısına geçip kana kana su içiyor, "Muhammed'e

küfret

sana da verelim." diyorlardı. Uzeyle bu korkunç teklif karşısında her

seferinde

ürperiyor; "Asla, asla!" diye haykırarak:

"-O

ki Allâh'ın sevgilisi, kâinatın efendisi, O'nsuz hayatın ne anlamı

var, canım O'na feda olsun!" diyordu.

İkinci

gün sabahleyin yine bal getirdiler. Uzeyle balı ikrâm olsun diye

getirmediklerini artık biliyordu. Ona elini bile sürmedi.

"-Balı

ye!" diye zorladılar, yemediğini görünce de zorla ağzına

akıttılar. Sonra da onu bir sopaya bağlayıp güneşin karşısına diktiler.

Çöl

her zamanki gibi sıcaktı. Âdeta her bir güneş ışığı milyonlarca ok

oluyor

ona saplanıyordu. Bir zaman böyle bekledi, sonra "gözlerim" diye

inlemeye başladı. Gözlerini açmaya çalıştı ama açamadı. Bir kez daha

denedi;

sonra hiçbir şey göremediğini fark etti. "Gözlerim kör oldu." diye

haykırdı; ama sesi, kuruyan boğazından bir fısıltı gibi çıkıyor hiçbir

şey

anlaşılmıyordu.

Uzeyle

iyice zayıfladı. Üçüncü günün işkencesi başladığında âdeta bitip

tükenmişti, ayakta duracak gücü kalmamıştı. Ciğerlerindeki yangın

dayanılmaz

bir hal alınca İslâm düşmanları ona;

"-Haydi

dininden dön de sana her istediğini verelim." dediler.

Bu

teklifi de reddetti. Ama artık sesi çıkmıyor, sadece dudakları

kımıldıyordu.

Görmeyen gözlerini gökyüzüne dikmiş şehâdet parmağıyla; "Allâh birdir,

Allâh birdir!" diye işaret ediyordu. Sonunda kulakları da duymaz oldu.

Söylenenleri artık işitmiyordu.

Çöl

güneşi korkunç bir hal almaya başlayınca müşrikler onu o hâlde bırakıp

kendilerini çadırın gölgesine attılar.

Uzeyle

bütün tâkati kesilmiş bir şekilde öylece yatıyordu. Neredeyse bayılıp

bilincini de kaybetmek üzereyken göğsünün üzerinde bir soğukluk

hissetti.

Eliyle yokladı; bu buz gibi bir kova su idi. Kuruyan dudaklarını kovaya

yaklaştırıp ancak bir yudum içebildi. Sanki biri kovayı çekip almıştı.

Ayağa

kalktı, birden gözlerinin açıldığını fark etti. Evet artık görüyordu.

İşte,

pırıl pırıl billur gibi parlayan bir kova, gökyüzüne asılmış gibi

duruyordu.

"Allâh'ım bana yardım edeceğini biliyordum. Sana bütün kalbimle

inanıyorum." diye mırıldandı. Uzeyle ellerini kovaya uzatıp bu defa

kana

kana su içmeye başladı. Bir taraftan çocuklar gibi seviniyor bir

taraftan da

Rabbine duâ ediyordu.

Buz

gibi su yüreğini serinletmiş, gönlünü ferahlatmıştı. Kalan suyu

başından

aşağı boşalttı.

Çadırda

uyuyanlar, Uzeyle'nin sesini duyunca ne olduğunu anlamak için koştular.

Susuzluktan sesi soluğu kesilen, gözleri kör, kulakları duymaz olan

Uzeyle,

acaba nasıl ve niçin bağırıyordu?

Uzeyle'yi

görünce donakaldılar. Sanki karşılarındaki Uzeyle değildi. Üzerinde

hiç görmedikleri bir güzellik vardı. O pırıl pırıl parlayan gözleriyle

müşriklere "gelin" diye bağırdı.

"-Gelin

de Rabb'imin neler yaptığını görün."

Uzeyle'nin

yanına gelince yüzündeki su damlalarını, elbisesindeki ıslaklığı

fark ederek kendilerini toparladılar:

"-Bağını

çözüp suyumuzu içmişsin, bizi kandıramazsın!" dediler.

Uzeyle

onların gaflet içindeki hâllerine acı acı gülümseyerek ellerini öne

doğru uzattı ve:

"-İşte

bakın ellerim hâlâ bağlı duruyor, su tulumlarınızın kapağı bile

açılmadı." dedi.

Hayatları

âdeta bir kum fırtınası gibi geçen müşrikler bu mucizevî olay

karşısında donakalmışlardı. Bir an fırtına dindi. Sonsuzluğu görmeyi

engelleyen

kumlar dağıldı. Nasıl bir kum fırtınasının ardından toprakların yerleri

değişir, orası apayrı bir mekân hâline gelirse işte onlar da bu gönül

fırtınasının dinmesiyle yüreklerinin değiştiğini hissetmişlerdi. Artık

hiçbir

şeyi eskisi gibi görmüyorlardı.

Bir

anda hepsinin gözleri ufka daldı. Bir müjde bekliyor gibiydiler. Ufkun

kızıllığına bakan gözler bir anda Uzeyle'nin sıcacık bakışı ve

tebessümünde

eriyip gitmişti. Artık onlar için ufuktan daha derin olan Uzeyle mâsivâ

çölünde

buldukları bir vahâ, bir testi soğuk su gibiydi. Beyinleri fokurdatan

güneşi

hissetmiyorlar, kalblerine hakikat güneşinin huzmeleri aksediyordu.

Hidâyet

dedikleri böyle bir şey olsa gerekti.

İşte

böylesi bir çölde Uzeyle'nin bir serap gibi bir anda kaybolmasından

korkan

bu nasipliler bir anda vecde gelerek:

"-Ey

Uzeyle, meğer biz nasıl bir hâldeymişiz ki seni, nûranî hakîkatlerini

görememişiz. Ey sadece bir olana itaat eden eşsiz kul, şimdi bizi

affedersen

biz de belki nasiplilerden oluruz. Şayet bize acımazsan her birimiz şu

gönül

harâretinden mahvolur gideriz. Ne olur bizi bu dünya çölünün

aslanlarına yem

etme ve gönül menbaından bir tas îmân suyu bize de sun."

Uzeyle'nin

gözlerinden iki damla yaş süzüldü. O damla ki çöle düşse oradan güller

bitirir, ateşe düşse orayı gül bahçesine dönüştürürdü. Zîrâ onun gönül

dokusu

teslimiyetti ve o merhametle onlara yönelerek "bir olan"ın bütün

kâinatta nasıl hissedildiğini öğretircesine kelime-i şehâdeti telkin

etti.

"Eşhedü

enlâ ilâhe illallâh ve eşhedu enne Muhammeden abduhû ve

rasûluhu."

Ve

bütün mahlukât şâhitti artık bu îmâna. Onun îmân saâdetinin nasıl

gönüllere

aksettiğini artık her şey biliyordu. Zîra güneş balçıkla sıvanmazdı.

Îmân

güneşini bulutlar örtse de o ışımadan, aydınlatmadan duramazdı.

Ve

onunla aydınlananlar da çölden kurtulmuşlardı. Hâsılı çöl, onların

sudan

bîhaber kurak topraklara dönmüş gönülleriydi. Ve onlara neşve verecek,

gönüllerini muhabbet-i Muhammedî ile dolmasını sağlayacak bir müjde ile

Uzeyle;

"Medîne'ye hicret!" dedi.

Bunu

demesiyle bir gül kokusu yayılmıştı iklimlerine. Ve îmânla tanışan

gönüller bir anda bir muhabbet yangınıyla tutuşmaya başlamıştı. Ve

yeniden

doğmak için, gönüllerini tecdid için, yüreklerindeki Yesrib'i Medine

eylemek

için artık onlar da düşmüştü yola. Gözlerdeki ışıltı güneşten ayân,

kalblerdeki

nûr, ayın hâlesini kıskandırır bir hâldeydi. Küfürden îmâna hicret,

işte böyle

bir şeydi…

Kevser Atar

Şebnem Dergisi

Bir Kötünün Verdiği Zarar

İsa Peygamber, bir gün geziye

çıkar. Yolda giderken bir grup insana rastlar. Bir meydana

halkalanmışlar, devamlı Allah'a ibadet ediyorlar. Öyle ki bütün şart ve

gereklerini yerine getirerek.


Hz. İsa (a.s.) aralarına oturur. Bakar ki çeşit çeşit yemekler, bir

yığın meşrubat renk renk sebze ve meyveler, eşsiz güzellikte kadınlar,

cıvıl cıvıl çocuklar her yanı sarmış. Yaşadıkları yer de zamanın bütün

süs ve üstünlüklerine sahip. Temiz ve eşsiz bir asalete bürünmüş.


Burada bir süre misafir kalan İsâ Peygamber kendi beldesine döner. Uzun

bir zaman sonra yeniden oraya uğradığında bakar ki yerleri yurtları ile

o eski varlıklı, şen şakrak insanlar yerleri yurtları ile birlikte yok

olup gitmişler. Ortada ne eskiler, ne çocukları, ne de torunları, yer

yarılmış sanki yerin dibine girmişler.


Kendi kendine şaşırıp kalan İsâ Peygamber bu olayın sebebini merak

eder. Fakat soracak kimse yoktur. Yalvarıp yakarak yüce Allah'a, "Ey

Rabbim!" der. "Burada eskiden yaşayan o insan topluluğuna ne oldu?

Yoksa namaz kılmadılar, sonra baş mı kaldırdılar?"


Yüce Allah (c.c.) Hz. İsâ'ya, "Ey sevgili peygamberim! O aklına

gelenler yüzünden değil. onlar gerçekten iyi insanlardı. Fakat

aralarına bir beynamaz karıştı. İşte o ne olduysa ondan sonra oldu. Bir

gün beynamaz bize karşı isyanında son damlayı taşıran bir çirkin

harekette bulundu. Biz de belâ göndererek masum olan ötekileri de

birlikte silip süpürdük."

Bir Münazara

Hz.

Ebubekir (r.a) ile Hz. Ali (r.a)'nın Münazarası

Bir

gün Ebu Bekir Sıddık (r.a) Resulüllah(S.A.V)'ın evine geldi. İçeri

gireceği

sırada, Hz. Ali Bin Ebi Talib (r.a) da geldi.

Hz.

Ebu Bekir (r.a) (Geri çekilip):

-Ya

Ali sen buyur, gir dedi.

O

da cevap verip, aralarında, aşağıdaki uzun konuşma oldu:

-Ya

Ebu Bekir! Sen önce gir ki, her iyilikte önde olan, her hayırlı

işte ileri

olan, herkesi geçen sensin.

Hz.

Ebu Bekir (r.a):

-

Sen önce gir ki! Resulüllah'a (s.a.v) daha yakın sensin.

Hz.

Ali (r.a):

-Ben,

senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v)'tan işittim.

"Ümmetimden,

Ebu Bekir'den daha üstün bir kimsenin üzerine güneş

doğmadı" buyurdu.

Hz.

Ebu Bekir (r.a):

-

Ben, senin önüne nasıl geçebilirim ki, Resulüllah (s.a.v) kızı

Fatıma(r.a)'yı

sana verdiği gün,

"Kadınların

en iyisini, erkeklerin en iyisine verdim" buyurdu.

Hz.

Ali (r.a):

-

Ben, senin önüne geçemem. Çünkü Resulüllah (s.a.v):

"İbrahim(a.s)'ı

görmek isteyen Ebubekir'in yüzüne baksın" buyurdu.

Hz.

Ebu Bekir (r.a):

-

Ben, senin önüne  geçemem. Çünkü Resulüllah (s.a.v):

'Adem

(a.s)'ın hilm sıfatını ve Yusuf (a.s)'ın güzel ahlakını görmek

isteyen

Ali Mürteza'ya baksın' buyurdu.

Hz.

Ali (r.a):

-

Senin önünde gidemem. Çünkü Resulüllah (s.a.v):

"Ya

Rabbi! Beni en çok seven ve ashabımın en iyisi kimdir? dedi.

Cenab-ı

Hak:Ya Muhammed! Ebu Bekir Sıddıktır," buyurdu.

Hz.

Ebu Bekir (r.a):

-

Ben, senin önüne geçemem. Çünkü Resulüllah (s.a.v) Hayber'de:

"Yarın

sancağı öyle bir kimseye veririm ki, Allahü Teala onu sever. Ben

de, onu çok severim" buyurdu.

Hz.

Ali (r.a):

-

Ben, senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v)

"Cennetin

kapıları üzerinde 'Ebu Bekir Habibullah' yazılıdır"

buyurdu.

Hz.

Ebu Bekir (r.a):

-

Ben, senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v) Hayber

gazasında,

bayrağı sana verip

'Bu bayrak Melik-i Galibin, Ali Bin Ebi Talib'e hediyesidir' buyurdu.

Hz.

Ali (r.a):

-

Ben, senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki:

"Ya

Eba Bekir, sen benim gören gözüm ve bilen gönlüm yerindesin".

Hz.

Ebu Bekir (r.a):

-

Ben, senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki:

"Kıyamet

günü Ali cennet hayvanlarından birine binmiş olarak gelir.

Cenab-ı Hak buyurur ki 'Ya Muhammed!(s.a.v) Senin baban İbrahim Halil,

ne güzel

babadır. Senin kardeşin Ali Bin Ebi Talib ne güzel kardeştir."

Hz.

Ali (r.a):

Ben,

senin geçemem. Çünkü Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki:

"Kıyamet

günü, Cennet meleklerinin reisi olan Rıdvan adındaki melek

Cennete girer. Cennetin anahtarlarını getirir, Bana verir. Sonra

Cebrail (a.s)

gelip, Ya Muhammed (s.a.v)! Cennetin ve cehennemin anahtarlarını, Ebu

Bekir

Sıddık'a(r.a) ver, istediğini Cennete, dilediğini Cehenneme göndersin

der."

Hz.

Ebu Bekir (r.a):

Ben,

senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki:

"Ali

kıyamet günü benim yanımdadır.Havz ve Kevser yanında, benimledir.

Sırat üzerinde benimledir. Cennette, benimledir. Allahü Teala'yı

görürken,

benimledir."

Hz.

Ali (r.a):

Ben,

senden önce giremem. Çünkü Resulüllah (s.a.v)

"Ebu

Bekir'in imanı, bütün mü'minlerin imanı ile tartılsa, Ebu Bekir'in

imanı ağır gelir" buyurdu.

Hz.

Ebu Bekir (r.a):

Ben,

senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki:

"Ben

ilmin şehriyim, Ali onun kapısıdır."

Hz. Ali (r.a):

Ben, senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki:

"Ben

sadıklığın şehriyim.Ebu Bekir onun kapısıdır."

Hz.

Ebu Bekir (r.a):

Ben,

senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki:

"Kıyamet

günü Ali bir ata biner, görenler, acaba bu hangi peygamberdir? derler.

Allahü Teala, bu Ali Bin Ebi talib'dir, buyurur."

Hz.

Ali (r.a):

Ben,

senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki:

"Ben

ve Ebu Bekir, bir topraktanız. Tekrar bir olacağız."

Hz.

Ebu Bekir (r.a):

Ben,

senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki:

"Allahü

Teala, ey Cennet! Senin dört köşeni, dört kimse ile

bezerim.Birir

Peygamberleri üstünü Muhammed'dir(s.a.v).Biri, Allah'dan korkanların

üstünü

Ali'dir. Üçüncüsü kadınların üstünü Fatımat'üz Zehra'dır. Dördüncü

köşesindeki

de temizlerin üstünü Hasan ve Hüseyin'dir."

Hz.

Ali (r.a):

Ben,

senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki:

"Sekiz

Cennetten şöyle ses gelir'Ebu Bekir! Sevdiklerinle birlikte gel,

hepiniz Cennete girin."

Hz.

Ebu Bekir (r.a):

Ben,

senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki:

"Ben

bir ağaca benzerim,Fatıma bunun kökü,Ali gövdesi, Hasan ve Hüseyin

meyvesidir."

Hz.

Ali (r.a):

Ben,

senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki:

"Allahü

Teala Ebu Bekirin bütün kusurlarını affetsin. Çünkü O kızı

Aişe'yi

bana verdi.Hicrette bana yardımcı oldu.bilal-i Habeşi'yi, benim için

azad

etti."

Resulüllah

(s.a.v')in bu iki sevgilisi, kapıda böyle konuşurlarken,

kendileri

içeriden dinliyorlardı. Hz. Ali'nin sözünü kesip içeriden buyurdu ki:

-Ey

kardeşlerim Ebu Bekir ve Ali! Artık içeri girin.Cebrail (a.s) gelip

dedi

ki, yerdeki ve yedi kat göklerdeki melekler sizi dinlemektedir.kıyamete

kadar

birbirinizi övseniz, Allahü Teala yanındaki kıymetinizi anlatamazsınız.

İkisi

birbirine sarılıp, birlikte Resulullah'ın(s.a.v) huzuruna

girdiler.

Resulullah'ın(s.a.v):

-Allahü

Teala ikinize de yüzbinlerce rahmet etsin. İkinizi sevenlere

de,

yüzbinlerce rahmet etsin ve düşmanlarınıza da yüzbinlerce lanet olsun,

buyurdu.

Hz.

Ebu bekir Sıddık dedi ki:

-Ya

Resulallah(s.a.v) Ben Ali kardeşimin düşmanlarına şefaat etmem.

Hz.Ali

dedi ki:

-Ya

Resulallah (s.a.v) Ben de Ebu Bekir kardeşimin düşmanlarına şefaat

etmem ve

başını kılıç ile bedeninden ayırırım.

Hz.

Ebu bekir Sıddık(r.a):

-Ben,

senin düşmanlarına Kevser havzından su vermem, buyurdu.

Hz.

Ali de:

-Ben,

senin düşmanlarını  Sırat üzerinden geçirmem, buyurdu.

Hz.

Ali (r.a) ve Hz. Ebu Bekir (r.a) taraftarlarının ve düşmanlarının

kulakları

çınlasın.

Kaynak:

Dört Büyük Halife, Şemsüddin Ahmed Efendi, Bedir Yayınevi,1974


Biri İki Etmek

Biri

İki Etmek


Allah

dostlarından... Talebesi anlatıyor.

Bir

sabah hazır olduğumuz yere teşrif edip, hatır sorarken, halimi arzedip:


- Efendim, benim şu

kadar lira borcum var idi. Günü

geldi  sıkılıyorum.

Üç gün izin verirseniz memlekete gidip öder gelirim, dedim.

- Biraz sabret,

geceler gebedir, buyurdular.

Birkaç

gün sonra, münasip lisanla tekrar hatırlatmak zarureti hasıl oldu. Zira

memlekette, "borçtan kaçtı" sözleri de gelen haberler arasında idi.

Hz.Üstazın

sözü yine evvelki gibi idi.

-

Geceler gebedir.

Fakat

bir gün sonra bana:

-

Memlekette nerden vereceksin bu parayı? diye sual ettiler.

İşin

en canlı noktası da burası.

- Efendim, babamdan

kalma bir bağım var, üç bin lira eder.

Onu satıp veririm,

dediğimde Hz.Üstazın rengi birden değişti. mübarek gözleri buğulandı.

Ve ... çu

sözler döküldü:

-

Biz kardeşlerimizin evini bağını satmak değil, birini iki  etmekle

mükellefiz.

İkinci

gün ..... bir tüccar ağabeyimizden ödünç para alıp parayı bana

verdiler. Sonra

ödedim.

Hatıratım,

Ali Erol


Bire yediyüz

Bire

yediyüz

İmâm-ı Hasen ve imâm-ı Hüseyn ve Abdüllah bin Ca'fer

(r.a.) Medîne-i

münevvereye giderken, yolda erzâkları kalmadı. Sahrâda oldukları için,

yiyecek birşey alacak yer de olmayıp, açlık ve susuzlukdan gâyet

muzdarib oldular. Allahü teâlâya tevekkül etdik deyip, yoldan sapdılar.

Birâz gitdikleri gibi, ovanın orta yerinde bir karaltı gördüler. Ona

doğru sürüp, gitdiler. Bakdılar ki, bir kara çadır içinde, bir

kadıncıkdan başka kimse yok. Kadıncağıza selâm verdiler. O kadıncağız

da, letâfet ile selâmlarını alıp ve bunlara dikkat ile bakdı. Hâtırına

bu geldi ki, bu üç sultânın dünyâda benzerleri az bulunur.

Kadına dediler ki,

-Bir yiyeceğin var mıdır.

-Bir keçim vardır. Kendiniz sağınız, sütünü

içiniz.

İmâmlardan birisi sağdı, bir çanak südü bir imâma

verdi. Bir çanak da Abdüllaha verdi. Bir çanak da kendi içdi. Ondan

sonra kadına dediler ki,

-Başka yiyeceğin yok mudur.

-Bu keçimi boğazlayıp, yiyin.

O kadın, bunu böyle söyleyince, Abdüllah

hazretleri o keçiyi kesip, pişirip, yidiler. Allahü Sübhânehü ve teâlâ

hazretlerine hamd edip, atlarına bindiler. Sonra kadıncağıza dediler

ki,

-Medîne-i münevvereye vardığın zemân, mutlaka

bize uğrayasın ki, biz Seyyidlerdeniz ve Hâşimîlerdeniz. Se'âdetle

dönüp, gitdiler.

Bir zemân sonra o kadıncağızın kocası geldi.

Gördü ki, ortada keçi yok.

-Keçi ne oldu diye sordu. Hanımı da meydâna gelen

hâdiseyi anlatdı. Kocası da huzûrsuz olup,

-Ey akılsız hanım! Niçin böyle yapdın. Bizim

ondan gayri nesnemiz yok idi, dedi.

-Allahü teâlâ rahîmdir. Kullarını aç koymaz.

Bunun gibi güzel yiğitler, asîlzâdeler evimize geldi. Onları müsâfir

etmeden göndermek insâf değildir. Bir keçi nedir ki, öyle sultânlardan

esirgerim.

Ammâ kadıncağız, imâmları bilmez idi. Güzel

yiğitleri gördüğünde, mubârek yüzlerinin nûrânîliğinden ve sözlerinin

tatlılığından, firâsetle bildi ki, asîlzâdeler ve çelebî insanlardır.

Onun için kendilerinden bir nesne esirgemedi.


Bu dünyâda bütün malı bir

keçi olup, onu da müsâfirlerine ikrâm etmek o kadıncağızın kemâl

derecede cömerdliğini gösterir.


Artık, kadıncağız, kocası ile birşeyler alıp-satmak için, Medîne-i

münevvereye gitdiler. Şehir içinde gezerken, hikmet-i ilâhî, imâm-ı

Hüseyn 'radıyallahü teâlâ anh' hazretlerine Bâb-ı selâm önünden

geçerken rast geldiler. İmâm hazretleri, kadıncağızı gördü ve tanıdı.

Acele adam gönderip, huzûr-ı şerîflerine getirdiler. Kadıncağıza hitâb

edip, buyurdular ki,

-Benim kim olduğumu bilir misin?

-Bilmem, deyip, cevâb verdi.

İmâm hazretleri buyurdu ki,

-O üç yiğit, bir zemân senin çadırına uğradılar.

Sen onlara süt içirdin. Keçiyi kesdiler. Onların biri, benim.

Emr etdi, bunlara ziyâde ikrâmda bulundular.

Hikmet-i Rabbânî imâm hazretlerinin yanında fazla bir şey

bulunmadığından, beyt-ül mâl emînine adam gönderdiler.

-Bize bin dirhem gümüş ve yüz koyun versin.

İnşâallah biz yine veririz, dediler. Beyt-ül mâl emîni verdi. Huzûr-ı

şerîflerine getirdiler. Temâmını kadıncağıza verip, bizi ma'zûr tut,

dedi. Yanlarına adam verip, imâm-ı Hasen (r.a.) hazretlerine gönderdi.

İmâm-ı Hasen de bunları iyi karşılayıp, yanında bulunduğu kadar ikrâm

etdi. Ve onların yanında fazla nesne bulunmadığı için, beyt-ül mâl

emînine adam gönderip, bin dirhem ile ikiyüz koyun ödünç aldılar.

Hepsini o kadıncağıza verip, özr dilediler. Sonra yanlarına bir adam

verip, Abdüllah bin Ca'fer hazretlerine gönderdiler.

Abdüllah hazretleri,

-İmâmlar ile buluşdunuz mu diye süâl etdi.

-Evet, onlardan geliriz, dediler.

Abdüllah hazretleri buyurdu:

-Ne olaydı, önce bizim yanımıza gelseydiniz! Zîrâ

onların ellerinde, dünyâ malı karâr etmez. Hâzır nesneleri bulunmadığı

için, belki ızdırâb çekmişlerdir. Bunlar dediler ki, her biri biner

dirhem ve yüz ve ikiyüzer koyun ihsân etdiler. Abdüllah hazretleri çok

ni'metler verip, ikibin dirhem ve dörtyüz koyun ihsân etdi. Hazret-i

Abdüllah bin Ca'fer varlıklı idi. Ondan sonra, kadıncağız kocası ile

dörtbin dirhem gümüş ve yediyüz koyunu alıp, sevinerek evlerine

döndüler. Resûlullahın 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem'

hazretlerinin evlâdının cömerdliği, ikrâmları bu mertebede olunca,

lâyık olan odur ki, ümmeti olan kişi dünyâya rağbet etmeyip, eline

geçeni infâk edip, onların izinden gidip, tâ ki, dünyâda

müslimânlıkları ma'mûr, âhıretde de günâhları afv edilmiş olur.


Bir Defa Kelime-i Tevhid Getirmenin Üstün Derecesi

Musa

Peygamber gezilerinden birinde yoldan bir ihtiyara rastlar. İhtiyar o

derece yaşlanmıştır ki artık beli kamburlaşmıştır. İlk bakışta daha

beline taktığı kuşaktan ateşperest olduğu anlaşılıyordu. Zaten adam bir

ateş yakmış, karşısında boyuna tapınıyordu.

Asıl vazifesi, kâfirleri inkâr ve küfründen, sapıkları daldıkları

sapıklıklardan vazgeçirterek Allah yolunun aydınlığına kavuşturmak olan

Mûsa Peygamber tam gayesine uygun bir konu bulmuştu. Adama yaklaşarak,

"Ey ihtiyar, kaç yıldır bu ateşe tapmaktasın, söyler misin?" diye

sordu. Adam "tam doksan dört yıldır tapıyorum" diye cevap verince Mûsa

Peygamber, "bunca yıllık ömrün süresince hep ateşe taptın, bir kerrecik

olsun her şeyin yaratıcısı olan yüce Allah'a yönelmeyi ve O'na ibadet

etmeyi hiç düşünmedin mi?" diye sorar.


Bunca yıldır ateşe tapmış olan ihtiyar gözlerinde beliren ümit

kıvılcımlarıyla bu yabancıya bir kurtarıcı gibi bakarak "iyi

söylediniz, ama tövbe edip yüce Allah'ın kapısına başvurursam, acaba

beni kulluğuna kabul eder mi dersiniz? Sayısız günahlarıma rağmen" diye

ortaya atılır. "Niye kabul etmesin? Eder. Çünkü yüce Allah (c.c.)

kullarına en çok merhamet edendir" diyen Mûsa Peygamber'e bu defa

ihtiyar, "mademki siz yüce Allah'ın bir ömür boyu kendi aydınlık

yolundan kaçarak uzaklaşan bir kulunu bağışlayacağını ileri

sürüyorsunuz, öyleyse bana nasıl iman etmem gerektiğini söyleyin de

imana geleyim" diye sorar. Ardından da iman ederek, "Lâ ilâhe illallah,

Mûsa Resûlullah (Allah'tan başka ilâh yoktur, Mûsa O'nun kulu ve

elçisidir)" sözlerini zevk ve imanla sıraladı.


İman eder etmez bir çığlık kopararak ihtiyar hemen yere yuvarlandı.

Ellerini, kollarını ve ayaklarını hareket ettirmeye çalışan Mûsa

Peygamber baktı ki ihtiyar fanî dünyaya gözlerini yummuş. Hemen bir su

bularak yıkadı, kefenledi ve bir kabir kazarak gömdükten sonra kabri

başına çömeldi, ardından da, "Ey Rabbim! Şimdi ruhunu teslim eden kulun

az önce Kelime-i Tevhid getirerek imana gelmişti. Şimdi onun bir

kerrecik getirmiş bulunduğu Kelime-i Tevhid'e karşılık ona nasıl

muamele edeceğini öğrenmek istiyorum. Ne olur bunu bana bildir,

Allah'ım."


Allah'ın emriyle hemen Musâ'nın yanında beliriveren Cebrail (a.s.), "Ey

Mûsa, Allah'ın selâmını getirdim. Sana şunları iletmemi bildirdi.

Mademki doksan dört yıllık putperest ihtiyar, Lâ ilâhe illallah, Mûsa

Resûlullah diyerek imana geldi. Biz O'nu dost edindik. Kendisini

Cennetimize sokarak orada ipekli Cennet elbiseleri giydireceğiz."


Bunun üzerine Mûsa Peygamber sevinçle oradan ayrılarak milletinin

yanına vardığında başından geçenleri olduğu gibi anlattı. Müminler

derin bir memnunluk içine gömülerek bu işin sırrını kavramaya

koyuldular. "Lâ ilâhe illallah, Mûsa Rasûlüllah (Allah'tan başka ilâh

yoktur, Mûsa O'nun kulu ve elçisidir" cümlesinin harflerini

saydıklarında baktılar ki yirmi dört harf var. Demek oluyor ki, yüce

Allah (c.c.) imana gelen ihtiyar adamın getirdiği Kelime-i Tevhid'in

her bir harfine karşılık dört yıllık günahını affetmişti. Böylece adam

bir aylık günahı dışında tüm günahlarından arınmış olarak öbür dünyaya

göç etmişti.


Yüce Allah (c.c.) cümlemizi Kelime-i Tevhid'i dilinden düşürmeyen

kullarından eylesin, âmin.


Revnak-ül Meclis

Bir deliye bir veli rolü

Ebu

Müslim Havlani bir toplulukta

konuşulanları dinler. Hemen hepsi de hanımından şikayette

bulunmaktadırlar. Ancak Ebu Müslim’de şikayet filan yoktur. Derler ki:


– Veli gibi bir hanıma düştün de sesin sedan çıkmıyor değil mi?


Omuzlarını

silkerek cevap verir:


– Bizimki veli

filan değil kelimenin tam manasıyla delidir deli!…


– Öyle ise

derler nasıl geçiniyorsun böyle deli biriyle?


Cevap verir:


– Ben usulünü

biliyorum da öyle geçiniyorum, kavga gürültümüz o yüzden olmuyor!…


Büsbütün meraka

düşerler.


– Deli gibi

biriyle kavgasız gürültüsüz geçinmenin usulü nedir ki? diye sormaktan

kendilerini alamazlar.


Şöyle izah eder

Ebu Müslim, geçinmenin sırrını.


Der ki:


– Allahü

Azimüşşan, Âdem Aleyhisselam’ı topraktan yarattığında bedenine önce

aklı koydu. Akıllı bir adam oldu. Sonra öfkeyi

yarattı. Ona da Âdem’in bedenine girmesini emretti.


Öfke:


– Ben dedi.

Âdem’in bedenine giremem. Çünkü orada akıl vardır! Akılla ikimiz bir

yerde asla duramayız!…


Rabbimiz buyurdu:


– Ey öfke! Sen

Âdem’in bedenine girmeye çalış, oraya yönel. Akıl senin geldiğini

görünce hemen çıkıp gider, kendi yerini sana bırakır. Böylece sen de

Âdem’in bedeninde hükmünü icra eder, onu deli yaparsın.


Ebu Müslim

burada der ki :


– İşte biz

hanımla bu konuda anlaştık. Dedik ki; mademki insana öfke gelince akıl

gidiyor, insan delinin teki haline geliyor. Öyle ise evde kim

öfkelenirse o an sanki o delidir. Deliye karşı ise bir veli lazımdır.

Ben öfkelenirsem hemen farkına varacaksın, sabır gösterip ters cevap

vermeyeceksin. Çünkü ben o an deli sayıldığımdan deli adamdan her şey

beklenir diyerek veli rolüne gireceksin, aklım gelinceye kadar bir

deliye bir veli rolü oynayacaksın.


Ebu Müslim

burada şunu da ilave eder:


– Tabii der, bu

sabır benim için de geçerli bir görevdir. Bazen hanım öfkelenir, bu

defa o deli durumuna girer bana veli rolü düşer, ben bir veli gibi

sabır gösterir, karşılık vermemeye çalışırım. Aklı gelip de akıllı

insana muhatap olduğumu anlayıncaya kadar, bu sabır devam eder.


Ebu Müslim

bundan sonrasını şöyle tamamlar:


– İşte der ey

dostlar, benim hanımdan şikayetçi olmayışımın sebebi budur. Gül gibi

geçinip gitmemizin sırrı da buradadır. Tavsiye ederim, siz de bir

deliye bir veli rolü oynayın, öfkelenince karşı taraf veli rolüne

girsin, sabır ve tahammülü esas alsın, göreceksiniz ki tartışma kısa

zamanda son bulacak, taraflar birbirlerine karşı sevgiyle dolacak.

Çünkü öfkeli taraf kendisine karşılık verilmeyişinin takdirini,

minnettarlığını duyacak. Bu da mutluluk vesilesi olacak.

Sakın “bir deliye

bir veli rolü basit bir şey” deyip de geçmeyin. Sadece bir deneyin

yeter. İşte size güzel geçinmenin sırrı.

Kaynak: Yeni Aile İlmihali, Ahmed Şahin,

Cihan Yayınları


Bir Salavat Dünya Dolusu İyiliğe Bedeldir

ALLAH dostlarından biri bir gün namaz

kılarken son oturuşta "Ettehiyyatü"yü

okuduktan sonra salavatları okumayı unutur. O gece bir rüya görür.

Rüyasında Peygamberimiz (s.a.v.) kendisine iyice bir çıkışır ve şöyle

der:

style="font-family: cambria;">

-Namazını dosdoğru

kıldın, herşeyi yerli yerinde yaptın da bana salavat getirmeyi unuttun.

O yüzden sana kızgınım.

style="font-family: cambria;">


Bunun üzerine ALLAH dostu

boynu bükük, mahcup bir durumda, yalvaran bakışlarla,

style="font-family: cambria;">

- Ey ALLAH'ın Resulü!

Öylesine ibadete dalmış, ALLAH'ı hamd ü sena etmekle o derece meşguldüm ki, size salavat

getirmeyi unutuvermişim,

der.


Ardından sevgili

Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:

style="font-family: cambria;">

"Ey eren! Sen benim şu

sözlerimi duymadın mı? Ben dedim ki:

style="font-family: cambria;">

" Bana salavat getirmedikçe işlenen ameller,

edilen dualar mevkuf ve mahbustur. (kabul

edilmemişlerdir) Eğer kişi kıyamet günü ALLAH'ın huzuruna dünya dolusu

iyilikle çıksa,  fakat bana arasıra salavat getirmeyi unutsa,

şüphesiz ki bütün iyilikleri geri çevrilir ve yüzüne vurulur."

style="font-family: cambria;">


(Zübdetül Vaizin)


Bir Tuğlası Eksik Cennet Köşkü

Vakti zamanında bir ermiş

vardı. Adam bütün hayatını Allah'a ibadet ve tâat içinde geçirdiği için

mal ve servet biriktirmemişti. Kendi yağıyla kavrulmuş, kıt kanaat

geçine gelmişti. Fakat ömrünün son günlerinde iyiden iyiye geçim

darlığına düşmüş ve tâkatten de kesilmişti. 


Bir gün karısı ermişe, geçim darlığından şikayet ederek, "Kocacığım, ne

olur, Allah'a dua et de biraz dünyamız genişlesin, ferah kavuşalım"

der, ermiş de Allah'a yalvarıp yakararak O'ndan biraz dünyalık

ister. 


Kadın odaya girdiğinde bakar ki köşede bir tuğla büyüklüğünde sapsarı

bir altın külçe durmaktadır, hemen alıp, "dilediğimiz kabul oldu"

diyerek sevinç çığlıkları arasında kocasına gösterir. Kocası da "Al,

dilediğin gibi harca karıcığım" der.


O gece ermiş rüyasında kendini Cennette bir tuğlası eksik bulunan

altından bir köşkün yanında görür. "Bu köşk kimindir?" diye sorunca

melekler, "sizindir" diye cevap verirler. Adam tekrar, "pekâlâ, bunun

eksik tuğlası nerede?" diye sorunca, "size gönderdik" cevabını

alır. 


Ermiş uyandığında karısına altın külçeyi getirmesini söyler. Külçe

gelince de başucuna koyarak şu samimi sözlerle Allah'a el açıp yalvarıp

yakarmaya başlar:


"Allah'ım! Bana bahşettiğin altın külçeyi geri sana iade ediyorum. Ne

olur kabul buyur."


Allah da altın külçeyi kabul ederek Cennet'teki köşkün eksik yerine

koyar.

Biz de vaktiyle güzel yiyeceklerdik

Halîfe

Hârûn

Reşîd bir gün Behlül-i Dânâ ile

sohbet ederken;


-Ey Behlül! Sana sarayımda bir oda ve

hizmetçiler vereyim. Yeter ki bu eski elbiselerden kurtul. Yenilerini

giy. İnsanlar arasına karış, dedi.

Bunun üzerine hazret-i

Behlül;


-Müsâde

ederseniz bir danışayım, dedi.


Halîfe;


-Kime danışacaksın, kimsen yok ki? diye cevap verdi.


Behlül de;

-Ben danışacağım yeri biliyorum, dedi ve oradan ayrıldı.


Hârûn

Reşîd

arkasından adamlar salıp danışacağı yeri öğrenmek istedi. Behlül gide

gide şehir dışında bir mezbeleliğe gitti. Başını eğip bir şeyler

dinlermiş gibi yaptı. Bir şeyler söylendi. Daha sonra oradan ayrıldı.

Saraya yöneldi. Sultanın adamları ondan önce saraya dönüp hâdiseyi

halîfeye bildirmişlerdi. Behlül huzûra girince, halîfe Hârûn Reşîd ona;



-Ey Behlül!

Söyle bakalım vereceğin

cevâbı, dedi.


Behlül;


-Danıştım

efendim. Lâkin insanlar

arasına karışmam mümkün değil, dedi.


Halîfe

heybetle;


-Ey Behlül!

Sen gidip çöplere

danışmışsın, haberim oldu, dedi.


Behlül de;


-Doğru

söylüyorsun ben de onlara

danıştım. Onlar bana cevap verdiler ve;


-Ey

Behlül! Biz de vaktiyle en güzel ve

nefis yiyecekler idik. Bütün güzellikler bizde idi. Sevgi ve itibarımız

çoktu. Ne zaman ki insanlar arasına karıştık. İşte bu hâle geldik. Çöpe

atıldık. Sen de sakın insanların arasına karışma,dediler.


Bu

sözlerdeki ince mânâları anlayan

Hârûn Reşîd: "Haklısın." deyip düşüncelere daldı.


Biz Diriltiriz Biz

Ahmed-i

Nâmıkî Câmî

hazretleri, Herat'ta

bulunduğu sırada bir gün Abdullah-i Ensârî'nin konağına dâvet ettiler.

Ahmed Câmî'nin hizmetçisi, yola çıkmaları için ayakkabılarını önüne

koydu. Ahmed Câmî hazretleri;

"Bir saat

beklememiz îcâb ediyor. Bir iş

var." buyurdu. Beklediler. Bir saat sonra, bir Türkmen, hanımı ve

yanlarında 12 yaşlarındaki oğulları ile geldiler.

Çocuğun

babası;

"Efendim!

Allahü teâlâ bize çok mal verdi. Bundan başka çocuğumuz

yoktur. Bu da âmâ olup gözleri görmemektedir. Her tarafı gezdirdik.

Gitmediğimiz yer, varmadığımız doktor kalmadı. Fakat hiçbirisi çare

bulamadı. Biz, siz Allahü teâlâya her ne duâ ederseniz cenâb-ı Hakkın

lutfedip kabûl ettiğini biliyoruz. Eğer, çocuğumuzun göz nûruna

kavuşması için duâ ederseniz çok bahtiyar oluruz. Tek gözleri açılsın,

îcâb ederse bütün malımızı fedâ etmeye hazırız. İhsân ederseniz,

lutfederseniz çok seviniriz. Eğer bu arzumuz yerine gelmezse,

üzüntümüzden mahvoluruz." dedi.


Ahmed Câmî hazretleri bu sözleri

dinledikten sonra;

"Nasıl olur?

Ölüleri diriltmek, cild hastasını iyi

etmek Îsâ aleyhisselâmın mûcizesi idi. Bu hâlde Ahmed kim olur ki, bu

hastalığın tedâvisini benden istiyorsunuz?" buyurdu. Sonra ayağa kalkıp

yürümeye başladı. Biraz sonra;

"Biz ederiz

biz." dedi. Orada bulunan

herkes bu sözü işittiler. Fakat bir şey anlayamadılar. Bundan sonra

hemen geri dönüp bir yere oturdu ve;

"O

çocukcağızı bana getirin."

buyurdu. Getirdiler. İki mübârek başparmağını çocuğun iki gözüne sürüp;


"Azîz ve

celîl olan Allahü teâlânın izni ile açılın." buyurunca,

çocuğun gözleri görür oldu. Bundan sonra orada bulunan ileri gelenler

dediler ki:

"Efendim,

birinci defâ, ölüleri diriltmek ve cild

hastalarını iyi etmek mûcizesi Îsâ aleyhisselâma âittir. Kendiniz için,

bu yolda Ahmed kim olur ki? dediniz. Daha sonra da, biz ederiz biz,

dediniz. Bu iki sözünüz arasındaki irtibâtı anlayamadık. İzâh buyurur

musunuz?"

Bunun

üzerine Ahmed Câmî hazretleri;

"Evvelki söz

kendime

âitti. Bundan başkasını diyemezdim. Ama sonradan bana şöyle ilhâm

ettiler: Ey Ahmed! Ölüleri, Îsâ aleyhisselâm mı diriltti? Dilsizleri ve

cild hastalarını o mu iyi etti? Biz ederiz biz. Geri dön. O çocuğun

gözlerinin açılması için seni sebep kıldık. Bu söz kalbime öyle ilhâm

olundu ki, ağzımdan da çıkıverdi. O söz ve fiillerin hepsi Allahü

teâlâdan idi. Ahmed'i (beni) sâdece vâsıta kıldı." buyurdular.

Biz Sıramızı Savdık

Yavuz

Sultan Selîm Han

Mısır'ı tamâmiyle Osmanlı mülkü yaptıktan sonra,

bir müddet daha idârî teşkilâtı yerleştirmek üzere, burada kaldı. Bu

sırada devlet adamları ve askerler asıl vatanları Anadolu'ya, diyâr-ı

Rum'a hasret kalıp dönmeyi arzu etmişlerdi. Fakat bu arzularını

Pâdişâha söyleyememişlerdi. İleri gelenlerden bâzıları, İbn-i Kemâl

Paşaya durumu anlattılar. Çünkü Yavuz Sultan Selîm Han onu çok severdi.

Ona dediler ki: "Ne zamâna kadar bu diyâr-ı gurbette hasret çekeceğiz?

Bu durumu Pâdişâh hazretlerine bir arz edip, gitmeye meylettiremez

misiniz?"


Bir gün Ahmed ibni Kemâl, Yavuz Sultan Selîm Han ile gezintiye

çıktılar. Konuşmalar arasında Pâdişâh; "Ortalıkta ne sözler var, durum

nasıl?" diye sordu. Kemâl Paşazâde bu soruyu fırsat bilip derhal konuyu

ele aldı ve dedi ki: "Pâdişâhım! Yolda gelirken askerlerin Nil'de

davarlarını suluyorlardı. O askerlerden birinin şu türküyü söylediğini

duydum.


"Nemüz kaldı bizüm mülk-i Arab'da,

Nice bir dururuz Şâm ü Haleb'de,

Cihan halkı kamu ayş ü tarabda,

Gel ahî gidelüm Rûm illerine."


(Nemiz kaldı bizim bu Arab diyarında, Şam'da ve Haleb'de niçin dururuz?

Cihan halkı hep şenlik içinde yaşamakta, gel kardeş, Rum diyarına,

Anadolu'ya gidelim.)


Bu şiir, Yavuz Sultan Selîm Hanın çok hoşuna gidip; "Bundan sonra

burada durmamızı gerektiren işler de kalmadı, döneriz." diyerek,

İstanbul'a döneceğini bildirdi. Bundan bir gün sonra, Yavuz Sultan

Selîm Hana Kâbe'nin anahtarı ve diğer mukaddes emânetler teslim edildi

ve İstanbul'a dönmek için ordusuyla yola çıktı.


Yolculukta bir sohbet sırasında söz Ahmed ibni Kemâl hazretlerinin

hocası Molla Lütfi'den ve onun öldürülme sebebinden açılmıştı. Yavuz

Sultan Selîm Han, ona:


"Tokatlı Molla Lütfi hocanız imiş. İlmi, irfânı yüksek, değerli, dört

başı mâmur bir ilim adamı iken katline sebeb ne oldu." diye sordu.

Kemâl Paşazâde:


"Hocam hased-i akrân belâsına uğradı. Tam bir âlim, kâmil, müteheccid

(gece uyanıp namaz kılan), sâlih, dindâr bir kişi iken, düşmanı çoğalıp

hased ettiler ve katline sebeb oldular." dedi. Bu habere fevkalâde

üzülen Sultan:


"Molla Lütfi ilminin ve vakarının yanında şaka yapmayı çok seven biri

imiş. Bâzan öyle şakalar yaparmış ki, işitenler şaka değil, gerçek

zannederlermiş. Siz de üstadınız gibi öyle şakalar yapmaz mısınız ki

gerçek zannedilsin?" deyince, İbn-i Kemâl hazretleri hemen şu cevabı

verdi:


"Biz geçen gün sıramızı savdık. Şimdi sıra Pâdişâhımız

hazretlerindedir." Bu söz üzerine bir müddet düşünen Yavuz Sultan Selîm:


"Yoksa o geçenki gün yeniçeriler ağzından söylenen kıt'a da öyle bir

şaka mıydı? Yeniçeriler ağzından söylenen o sözler sizin sözünüz

müydü?" diye sorunca da İbn-i Kemâl:


"Evet, doğrusu Pâdişâhımızın buyurdukları gibidir." dedi. O espiriyi

çok beğenen Pâdişâh, İbn-i Kemâl hazretlerine ihsânlarda bulundu.

Biz söze bakmayız, öze bakarız

Mesnevi'de şöyle bir hikaye nakledilir:


Musa aleyhisselam yolda bir çoban gördü. Çoban şöyle

dua ediyordu:


"Ey kerem sahibi Allah! Nerdesin ki sana kul, kurban

olayım! Çarığını dikeyim, saçını tarayayım! Elbiseni yıkayayım,

bitlerini kırayım. Ulu Allah, sana süt ikram edeyim. Elini öpeyim,

ayağını ovayım." O çoban bu çeşit saçma sapan şeyler söyleyip

duruyordu. Musa aleyhisselam;


"Kiminle konuşuyorsun?" diye sordu. Çoban;


"Bizi Yaradanla, bu yeri, göğü yaradanla," diye cevap verince, Musa a

leyhisselam dedi ki:

"Vah vah! Sen sersemlemişsin. Bu ne saçma söz, bu ne

küfür, bu ne olmayacak şey? Ağzını tıka. Sen bunları kime söylüyorsun?

Amcana, dayına mı?" Çoban;

"Ya Musa, ağzımı bağladın, şimdi pişmanlıktan canımı

yaktın," dedi. Elbisesini yırtıp yana yana bir ah çekti, başını alıp

çöle doğru yola düştü.

Bu arada Allahü Teâlâ'dan Musa aleyhisselama şöyle

bir vahiy geldi:

"Kulumuzu bizden ayırdın. Sen birleştirmeye mi geldin

ayırmaya mı? Ben herkese bir karakter, bir yapı verdim. Onun

için övmek olan sözler, sana kötülüktür. Ona göre baldır sana göre

zehirdir. Bilmezmisinki biz söze bakmayız, gönüle bakarız, öze bakarız."

Boynumu Eğmiş, Beklirem

Değerli

mimar arkadaşımız Hilmi Şenalp,

Türkmenistan'ın başşehri Aşkabat'ta selatin bir cami inşa etmiştir.

...

Bu cami-i

şerifin inşaatı devam ederken bir gün Aşkabat'ta mesai

arkadaşlarından bir grupla caddede yürüyorlarmış. Önlerine şab-r emred

(sakalı çıkmamış bir delikanlı) Türkmenistanlı bir genç çıkmış ve:

"-Bir

dakika beyler! Siz Türkiye'den gelmiş olmalısınız, öyle değil mi?"

Hilmi

bey ve

arkadaşları:

"Evet!"

cevabını verince Türkmenistanlı genç:

"-Size

bir sual sorabilirem mi?"

demiş. Onlar da: "-Buyur, sor!" demişler.

Türkmenistanlı

genç:

"-Türkiye'de

hatun kişiler başlarını örtirler mi?" demiş. Muhatabları:

"-Evet."

Cevabını verince ilave etmiş: "-Bacaklarını örtirler mi?"

Buna

da

"Evet." karşılığını alınca:

"-Kusura

bakman, beyler!ı'. Zannımca siz doğru söylemirsinizl.. Men (ben)

tilifisyon seyredirem. Sizin rus­laştığınızı görürem."

ihtimal

bu

Türkmenistanlı genç "ruslaşmışsıız'

sözüyle, "batılılaşmış olmayı”

kasdediyordu. Kendi memleketinin şartIarına göre böyle söylüyordu.

Sonra ilave etmiş:

"-Halinize

bakırem, size müslüman demekte zorlanırem. Hiç güven duymirem. Lâkin

düşünürem ki. Cenab-ı Allah birine ruhsat fırsat verip de "Mukaddes

Emanetler"i

elinizdenaldırmadı. Onları sizde kodi. Bunu düşününce sizin bir gün

yeniden adam olacağınıza ihtimal verirem. Lakin ne zaman, bilemirem?

Boynumu

eğmiş beklirem!.."

demiş.

Muhatabları

bu arifane cevab karşısında

söyleyecek söz bulamamış ve delikanlıyla kucaklaşarak:

"-Ümidin

boşuna değildir, kardeş! Milletimizin Allah yolunda sebkat etmiş olan

hizmetleri bereketine çok geçmeden umduğun güzel günlere şahid

olacaksın. Cenab-ı Allah neye kaadir değil! Bak işte Rusya

topsuz-tüfeksiz yıkıldı. Bugünkü hal, adetullah icabıdır. Kainatta

kahır ve lütuf bir arada mevcud olup onlar arasında bir galebe

nöbetleşmesi vardır. Şu senin gönlündeki güzel ümid o güzel günlere aid

mümin ferasetiyle bir sezişten ibarettir. Me'yus olma!" demişler.

Not:

.

Gayr-i islamı sayısız tatbikattan ruhları bunalarak ümidsizliğe düşen

müminlere ithaf olunur.

Kaynak: İthaflı

Fıkralar, Kadir Mısıroğlu,  2005 Nisan


Böceğin Rızkı

Böceğin

Rızkı


Hazret-i

Süleymân (a.s.) bir gün, deniz kenârında

oturmuşlar idi. Bir karıncanın geldiğini gördü. Ağzında bir yeşil

yaprak tutardı. Deniz kenârına ulaştı. Sudan bir kurbağa çıkdı. O

yaprağı karıncadan alıp, denize döndü. Karınca geri döndü.

Karıncadan sordular ki,

- Bunun hikmeti nedir.

Karınca cevâb verdi ki,

-Bu deryânın ortasında, Allahü Sübhânehü ve teâlâ

hazretleri bir taş halk etmişdir. O taşın içinde bir böcek halk

etmişdir. Beni onun rızkına sebeb etmişdir. Ben her gün o nesneyi, ona

yetecek kadar rızkı getiririm. Deniz kenârına ulaşdırırım. Allahü teâlâ

hazretlerinin, kurbağa sûretinde yaratdığı bir meleği o rızkı benden

alır, o böceğe verir. O böcek, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin

kudreti ile, fasîh dil ile söyler ki;

-Sübhânallah ki, beni halk etdi, deniz ortasında

ve taş arasında bana mekân verdi. Benim rızkımı unutmadı. İlâhî,

ümmet-i Muhammedi ümîdsiz etme!


Böyle Dost Düşman Başına

Ukbe

bin Ebî Muayt, Mekke

müşriklerinden kötü niyetli olmayan bir adamdı. Rasûlullâh'la her

karşılaştığında saygıyla bakar, iyi münasebetini bozmamaya gayret

ederdi. Hatta

uzun yolculuklardan döndüğünde Mekke'de insanlara yemek ikram etmeyi

âdet

edinmişti. İşte yine böyle bir yolculuktan dönmüş, vereceği yemeğe

Rasûlullâh'ı

da davet edecek kadar yakınlık göstermişti.

Efendimiz,

Ukbe'nin artık gönlünün îmâna hazır hâle geldiğini düşünerek yemek

davetine şöyle karşılık verdi:

"-Ukbe,

dâvetine gelirim, ama yemeğini yemem. Yemeğinden yemem için seni

yaratan Allâh'ı inkar etmemeni, O'nun Rasûlü'ne de şehâdet etmeni

beklerim.

Senin gibi iyi niyetli bir insan küfürde ısrar etmemeli artık!.."

Ukbe,

bu teklife çok da direnmedi. Efendimiz'in isteğine olumlu cevap vererek

îmân eden herkesin söylediği şehâdet kelimesini söyleyiverdi. Efendimiz

Ukbe'nin îmân etmesine çok sevinmişti.

Ne

var ki, Ukbe'nin Mekke'de putperest dostları da vardı. Haber bir anda

onlara

da ulaştı. Onların içinde katı, sert ve insafsız bir müşrik olarak

meşhur olmuş

Übey bin Halef, duyduğu haberden hiç hoşlanmadı. Hemen gelip arkadaşını

suçlayıcı sorular sormaya başladı:

"-Duyduğuma

göre Muhammed'i yemeğe dâvet etmişsin. Bununla da kalmayıp

onun teklif ettiği şehâdet kelimesini de söylemişsin!"

"-Evet."

dedi "Öyle oldu. Onun istediği şehâdet kelimesini de

söyledim."

Müşrik

dostu:

"-Olamaz!.."

dedi, "İşte bu olamaz. Hem şehâdet kelimesini

söyleyeceksin, hem de bizimle dost olacaksın. Bu olacak şey değil!..

Bu, sana

pahalıya mâl olur. Bundan sonra hiçbir yerde iş bulamazsın." diye ilâve

etti.

Ukbe,

müşrik dostunun sözlerinden endişe etmiş, getirdiği şehâdet

kelimesinden

pişmanlık duymaya başlamıştı.

"-Olayı

büyütme!.." dedi. "Ben sadece Ukbe'nin yemeğini yemeden

gitti diye bir söylenti çıkmaması için, utandığımdan şehâdet kelimesini

getirdim; yoksa ona inandığımdan değil!"

Übey

bin Halef, kopardığı bu tâvizden memnun olmuş, ama yeterli de

bulmamıştı.

Daha da ileri giderek yol gösterdi:

"-Biz

bu sözlerinin doğruluğunu, ancak gidip O'na tükürdükten sonra kabul

ederiz. Gideceksin, onu sevmediğini ifade eden bir tükürük

fırlatacaksın, o

zaman anlarız, senin O'na inanmadığını!.. Yoksa bizi savamazsın boş

sözlerle!.."

Îmâna

yeni ısınmaya başlamış olan Ukbe'nin kalbi, maalesef artık geri dönüşe

geçmiş, dostlarının baskısına dayanamayarak vazgeçmişti, getirdiği

şehâdet

kelimesinden...

Doğruca

Efendimiz'in Daru'n-Nedve'de ibâdet ettiği yere gitti. Dilinin ucunda

topladığı tükürüğü fırlatmak üzere hazırlanırken ansızın bir rüzgar

çıktı.

Dudakları arasından çıkan tükürük geriye dönerek kendi suratına yapışıp

hem de

ateş gibi yaktı. Ertesi günü Ukbe'yi yanağındaki yanık iziyle görenler

sordular:

"-Sende

böyle bir yanık izi yoktu, ne zaman oldu bu yara?"

Ukbe

saklamadan anlattı:

"-O'na

doğru tükürdüğüm tükürük, kendime geri dönüp suratıma yapışarak

ateş gibi yaktı, izi kaldı!"

Ne

yazık ki, yarı îmân etmişken dostlarının baskısı yüzünden gerisin

geriye

dönen Ukbe, Bedir'de küfür üzere öldü. İşte bu hâdise üzerine Furkan

Sûresi'nin

27-29. âyetleri nâzil oldu:

"O

gün, zâlim iki elini ısırıp "Ne olurdu, ben o peygamberin

beraberinde bir yol edineydim." Ne yazık bana! Keşke falanı dost

tutmayaydım. Beni o zikirden, imânâ geldikten sonra, o saptırdı. Şeytan

insanı

yapayalnız ve yardımsız bırakandır."


Burada,

dostlarının yanlış telkinlerine uyanların ellerini ısırarak âhirette

nasıl pişmanlık duyacakları şöyle anlatılmaktadır:

"-Ah

ne olurdu, keşke falanı dost edinmeseydim, onun isteğine boyun

eğmese, sözlerine îtimat etmeseydim!.. Getirdiğim şehâdet kelimesinden

vazgeçirip Peygamber'le birlikte olmama mâni oldu, şeytana uydurdu. Ne

kötü

dostmuş meğer onlar..."

Ukbe'nin îmânına engel

olan bu dost

örneği, bizim de dostluğumuzu ve

dostlarımızı düşünmemize sebep olmalıdır. Arkadaş ve dostlarımızın bize

neleri

telkin ve tâlim ettiklerini gözden geçirmeliyiz ki, buradaki yakın

dostluklarımız, âhirette amansız düşmanlığa dönüşmesin. "Böyle dost

düşman

başına!.." diyerek pişmanlık duymayalım.

A. Karamanoğlu

Şebnem Dergisi


Bu Kadın Defnedilemez

Ebu Hanife’nin meclisine

gelen biri

şöyle bir suâl sordu:

– Hamile bir kadın

doğum sırasında vefat etti. Onu yıkamak üzere tahtanın üzerine

koyduklarında karnındaki çocuğun yaşadığı anlaşıldı. Bu kadın böylece

defnedilecek mi, yoksa bekletilecek mi? Kadın şu anda yıkama tahtası

üzerinde beklemektedir. Mecliste hazır bulunanlar birbirlerine

bakıştılar. Bazıları:

– Bu kadın

defnedilemez. Ancak bekletilir. Ola ki bekleme sırasında çocuk dünyaya

gele, dediler.

Bazıları da:

– Cenaze

bekletilmez. Efendimizin hadisi vardır, cenazenizi bir an önce toprağa

verin, buyurdu, dediler. Böyle söylenmesine rağmen yine de gözler Ebu

Hanife Hazretleri’ndeydi. O, söylenenleri dikkatle dinledikten sonra

fikrini açıkladı:

– Bu cenaze, ne

defnedilir, ne de çocuğun doğması için bekletilir?

Dinleyenler

şaşırdılar.

– Ne yapılır

öyleyse? Geride başka ihtimal mi var sanki?

Evet, Hazret-i

İmam’a göre asıl ihtimal geridedir ve olması gerekeni şöyle dile

getirmiştir:

– Bu hamile kadının

karnı ameliyatla açılır, çocuğu alınır, sonra defnedilir!

Dinleyenler hep

birden bu görüşe iştirak ettiler. Doktor geldi. Hamile kadının karnı

yarılıp çocuk sağ olarak çıkarıldı. Sonra defnedildi, çocuk bakıma

alındı.

Daha sonra ne oldu

biliyor musunuz? Bu çocuk büyüdü, sıhhatli ve akıllı bir çocuk olup,

Ebu Hanife’nin ilminden, irşadından istifade etti. Ebu Hanife’nin

gösterdiği fıkhî çare ile hayata gelişinden dolayı halk ona Ebu

Hanife’nin oğlu adını takmıştı.

Yeni Aile İlmihali, Ahmed Şahin,

Cihan

Yayınları

Bu da Geçer Ya Hû!

Dervişin biri, uzun ve

yorucu bir yolculuktan

sonra bir köye ulaşır. Karşısına çıkanlara kendisine yardım

edecek, yemek ve yatak verecek biri olup olmadığını sorar. Köylüler

kendilerinin de fakir olduklarını, evlerinin küçük olduğunu söyler ve

Şakir diye birinin çiftliğini tarif edip oraya gitmesini tavsiye

ederler.

Derviş

yola koyulur,birkaç köylüye daha rastlar.Onların anlattıklarından

Şakirin bölgenin en zengin kişilerinden biri olduğunu anlar. Bölgedeki

ikinci zengin ise Haddad  adında başka bir çiftlik sahibidir.

Derviş

Şakir’in çiftliğine varır. Çok iyi karşılanır, iyi misafir edilir, yer

içer, dinlenir. Şakir de aileside hem misafirperver hem de gönlü geniş

insanlardır…

Yola

koyulma zamanı gelip Derviş, Şakir’e teşekkür ederken, “Böyle zengin

olduğun için hep şükr et.”der. Şakir ise şöyle cevap verir: “Hiçbir

şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen gerçeğin ta kendisi değildir. Bu

da geçer…”

Derviş

Şakir’in çiftliğinden ayrıldıktan sonra bu söz üzerine uzun uzun

düşünür. Bir kaç yıl sonra dervişin yolu yine aynı bölgeye

düşer. Şakir’i hatırlar, bir uğramaya karar verir. Yolda rastladığı

köylüler ile sohbet ederken Şakir den söz eder. “Haa o Şakir’mi” der

köylüler, “O iyice fakirledi, şimdi Haddad’ın yanında çalışıyor.”

Derviş

hemen Haddad’ın çiftliğine gider, Şakir’i bulur. Eski dostu

yaşlanmıştır, üzerinde eski püskü giysiler vardır. Üç yıl önceki bir

sel

felaketinde bütün sığırları telef olmuş, evi yıkılmıştır. Toprakları da

işlenemez hale geldiği için tek çare olarak selden hiç zarar görmemiş

ve biraz daha zenginleşmiş olan Haddad’ın yanında çalışmak

kalmıştır. Şakir ve ailesi üç yıldır Haddad’ın hizmetkarıdır.

Şakir

bu kez Derviş’i son derece mutevazi olan evinde misafir eder. Kıt

kanaat

yemeğini onunla paylaşır… Derviş vedalaşırken Şakir’e olup bitenlerden

ötürü ne kadar üzgün olduğunu söyler ve Şakir’den şu cevabı alır:

Üzülme… Unutma,bu da geçer…”

Derviş

gezmeye devam eder ve yedi yıl sonra yolu yine o bölgeye

düşer. Şaşkınlık içinde olup biteni öğrenir. Haddad birkaç yıl önce

ölmüş, ailesi olmadığı içinde bütün varını yoğunu en sadık hizmetkarı

ve

eski dostu Şakir’e bırakmıştır. Şakir Haddad’ın konağında

oturmaktadır, kocaman arazileri ve binlerce sığırı ile yine yörenin en

zengin insanıdır.

Derviş

eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı

cevabı alır: “Bu da geçer…”

Bir

zaman sonra Derviş yine Şakir’i arar. Ona bir tepeyi işaret ederler.

Tepede Şakir’in mezarı vardır ve taşında şu yazılıdır: “Bu da

geçer…”

Derviş,

“ölümün nesi geçecek?” diye düşünür ve gider. Ertesi yıl Şakir’in

mezarını ziyaret etmek için geri döner; ama ortada ne tepe vardır nede

mezar. Büyük bir sel gelmiş,tepeyi önüne katmış, Şakir’den geriye bir

iz

dahi kalmamıştır…

O

aralar ülkenin sultanı, kendisi için çok değişik bir yüzük yapılmasını

ister. Öyle bir yüzük ki, mutsuz olduğunda umudunu tazelesin, mutlu

olduğunda ise kendisini mutluluğun tembelliğine kaptırmaması

gerektiğini hatırlatsın… Hiç kimse Sultanı tatmin edecek böyle bir

yüzük

yapamaz. Sultanın adamları da bilge Derviş’i bulup yardım

isterler. Derviş, Sultanın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazıp

verir. Kısa bir süre sonra yüzük Sultan’a sunulur. Sultan önce bir şey

anlamaz; çünkü son derece sade bir yüzüktür bu. Sonra üzerindeki yazıya

gözü takılır, biraz düşünür ve yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır:

“Bu da geçer” yazmaktadır.

‘Buda

geçer Ya Hû’ sözünün aslı bundan bin küsür sene önceye , Bizans

dönemine uzanır. Bizanslılar fena bir işe uğradıkları zaman ‘Buda

geçer’ manasına gelen ‘k’afto ta perasi’ demektedirler. İbare

Selçuklular zamanında İran taraflarına geçer; ama Farsçalaşıp ‘in

niz beguzered’ olur. Osmanlılar devrinde Türkçe söylenip ‘bu da

geçer’ yapılır. Derken tekkelerde ve dergâhlardada benimsenir ve sonuna

‘Ya Allah’ manasına gelen bir ‘Ya Hû’ ilave edilip ‘BU DA GEÇER YA

HÛ’ haline gelir…

Hayat

inişli çıkışlıdır.Her zaman bulunduğumuz durumun gelip geçici

olabileceği aklımızdan çıkmamalıdır.

Buğday Satıcısı


Adamın

biri satmak için pazara

buğday götürmüş. Akşam olmuş, pazar toplanmaya başlamış. Herkes malını

satıp savmış. Bu adamın malına müşteri çıkmamış. Çıkan da

pazarlıkta uyuş­mamış.

Adam koca çuvalı geri getirmenin sıkıntısıyla düşünürken meşayıhten

birinin

yolu pazara uğramış:

O

zat sormuş:

-Ne

o evladım malını satamadın mı?

Bak pazar toplanıyor.

Adamcağız

boynu bükük:

-Müşteri

çıkmadı, Efendi

Hazretleri! demiş.

Şeyh

efendi yerden avuç avuç kum alıp

buğdaya karıştır­maya başlamış ve:

-

Şimdi

çıkar evlad! demiş.

Adam

şeyhin bu hareketine itiraza

yel­tenecekmiş ki; hemen yanı başında beliren müşteri mala talip olmuş.

Tebessümle

oradan ayrılmak üzere olan şeyhin

eteğine yapışıp:

-Bu

ne haldir Efendi

Hazretleri!" diyen buğdaycıya şeyh şu cevabı vermiş:

-Sus!

Para, layık olduğu mala

gider.

İthaflı

Fıkralar, Kadir Mısıroğlu

Bulamaç Aşı

Ebû

Muhammed Cerîrî

hazretlerine bir gün talebeleri;


- Efendim, sizi üzen, unutamadığınız bir

hâdise var mıdır? diye sordular.


Cevâbında buyurdu ki:


Bir gün ikindi

namazında mescidimize, hâlinden garîb olduğu anlaşılan bir kimse geldi.

Abdest alıp namaz kıldı ve namazdan sonra başını önüne eğip tefekküre

başladı. O gün akşam yemeğinde, halîfe bizleri dâvet etmişti.

Gideceğimiz zaman o kimsenin yanına yaklaşıp;


- Biz dâvete gidiyoruz siz

de bulunmak ister misiniz?" dedim.


Başını kaldırdı.


- Dâvete gitmeyeyim.

Bir bulamaç aşı getirebilirseniz yerim. Yoksa siz bilirsiniz, dedi.


Ben de, her halde bizim arkadaşlarla berâber olmak istemiyor diye

düşünüp, kendisine fazla iltifât etmedim. O gece rüyâmda Peygamber

efendimizi gördüm. Yanlarında yaşlıca iki zât ve arkalarında

kendilerini tâkib eden birçok kimseyle geliyorlardı. Yanımdakilere,

Peygamber efendimizin yanındaki iki zâtın kim olduklarını sordum.

Birisi İbrâhim Halîlullah, diğeri Mûsâ Kelîmullah ve arkalarındakiler

de binlerce nebîdir, dediler. İleri atılıp kendileri ile konuşmak

istedim. Fakat, Peygamber efendimiz bana iltifât etmediler.


- Yâ

Resûlallah! Ne kabahatim var ki, mübârek yüzünüzü benden

çeviriyorsunuz? dedim.


- Dostlarımızdan biri senden bulamaç aşı istedi.

Sen ise vermekten çekindin." buyurdular.


Ağlayarak uyandım. Hemen

mescide koştum. O zât hâlâ başı önüne eğik olarak tefekkür ediyordu.


Kendisine;


- Ey efendim! Arzunuzu yerine getirebilmem için bir mikdâr

bekleyiniz, dedim.


Tebessüm edip;


- Bir kimse bir ihtiyâcını size

söylüyor. Siz de, yüz yirmi bin nebî şefâat etmedikçe onu yerine

getirmiyorsunuz değil mi? dedi ve çıkıp gitti.


Bundan sonra ne kadar

aradım ve sordum ise kendisini bulamadım. İşte kırk yıldır bu hâdisenin

üzüntüsü bende devâm ediyor, buyurdu.

Büyü Dükkanı

Uzak diyarlardan birinde bir

ülkede, yemyeşil tepelerin arasında, kışın

bembeyaz bir kar ordusu ile baharda rengârenk kır çiçekleri ile

kaplanan bir vadi varmış. Ortasından bir ırmağın geçtiği bu vadi

“Büyülü Vadi” olarak anılırmış. Ona bu adı veren ise vadideki ilginç

bir dükkân ile bu dükkânda yaşananlarmış. Ünü ülkenin dört bir yanına

yayılmış olan dükkânın adı “Büyü Dükkânı” imiş.


Her yerde olduğu gibi bu

dükkânda da almak istediğiniz şeyin bir bedeli

varmış. Bu bedelin ne olacağı, dükkân sahibiyle yaptığınız pazarlık

sonucunda ortaya çıkarmış. Ancak, Büyü Dükkânı’nda maddi bedellerin hiç

bir hükmü yokmuş. Bazı  müşteriler bir şeye sahip olmak için

ödenebilecek tek bedelin    para olabilecegi

düşüncesiyle, cepleri

kabarık gelirlermiş. Oysa burada yapılan pazarlıklar, günlük

yaşamdakilerden biraz farklı olur ve pek çok müşteriyi şaşırtırmış...


Kış mevsiminin soğuk bir gününde epeyce üşümüş, yorgun  düşmüş

olmalıydı. Kapının önüne gelinceye kadar, gözlerini hiç ayırmadan

izledi onu. İyice kulak kabarttı. Üç basamakla çıkılan, ahşap zeminli

verandadaki ayak seslerini ve onlara eşlik eden gıcırtıyı duymaktan çok

hoşlanırdı. Beklediği kişinin ayak sesleri ikinci basamakta kesildi.

Müşteri çalmadan, kapıyı açmamayı prensip edinmişti yaşlı adam. Çünkü,

hemen herkes o kapının önünde durup, bir kez daha düşünürdü. Kapıyı

çalmaktan vazgeçip dönenler, az da olsa olmuştu. O gün de aynı şeyi

yaptı. Sonunda kapı çalındı.


“Ününüzü duyunca çok uzaklardan

kalkıp geldim buraya... İstediğim şeyi, bir tek sizin dükkânınızda

bulabileceğimi söylediler. Karşılığında ne isterseniz vermeye hazırım.”


“İstediğiniz şeyin ne olduğunu öğrenebilir miyim?”


“Bakın, ben elli beş yaşındayım. Yani yolun yarısını geçeli çok oldu.

Söylemeye dilim varmıyor ama yolun sonuna yaklaştım  galiba. Bu

gerçeğe

tahammülüm yok. Ben bugüne kadarki hayatımı geri istiyorum. Mümkün mü?”


“Elbette mümkün. Biliyorsunuz, dükkânımda her şey mevcut. Ancak tam

olarak ne istediğinizi anlayabilmem için, bana geri istediğiniz

hayatınızı biraz anlatabilir misiniz?”


Dükkân sahibinin sorduğu soru, müşteriyi iç dünyasına döndürmüştü.

Gözünün önünden geçen sahnelerin kendi yaşamına ait olduğunu kabul

etmek için kendini zorluyordu. Bütün görüntüler, bir kargaşa ve telâş

içinde birbirlerine karışarak geçip gittiler ve geride yalnızca ıssız

bir hüzün bıraktılar. Hüznünün yüzüne yansımasına engel olamayan

müşteri, yaşlı satıcının sorusu karşısında ancak şunları söyleyebildi:


“Hayatımın geride kalan kısmında birçok hata yaptım. Bunlar için

pişmanlık duyuyorum... Yanlış kararlar verdim, kayıplara uğradım.

Zamanı hovardaca harcadım. Bir gün bir de baktım ki, hayat yanımdan

geçip gidiyor. Paniğe kapıldım ve bir çare aramaya başladım.

Dostlarımla konuşmayı denedim. Beni teselli edip derdimi unutturmaya

çalışanlar da oldu, yardım etmeye çalışanlar da... Ama hiçbiri kâr

etmedi. Kendimi çok mutsuz hissediyordum. Derken, bir gün birisi bana

sizden ve Büyü Dükkânı’ndan söz etti. Bunu duyar duymaz sanki içimde

bir ışık yandı. Büyük bir umutla hemen yollara düşüp size geldim.

Kendimi çok çaresiz hissediyorum. Lütfen elli beş yılımı bana geri

verin.”


“Yani, siz pişmanlik duyduğunuz hayatınızı yeniden yaşamak mı

istiyorsunuz?” dedi yaşlı adam.


“Elbette hayır. Söylemek istediğim bu değil. Ben yalnızca kaybettiğim

yıllarımı geri istiyorum. Eğer bir şansım daha olursa aynı hataları

tekrarlamayacağım.”


“Herhalde bunu çok istiyorsunuz?”


“Evet, hem de her şeyimi verecek kadar.”


“Peki, benim size vereceğim elli beş yılın karşılığında siz bana ne

verebilirsiniz?”


“Ne isterseniz?”


“Sanki bunun için herşeyden vazgeçmeye hazır gibisiniz.”


“Hiç kuşkunuz olmasın. Şu anda sahip olduğum herşeyden vazgeçebilirim.

Yeter ki geride bıraktığım yıllarımı bana geri verin.”


Yaşlı adam, ellerini sakallarında dolaştırırken,kendini sallanan

koltuğunun devinimlerine bırakmıştı. Bir süre düşündü.

Müşterisinin,

sabırsızlıkla pazarlığın bitmesini beklediğinden emindi. Büyü dükkânına

gelen kişiler, genellikle bir an önce istediklerini alıp gitmek için

acele ederlerdi. Bu nedenle yaşlı adam, pazarlığın başındaki düşünce

yolculuklarında yalnız kalırdı. Şu anda da, sessizliğin yalnızca kendi

işine yaradığını biliyordu.


Koltuğu ile birlikte öne doğru eğilerek müşterisinin gözlerinin içine

baktı ve ağır ağır konuşmaya başladı:


“Beyefendi, her ne kadar siz elli beş yıl karşılığında bana herşeyinizi

vermeye hazır olsanız da, ben sizden bir tek şey

isteyeceğim.”


“Dileyin benden ne dilerseniz.”


“Belleğinizi...”


“Anlamadım?”


“Belleğinizi dedim... Elli beş yılın yaşantısını içinde barındıran

belleğinizi istiyorum.”


“Ah evet anladım. İlginç bir bedel... Kabul ediyorum. Tamam alın

belleğimi.”


“Emin misiniz?”


“Neden olmayayım? Elli beş yıl kazanacağım.”


“Belleğinizi, içindeki her şeyle birlikte bu dükkânda bırakıp

gideceksiniz. Elli beş yılın tek bir anını hatırlamayacaksınız.

Buraya neden geldiğinizi bile...”


“Daha iyi ya! Her şeye yeniden başlayacağım. Zaten geçmişi hatırlamak

istemiyorum ki!”


“O hâlde, korkarım elli beş yıl sonra buraya tekrar gelirsiniz.


Tabii o zaman benim yerime, bir başkası size yardımcı olur.”


“Hayır hayır... Emin olun ki, şu dakika belleğimi size bırakıp elli beş

yılımı geri alacağım ve dükkânınızı, bir daha dönmemek üzere terk

edeceğim. Ve yine söz veriyorum, şu ana kadar yaptığım hataların hiç

birini tekrar etmeyeceğim.”


“İsterseniz başka sözler vermeyin. Çünkü az sonra, belleğinizle

birlikte bütün hepsini burada bırakıp gideceksiniz.”


Yaşlı adamın son sözleri, müşterinin duraklamasına neden olmuştu. Bu

sözlerin anlamını kavrayabilmek için birkaç saniye düşünmek zorunda

kaldı.


“Nasıl yani? Buradan çıktığımda hiçbir sey hatırlamayacak mıyım?

Sizinle konuştuklarımızı bile, öyle mi?”

...


“Yani hiçbir şeyi mi ? Buraya neden geldiğimi, sizin kim olduğunuzu ve

hatta!..”


“Ne yazik ki!”


Yaşlı adam, pazarlığın sonuna geldiklerini hissediyordu. Karşısında

oturan müşterinin yüzünde gördüğü aydınlanma,

pazarlık sahnelerinin en

hoşlandığı

görüntüsüydü. Son sözleri müşterisinin söylemesini istediği için bir

süre sessiz kaldı ve bekledi. Bu seferki sessizliğin, müşterisinin

işine yaradığından emindi. Onun aydınlanan yüzünün ortasında parlayan

gözbebekleri, yaşlı satıcı için, sessizliğin içinden çıkacak sesli

bir   coşkunun habercisi gibiydi. Gerçekten de, konuşmaya

başlayan

müşterisi onu yanıltmadı:


“Sanırım ne demek istediğinizi şimdi anlıyorum. Eğer ellibeş yılın

bedeli bu ise, pes ediyorum. Belleğimden vazgeçemem.  Bu neye

benziyor

biliyor musunuz? Bir kadının, çok istediği bir tokayı, saçları

karşılığında satın almasına... Çok ilginç bir insansınız. Bana, Büyü

Dükkânı’ndan almak istediğimden çok farklı bir şeyle çıkacağımı

söylemişlerdi de inanmamıştım. Ben, bugüne kadar ki yaşamımı almak için

gelmiştim ancak, bugünden sonraki yaşamımı alıp gidiyorum. Size

teşekkür ederim.”


“Bir şey değil. Güzel bir pazarlıktı. Hoşçakalın.”


Yaşlı adam, müşterisini gözden kaybolana dek gülümseyerek

izlerken, aklından Santayana’nın bir sözü geçiyordu:


“Geçmişi hatırlamayanlar, onu bir kez daha yaşamak zorunda kalırlar.”


Asım Yıldırım

Merhaba Yenigün Hikayeleri



Cafer-i Sadık ile Rafizi

Cafer-i

Sadık ile Rafizi


Kûfede

bir râfizî var idi. Adı Abdülmecîd bin

Abdülgaffâr idi. Ca'fer-i Sâdık (k.s) hazretlerinin hûzuruna vardı

ve. aralarında şu konuşma geçti.


-

Esselâmü aleyke yâ Resûlullahın torunu. Resûlullah (s.a.v)

hazretlerinden sonra en üstün olan kimdir?


- Ebû Bekr-i Sıddîkdır (r.a).


- Böyle olduğunu nereden biliyorsun.


- Hak sübhânehü ve teâlâ hazretleri ona, Resûlullahdan sonra, ikinci

buyurdu.

Üçüncüleri Allahü teâlâ olan iki kişiden, ikincisi olmak kadar şeref

olamaz


- Hazret-i Alî 'radıyallahü teâlâ anh', Resûlullah (s.a.v)

hazretlerinin

döşeğinde, kâfirlerden korkmadan yatmadı mı?


- Ebû Bekr-i Sıddîk, Resûlullah hazretleri ile mağaraya girmedi mi?


- Eğer korkmasa idi, girmezdi. Allahü teâlâ Resûlullaha haber verdi ki,

Ebû

Bekre korkma, dedi.


- Onun korkusu, ondan idi ki, kâfirler onların nerede olduğu hakkında

bir haber

duyup, gelirler. Resûl-i ekremi üzerler. Görmezmisiniz Ebû Bekr-i

Sıddîk, kendi

ayağını, mağarada bir deliğe koydu. Hattâ yılan onu kaç def'a ısırdı. O

acıya

katlandı. Ayağını kaldırmadı. Resûlullahı uyandırmamak için, hiç ses de

çıkarmadı. Kendinden korksaydı, zehrlenerek, cânını Resûle fedâ

etmezdi.


- Mâide sûresinde, (Rükû'da iken sadaka verirler) meâlindeki 58.âyet-i

kerîme

ile medh olunan Alîdir.


- Bu âyetden önce, bir âyet-i kerîme vardır ki tahsîs rakamı ondan

ziyâdedir. O

Sıddîk şânındadır. (Allahü teâlâ, mürtedler ile cihâd eden bir kavm

getirir.

Allahü teâlâ bunları sever) meâlindeki âyet-i kerîme, Ebû Bekr Sıddîk

içindir

ve dahâ çok yükseltmekdedir. Resûlullah  (s.a.v)

hazretlerinin, öbür âleme göçmelerinden sonra, arablar, dedi ki, biz

nemâz

kılarız. Ammâ zekât vermeyiz. Ebû Bekr (r.a) buyurdu ki, Resûlullah

hazretlerine edâ etdikleri zekât malından bir deve dizinin bağını

vermeseler ve

ondan eksik verseler, ben onlar ile toprak ve kum sayısınca olsalar da

muhârebe

ederim.


- Yâ Ca'fer. Hazret-i Alînin şânı için, meâl-i şerîfi, (Mallarını,

gece-gündüz,

gizli ve gözönünde verenler) olan Bekara sûresinin 274.âyeti gelmemiş

mi?


- (Sûre-i Velleyl), Ebû Bekr-i Sıddîkın şânında nâzil olmuşdur. Şânını

çok

yükseltmekdedir. Zîrâ Ebû Bekr-i Sıddîk kırkbin altın verdi. Kendisine

bırakmadı. Bir kilime sarındı. Cebrâîl aleyhisselâm geldi ve dedi ki,

Allahü

teâlâ buyurdu ki, ben Ebû Bekrden râzıyım. O benden râzı mıdır? Ebû

Bekr-i

Sıddîk, ben Allahü teâlâdan râzıyım, râzıyım, râzıyım, dedi.


- Meâli şerîfi (Hâcılara su vermeği ve Mescid-i Harâmı binâ etmeği,

îmân

etmekle ve Allah yolunda cihâd etmekle bir mi tutuyorsunuz. Hâyır,

böyle

değildir) olan Tevbe sûresinin 20.âyet-i kerîmesi hazret-i Alînin

şânını

bildirmek için nâzil olmadı mı?


- Meâl-i şerîfi (Mekkenin fethinden önce, sadaka verip, cihâd eden ile,

fethden

sonra veren ve cihâd eden bir değildir. Önce olanın derecesi dahâ

yüksekdir)

olan Hadîd sûresinin 10.âyet-i kerîmesi ile Ebû Bekr-i Sıddîk medh

olunuyor.

Ebû Bekrin muhârebe etmesi önce idi ki, Ebû Cehl, Resûlullah

hazretlerine

vurmak istedi. Ebû Bekr-i Sıddîk, Ebû Cehle mâni' oldu.


- Alî, hiç kâfir olmadı.


- Öyledir, lâkin, Allahü tebâreke ve teâlâ hiç kimsenin, îmânını, Ebû

Bekrin

îmânı gibi medh etmedi. Meâl-i şerîfi (Muhâcir ve Ensârın önce

gelenlerinden

Allahü teâlâ râzıdır. Onlara Cennetde sonsuz ni'metler vardır) olan

Tevbe

sûresi 31. âyetinde ve meâl-i şerîfi (Doğru haber ile gelen ve Ona

inanan için

Cennetde istedikleri herşey vardır) olan Zümer sûresi 33. âyetinde,

Allahü

teâlâ, Ebû Bekr-i Sıddîkın 'radıyallahü teâlâ anh' îmânını medh

etmekdedir. Her

ne vakt ki, Resûlullah (s.a.v) vahy ile bir haber

verse idi, kureyş, yalan söylüyorsun derdi. Ebû Bekr-i Sıddîk hemen

yetişip,

doğru söylüyorsun yâ Resûlallah, derdi.


- Meâl-i şerîfi (Uhud gazâsında, şeytâna uyup, dağılanlar) olan İmrân

sûresi

155.âyetinde, Allahü teâlâ şikâyet etmiyor mu?


- Âyet-i kerîmenin sonunu oku. Meâlen (Onların bu kusûrlarını afv

etdim)

buyuruyor.


- Hazret-i Alînin dostluğu farzdır. Kur'ân-ı azîmüşşânda, Şûrâ

sûresinde,

23.âyetinde meâlen (Size islâmiyyeti bildirdiğim ve Cenneti

müjdelediğim için,

bir karşılık beklemiyorum. Yalnız yakınım olanları seviniz) buyuruldu

ki,

bunlar, Alî, Fâtıma, Hasen ve Hüseyindir.


- Ebû Bekre 'radıyallahü teâlâ anh' düâ etmek ve Onu sevmek farzdır.

Allahü

teâlâ, Haşr sûresinde 10.âyetinde meâlen (Muhâcirlerden ve Ensârdan

sonra,

kıyâmete kadar gelen mü'minler, yâ Rabbî! Bizi afv et ve bizden önce

gelen din

kardeşlerimizi  afv et derler) buyuruyor. Hüseynî tefsîrinde diyor

ki;

(Âlimler buyurdu ki, Eshâb-ı kirâmdan 'radıyallahü teâlâ anhüm ecma'în'

birini

sevmiyen kimse, bu âyetde bildirilen mü'minlerden olmaz. Bu düâdan

mahrûm

olur).


- Resûlullah (s.a.v) (Hasen ve Hüseyn, Cennet gençlerinin üstünüdür.

Babaları

dahâ üstündür) buyurmadı mı?


- Ebû Bekr-i Sıddîk hakkında bundan iyisini buyurdu. Babam Muhammed

Bâkırdan

işitdim. Ceddim İmâm-ı Alî 'radıyallahü teâlâ anh' buyurdu ki,

Resûlullahın

(s.a.v) huzûrunda idim. Başka kimse yok idi. Ebû Bekr ile Ömer

'radıyallahü

teâlâ anhüm ecma'în' geldi. Server-i âlem ve Seyyid-i veledi âdem

(s.a.v): (Yâ

Alî! Bu ikisi, Peygamberlerden başka, Cennet erkeklerinin en

üstünüdür.)


- Yâ Ca'fer! Âişe mi üstündür. Fâtıma mı üstündür?


- Âişe (r.a) Resûlullah hazretlerinin zevcesi idi. Onunla berâber

olur. Fâtıma

(r.a) hazret-i Alînin zevcesi idi. Onunla berâber olur. Allahü teâlâ

hazretlerinin gadabı ve la'neti o râfizî ve mübtedi' üzerine olsun ki,

Resûlullah (s.a.v) hazretlerinin, mü'minlerin annesi olan ezvâc-ı

tâhirâtına (rıdvânullahi teâlâ aleyhinnâ ecma'în) ta'n eyler.

- Âişe Alî ile muhârebe etdi. Cennete girer mi?


- Allahü teâlâ Ahzâb sûresi, 53.ayetinde meâlen; (Resûlullahı

incitmeyiniz.

Ondan sonra, zevcelerini nikâh ile hiç almayınız. Bunların ikisi de

büyük

günâhdır.) buyuruyor. Beydâvî ve Hüseynî tefsîrlerinde diyor ki, bu

âyet-i

kerîme gösteriyor ki, Resûlullah (s.a.v) vefât etdikden sonra da, ona

saygı göstermek

için, zevcelerine saygı lâzımdır.


- Ebû Bekrin hilâfetini, Kur'ân-ı azîmüşşânda bana göstermeğe kâdir

misin?


- Gösteririm. Hem Kur'ân-ı kerîmde, hem Tevrâtda ve hem de İncîlde

gösterebilirim. Kur'ân-ı kerîmde olan şudur: En'âm sûresi 165.âyetinde

meâlen;

(Allahü teâlâ sizi yeryüzünde halîfe yapdı) buyuruldu. Nûr sûresi

55.âyetinde

meâlen; (Îmân eden ve emrlerimi yapanlarınızı, yeryüzüne hâkim

kılacağımı söz

veriyorum. İsrâîloğullarını halîfe yapdığım gibi, sizi de birbiriniz

ardı-sıra

halîfe yapacağım) buyuruldu. Beydâvî ve Hüseynî diyor ki, bu âyet-i

kerîme

gaybdan haber verip, Kur'ân-ı kerîmin, Allahü teâlânın kelâmı olduğunu

ve dört

halîfesinin 'radıyallahü teâlâ anhüm ecma'în' meşrû; haklı olduğunu

göstermekdedir.


Tevrâtda ve İncîlde, Feth sûresinin son âyetinde meâlen, (Resûlullah ve

onunla

birlikde olanlar, birbirlerini her zemân ve çok severler ve her zemân

kâfirlere

düşmân olurlar!) bütün Eshâb bildirilmekde ve Ebû Bekrin şerefine

işâret

edilmekdedir. Bu âyetin sonunda meâlen, (Eshâbının misâlleri Tevrâtda

ve

İncîlde bildirildi) buyuruyor. Babam, ceddim Alî bin Ebî Tâlibden

(r.a) ve

onun da Resûlullah hazretlerinden bildirdiği hadîs-i şerîfde,


(Allahü teâlâ, hiçbir Peygamberine vermediği kerâmetleri bana verir.

Kıyâmetde

mezârdan önce kalkarım. Allahü teâlâ dört halîfeni çağır, buyurur.

Onlar

kimdir, yâ Rabbî, derim. Ebû Bekrdir, buyurur. Yer yarılıp, herkesden

önce Ebû

Bekr mezârdan çıkar. Sonra Ömer, sonra Osmân, sonra Alî kalkar)

buyuruldu.

Peygamberimiz (s.a.v) buyurdu: Ben yer şak olup,

dışarı gelenlerin evveli olurum. Allahü teâlâ bana kerâmetlerden verir.

O nesne

ki benden önce Nebîlerin bir ferdine vermemişdir. Sonra Allahü teâlâ

buyurur.

Yâ Muhammed, yakın getir o halîfeleri ki, senden sonra geldiler. Ben

dedim,

onlar kimlerdir. Buyurur, Ebû Bekr-i Sıddîk. Benden sonra yer şak olup,

Ebû

Bekr kabrden dışarı gelenlerin evveli olur. İki hulle giydirirler. Tâ

gelip,

Arş önünde durur. Ve hesâbın az görürler. Ve arş önünde ayak üzerine

dururlar.

Ondan bir münâdî seslenir; Ömer bin Hattâb 'radıyallahü teâlâ anh'

nerededir.

Onu getirirler. Cerâhetden kan revân olduğu hâlde gelir. Diye ki, yâ

Ömer, bunu

sana kim etmişdir. Mugîre bin Şûbenin kölesi yapmışdır, der. Ona da

buyururlar.

Arş önünde durur. Hesâbını görürler. İki yeşil hulle giydirirler. Sonra

Osmân

'radıyallahü teâlâ anh' hazretlerini getirirler. Damarlarından kan

revân olduğu

hâlde gelir. Derler ki, bunu sana kim yapdı. Der ki, filân yapdı. Arş

önünde

durmasını buyururlar. Hesâbı da kolay olur. İki yeşil hulle

giydirirler.


- Yâ Ca'fer, bunlar Kur'ân-ı azîmde var mıdır.


- Evet, okumadın mı, Allahü teâlâ onlardan haber verdi. (Peygamberler

ve

bunların şâhidleri, hesâb için getirilir!) buyuruldu. [Zümer sûresi

69.cu

âyet-i kerîmesi meâli]. Yâhud şehîdleri getirilir, denildi. Ya'nî Ebû

Bekr ve

Ömer ve Osmân ve Alîyi 'rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma'în' getirirler.



- Yâ Ca'fer! Bu zemâna kadar ben onları sevmiyor idim. Şimdi pişmân

oldum. Eğer

tevbe edersem, Allahü teâlâ kabûl edermi?


Ca'fer-i Sâdık 'kuddise sirrehül'azîz' buyurdu ki,


Çabuk tevbe et ki, se'âdetin alâmeti olsun. Eğer, Allahü teâlâ korusun,

o

i'tikâd üzere dünyâdan gitmiş olsaydın, senin dînin boşa giderdi.

Kaynak:

Menakıb-i Çihar Yar-i Güzin


Can Simidi

Semih

Bey bir işadamıydı. Şu günlerde ortağı olduğu şirket iflas etmiş, yüklü

miktarda borcun altında kalmıştı. O çalışanlarının hukukuna son derece

riâyet eden bir işadamıydı. Alacağı varsa, karşı tarafı mağdur etmezdi.

Borcuna sâdıktı. Ama bu kadar büyük bir borcun altında, sâdık olmak

istese de olamıyordu. Babam:

"-Allâh'ın kaderinin dışında bir

yaprak dahî

kımıldamaz!" derdi.

"Hayatım boyunca belki Allâh'a

lâyıkıyla kulluk etmedim,

ama hep Rabbime inanarak yaşadım. Ve hayatım boyunca dürüst yaşamaya

çalıştım. Neden Allah beni böyle bir durumla yüz yüze bıraktı? O kadar

dolandırıcı var, hortumcu var; bu musîbet bula bula beni mi buldu?!"

Semih Bey, bu düşüncelerle boğuşa

boğuşa Üsküdar sahil

şeridinde yürümeye başladı.

"Çevremdekilerden ufak bir sevgi

pırıltısı görsem, belki

içimdeki karanlıklardan kurtulacağım. Karım artık yüzüme bakmaz oldu.

Borç senetleri birikmeye başladığından bu yana, istediği gibi alışveriş

yapamadığı için kaprislerinden geçilmiyor. Âh Reyhan!.. Senin bu

tavırlarınla her an ölüm kefenimi giyiniyorum.

«-Canını sıkma, bunlar da geçer;

sana sevgimden hiçbir

şey kaybetmedim!..» desen, şu ruhu çekilmiş bedenime can gelir.

Çocuklarım, senin korkundan

yanıma yaklaşamıyorlar.

Evlatlarımdan ayırarak ölmeden önce öldürüyorsun beni. Sanki her şey

üstüme üstüme geliyor. Gireceğim toprak, gördüğüm bütün yüzlerden daha

vefâlıdır bana... Eminim öldüğümde de ardımdan kimse ağlamayacak!..

Meğer yirmi yıllık çabam, uykusuz geçen gecelerim, iş seyahatlerim,

hepsi boşunaymış. Hey koca dünya!.. Şu debdebeli görüntünün altında ne

acımasız, ne çirkin bir yüzün varmış! Bunu anlamak için her şeyimi

kaybetmem gerekiyormuş meğer!"

O esnada yoldan geçen jipe gözü takıldı. İster istemez:

"-Gözlerime inanamıyorum!" diye

mırıldandı. "Daha dün

elimden çıkardığım jipimle bir başkası hava atıyor. Hey sahte dünya!

Cebim para ile doluyken senin üzerinde aldığım her bir nefes, ne kadar

keyif veriyordu bana... O çekici güzelliğinin altında ne hain bir

gülümsemen varmış!.. Sana gönül kaptıran kişiler, gerçek sevgiyi

tadamaz. Menfaatleri biterse, sevgileri de biter. Yirmi yıllık karım,

neredeyse kapıya koyacak beni. Hayır! Hayır! Ben nâmusumla yaşadım,

nâmusumla da öleceğim!.."

Bunları düşünürken, yolun

üstündeki dükkândan birisinin

ite kaka çıkartıldığını gördü. Konuşmak için yanına gitti. Yerde oturup

kalan bu gencin yüzünde biraz önce yaşadıklarının izi görülmüyordu.

Gülümseyerek bakıyordu.

"-Hayrola kardeş, neden bu

hâldesin?"

"-Ne olacak abi, iş başvurusu

için girdiğim yerden eli

boş çıktım."

"-Çoluk-çocuk var mı, evli

misin?"

"-Evliyim abi, üç de çocuk var

elhamdülillah. Onlar

Konya'dalar."

"-Sen burada ne yapıyorsun?"

"-Şu ekonomik kriz bizi ezdi

geçti. Bir bakkal dükkânım

vardı. Karınca kararınca geçiniyorduk. Nerden geldiğini anlamadığım bir

gülle vurdu, devirdi bizi. Anlayacağın beş kuruşa muhtaç olduk."

"-Seni dinlemeye başladığımdan

beri dikkat ediyorum,

yüzünde hep bir tebessüm var. Hâlâ gülebiliyorsun."

"-Abi, Allâh'ın verdiğini hiç

sorgulamam. Çünkü O,

bizlere hep hayırlar gönderir."

"-Hayır bunun neresinde,

anlayamadım. Sen de sefil bir

hâldesin, âilen de..."

"-O hayrı şimdi göremesen de

yarın görürsün. Abi, ben

üzerime düşeni yapar, gerisini Allâh'a havâle ederim. Kapılar yüzüme

kapanıyorsa da vardır Rabbim'in bir bildiği..."

"-Peki, hanımın ve çocukların

sana karşı nasıllar?"

"-Eskisinden çok daha iyi!.."

Bunu duyunca dizlerinin dermanı

tamamen kesildi.

Neredeyse yere yığılıverecekti.

"-Nasıl yani?!" dedi.

"-Zor zamanda gönüller bir

olmadıkça sevginin ne değeri

kalır ki? Elhamdülillah hanım da, çocuklar da bunun Allah'tan gelen bir

imtihan olduğunun farkındalar. Şimdi yapılacak en iyi şey, böyle kötü

günlerde birbirimize destek olmaktır, diyorlar. Hem el emeği bir şeyler

yapıp ekmek parası çıkarmaya çalışıyorlar."

"-Peki, kardeş, ne diyeyim, sen

mutluluğun sırrını

çözmüşsün, haydi bana eyvallah."

"-Güle güle abi, bugün karnın

açsa, Allah yarın karnını

doyurur; insanlar yüzüne gülmüyorsa, yarın sana dost olurlar."

"-Benim için bunlara inanmak çok

zor artık!" dedi.

Başını önüne eğdi ve bir yandan da; "Hep bolluk içinde yaşadım, fakat

bir gün dahî bu gencin şu en zor anında hissettiği huzuru yaşayamadım."

diye içinden geçirdi.

Biraz ileride bir simitçiye

rastladı. Simitçi, sanki

onun aç olduğunu anlamışcasına sıcak bir simit uzattı. Başını "Hayır!"

dercesine salladı. Dünden beri ağzına bir lokma dahî almamıştı.

Yaşadıklarının acısıyla açlığını unutmuştu, tâ ki sıcak simit kokusunu

alana kadar... Elini cebine attı. Yutkundu, çaresizlik içinde başını

eğip oradan ayrıldı. Hey gidi hey, daha dün İstanbul'un en meşhur

restorantlarında kebap yerken düştüğüm şu hâle bak. Boşuna yaşamışım bu

dünyada!..

Yolunun üstünde yetmiş-yetmiş beş

yaşlarında bir hanım,

kedileri başına toplamış onlara süt ve ekmek veriyordu. Açlığı o

hâldeydi ki, kedilere gıptayla baktı. Sonra da bu yaşlı hanım dikkatini

çekmiş olmalı ki, onu seyre daldı. Üstünden başından bir gariplik

yaşadığı belli oluyordu. Ama aynı zamanda dünyanın en mutlu insanı gibi

de görünüyordu. Yüzünde kocaman bir tebessüm vardı.

"-Bugün de karşıma hep böyle

insanlar çıkıyor nedense?!

En bedbaht tabloyla en mutlu tablo yan yana!.." dedi, alaycı bir

gülümsemeyle.

Yaşlı Hanım, kendisine seslendi:

"-Evlât, öyle meraklı meraklı

bakacağına gel de yardım

et."

İçinden, yabancı biri olduğum

hâlde ne kadar da samimi

davranıyor diyerek yanına yaklaştı:

"-Teyze, istersen ben yapayım,

sen yorulma." dedi.

"-Yorulmak mı?! Yetmiş beş

yaşındayım, şu yaşıma kadar

yorulmak nedir bilmedim. İşleyen demir pas tutmaz."

"-Amca hayatta mı?"

"-Otuz yıl önce gitti, bir daha

geri dönmedi!." dedi

yine yüzündeki tebessümle...

"-Allah Allah!.. Ben mi

anormalim, yoksa

karşılaştıklarım mı?! İnsan kocasının ölümünden bahsederken de güler mi

yâ hû!" diye geçirdi içinden... Sonra sesini yükselterek:

"-Yalnız yaşıyorsun yani..." diye

sordu yaşlı hanıma...

"-Allah var, evlat!.. Çocuklar da

hâlimi arar sorarlar."

"-Senin yaşındaki, biri için

yalnız olmak zor değil mi?"

"-Bak evlât! Dünyanın en mutlu

insanı benim. Hem ne

varmış yaşımda, ben on sekiz yaşındayım."

"-Evet, haklısın, insanın o yaşta

ayakları yerden

kesilmiştir, gerçekleri göremez."

"-Yanılıyorsun evlât, hayata

nasıl bakarsan, o da sana o

şekilde cevaplar verir. Allah, kulu için hep hayırları murâd eder."

"-Bugün ne kadar çok işittim bu

sözü..."

"-Bir şey mi dedin oğlum?"

"-Yok teyze, sen anlatmaya devam

et."

"-Ne diyordum; işten gelirim,

çorbam her zaman

hazırdır."

"-Bir de işte mi çalışıyorsun?"

"-Ben oturamam. Bir îmâlathânede

çalışıyorum. Hem

işlerim, hem de hayatın tadını çıkarmayı iyi bilirim. Dedim ya, işten

gelirim çorbamı içer, battaniyemin altına girerim. Uygun bir program

varsa izler, çayımı içerim. Gel keyfim, gel. «Nuran, İstanbul'un en

zengin insanı sensin!» derim, kendi kendime... Gezmeyi de severim. Ver

elini Çamlıca, ver elini Üsküdar... Yorulunca bir çay bahçesinde denize

nâzır çayımı içerim. Karnım acıkınca da mütevazi bir lokantada güzelce

karnımı doyurur, vakit namazlarımı da büyük câmilerde kılmaya

çalışırım. İşte saâdet bu!"

"-Hayatta seni üzen bir şey

olmadı mı hiç?"

"-Allah var, keder yok evlat.

Başımıza bir şey

geliyorsa, kendi yaramazlığımızdandır." dedi aynı şakacı üslûpla...

"-Peki, bir şirket batırıp iflâs

etmiş olsan da mı?"

"-Benim şirketle filân işim

olmazdı ki! Çok para, kazanç

gibi görünse de çoğunlukla ziyandır. Nohut oda, bakla sofa, evimde

içtiğim bir çorbanın huzurunu bin tane şirkete değişmem!.."

"-Bu anlattıklarına ancak

«mâşaallâh» denir teyze!..

Benim gitmem lâzım. Müsâadenle..."

"-Güle güle git evlât! Nuran

Teyze'yi de unutma.

Gittiğin yol çıkmaz sokak olmasın sakın, dikkat et emi!"

"-Seni unutmayacağım teyzecim.

Keşke seninle bundan

yıllar önce karşılaşmış olsaydım!" diyerek, saygı dolu bir ifadeyle

Nuran Teyze'nin yanından ayrıldı. Nuran Teyze ardından seslendi:

"-Allah insana en zor anında bir

can simidi uzatır."

"-İçimi mi okudu nedir?" deyip

yürümeye devam etti.

Bir taraftan da Nuran Teyze'nin

söylediklerini

düşünüyordu. Ben istesem de onun gibi olamam. O, mutluluk ülkesinde

kendi kurallarıyla yaşayan bir seyyah gibi... Benim yaşadığım yerse

bataklık. Yolumun sonu çıkmaz sokak. İşte geldim. Buraya gelmeyeli uzun

zaman olmuş. Rahmetli babacığım, bizi namaza alıştırmak için:

"-Sizi denizin yanındaki câmiye

götüreceğim!" der, tutar

buraya getirirdi. Şimdiyse buraya hayatıma son vermek için geldim.

Etrafa bakınarak, şu iki kişiden başka kimse yok. Hava soğuk, onlar da

kalkarlar zaten... Son nefeslerimi en mutlu ânımda vermek isterdim.

Reyhan'la beraber ölmek için ne duâlar etmiştik. Şimdi kabrime

geleceğini dahî ummuyorum. Tabiî bir dikili taşım olursa!.. Denize

bakarak:

"-Benim yangınımı, ancak şu soğuk

sular dindirir." dedi.

O, içinden bunları konuşurken,

bankta oturan kadınlardan

biri anlatmaya başladı.

"-Hiç unutmam, tam otuz yıl önce

rahmetliyle böyle yan

yana burada oturuyorduk. El ele tutuşmuş iki genç geldi. Birbirlerini

çok sevdikleri belliydi. Hiç konuşmadan denizi seyre daldılar. Bizim

bey:

«-Ben bunların hâlini hiç

beğenmedim.» dedi. Ben de:

«-Ne varmış hâllerinde, çifte

kumrular, deniz havası

almaya gelmişler!..» dedim.

«-Yok, yok hanım!.." demeye

kalmadı, gençler el ele

tutuşmuş vaziyette kendilerini denize attılar. İki gün sonra

cesetlerini karşı sahilde buldular. Anneleri kim bilir ne acılar çekti.

Kadın cümlesini tamamladığı

zaman, Semih Bey, çoktan

boğazın sularına karışmıştı. Ama kadının son sözleri, denize düşerken

beyninde zonkladı. Yaşadıkları sebebiyle âdeta hâfızasını kaybetmişti.

Annesinin acı haberi alacağı zamanki kederini hiç düşünmemişti.

Kadınlar:

"-Kurtarın!.." diye çığlık

çığlığa bağırıyorlardı.

Buz gibi sularda çırpınmaya

başladı. Evet, ölüyordu.

Mücadele edecek takati kalmamıştı. Neden sonra yukarıya doğru

yükseldiğini hissetti. Gözlerini açtığında kendini bir teknede, balık

ağları içerisinde buldu. Câmi avlusunda rastladığı kadınlar, onun suya

atladığını görünce balıkçı teknesine seslenip yardım istemişlerdi.

Üzerine doğru eğilmiş olan insanları gördü. Hemen müdâhale edip içinde

biriken suları çıkarmışlardı. Zar zor nefes alıp veriyordu. Tok bir

sesten çıkan şu sözlerle kendine geldi.

"-Kurtulmak istediğin her ne ise

bilmem, ama Allâh'ın

kaderinden kaçamazsın oğlum!.."

"-Haklısın baba, ölmek istesen de

ölemiyorsun bu

dünyada!.."

Nuran Teyze'nin söylediği sözler,

tekrar kulaklarında

yankılandı.

"-Allah, insana en zor anında bir

can simidi uzatır!"

Balıkçı, mütevekkil bir edâ ile:

"-Hayatına son verecek olan,

ancak bu hayatı sana

bahşedendir. Ben seni kurtarmamış olsaydım, başka bir vesileyle

kurtulurdun." dedi.

Semih Bey de onu tasdik etti:

"-Bugün bunu çok iyi anladım!"

dedi ve öksürüğe boğuldu.

İkinci kez baygınlıktan sonra gözlerini açtığında hastahânede olduğunu

gördü. Yanında kimsecikler yoktu. Öylece gözleri kapıya mıhlanıp kaldı.

O anda ellerinde çiçeklerle küçük oğlu ve kızı içeri girdiler.

Babalarının boynuna sarıldılar. Sonra kapıdan annesi ve hanımı Reyhan

girdi. Gözlerine inanamıyordu. Annesi:

"-Oğlum, Allah seni bize

bağışladı, çok şükür!.."

diyordu.

Annesinden sonra Reyhan da yanına

geldi, gözleri

ağlamaklı bir hâldeydi:

"-Semih, seni çok üzdüm. Ama şunu

bil ki, her şeyimi

kaybetsem de seni aslâ kaybetmek istemem."

"-Oğlum, bundan sonra ne olacak

diye düşünme sakın!

Gelinimle konuştuk. Benim yanıma taşınırsınız. Sen de iyileşince bir

işin ucundan tutmaya başlarsın."

"-Daha dün dünyanın en bedbaht

insanıyken bugün en mutlu

insanıyım. Hayatıma son vermeye kalkışmam, dün karşılaştığım hâdiseler

ve şu an sizlerin yanımda oluşunuz... Bütün bu yaşadıklarımın ne anlama

geldiğini çok iyi anladım. Dün karşılaştığım insanların gözlerindeki

huzuru ben de şimdi hissedebiliyorum. Bundan sonra en büyük

zenginliğimiz, huzurumuz ve sevgimiz olacak inşâallah... Buradan

çıktığımda yapacağım ilk iş, hayatıma son vermek için gittiğim câmiye

tekrar gitmek olacak. Ve bana en zor ânımda can simidi uzatıp tekrar

hayat bahşedeni bir daha aslâ unutmayacağıma dair söz vereceğim!.."

Ayşegül Balta

Semerkand Dergisi, 90.Sayı

Cehaletin Tek İlacı Sormak

Cehaletin

Tek İlacı Sormak


Câbir

radıyallahü anh anlatıyor:

Arkadaşlarımla beraber sefere çıkmıştık. İçimizden birinin başına taş

isabet

etti ve başını yaralayıp kemiğini kırdı. Sonra aynı adam uykuda ihtilâm

olduğu

için, arkadaşlarına:


-

Teyemmüm edebilir miyim, bu hususta benim için ruhsat buluyor musunuz?

diye

sordu.

Arkadaşları

da:

-

Hayır, su mevcut oldukça teyemmüme

ruhsat yoktur, diye cevap verdiler. Bunun üzerine o şahıs gusül abdesti

aldı ve

açık vaziyetteki yaradan içeriye giren suyun tesiri ile vefat etti.

Peygamber

aleyhisselâmın huzuruna geldiğimiz zaman, kendisine hadiseyi

naklettiler.

Bunun

üzerine Resûlüllah aleyhisselâm:


-

Adamı öldürmüşler, Allah onları öldürsün, buyurdu.


Ve

«Bilmiyorlarsa sorsaydılar ya; cehaletin ilâcı sormaktır, o adama

teyemmüm

etmek kâfi gelirdi. Yarasına da bir bez parçası koyar, üzerine mesheder

ve

vücudunun diğer yerlerini de yıkardı» diye ilâve etti

(Ebû

Davud)

Cehennemden Kurtulabilecek miyim?

Mısır

evliyasından “Fahr-ül Farisî” hazretlerine,

talebesinden biri gelip;

-

Efendim, ben bir şeyden çok korkuyorum, diye arz edince

sordu:

-

Hayırdır evladım, neden korkuyorsun?

-

Ahirette Cehennemden kurtulabilecek miyim acaba? Bunu

düşünüp çok

korkuyorum

hocam.

- İnşallah

kurtuluruz oğlum.

- İnşallah

efendim, ama nasıl?

Buyurdu

ki:

-

Ümidimiz odur ki oğul, büyükler bize sahip

çıkar ve şefaat ederler de

inşallah kurtuluruz.

-

Ya sahip çıkmazlarsa efendim?

-

Merak etme oğlum. Biz bugün onlara sahip

çıkarsak, onlar da o gün bize

sahip

çıkarlar.

Biz

onları dinlersek...

-

Anlamadım, nasıl yani?

-

Demem o ki oğul, biz o büyüklerin sözlerini dinler,

nasihatlerine göre

yaşarsak, onlara sahip çıkmış oluruz.

O zaman onlar da bize sahip

çıkarlar.

***

Bir gün de bir genç

gelip;

-

Efendim, dünyada ve ahirette felaketlerden kurtulmak için

ne yapayım?

diye

sorunca;

-

Bunun bir tek çaresi var, buyurdu.

-

O nedir ki efendim?

-

Kurtulanlarla beraber olmak.

-

Kurtulanlardan maksat kimlerdir ki?

-

Allahü teâlânın sevgili

kullarıdır. “Ehl-i sünnet alimleri” ve

“evliyalar”

bunlardandır mesela.

Böyle

zatlar yoksa?

Delikanlı

sordu:

-

Böyle zatlar yoksa efendim?

-

Onlar yoksa, kitapları var evladım. Onların

kitaplarını okuyan da

onlarla

beraber sayılır.

***

Bir gün de bazı gençlere,

-

“Emr-i maruf”, yani İslâma hizmet etmek kime nasip olursa,

çok

sevinsin, çok şükretsin, buyurdu.

-

Bu iş, çok mu sevaptır? dediler.

-

Elbette, buyurdu. Bir beldede küfre karşı “emr-i

mâruf” yapılırsa,

Allahü

teâlâ o beldenin hak ettiği azâbı tehir

eder. Emr-i maruf yapılmayan

beldeye

ise azab-ı ilâhî gelir.

Kaynak:Türkiye

Gazetesi, 19 Aralık 2005 Pazartesi

Cemre-i Şehrâyin

Cemre-i

Şehrâyin  


Fethin

550. yılı

münâsebetiyle Söz Ola Dergisi'nin düzenlediği fetih yarışmaları

çerçevesinde, hikaye dalında ikincilik alan eser

Sene

1454…

Baharın,

tazeliğini sıcak günlere terk etmeye hazırlandığı günlerde, ıhlamur

ağaçlarını kırlangıçlar doldurmuş, iğde kokuları tüm sokaklara

yayılmıştı.

Denizin mavisi bu mevsime öylesine yakışmıştı ki, "İstanbul'da bahar

mavidir!" denmeye başlamıştı. Şehir alabildiğine sâkindi. Gönüller hamd

ile temâşâda idi. İşte bu sükûneti delirtip gönül deryâlarını hakikat

fırtınalarına

mezceden bir gün; Feth-i Mübin'in sene-i devriyesi...

Baharla

şenlenen mübarek şehre, o gün latîf bir heyecan hâkimdi. Çobanından

sultanına serâpâ herkeste bir hamd hâli... Gönüller titrek, gözlerde

akmayı

bekleyen yaşlar... Konstantiniyye'de, İstanbul'da, Hünkâr'a akıyordu

gönüller.

Âlemler ona duâda.. Arştan üzerine düşense yalın bir rahmet nazarı...

Sultan

Mehmet, herkes gibi istiğrâk hâlinde idi, öyle ki; gece boyunca hiç

uyumamıştı.

Derûnî bir hazla fethi anıyor; heyecanı ve sabırsızlığıyla geçen

yılları;

bitmek tükenmek bilmeyen, iki asra bedel o iki ayı düşünüyor, secdelere

kapanıyor, lâyık olabilmeyi diliyordu. Sabah namazının ardından, şehrin

bekçisi

ve kutlu sahibi ziyaret edilecekti. Sultana eşlik eden kalabalık

cemaat, Eyyûb

Sultan'a gidiyordu. Atından inen Fâtih en önde, üstâdı, demir yüreğini

örsüne

koyduğu hocası Akşemseddin yanıbaşında, yürüyorlardı. Diller, rûhlar bu

lâhûtî

havayla feyizyâb olmuş, eller sadırlarda, salevâtla ilerleniyordu. Bu

güzel

kumandan, güzel asker ve fetih şühedasının rûhâniyeti, kutlu fethin

müjdesine

nâiliyyet ümîdini âbideleştiren Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri'nin

huzûrunda

buluşmuş, üzerlerindeki rahmet bulutlarından gelen sekînet sağanağı

altında

mânevî bir huzur iklîmine girmişlerdi.

Öğle

namazını bekleyiş, minarelerden yükselen ulvî bir ezanla sona erdi.

İstanbul semâları sanki ilk kez ma'kes oluyordu bu dâvete! Tüm gözler

Sultan'daydı... O ise semâya bakıyordu.

* * *

Ve

Ayasofya; fethin en büyük ganimeti; Fatih'in ganimet taksiminde:

"-Bütün

Konstantiniyye mülkü size, Ayasofya bana!" buyurduğu, fethin

gülşeni... İmam yine O! Hayret!!! Yine üç tekbir!!! Bir tarih böyle

yaşanır!

Heyecanlar taptaze nasıl kalır ey Hünkar!!! Bu namaz bambaşkaydı...

Yalnız

gözyaşı, yalnız hamd vardı. İnsanlık hayran bu manzaraya... Dervişâne

bir dua:

"-Rabbimiz!

Bizleri O en büyük Fâtih'e lâyık kıl! Kibrin zerresinden dahî

uzak tut!"

"-Âmin"

dedi cemaat, "-Âmin" dedi melekler,

"Âmin" dedi, fethin müjdecisi Sallallâhu aleyhi ve sellem…

Kelâm

yok; kimse yanındakine neler olduğunu sormuyordu. Herkes geçen baharla

hemdem... Sükût, müştâk olmuş ruhlara bu kadar yakışmış mı hiç? Kısa

bir

ferman:

"-Dileğim

odur ki; Belde-i Tayyibe'ye yakışa duâmız. Dileğim odur ki; bu

gece hiç sönmeye hânelerin kandilleri!.."

Nice

ulvî hissiyatla geçen günün

sonunda halk evlerine çekildi, uyumak yoktu bu gece evlerde. Güzel

Kumandan'a

ittibâ ediyordu herkes, bir asker edâsıyla...

* * *

Yatsı namazından sonra ulemâ meclisi huzurda... Yaşlı-genç hâfızlar

kenarlara

dizilmişlerdi. Fethin mâneviyât kardeşleri yanyana... Sultan boynunu

bükmüş,

bambaşka bir âlemde tefekkür diyarına uzanmıştı.

Fetih

Sûresi aksediyordu dillerden gönüllere, satırlardan sadırlara… Saatler

sonra dışarıda bir hareketlilik... Sessizliği yaran ihtiyar bir ses

muhâfızları

aştı.

"-Buyursun!"

dendi içeriden. Uzun yoldan geldiği anlaşılan bir toprak

insanıydı, hayret ve merak nazarları arasında içeri giren. Uzun boylu,

zayıf

bir adam... Mütevâzî duruşundan zarîf bir heybet yükseliyordu. Küçücük

gözlerinden belli belirsiz birer gözyaşı yatağı uzanıyordu çenesine ve

kırlaşmış bıyıklarına. Damarları çıkmış yorgun, nasırlı ellerinden

birinde bir

kağıt parçasını sımsıkı tutuyordu.

"-Buyur

baba! Ne istedin? Seni böyle yorup buralara getiren derdin ne ola

ki?!." Adam gözlerini Sultan'ın gözlerine dikti. Koskoca bir okyanusla

irkildi Fâtih:

"-Bak

sultanım! Bende bir emânetin var!..."

Meclis

şaşkın; Bu muammâ da neydi böyle? Vezirlerden biri Sultan'ın işaretiyle

mektubu aldı.

"-Oku."

dedi Fâtih. Yaşlı ziyaretçi bir anda ileri atıldı:

"-Sultanım!

Bilmezsin ki, bu bir şehid mektubudur. Bir şehid mektubunu

okumaksa ancak bir fâtihe yakışır!"

Hayret

dolu Hünkar, gayr-i irâdî kalktı, vezirinden kağıdı aldı. Sonra

meclisin

ortasına dizleri üstüne oturdu. Kırmızı bir ipekle bağlanmış,

mumlanmamış

mektup açılırken meclise hoş bir râyiha yayıldı. Zarif bir yazı, inci

gibi

parlak... Sultan Mehmed bir an ihtiyara baktı. Adam başını müsâade

edercesine

salladı ve Fâtih, güzel bir rüyaya dalarak elindekini seslendirmeye

başladı:

"-Saf ve

pak selamımla... Ey benim nâzenin Hünkarım! Bendeniz Bursalı

Mehmed; Feth-i Mübarek'te şehâdete eren, Efendimiz -sallallâhu aleyhi

ve

sellem-'in müjdesine mazhar olanlardanım. Sürûrumuz Şehriyârım! Dedem,

Sultan

II. Murat zamanında Emir Sultan Hazretleri ile dilber şehrin

kuşatmasına

katılmış. Orada şehid düşmüş. Ben doğanda babam senin adını koymuş,

sana asker

olam diye... Hünkarım! Ben doğdum doğalı bu mübarek müjdeye yazıldı her

lahzam!

Bursa'da Akbıyık Sultan derler, bir derviş baba vardır. Çocukken onun

önünde

diz kırar, canımı kanımı coşturan Konstantiniyye'yi dinlerdim. Duâmız

tek,

şehâdetti! Delikanlı olunca "Ne zaman, ne zaman?" der dururdum hocam

Akbıyık Sultan'a. Bu bekleyiş çok uzamıştı sanki. Anla ki Sultanım;

şehâdete,

Konstantiniyye'ye dost olmuştum. Bu öyle bir özlemekti ki; hani insan

baba

ocağından ırak kalır da ana yemeğini özler ya... Her tattığı o hasreti

bir daha

pişirir ya... İşte öyle Hünkarım! Nihayet, gün geldi Ulubatlı Hasan'a

yeniçeri

oldum. Babam derdi ki:

"-Oğul!

Şehâdeti arzulamaksa derdin, Sultan Mehmed'e yaraşır bir er ol!

Onun çabasını, duâsını duymaktayız. Teb'asının duâsı da onadır. Kim ki

onla

hemhâl ola, duâsına ortaktır! Babamı saydım; bereketin büyüklerle

beraber

olduğunu bildim!.. Sultanım! Senin ilmine, hâline yetişmek ne mümkün!

Lâkin, Allâh

bilir ya, o tahammül-fersâ arzu damla damla aktı içime... Anam ardımdan

çok

ağladı!

"-Gidişime

ağlama, ana! Sana koskoca bir nam bırakıyorum; şehid anasısın

bundan gayrı!!!" Kuşatmanın o dayanılmaz uzunluğunu da bildim. Cânâna

yakın olup da kavuşamamanın adamı canından bezdirdiğini de... Ama bir

seferinde, ak atını dalgalı denize sürüp kılıcını çekerek:

"-Ya ben

bu şehri alırım, ya da bu şehir beni, deyû haykırışın vardı ya

Pâdişâhım; işte ben en çok o zaman ağladım! En çok o zaman dağladı

yüreğimi, hasret

atının toynakları. Hani zemherinin ayazında eve girer de insan, ocağın

yanıbaşında donmuş elleriyle kaşıklar da sıcacık tarhanayı, içi

yanıverir ya...

İşte o kadar tatlı bir yangındı nefesime mil çeken. Binlerce erat her

sabah:

"-Artık

ya şehid olup cennete veya zaferle Bizans'a gireceğiz."

diyordu. Ben hep:

"-O

müjdenin şehidleri olarak cennete, fethin şâhidleri olarak da Bizansa

gireceğiz." demekteydim.

Devletlüm!

Birgün sabah namazının ardınca ümidim dizüstü çöktüğünde:

"-Bu ne

acep bir hâldir!" dedim kendime. Sonra Akbıyık Sultan'ımı

gördüm. Yanında Akşemseddin hazretleri olduğu halde yürüyordu.

Şaşırdım.

Koştum, eline sarıldım! Alnımdan öptü beni. Heyecanla Şeyh

Akşemseddin'in elini

öptüm de, başımı eğdim önünde! Nenem anlattıydı; O mübarek, beşikte

seni

görmeden dahî Sûre-i Feth'i okurmuş. Yüreğim ağzımda, işâret

bekliyordum.

Birden elini kalbime koydu da:

"-Ah

Fâtih'imin şehidi!!!" buyurdu... Ellerini ellerime alıp öptüm,

bir daha, bir daha öptüm... Rabîulevvel'in 19'u akşama vardığında bir

haber

salındı askerlere:

"-Sultanımız

buyuruyor ki, "Askerimiz yarın oruç tutalar ve dahî

günde beş defa abdest alıp namazlarda zafer için el açalar..." Bizim

bölük

yüzbaşısı Ulubatlı Hasan, kalkıp su dağıttı imsak öncesi. Sıra bana

gelince:

"-Efendim,

bugün şehidlik sırası bendedir." deyiverdim.

"-Ve

dahî bendedir." buyurdu! Kader kalemi ardarda dikmiş

damatlığımızı... Gün 20 Rabîulevvel'e doğduğunda kılıçlarımızı salât-ü

selâmla

salladık. Ateşler yağıyordu üstümüze; her bir kor, gül gibiydi billâh!

Harbin en

keşmekeş anında Yüzbaşım:

"-Haydi

yiğitler!" deyince benimle beraber otuz delikanlı yiğit

fırladı. Hedefi anlamıştık. Ulubatlı'nın elinde bayrak, surlara

tırmanıyorduk.

Birer birer vurulduk, oklar saplandı kollarımıza, sırtımıza. Kaleden

kızgın

yağlar dökülüyordu. Birbir tatlı şerbeti içiyordu kardeşlerim. Surların

üzerine

çıkabildim ki sultanım; Hasan'ım bayrağı dikmiş, yere düşmek üzere!


"-Allâhu

Ekber!" dedi...


"-Elhamdülillâh." dedim yalınız... O an serin serin aktı içime nur...

Bir rahatladım ki Devletlüm... Birden karşımda Ebû Eyyub -radıyallâhu

anh-'ı

gördüm. Nasıl anladın dersen birşey diyemem; lâkin ne güzel ağlıyordu!

Birini

işaret etti bana; baktım; bir eliyle sancağı tutmuş, bir eliyle

Ulubatlı'nın

başını okşuyor...Ve Hasan'ım haykırıyor:


"-Sultanım! Gözün aydın; Rasûlullâh surların üstünde... Duydun mu onu

Hünkârım?!. Duyup da ağladın mı?!. Efendime baktım. O mütebessim çehre

bana

bakıp, mübarek eliyle:


"-Gel!" deyince anladım ki; dilber şehrin mehri olmuşuz çoktan.

Şehriyârım! Rûhuma cemre gibi düşen bu hasret visâlimle son buldu.

Elhamdülillâh! Elhamdülillâh! Elhamdülillâh!"

* * *

Sultan Mehmed kendine geldi... Başını kaldırdı; bu bir rüya değildi.

Meclisteki

herkes ağlıyordu... Sonra mektubu getiren adama baktı... Titreyen sesi,

merakla

sordu:


"-Baba! Kimsin sen? Nereden geldi bu sana?"


"-Hünkarım! Bu benim oğlumdur. Anlatmış ya, daha doğmadan İstanbul'a

adadığımız oğul! Anacığının gözü yaşlıdır hâlâ! Ana ya; özler durur

işte

kuzusunu! Geçenlerde rüyasına buyurmuş bizim oğlan:


"-Ben iyiyim, tasalanma!" diyesiymiş. Bu kağıdı uzatıp:


"-Sultanımın emanetidir!" demiş. Hatunum gözü yaşlı uyanınca bunu

elinde bulmuş. Kuşluk vaktinde çıktım yola... Şimdi gidiyorum...

Devletlüm!

Allâh senden râzı olsun! Duâmız hep seninle. Babam da, oğlum da

İstanbul

şehididir. Bana ise bir güvercin misali elçilik düştü. Nasip! Buna da

şükür!..

Rabbim, gayrı sana uzun ömür versin! Selâmetle kal Mehmed Sultanım!..

İhtiyar,

ırmak misali çağlayıp duruldu... Irmak denize, deniz Sultan Mehmed'e,

aktı...

Kimse tek laf edemeden, çıktı gitti adam!.. Bakışlar yine derin,

düşünceli...

Fâtih, yarım bıraktığı mektuba döndü yine:


"-Allâh yolunda öldürülenlere ölüler demeyiniz; bilakis onlar

diridirler." (el-Bakara, 154) Her dem sizinleyiz... Ayasofya'da kılınan

her namaza Fethin melekleriyle iştirak ediyoruz... Gönlünüz ferah olsun

Efendim... Allâh'ın yardım ve nusreti sizinledir! Nice Mehmedler,

Hasanlar fedâ

olsun bu devlete, bu yola!.. Devletlüm! Sabırla, inanarak gayret edin

ki, cihan

yürüye yolunuzca... Selâmetle Sultanım! Her dâim duâcınız, köleniz

Mehmediniz!"


Fatih Mehmed kadîm bir dosttan almışcasına mektubu bağrına bastırdı.

Daha fazla

dayanamadı bu duygu çağlayanına... Şükür secdelerine kapandı. Huzurda

bulunanlar, bu Rabbânî hadiseye şâhid olanlar, bu sırra hayran oldular.

Fâtih

dakikalarca kaldı secdede... Saray müezzini tekbir okumaya başlayınca

dışarıdan, gecenin sonunun yaklaştığını anladı herkes.


Tüm şehir, minarelerinden yükselen "Allâhu Ekber!" sadâlarını

dinlerken, fethin hatıra gecesi İstanbul'u terk ediyordu. Birden müthiş

bir

râyiha yayıldı meclise. Bu cennet yağmuru misali ruhları mest eden koku

Sultanın doğrulmasıyla anlaşıldı. İdrakler hayrette... Gözyaşıyla

ıslanmış

mektuptaki inci yazılar ağır ağır kayboldu... Yazılanlardan geriye

ancak bir

satır kaldı. Bomboş kağıtta kalan öyle bir satırdı ki bu, Feth-i

Mübîn'in ve

diğer tüm zaferlerin en girift olaylarının müsebbibini âfâka iten bâb-ı

esrârı

aralıyordu;


"Allâh yolunda öldürülenlere ölüler demeyiniz; bilakis onlar

diridirler..."


Kübra Akbet

Şebnem Dergisi, Sayı 5

Ceza Olarak Eli Kesilen Şeyh

Ceza

Olarak

Eli

Kesilen Şeyh


Şeyh

Hammad (Ebu'l

- Hayr Tinati) Hazretlerinin bir eli kesikti. Bir gün mürüdlerinden

biri küstahlık ederek ona elinin kesilmesine sebep olan şeyin ne

olduğunu sordu. Şeyh Ebu'l - Hayr Tinati Hazretleri elinin kesilmesine

sebep olan hadiseyi şöyle anlattı:


- Gençliğimde bir hünah işledim. Ondan dolayı elimi kestiler, buyurunca

ne zaman olduğun sordular.


Hz.Şeyh de meseleyi başından anlatmaya başladı.


- Ben mağrip  diyarında oturmakta idim. Sefere çıkmayı ve biraz

gezmeyi arzuladım. Tınattan ayrılıp İskenderiye'ye geldim. Orada oniki

sene kaldım. İskenderiye'den sonra Dimyat'a dökülen ırmak kenarına dağa

kamıştan bir ev yapmıştım. O sıralarda Dimyat'a çok gelen- giden

olurdu. Irmağın başına otururlar, yemeklerini yerler ve sofralarının

artıklarını da kaleenin dibine dökerlerdi. Ben kimseden habersiz,

oradaki köpeklerle beraber  dökülen ekmeklere üşüşür ve nasibimi

alırdım. Yaz mevsiminde bütün azığım bu idi.


Kış  olunca ise evimin etrafında çok saz yetişirdi. Ben sazların

kökünün tazesini ve beyazını alarak yerdim, kukrlarını atardım. Kışın

da azığım bı idi. Bir gün hatırıma:


-Ey Ebu'l Hayr, sen kendini mütevekkil zannedersin. Halkın

yapmadığın yapıyorum zannedersin ama otlaklarda otluyorsun, bir şeyler

bulup yiyorsun, diye geldi. Kendi kendime:


"İlahi bundan

sonra  yerden biten hiçbir şey yemeyeceğim. Ancak bana kendi

lafzından gönderirsen onu yiyeceğim.Senin izzetin hakkı için buna söz

veriyorum",dedim.


Böylece 12 gün geçti, namazın farzını sünnetini

ve nafileleri tamamen kılıyordum.


12 gün de sadece nafileleri terk ederek namaza devam ettim.Sonra

sünneti terk ettim.12 gün sadece farz namazı kılmaya başladım.Sonra

kıyamdan, daha sonra da oturarak da kılmaktan aciz kalarak farzları da

eda edemez olmuştum.


Sırrımla niyaz ederek: "Allahım bana farz

kıldığın bir hizmetten sorguya çekmen ve kefil olduğun rızkımı da

göndermen gerekir.Kefil olmakta devam ettiğin o rızkı bana fazlından

ihsan eyle!." diye yalvardım.


Ansızın önümde iki yuvarlak daire görüldü.İçinde de birşey vardı.O iki

yuvarlak kürs her gece bana gelir bende içindekini yer,gıdamı temin

ederim.


(Şeyh yediği şeyin ne olduğunu söylemediği gibi yanındakiler de

ne olduğunu sorrmadılar.)


Böylece bir müddet devam ettikten sonra bana gaza için sınır boyuna

gitmem işaret edildi. Buralarını müslümanlar ellerinde

bulunduruyorlardı.Ben sınır boyuna gittim.Bir köye vardım.Cuma günü idi.


Mescidin kapısında bir kaç kişi toplanmışlar sohbet ediyorlar, birisi

anlatıyor öbürleri dinliyorlardı. Anlatan Zekeriyya Aleyhisselamın

ağaca

saklandığını ve müşrikler tarafından destere ile kesildiğini anlatmakta

idi. O'nun sabrından bahs ederken ben içimden şöyle geçirdim:


"Eğer bende olsaydım orada sabrederdim."


Oradan ayrılıp sınır boylarında Antakya'ya geldiğimde dostlarım bana

bir kılınç-kalkan verdiler.Sonra sınır boyuna müteveccihen oradan

ayrıldım.Düşmandan korkarak duvar arkalarına sığınmaktan Allah'tan haya

ettiğimden oralardaki meşeliğe geçtim.Gece deniz kenarına gelir,abdest

alır,namaz kılardım.Gündüz olunca da yine o meşeliğe geçer düşmanın

gelmesini beklerdim.


Birgün  meşelikte gezerken yemişlerinin bazısı olgunlaşmış,bazısı

henüz olgunlaşmamış bir meyve ağacı gördüm.Bu çok hoşuma

gitmişti.Allah'a verdiğim sözden o anda gafildim.Elimi uzatarak

yemişlerden bir miktar topladım.Sonra birkaç tanesini yemeğe

başladım.Bir kısmı ağzımda bir kısmı da elimde olduğu halde yeminim

aklıma geldi.Hemen elimde olanları serptim,ağzımdakileri tükürdüm.Kendi

kendime mihnet ve bela vakti yaklaştı,dedim.Kılıcımı-kalkanımı ve

mızrağımı bir kenara attım,bir ağacın dibine varıp elim şakağımda

düşünmeye başladım.Hatta işledim.Şimdi benim halim ne olucak diye

düşünüyordum. Ben dalgın dalgın düşünmekte iken bir bölük atlı silahlı

kişi gelerek etrafımı sardı.Sonra beni yaka-paça deniz kenarına emir

(Reislerinin) yanına götürdüler.


Daha evvel bazı köylüler de benim gibi yakalanarak sultanın huzuruna

getirilmiş,bekletiliyorlarmış. Sultan bana:


-Sen kimsin? Necisin? dedi.


Ben:


-Allahın kullarından bir kulum,deyince de orada bulunan esir köylülere

tanıyıp tanımadıklarını sordu.


Tanımadıklarını söylediler.Onlara:


-Bu sizin büyüğünüz,fakat siz onu mazur göstermek için tanımadığınızı

söylüyorsunuz,kendinizi feda ediyorsunuz,dedi.


Biraz sonra kararını verdi.O kalabalıktan birer birer ayrıp birer el,

birer ayaklarını kestiler. Sıra bana gelince:


-Elini uzat! dediler.


Uzattım ve bir vuruşta sağ elimi kestiler.Ayağını da uzat dediklerinde

sırtüstü yatarak ayağımı uzattım ve:


-Ya Rabbi! Elim günah işlemişti kestirdin,ayağımın ne suçu var!...diye

içimden yalvardım.


O anda atlılardan biri atından atlayarak:


-Durun,kesmeyin,bu adam falan zattır!. Ne yapıyorsunuz, dünyayı

başımıza mı yıkacaksınız.Ben bunu tanıyorum! diye bağırdı.


Bunun üzerine reis atından inerek o kesilen eli öptü.Bana da:


-Biz hata ettik,bizi affet,diye yalvardı.


Ben de:


-O suçlu bir eldi.Kestiniz,hakkımı helal ettim, dedim.


Ondan sonra çok ağladım.Çünkü bir anlık dalgınlık yüzünden hem elimden

olmuş hemde o her zaman nereye gitsem beni bulan yuvarlak kürsten

mahrum olmuştum.İşte bu elimin kesilmesi böyle bir hadise sonucu

olmuştur.Bu bir suçlu eldir ve cezasını çekmiştir.Allah ahirette

çektirmesin...


Kaynak: Büyük Dini Hikayeler, İ.Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi

Cimrilik Ateşi

Cimrilik

Ateşi


Resul-i

ekrem efendimiz, Kâbe’yi tavaf eden birinin

gözyaşları içinde (Ey Beytin sahibi, bu beytin hürmetine beni affet)

diye

ağlayarak dua ettiğini görüp buyurdu ki:

-

Suçun nedir de bu kadar yalvarıyorsun?

-

Çok

büyüktür, imkânsız anlatamam.

-

Yazık sana! Karalardan da mı büyük ve ağırdır?


-  Evet.


-  Eyvah! Denizlerden de mi büyüktür?


-  Evet.


-  Göklerden de mi büyüktür?


-  Evet.


-  Arştan da mı büyüktür?


-  Evet.


-  Allahın rahmetinden de mi büyüktür?


-  Hayır.


-  O hâlde neymiş bu?


-  Çok zenginim. Benden küçük bir şey istense, içimi bir ateş

kaplar,

bir

kuruş vermem.


Resulullah

efendimiz buyurdu ki:


-  Aman ateşinle beni de yakma!


Cömertliğin İmtihanı

Yemen

hükümdarı, oldukça cömert idi. İhsanları her yere yayılmasına rağmen,

Hatim-i Tai’nin cömertliğinden bahsedilmesine tahammül edemez.

Sarayında herkese büyük bir ziyafet verir. Zengin fakir herkes yer.

Halkın, (Hükümdarın ziyafeti ne kadar muhteşem oldu, neredeyse Hatime

yaklaştı) dediğini duyunca, Hatim sağ kaldıkça, cömertlikte birinci

olmasına imkan olmadığını anlar, onu öldürtmeye karar verir. Çok güçlü

bir genç bulup eline yirmi altın verir. İşi bitirince de, yirmi altın

daha vereceğini söyler.


Genç, sora sora Tay kabilesine kadar gelir. Güler yüzlü, kendisi gibi

yiğit bir gençle karşılaşır. Bu sevimli genç (Hoş geldin yiğit. Çok

yorgun olduğun anlaşılıyor. Bu gece misafirim ol!) diyerek evine

götürür. Gece, misafirine çok ikram ve ihsanda bulunur. Sabah olunca,

misafir gitmek isteyince, birkaç gün daha kalmasını ısrar eder. Misafir

der ki:


- Çok önemli bir işim var. Bir an önce gitmem gerekir.


İyilik ve hizmet etmekten zevk duyduğu anlaşılan ev sahibi der ki:


- İşin nedir, sana acaba bir yardımım dokunabilir mi?


- Ey asil kişi, sen çok cömertsin, iyilik seversin, senden sır

çıkmayacağı belli. Hatim isimli birini arıyorum. Acaba tanıyor musun?


- Hatim ile ne işin var?


Misafir, niçin geldiğini anlatıp der ki:


- Bu işte bana yardımcı olman mümkün mü?


- Elbette mümkündür. Yalnız bu iş pek kolay olmaz. Dediklerime uyarsan

tereyağından kıl çekmiş gibi zahmetsiz olur.


- Ne yapmam gerekir?


- Hatim de senin gibi yiğit biridir. Belki öldüremezsin. Ben sana onun

yerini tarif edeyim. Ancak öldüremez de iş meydana çıkarsa, yerini

söylediğim için beni öldürebilir. Bu bakımdan benim ellerimi,

ayaklarımı bağla. Zorla söylettiğin anlaşılsın.


Misafir, ev sahibinin elini, kolunu, ayaklarını iyice bağladıktan sonra

sorar:


- Hatim nerede?


- Hatim denilen kimse benim. Madem benim başım senin işine yarayacak,

ne diye onu vermiyeyim? Misafirin arzusunu yerine getirmek, gönlünü

etmek benim en büyük arzumdur. Hemen öldür, kimse duymadan buradan git!


Genç, neye uğradığını şaşırır.

Hemen Hatimin ayaklarına kapanıp der ki:


- Sana gül yaprağı ile vuran kalleştir. N’olur beni bağışla!..


Genç, helalleşip oradan ayrılıp hükümdarın huzuruna çıkar. Olanları

anlatır. Hükümdar da, iyiliksever, cömert olduğu için hatasını anlayıp

(Taşıma su ile değirmen dönmez. Cömertlik mal ile değilmiş. Hatimin

cömertliği yaratılışından, fıtratından, güzel huyundan ileri

geliyormuş. Sen verilen görevi fazlasıyla yerine getirdin) diyerek

yirmi yerine kırk altın verir.

Cömert Fakir

Cömertliği

dillere destan olan

Hatim-i Tai’ye derler ki:

- Kendinden daha cömert birini gördün mü?

- Evet gördüm.

- Kimmiş o?

- Yetim bir gence misafir olmuştum. Bana bir koyun kesip ikram

etti. Koyunun bir yeri çok hoşuma gitti. Yemin ederek (burası çok

lezzetliymiş) dedim. Genç, dışarı çıktı. On koyunu varmış. Birisini

daha önce kesmişti. Dokuzunu da şimdi kesmiş. Benim sevdiğim kısımları

pişirip önüme getirdi. Ben olanların farkında değildim. Giderken

kapının önündeki kanları görünce sitemle sordum:

- On koyunun onu da kesilir mi?

- Sübhanallah bunda şaşılacak ne var? Bir şey sizin hoşunuza

gitmiş. Bunu yapmak da benim gücüm dahilindedir. Bunu sizden esirgemem

hiç uygun olur mu?

Bunu dinleyen arkadaşları tekrar sorarlar:

- Yetim gencin ikramına karşılık siz de ona bir şey verdiniz

mi?

Hatim-i Tai der ki:

- Verdim ama pek mühim sayılmaz.

- Ne verdiniz?

- Üç yüz deve ile beş yüz koyun.

- O halde sen ondan daha cömertsin.

- Hayır o genç benden daha cömerttir. Zira o malının tamamını

verdi. Ben ise malımın çok azını verdim. Bir fakirin, yarım ekmeğinin

tamamını misafire vermesi mi mühimdir, yoksa bir zenginin sürüsünden

bir deveyi misafirine ikram etmesi mi?

Cömertliğin Zirvesi: Muhtaçken Verebilmek

Halife

Hazret-i Ömer, hazinenin gelirleri arttıkça bazı sahâbîlere ve

bilhassa Peygamber

Efendimiz'in Ehl-i Beytʼine

zarûrî ihtiyaçlarını karşılamaları için yıllık

tahsisat bağlamıştı. Bunlar arasında Âlemler Sultânı

Efendimiz'in

muhtereme zevcelerinden biri olan Zeynep bint-i Cahş'a,

Beytü'l-Mâl'den

tahsis edilen miktar ise on iki bin dirhemdi.

İlk

tahsîsâtı

kendisine gönderildiğinde Zeynep Vâlidemiz, bu kadar çok parayı bir

arada görünce

şaşırdı ve getiren şahıslara:

"-Allah

Teâlâ, Ömer'i affetsin. Diğer kardeşlerimin hisseleri de bunun içinde

mi?"

diye sordu.

Onlar,

büyük

bir edep içerisinde:

"-Hayır,

bu gelenin hepsi sizindir, tasarrufu tamamen size âittir." karşılığını

verdiler. Bunun üzerine Zeynep Vâlidemiz:

"-Sübhânallâh!.."

diyerek bir örtü ile bu

paranın üstünü örttü ve hizmetkârına:

"-Elini

örtünün altına sok, o paradan bir miktar al, falan oğullarına götür.

Tekrar bir

miktar al, filâna ver..." diyerek kendisine gelen tahsisâtını

akrabasına

ve kimsesizlere dağıttı. Tâ ki, örtünün altında az bir şey kaldı. Bunu

gören

hizmetkâr:

"-Ey

mü'minlerin annesi!.. Allah sizi affetsin. Bunda bizim de payımız yok

mu?"

deyince Zeynep Vâlidemiz, hizmetkârın gönlünü hoş etmek için kendisine:

"-Örtünün

altında kalanlar da senin olsun." buyurdu. Böylece gelen paranın

hepsini

dağıttı. Hizmetkâr, örtüyü kaldırıp kalan parayı saydığında, on iki bin

dirhemden geriye sadece seksen beş dirhem kaldığını gördü. Onu da

kendisi aldı.

Zeynep Vâlidemiz'e bu paradan bir dirhem dahî kalmadı.

Bu

hâdiseyi

öğrenen Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-, Zeynep Vâlidemiz'in evine

geldi,

kapısının önünde durdu ve içeriye selâm verdikten sonra:

"-Daha

önce gönderdiğim dirhemleri dağıttığınızı duydum. Bin dirhem daha

gönderiyorum

ki, onu ihtiyaçlarınız için elinizde tutasınız." diye seslendi.

Daha

sonra Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-, Zeynep

Vâlidemiz'e bin dirhem daha gönderdi. Fakat Zeynep bint-i Cahş

-radıyallâhü

anha-, daha önce yaptığını aynen tekrar etti ve elindekinin hepsini,

muhtaç,

kimsesiz, garip, yetim ve hastalara dağıttı.

İnsanın,

malının fazlasından kendine lâzım olmayanı

vermesi cömertliktir. Kendisi muhtaç olduğu hâlde başkasını kendine

tercih

ederek infak etmek ise, cömertliğin zirvesi olan îsar hâlidir. Îsârın

mükâfâtı,

kulun fedâkârlığı nisbetindedir.


Çoban Babanın Kuzucukları

Erzurum’un

Ruslar tarafından

kuşatıldığı ve dadaşların aslanlar gibi çarpıştığı yıllar... Bir garip

çoban,

sürüsünü almış, otlata otlata dağa doğru çıkıyordu. Kendi kendisiyle

söyleşe

halleşe hayli yol almış, hayli de yorulmuştu.

Birden

susadığını hissetti Çoban Baba!.. Gözünün önüne kara topraktan

fışkırmış

kol kol billur sular geldi. Fakat o yana baktı, bu yana baktı su

bulamadı.

Etrafta ne bir pınar, ne bir su birikintisi vardı.


Bir türlü su bulamıyordu

Çoban

Baba, yürümeye, koyunları da kendisiyle birlikte gelmeye devam

ediyordu,

fakat aradığı suyu bir türlü bulamıyordu.

Çoban’ın

susuzluğu gittikçe arttı. Ciğeri göz göz dağlandı. O arada baktı ki,

oğlaklar, kuzular dilleri dışarıda meleşiyor. Koyunların başları

önlerine

düşmüş. Koçlar huysuz ve öfkeli. Gün akşama dönünceye kadar, bütün sürü

su

arıyor Köpekler ayaklarıyla yeri deşiyor, çoban o çalının dibinden

ötekine

koşuyor, ama nafile!

Çoban

Baba sonunda yorgun ve takatsiz düştü... Mis gibi kokulu bir mersin

kümesinin dibinde toprağa çöktü. Başını secdeye koydu:

“Rabbim”

dedi: “Güzel Rabbim! Sürüm de ben de susuzluktan öleceğiz. Ben

susuzluktan ölsem bir şey lazım gelmez, ama bu hayvancıkların

meleşmeleri beni

kahrediyor!.. Sen her şeye kadirsin Allahım...”

Çoban

hem söylüyor, hem ağlıyordu. O kadar çok ağlıyordu ki, gözünün yaşı

toprağı yıkıyordu. Başı hâlâ o toprakta secdedeydi. Birden dudaklarına

bir

serinlik geldi... Önce ne olduğunu anlayamadı. Başını kaldırdı ve

hayretle

gördü ki, yerden bir pınar fışkırmış, gürül gürül... Serin, tatlı, ışıl

ışıl...


Duası kabul olmuştu...

Şimdi

Çoban Baba daha çok ağlıyordu. Çünkü, Rabbi duasını kabul etmişti. Bu

sevinçle, az evvelki adağını unutacak değildi ya. Çoban Baba’nın son

sözleri

şunlar oldu:

“Artık

ölebilirim güzel Allah’ım!.. Artık ölebilirim... Değil mi ki sürüm

susuzluktan kurtulacak, değil mi ki duamı hemen kabul ettin, artık bu

can bana

lâzım değil!..”

Çoban

Baba oracıkta ruhunu teslim etti. Sürüdeki hayvanlar, gidenden,

gelenden

habersiz pınara baş uzatmış, kana kana içiyorlardı...

Kaynak:

Meşhurların Son Sözleri,

Vehbi Tülek, Türkiye Gazetesi, 26 Ağustos

2006 Cumartesi

Çoban Çaldı Düdüğü

Tanzimat

yıllarında İç Anadolu’nun büyük şehirlerinden

birinde Ulucamide va’az veren bir hoca vardı. Hoca her gün kürsüden

va’azını

verir, sözü bitince kürsüye elini şiddetle vurur ve “Çoban çaldı

düdüğü” der,

kürsüden inerdi. Bu hal senelerce devam etti. Bir gün cemaattan

bazıları

sordular:

- Hocam,

senelerdir, “Çoban çaldı düdüğü” deyip

duruyorsunuz. Fakat bunun ne demek olduğunu izah etmiyorsunuz. Biz de

merak

ediyoruz. İzah eder misiniz?

Hoca da

bu talebin üzerine cemaatı kırmayıp şöyle

bir hikaye anlattı:

Biz

vaktiyle medresede talebe idik. Bir arkadaşımla

bir başka köye va’z için gidiyorduk. Yolda bir su başında bir çoban

bizi

uzaktan görmüş. Sarığımızdan ve kıyafetimizden bizim medrese mollası

olduğumuzu

tahmin etmiş: Biz su başına varıncaya kadar abdest alıp cemaatle namaz

kılarız,

diye beklemeye başlamış. Biz varınca hemen saygıyla karşıladı ve namaz

kılalım

dedi. Biz de hazırlandık ve cemaatle namazı kıldık. Çoban bize azığında

ne

varsa ikram etti, beraber yedik. O zaman çoban dedi ki:

-Haydi

herkes içinden

bir niyet tutsun ve niyetin kabulü için beraberce düa edelim.

Herkes

içinden bir niyet tuttu ve hep beraberce düa

ettik, dileklerimizin kabulünü istedik. Düa bitince çoban dedi ki:

-Şimdi

herkes, aklından geçirdiği duasını söylesin.

Bunun

üzerine arkadaş dedi ki:

-Ben

meşihat dairesine yani fetva merkezine aza olmak istedim, bunun

takakkuku

için Allah’a yalvardım.

- Ben de

dedim ki:

-Memleketimdeki

Ulu camiye eskiden

beri va’z olmak isterdim, bunun tahakkuku için Allah’a niyaz ettim.

En son

çoban

dedi ki:

-Ben de

Allah’ın ve Peygamberinin razı olduğu bir kul olarak iman-ı

kâmil üzere ruhumu teslim edip cennete gitmekliğimi diledim,

Rabbim’den...

Aradan

zaman geçti. Arkadaşım emeline nail olup fetva

heyetine aza oldu. Ben de Ulu camiye va’ız oldum. Senelerdir burada

va’z

ediyorum. Bizim duamız kabul olduğuna göre çobanın da duası kabul olmuş

görünüyor. Biz dünyalık istedik, o ebedî kurtuluş istemiş, muhtemelen

kurtulmuştur. Bir çoban kadar basiretli olamadığım için hayıflanır

dururum.

Demek ki ilim de yetmiyormuş, basiret ve izan olmayınca!

Prof.

Dr. Süleyman Hayri Bolay

Altınoluk Dergisi

2007 - Nisan, Sayı: 254, Sayfa: 025


Çobanın Ziyafeti

İran'a

açtığı seferde Sivas'a doğru yol almakta iken, yaşlı  bir çoban

koşarak

Yavuz'un huzuruna geldi ve:

-

Sulağımıza hoş geldin Sultanım! Görüyorum ki yorgunsun, açsın. Bu

fakire

misafir olursan gönül alırsın, dedi

Yavuz Sultan Selim Han:

- Ben

tek başıma değilim çoban baba. Ardımda koca bir ordu var, buyurunca,

çoban tevekkülle boynunu büktü ve:

-Allah

Teâlâ kerimdir. Hele sen bir mola ver. Misafir kısmetiyle gelir, dedi.

Sultan

Selim Han:

"Bunda

bir hikmet olsa gerektir" diyerek ordusuna mola emri verdi.

Çadırlar kuruldu. Çoban sürüden dört koyun seçerek yüzüp temizledi ve

kazana

koydu. Sonra Sultan Selim Han'a:

-Sultanım,

askerler eti  yerken kemikleri kırmasınlar, diyerek tenbihde

bulundu.

Kazanlarda

etler pişirildi ve gaziler davet edilerek kemiklerin kırılmaması bir

daha tenbihlendi. Nöbet nöbet sofralara oturuldu. Bütün ordu doyuncaya

kadar

koyunlardan yemelerine rağmen bu dört koyunun etlerini bitiremediler.

Sonra

çoban, kemikleri bir araya getirerek dua etti. Askerler "Âmin"

dediler. Koyunlar Allah Tela'nın izniyle dirildiler ve sürüye tekrar

katıldılar. Sadece koyunlardan biri topallıyordu. Olanlara herkes

şaşırmıştı.

Yavuz Sultan Selim Han, çobana:

- Bu

niçin topallıyor? diye sorunca çoban:

- Bir

kemiği noksan olduğu için, dedi.

Bunun

üzerine Sultan Selim Han, sakladığı aşık kemiğini çıkardı ve:

-Baba!

Sizi denemek istemiştim. Kamil bir veli olduğunuz anlaşıldı. Kusurumuz

afola. Bizi dualarınızdan eksik etme, diye rica etti.

Çoban da:

- Allah

Teala'nın yardımı senin üzerindedir. Alemlere rahmet olarak gönderilen

sevgili ve şerefli Peygamber Efendimiz ve sahabeleri senin

yanındadırlar. Merak

etme, zafer senin olacak, muzaffer olarak döneceksin, dedi.

Kaynak:

Büyük Veli Yavuz Sultan

Selim, Rahmi Serin, Pamuk Yayıncılık, 2003

Çobanla İnek

Peygamber'imizin

gelişinden çok eski yıllardaydı. Filistin köylerinden birinde bir

İsrailoğlu yaşardı. Adamın geçim yolu ve mesleği çobanlıktı.

Kendisininkilerle birlikte köyün bütün koyunlarını toplar, sabahleyin

erkenden dağlara çıkarır, hava kararıncaya kadar otlatırdı.


Çoban saf düşünceli ve basit görünüşlü bir insandı. Kitap yüzü

görmemiş, âlim sözü duymamış, görgü ve tecrübesini değiştirecek bir

geziye çıkmamış ve çıkmak imkânını da bulamamıştı. Bütün günleri hep

aynı yerlerde ve birbirine benzer şekillerde geçiriyordu. Ömründe bir

defa bile köyünün sınırlarını aşıp komşu köylerden birine varmamıştı.

Dünyayı her gün sabahtan akşama kadar karış karış dolaştığı dağlardan,

yemeğini hazırlayan karısından ibaret sanıyordu.


Daha çocukken ana-babası çobana, evin ayrı bir odasında saygı ile

beslenen bir ineği göstermişler; "Bu inek bizim ilâhımızdır, bizi

yaratan, yaşatan ve günün birinde canımızı alıp kara toprağın bağrına

salacak odur. Atalarımız bize ona tapmasını öğrettiler, sen de ona

saygı duyacak ve bizim gibi ona tapacaksın" diye ona öğüt vermişlerdi.


O günden beri saf yürekli o çoban da öbür hayvanların ahırından

ayrılarak evin hususî bir odasına yerleştirilen ineğe Tanrı diye

tapıyor, ona ana-babasının gösterdiği saygıyı duyuyor, hizmetinde kusur

etmiyordu. Bir an bile içinden "hiç inekten Tanrı olur mu? İnek öbür

hayvanlar gibi bir hayvandır. Dağlarda güttüğüm koyunlara göre onun ne

üstünlüğü var da benim gibi bir insanın yaratıcısı, yaşatıcısı ve

öldürücüsü ulu bir efendi olabilsin" diye hiç aklından geçmedi. Kendisi

ana-babasından, ana-babası da nine ve dedesinden, onlar da daha

eskilerden öyle görmüşler, öyle duymuşlardır. Bu kadar göbekler boyunca

eskilerin yanlış yolda yürümüş olduklarını düşünmek ona mı kalmıştı?

Ona düşen vazife atalarının yolundan gitmek, onlara iyi bir varis

olmaktı. İşte çoban böyle düşünüyor ve ineğe tapıyordu.


Fakat bir ilkbahar günü aklına yeni bir fikir geldi. Dağları ve ovaları

gönül açıcı bir yeşillik bürümüştü. Ağaçlar, çiçekler, çimenler, kuşlar

kışın dondurucu uykusundan uyanmış renk ve solukları ile dünyayı daha

bir güzel bir daha bir tatlı süslemişlerdi. İnsanlar, hayvanlar, hattâ

yuvasında saklı yaşayan karıncalara kadar bütün canlılar kış boyunca

kapandıkları yerlerden taşarak açık havaya yayılmışlardı. Güneş de

sanki ışık ve sıcaklık saçmıyor; hayat ve canlılık püskürerek uyumuş

damarlara hareket arzusu aşılıyordu. Çoban "yazık değil mi mukaddes

ineğimize O'nun da canı var. Hep odasında yalnız ve kapalı durmak onu

sıkmaz, bıktırmaz mı? Bugün koyunları dağa götürürken mukaddes

İlâhımızı da birlikte götüreceğim. O da dağ, bayır, otlak, çeşme, çimen

görsün. Dünya görsün, temiz hava girsin ciğerlerine, gözü gönlü

açılsın" diye düşündü.


O sabah düşündüğü gibi yaptı. Koyunlarını köyün koyunlarını katıp dağa

çıkmaya hazır bir hale getirince mukaddes ineği de saygı ile ve dualar

mırıldanarak odasından dışarıya saldı; sürünün başına geçirdi ve her

günkü gibi yeşil otlaklı dağlara vardı. Koyunları yayılmaya saldıktan

sonra Allah olarak kabul edilen ineği de sulu otlak bir yere götürüp

otlasın diye bıraktı; ama gözünü ondan ayırmıyor; bütün dikkati ile her

hareketini yakından gözlüyordu. "Ya bir de Allah'ın başına bir kaza

gelecek olursa ben ne yaparım, hangi yolu tutarım, başıma ve aileme

yağacak lânetlere nasıl dayanırım?" diye düşünüyor ve ödü kopuyordu.


Öğleye doğru havada tek tek kara bulutlar belirmeye başladı. Beliren

bulutlar ağır ağır kümeleşti; hava karardıkça karardı ve tatlı bir

güneşle başlayan hava şiddetli bir yağmur kokmaya başladı. Çığlıklı

ötüşlerle gökyüzünde daireler çizerek uçuşan kargalar da sellercesine

yağacak bir öğle sonu yağmurunu haber veriyorlardı.


Çok geçmeden ortalık gece karanlığına büründü ve arka arkaya

kulakları sağır eden müthiş bir sesle gök gürlemeye başlamıştı. Tam bu

sırada çoban, bütün düşünce ve inançlarını alt üst eden bir hâdiseye

şahit oldu. O güne kadar baba ocağının eskilerinden gelme bir geleneğe

sıkı sıkıya bağlı kalarak Allah olduğuna dünyadaki her şeyden daha

üstün bir güç taşıdığına inandığı mukaddes inek de gök gürlerken

çimenliğe yayılmış diğer koyunlar gibi ürpermeye ve titremeye başladı.


Çobanın gördüklerine inanası gelmiyordu. Nasıl olurdu da tüm

varlıkların yaratıcısı ve öldürücüsü olan Allah diğer hayvanlar gibi

gök gürültüsünden ürküyor, korkuyordu? Nasıl olur da kendi gücünün

eseri olan bu gürültü onu ürkütebilirdi?


Yoksa gök gürültüsü onun eseri değil miydi? Hatta hayvancağız bu sesin

ne olduğundan da habersiz olduğu için mi böyle ürperiyordu? Bastıran

şiddetli yağmurdan kaçıp sığındığı yakındaki bir mağarada İsrailli

çoban hep böyle şeyler düşünüyordu; düşündükçe de gözü ve fikri

açılıyor; o zamana kadar aklına doğmamış olan yeni düşüncelerin

aydınlığı gönlümü genişletiyor, görüşünü keskinleştiriyordu. Sonunda şu

fikre vardı. O güne kadar mukaddes diye tanıyıp taptığı ve diğer

ineklerden ayırarak hususî bir odada beslediği inek, öbür hayvanlardan

hiçbir üstünlüğü olmayan basit bir canlı idi ve Allah olmasına imkân

yoktu. Ataları yanlış yolda yürümüşlerdi, kendisi de körü körüne, hiç

düşünmeden eskilerinin izinden gittiği o güne kadar sapık ve saçma bir

yolda idi. Ama olan olmuş; giden gitmişti. Eskileri karıştırmak

boşunaydı. Fakat bundan sonra, artık atalarının mukaddes ineğine İlâh

diye inanmayacaktı. İneklerin, koyunların ve bunların topunu birden

ürküten gök gürültüsünün, düştüğü yerleri kavuran şimşeğin ve

arkasından gelen şiddetli yağmurun yaratıcısı olan bir Allah muhakkak

var olmalı idi. Yoksa bunların hepsi kendiliğinden var olamaz ve

yaşayamazdı. İşte bu Allah'ı bulup O'na inanmak, O'na bağlanmak

lâzımdı.


Köye inince çoban, ineğin ilâh olmadığını söyleyen ve tüm varlığın

yaratıcısı olan Allah'ı öğretecek bir adam aradı. Kendi köyünde böyle

bir kimse bulamadı. Köyde herkes kendini akıllı ve âlim sanan kimseler

de dâhil olmak üzere, ineğin Allah olduğuna inanıyordu; bunun aksini

düşünmek bile istemiyorlardı. Derdini önüne açıp fikrini danıştığı

bütün köylüler, atalarının inançlarına karşı çıktığı için çobanı suçlu

buluyorlar, onu dinsizlikle itham ediyorlardı.


Kendi köyünde düşüncelerine ışık tutacak akıllı ve bilgili bir yol

gösterici bulamayınca, ömründe ilk defa köyünün sınırlarını aşarak

komşu köyleri dolaşmaya başladı. Epeyce dolaştıktan sonra

yakınlarındaki bir kasabada aksakallı, nur yüzlü ve tatlı sözü bir

ihtiyarla tanıştı. Ona da içini döktü; başından geçenleri bir bir

anlattı. Kimsenin ona özlemini duyduğu doğru yolu gösteremediğinden

yakınarak sözlerini bitirdi ve arkasından gözyaşı ve hıçkırıklar

arasında yaşlı âlimin ayaklarına kapandı. Yaşlı âlim gülümseyen

bakışlarını çobanın yüzünde gezdirerek, diz üstü dikilmesini ve

söyleyeceklerini dikkatle dinlemesini emretti. Çoban diz üstü çökerek

dinlemeye hazır olduğunu belirtince nur yüzlü âlim tane tane konuşmaya

başladı.


Söyledikleri kısaca şunlardı: "Oğlum seni yürekten tebrik ederim. Hiç

kitap yüzü görmemiş, hiç âlim sohbeti dinlememiş, şu çoban halinde

geçte olsa hakikata ulaşmasını becerdin. Halbuki kendini akıllı ve

bilgili sanan nice kimseler, apaçık gözleri önüne serilen delillerden

ibret almıyorlar ve sapık yoldan son nefeslerine kadar ayrılmıyorlar,

ben ömrüm boyunca bu sapık kalabalığı nasihat ve delillerle doğru yola

getirmeye çalıştım; hemen hemen bütün gayretlerim boşa gitti. Hiçbirin

ineklere tapmaktan alıkoyup varlıkların ulu sahibi önünde secde etmeye

inandıramadım.


Oğlum! Senin de gördüğün gibi inekler de diğer hayvanlar gibi dilsiz,

güçsüz birer canlıdırlar. Hâşâ, Allah olmalarına imkân yoktur. Allah

(c.c.), hayvanları, insanları, canlı ve cansız tüm varlıkları yaratan,

besleyip büyüten ve sırası gelince öldürüp yokluğun sessiz karanlığına

gömen, üstün ve biricik bir kuvvetin adıdır.


İşte bu Allah (c.c.), yarattığı varlıklar içinde en üstün güç ve

imkânları insanlara vermiş, diğer bütün varlıkları onların istifadesine

sunmuştur. Yine bu Ulu Allah (c.c.), konuşabilme gibi, ruh zenginliği

gibi, akıl gibi başka canlıların hiçbirinde bulunmayan meziyetleri

insanoğluna bağışlamış ve bütün bunlara karşılık insanoğlundan Allah'ın

yüce varlığını tanımasını istemiştir. İnsanoğlu hiç kitap okumadan,

hiçbir âlim sözü dinlemeden etrafındaki hâdiselerin mânâları üzerine

bir parça düşününce, Ulu Allah'ı bulması ve ona bağlanması güç

değildir. Fakat zamanımızın sapıkları körü körüne atalarının yanlış

fikirlerine saplanıyor ve apaçık gerçekleri kabul etmeye

yanaşmıyorlar." Bu sözlerden sonra çoban artık her şeyi daha aydınlık

görüyordu. Hemen orada biricik Allah'a imân getirerek artık bir daha

atalarının ineğine tapmadı.

(Müzhet'ül Mecalis)


Yüce Allah (c.c.) cümlemizi Allah'ı unutturan her türlü

sapıklıktan korusun. Âmin...

Çocuk Katili

İsrailoğulları'ndan

bir adam vardı. Adamın

çocuğu olmuyordu. Bu hususta başvurmadığı doktor, denemediği ilâç

kalmamıştı.

Bütün çarelerin fayda etmediğini görünce, günün birinde artık çocuk

sahibi

olabilmekten ümidini kesti. Kesin ümitsizliğinin içine yerleştirdiği

ruh

çöküntüsü adamı, çocuklu ailelere ve bilhassa çocuklara karşı kindar

bir düşman

haline getirmişti. Bu yüzden sokakta yalnız rastladığı çocukları

oyuncak ve

hediyeler vererek kandırıyor; evine götürüyor ve öldürdükten sonra

zemin

katında açtığı derin bir kuyuya gömüyordu. Karısı durumu biliyor ve

kocasının

bu canavarca huyuna engel olmaya çalışıyordu. Fakat ruhu nefretle dolup

taşan

adam ne Allah'ın, ne vicdanın ve ne de karısının onu bu yırtıcılıktan

alıkoymak

isteyen sözlerini dinlemiyordu.

Bir

gün karısı adama kesin bir ifade ile yalvararak şöyle dedi: "efendi ne

olur, şu korkunç canavarlığına bir son ver. Yoksa Allah başımıza öyle

bir belâ

verecek ki, hem bu dünyamız hem de öbür dünyamız mahvolacak." Kalbi

iyice

nasır bağlayarak azgın bir canavar haline gelen adam, karısının bu

sözlerine

kulak asmayarak şu cevabı verdi; "Ne kadar zamandan beri şu kadar

sayıda

çocuk öldürdüm. Hani başıma hiçbir belâ, hiçbir musibet geldi mi?"

Kadın

her şeye rağmen belki yola gelir diye gözü dönmüş kocasına dedi ki;

"Dediğin doğrudur. Uzun zamandan beri devam eden cinayetlerinin henüz

belâsını bulmadın. Fakat iyi bilmelisin ki, Allah'ın sabrı geniştir,

gözü

dönmüş günahkârlara üstün esirgeyiciliği ile mühlet ve müsaade verir.

Kulum

aklını başına toplayarak eğri yolu bırakacağı ve Allah'a yöneleceği

günü

bekler. Yaptığı günahları bir bir yazmasına rağmen cezasını hemen

vermez. Fakat

günah deryasına iyice dalarak doğru yola dönmesinden iyice ümit kestiği

zaman,

günahkâr kula yaptıklarının cezasını toptan verir. O zaman başına

felâket

üstüne felâket yağan inatçı günahkâr, kurtarıcı hiçbir kapıya

başvurmadan

felâketin uçurumuna yuvarlanır."

Çocuk

kasabına, kadının bu sözleri tesir etmedi. Diğer nasihatler gibi

bunları

da duymamazlıktan geldi. O sadece katil ruhunda çöreklenmiş koyu

kininin bir

anlık tatminini düşünüyordu. Bunun dışındaki herşey ona göre boş sözden

ve

asılsız masaldan başka bir şey değildi. Bir gün sinsi bakışlarla avını

kollayan

bir kurt gibi sokaklarda dolaşırken, tenha bir köşede oynayan iki çocuk

görmüştü. Çocuklar analarının yeni giydirdiği süslü ve boncuklu

elbiseler

içinde neşe saçarak ve kaygısız kahkahalar atarak öteye beriye

koşuyorlardı.

Katil canavar, yalancı bir güler yüzlülükle çocuklara sokularak daha

önceden

hazırladığı oyuncak ve eğlenceliklerle yavruları kandırarak evine

götürür.

O

ana kadar yüzünden sahtekâr gülüşünü esirgemeyen canavarın birden rengi

dondu; gözleri karardı ve kudurgan bir canavar edasına büründü.

Hikâyenin

bundan sonraki kısmı tahmin edebileceğiniz gibidir. Zavallı yavruları

da

koyunlar gibi boğazlayarak diğer kurbanların yanına gömdü.

Akşam

olunca çifte yavrunun ana-babaları çocuklarını aramaya çıktılar. Bir

türlü çocuklarını bulamayınca o çevrede oturan ve aynı zamanda Allah

dostu bir

gönül eri olarak şöhret kazanan büyük bir din âlimine başvurdular.

Büyük âlim

ana-babaya sordu; "Çocuklarınız en çok ne ile oynar, oyalanırlardı."

Kayıp yavruların ana-babası "Evimizde küçük bir köpek yavrusu var.

Çocukların her ikisi de en çok o hayvancağızla oynayıp eğlenirlerdi. "

Allah dostu gönül eri, ana-babaya "çabuk bana o köpek yavrusunu

getirin" dedi. Ana-baba yavrularına kavuşabilmenin ümidi ile derhal

köpek

yavrusunu âlime getirdiler. Âlim köpeği eline alıp yatırdı, ellerini

açarak

varlıkların yüce sahibine epey bir müddet dua ettikten sonra gözü yaşlı

ana-babaya dönerek "şimdi siz bu köpeğin arkasından ayrılmayın. O hangi

kapıya doğrularsa siz de peşinde olun daldığı eve girin. Bir şey olursa

bana

haber verin hemen geleceğim."

Ana-baba,

yola koyulan köpek yavrusunun peşine koyuldular. Hayvan öteyi beriyi

koklayarak epey bir müddet dolaştıktan sonra bir evin kapısından içeri

daldı.

Ev, yırtıcı çocuk canavarının eviydi. Hayvancağız evin köşe bucaklarını

koklaya

koklaya zemin kata indi... Katil canavarın kimsenin bulamayacağını

sanarak

yıllardan beri emin bir ceset deposu haline getirdiği kuyunun başına

varınca

birden durdu ve yeri eşelemeye başladı. Etraftan toplanan meraklılarla

birlikte

çocukları kaybolan ana-baba, hayvancağızın eşindiği yeri kazınca sapık

canavarın, ölü ceset deposu ile karşılaştılar.

Mini

mini yavruları da en yeni kurbanlar olarak, eski ve yeni diğer

cesetlerin

üzerine atmıştı. Ana-babanın, taşları bile inleten çığlıkları arasında

halk

durumu şehrin emniyet kuvvetlerine bildirdi ve sapık canavarın derhal

idamına

karar verildi. Canavar kocası ile birlikte kendi namusu, şerefi ve

hayatı da

yıkılan kadın idam edilirken karşısına geçerek ona şu sözleri söyledi:

"Sana

her zaman cana kıyma, Allah'ın verdiği canı almaya kalkışan kul,

varlıkların sahibine ortak çıkan, hatta ona küstahça meydan okuyan asi

bir

canavardır ve mutlaka bir gün yaptıklarının cezasını görür diyordum.

Sen

sözlerimi duymak bile istemiyordun; her geçen gün cinayetlerine bir

yenisini

ekliyordun. Yaptıkların yanında kalacak, kıydığın sayısız canların

hesabı

senden hiçbir zaman sorulmayacak sanıyordun. Şimdi artık belânı buldun;

kendin

uçuruma yuvarlandığın gibi benim de hayatımı mahvettin. Allah'ın lâneti

üzerine

olsun..."

Allah

(c.c.) cümlemizi, cana kıymaktan ve böyle bir cinayet işlemek zorunda

bırakılmaktan korusun, âmin!

Çok sevdiği ne ise

Çok

sevdiği ne ise

Hz. Musa

Aleyhisselâm zamanında evliyaullahtan ve meşâyihi kiramdan ve büyük

ulemadan

Belam Bin Bâûr isminde bir kimse vardı ki, duası kabul olunur, mürşid-i

kâmil,

fazilet ve marifet sahibi bir zat idi. Tam 400 yıl gece-gündüz Cenabı

Hak'ka

ibadet etmişti. Hatta zaman olurmuş ki bir secdede dört gün dört gece

durur,

tesbih ve tahmid okurmuş. Hak Celle ve Âlâ Hazretlerinin vahdaniyyetine

dâir

700 tane kitab te'lif ve tasnif etmiş. Ve mihrablarında oturup daima

insanları

irşad ile meşgul olurmuş. Bazan da 700 müridi ile birlikte havada

uçarlarmış.

İşte bu

vasıflarda bir kimseyi, Cenabı Hak ibadetinden reddedip, güneşe tapan

kâfirlere

ilhak eylemiş. Nitekim Kur'an-ı Kerim'deki «Femeselühû Kemeselil-Kelbi»

âyet-i

celîlesi bunun hakkında olduğu tefsirlerde yazılıdır.

Bu kıssanın tafsili

ise şöyledir:

Hz. Musa

Aleyhisselâm, Şam tarafında bulunan kavm-i cebbarin ile harbetmek

üzere, Cenabı

Hak tarafından memur edilir. Benî İsrail ile beraber Tur dağından

hareket

ederler. Benî İsrail 12 kabile olup her kabilede 50 şer bin kişi

bulunmakla 600

bin kişi idiler. Hz. Musa Aleyhisselâmm böylece Şam havalisine

hareketini,

kavm-i cebbarin haber alır ve hemen şeyh Belam'a müracât ederler. Zira

ekserisi

Belam'ın müridleri ve halifesi idiler.

Hz. Musa

Aleyhisselâmm Şam tarafına gelmesine hased ederler. İblis aleyhillâne

de

Belam'a:

- Eğer Musa bu

tarafa gelirse, o peygamberdir bütün insanlar O'nun yanına giderler,

sizin ise

evvelki rağbetiniz kalmaz diye, bir takım iğva verir. Aralarında Şeyhe

çok

muhabbetli olanlardan bir kaç tanesi, sûret-i Hak'tan gözükerek:

- Şeyhimiz,

efendimiz, Hz. Musa bu tarafa geliyormuş. Pek âla, ve lâkin onlar

tamamen

askerdirler. Bizim ise memleketimiz onları idareye tahammül edemez.

Azizlerimiz

zelîl ve memleketimizde kıtlık vaki olur. Lütfen siz, gelmemesi için

dua edin,

diye çok ricada bulunurlar.

Fakat şeyh buna

asla rıza göstermez ve O peygamberdir. Onların, seyir ve hareketi

vahy-i ilâhî

iledir. Bu hususta, onların gelmemesine dua etmek, azgınlık ve âsi

olmaktır. O

ise büyük bir peygamberdir. Hepimizin peygamberi ve şeriatı ile de âmil

olduğumuz halde, aleyhine ve takdir-i Hak'ka muhalif dua etmek kötü bir

netice

meydana getirir. O'nun gelişinde bereket vardır. Sayesinde bizler de

rahatlarız

diye, bir hayli nasihatlar ederek hepsini, men ve def eder. Onlar şeyhi

ikna

etmeye bir türlü çare bulamayınca başka yollar aramaya başlarlar.

Şeyhin gayet

güzel, o civarda hiç emsali olmayan bir ailesi vardır. O'na hediye

tarzında bir

kısım kıymetli ve nadide şeyler ile kumaşlar getirip:

- Ey bizim

muhterememiz, vilayetimizde Hz. Şeyhten ulu kimse ve senden iyi bir

hatun daha

yoktur. Hz. Musa, bu diyara doğru gelmektedir. O peygamberdir, geldiği

zaman

bütün insanlar O'na giderler. Hz. Şeyhin izzet ve hürmeti ve sizin de

rağbetiniz kalmaz. Şeyh Hazretlerine ifade ettik razı olmadılar. Lütfen

şeyhin

izzeti ve sizin hürmetiniz için, Hz. Musa'nın gelmemesi için Şeyhe dua

ettirin.

Duaları müstecab olduğu şüphesizdir. Eğer dua ettirir iseniz,

nihayetsiz mal

toplayıp, zat-ı muhteremelerine takdim için gayret gösteririz derler.

Ve kadını

razı ederler, İblis aleyhillâne de iğvası ile ikna ettirmeye söz

vererek, gece

- gündüz şeyhe sûret-i Hak'tan bazan lütuf ve bazan da ağlamak ile, her

nasılsa

iğfal eder ve Hz. Musa Aleyhisselâmın Tur dağından hareketini haber

alan Şeyh

Beham, artık kâmil oldum zanneder. Kalbi marifet-i ilâhî'den ve esrar-ı

vahdaniyetten habersiz olarak, ettiği ibadetlerde iblis gibi istidrac

ettiğini

idrak edemeyip ucub ve kibir sahrasında nefsu hevasına uyar. Bunlardan

başka

aklı noksan olan kadınına da tam muhabbet besleyip O'nun rızasını

Hak'kın

rızasına tercih eder ve benim duam dergâh-ı izzette kabul olunur

diyerek dua

edeceğine söz verir.

Şiir:

Kadına meyi edip

sevmek, hakikatte hamakattır.

Ki onlara gönül vermek, şeriatta sefahettir.

İblis, Şeyhin

Hak'kı gören gözü önünü kadın vasıtası ile örttü. Ve Şeyh gayret-i

cahiliyye

kuşağını beline kuşanıp, nefsi emmaresi ile mücadeleleri de bırakarak,

Salihiyye dağında dua etmek üzere yola çıktı. Giderken:

- Ey Şeyh, nereye

gidiyorsun, geri dön. O, Hak'kın emri ile gelen Kelîmullah'tır. Gerçi

duan

dergâh-ı izzette makbuldür ve lâkin sonu hayır değildir. İblis gibi

nedamet

çekersin, diye gizliden ses gelir.

Şeyh bir miktar

durur. Fakat gayret-i cahiliyyesi ile" ve vefasız kadınının

muhabbetini,

iblis kalbine ilka etmekle, bu nida-yi Hakîkate uyanamayıp yola devam

eder. Bir

müddet gittikten sonra havada uçan kuşlar açık bir lisan ile:

- Ya Şeyh, nereye

gidiyorsun, geri dön. Hepimiz, Ulûlazîm Rasûlü Âzam olan Hz. Musa'nın

gelmesine

ve bu diyarı şereflendireceğine seviniyoruz. Allahu Teâlâ

Hazretlerinden kork.

Son pişmanlık faide vermez, dedikleri zaman şeyh bir miktar daha durur

ve şöyle

düşünür:

- Ben iblisin ve

kadının yanına ne yüzle giderim. Bir kısım kuşların sözleriyle mi

döneyim.

Sonra tevbe ve istiğfar ederim, nasıl olsa dergâh-i Hak'da kabul

olunur.

Böylece yine

yoluna devam ederken, ağaçlar açık bir lisan ile:

- Ya Şeyh, nereye

gidiyorsun, Allahu Teâlâ Hazretlerinin rızasına muhalif harekette

bulunma.

Sonra pişman olursun. İblis ne derece yakın iken nasıl reddedildi ve

melun

oldu. Sonunda harab olursun, geri dön. O gelen Hz. Musa'dır. Bizler

O'nun

cemâline âşığız. Rızâya aykırı dua etmek senin fazlına ve takvana

yakışmaz,

derler

Fakat iblis

aleyhillâne her taraftan O'nu sarmıştır. Bunlardan hiç birisi kulağına

girmez

ve merkebini dövüp yoluna devem etmek isteyince bu defa de merkebi asla

yerinden hareket etmeyip, açık bir lisan ile:

- Ey âsi ve azgın

insan, Cenabı Hak'kın emri ile gelen Kelîmullah'tır. Bütün mahlukat

O'nun

gelişine sevinirken sen, gelmemesi için dua etmeye gidiyorsun.

Akibetinin iblis

gibi olacağı açıktır. Beni de âsi etme. Öldürsen bir adım bile ileriye

gitmem,

der.

Bunun üzerine,

gözleri örtülen o şeyh inad eder ve merkebinden iner, yürüyerek dua

mahalline

gider ve duasını yapar. Cenabı Hak hikmeti üzere duayı kabul buyurur.

Şeyh de

dönüp aklı kısa kadınına ve müridlerine bunu haber verir. Hep birlikte

sevinirler.

Gelelim Hz. Musa

Aleyhisselâma.

O Sultan-ı Azîm

de kavmi ile beraber Tur dağından kalkıp Konkoçe sahrasına gelmişlerdi.

Şeyh-i

habisin duası da tam o zaman kabul olunmuştu.

Hz. Musa

Aleyhisselâm ertesi gün kavmi ile beraber hareket ederler ve akşama

kadar yol

giderler. O gece istirahat etmek için konaklayıp, sabah kalktıklarında,

kendilerini

tekrar hareket ettikleri yerde bulurlar. Sahih rivayete göre bu hal tam

40 gün

devam eder.

Nihayet Hz. Musa

Aleyhisselâm Cenabı Hak'ka teveccüh edip «Ey bütün sırları ve

gizlilikleri

bilen Rabbim! Emrine uyarak gaza etmek için bu sahraya kadar geldik. Bu

kadar

zamandır ilerlemek için gayret ediyoruz, fakat bir türlü olduğumuz

yerden

ileriye gidemiyoruz. Bunun hikmeti nedir? diye münacatta bulunur.

Allahu Teâlâ

Hazretleri de:

- Ya Musa! Kavm-i

Cebbarın büyüklerinden duası dergâhımda kabul olunan Belam, senin o

diyara

gitmemen için dua etti. İşte bundan dolayı siz o sahradan ileriye

gidemiyorsunuz, buyurdu. Hz. Musa Aleyhisselâm:

- Ya Rabbî! O

Belam'ın çok sevdiği ne ise, senin emrine muhalefette bulunduğu için,

onu al,

diye tazarrûda bulunur.

Böylece, biçare

Belam'ın duası kendi aleyhine döndü ve Cenabı Hak O'nun en sevdiği şeyi

olan

imanını aldı ve son nefesinde imansız olarak gitti.

Rivayet edilir

ki, Belam'ın cennetteki makamı, Eshâb-ı Kehfin köpeği olan Kıtmir'e

verilmiştir. (3)


Kaynak: Büyük Dini Hkayeler, İbrahim Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi

Çoluk Çocuğu aç Kalan İşçi ile Dilenci


Fakir

bir işçi, bir gün işinden çıkartılır. Bunun

üzerine başka da hiçbir gelir kaynağı olmadığı için çoluk-çocuğu arka

arkaya üç gün aç ve susuz kalır. Adam iş bulmak üzere nereye baş

vurduysa "İşimiz yok" cevabı ile kapılar yüzüne kapanmaktadır. Üst üste

üç gün midelerine hiçbir gıda girmeyen yavruların dinmeyen ağlayışları

annenin yüreğini parçalayacak dereceye gelir. Çaresizlikler içinde

durumu kocasına açar: "Bey, görmüyor musun? Açlıktan yavrularımızın

yüzleri sarardı ve bağırsakları eridi. Hadi biz neyse dayanırız, ama

onlar bu kadarına tahammül edemezler; bu sefaletimizin sonu ne olacak;

bir şey düşünmüyor musun?" dedi.


Adam düşünceden önce eğilmiş başını eşinin yüzüne doğru kaldırarak ona

der ki; "Karıcığım, günlerdir başvurmadığım kapı kalmadı. Piyasaya göre

en düşük ücret karşılığında iş aradım, tek bir kerrecik olsun karnınızı

doyurabileyim diye; olmadı. Kimse bana iş vermiyor. Yavrularımın

açlıktan erimeye yüz tutan ciğerleri benim de yüreğimi parçalıyor. Ama

anlıyor ve görüyorsun ki, elimden bir şey gelmiyor." Bu sözler üzerine

kadın kocasına der ki: Öyle ise şu benim gelinlik günlerinden kalma

başörtümü götür sat; ne kadar tutuyorsa bir şeyler al getir de hele bir

kereliğine şu yavrucağızların karnını doyuralım; sonrasına, kulların

rızkını veren cömert Allah (c.c.) kerimdir. Elbette bize hayırlı kapı

açar."


Adam utançtan yüzü kızararak ve düştüğü acıklı, çaresizliğin ıstırabını

ruhunun derinliklerinde duyarak, karısının gelinlik çeyiz sandığından

çıkarıp getirdiği hiç kullanılmamış başörtüsünü alır ve satmaya

yollanır. Başörtüyü o zamanın parasıyla ancak iki dirheme satabilir.

Aldığı para ile yiyecek bir şeyler satın almaya giderken yolun üstünde

bir dilenciye rastlar; adam gelip geçenlere şu sözlerle yalvarmaktadır:

"Allah rızası ve peygamber aşkı için boş geçmeyiniz. Allah'ın

hoşnutluğunu kazanmak karşılığında bana yardım etmek isteyen yok mu?

Dünyada hiçbir şeyi olmayan kelimenin tam manasıyla muhtaç bir

kimseyim."


Adam dilenciye sokulur karısının gelinlik başörtünü satarak aldığı ve

günlerdir açlıkla boğuşan yavrularının bir öğünlük yiyeceğine ödeyeceği

iki dirhemi, olduğu gibi cebinden çıkarır zavallı dilenciye verir.

Şimdi eli boş eve dönmekten gerçekten utanmaktadır; çemberin parası ne

oldu diye sorduğu zaman karısına ne cevap verecek. Kadıncağıza nasıl

"Çemberine iki dirhem verdiler; onu da ilk rastladığım dilenciye

verdim; adamın yalvarmalarına dayanamadım" diyebilecekti. Bu düşünceler

içerisinde camiye varıp akşam namazını kıldıktan sonra çöken akşam

karanlığılı ile birlikte ve bomboş ellerle yine evine döndü. Karısı ve

çocukları sabırsız bakışlarla bir şeyler getirecek diye yolunu

gözlüyorlardı.


Geç de kalınca her halde iyi bir şeyler getirecek diye sevinmişlerdi.

Adam ümitsiz bir halde ve hep önüne bakarak kapıdan içeri girince kadın

şaşakalır ve o akşam da aç kaldıklarını anlar yavrular da boşa giden

ümitlerinin arkasından kim bilir kaçıncı kere hep bir ağızdan artık

açlıktan kısılmaya yüz tutmuş zayıf bir sesle ağlamaya başlarlar. Kadın

hem kızgın ve hemde şaşkın bir ifade ile kocasına başörtüsünü ne

yaptığını sorar.


Adam herşeyi olduğu gibi anlatarak başörtüyü sattıktan sonra yiyecek

bir şeyler almaya giderken yolda rastladığı dilenciye elindeki iki

dirhemi verdiğini karısına söyleyeverir. Kadın işin iç yüzünü öğrenince

üstün bir sabır ifadesi takınarak kocasına şöyle der: "Başörtünün

parasını madem ki Allah yolunda verdin; O ulu ve zengindir; gösterdiğin

cömertliğin karşılığında bize dilediği anda karşılığını vermek gücüne

fazlasıyla sahiptir. Sen yine en iyisini yaptın; bakalım önümüze hangi

kapı açılacaktır."


Sabahleyin kadın, kocasına bu defa yine baba evinden getirdiği bir

duvar saatini verir, "şimdi de bunu satmaya götür ve karşılığında eline

geçen para ile eve yiyecek bir şeyler getir" der. Ertesi gün adam,

çarşının her tarafını gezerek saati satmaya çalışır. Fakat hiçbir

müşteri bulamaz. Yorgun

argın ve yine ile boş gideceği için üzgün bir halde eve dönerken bir

balık satıcısına rastlar. Adam avazının çıktığı kadar yüksek bir sesle

"balık, balık var, balık" diye bağırıyor. Fakat elinde son olarak kalan

iki balığa müşteri bulamıyordu.


Adam, balıkçıya sokulur ve ona der ki, "Şu saat benim işime, o balıklar

da senin işine yaramaz; öyleyse sen bana elinde kalan iki balığı ver;

ben de sana karşılık olarak şu saati vereyim." Müşteri ayartmak için

sabahtan beri bağıra bağıra sesi kısılan balıkçı, adamın teklifini

kabul eder, balıkları verir, karşılığında saati alarak oradan

uzaklaşır.


Günlerden beri ilk defa eve yiyecek bir şey götürebileceği için ölçüsüz

derecede sevinen adam, balıkları kapar kapmaz hızla evinin yolunu

tutar. Babalarının yiyecek bir şey getirdiğini gören çocuklar neşe ile

birbirlerine sarılırlar. Kadın balıkların içini temizlemek üzere

mutfağa girer. Az sonra gördüklerinin karşısında şaşkına dönerek

kocasını çağırır. Balıklardan birinin karnından bağırsak yerine parlak

ve iri bir inci çıkmıştır.


Adam inciyi alır; bir kuyumcuya koşar. Kuyumcu incinin benzersiz

değerde bir mücevher olduğunu, kendilerine sattığı taktirde

karşılığında ondörtbin dirhem ödemeye hazır olduğunu söyler. Adam artık

anlar ki kötü talihi değişmiştir. Çektiği ağır sıkıntılar artık son

bulmuş, Allah ona nimet kapılarını açmıştır. İnciyi satarak kuyumcudan

uça uça evine yönelir. Olup bitenleri karısına anlatınca bütün ev

neşeye gömülür ve hepsi bir ağızdan kederlerini gideren Allah'a ölçüsüz

şükürler ederler.


Tam bu sırada kapıya gelen bir dilencinin sesi duyulur. Adam dua ve

yalvarmalar içinde içeriye şöyle seslenir. "Ey hane halkı, esirgeyici

Allah size bağışladığından bana da verin." Adam hemen kapıya çıkar

dilenciye der ki: "tam şu anda Ulu Allah (c.c) hiç beklemediğimiz bir

şekilde ve içinde günlerce kıvrandığımız bir açlığın sonunda on dört

bin dirhem bağışlamıştır. Madem ki sen Allah rızası için Allah'ın bağış

ettiğinden pay istiyorsun dur bekle; bu paranın yarısını sana

getireyim. Kalan yarısı da bizim olsun."


Kendisine ilk ağızda yedi bin dirhem kazandıran bu taksime fazlasıyla

memnun görünerek razı olan dilenciye paranın yarısını getirmeye giden

ev sahibi kapıya dönünce dilencinin orada olmadığını görür; sağı solu

iyice araştırdıktan sonra her nedense adamın çekip gittiğini anlar.


Ev sahii bütün keder ve sıkıntılardan sıyrılmış bir rahatlık içinde

yatağına uzanınca rüyasında kapıdan kaybolan akşamki dilenciyi görür,

ona neden parayı beklemiyerek kaybolduğunu sorunca şu cevabı alır; "ben

herhangi bir dilenci değildim; Allah'ın meleklerinden biriydim,

hayırseverliğini ve Allah rızasına bağlılık dereceni ölçmek üzere insan

kıyafetine girerek o anda kapına geldim, beni bizzat Ulu Allah (c.c)

seni son bir defa daha deneyerek dereceni yükseltmek için evine

gönderdi. Geçen akşam karının başörtüsüne karşılık eline geçen iki

dirhemciği çocuklarına yiyecek almaya giderken verdiğin dilenci de yine

bendim. Gönül rahatlığı ile o iki dirhemi, Allah rızasını kazanayım

diye bana verince Ulu Allah (c.c) sana o inciyi bağışladı. Bu akşamki

ölçüsüz cömertliğinin karşılığında da öbür dünyanın eşsiz zenginlikteki

Cennet nimetleriyle kavuşacaksın."


Ne mutlu senin gibi Allah rızasını en sıkışık

durumlarda bile baş gaye bilen bahtiyar mü'minlere


Ermişlerden Osman Efendi, Seçme Dini Hikayeler, Seda Yayınları,

İstanbul 2005

Daha Büyük Keramet mi Olur?

Azîz

Mahmûd Hüdâyî bir gün, Sultan Ahmed Hanla sarayda

sohbet ediyordu. Bir ara abdest tâzelemek istedi. İbrik ve leğen

getirdiler.

Pâdişâh hocasına hürmeten ibriği eline aldı ve abdest suyunu döktü.

Sultan Ahmed

Hanın annesi de kafes arkasında havluyu hazırlamıştı.


Vâlide

Sultan kalbinden;


"Azîz

Mahmûd Hüdâyî'nin bir kerâmetini görseydim." diye geçirmişti.


Bunun

üzerine Mahmûd Hüdâyî, Vâlide Sultan'ın gönlünden geçenleri anlayarak;

"


Hayret!

Bâzıları bizim kerâmetimizi görmek isterler, Halîfe-i rûy-i zemîn'in

elimize su döküp, muhterem vâlidelerinin havlu hazırlamasından daha

büyük

kerâmet mi olur?" buyurdu.


Kaynak:

Evliyalar

Ansiklopedisi, İhlas Yayınları


Dağ başına mı Şehir İçine mi?

Dağ

başına mı

Şehir İçine mi?

İki

kardeştiler.

Biri köyde çobanlık yapmayı tercih ederek diyordu ki: Bu zamanda şehre

gitmek,

oranın günahlı hayatına karışmak çok kötü. İyisi mi, ben köyün

çobanlığını

yapayım, günahlardan uzak kalayım. Diğeri ise şehre gitti. Bir

mahallede küçük

bir tamir kulübesi açıp başladı ayakkabı tamirine. Çoban dağda

koyunları,

keçileri otlatıyor, hiçbir namazını kaçırmıyor, hiçbir şekilde de

nâmahreme

nazar etmiyordu. Bütün gün ormanın sessizliği içinde zikirle, fikirle,

şükürle

yaşayıp gidiyordu.


Bu sebeple de manen bir hayli ilerledi, kerametlere mazhar oldu.

Düşünüyordu

ki, kardeşi şehirde bir sürü günah ve nâmahreme nazar ile manen sukût

ediyor...

Bir ara ona acıyarak ziyaretinde bulunmayı düşündü. Otlattığı

koyunlarından bir

miktar süt sağıp bir bez torbaya doldurarak ağzını bağlayıp şehrin

yolunu

tuttu. Sora sora bir mahalledeki eskici kulübesinde kardeşini buldu.


Torbadaki sütünü duvardaki bir çiviye asıp oturarak hal hatır sormaya

başladı.

Bu sırada bir hanım geldi, ayakkabısını çıkarıp topuğunu gösterdi.

Kardeşi

baktı. Tamir edebileceğini söyledi. Hanım çıplak ayakla beklemeye

başladı.

Kadın az sonra ayakkabısını giyip giderken ormanda görmediğini gören

çobanın

zihnindeki temizlik de gitmeye yöneldi. İşte o sırada yukarıdan bir

şeyler

dökülmeye başladı. Başlarını kaldırıp yukarıya baktıklarında bunun süt

damlası

olduğunu anladılar. Meğer o anda torbadaki süt de damlamaya başlamış.


Eskici kardeş şöyle bir baktı ve söylendi:


- İnsanlardan kaçarak dağ başında veli olmak kolay şey. Bütün mesele

işte bu

insanların içinde veli olabilmekte. Anladın mı şimdi farkı?


Çoban başını sallayarak cevap verdi:


- Sen haklısın şehirli kardeşim. Demek senin manen yükselmene mani bu

gibi

manzaralar. Bunun için düşüş var sende.


Eskici cevap verdi:


- Nereden bildin bende düşüş olduğunu?


- Baksana, bir anda düştüm senin yanında. Sen ise her gün bunlarla yüz

yüze,

göz gözesin. Düşmemen mümkün mü?


Eskici cevap verdi:


- İşte ben de onu söylüyorum sana. Asıl mesele bunların içinde kendini

muhafaza

etmektedir. Rabb'ime şükürler olsun ben kendimi şimdiye kadar muhafaza

ettim,

bundan sonra da muhafaza ederim, inşaallah.


Çoban buna itiraz etti.


- Beni bir anda makamımdan düşüren manzara seni her gün neden

düşürmesin? Sen

çoktan düşmüşsün de haberin bile yok.


Eskici buna bir cevap vermek istiyordu. Bunun için şehadet parmağını

ağzına

götürüp dilinin ucuyla ıslattıktan sonra doğruca torbanın süt akan

yerine

Bismillah diyerek bastırdı. Bir de baktılar ki, şıp şıp diye akan süt

anında

kesildi.


Birbirlerine bakıştılar. Bir anlık sessizliği yine çobanın feryadı

bozdu.

Kucakladığı kardeşine şöyle diyordu:


- Sen haklıymışsın şehirli kardeşim! Asıl mesele, dağ başına kaçmak

değil,

insanlar içine girmek, onların arasında durumunu muhafaza etmekmiş.


Siz ne dersiniz bu olaya? Dağ başına mı gitmeli, yoksa şehir içinde mi

muhafaza

olmalı?

Ahmed Şahin

Zaman Gazetesi

Dede

Dede


Yalnızdı...

Üzerinde yıllardır eskitemediği çizgili pijaması, yüzünde çizgiler...

Kendi

kendine konuşuyordu, her zaman olduğu gibi:


"-Hay

Allah! Yine elektrik kesildi. Ne de karanlık oldu birden bire...

İnsan ürküyor. Bilmem mezarda ne olur halimiz?"


Yeri

neredeyse hiç değişmeyen kibrit kutusunu, yaşının verdiği ağırlıkla

biraz

geç de olsa buldu ve emin olmak için salladı.


"-İşte

kibrit burada... Şurada bir yerde de mum olacaktı.Yakayım da

gözümün önünü göreyim... Hah, tamaaam."


Sonra

yıllar öncesinde buluverdi kendini. Gülümsedi... Ve anlatmaya başladı,

biri dinliyormuş gibi:


"-Çocukken,

elektrik kesildiğinde, küçük odanın perdelerini açar, ay

ışığında sohbet ederdik, annem, babam, kardeşim ve ben... Ne hoş olurdu

Ya

Rabbi!


Babam,

köyde eşekten nasıl düştüğünü, annem, tarzancılık oynayayım derken,

ağaç

dalında nasıl asılı kaldığını anlatırdı... Biz de gülerdik.


Elektriğin

kesilmesine hep sevinirdik. Çünkü birbirimize en yakın olduğumuz,

hatıralarımızı, mutluluğumuzu ve acılarımızı paylaştığımız, güzel ve ne

yazık

ki nadir zamanlardı onlar... Başka günlerde televizyon seyretmekten,

karşılıklı

oturup konuşamazdık çoğunlukla.


Ah

teknoloji! Nasıl da uzaklaştırdı insanları birbirinden... Ya da belki

biz

insanlar beceremedik. Her şeyden vazgeçip, görmemişler gibi davrandık.

Sanki futbol

maçları hanımlardan, filmler çocuklardan daha mı önemliydi? Yooo...


Huzurevleri

daha mı sıcaktı sanki evlerden? Hem çocuklarını, hem ailesini, hem

de anasını, babasını ihmal eder oldu insanlar. Zaten ben de, sırf

huzurevine

gitmemek için kalmadım mı böyle yapayalnız?


Ahh...

Ah! Hay hak! Mum da ne güzel yanıyor. Yandıkça eriyor. Eridikçe

aydınlatıyor. Aydınlattıkça bitiyor..."


Dede,

aniden farklı bir ruh haliyle haykırdı:


"-Hazreti

Ömer! Allah senden razı olsun! Ne ince, ne yüce insandın sen

öyle... Kendi işi için ayrı, devlet işi için ayrı mumlar yakacak kadar,

haramdan ve kul hakkından korkardın. O'nun ümmetiydin ne de olsa,

Rasulullah'ın

ashabıydın!

Hazreti

Ebubekir! Hazreti Hatice! Hazreti Fatıma! Hazreti Zeyd! Sizleri

özledim..."


Biraz

durakladı ve ağlamaklı bir sesle haykırdı tekrar:


"-Senin

adaletine, Senin şefkatine, Senin nur yüzüne hasretim ya

Rasulallah! Hasret bütün ağaçlar! Hasret bütün insanlar!


Çocuklarımın

sesine, torunlarımın gürültüsüne hasretim..."


Ağladı...

Sanki yıllarca hiç ağlamamıştı da, yıllar sonra bugün, ağlamaya bile

hasret kalmışçasına ağladı...


Gayet

iyi biliyordu ki, gözyaşı, kaderi değiştirmez. Belki sadece biraz

rahatlatır, hüzün dolu bir kalbi...


Burnunu

çekti. Mendiliyle sildi yüzünü... Ve sanki daha bir güçlü hissederek

kendini, rest çekti:


"-Peh!

Ben de iyice çocuklaştım canım! Vurayım kafama! Ne güzel işte.

Sessiz sakin... Bir de torun mu çekecektim bu yaştan sonra? Cır cır cır

cır!"


Tam

bu sırada, elektrik geldi ve oda aydınlandı. Dede, tavandaki lambaya

ters

ters baktı.


"-Hıh!

Niye geldiysen! Mum ışığında özlemlerim, sevgilerim dost olmuştu

bana. Oda kararınca, kalbim ışımıştı. Gönlüm aydınlanmıştı."


Elektrik

düğmesine doğru yürüdü, bir dededen beklenmeyecek kadar hışımla. Sert

bir hareketle dokundu düğmeye ve ışığı söndürdü.


"-Sönün

ışıklar! Sönün yalancı aydınlıklar! Siz yanınca, umutlarım

sönüyor!"


...Ve

ağır adımlarla yatağına doğru yürüdü. Biraz uyumalıydı. Çocukların,

torunların, hiç kimsenin olmadığı yapayalnız bir evde, bir gece daha...



Çekilmezdi

bu yalnızlık, umutlar da olmasa... Ve çekilmezdi eğer, sığınak

bildiği Rabbi'ne el açmasa...


Yine

O'na yöneldi, O'na sığındı bir kez daha:


"-Allah'ım!

Bu gece ve her gece bildim ki, Senden başkası yar olmaz

bana... Koru beni Allah'ım. Yavrularımı koru, onlara merhamet ver.

Onları affet

Allah'ım. Beni affet... İman ile al yanına... Ölüm nasıl da yakın..."


Dede,

bir yandan semaya açtığı ellerini yüzüne sürerken, diğer yandan da amin

diyordu. Amin...


Yatağına

uzanırken hasret yorgunu, dilinde her zamanki ümit bestesi vardı:

Bismillahirrahmanirrahim...


Kısa

zamanda, huzurla daldı uykuya.


...Ve

bir daha uyanmadı dünyaya.


Neslihan Nur Türk

Şebnem Dergisi, 11.sayı

Delinen Kırbalar

Delinen

Kırbalar

Ebûl

Vefa hazretlerinin küçük ama çok sevimli bir oğlu vardır. Çocuk

iyidir

hoşdur da bir ara sakalara takar. Mahalle sucusunun yolunu bekler,

çuvaldız ile

kırbaları deler. Kimbilir, belki de fıskiye gibi akan sular hoşuna

gider.

Aslında saka şaka götüren biri değildir. Bunu yapan bir başka çocuk

olsa,

çoktan ensesine yemiştir şamarı. Zira delinen kırba dikilemez, ancak

boğumlanarak bağlanır ki, koca kırba gitti demektir yarı yarıya.

Saka

bir sabreder, iki sabreder, bakar olmuyor, tutar eteğini, çıkar huzura.

'Affınıza sığınıyorum ama' der, 'Vaziyet böyleyken böyle!'

Ebûl

Vefa hazretleri çok şaşırır. Kırbaların parasını fazlasıyla öder.

Sucudan

ağlaya, yalvara helallik diler. Saka bir hoş olur. 'Keşke eşiğine

sultanların

baş koyduğu veliyi üzmeseydim' der. Pişman, mahçup dergâhı terkeder.

Ebûl

Vefa hazretleri çocuğa hiçbir şey demez. Hemen hanımını bulur. 'Aman

hatun, iyi düşün'der, 'biz bir hata yaptık ama nerede?'

O

gün tırnaklarını saçlarına geçirir, adeta beyinlerini kanatırlar.

Uykuyu

dağıtırlar. Hanımı sabaha karşı 'Tamam!' der, 'Galiba buldum!'

-Anlat

hele?

-Çocuğumuza

hamileydim. Kız kardeşim bir yere uğrayacak olmalıydı sepetini

bırakmıştı bize. Zerzavat arasından bir limon parladı. Canım nasıl

çekti

anlatamam. Kardeşimi biliyorsun. Bir şey istemiye gör, canını verir.

Limonun

lâfını etsem, mutlaka bize bırakacak, kendi limonsuz dönecekti evine.

Aklıma

başka bir yol geldi. Limonu iğneyle deldim, bir damla emdim. Nefsimi

körlettim.

Ama unuttum gitti. Hata bende, limonunu deldiğimi söylemeliydim ona.

-Aman

kalk bacına gidelim.

-Bu

saatte mi?

-Evet

bu saatte!

-Ne

diyeceğiz?

-Helallik

dileyeceğiz.

Sonrasını

tahmin ediyorsunuzdur. Çocuk bu huyu kendiliğinden bırakır, dost olur

sakaya.

Delinin Veliye Tavsiyesi

Delinin

Veliye Tavsiyesi

Bayezid-i Bestamî

hazretleri. Büyük velilerden. Bir gün tımarhanenin önünden geçiyor.

Tımarhane hizmetçisinin tokmakla birşeyler dövdüğünü görüyor:

-Ne yapıyorsun?

Hizmetçi:

-Burası

tımarhanedir. Delilere ilâç yapıyorum.

-Benim hastalığıma

da bir ilâç tavsiye eder misin?

-Hastalığını söyle.

-Benim hastalığım

günah hastalığı... Çok günah işliyorum..

-Ben günah

hastalığından anlamam... Ben delilere ilâç hazırlıyorum..

Parmaklığının

arasından konuşulanları duyan bir deli,(!) Bayezid-i Bestamî

hazretlerine:

-Gel dede, gel!

Senin hastalığının çaresini ben söyleyeyim, diye seslendi.

Bayezid-i Bestamî

hazretleri, delinin yanına sokularak:

-Söyle bakalım,

benim derdime çare nedir? dedi.

Deli(!) şu ilâcı

tavsiye etti:

-Tevbe kökü ile

istiğfar yaprağını karıştır... Kalb havanında tevhîd tokmağı ile döv,

insaf eleğinden geçir, göz yaşıyla yoğur, aşk fırınında pişir...

Akşam-sabah bol miktarda ye... O zaman göreceksin senin hastalığından

eser kalmaz, dedi.

Bu güzel ilâcı

öğrenen Bayezid hazretleri:

-Hey gidi dünya hey!

Demek, seni de deli diye buraya getirmişler, deyip oradan ayrıldı.

Bu ilâç, halen günah

hastası olanlara tavsiye olunmaya değer bir ilâçtır. Yani bu formülün

hükmü hâlâ devam etmektedir

Derviş Olduğun İçin

Sultan

Mahmûd Gaznevî, bütün Asya'ya hâkim olduğu

zamanda, Harkân şehrine yakın gelmişti. Adamlarından bir kaçını,

Harkân'a Şeyh Ebü'l-Hasan-ı Harkânî hazretlerinin

huzûruna göndermiş ve Şeyh hazretlerini

yanına çağırmıştı. Şeyh

hazretleri buna karşılık, bir özür beyân ederek gitmek istemediler.

Durum,

Mahmûd Gaznevî'ye bildirilince,

-

Haydi kalkınız! Zîrâ o, bizim sandığımız kimselerden değildir. Biz ona

gidelim, dedi. Sonra kendi elbisesini Kâdı İyâd'a giydirdi ve kendisi

de

silâhtar olarak, Kâdı İyâd'ın yanında Ebü'l-Hasan-ı Harkânî'nin evine

girdi.

Mahmûd Gaznevî selâm verince, Ebü'l-Hasan hazretleri selâmını aldı.

Fakat ayağa

kalkmadı. Mahmûd Gaznevî, Ebü'l-Hasan-ı Harkânî'ye;

-

Sultan için neden ayağa kalkmadınız?diye sorunca, Ebü'l-Hasan, Sultan

Mahmûd'a;

-

Mâdem ki seni öne geçirmişler, yanıma gel bakalım, dedi. Soruya o ânda

cevap

vermediler.

Sultan

Mahmûd Gaznevî, Ebü'l-Hasan-ı Harkânî'ye;

-

Bâyezîd-i Bistâmî nasıl

bir zât idi? diye sordu.

Ebü'l-Hasan-ı

Harkânî:

-

Bâyezîd, öyle kâmil bir velî idi ki, onu görenler hidâyete kavuşurdu.

Allahü

teâlânın râzı olduğu kimselerden olurdu, diye cevap verdi.

Sultan

Mahmûd bu cevâbı beğenmedi ve;

-

Ebû Cehl, Ebû Leheb gibi kimseler, Fahr-i kâinâtı, Server-i âlemi nice

kere

gördüler. Fakat hidâyete gelmediler. Hâl böyle olunca, Bâyezîd'i

görenlerin

hidâyete geldiklerini nasıl söylüyorsun? dedi.

O,

Resûlullah efendimizden daha yüksek mi ki, iki cihânın efendisini,

üstünlerin üstünü olan Allahü teâlânın sevgili Peygamberini gören,

küfürden

kurtulamadı da, Bâyezîd'i görenler mi kurtulur demek istedi.

Ebü'l-Hasan;


-

Ebû Cehl ve Ebû Leheb gibi ahmaklar, Allahü teâlânın sevgili

Peygamberini,

insanların en üstünü olan hazret-i Muhammed (s.a.v) olarak görmediler.

Ebû

Tâlib'in yetimi, Abdullah'ın oğlu olarak gördüler. O gözle baktılar.

Eğer, Ebû

Bekr-i Sıddîk gibi bakarak, Resûlullah olarak görselerdi, eşkıyâlıktan,

küfürden kurtulur, onun gibi kemâle gelirlerdi, buyurdu.

Sultan

Mahmûd Han bu cevâbı çok beğendi. Din büyüklerine olan sevgisi arttı.

Sultan Mahmûd;

-

Bana nasîhat ediniz, deyince

Ebü'l-Hasan-ı

Harkânî;

-

Şu dört şeye dikkat et: Günahlardan sakın, namazını cemâatle kıl,

cömert ol,

Allahü teâlânın yarattıklarına şefkat göster, dedi.

Sultan

Mahmûd;

-

Bana duâ buyurun, deyince,

Ebü'l-Hasan-ı

Harkânî;

-

Ey Mahmûd, âkıbetin makbûl olsun,dedi.

Bunun

üzerine Sultan Mahmûd, Ebü'l-Hasan-ı Harkânî'nin önüne bir kese altın

koydu. Buna karşılık Ebü'l-Hasan, sultânın önüne arpa unundan yapılmış

bir

yufka ekmeği koydu. Sultan ekmekten bir lokma aldı. Fakat lokmayı

yutamadı.

Bunun üzerine Ebü'l-Hasan hazretleri;

-

Bir lokma ekmeği yutamıyorsun. İster misin, şu bir kese altın bizim de

boğazımızda dursun? Biz paralarla olan alâkamızı kestik. Şu altınları

önümden alınız,

dedi. Sultan, Ebü'l-Hasan'ın paraları almasını çok istedi ise de, kabûl

etmeyince, ondan bir hâtıra istedi. Ebü'l-Hasan hazretleri ona

hırkasını verdi.

Sultan

Mahmûd giderken, Ebü'l-Hasan ayağa kalktı. Bunun üzerine Sultan Mahmûd;


-

Geldiğim zaman hiç iltifat etmemiştin, fakat şimdi ayağa kalkıyorsun. O

hâl

niye idi? Bu ikrâm nedir? diye sordu.

Ebü'l-Hasan-ı

Harkânî hazretleri;


- Buraya pâdişâhlık gururu ile beni imtihan için geldin. Şimdi ise

dervişlik

hâliyle gidiyorsun ve dervişlik devletinin güneşi üzerinde ışıldamaya

başladı.

Önce gurur içinde olduğundan dolayı ayağa kalkmadım. Fakat şimdi derviş

olduğun

için ayağa kalkıyorum." dedi.

Sultan,

sonra gazâya gitmek üzere Harkân'dan ayrıldı. Sevmenât'a geldi. İçine

mağlûb olma korkusu düştü. Birden atından inip, bir köşede Ebü'l-Hasan

hazretlerinin hırkasını eline alıp;

-

Yâ İlâhî! Şu hırkanın sâhibinin yüzü suyu hürmetine, şu kafirlere karşı

bizi

muzaffer kıl. Ganimet olarak ele geçireceğim her şeyi dervişlere

vereceğim,

diye duâ eder etmez, düşman tarafında bir toz-duman ortaya çıktı.

Düşmanlar, bu

toz-duman içinde birşey görmiyerek, kılıçlarını birbirlerine vurdular

ve kendi

kendilerini öldürdüler. Sağ kalanları dağılıp gitti. O akşam Sultan

Mahmûd,

rüyâsında Ebü'l-Hasan-ı Harkânî hazretlerini gördü. Ebü'l-Hasan-ı

Harkânî,

Sultan Mahmûd'a;

-

Allahü teâlânın dergâhında, hırkamızın yüzü suyu hürmetine zafer

kazandın.

Eğer o anda isteseydin, kâfirlerin hepsinin müslüman olmasını

sağlayabilirdin." buyurdu.

Derviş ve Kuş

Derviş ve Kuş

Bir gün yaralı

bir kuş Hz. Süleyman’a gelerek, kanadını bir

dervişin kırdığını söyler.

Hz. Süleyman, dervişi hemen huzuruna çağırtır ve ona sorar;


“Bu kuş senden şikâyetçi, neden kanadını kırdın?”


Derviş kendini savunur;


“Sultanım, ben bu kuşu avlamak istedim. Önce

kaçmadı, yanına kadar gittim, yine kaçmadı. Ben de bana teslim

olacağını

düşünerek üzerine atladım. Tam yakalayacağım sırada kaçmaya çalıştı, o

esnada

kanadı kırıldı.”


Bunun üzerine Hz. Süleyman kuşa döner ve der ki;


“Bak, bu adam da haklı. Sen niye kaçmadın? O sana

sinsice yaklaşmamış. Sen hakkını savunabilirdin. Şimdi kolum kanadım

kırıldı

diye şikâyet ediyorsun?”


Kuş kendini savunur.


“Efendim ben onu derviş kıyafetinde gördüğüm için

kaçmadım. Avcı olsaydı hemen kaçardım. Derviş olmuş birinden bana zarar

gelmez,

bunlar Allah’tan korkarlar diye düşündüm ve kaçmadım.”


Hz. Süleyman bu savunmayı doğru bulur ve kısasın

yerine getirilmesini ister.


“Kuş haklı, hemen dervişin kolunu kırın” diye emreder.


Kuş o anda;


“Efendim, sakın öyle bir şey yaptırmayın” diyerek

öne atılır.


“Neden” diye sorar Hz. Süleyman.


Kuş sebebini şöyle açıklar;


“ Efendim, dervişin kolunu kırarsanız,

kolu

iyileşince yine aynı şeyi yapar... Siz en iyisi mi, bunun üzerindeki

derviş

hırkasını çıkartın... Çıkartın ki, benim gibi kuşlar bundan sonra

aldanmasın ."

Dervişlere Tekke Yaptıran Hristiyan

Hicrî

161 yıllarında

yaşamış evliyaullahtan Ebu Haşim-i Sufî Hazretlerinin müritleri bir

hayli kalabalıktı. Fakat toplanıp ibadet edecek bir yerleri de yoktu.

Birgün bir hristiyan

emir ava çıkmıştı. Yolda Ebu Haşim es-Sûfî'nin müridlerinden iki

kişinin birbirleri ile buluştuklarını gördü. Onlar musafaha yaptıktan

sonra kucaklaştılar, orada oturdular, yanlarında yiyecekleri ne varsa

ortaya serip beraberce yediler. Sonra da kırk yıllık ahbap gibi

kucaklaşarak vedalaşıp ayrıldılar.

Onların bu

samimiyetle ülfet etmelerini seyreden hristiyan emiri, hallerine hayret

etmiş ve onların o hareketi çok hoşuna gitmişti. Biribirlerinden

ayrıldıktan sonra orada kalan müridi yanına çağırdı ve:

- O ayrıldığın,

biraz evvel beraber yemek yediğiniz adam kimdi?, diye sordu.

O zat:

- Bilmiyorum, diye

cevap verdi. Emir yine sordu:

- Buluşmanızın

sebebi ne idi?. O zat:

- Hiçbirşey değildi,

diye cevap verdi. Hristiyan emir:

- Buluştuğunuz zat

nereli idi biliyor musun?, dedi. O zat:

- Bilmiyorum, diye

cevap verdi. Hristiyan emir bu sefer o zata:

- Sizin toplanıp

sohbet ettiğiniz, ibadet ettiğiniz bir yeriniz var mı? diye sordu.

O zat, ona da:

«Yoktur!» diye cevap verince hristiyan daha fazla hayret etti. Bunlar

biribirlerini tanımadıkları, daha evvel oturup sohbet etmedikleri

halde, bu kadar kısa bir görüşme ile nasıl samimî oluvermişlerdi.

Kendisi hristiyan olmasına rağmen onların bu hareketinden çok

duygulandı ve müride orada söz verdi:

- Ben sizin toplanıp

zikredeceğiniz bir hangâh (tekke) yaptıracağım, dedi ve kısa zaman

sonra da Şam'ın yakınında Ramle'de bir yer inşa ettirdi.

Hristiyanın bu

samîmi hareketi Cenab-ı Allah'ın hoşuna gitmiş olacak ki, sonunda

hristiyan da o tekkede Ebu Haşim es-Sufî Hazretlerinin müridi olarak

onlara hizmet etti. Her ne kadar insanlar zahiren biribirlerini

tanımasalar da, ruhlar biribirlerini tanımaktadır. Alem-i Ervah'ta

tanışıp görüşmektedirler. Dünyada da her ikisi biribirlerinden memnun

olurlar, yani ikisi de iman etmiş olurlarsa anlaşıp kaynaşmaları çok

kolay olur ve samîmi olmaları için hiçbir maddi menfaat gerektirmez.

Kaynak:

Büyük Dini Hikayeler, Osmanlı Yayınevi  

Devenin Dilinden Dökülen Gerçekler

Vakti zamanında bir yahudinin

devesi kaybolur. Yahudi bir müslümanı göstererek, "Benim devemi bu adam

çaldı, şahitlerim de var" diyerek Hz. Peygamber'e başvurur. Getirdiği

yalancı şahitler de dört koyu münâfıktır.


İşin iç yüzünü tam manasıyla bilmeyen sevgili Peygamberimiz (s.a.v)

görünüşe göre davacı olan yahudi ve dört şahidini dinledikten sonra

müslümanın cezaya çarptırılmasına karar verdi. Karar Müslümanın eli

kesilecek.


Bu karar karşısında hayretten dona kalan müslüman hiç de yapmadığı bir

şey konusunda dayanamayıp başını göğe kaldırdı ve ellerini göğe açarak

Allah'a şöyle yalvardı.


"Ey Allah'ım! Gerçek durumu sen iyi biliyorsun. Bu deveyi ben çalmadım.

Bu, benimdir. Alçakça bir iftiraya kurban gitmek üzereyim."


Ardından Hz. Peygamber'e dönerek "Ey Allah'ın elçisi! Verdiğin karar

görünürde doğrudur. Fakat işin iç yüzü bu değildir. Bu durumu deveden

sorarsanız gerçeği öğreneceğinizden eminim."


Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) deveye dönerek "Ey deve, söyle

bakalım. Senin sahibin kimdir?" diye sorar. Deve dile gelerek gayet

açık bir şekilde, "Ey Allah'ın elçisi! Ben aleyhinde karar verdiğiniz

bu müslümanın malıyım, sahibim odur. Yahudinin getirdiği kimseler de

yalancı şahittirler" diye konuşur.


Bu durum karşısında iyiden iyiye duygulanan Hz. Peygamber (s.a.v.)

müslümana dönerek, "Ey müslüman! Sen hakkında bir devenin konuşmasına

sebeb olabilecek kadar ne gibi iyilik işledin. Söyler misin?" diye

sorunca müslüman şu cevabı verir: "Ey Allah'ın elçisi! Ben ömrüm

boyunca geceleri sana on defa salâvat getirmedikçe yatağa yatmam."


Olayın aydınlığa kavuşması ve yanlış bir karar uygulanmadan geri

dönülmesi karşısında içi ferahlayan sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)

sözlerini şu ibret dolu sözleriyle noktalar:


"Ey müslüman! Şu ilâhî tecelliye bak ki, bana getirdiğin salâtü selâm

sayesinde bu dünyada ellerini kesilmekten kurtardı, öbür dünyada da

Cehennem azabına uğramaktan kurtulmuş oldun."

(Zübdetül Vaizin)


Peygamberimiz (sav) diyor ki:


Sabahları on, akşamları da on defa bana salâvat getiren mümini Allah

kıyamet gününün o büyük korkusundan muhafaza eder. Ayrıca bu kimse

Allah'ın sayısız nimetlere gark ettiği peygamberler ve sıddıklar

gurubuna dahil olur.


Devlet Hazinesi

Hazreti

Ömer

(r.a.). Halife. Bir gece. Makamında. Ashabtan biri ziyaretine

gelir. Selam verir. Selamı alınmamıştır. Oturur. Ömer

işiyle meşgul. Sahabe bekler. Ömer çalışır. Selam alınmamış, yüzüne

bile bakılmamıştır.

İş

biter. Ömer mumu

söndürür. Bir başka mumu yakar. O anda selamını

alır. Konuşmaya başlar.

Sahabe

sorar:

-

Ya Ömer, niçin

hemen selamımı almadın ve niçin bir mumu söndürüp

diğer mumu yaktın ve ondan sonra benle konuşmaya

başladın?

Hazreti

Ömer (r.a.):

-

Evvelki mum

devletin hazinesinden alınmışdı. O yanarken özel işlerimle

meşgul olsaydım Allah indinde mes'ul olurdum. Seninle

devlet işi konuşmayacağımız için kendi cebimden almış olduğum mumu

yaktım, ondan sonra seninle meşgul olmaya başladım.

Sahabenin gözleri yaşarır, ellerini kaldırarak şöyle dua eder:

-Ya Rabbi! Hattab

oğlu Ömer'i bizim başımızdan eksik etme!


Dilenci Kız


Dinine İmanına Bir Güreş Tutalım Var mısın?

Dinine

İmanına Bir Güreş Tutalım Var mısın?


Kanuni devrinde

Avrupa'dan İstanbul'a

yaman bir güreşçi gelmiş. dünyaya

hükmeden bir padişahın şehrinde herkese meydan okuyor.

-Hodri meydan,

çekiyormuş.

Bunu duyan Kanuni,

Çırağan'a dergaha gitmiş. Selam kelâm ve hoş beş faslından

sonra Yahya Efendi'ye:

- Ağabey, demiş,

Avrupa keferesinden bir pehlivan gelmiş, bizimkilere meydanı dar

edermiş. Merak ettim gidip seyredeceğim, uygunsa sizde de gelin.

Yahya Efendi.

-Hay hay, neden

olmasın. Kul Allah'ın, kudret Allah'ın. Gidelim seyredelim, demiş.

Güreş

Yeniköy'deymiş. Avrupadan gelen pehlivan önüne geleni deviriyor,

devirdikçe de pdişaha ve seyircilere bakarak böbürleniyormuş. Bir iki

üç demekle bitmemiş, gelenin sırtı yeri öpmüş.Yahya Efendi sonunda

dayanamayarak Kanuni'ye:

-Gayretim kabardı

kardeşim. bir de ben güreş tutacağım bununla, diyerek ayağa kalkınca,

Kanuni:

-Ağabey, ne

yapıyorsun? Adam insan değil sanki dev... diyene kadar, Yahya Efendi,

sarığını  cübbesini sıyırarak:

-Meydan Hüdanın,

diyerek mindere yürrümüş ve önüne geleni  deviren Avrupalı

Pehlivana:

- Evlat, dinine

imanına bir güreş  tutalım seninle var mısın?

Avrupalı Pehlivan,

tuhaf bir şaşkınlık içinde:

- Bre baba, etme.

Elimi boşlukta savurtma benim. Senin nerenle güreş tutacağım ben? Var

git yerinde otur sen.

Yahya Efendi:

-Evlat, havanı boş

yere harcama, hamleni yap sen. Seninle güreş tutmadan şurdan şuracığa

gitmem ben. Yalnız şartımı söyledim. dinine imanına bir güreş tutacağız

seninle. Yenilirsen, sen benim dinime geleceksin, yenersen, ben senin

dinine varacağım. Var mısın?

O güne kadar sırtı

yere gelmeyen Avrupalı Pehlivan:

-Varım, demesiyle

birlikte kepçeleme bir dalış yapmış.

Niyeti, kendisine

meydan okuyan bu tatlı yaşlıyı tek eliyle havada gezdirip tozdurduktan

sonra sırt üstü mindere uzatıvermemiş ama, Yahya Efendi'yi yerinden

oynatamamış. Bir, beş, on hamle, fakat faydası olmamış. Avrupalı

Pehlivan köpürdükçe köpürerek:

-Baba, pes doğrusu

pes. Senin paçandan tutmaya bile mecalim kalmadı, hamle senin, diye

teslim olunca, Yahya Efendi:

-Ya Hayyyyy!

diyerek öyle bir dalış

yapmışki, daha evel hiç kimsenin deviremediği pehlivanın sırtı anında

yeri bulmuş.

Yahya Efendi, sağ

elin yenik pehlivanın kalbinin üstüne koyarak:

-Sözünü yerine

getirecekmisin evlat? diye sormuş. Kan ter içinde kalan, ne olduğunu

anlamayan Avrupalı Pehlivan:

- Ya ya , ya hay! demiş vee Müslüman olmuş.

Dinini Dünyalığa Alet Edenin sonu

Musa Aleyhisselam zamanında bir adam insanlara; "Benimle

Kelimullah Musa konuşur. Ben, Safiyullah Musa'nın

yakınlarındanım " diyerek böbürlenir, Musa aleyhisselam'ın ismini

alet ederek  kendine menfaat temin ederdi. Bu sözlerin

üzerinden uzun bir zaman geçti. Musa Aleyhisselam'ın yanına, adamın

biri, siyah bir iple yularlanmış bir domuz getirdi ve Musa

Aleyhisselam'a dedi ki:

- "Ey Allah'ın Peygamberi! Filan adamı biliyor

musun?" Musa Aleyhisselam:

- "Onu işitirim" diye cevap verdi. Adam:

- "O adam, işte bu domuzdur" dedi.

Musa Aleyhisselam, adama niçin böyle olduğunu sormak

için, Allahü Teâlâ'dan, onu eski haline döndürmesi için niyaz etti.

Bunun üzerine Allahü Teala Musa Aleyhisselam'a şöyle buyurdu:

- "Ya Musa! Adem Aleyhisselam'ın ve ondan sonra gelen

peygamberlerin dualarıyla dua etsen yine de bu adam hakkındaki duanı

kabul etmem. Fakat ben sana onu niçin o hale soktuğumu bildireyim.

O, senin adını kullanarak, sana olan yakınlığını alet ederek

menfaat elde ettiği için, dinini dünya için satıp, din ile dünyayı

yediği için ben onu o hale soktum".

Doğduğumdan Beri Yolcuyum

Ahmed

bin Ebü'l-Havârî

hazretleri başından geçen ibret verici bir

hâdiseyi şöyle nakletmiştir:


Bir gün çöle gitmiştim. Araplar develerini koşturuyorlardı. Onlar bu

işle meşgûl olurken köylü bir Arap köşeye çekilmiş Allahü teâlâyı

zikrediyor ve kendi hâlinde oturuyordu. Dikkatimi çekti yanına gittim.

Selâm verdim selâmımı aldı. Biraz konuştuktan sonra bana; "Allahü

teâlâyı zikretmek en lezzetli şey ve şifâ verici bir iştir. Şaşıyorum

insanlar nasıl boyun büküp, yalvarmazlar! Halbuki ölüm onların peşinde,

onları tâkib ediyor. İnsanlar ise tehlike ve musîbetler içinde. Buna

rağmen boş şeylerle meşguller." dedi.


"Allah'ın rahmeti üzerinize olsun insanlar hangi musîbetler ve hangi

tehlikeler içinde?" diye sordum:


"Günah musîbeti ve ölüm tehlikesi, ölümden öncesi ve sonrası!" dedi.

Sonra ağlamaya başladı. Ben de onunla birlikte ağladım. sonra tekrar:


"Neden yapayalnız duruyorsun?" diye sordum:


"Ben yalnız değilim, Rabbimle berâberim." dedi. Fakir ve muhtâç

olduğunu zannederek; "Bir şey ister misin?" deyince; "Evet kalbimin

derdini tedavî edecek bir tabib isterim." dedi.


"Tabîbin kimdir?"


"Rabbimdir."


"Kalbinin derdi nedir?"


"Günahlar..."

dedi.


"Peki bunlardan kim kurtuldu?" diye sordum.


"Allahü teâlânın râzı

olduğu kimseler." dedi.


Tekrar sordum:


"Yolculuğun nereye?"


"Kabiredir." dedi.


"Yolcu musun?"


"Annemden doğduğumdan beri yolcuyum.

Âhirete gidiyorum." dedi.


Sonra devâm ettim ve; "Azığın nerede?" dedim.


"Azığım son derece az." cevâbını verdi.


Bu sefer; "Yanında yiyeceğin nedir?"


"Sübhânallah, Rabbimin vereceği

rızık." dedi.


"Peki yalnız hâlinle korkmuyor musunuz?" dedim.


"Nasıl

korkarım. Sâhibimin, Rabbimin mülkündeyim."


"Yol neresidir?" diye

sormaya devâm ettim.


Ellerini açıp; "Yâ Rabbî! İnsanların çoğu seni unutmuş başka şeylerle

meşgul! Sen her işin karşılığını vereceksin... Ey gariblerin

yardımcısı, âcizlerin sığınağı! Ey azı çoğaltan, sapmışları hidâyete

erdiren! Ey kendisine herkesin sığındığı Rabbim! Senin ihsânını ve

rızânı isterim... Senin rızân olmadan dünyâ ve âhiret güzel olmaz."


Hem böyle duâ ediyor, hem de yürüyordu. Ben de onu tâkib ediyordum.

Bana:


"Allah'ın rahmeti üzerine olsun. Senin için benden daha hayırlı olan

bir kimseye git! Beni meşgûl etme..." dedi. Sonra benden uzaklaşıp

gitti. Arkasından gözden kayboluncaya kadar baktım. Sonra ağlayarak

geri döndüm.

Doğruluk

Zalim

bir vali vardı. Bu vali bir gün adamlarını

göndererek Hasan Basri Hazretleri'ni yakalatmak istedi. O da bir vakit

ders

verdiği Habib-i Acemi Hazretleri'nin kulübesine gelip saklandı. Valinin

adamları geldi ve hışımla:

- Hasan

Basri'yi (r.a.) gördün mü? diye sordular.

O gayet

sakin:

- Evet,

dedi.

-

Nerede?

-

İşte şu

kulübemde...

Adamlar

kulübeye daldı, fakat bir türlü Hasan Basri Hazretleri'ni bulamadılar.

Dışarı

çıkınca tehdit edip:

- Ya

şeyh,

niçin yalan söylüyorsun? dediler.

- Ben

yalan

söylemedim, dedi. Siz göremedinizse, benim suçum ne?

Tekrar

girdi,

aradı, fakat bulamadılar. Onlar gidince, Hasan Basri Hazretleri:

- Ey

Habib! Biliyorum

ki Rabb'im senin hürmetine beni onlara göstermedi. Fakat yerimi niçin

söyledin,

hocalık hakkı yok mudur? dedi.

Hazreti

Habib mahcub bir şekilde:

- Ey

Üstadım!

Sizi bulamamaları benim hürmetime değil, doğru söylediğimizdendir.

Çünkü

bilirsiniz ki, Doğruların yardımcısı Allah'tır. Eğer yalan söyleseydim,

sizi de

beni de götürürlerdi, dedi.

Tevil

yapmaya, bir zalimin elinden bir mazlumu

kurtarmak için, yalan söylemeye ruhsatın olduğu yerler olsa bile, efdal

olan,

eğer Habib-i Acemi Hazretleri gibi bir teslimiyetiniz varsa, doğruyu

söylemektir.


Kaynak:

Mehmet Akar, Mesel Denizi, Nil Yayınları, İstanbul 2001, s. 149-150


Doktor

Yataktaki

adam, başucunda

bekleyen genç doktora:

-Allah senden razı olsun

evlâdım, dedi. Benim için yurtdışından zahmet edip buraya kadar

gelmeni,

yaşadığım sürece unutmayacağım.

Ameliyat edilen kişi, büyük bir

hastahanenin başhekimiydi. Tedâvisi ancak yurtdışında mümkün görülen

hastalığı

aniden artınca, doktor arkadaşları onun böyle bir yolculuğa

dayanamayacağını

anlamış ve kurtarma umudunun azlığına rağmen ameliyatı üstlenmeye karar

vermişlerdi. Amaliyatın zor ve yeni bir ihtisas sahası olmasından

dolayı biraz tereddütleri

de var idi.

Fakat o konuda sayılı bir uzman

olan bu genç doktor nereden haber almışsa almış ve hızır gibi yetişip

onu

kurtarmıştı. Yaşlı doktor, kendisine yapılan bu iyiliğe nasıl mukabele

edeceğini bilemiyor ve hemen yanında oturan genç adamın ellerini

sıkarcasına

tutuyordu. Hayata yeniden dönmenin sevinciyle hiç durmadan konuşurken;

-Ameliyat için beni

bayılttığınızda, her nedense gençlik yıllarıma döndüm, diye devam etti.

Henüz

toy bir asistanken, anne karnındaki bir bebeğin sakat olduğunu anlamış

ve onu

bu şekilde yaşatmaktansa öldürmeyi düşünürken, kalb atışlarını duyup

kıyamamıştım.

"Plânlama"

bahanesiyle sapasağlam yavruları bile katleden canavarlara rağmen o

yavrunun

yaşamasını istediğim için, Allah seni imdadıma göndermiş olmalı.

Genç doktor, ancak bir babanın

evlâdına karşı gösterebileceği sıcaklıkla kavranan ellerini kurtarıp

biraz

geriye çekildi ve dizlerinden aşağısı "takma" olan bacaklarını

gösterirken;

-Allah, hiçbir iyiliği unutmaz

efendim, diye gülümsedi.

"Kurtardığınız o çocuk

bendim."


Cüneyt

Suavi

Domuz Çobanı

Kilis

beldesinden bir kadının oğlu

Frenk memleketinde esir düşmüştü. Kadın, Ebû Bekr Efendiye gelip

oğlunun kurtulması için duâ istedi.

Ebû Bekr Efendi;

-Demek ki oğlunun kurtulmasını

istiyorsun? Öyleyse bana pirinç ile bir tavuk pişir getir, dedi.

Kadın, pirinç ile bir tavuğu güzelce

pişirip, getirdi.

Ebû Bekr Efendi; "Kızıl Hamûr!" diye

seslendi. Yanına kızıl bir köpek geldi. Tavuğu onun önüne atıp;

- Ye! dedi.

Köpek tavuğu yedi. Kadın bunu görünce,

özen göstererek hazırladığı yemeğin köpeğe verilmesine üzüldü. Köpek

tavuğu bitirince, Ebû Bekr Efendi, asâsiyle işâret ederek;

- Haydi şimdi git! dedi.

Köpek dağlara doğru hızla gitti.

Aradan bir süre geçince Ebû Bekr Efendi kadına;

- Evine dön! buyurdu.

Kadın evine gidince oğlunun kapı

önünde durduğunu gördü. Nasıl kurtulduğunu sordu. O da:

- Frenk memleketinde esirdim. Onlar

beni domuz çobanı yaptılar. Domuzların başında çobanlık yaparken,

kırmızı bir köpek gelip bana hücûm etti. Korkup kaçmaya başladım. Düşe

kalka kaçıyordum. Nihâyet düşüp bayıldım. Ayıldığımda kendimi Kilis

yakınlarında buldum, dedi.

Akrabâları ve annesi çok sevinçli idi.

Annesi bâzı hediyeler alıp, Şeyhin yanına gelmek için yola çıktı. Yolda

talebeleri onu geri çevirerek, Şeyhin yanına girmesine izin vermediler.

Çünkü Ebû Bekr Efendi bu sırrın yayılmasını istemiyordu.

Dört Dirhemlik Gömlek

Ashab-ı

Kiram'dam Ebu'd-Derda r.a. Hazretleri anlatıyor:

Günün

birinde

bir gömlek almak için çarşıya çıkmıştı. Yolda Ebu Zerr r.a. Hazretleri

onunla

karşılaştı, nereye gittiğini sordu. Ebu'd Derda r.a. dedi ki:

- On

dirheme

bir gömlek satın almak istiyorum. Ebu Zerr r.a. ise:

- Dikkat

edin!

Ebu'd-Derda müsriflerdendir! diye seslenmeye başladı. Ebu'd-Derda r.a.

gizlemek

istediyse de bunu yapamadı ve dedi ki:

- Ebu

Zerr,

böyle yapma! Benimle gel de beni sen giyindir.

Birlikte

çarşıya gittiler. Ebu Zerr, Ebu'd-Derda'ya onun parasından dört dirheme

bir

gömlek alıverdi.

Ebu'd-Derda

r.a. diyor ki:

Dönüp

gelirken,

avret yerlerini bile kapatmaktan uzak, çıplak bir adama rastladım. Onu

örtüsüne

dikkat etmesi için uyardım. O ise örtünecek elbisesi olmadığın söyledi.

Ben de

aldığım giysiyi ona verdim. Çarşıya dönüp dört dirheme bir gömlek daha

aldım.

Evime

dönerken,

bu kez de yolda ağlayan bir hizmetçi kadın gördüm. Ona niçin ağladığını

sordum.

Şunu söyledi:

- Yağ

konan

kabım kırıldı. Aileme dönmek için de geç kaldım.

O

kadınla

birlikte çarşıya gittim. Bir dirheme ona bir kap yağ alıverdim. Bu defa

kadıncağız dedi ki:

- Ey

efendi,

bana yapacağın iyiliği yaptın. Aileme kadar da benimle geliver. Çünkü

ben eve

geç kaldım. Beni dövmelerinden korkuyorum. Benimle gelirsen, belki bana

dokunmazlar.

Onunla

beraber

efendisine gittim ve ona dedim ki:

-

Hizmetçiniz

geç kalmış da onu dövmenizden endişe etmiş. Bunun için benimle birlikte

size

gelmemi istedi, onun için buradayım.

- Madem

seninle

gelmiştir, dedi adam; artık o Allah için hür ve serbesttir!

Bunu

görünce

kendi kendime dedim ki:

- Ebu

Zerr benden

doğrusunu yaptı. Toplam on dirheme bana bir gömlek alıverdi, bir fakire

de bir

gömlek giydirdi, bir köleyi de hürriyetine kavuşturdu.


Duacı ile Meczup

Bir

gün bir alim dua etmekte, dünyalar

dolusu insan da amin demekteydi.

Meczubun

biri:

-

Ben bilmiyorum, bu amin ne demek ki? dedi.

Ona

dediler ki:

-

Hoca, Allah''tan ne diliyorsa" öyle olsun, öyle olsun, öyle olsun"

diyoruz.

Meczup

feryat ederk dedi ki :

-

Hocanın dilediği ne olursa olsun, öyle de olmaz, böyle de olmaz. Onun

dediği

olmayacağına göre ne vakte kadar böyle uğraşıp duracaksınız? Allah ne

isterse

eksiksiz, fazlasız o olur ancak. Öyleyse artık kendiliğinizden ne

istersiniz

ki?

Ey

oğul! Sana bir şey nasip olmayacaksa ne

kadar böyle uğraşıp dursan da gönül yanışından başka bir kismetin

olmaz. Fakat

o  bir şey diledimi olur. Dilemezse gülünde diken biter ancak.



Uyarı!!!

Bir

meczup ne söylerse onu kınama. O, bulunduğu makamda

sarhoştur, aklı

başında değildir. Sana düşen dilini tutman onun gibi söylememen.

Düşünen sahip olduğu nimetin farkına varır

İsa

aleyhisselam bir

ağacın altında dua eden birini gördü. Dikkatlice

baktığında adamın ayakları yürümeyen bir kötürüm olduğunu anladı. İki

gözü de görmüyordu. Vücudunda ise baras hastalığı olduğu anlaşılıyordu.

Ama adam bütün bunlara rağmen ellerini kaldırmış mutluluktan uçacakmış

gibi dua ediyordu:

– Ey nice zenginlere vermediği nimeti bana ikram

eden Rabbim! Sana ağaçların yaprakları sayısınca şükürler olsun!..

Hazret-i İsa kötürüm adama yaklaştı:

– Ayağın yürümüyor, gözün görmüyor. Bedenin de

sıhhatli görünmüyor? Buna rağmen çoğu zenginlere verilmeyen nimetlerin

sana verildiğini düşünmekte, bunun için de büyük bir mutlulukla

şükretmektesin. Hangi nimettir nice zenginlere verilmediği halde sana

verilen?

Kapalı gözleriyle sesin geldiği yana yönelen

kötürüm adam dedi ki:

– Efendi! Allah bana öyle bir kalp vermiş ki, o

kalple Onu tanıyorum. Öyle de bir dil vermiş ki, o dille de ona

şükrediyorum. Halbuki, dünyanın serveti elinde olan nice zenginler var

ki, kalbinde Onu tanıma sevinci, dilinde de Ona şükretme mutluluğu

yoktur. Ama gel gör ki, ayakları topal, gözleri kör, bedeninde

hastalıklar bulunan bu kötürüm adama Rabbim, bu sevgiyi ihsan eylemiş,

bu nimetin farkına varma tefekkürünü nasip eylemiş. İşte bunu düşününce

kendimi tutamıyor da:

– Nice zenginlere vermediği nimeti bana veren

Rabbim! Sana ağaçların yaprakları sayısınca şükürler olsun! Diye

teşekkürden kendimi alamıyorum.

Kafa gözü kapalı da olsa kalp gözü açık olan bu

adama yaklaşan İsa aleyhisselam:

– Ver şu elini öyle ise! diyerek elinden tutar,

eğilerek görmeyen gözlerinden öper.

Peygamberin dudaklarının değdiği gözler anında

açılır. Karşısındakinin İsa aleyhisselam olduğunu görünce heyecanlanan

adam:

– Sen şu ölüleri dirilten, hastalara şifalar

bahşeden mucizelerin sahibi Peygamber değil misin? der.

İsa Peygamber:

– Belli olmuyor mu? deyince:

– Gözlerimden belli oluyor da ayaklarımdan henüz

belli değil, der.

Tebessüm eden Hz. İsa:

– Sen hele bir ayağa kalkmayı dene! Deyince,

silkinen kötürüm adam dimdik ayağa kalkar.

Ayakları üzerine dikilebildiğini anlayınca

söylediği ilk sözü şu olur:

– Ey Allahın Nebisi, sendeki bu mucizeler de

O’ndan değil mi? Öyle ise izin ver de geç kalmayayım, O’na şükredeyim,

diyerek hemen yere iner, başını secdeye koyar ve der ki:

– Rabbim! Seni tanıyan bir kalple, şükreden bir

dil nimetinin şükrünü yapmaktan acizken, şimdi gören bir çift gözle,

yürüyen iki de ayak da lütfettin. Artık bilemiyorum nasıl şükretmem

gerekiyor bu eşsiz nimetler karşısında?

Bu sırada çevreden toplanan halk, gösterdiği bu

mucizelerden dolayı İsa aleyhisselamın elini öpmek isterler. Ama

Allahın Nebisi işaret eder:

– Benim değil secdedeki şu kötürüm adamın elini

öpün!..

Derler ki:

– Onu secdeye indiren nimetlere biz baştan beri

sahibiz. Ama hiç birimiz onun duyduğu gibi bir mutluluk duymadık.

– Öyle ise, der, tefekkür edin, siz de düşünün.

Sözünü şöyle bağlar Allahın Nebi’si:

– Düşünen sahip olduğu nimetin farkına varır.

Düşünmeyen ise kendisini mahrumiyette sanır!

Kaynak: Yeni Aile

İlmihali, Ahmed Şahin,

Cihan Yayınlar

Ebabil Kuşları

Habeşistan

Krallığı'nın Yemen valisi olan Ebrehe, milâdî 570 yıllarında San'a

şehrinde,

'Kulleys' adı verilen muhteşem bir kilise yaptırmıştı. Maksadı, Kâbe

ziyaretine

rağbet gösteren Arapların ziyaretlerini oraya çevirmekti. Bu duruma

tepki

gösteren bir adam da, gecenin birinde Kulleys'e girip içine pislemişti.

Bu

hakarete çok öfkelenen ve koyu bir hıristiyan olan Ebrehe, gidip

Kâbe'yi

yıkmaya karar verdi. Topladığı onbinlerce asker (altmış bin olduğu

söylenir),

Mahmud adlı büyük bir fil ve daha başka fillerle Mekke'ye doğru yola

çıktı.

Önüne çıkan bazı kuvvetleri de mağlup ederek ilerledi. Taif şehrine

gelince

askerlerin bir kısmını Mekke'ye gönderdi. Onlar da Peygamber s.a.v.'in

dedesi

ve Kureyş'in reisi Abdülmuttalib'in ikiyüzü aşkın devesiyle ahalinin

hayvanlarını sürüp götürdüler.

Bu

olayın peşinden Abdülmuttalib, gidip Ebrehe'yle görüştü, develerinin

geri

verilmesini istedi. Ebrehe dedi ki:

-

Benden develerin istiyorsun da, Kâbe'den hiç söz etmiyorsun. Halbuki

ben onu

yıkmaya geldim.

-

Ben develerin sahibiyim. Kâbenin de onu koruyacak sahibi vardır!

Bu

görüşme sonunda develer geri verildi. Mekke halkı bu güçlü orduyla

savaşamayacağı için, anlaşma gereği dağlara çekilip neticeyi beklemeye

başladı.

Ebrehe

ordusu büyük fili önden sürerek Mekke sınırına dayandı. Kâbe'yi halatla

bağlayıp fillerle çekerek yıkmak istiyorlardı. Bu sırada Ebrehe'nin yol

kılavuzlarından Nüfeyl b. Habib, koca filin kulağından tutarak şöyle

bir şey

söyledi, sonra da koşarak dağa çıktı:

-

Ey Mahmud çök! Sakın ileri gitme, sağ salim geriye dön!

Mekke'ye

girişte büyük fil direndi, zorlanınca yere yattı. Onu bir türlü Kâbe

cihetine

yürütemediler. O anda sürü halinde ebabil kuşları ortaya çıktı. Her

birinin

ağzında ve ayaklarında nohut gibi birer taş vardı. Bu taşları ordu

üzerine

mermi gibi boşalttılar. Kime rastlarsa delip geçiyordu. Askerlerin çoğu

öldü;

'Fil Ordusu' dağılarak Yemen'e döndü. Ebrehe de dönüşte öldü. Kâbe ise

olduğu

gibi kaldı. Kur'an'da Fil Suresi bu olayı anlatır.


Eden Bulur

Eden Bulur


Eski zamanlarda, astığı astık kestiği

kestik, karşı tarafın sözünü dinlemeden, araştırmadan karar veren bir

hükümdar vardı. Bu hükümdar, bir gün hanımı ile sarayının geniş

bahçesinde dolaşıyordu. Sarayın bahçıvanı da, bahçenin bakımını

yapıyordu. Bahçıvan, hükümdarın hanımı ile beraber kendi tarafına doğru

geldiğini uzaktan görünce, onu hanımının yanında rahatsız etmemek için

ortadan kaybolmak, görünmemek istedi. Fakat nereye giderse gitsin,

hükümdar kendisini görecekti.


Nasıl ortadan kaybolayım diye düşünürken, altında bulunan ağacın üstüne

çıkmak aklına geldi. Hemen bir hamlede ağaca tırmandı. Yapraklarının

arasına saklandı. Olacak ya hükümdar da hanımıyla beraber o ağacın

altına oturmaz mı? Hükümdarın hanımı ortalıkta kimse olmadığı için

kocasıyla rahat konuşuyordu.


Bir ara hanımı istirahat için sırt üstü yere uzandı. Bu esnada, yukarı

doğru bakınca yaprakların arasındaki bahçıvanı fark etti. Derhal

toparlanıp hiddetle bağırdı: “Seninle baş başa hiç konuşamıyacak mıyım?

Adamların hep bizi mi takip edecek? Bu ne haddini bilmezliktir?”


Hükümdar şaşırdı, ne olduğunu anlayamadı: “Sultanım ne oldu? Ne

istediğini anlayamadım. Birileri seni rahatsız mı etti?” Eliyle ağacın

üstünü gösterip: “Görmüyor musun, adam tepemize çıkmış bizi dinliyor?”


Hükümdar, kafasını kaldırınca bahçıvanı gördü. Sesi çıkabildiği kadar

bağırdı: “Bre densiz bu ne cüret, çabuk in aşağı!” Adamın dizlerinin

bağı çözüldü. Eli ayağı tutmuyordu korkudan. Dallara tutunarak inecek

hâli kalmamıştı. Pat diye aşağıya düştü.


Bu arada hükümdarın sesini işiten adamları da yanına gelmişti.

Hükümdar: “Derhal bana celladı çağırın, gelsin!” emrini verdi. Bu arada

biraz kendine gelen bahçıvan doğrulup ayağa kalktı. Eteklerine sarılıp

özrünü beyan ederek hükümdardan affedilmesini talep etti. Fakat nafile.

Hükümdar adamlarına tekrar bağırdı:


- Nerede kaldı cellat, gelmedi mi daha, şu adam hâlâ konuşuyor?


Bahçıvan dedi ki:


- Hükümdarım, biliyorum ömrümün sonu geldi. Nasıl olsa beni

öldürteceksiniz. Ölmeden önce size önemli bir hadiseyi anlatmak

istiyorum. Ne olur beni dinleyin. Beni yine öldürtün, fakat dinledikten

sonra öldürtün. Nasıl olsa beni dinlemekle bir zararınız olmayacak. Bu

hadise benim için önemli olduğu kadar sizin için de önemlidir!..

Hayatınız ile ilgili.


Hükümdar, biraz yumuşamıştı. Bu önemli hadiseyi merak etti. Kendisinin

hayatı ile nasıl ilgili olabilirdi. Adamın kaçacak hâli yoktu nasıl

olsa. “Anlattıklarını dinleyeyim ondan sonra öldürtürüm, gerçekten de

belki benimle ilgisi vardır” diye düşündü. Adama dönüp:


- Anlat öyleyse. Fakat beni oyalayıp ölümden kurtulmak istiyorsan

yanılıyorsun, boşuna uğraşma! ikazını da yaptı.


Bahçıvan anlatmaya başladı: “Sultanım, benim babam da bir hükümdarın

bahçesinde benim gibi bahçıvandı. Çiçeklerin, ağaçların bakımı ile

ilgilenirdi. Sarayın bahçesinde değişik türden bir ceviz ağacı vardı.

Her nedense bu ağaçta her sene bir tane ceviz yetişirdi. Fakat tam

olgunlaşıp koparılacak duruma gelince ceviz kayboluyordu. Hükümdara bu

cevizden yemek nasip olmamıştı. Üç sene üst üste böyle devam edince,

hükümdarın artık sabrı kalmamış, babamı yanına çağırıp emrini bildirmiş:


- Eğer bu sene de cevize sahip olup, olgunlaşınca bana getiremezsen,

bilmiş ol ki kellen gidecek. Bunu kesin olarak böyle bil!


Zavallı babam, artık gece gündüz cevizin başında nöbet tutuyor. Ceviz

ağacının altında yatıp kalkıyor. Devamlı gözü tek cevizde. Olgunlaşsa

da kopararak hükümdara götürsem ve ölüm kalım sıkıntısından kurtulsam

diye bekliyor.


Nihayet cevizin toplama zamanı gelir. Babamın artık gözüne uyku

girmiyor. Çünkü kafasının gitme tehlikesi var. Bir gün bakıyor ki,

artık cevizin tam koparma zamanı gelmiş. Sevinç içinde, tam koparacağı

zaman, bir karga gelip cevizi dalından kopardığı gibi uzaklaşır.


Babam arkasından koşar, bağırır çağırır, fakat nafile. Gözü gibi

baktığı ceviz gitti. Artık yapabileceği bir şey kalmaz. Arkasından,

“Benim sonumun gelmesine sebep oldun. Senin de sonun gelsin. Bu

yaptığın yanında kalmasın” diyerek beddua eder.


Bu sıra bir de bakar ki, büyük bir kartal karganın peşine takılmış,

pençesini attığı gibi karganın işini bitirir. Babam aşağıdan kartala

seslenir:


- Ey kartal, kimsenin yaptığı yanına kalmaz. Senin de sonun yakındır.

Sen de girdin sıraya!


Derken bir de bakar ki, havada süzülerek uçmakta olan kartala bir avcı

nişan almakta. Ve avcı okunu kartala gönderir. Anında ok hedefine varıp

kocaman kartalı pat diye yere düşürür. Babam avcıya bağırır:


- Sen ne yaptın? Şimdi sen de girdin sıraya!


Avcı, babamın sözünden pek bir şey anlamaz. Babam avcının yanına

yaklaşırken ben arkasından ilerliyordum. Babam birden avcıya bağırmaya

başladı:


- Aman kendine dikkat et! Yılan!..


Fakat daha avcı ne olduğunu anlamaya fırsat kalmadan, büyük bir yılan

avcının bacağına dolanıp zehirini avcının bacağına boşalttı. Sonra da

kıvrıla kıvrıla uzaklaşmaya başladı. Babam yılanın arkasından

bağırıyordu.


- Ey yılan sen de girdin sıraya! Senin de sonun yakındır!


Ben olanların pek farkında değildim. Benim yanımdan geçerek

uzaklaşmakta olan yılanı görünce, elime geçirdiğim büyük bir sopayı

kaptığım gibi yılanın peşine takıldım. Babamın:


- Aman oğlum, yapma evladım! demesine aldırmadan, yılanın başına

elimdeki sopayı var gücümle vurduğum gibi, yılanı oracıkta öldürdüm.


Bu hali gören babam perişan olmuştu. Üzüntülü bir şekilde yanıma

yaklaştı.


- Evladım, şimdi sen de sıraya girdin. Niçin beni dinlemedin? diye

üzüntüsünü bildirdi. Ama olan olmuştu. Artık yapacak bir şey yoktu! “


Neticenin nereye varacağını merakla, heyecanla bekleyen hükümdar,

bahçıvanı öldürttüğü takdirde sıranın kendisine geldiğini anlamıştı.

Korkudan:


- Gözüme gözükme defol burdan! diye bahçıvana bağırdı.


Böylece canını kurtarabilmişti bahçıvan. Tabii ki aynı zamanda hükümdar

da...


Efendisinin Kulağını Çeken Köle

Hazret-i

Ömer (r.a) hilâfeti zemânında, Şâm şehrine gitmek îcâb etmişdi.

Se'âdet ve izzetle, Eshâb-ı güzînden  bir cemâ'ati de yanlarına

alıp,

Medîne-i Münevvereden çıkıp, yola revân oldular. Hazret-i Ömerin bir

deveden

başka bineceği yokdu. Mugîre adlı bir köle var idi. Bir sâat hazret-i

Ömer

(r.a)  o deveye binerdi. Mugîre yaya kalınca, deveyi yederdi. Bir

sâat

Mugîre binerdi. Hazret-i Ömer önünde piyâde olurdu. Allahü teâlânın

hikmeti,

Şâm şehrine girecekleri vakt, deveye binmek nöbeti Mugîreye gelmişdi.

Eshâb-ı

güzîn, hazret-i Ömere geldiler, dediler ki,

-Efendim,

ihsân eyleyin. Bu sâatde deveye se'âdetle sizin binmenizi ricâ

ederiz.

Hazret-i

Ömer buyurdu ki,

-Önce

nöbet benim idi, bu sâat nöbet Mugîrenindir. Deveye niçin ben bineyim.

Eshâb-ı

güzîn dediler ki,

-Bugün

Şâm şehrine girilecekdir. Şâm şehrinin bütün ileri gelenleri, sizi

karşılamağa gelirler. Onlar atlı, siz halîfe iken yaya yürümek münâsib

değildir. Lutfunuzdan ümmîd ederiz ki, ricâmızı makbûl tutup, red

etmeyiniz.


Hazret-i Ömer (r.a) huzûrsuz olup, dedi ki,

-Siz

bu evhâmdan kurtulmadınız mı? İslâm dîninin kadrini böyle mi anladınız.

Bize islâm şerefi yetmez mi. İslâm dîninden ekrem ve eşref bir nesne

var mıdır.

Bu se'âdet ve bu devlet ve bu izzeti Allahü teâlâ hazretleri bize ihsân

eylemişdir.

Dîn-i islâm tâcını başına koymak, kime müyesser olmuşdur.

Resûlullahın

(sav) getirdiği islâm elbisesini arkamıza giydirdi. Kelime-i şehâdeti

dilimize

çırağ eyledi. Kur'ân-ı azîm ile kalbimizi münevver eyledi. İslâmiyyetin

kadrini

acaba niçin anlamamışsınız ki, kendinizi halka, at ile, don ile

göstermek

istersiniz. Yalnız Habîb-i ekremin  (sav)ümmeti olmak şerefi size

yetmez

mi, diye cevâb verince, kimse söze kâdir olamayıp, bir şey diyemediler.

Mugîre,

bu güç zemânda deve hâzırlayıp, hazret-i Ömerin (r.a)

huzûr-ı şerîflerine getirip, çökdürdü ve dedi ki,

-Yâ

halîfe! O Allahü teâlâ hakkı için ki, ondan gayri Allah yokdur. Bu

ahvâl

gönlümden geçmişdir. Eshâbın rey'i ile değildir  ben düşündüm.

Kalbimden

halâl eyledim. İhsân eyle ve benim isteğimi kabûl eyle. Bugün deveye

se'âdetle

sizin binmenizi ricâ ederim, dedi.

Emîr-ül

mü'minîn önünde eğilip,

-Yâ

halîfe arkama basıp, devenin üzerine devletle bin diye iltimâs eyledi.

Hazret-i

Ömer (r.a) Mugîrenin cân-ı gönülden ricâsını görünce, hâtırı için o

gün se'âdetle deveye bindiler.


Ondan sonra, bütün islâm askeri içinde nidâ etdirdi ki,

-İşte

bugün Şâm şehrine girmek müyesser oldu. Buradan sağ ve selâmetle

çıkacağımızı Allahü teâlâ bilir. Her kimin bizde hakkı var ise, gelip

bizden

taleb eylesin.

Bütün

islâm askeri hazret-i Ömere hayr düâ eylediler.

Dediler

ki,

-Yâ

Allahü teâlânın halîfesi. Senden herkes râzıdır. Senden kimse huzûrsuz

değildir. Bir ferdin sizde hakkı yokdur. Münâdîler yüksek sesle

çağırdılar.

Hiçbir kimse gelip, bir hak taleb etmedi. Hepsi şükrân üzere

olduklarını

hazret-i Ömere haber verdiler. Halk arasından kimse gelmeyince,

hazret-i Ömerin

Mugîre adlı kölesi ileri gelip, dedi ki,

-Yâ

Emîr-el mü'minîn! Birgün, hiç suçum yok iken, kulağımı çekip, ağrıtdın.

Diyorsunuz ki, kimin hakkı var ise dünyâda iken taleb etsin. Hâlâ bu

hakkım

sizin üzerinizdedir, bilmiş olunuz.

Hazret-i

Ömer (r.a) buyurdu ki,

-Yâ

Mugîre gel, sen de benim kulağımı çek, berâber olalım.

Eshâb-ı

güzîn  hep birden tekbîr getirdiler.

Arablarda

âdetdir ki, bunun gibi bir acâib ahvâl zuhûr etdikde, tekbîr

getirirler.

Dediler

ki,

-Yâ

halîfe, senin gibi âdil pâdişâh gelmemişdir. İ'tikâdımız budur ki,

şimdiden

sonra da gelmiyecekdir. Kölenin, bu şeklde küstâhlığa cür'et etmesi

uygun

mudur. Husûsen kişi, kendi kölesini azârlamasına bir şey lâzım gelmez.

Nerede

kaldı ki, bir mikdâr kulağını çekmiş olsun. Kölenin üzerine gidip,

-Niçin

edebsizlik eyledin diye azarladılar.

Hazret-i

Ömer (r.a) buyurdular ki, ey Eshâb-ı güzîn! Lutf edip, incitmeyin ki,

âhıretde cezâsını çekmekden ise, dünyâda çekip, kurtulmak evlâdır.

Sonra, yâ

Mugîre, gel sen de benim kulağımı çek. Dünyâda senin ile halâllaşalım,

âhırete

kalmasın, dedi. Mugîre de hazret-i Ömerin kulağına yapışıp, bir mikdâr

çekdi.

Hazret-i Ömer, buyurdu,

-Yâ

Mugîre, niçin ziyâde çekmedin.

Mugîre

dedi ki,

-Ahıretde

kısâsdan korkarım. Çok çekersem, senin hakkın benim üzerimde kalır.

Hazret-i

Ömer (r.a) böyle sultân idi ki, kölesi hakkında bunun gibi durumu

kabûlden çekinmeyip, dünyâda cezâsını çekdi. Kölesi de, acâib

değilmidir ki,

efendisi hakkında bu şekilde cezâ verdi. Efendisi Hak ehli olduğunu

muhakkak

bilip, değil huzûrsuz olmak, kalb-i şerîflerine zerre kadar bir şübhe

gelmediğine iitikâdı temâm olduğundan, bu fi'ile cesâret etmişdir.

Belki

hazret-i Ömerin (r.a) Mugîrenin böyle yapması ile muhabbeti şerîfleri

ona,

evvelki durumundan dahâ çok artmışdır.

Hazret-i

Ömerin (r.a) menâkıb-ı şerîflerine nihâyet yokdur. Yalnız bu yetmez mi

ki, rey'lerine uygun olarak onyedi yerde, Cebrâîl aleyhissalâm

Resûlullah (sav)

hazretlerine âyet-i kerîme getirmişdir. Tefsîr ve târîh kitâblarında da

vardır.

Kaynak:

Menakıb-i Çihar Yar-i Güzin

Eğer Göndermeseydi

Eğer

Göndermeseydi

Hazret-i

Ömer (r.a), hilâfeti zemânında, rûm pâdişâhına adam gönderip, dîne

da'vet eyledi. Rûm pâdişâhı da kıymetli hediyyeler ile elçi gönderdi.

Elçi

Medîne-i münevvereye geldi. Hediyyesini alıp, hazret-i Ömer (r.a) ile

buluşulduğu mahalde, hazret-i Ömer, bir kadıncağızın dıvârını yapıyor

idi. O

hâlde iken, haber verdiler ki,

-Rûm

pâdişâhının elçisi geldi. Emriniz nedir.

Buyurdular

ki,

-Ssöyleyin,

gelsin. Ellerinizi yıkayıp, bir yerde otursanız, olmaz mı, dediler.

Râzı olmadı. Ne yapsınlar. Elçiyi çağırıp, hazret-i Ömer ile

buluşdurdular.

Elçi,

hazret-i Ömeri bu hâlde görüp, dedi ki,

-Arab

pâdişâhı bu mudur. Eğer böyle olduğunu bilseydim, gelmezdim. Rûm

pâdişâhı

da beni buraya göndermezdi.

Hazret-i

Ömer iki mubârek parmaklarıyla işâret edip, buyurdular ki,

-Eğer

göndermeseydi, onun iki gözünü çıkarırdım.

Târîh yazdılar ki,

meğer

hazret-i Ömer böyle işâret etdiği

gibi, rûm pâdişâhı oturduğu yerde iki balçıklı parmak gelip, iki gözünü

çıkardı. Hattâ parmaklarının balçığı iki gözünün üzerinde yapışıp

kaldı. Her ne

kadar uğraşdılar ise de, gidermek mümkin olmadı. Bir zemândan sonra

elçi, izin

alıp, rûm pâdişâhına geldiğinde, gördü ki, iki gözü de amâ olmuş.

Sebebini süâl

eyledi. Ahvâli anlatdılar. Ta'accüb edip, o da hazret-i Ömer ile geçen

ahvâli

bunlara bildirdi.

Ba'zı rivâyetlerde,

rûm

pâdişâhının elçisi geldiği vakt,

Eshâb-ı güzîn  hazret-i Ömerin (ra)  yanında otururlar idi.

Hazret-i

Ömer, hurma lifinden bir gömlek giymiş, dokuz yerinden yamanmış idi.

Acabâ,

sultânım, mubârek arkanıza bir kaftan alsanız câiz olmaz mı,

dediklerinde,

hemen hazret-i Ömer (ra)  gadaba gelip, dedi ki:

-Dahâ bu iitibâr

görmek

arzûsundan kurtulmadınız mı. Dîn-i islâmda kudreti

böyle mi fehm etdiniz. Bize dîn-i islâmın şerefi yetmez mi. Dîn-i

islâmdan

efdal ve eşref bir nesne varmıdır ki, ona i'tibâr edersiniz. Bu se'âdet

ve bu

devlet ki, Hak sübhânehü ve teâlâ hazretleri bize ihsân eylemişdir.

Kime

müyesser olmuşdur ki, dîn-i islâm tâcını başımıza koydu. Şer'ı şerîfi

Muhammedî

elbisesini arkamıza giydirdi. Kalbimizi kelime-i şehâdet ile münevver

eyledi.

Allah, Allah! Dîn-i islâm kadrini bilmemişsiniz. Ancak kendinizi halka

libâs

ile mi göstermek istersiniz.

O

şeklde gadaba geldi ki, belki kimse öyle gadaba gelmemişdir.

Söyliyenler pişmân

olup, artık, cevâba kâdir olmayıp, başlarını aşağıya eğip, sükût

eylediler.

Şimdi, bizim sultânlarımız bu hâl ile dünyâda geçinip, asla i'tibâr

etmeyince,

bize de lâyık olan budur ki, onların yolunu gözetip, kıyâmet gününde,

Allahü

teâlânın huzûruna ve Habîbullahın  (sav) huzûruna vardıkda mahcûb

olmayalım.

Kaynak: Menakıb-i

Çihar Yar-i

Güzin

Ana Sayfa

Eğer

yalancı isen


İsrâiloğulları'ndan

abraş (cilt hastası), kel ve

kör üç kişi vardı. Hz. Allah bu üç kişiyi imtihan etmek istedi de

kendilerine bir melek gönderdi. Melek abraşa geldi ve:

-Hangi şey sana daha

sevimlidir? diye sordu.

Abraş:

- Güzel vücut, güzel

ten ve halkın iğrendiği abraşlığın benden giderilmesidir, dedi. Melek

onun vücudunu sıvazladı, hemen çirkin manzarası gitti; kendisine güzel

bir renk, güzel bir ten verildi.

Melek yine sordu:

- En çok hangi

maldan hoşlanırsın?

Abraş:

-Deve'den, dedi.

Ona, on aylık bir dişi deve verildi.

Melek:

- Allah bu deveye

senin için bereket kılsın, diye duâ etti.

Sonra melek kel'in

yanına geldi ve ona:

- En çok hangi şeyi

istersin? diye sordu.

Kel:

-Güzel saç ve halkın

tiksindiği şu kelliğin benden gitmesini, dedi.

Melek onu da

sıvazladı, kelliği gitti; kendisine güzel bir saç verildi.

Melek tekrar sordu:

- Hangi mal daha çok

hoşuna gider?

Kel:

- Sığır, dedi. Ona

da yüklü bir inek verildi.

Melek:

- Allah bu inekte

senin için bereket kılsın, diye duâ etti.

Daha sonra melek,

kör'ün yanına geldi ve ona da sordu:

- Hangi şey daha çok

hoşuna gider?

- Allâh'ın, gözümü

bana iâde buyurup insanları görmem, dedi. Melek onu da sıvazladı. Allah

Teâlâ da ona gözünü iâde buyurdu.

Melek:

- Hangi mal daha çok

hoşuna gider? dedi. Kör:

- Koyun, diye cevap

verdi. Ona da kuzulu bir koyun verildi.

Bir müddet sonra

deve ve sığır sahiplerinin bu hayvanları yavruladı, koyun sahibinin

koyunu da kuzuladı. Öyle ki; deve sahibinin bir vâdi dolusu devesi,

sığır sahibinin bir vâdi dolusu sığırı, koyun sahibinin de bir dere

dolusu koyunu oldu...

Derken bir zaman

sonra o melek, ilk görüştüğü andaki sûret ve hey'etinde Abraş'a geldi:

- Ben yoksul bir

adamım, dedi, yolculuğum esnasında maişet imkânlarım kesildi. Bugün

gitmek istediğim yere varmam, ancak evvelâ Allâh'ın, sonra da senin

sâyende olacak. Sana güzel renk, güzel ten ve bolca mal veren Allah

hakkı için, ben senden bir deve istiyorum ki, yolculuğumda (gitmek

istediğim yere) onun sırtında varayım.

Abraş:

- Hak sahipleri

çoktur yardım edilecek pek çok yer var, sana verecek malım yoktur,

dedi.

Melek:

- Ben seni tanıyor

gibiyim. Sen halkın tiksindiği Abraş değil misin? Sen Allâh'ın

(sonradan) servet verdiği fakir değil misin? dedi.

Abraş:

- Ben bu mala ancak

ata'dan ata'ya intikâl ile vâris oldum, dedi.

Melek:

- Eğer iddiânda

yalancı isen, Allah seni eski vaziyetine çevirsin, dedi.

Sonra melek ilk

görüşmelerindeki sûret ve hey'etinde kel adama geldi. Ona da Abraş'a

dediği gibi dedi. Kel de Abraş gibi reddetti.

Melek:

- Eğer yalancı isen,

Allah seni önceki hâline soksun, dedi.

Daha sonra melek

yine ilk görüşmelerindeki sûret ve şekliyle kör'e geldi ve dedi ki:

- Ben yoksul

biriyim; yolda kaldım, yolculuğum esnasında maîşet sebeplerim kesildi.

Bugün gitmek istediğim yere varmam, önce Allah, sonra da senin sâyende

olacak. Sana gözünü iâde eden Zât hakkı için, senden bir koyun

istiyorum ki; yolculuğumda onun sütünden gıdâlanarak memleketime

varayım.

Bunun üzerine o

adam:

- Dilediğin kadar

al, dilediğin kadarını da bırak. Vallâhi bugün, Allah için alacağın

hiçbir şeyde sana güçlük çıkarmayacağım, dedi.

Melek de:

- Malın sana kalsın.

Siz imtihan olundunuz. Senden râzı olundu, diğer iki arkadaşına da

gadap olundu, dedi.

Mevlâmız, cümlemizi

cimrilik ve nankörlük illetlerinden uzak eyleyip, hayır ve hasenatta

yarışan ve zâtına dâima şükreden kullarından eylesin.

Âmîn...

Hz.Ömer (r.a.)

tayin ettiği valilerden biri, Cuma hutbesi esnasında

Hz.Ömer'i  öyle överki, bir Sahabi dayanamaz, kalkar, valiye

müdahale

edip, onu susturmaya çalışır.

Namazdan sonra durum Hz.Ömer'e iletilir. Halifenin

emriyle valiye karşı

gelen adam yakalanıp bir suçlu gibi götürülür.


Suçlu kabul edilen Sahabi, Hz.Ömer'in huzuruna

girince selam verir.

Hz.Ömer (r.a.), hiddetinden selama mukabelede bulunmaz. Onu azarlar.


Bunun

üzerine sahabi:

- Ya Ömer! Ben bir suç işlediysem, sen iki suç

işledin, diyince


Hiddeti

birden kaybolan Hz.Ömer (r.a.):

- Nedir benim o iki suçum?


- Allah'ın selamını verdim de çok hiddetlendiğin

için mukabelede

bulunmadın.

Vacibi terkettin. Bu bir. Suçluyu dinlemeden tek taraflı hüküm verdin.

Bu da iki.


Hatasını anlayan Hz.Ömer (r.a.) olayı anlatmasını

isteyince,


Sahabi:

- Tayin ettiğin vali, hutbede seni öyle övdü, öyle

övdü ki bu söz,

cemaatin üzerinde sanki fazilet yönünden senin Hz. Ebubekir'den daha

üstün

olduğun izlenimini bıraktı. İşte bu yanlış düşünceyi zihinlerden silmek

için müdahale ettim. Halbuki sen fazilet yönünden Hz.Ebubekir'in yarısı

kadarsın.


Hz.Ömer (r.a.)

- Neden?


Sahabi:

- Orduya yardım ediniz ! emri-i peygamberi

karşısında sen servetinin

yarısını getirmiştin. Hz.Ebubekir ise servetinin tamamını getirmiş ve

Ashabın

gözlerini yaşartmıştı.

Bunun üzerine Hz.Ömer (r.a.), o zattan özür dileyip dua istedi ve onu

serbest bıraktı. Böyle konuşan valiyi ise hemen görevden azletti.


Ekmek İstedin Afiyet İstemedin

İmam Kuşeyri (k.s.) naklediyor:


Sufinin birisi sürekli,

''Allah'ım, senden afiyet istiyorum,

Allah'ım senden afiyet

istiyorum...!'' diye dua ediyordu. Kendisine niçin  sürekli böyle

dua ettiğini sorulunca, şöyle anlattı:

''Ben, manevi terbiyeye ilk girdiğim

günlerde hamallık

yapıyordum. Birgün ağırca bir un yükü taşıyordum,

dinlenmek için yükü bir yere koydum. Orada,

''Ya Rabbi, eğer her gün bana

yorulmadan

iki ekmek versen,

onlarla yetinirdim!''  diye dua ettim. O sırada önümde iki kişi

döğüşmeye başladılar; ben de aralarını bulayım diye yanlarına

vardım. Birisi, elindeki şeyi hasmına vurmak isterken başıma vurdu,

yüzüm kana bulandı. O sırada mahallenin asayişinden sorumlu

kimse gelip ikisini yakaladı, beni de kana bulanmış görünce, kavgacı

zannedip onlarla birlikte hapse attı. Bir müddet

hapiste kaldım, her gün  iki ekmek veriyorlardı.


Bir gece rüya gördüm, birisi bana,


''Sen her gün yorulmadan iki ekmek istedin fakat Allah'tan

afiyet (beden,din ve dünya selameti) istemedin, işte istediğin sana

verildi!.

dedi.

Rüyadan uyandım, ondan sonra hep,

''Ya Rabbi, afiyet ver, Ya Rabbi

afiyet

ver..!'' diye dua

etmeye başladım. Bir ara hücrenin kapısı çalındı,

birisi,   

''Hamal ömer nerede ?'' diye beni

sordu.

Beni götürdü, ellerimi

çözüp serbest bıraktılar.''

Resûlullah

(s.a.v.) buyurur ki:


"Allah'tan afiyet isteyin.

Kula

kamil imandan sonra afiyetten daha büyük bir nimet verilmemiştir.''


Ateşin

Yakmadığı aşık, Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları

Ekmek Veren Eli Kıran Baba

Ekmek

Veren Eli Kıran Baba


Bağdat'ı

kıtlık kırıp geçiriyordu. Herkesten önce de hamallar açlık

çekiyordu.

İçinde ekmek piştiği, sokağa kadar yayılan kokudan belli olan bir evin

kapısından seslendi hamalın biri:


- Allah rızası için birazcık ekmek. Günlerdir lokma girmedi ağzımdan.


Tandırın başındaki kadın taze ekmekleri kızına uzattı. "Ver şu adama"

dedi. Kızcağız ekmekleri güzelce katlayıp verdi aç hamala.


Hamalın sevincine sınır yoktu. Evine doğru hızlandı. Kim bilir kaç

günlük

açlığını giderecekti? Tam bu sırada karşıdan gelen birinin sert ikazı

durdurdu

onu:


- Çabuk söyle, bu ekmeği hangi evden aldın?


Geriye bakıp eliyle işaret etti:


- İşte şu evden.


Adam kızgın şekilde salladı başını:


- Yanılmamışım, böyle zamanda başka kimin evinden alınabilir

ekmek?

diyerek eve doğru ilerledi.


Kapıyı açar açmaz da sordu:


- Kim verdi ekmeği hamala?


Hanım korkudan kızını gösterdi. Güya kızına acır, bir şey yapmaz

diye

düşünmüştü. Halbuki adamın şükürsüzlük ve cimrilik içine işlemişti.

Elindeki

sopayı hızla havaya kaldırdı, kızının ekmek veren eline öyle bir

indirdi ki

bilek zedelenip burkuldu, el çarpık kaldı. Söyleniyordu kendi kendine:


- Ben herkese ekmek versem bu evde ekmek kalır mı? diye.


Halbuki nimet şükür isterdi. Şükürsüzlük nimetin gitmesine sebepti.

Nitekim bu

şükürsüzlüğün akibeti de öyle olacaktı. Olmaya başladı bile. Kısa

zamanda

işleri bozuldu, çarşının en işlek yerindeki dükkanını satması da onun

bozulan

işlerini. Bir ara o hale geldi ki, evine ekmek alamaz duruma bile

düştü.

Nitekim bir akşam eve gelmiş, kızcağızına da acı sözü söylemişti;


- Artık benden ümidinizi kesin. Çünkü bu akşam ekmek alacak kadar

da olsa

elime para geçmedi. Çarşıya in, ekmek parası iste.


Kızcağız çarşıya inmiş, utana sıkıla sattıkları dükkanın karşısına

geçerek bir

tanıdık görürüm diye beklemeye başlamıştı. Kendisini gören dükkandaki

adam

hemen yanına gelerek:


- Sen masum birine benziyorsun, ne bekliyorsun burada? diye sormuştu. O

da

anlatmıştı gerçek durumu:


- Ekmek alacak paramız kalmadı, bir tanıdıktan ekmek parası

istemek

üzere bekliyorum burada.


Hemen elini cebine attı adam. Hatırı sayılır bir miktar parayı

uzatarak

"Al" dedi. "Bununla istediğin kadar ekmek alabilirsin. Ben de

nimetin şükrünü eda etmiş olurum böylece."


Kızcağız elinin birini arkasına saklamış, ötekiyle parayı alırken

adamın

dikkatin çekti bu saklayış;


- Elinde bir yara bere varsa tedavi ettireyim, niçin saklıyorsun? Allah

bana

nimet verdi, şükrünü eda etmek için iyilik yapmam gerek, dedi.


Kızcağız önce açıklamak istememişse de adamın ısrarı üzerine anlattı

elinin

durumunu:


- Ben bir yoksula ekmek vermiştim. Babam yolda rastlayıp sormuş,

o da evi

gösterip 'İşte oradan aldım' demiş, bizi haber vermiş. Babam eve

gelince

elindeki sopayla ekmek veren elime öylesine bir darbe indirdi ki, elim

böylece

çarpık kaldı. Göstermekten utanır oldum. Bu yüzden de evde kaldım.


Bu açıklamayı dinleyen adam bağırmaya başlar:


- Komşular! Çabuk buraya gelin, ben hayalimdeki altın kalpli kızı

buldum, hayat

arkadaşım işte karşımda, siz de şahit olun... diyerek başlar anlatmaya:



- Ekmeği isteyen fakir bendim. Ben o gün  bir hamaldım. Demek ki

elinin

çarpık kalmasına ben sebep olmuşum. Hem sebep olayım hem de seni bu

halinle baş

başa bırakayım. Buna Allah razı olmaz. Seni görünce içimden bir sevgi

selinin

koptuğunu anladım, bana ekmek veren kıza ne kadar da benziyor diye

düşünmüştüm.

Yanılmamışım. Baban şükürsüzlük ettiğinden Allah onun dükkanını elinden

alıp

bana nasip eyledi. Şimdi ise imtihan sırası bana geldi, ben de aynı

şükürsüzlüğe düşmek istemem. Haydi gel, nikahımızı yaptırıp birlikte

babanı

sıkıntıdan kurtaralım.


Yola koyulurlar, ekmek veren eli sakatlayan şükürsüz babaya doğru...


"Şükrederseniz çoğaltırım, etmezseniz elinizden alır şükredene veririm.

Şükürsüze de azabım şiddetli olur..." (Kur'an-ı Kerim, 14/7)

Emanet Fare

Emanet

Fare

Yûsuf

adında gezgin bir zât,

Zünnûn-i

Mısrî hazretlerinin İsm-i âzamı bildiğini öğrenince, Mısır’a gitti.

Huzûruna

varınca, önceleri iltifat görmedi. Sonra huzûra kabûl edildi ve

Zünnûn-i Mısrî

hazretlerine bir sene hizmet etti.

Bir

gün ona;

-

Ey üstâd, sana bir sene hizmet ettim, artık hakkımı vermen gerekir.

Senin

İsm-i âzamı bildiğini söylediler. Onu, benden iyi emânet edeceğin bir

başka

kimse olmayacağını bilirsin,dedi.

Zünnûn-i

Mısrî hazretleri sükût

etti. Ona cevap vermedi. Altı

ay sonra

bir tabağa konmuş ve bir mendile sarılmış bir şey çıkardı.

Ona;

-

Fustat’ta bulunan falan dostumuzu bilirsin değil mi?” diye sorunca;

-

Evet,  dedi.

Zünnûn

hazretleri ona;

-

İşte bunu ona götür. dedi.

O

da sarılı tabağı aldı, giderken;

"Zünnûn-i

Mısrî gibi bir zât

hediye gönderiyor. Acabâ nedir, ne kadar

kıymetlidir?" diye düşündü.

Merakını

yenemeyerek tabağı

açtı. İçinden

bir fare

fırladı ve kaçıp kayboldu. Bu duruma kızarak, Zünnûn-i Mısrî'nin yanına

geldi.

Zünnûn-i

Mısrî ona;

-

Biz seni denedik. Sana bir fâre emânet ettik, ona hıyânet ettin. Hiç

sana

İsm-i âzamı güvenip teslim edebilir miyim? dedi.

Endonezya Nasıl Müslüman Oldu?

Kendi

halinde bir tüccardı. Bir gün

kumaşları gemiye yükledi.

Endonezya'ya gitti, oraya yerleşti. İşini orada devam ettirdi.

Kumaşları kaliteliydi. Tam da halkın aradığı cinstendi. Kendisi de

kanaat sahibi bir insandı. Kazancı az olsun, temiz olsun

düşüncesindeydi. Bir gün geç geldi iş yerine. Eleman iyi bir kâr elde

etmişti sattığı mallardan. Merak etti, sordu:


- Hangi kumaştan

sattın?


-Şu kumaştan

efendim.


-Metresini kaça

verdin?


-On akçeye.


-Nasıl olur?"

diye hayret etti,


-Beş akçelik

kumaşı on akçeye nasıl satarsın? Bize hakkı geçmiş

adamcağızın. Görsen tanır mısın onu?


Eleman gitti, müşteriyi

buldu,

getirdi. Dükkan sahibi müşteriyi karşısında görür görmez, helâllik

istedi ve fazla parayı müşteriye uzattı. Müşteri şaşırmıştı. Böyle bir

durumla ilk defa karşılaşıyordu.


-Ne demekti

hakkını helâl et?


Olay kısa sürede

dilden dile dolaştı. Çok geçmeden kralın kulağına

kadar vardı. Sonunda kral kumaş tüccarını saraya çağırdı. Kral sordu:


-Sizin

yaptığınız bu davranışı daha önce biz ne duyduk, ne de gördük.

Bunun aslı nedir?


-Ben, dedi

tüccar, bir Müslüman'ım. İslâm dini böyle emreder.

Müşterinin bana hakkı geçmişti. Dolayısıyla kazancıma haram girmişti.

Ben sadece bir yanlışı düzelttim.


Kral,


-İslâm nedir,

Müslümanlık nedir? gibi peş peşe sorular sordu. Birer

birer sorularını cevapladı. Kral ilk defa duyuyordu böyle bir dinin

varlığını. Fazla zaman geçirmeden İslâm'ı kabul etti. Daha sonra kısa

süre içinde de halk Müslüman oldu.


250 milyonluk nüfusa

sahip

olan bugünkü Endonezya'nın Müslümanlığı kabul etmesindeki sır sadece

beş akçelik kumaştı. Yapılan tek şey vardı sadece: İnandığı gibi

yaşamak, sahip olduğu güzellikleri çevresiyle paylaşmaktı. Efendimizin

müjdesi herkese açık: "Doğru ve güvenilir tüccar, kıyamet gününde

peygamberler, sıddıklar (doğrular) ve şehitlerle beraberdir." Yani,

asıl etkili olan söz dili değil, hal diliydi. Konuşmaktan çok

yaşamaktı. Anlatmaktan ziyade davranış dilinin devreye girmesiydi.


Kaynak : Mehmet Paksu, İman

Hayata Geçince

Etme Bulma Dünyası

Etme

Bulma Dünyası  


Bir adam, karısı ve yaşlı babası. Kadın

kayınpederini

istememekte, huysuzluk etmekte, evin huzurunu bozmaktadır.

Bir gün kocasına:

- Bey... bey.. Bezdim bezdim. Bir gün

göremedim. Gençliğim gidiyor.

Ya ayrılalım, babanla kal., ya da al babanı al da nereye getirirsen

getir

beraber kalalım. Yoksa ben gidiyorum.


Adamcağız  şaşkınbiraz da sitemli   bir vaziyette:

-Ne diyorsun hanım, o babam babam; öldüreyim

mi, atayım mı? Kimi

var bizden başka bakacak, dese de karısı ısrarda ısdrar

ediyordu.

Adam baktı olacak gibi değil babasını  dağa

bırakmaya karar verdi.

Yanına oğlunu da alarak yola koyulurlar. Babasına da:

- Baba, torununla beraber dağa oduna

gidiyoruz, istersen sen de

gel" der.

Baba gelinin dırdırını dinlemektense onlarla

beraber dağın

yolunu tutar. Ormanın içlerine girip bir müddet gittikten

sonra, oğlan babasına:

- Baba sen burada biraz dinlen. Bizde odun

toplayalım, der ve

oradan ayrılırlar


Odun toplamadan, babasını orada bırakarak dönerler.

Yolda torun:

- Dedemi almadık baba.

- Dedeni oraya bıraktık. Artık ihtiyarladı

orada kalacak.

Torun ısrar eder:

- Dedemi isterim... . En sonunda babasına

ne dese desin fayda

etmeyceğini anlayan çocuk:

- Baba, sen ihtiyarladığında ben de senin

gibi  seni getirip

dağa mı bırakacağım? der demez adamın aklı başına gelir.

Babasını almaya

karar verir İhtiyar, kendisini almak için yoldan geri dönen oğluna:

- Evlâdım, sen beni  bırakıp gidemezsin.

Çünkü ben babamı

bırakmadım.

Ölünceye kadar hizmet ettim.

Adam babasını alıp eve getirir.

«Bu

dünya etme-bulma dünyası» diye... Sen ne yaparsan sana

da onun aynısının yapılacak.


Evlat Katili

“…Olur

ki, hoşlanmadığınız bir şey

sizin için hayırlı

olur. Olur ki, sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şer olur.

Doğrusunu

Allah bilir, siz bilmezsiniz!”   (Bakara, 216)

Uzun

yıllardır bu sevinçli haberi bekliyordu. Sanki

ayakları yerden kesilmiş heyecanından uçuyordu. Hemen beyine, annesine,

ne

bileyim, onun derdini yüklenen herkese bu müjdeli haberi vermeliydi.

Hızlı

hızlı hastane merdivenlerinden indi. Gördüğü herkese gülümsüyordu.

Kapıdaki

dilenci çocuğa çıkarıp 20 milyon verdi. Çocuk şaşkınlık içinde gözleri

faltaşı

gibi açılmış:

“-Bu

çok

değil mi abla?” diyebildi.

Tebessüm

ederek yolun karşısına geçti. Bir taksiye

binip doğruca beyinin dükkânına gitti. İçeride müşteriler vardı.

Telaşla içeri

girince beyi:

“-Ne

oldu Hatice?!” dedi. Hatice:

“-Seninle

çok önemli bir konuyu konuşmam lâzım. Burada

olmaz!” deyince, beyi merak içinde onu bir çay bahçesine götürdü.

Hatice hanım,

beyini sakinleştirmeye çalışırken kendi içi içine sığmıyordu:

“-Muratçığım,

sâkin ol şimdi, sana bir haberim var!

Duyunca lütfen heyecanlanıp bağırma!” Beyi daha bir meraklanmış ve:

“-Hadi

ne olduğunu anlatmayacak mısın?” deyince,

Hatice hanım, sırrını beyinin kulağına fısıldadı.

“-Hâmileyim!..”

Beyi

önce duraksadı, sonra:

“-Allah'ım,

Sana şükürler olsun!” diye bağırmaya

başladı. Âdetâ çocuklar gibiydi, yerinde duramıyordu. Bütün gücüyle

çığlık

atmak ve “baba” olduğunu bütün dünyaya ilân etmek istiyordu. Herkes

başlarını

çevirmiş tebessümle onları izliyordu.

Murat

bey:

“-Hatice,

ben bile unuttum, kaç yıldır bu bebeğin

yolunu gözlüyoruz!..” dedi.

“-10

yıldır, Murat'ım, 10 yıldır!..” dedi Hatice

hanım.

Murat

bey, annesine, akrabalarına telefon açıyor;

Hatice hanım da sevinç gözyaşlarıyla onu seyrediyordu…

Sanki

evliliklerinin en güzel günlerini geçiriyordu

Hatice… Ne istese ânında oluyordu. Kahvaltısı yatağına geliyor, bir

dediği iki

edilmiyordu. Hem şaşkın, hem de sevinç içindeydi.

Kayınvâlidesiyle

de problemleri sanki bir anda bitmiş,

ana-kız gibi olmuşlardı.

Hamileliğin

üçüncü ayında, doktor, ultrasonla bebeği

inceliyordu. Birden yüzü değişti. Hatice'nin kalbinin atışı değişmiş,

bakışını

doktorun mimiklerine odaklamıştı.

Doktor

sıkıntıyla Murat beyi de çağırdı. Hatice'yle

beyi çok korkmuşlardı. Neler oluyordu. Doktor:

“-Sizi

üzmek istemem, ama gerçekleri söylemem

gerekiyor. Bu çocuğun beyninde bir tümör var. Doğarsa zekâ özürlü

olacak.

İsterseniz hemen kürtaj yapalım, isterseniz bir hafta düşünün. Sonra

karar

verirsiniz.” dedi.

Hatice

olduğu yere yıkıldı. Beyi ise o kadar şaşkındı

ki, gözü Hatice'yi bile görmüyordu. Sevinç yumağı olan evleri bir anda

mâtem

ocağına dönmüştü. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu.

Haberi,

yavaş yavaş bütün akrabaları duydu. Herkes

akıl vermeye başladı.

“-Nasıl

uğraşacaksın onunla. Biz, akıllı çocukla bile

baş edemiyoruz, aldır gitsin!..” diyenler bir tarafta…

“-Müftüye

danış, günah!..” diyenler, “Onunla her gün

uğraşırken tahammül edemez, sonunda sert davranmaya başlarsın. O zaman

her gün

vicdanının kâtili olacağına, bir kere aldır, bir kere kâtil ol!..”

diyenler…

Artık

kimseyle görüşüp konuşmak istemiyorlardı. İşin

garip tarafı, eskisi gibi birbirleriyle de konuşmuyorlardı.

Murat

bey:

“-Hatice,

kararı çabuk vermemiz lâzım!” deyince,

Hatice hanım:

“-Ne

yapalım?” dedi. Murat bey:

“-Bence

kürtaj!.. Allah, sonra tekrar verir!” dedi.

Hatice bu cevaptan irkilmişti:

“-Yani

evlat kâtili mi olacağız?” diyebildi. Beyi:

“-Ama

zekâ özürlü olacak, nasıl bakarız? Elâlemin

içine nasıl çıkarız? Nasıl «bu çocuğumuz!» deriz.” diye cevap verdi.

Hatice

büyük bir kararlılıkla:

“-Hayır,

ben bu çocuğu yıllardır Allah'tan diliyorum.

Şimdi verdi ve bizi imtihan ediyor. Murat'ım, ne olur aldırmayalım!”

dedi.

“-Hatice,

ben zekâ özürlü bir çocuk istemiyorum!”

“-Allah'ın

sana verdiğine râzı değil misin?

Hatırlasana ne kadar sevinmiştin baba olacağına!..”

Murat

susuyordu. Hatice gözyaşlarıyla devam etti:

“-Belki

akıllı olsa hayırsız olacaktı, o zaman, «Keşke

akılsız olsa da hayırsız olmasa!» derdik. Kimbilir belki bu bizim için

hayırlıdır. Ne olur, evlad kâtili olmayalım!”

Hatice

hanım, bütün gece duâ etti, ağladı. Rabbine

sığındı:

“Rabbim!

Ne olur nefsime uydurma!.. Başkalarının

sözüne bakıp da kâtil olmama izin verme! Dayanma gücü ver. Şifâ ancak

Sen'de!..”

Sabah

olunca Murat Bey:

“-Eğer

çocuğu aldırmazsan senden ayrılırım!..” diyerek

Hatice'nin dünyasını bir kez daha başına yıkmıştı.

Hatice

hanımın bir karşılık vermesini beklemeden

kapıyı çarpıp çıkan Murat bey, arabasına bindi ve kontağı çevirmeye

başlamadan

önce düşüncelere daldı:

“Ben

senden ayrılamam Hatice, ayrılamam. Ama senden bu

çocuğu aldırmanı istiyorum. Aldırmıyorsun!..” diye söylendi.

Hatice

eşyalarını topladı, annesinin evine gitti.

Olanları annesine anlattı. Annesi Hatice'ye kızıp:

“-Beyin

haklı, sen çocuk hasretiyle ne istediğini

bilmiyorsun!” diye çıkıştı.

Onları,

sessiz köşesinde Kur'ân okuyan Şefika nine

dinliyordu. Annesi mutfağa gidince Hatice'yi yanına çağırdı. Hatice'nin

başını

kucağına yaslayıp:

“-Kızım,

canı veren Allah'tır. Almak da O'nun

hakkıdır. Korkma! Allah kimseye gücünün yetmeyeceği yükü yüklemez.

Demek, sen

bunu kaldıracaksın ki, sana veriyor. Belki rızası bunda gizlidir.

Sabret ve

kâtil olma!” dedi.

Hatice

kararını verdi. Doktoruna gitti:

“-Yavrumu

doğurmak istersem, benim sağlığıma bir

zararı olur mu, doktor hanım?” diye sordu. Doktor:

“-Hayır,

hâmileliğin normal, anormal olan çocuk!”

dedi.

“-O

zaman aldıramam!” dedi ve geri döndü.

Beyine

telefon açıp, kesinlikle çocuğu doğuracağını,

Allah katında sorumlu olmaktan korktuğunu söyledi ve “Ben kaderime

râzıyım!”

diyerek telefonu kapattı.

Beyi

telefonda duyduklarından sonra yaptığına pişman

olmuş ve başkalarının dediklerine kulaklarını tıkayarak, vicdanın

sesini

dinlemeye karar vermişti. O akşam Hatice'nin yanına gitti, bir demet

kırmızı

gül yaptırmış, güllerin üstüne de küçük bir not eklettirmişti:

“Ben

de

kaderime râzıyım!..”

Sevinçle

evlerine döndüler. Korkuyla geçen altı ay

sonra doğum zamanı gelmiş çatmıştı. Hem üzgün, hem sevinçli, hem buruk…

bütün

zıt duyguları beraber yudumluyorlardı sanki.

Dört

saatlik bir beklemeden sonra bebeğin ağlaması

koridorda duyuldu. Murat Bey olduğu yere çöktü. Ellerini açtı ve:

“-Rabbim

sevgisini de, sabrını da ver. İsyân ettirme!”

diye duâ etti.

Bu

sırada yanına kadar gelmiş olan hemşirenin sesiyle

irkildi:

“-Müjde

oğlunuz oldu!..”

İki

eliyle gözyaşını sildi. Bebeği kucağına aldı. Bir

anda sıcacık bir sevgi seli aktı kalbine, öptü kokladı.

“-Hoş

geldin Sabri!” diye mırıldandı. Bir anda

ağzından çıkan bu isim, onu korkuttu. “Evet, adı Sabri!” dedi.


Ertesi

gün bebeğin tahlilleri yapıldı. Doktor,

tedirginlikle bekleyen anne-babanın yanına giderek sevinçle:

“-Müjde,

bebeğiniz çok sağlıklı! Sandığımız gibi zekâ

özrü yokmuş!” dedi.

Odadaki

herkes sevinç gözyaşları döküyordu. Murat bey,

kendisinden utandı.

“-Rabbim

beni affet, affet!” diye ağlamaya başladı.

Hatice'ye döndü:

“-Eğer

senin îmân kuvvetin ve kararlılığın olmasaydı,

şimdi bir evlad kâtili olacaktım. Sen de beni affet!” dedi.

“Allah

her şahsı ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Herkesin

kazandığı

(hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir. Rabbimiz! Unutursak veya

hataya

düşersek bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin

gibi

bize de ağır yük yükleme!. Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmediği işler

de

yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla!.. Bize acı sen bizim Mevlâmızsın.

Kâfirler

topluluğuna karşı bize yardım et!..” (Bakara, 286)


Halime Demireşik

Şebnem

Dergisi, 12

Fakirlikten Vezirliğe

Dört

mezhep fıkhıyla ilgili iki

ciltlik “el-İfsâh” adlı kıymetli eserin de müellifi olan Abbasî

vezirlerinden ve alimlerinden İbn Hübeyre (ö.560/1165), vezirliğe

yükseliş macerasını şöyle anlatıyor:

Yoksulluktan elim çok daralmıştı. Hatta günlerce yiyecek

bulamamıştım. Bazı yakınlarım bana Maruf-i Kerhî hazretlerinin

(ö.200/8159) mezarını ziyaret ederek orada Allah’a dua etmemi, çünkü

onun yanında yapılan duanın makbul olacağını söylediler. Ben de onun

kabrini ziyarete gittim, orada namaz kılarak dua ettim. Sonra çıkıp

şehre (Bağdat’a) yöneldim. Katufta mahallesine geldiğim zaman, orada

işlek olmayan terk edilmiş bir mescit gördüm. İki rekât namaz kılmak

için girdim. Bir de baktım, hasır üstünde yatan bir hasta…

Hastanın başucuna oturdum ve “Ne istersin?” dedim. “Ayva

isterim.” dedi. Civardaki bir bakkal gittim, peştemalımı rehin

bırakarak iki ayva ve bir elma alıp getirdim. Hasta ayvayı yedikten

sonra, “Mescidin kapısını kapatıver.” dedi. Kapattım. Hasırdan bir

tarafa çekilerek “Şurayı kaz!” dedi. Orayı kazınca (altın para dolu)

bir kap çıktı! “Bunu al, çünkü sen buna daha layıksın.” dedi. “Senin

mirasçın yok mu?” dedim. “Hayır. Resafe’de bir kardeşim vardı, haber

aldığıma göre o da ölmüş.”

Adam benimle konuşurken ömrü bitti ve ölüverdi. Onu

yıkayıp kefenledim ve namazını kılıp defnettim. Sonra kabı elime aldım.

İçinde 500 dinar/altın varmış. Karşıya geçmek için Dicle kenarına

geldim. Baktım ki eski bir gemide eski elbiseler içinde bir kaptan,

“Yanıma gel, yanıma!” diyor. Ben de yanına gittim. Gördüm ki yanındaki

adamların çoğu da (kıyafetçe) bu adama benziyor. “Sen nerelisin?”

dedim. “Resafe’denim.” dedi. “Senin kimsen yok mu?” dedim. “Hayır.”

dedi. “Bir kardeşim vardı, görüşmeyeli hayli zaman geçti. Allah ona ne

yaptı bilemiyorum.” Durumu anlamıştım. Adama, “Kucağını aç.” dedim.

Açınca kaptaki altınları kucağına döküverdim. Gemici şaşırıp kaldı.

Onun kardeşiyle aramızda geçen hadiseyi olduğu gibi anlattım. Bu malın

yarısını benim almamı istedi. Ben de, “Vallahi bir tane bile almam!”

dedim ve hepsini verdim. Ben daha sonra halifenin sarayında kâtiplik ve

hazine memurluğu yaptım. Sonra da vezirliğe yükseldim.

Vefeyâtü’l-A’yân, 6/239-240; İbnü’l-Cevzî:

el-Muntazam (Beyrut 1995), 10/475.

Fırıncı Hikmet

Hikmet,

belediyeye ait ekmek fabrikasında çalışan bir işçiydi. İşine çok dikkat

eder, vazifesini ihmal etmemeye çalışır, kazancının helâl olmasını

isterdi. Fabrikayı hemen her akşam en geç o terk ederdi. Belediyenin

ekmeği biraz daha ucuz olduğu için, halk çok rağbet ediyordu. Kocaman

fırının içini ara sıra temizlemek ihtiyacı hâsıl olurdu, onu da

genellikle Hikmet yapardı.


Ramazan bayramın son günüydü. Ertesi gün ekmek çıkarılacaktı.

Hikmet, temizlik yapmak için yine fabrikaya gitti. İçeriye girip dış

kapıyı kilitledi, ışıkları yaktı, fırının kapağını açıp, içine girdi...



Gerekli temizliği yaptıktan sonra evine gidecekti. Sabaha karşı dörde

doğru gelen işçiler de, gelir gelmez elektrikle çalışan  fırının

düğmelerini açacak, onlar hamuru yoğurup ekmekleri hazır edene kadar da

fırın güzelce ısınmış olacaktı.


Hikmet temizliğe dalıp gitmişti. Bir taraftan da kendi yakıştırdığı

şeyleri mırıldanıyordu. Tam o saatlerde fırının genç ustalarından olan

Cengiz fabrikaya geldi. Kirlenmiş olan beyaz önlüğünü almak için

uğramıştı. O akşam yıkattırıp, ertesi gün temiz temiz giymeyi

düşünüyordu. Dış kapıyı açtığında şaşırdı: “Hayret, içerdeki

elektrikler açık unutulmuş.” diye mırıldandı. Gidip önlüğünü aldı.

Fırının önünden geçerken açık duran fırın kapağını eliyle şöyle bir

itekledi. Çıkarken ışıkları söndürmeyi de ihmal etmedi.


Elektriklerin sönmesiyle, Hikmet hemen fırının kapağına koştu. Fakat

heyhat... Kapak üzerine kilitlenmişti. Var gücüyle bağırmaya başladı.

Fırının kapağını yumrukladı. Çırpınması fayda

vermiyor, sesini kimseye duyurması mümkün olmuyordu...


Tüyleri diken diken oldu. Dehşete kapılmıştı. Uzun müddet kendisine

gelemedi. Birazcık sakinleşince saatine baktı. Saat 23.05’i

gösteriyordu. Yaklaşık beş saati kalmıştı. Bir anda ölümle burun buruna

gelmişti.


Önce terlediğini hissedecek, sonra bunalacak, sıcaklık yavaş yavaş

sürekli artacak, artacak, artacak; vücudundaki yağlar erimeye

başlayacak, etler kızaracak ve daha bütün bunlar olmaya başlamadan

belki de o, kalpten gidecekti. Belki de çıldıracaktı. Çılgın çılgın

gülecekti...


Ah, o en güzeliydi. Bir delirebilseydi, düsüncenin kezzap gibi

yakıcılığından kurtulacaktı. Fırından yeni çıkan ekmekleri eline alınca

parmaklarında duyduğu yanık acısı aklına geldi. Sadece o kadarı,

yanığın ilk safhası bile değildi ama hemen elinden bırakırdı. Şimdi

ekmekler gibi kendisi pişecekti.


Bir kaç gün önceydi. İşçiler acıkmışlar, küçük tüpün üstünde yemek

pişirmişlerdi. Bir aralık tüpün kızgın demirine değmişti eli... Hemen

nasıl da kabarmış, su toplamış, sızladıkça sızlamıştı. Sadece iki

parmağın acısına dayanamamış, soğuk suyun içinde tutmuştu elini. Ya

şimdi?.. Yanan iki parmak ucu degil, bütün vücudu olacaktı. Gözlerinin

önünde, filmlerde yanan adamlar canlandı. Kendi hâli daha da zordu. Bir

anda yanmak değildi ki bu. Adım adım, hissede hissede... Terleyerek,

çıldırarak, dövüne dövüne...


İçerisinin ısındığını hissetti. Kapıyı kapatan her kimse fırını da

yakmış mıydı yoksa? Bu hararet böyle sürekli niçin artıyordu? Aman

Allahım! Beklenen an çabuk gelmişti. Saatine baktı. Saat gecenin 1’i

olmuştu. Nasıl geçmişti iki saat? Zaman su gibi akmıştı. Bir ömür

gibi...


Elleriyle duvarlara, demirlere

dokundu. Yok canım. Korkusundan fırının yanmaya başladığını

zannetmişti. Demirler

soğuktu işte. Biraz sakinleşti. Evini düşündü. Hanımı, oğlu merak

ediyor olmalıydı.


Hanımını niçin azarlamıştı sanki çıkarken? Hayat arkadaşına karşı daha

nâzik, daha hürmetli olmalı değil miydi? Ya çocuğunu... Keşke dövmemiş

olsaydı onu. Onlardan da mesul oldugu için onların hesabını da

verecekti Allah’a. Keşke hanımının dediğini yapsaydı. Hanımı Ona:

“Haydi, birlikte namaza başlayalım.” demişti. Hikmet ise: “Biraz daha

yaşlanalım.” diye cevap vermişti. Sanki sonrasında bütün bir ömrün

hesabını vermeyecek, sadece ihtiyarlığın hesabını verecekti...


Niçin sanki fırına gelirken camiye girmemişti? Müezzin gönlünün

derinliklerinden geldiği belli olan sesiyle yatsı namazına davet etmiş,

Allah’ın büyüklüğünü, kurtuluşun O’nun yolunda olduğunu haykırmıştı.

Hiç değilse ölmeden evvel son vakit namazını kılmış olacaktı. Belki

Rabbi o son vakit hürmetine affeder, diğerlerinin hesabını sormazdı.

“Ah ahmak kafam.” diye inledi. Hâlbuki beş vakit namaz kılan bir

insanın hâli ne güzeldi. Kıldığı bir vakit, muhakkak onun son eda

ettigi vakit olacaktı ve Rabbinin huzuruna secdesiz bir alınla

çıkmayacaktı. Öyle olmayı ne kadar isterdi.


Ya oğlu... Yedi yaşına girmişti. Bir baba olarak onun üstüne başına,

yiyip içtiğine dikkat ettiği kadar, manevî eğitimine niçin dikkat

etmemişti? Daha o yaşta her tip pisligin televizyon ekranlarından

üstüne sıçramasına nasıl da razı olmuştu? Çocuğuna Allah’ını,

peygamberini niçin sevdirmemişti?


Aklı çocukluğuna gitti... Gençliğine uğradı, tek tek dolaştı o

günleri... O günlerden elinde sadece pişmanlık veren, utandıran

günahlar kalmıştı. En ince teferruatına kadar bütün günahları aklına

geldi. Demek bütün bu tespit edilen şeylerin hesabını verecekti. Aklına

bir fikir geldi; fırının içinde teyemmüm edip namaz kılmak!.. Ama

toprak yoktu ki. Gene de ellerini fırının içinde yere vurarak teyemmüm

aldı. Namaza durdu. Her şeyin bitip tükendigi noktada, başka kime

dayanabilirdi ki? Aslında her namazda öyle hissetmeliydi.


Kendisini hayatında ilk defa Rabbiyle konuşuyor gibi hissetti.

Âlemlerin Rabbi’ne hamdetmeyi, O’na dayanmayı, O’ndan yardım dilemeyi,

dosdoğru olmayı ilk defa böylesine anlıyordu. Bütün benliğiyle secde

etti. “Eksiksiz, yüce, merhametli Sen’sin...” Acizliğini iliklerine

kadar duyuverdi. Rabbinden gelmişti ve O’na dönüyordu. Ahh, dönüşün

O’na olduğunu hiç unutmamış olsaydı...


Yoruldukça oturup tövbe etti. Estagfurullah çekti. Nasıl da daracık

yerde sıkışıp kalmıştı. Fırında olduğunu hatırladıkça vücudunu ateşler

basıyordu.


Cengiz ise evine gidip yatmıştı. Gece bir aralık yataktan sıçrayarak

uyandı. Saatine baktı. Saat 3.15’ti. Bir rüya görmüştü. Arkadaşı Hikmet

fırının içinde alev alev yanıyor, “Cengiz!!!” diye bas bas bağırıyordu.

Nasıl bir rüyaydı bu böyle... Birden aklına geldi. Olamaz! Fırının

kapağını Hikmet’in üzerine mi kapatmıştı yoksa? Hemen üzerini giyinip

sokağa fırladı. Hiç durmadan koştu. Gece işçileri henüz gelmemişlerdi.

Kapıyı açtı, ışıkları yaktı. Hemen fırının kapağını açıp içeriye

seslendi: “Hikmet!”


İçerden hiç ses gelmiyordu. Bir kaç defa daha bağırdı. Hikmet, ağlaya

ağlaya namaz kılıyordu. Öyle dalmıştı ki, isminin söylendiğini duyunca

irkildi. Olamazdı, yanlış duyuyor, hayal görüyordu. Fakat, yine duydu.

Birisi adını söylüyordu, ‘Hikmet’ diyordu. Hem fırının ışığı da

yanmıştı.


Selam verdikten sonra kapağa doğru yürüdü. Karşısında Cengiz’i gördü.

Fırından çıktı. Ama Cengiz, bir anda hortlak

görmüşçesine irkildi. Korkuyla: “Kimsin sen?” dedi. Hikmet’in Cengiz’e

sarılmak için uzanan kolları boş kalmıştı. Hikmet hâlâ ağlıyordu. “Ne

demek sen kimsin? Hikmet’im işte, görmüyor musun? Dün akşam temizlemek

için girmiştim. Birisi üzerime fırının kapağını kapattı.” dedi.

“Olamaz!” diyordu Cengiz. “Sen Hikmet değilsin.”


Hikmet ilk önceleri Cengiz’in bu hareketine bir mana veremedi. Nasıl

olur böyle söyler, nasıl olur da mesai arkadaşını

tanıyamazdı?


Birden aklında bir şimsek çaktı! Hemen aynaya doğru koşup kendine

baktı. Hayır, bu yüz, bu saçlar kendisinin olamazdı! Kırışmış ellerini,

solmuş yüzüne, bembeyaz olmuş saçlarına götürdü. Bir gecede

ihtiyarlamıştı. Hıçkırıklarla sarsılıyordu...


Bir daha aynaya bakamadı. Kendisinden kendisi bile korkmuştu. Yanmanın

ne demek olduğunu bilse kim bilir bir gecede ne kadar insan

ihtiyarlayacaktı. Yarın denilecek kadar kısa bir süre sonra yanmak

ihtimali, bu kadar hafife alınabilir miydi?..


Başı ellerinin arasında kala kaldı...


Asım Yıldırım

Merhaba Yenigün Hikayeleri


Fili Tanıma Hikayesi

Koca

cüsseli, güçlü bir hayvan olan fil, insanların hep

merakını çeker.Fili tanıma konusu ile ilgili meşhur bir kıssa

vardır. Bu kıssa, insanoğlunun iç dünyasını, düşünce ve

davranışlarını

yansıtması bakımından  önemlidir. Toplumda yaşanan hâdiselere

ışık tutması yönüyle de çok dikkat

çekicidir. Bu hikayede âmâ insanların fili nasıl tarif ettikleri

ve

tanıttıkları anlatılır.Söyledikleri sözler, öne sürdükleri görüşler

ibret verici ve

manidardır. Kişilerin kendi anlayışına göre o koca cüsseli fili

tanıtması

ve müşterek bir çizgide buluşamamaları dikkate şayandır. Bu ibret

verici kıssa “Ruhu’l-Beyan Tefsirinde” şöyle

nakledilir:

“-Bir şehir vardı, şehrin bütün sâkinleri  görme

engelliydi. Burada oturanlar Fil denilen hayvanı çok merak

etmişler. Onun iri yapılı, cüsseli, güçlü, kuvvetli bir hayvan

olduğunu

duymuşlar. Böylesi bir hayvanı yakınen tanımak

istemişler. Onlar bu arzu ile yaşarken günün birinde bir kervan

gelip o

şehrin yakınına konaklamış. İçinde fil bulunan bir kervanın

geldiği halk arasında duyulmuş.

O şehrin halkı meraklarını gidermek üzere gruplar halinde

kervanın yanına gelmiş.


İçlerinden biri elini file doğru uzatmış. Hayvanın uzunca

kulağı eline gelmiş. Kendi kendine: Fil kalkan gibi bir şey deyip

bu şekilde

inanmış.

Bir başkası elini uzatmış, ona da filin hortumu denk gelmiş. O

da filin direk gibi bir şey olduğunu hissedip öylece inanmış.

<>Bir

başkasının eli de filin sırtına rastlamış. O da taht gibi bir şey

hissedip öylece inanmış.

Kişiler elini hangi uzvuna değdirdiyse kendisine göre fili ona

benzetip o şekilde inanmış.

Fil hakkında meraklarını kendilerine göre bu şekilde

gidermişler. Hepsi mutlu olarak şehre geri dönmüşler. Her biri

kendi mahallesine gittiğinde merak edilen bu hayvanı,

halka tarif edip anlatmışlar. Halk duyduklarına göre inanmış fakat

bir araya gelince herkes

değişik tanıtmaya başlamış.

Hatta kendi görüşlerini ispat için delil ileri sürüp şöyle

demişler:

“- Anlatıldığına göre fil, savaş zamanı ordunun önünde

tutulurmuş. Dolayısıyla filin kalkan gibi bir şey olması lâzım.”


“-Nakledilir ki fil, savaşta düşman askerlerinin üzerine

hücumda kullanılırmış. Dolayısıyla direk gibi bir şey olmalı.”

<>


“-Fil, tonlarca ağır yük taşırmış. O halde sütun gibi olmalı.”


“- Bir çok insan filin üzerine binermiş.

O halde taht gibi bir şey olmalı” diyerek görüşlerini

açıklamışlar.”

Ey insan! şimdi sen kendi kendine düşün ki onlar bu şekilde

fili nasıl tanırlar?

Aralarındaki ihtilafdan nasıl kurtulurlar?

Fil hakkında nasıl doğru bilgi elde edebilir ve nasıl doğru

hüküm verebilirler?

Bütün akıl sâhipleri bilirler ki, ne kadar deliller ileri

sürseler de bu şekilde filin tarifine ulaşamazlar.

Toplumda hadiseleri anlama konusunda insanlar hep böyle

davranmışlardır.

Kendi sığ düşünceleri, sathi bilgi ve dar görüşleriyle

hadiseleri açıklamaya çalışmışlardır.

Halbuki Yüce Rabbimiz “Gerçek, Rabbinden gelendir. Öyle

ise şüphecilerden olma.”   buyurmuştur. (Âl-i İmrân:60)

İnsanoğlu, Yüce Rabbını, sevgili peygamberini ve kitabını

hakkıyla bilir ve tanırsa asla dalâlete düşmez. Mârifetullaha eren

insan, hiç bir şeye âmâ kalmaz.

Mülkün sahibi Allah’a teslim olan her türlü şüphelerden

kurtulur. Zira o Allah mülkünde tektir. Mutlak güç sahibidir. Her

şeyden haberdardır. Her şeyi bilir, işitir, görür. Uygun olmayan

sıfatlardan münezzehtir. Her şey O’nunla kâimdir, O’nunla bâkîdir. O

fâil-i muhtârdır. Hayır, şer, küfür ve îmânın yaratıcısıdır. O’ndan

başka yaratıcı yoktur.  “ O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. ”

(Şûrâ, 42/11)

O’nun peygamberler göndermesi fazlındandır. Muhammed

(s.a.s.) peygamberlerin sonuncusudur. Ona itaat eden Allah’a itaat

etmiş olur. Bu fermân-ı ilâhi, âyet-i celilelerde şöyle duyurulur:

“ Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan

ülü’l-emre (idârecilere) de itaat edin. ” (Nisâ, 4/59)

“ Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne

yasakladıysa ondan da sakının .” (Haşr, 59/7) buyurur.

Rasûlullah (s.a.) hevâ ve bid‘at ehlinden olan

kimselerle düşüp kalkmayı yasaklamış ve onlardan uzak olduğunu ifâde

etmiştir. Bir hadiste:

“ Sünneti öldüren ve dini ifsad eden bir topluluk gelecek.

Allâh’ın lâneti, lânet edicilerin,meleklerin ve insanların hepsinin

lâneti onların üzerine olsun ” buyurmuştur. (Deylemî, Hadis no:

8879, 882.)

İsmail Hakkı Bursevi hazretleri bu kıssanın peşinden şu

nasihatta bulunur  :

“- Kim inançların çok, ihtilafların sayısız ve âlimin az

olduğu bir zamana rastlarsa şu on iki şeyi kendisine düstur edinsin.

Bunlar, âlimlerin süsü ve düsturu, cümle saâdetlerin temelidir. Kimde

bunlar bulunursa, Hak erlerinden bir er, Allah yolunun sâliklerinden

bir sâlik olur. Kimde de bulunmazsa , o insanların göğüslerine (kötü

düşünceler) fısıldayan, insanlardan ve cinlerden olan sinsi bir

vesveseci durumuna düşer” der ve on iki düstûru şöyle sıralar:

1- Sâlihlerle sohbet etmek.

2- Onların emir ve tavsiyelerine uymak.

3- Allah Teâlâ’dan râzı olmak.

4- Allah’ın yarattıklarıyla barış içinde olmak.

5- Halka eziyet etmemek.

6- Eğer gücü yeterse onlara iyilik etmek.

7- Müttakî, perhizkâr ve helâl yiyen olmak.

8- Tamah ve hırsı terk etmek.

9- Zaruret dışında konuşmamak ve hiçbir zaman kendisinde ilim

vehmetmemek.

10- Güzel ahlâkı düstur edinmek.

11- Riyazat ve mücâhede ile meşgul olmak.

12- Bir şeyin iddiâsında olmamak, dâimâ niyâz sâhibi olmak.

Cenab-ı Hak cümlemize hakkı hak bilip hakka uymayı, bâtılı

bâtıl bilip ondan uzak durmayı nasip eylesin.

(Ruhulbeyan, c.15, s.85-89.)

Mustafa Eriş

2014 - Mayıs, Sayı: 339, Sayfa: 048

Garip Karşılanan Bir Adak

Garip

Karşılanan Bir

Adak

Allah

dostlarından biri olan Abdullah Kalanisi (K.S.) bir defasında

gemi ile yolculuk ederken şiddetli bir fırtınaya yakalandı. Gemide

bulunan

yolcu ve mürettebat dua ettiler ve birer adakta bulundular.

Abdullah

Kalanisi'nin de bir adakta bulunması için kendisine işaret

ettiler. Abdullah Kalanisi, kendisine adfakta bulunması için işaret

edenler:

-

Ben şu fani dünyadan alakamı kestim. Beni  böyle işlere

karıştırmayın,

dediyse de dinlemediler ve adakta bulunması için ısrar ettiler.

Onların

bu

kadar ısrarları karşısındfa Abdullah Kalanisi:

- Eğer Allah beni buradan

sağ salim kurtarırsa ben fil eti

yemeyeceğim,

diye onlara göre garip bir adakta bulunur.

Gewmi

mürettabatı ve yolcular:

- Hiç insan fil eti yer mi?

Neden böyle garip bir adakta

bulunuyorsun?,

dediler ve kendi aralarında bu zatın akli  dengesinin yerinde

olmadığına

hükmettiler.

Bu

konuşmalara kulak misafiri olan Abdullah Kalanisi:

- Şu anda gönlüme gelen

budur. Ben de bu şekilde adakta

bulundum,

dedi.

Cenab-ı

Hak

onları şiddetli fırtınadan kurtarıp karaya çıkardı. Orada

günler geçmesine rağmen yiyecek buılamadılar. Açlıktan yıkılacak bir

haldeyken

bir fil yavrusu gördüler. Hemen onu öldürüp etini yemeğe başladılar,

Abdullah

bin Kalanisi ahdine ve adağına sadık kaldı ve fil etinden yemedi.

Onlar:

- Burada zaruret var. Biz

zaruret olduğu için yiyoruz. Sen

de ye!,

dediler.

Fakat

Abdullah bin Kalanisi onalrın sözlerini hiç dinlemedi, gerçekten

aç olmasına rağmen yine de fil etinden yemedi. Onlar fil etini yiyince

aniden üzerlerine bir uyku hali çöktü ve uyuyakaldılar. Biraz sonra fil

geldi. Yavrusunun kemiklerini orada görünce, önce uyuyanları tek tek

kokladı.

Üzedrinde yavrusunun kokusu bulunan herkesi öldürdü. Sonra abdullah bin

Kalanisiye geldi. Onda koku bulamayınca sırtını çevirdi ve sırtına

binmesini

işaret etti. O da filin sırtına bindi. Onu bilmediği bir yere götürdü.

Orada sırtında indirdi. Sehar vakti bir cemaat ile karşılaştılar,

cemaat

onu alıp evlerine götüürp, misafir ettiler.

İşte

ahde

vefa ve onun güzel bir neticesi...

Dini

Hikayeler, Bayram Altan


Gemideki Köle

Padişahlardan

biri acemi bir

köle ile gemiye binmişti. Köle hiç deniz

görmemiş, gemi yolculuğunun zahmetini tatmamıştı. Bağırıp çağırmaya

başladı, korkusundan titriyordu. Ağıdını dindirmek için ne kadar

uğraştılarsa boşa gitti. Kölenin bu hali padişahın da keyfini kaçırdı.

Gemide bulunanların hiçbiri onu sakinleştiremedi.

Yolcular arasında bir hakîm

vardı. Padişaha şöyle

söyledi:

- Eğer müsaade ederseniz ben onu

çabuk sustururum.

Padişah, “Lutfedersiniz” deyince,

o bilgenin

emriyle köleyi denize attılar. Köle, dalgalar arasında yuvarlanarak

birkaç defa batıp çıktıktan sonra saçından tutup gemiye doğru çektiler.

Gemiye yanaşır yanaşmaz iki eliyle dümene sarıldı, yukarı çıkarıldıktan

sonra da bir köşeye oturdu ve sesi kesildi.

Bilgenin bu tedbiri padişahın çok

hoşuna gitti ve

bundaki hikmeti sordu. Bilge dedi ki:

- Önceden boğulmak acısını

tatmadığı için

gemideki selâmetin değerini bilmiyordu.

İşte

bunun gibi, sıhhatin kıymetini de hastalığa tutulanlar bilir. Ey karnı

tok kişi! Arpa ekmeği sana hoş gelmezse de bana nimettir. A’raf

cennettekilere cehennem olsa da cehennemdekilere cennettir.

Yarini sinesine saran aşıkla, hasretle gözü

yollarda kalan çaresiz kişi bir midir?


Gülistan – Şeyh Sa’di-i Şirazi

Gerçek Anlaşılınca

Zülkarneyn

Aleyhisselam ordusuyla gece yolda giderken

ordusuna:

- Ayağınıza takılan

şeyleri toplayın, diye emir verir.

Ordu

bu emri duyunca; içlerinden bir grup:

-Çok

yürüdük, çok yorgunuz. Gece vakti bir de ayağımızı takılan şeyleri

toplayarak boşuna ağırlık mı yapacağız. Hiçbir şey toplamayalım,

diyerek

hiçbir şey toplamıyorlar.

İkinci

grup ise;

- Madem Komutanımız

emretti, birazcık toplayalım, emre

muhalefet etmeyelim.

Zira ordun komutanına itaat etmek gerekir,  diyerek az bir şey

topluyorlar.

Üçüncü

grup ise;

-Komutanımız

bir şeyi boşuna emretmez. Muhakkak bildiği bir şey vardır. Bir

hikmete vardır, diyerek bütün abalarını ağzına kadar doldururlar.

Sabah

olduğunda bir de bakıyorlar ki, meğer bir altın madeninden geçmişler

de,

ayaklarına değen şeylerin altın olduğunun farkına varamamışlar. Bunu

anlayınca:

Hiç

almayan birinci grup;

-Ah niçin almadık! Nasıl dinlemedik komutanımızın sözünü. Keşke

alsaydık!

Bir tane bari alsaydık diyerek pişman oluyorlar.

Az alan ikinci grup ise;

-Ah

ne olaydı da biraz daha fazla alsaydık. Ceplerimizi, abalarımızı hınca

hınç doldursaydık diye sitem ediyorlar kendilerine.

Çok

alan üçüncü grup ise:

- Keşke gereksiz,

lüzumu olmayan eşyalarımı atsaydım, daha

çok toplasaydım.

Her şeyimizi doldursaydık, daha fazla alsaydık diyerek, fazla

almalarına

rağmen üzülüyorlar.

İşte

bu misalde olduğu gibi, Ahirette bütün insanlarda

bunun gibi ağıtlarda bulunacak.

Kafir

olan;

-

Keşke iman etseydik, keşke inansaydık da hiç olmasa Cehenneme girdikten

sonra

iman etmemiz sonucunda Cennete girseydik, ebedi cehennemden

kurtulsaydık,

Mümin,

fakat az sevabı olan;

-Keşke

biraz daha sevap işleseydim de, biraz daha ikrama mazhar olsaydım.

Mümin,çok

sevabı olan ise;

-Ah

ne olaydı da Makamımı biraz daha yükseltecek bir vakit daha namaz

kılsaydım, biraz daha fazla sadaka verseydim,oruç tutsaydım, biraz daha

sevap

işleyecek ameller yapsaydım... diyeceklerdir.

Rabbim

bu misallerden ders almak nasip etsin...

Geyik Boynuzu

Hasan

Sezâî Efendi

zamânında,

Edirne'de, kötü yola düşmüş bir kadın vardı. Bir zaman bu kadın

hâlisâne olarak tövbe edip, eski hâlinden vazgeçti. Sâlih ameller

işlemeye başladı. Fakat, uygunsuz kimseler tarafından tedirgin

ediliyor, rahat bırakılmıyordu. Bu kadın Hasan Sezâî'ye gelerek yardım

istedi. O da, kadına dergâhta kadınlara mahsus kısımda kalabileceğini

bildirince, bir oda tahsis edilip, kadın orada kalmaya, ibâdet ve

tâatla meşgûl olmaya başladı.


Bu arada boş durmayan fitneciler,

Hasan

Sezâî hakkında çirkin iftirâlar

yaymaya başladılar. Daha da ileri giderek, bir gece dergâhın kapısına

geyik boynuzu astılar. O ise bu hallere sabrediyor kimseye bir şey

demiyordu. Geyik boynuzunu dergâhın içine aldırdı. Edirne vilâyeti

günlerce bu dedikodularla çalkalandı. Hasan Sezâî Efendi yine

sabrediyor, hiç ses çıkarmıyordu.


Bu şâyiânın yayılmasından az zaman sonra, Edirne'de müthiş bir uyuz

hastalığı peydah oldu. Hasan Sezâî hakkında her kim iftirâ ve dedikodu

etmiş ise ve her kim bu dedikoduları dinleyip kabûl etmiş ise, bu

hastalığa yakalandı. Hastalık, bu sözlere adı karışmış olanlara

yayılıyor, diğer insanlara bir şey olmuyordu. Hastalığa yakalananların

bütün vücûtları yara bere içinde kaldı. Hiçbiri derdine çâre bulamadı.


Affı ve merhameti pekçok olan Hasan Sezâî hazretleri onların bu

hastalık sebebiyle şiddetli acı ve sıkıntı çekmelerine dayanamadı.

Mübârek kalbi tahammül edemeyip, bir gece kılık kıyâfetini değiştirerek

çarşıya çıktı. Kahvelerden birine girdi. Hiç kimse onu tanıyamadı. Uyuz

olanlara yaklaşarak;


"Sizin derdinizin ilâcı Hasan Sezâî'dedir." deyip oradan ayrıldı.

Ertesi gün dergâhın önü ana-baba gününe döndü. Hastalığa tutulan herkes

çâre bulmak ümîdiyle dergâha koşuyordu. Hasan Sezâî Efendi, gelenlerden

herbirine, onların dergâhın kapısına astıkları geyik boynuzundan

kazıyıp, toz hâlinde veriyordu. O tozu yarasına süren herkes Allahü

teâlânın izni ile şifâ buldu. Bu arada herkes hatâsını anlayıp,

yaptıkları iftirâ ve dedikodulara pişmân oldular, tövbe ettiler. Böyle

bir dertten kurtulmuş olmanın verdiği sevinçle, bir sergi açıp üzerine

para attılar. Toplanan paralarla dergâhın kapısına bir çeşme yapıldı.

Gönül Dili

Seyyide

Tün Nefise


Allah

dostlarından.... Seyyide

Tün Nefise  Bir akşam vakti. Kapısı

çalınıyor. Komşuları, gayrimüslim bir çift. Bir ricaları var.

-Komşu, sende

biliyorsun,

bizim felçli bir kızımız var. Önemli bir

işimiz çıktı, sabaha kadar gelemeyebiliriz. Biz gelene kadar Allah

için...

kızımıza bakabilirmisin?

İşi gücü ibadet ve

gözyaşı

olan ulvi kadın:

- Ne demek, siz

işinize bakın

evladınızı düşünmeyin.

Anne baba işlerine,

Seyyide

Tün Nefise felçli  kızın yanına gider.

Saatler saatler...

Allah

dostunun gözleri, kızın üzerinde, sevgi dolu

bakışlar ve kızdan sevgi dolu karşılıklar...

İçi bir an bir garip

bir garip

oluyor.

Gönül diliyle:

- Allahım Allahım,

şu güzel

kızı şu güzel kızı ayağa ayağa kaldır ve

ona hak yolu nasip et.

Anne ve baba

dönüyorlar. Hasta

kızları komşularının ayağının dibinde

oturmakta. Büyük bir mutluluk içersinde. Kapının açılmasıyla

birlikte

ayağa fırlıyor...

... ve hepsi artık, Allah'ın

razı oldukları içersinde, İslamın içinde.


Gurur

Sâlim

Şebşîrî'nin talebelerinden

Nûreddîn Ali Şebrâmelîsî isminde bir zât, bir gün İmâm-ı Gazâlî

hazretlerinin İhyâ kitâbından gurûr bahsini mütâlaa ediyordu.

Orada ilim sâhiplerinden bâzılarının, ilimlerine güvenerek ve

ilimlerinin kendilerini kurtaracağını zannederek aldandıklarını,

kendini beğenmeye, kibre ve gurûra kapıldıklarını, böylece felâkete

sürüklendiklerini okuyunca birden çok duygulandı. Kendisinin de o

tehlikelere düşmesinden çok korktu. Şimdiye kadar öğrendiklerim bana

yeter düşüncesiyle ilim öğrenmeyi bırakıp, devamlı Kur'ân-ı kerîm

okumakla, oruç tutmakla, sırf ibâdet ve tâat yapmakla meşgûl olmaya

karar verdi. Artık Sâlim Şebşîrî'den okumayacaktı. Ertesi gün derse

gitmeyecekti. Fakat hocası derste göremeyince merak edip sorar veya

yanıma gelir diye sırf hatırını gözetmek için derse gitti. Fakat, o

günkü dersi mütâlaa etmemişti. Ders esnâsında hep susuyor, derse

iştirak etmiyor, hep İhyâ'da okuduğu yeri düşünüyordu.


Ders esnâsında Sâlim Şebşîrî de, onun bu hâlini anlamıştı. Bir ara ona;



"Yâ Ali! Sana ne oldu. Bugün çok suskunsun" dedi.


O da;


"Efendim, bu günkü dersi mütâlaa etmedim" dedi.


Sâlim Şebşîrî onun hâlini kerâmet olarak anladı ve İmâm-ı Gazâlî'nin

eserlerini sayarak;


"Yâ Ali! İmâm-ı Gazâlî, Müstesfâ, Vecîz gibi şu şu eserleri telif

etmedi mi?" dedi.


Ali Şebrâmelîsî;


"Evet efendim" dedi.


Bunun üzerine sâlim Şebşîrî;


"Anlaşılıyor ki, sen İhyâ'dan Gurûr bahsini okumuşsun ve o sana çok

tesir etmiş. İlim ile meşgûl olmamak îcâbetseydi, İmâm-ı Gazâlî

hazretleri ilimle bu kadar meşgûl olur ve bu kadar eser yazar mıydı?

Sen ilim taleb et! Gücün yettiği kadar Allahü teâlâdan kork. Çeşitli

tehlikelere, kibre, gurûra düşmekten O'na sığın. Ümid olunur ki, Allahü

teâlâ seni ihlâs sâhibi kullarından eyler" dedi.


Ali Şebrâmelîsî diyor ki: "Hocamın bu sözleri bana çok tesir etti. Ben

önceki düşüncelerimden vazgeçtim. İlim öğrenmeye devâm ettim.

Vakitlerim hocamdan okuduğum ve okuyacağım dersleri mütâlaa etmekle

geçti."


Güzelliğinde imtihanı var

Süleyman

bin Yesâr,

bir arkadaşıyla

“Ebva” denen yerde konaklamışlardı. Arkadaşı yakındaki alışveriş

yerinden bir

şeyler almak üzere çadırdan ayrıldığı sırada Süleyman’ı geriden

gözetleyen bir

bedevi kadını hemen çadırın kapısına gelerek:

– Buraya kadar gelir misin? diye seslendi.


Süleyman, serili sofradan yiyecek isteyeceğini düşünerek bazı şeyleri

alıp da

kadına doğru yürürken kadının ikazı farklı oldu:


– Ben yiyecek falan istemiyorum, seni istiyorum seni. Yakışıklılığın

hoşuma

gitti. Karşı çadıra gel. Kimsecikler yok yanımda! Süleyman, bir

imtihana tabi

tutulduğunu düşünerek bağırmaya başladı:


– Defol buradan şeytanın elçisi. Şimdi arkadaşım gelir, İkimiz de rezil

oluruz!


Kadın, beklemediği bu karşılıktan ürkerek peçesini yüzüne kapayıp

çadırına

dönerken, Süleyman da içeriye girip ağlamaya başladı. Bu sırada

çarşıdan aldığı

şeylerle gelen arkadaşı Süleyman’dan yaşadığı durumu dinleyince o da

ağlamaya

başladı. Süleyman şaşırmıştı.


– Sen niçin ağlıyorsun? diye sordu. Aldığı cevap şöyle oldu:


– Kardeşim, sen gerçekten de bir iffet abidesiymişsin. İyi ki ben

muhatap

olmadım böyle bir imtihana. Muhtemeldir ki kaybedebilirdim. Allah sana

senin

güzelliğin kadar iman kuvveti lütfeylemiş demek ki.


Süleyman

oradan kalkıp Medine’ye

varır, o gece rüyasında Yusuf aleyhisselamı görür. Karşıdan kucağını

açarak

gelen Hazret-i Yusuf ona şöyle hitap eder:


– Gel seni kucaklayayım iffet abidesi kardeşim. Güzelliğin de kendine

göre

imtihanı vardır. Sen de benim gibi bu konuda imtihanlara tabi tutuldun,

ama

kazandın. Tebrik ederim seni.

Kaynak:

Yeni Aile İlmihali, Ahmed Şahin, Cihan Yayınları

Hacet Duası

Hacet

Duası


Büyüklerden biri, Ahmed Rıfâî'ye duâ etmesi için bir

hasta getirdi.

Hasta birkaç gün kaldığı hâlde, Ahmed Rıfâî hiçbir şey söylemedi. Bunun

üzerine hizmetçisi Yâkûb;


- Efendim! Bu hasta için duâ etmemenizin

sebebi nedir? deyince;


Ahmed Rıfâî

hazretleri;


- Ey Yâkûb! Cenâb-ı Hakk'ın izzetine yemîn olsun

ki, Allah katında, benim kabûl olunacağı vâd olunan yüz hâcetim vardır.

Şimdiye kadar hiçbirini dilemedim., cevabını verdi.


Yâkûb;


- Bir tânesi

bu biçâreye sarf edilse nasıl olur? deyince,


Ahmed Rıfâî hazretleri;


- Sen benim edebe aykırı hareket eden bir kimse olmamı mı istiyorsun?"

buyurup; "Dikkat ediniz, halk ve emir O'na mahsûstur. Âlemlerin Rabbi

Allah çok yücedir." (A'raf sûresi:54) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu,

sonra; "Ey Yâkûb, aslında fakîr olan bir kişi, bir hâcet istirhâm edip,

kabûle mazhâr olduğu zaman, eski vekar ve şerefinden de bir kademe

kaybeder." buyurdu.


Hizmetçisi;


- Efendim, namazlardan sonra her zaman

duâ ettiğinizi görüyorum." deyince de,


Ahmed Rıfâî;


- O başka, bu

başkadır. Namazlardan sonra yapılan, ilâhî emre uymak için yapılan

kulluk duâsıdır. Bu ise hâcet duâsıdır ve husûsî şartları vardır."

buyurdu.


Bu konuşmadan iki gün sonra o hasta şifâ buldu.

Hak Yola Getiren İki Söz

Büyük

erenlerden Hasan Basrî, bir gün arkadaşlarıyla birlikte yolda giderken

memleketinin tanınmış devlet büyüklerinden birinin oğlu ile karşılaşır.

Devlet

büyüğünün oğlu yağız atının üzerine kurulmuş, beraberinde de

hizmetçileri,

bütün sükse ve ihtişamıyla yoluna devam etmektedir.

Hasan

Basrî yolun ortasında durarak hoş

beşten sonra devlet büyüğünün oğluna şöyle seslenir: "Ey devlet

büyüğünün

oğlu! Sizler her şeyi mal ve para ile değerlendirirsiniz. Size şu iki

sözü

satmak istiyorum, alır mısınız? Çünkü bu sözleri size benden başka

kimse

söylemeye cesaret edemeyecektir. Sonra bu sözler sizi aydınlık Allah

yoluna

sokacaktır."

Devlet

büyüğünün oğlu, "Peki, kaça

satacaksınız?" deyince Hasan Basrî, "Birincisini bir, ikincisini de

iki gümüş para karşılığında veririm" diye karşılık verir. "Evet,

alırım" deyince de ilk sözünü söylemeye koyulur ve şöyle der: "Ey

devlet büyüğünün oğlu! Senin evin var mı?" diye sorar. "Var"

cevabını alınca da, "Kendin mi yaptırdın, yoksa miras mı kaldı?" diye

sorar.

Devlet

büyüğünün oğlu, "kendim yaptırdım"

diye cevap verir. "Ne kadar zaman içinde yaptırdın?" sorusuna ise,

"Epey uzun sürdü" karşılığını verir. "Neden her imkâna sahip

olduğun halde çabuk bitirmedin?" deyince de, "Binanın taşlarını,

ağaçlarını taşıyan hayvanlara acıdığım için fazla yük vurdurtmadım.

İşte o

yüzden de binayı kısa zamanda inşa etmek mümkün olmadı" der.

Ardından

sözü alan Hasan Basrî şöyle konuşur:

"Ey devlet büyüğünün oğlu! Mademki başkalarının hayvanlarına acıyarak

fazla yük taşıtmaya razı olmuyorsun, neden öz nefsine acımayıp da onu

dağlar

kadar günah yığını altında eziyorsun?"

Bu

sözler devlet büyüğünün oğlu üzerinde büyük tesir yapar. Atından inerek

Allah dostu Hasan Basri'nin ellerine kapanır. Ardından da

sabırsızlıkla,

"iki gümüşü hemen vereceğim, şu ikinci sözünü de hemen söyle" diye

yalvarır. Daha sonra Hasan Basrî ikinci sözünü söylemeye koyularak

şöyle der:

"Yola

koyulmuş böyle nereye

gidiyorsunuz?" diye sorar. "Devlet reisine, bir memurluk almak için

gidiyorum" cevabını alınca, "Bak en değerli elbiseni giymiş, en enfes

kokuları sürünmüşsün. Neden? Çünkü devlet reisi ve maiyetinde

çalışanlara karşı

mahcup olmak istemiyorsun. Halbuki onlar da senin, benim gibi birer

insan değil

mi? Şimdi sana sormak isterim. Yarın ölüp öbür dünyayı boyladığında

omuzlarında

taşıdığın bu kadar ağır günahlarınla ve kirli alnınla peygamberler ve

gerçek

müminler arasında Allah'a karşı hesap verirken utanmayacak mısın?"

Bu

sözlerin de son derece derin etkisi

altında kalan devlet büyüğünün oğlu atını hizmetçisine verdiği gibi

hemen Hasan

Basrî'nin ellerine sarılarak artık bütün dünyalık nimetlerini teper ve

ölünceye

kadar bu büyük zatın safında Allah'a ibadet etmeye karar verir.

Yüce Allah (c.c.) cümlemizi hak sözleri dinleyip de gereğini yerine

getiren

haksever kullarından eylesin, âmin...

(Senaniye)

Hakiki Derviş

Hakiki Derviş

Bir

pâdişahın çocuğu hastalandı. Ellerinden geleni yaptıkları halde, bütün

hekimler

çaresiz kaldı. Padişah ellerini açıp:

"-Ya

Rabbi, çocuğum şifâ bulursa, ülkemde yaşayan dervişlere şu kadar akçe

sadaka vereceğim." diye adakta bulundu.

Haftalar

sonra Padişahın çocuğu iyileşti. O da adağını yerine getirmeye niyet

ederek akçeleri keselere koydu.

Vezirini

çağırarak:

"-Al, bu

keselerin içinde ne kadar akçe varsa, zâhidlere dağıt!.."

dedi.

Vezir,

aklı başında kurnaz biri idi. Keseleri aldı, akşama kadar dolaştı.

Akşam

olunca geldi. Keseyi öptü, pâdişahın önüne bıraktı ve:

"-O

kadar aradığım hâlde hiçbir zâhid bulamadım, kimseye bir akçe

veremedim." dedi.

Pâdişah:

"-Bu

nasıl iş, nasıl söz!.." dedi. "Ben biliyorum ki; bu şehirde

dört yüz zâhid var!.."

Vezir:

"-Ey

cihan pâdişahı! Zâhid olan para almıyor, almak isteyen ise, zâhid

değildir." dedi.

Pâdişah

güldü. Orada bulunanlara dönerek şöyle dedi:

"-Benim,

vakitlerini Allâh'a ibâdete hasreden, Dünya'dan el etek çeken bu

insanlar hakkında ne kadar muhabbetim varsa, bu yaramazın da o kadar

düşmanlık

ve inkârı vardır. Bununla beraber o haklıdır. Bir zâhid akçe, lira

alırsa; git

ondan daha zâhid birisini tedârik eyle."

Derler

ki, dervişlerin yolu on esastan ibarettir ki: "Zikir, şükür,

hizmet, tâat, başkasını kendisine tercih, kanâat, tevhid, tevekkül,

teslim, tahammüldür.

"

Her kim

bu sıfatlara sahipse, kıymetli kaftan giymiş olsa bile derviştir. Fakat

boşboğaz, namaz kılmayan, zevk ve hevâsına tâbî olan, türlü nâhoş

arzular

besleyen, gündüzleri akşama kadar şehvet arkasında koşan, geceleri

sabaha kadar

gaflet uykusunda geçiren, ortaya ne gelirse yiyen, diline ne gelirse

söyleyen

kimse, aba giymiş olsa bile derviş değildir. Kaba giysiler içinde ne

müminler,

aba içinde ne kâfirler vardır.

Ey içi takvâdan uzak, fakat

üzerine riyâ

elbisesi giyinmiş olan kimse!.. Sen

ki, evinde kuru bir hasır üzerindesin; kapına yedi renkli perde asma!..

Kaynak: Şebnem

Dergisi 

Hakimin dört suçu

Hakimin

Dört Suçu

Hazreti

Ömer Radıyallahü Anh, hilafeti zamanında Hımıs ileri gelenlerine bir

mektup yazıp çevredeki fakirlerin kendisine bildirilmesini isteyerek

yardım edeceğini bildirdi. Hımıs'lılar Şam ve civarında bulunan

fakirlerin bir listesini Halife Hazreti Ömer'e arzettiler. Hazreti Ömer

(R.A.) gelen listeyi açıp baktığında listenin başında kadı olarak

ta'yin ettiği Sa'd bin Amir'in ismini görüp listeyi getirenlere

hakiminin malî durumunu sordu. Onlar:

-

Hakimimiz hakikaten gayet fakirdir. Çünkü rüşvet olacağı korkusundan,

en küçük bir hediyemizi bile kabul etmiyor, dediler. Bu sözler Halife

Ömer'in hoşuna gitmişti:

-

Allah'tan bu kadar korkan hakiminizin hoşunuza gitmeyen tarafları da

vardır herhalde... Dedi. Onlar: Hakimlerinden şikâyetlerinin de

olduğunu ve bazı hallerinden memnun olmadıklarını söyleyerek

kusurlarını şöyle sıraladılar:

1

-

Hakimimiz vazifesine her zaman sabah namazından sonra başlaması lâzım

geldiği halde kuşluk vakti vazifesinin başına gelir.

2

-

Hakimimizi hiç bir gece aramızda görmüyoruz. O hep kendi başına evine

çekilir halkla münasebet kurmaz.

3

- Hele

haftada birgün, evinden dışarı bile çıkmaz, kapısını arkasından

sürgüleyip içerden ses bile vermiyor.

4

- O'nun

şahid olduğu bir hadise vardır. O hadise aklına geldiği zaman baygınlık

gelir ve üzüntüsünden hastalanır. O hadise ise Eshaptan Hubeyb'in

öldürülmesidir, dediler.

Hımıslıların

şikâyetlerini sonuna kadar dinleyen Hazreti Ömer, onlara bir kısım

erzak ve giyecek vererek gönderdi. Hakim Sa'd bin Amir'i de

kusurlarının sebebini öğrenmek üzere huzuruna davet etti.

Hakim,

Hazreti Ömer'in huzuruna geldiğinde, Halife O'na Hımıslıların bazı

şikâyetleri olduğunu söyleyerek dört kusurunun sebebini sordu. O, bu

dört hatasını şöyle izah etti:

Birinci

kusurum; ailem hasta olduğundan evin bütün işlerini bizzat kendim

görüyorum ve bu sebepten vazifemin başına ancak kuşluk vakti

gelebiliyorum, ikincisi ise; gündüzleri halk için vazife gören bir

kimsenin gece olunca Hak için vazife görmesine müsaade edersiniz her

halde. Ben akşam olunca gün boyu yaptığım işlerin muhasebesini yapıyor

acaba yaptığım işlerde bir kusurum var mı diye onu tetkik ediyorum.

Üçüncüsü

ise; sırtımdakinden başka giyecek elbisem yoktur. Haftada birgün

giydiğim çamaşırlarımı yıkıyor temizlik işleri ile meşgul oluyorum.

Hatta evimde bile üzerime alacak bir elbisem olmadığından yıkadığım

çamaşırlarım kuruyuncaya kadar hiçbir kimseyi görüşmeye bile kabul

edemiyorum.

Hubeyb'in

şehid edilmesini hatırlayınca bayıldığım ise doğrudur. Çünkü müşrikler

Hubeyb'i asarlarken ben yanlarında idim. Belki mani olabilirdim, ama o

zaman İslâmla müşerref olmamıştım, sadece hadiseye seyirci kaldım. İşte

bu hadise aklıma geldikçe kendimi tutamıyor mes'uliy etinden korktuğum

için bayılıyorum, hastalanıyorum, diye sayarak dört kusurunu da Halife

Ömer'e izah etti.

Sa'd bin Amir'in

(R.A.) bu izahatı

karşısında göz yaşlarını tutamayan Halife çok memnun oldu ve ondan

sonra Sad'ı hatırladıkça ağlar «Ah Sa'd ah Allah korkusu seni ne kadar

yüceltmiş» der onunla iftihar ederdi.


Halifeti Rasulillah

Diyanet

İşleri

Başkan Yardımcısı Mehmet Görmez'in geçen Ramazan'da bizzat yaşadığı

ibretlik bir olay.

Belarusya'nın

başkenti Minsk'e bağlı İvya köyünde bir camide teravih namazı

kıldırıyor kendisi. Önde erkekler, arkada kadınlar namaza duruyorlar.

Salavat getirilen kısımda ise erkekli kadınlı cemaatten ilahi formunda

bir ses yükseliyor:

"Lailahe illallah Cebrail

melekullah.

Lailahe illallah Mikail melekullah."

Şaşırıyor, devam

ediyor namaza. İkinci arada bu defa Azrail ve İsrafil'in isimleri

zikrediliyor. Sonraki aralarda ise sırasıyla bütün peygamberler

sayılıyor. En son

"Lailahe illallah Muhammed

Rasulillah"

sesleri yükseliyor. Ancak hemen ikinci mısra geliyor arkadan:

"Lailahe illallah

Abdülhamid Halifeti

Rasulillah."

Mehmet Görmez Bey,

"Salavatlar bitti ama o anda ben de bittim" diye anlatıyordu gözleri

dolaraktan,


"Neredeydim, hangi zamandaydım, şaşırmıştım."

Abdülhamid

bizi daha çok şaşırtacağa benziyor...


Kaynak: Abdülhamid'in Kurtlarla

Dansı 2. Mustafa Armağan, Kasım 2009, Timaş Yayınları, Sayfa 40

Halinden Şikayet Eden Adam

Arkadaşlarımdan biri, zamanının sıkıntılarından,

talihinin fenalığından şikâyet ederek bana derdini döktü. Dedi ki:

“Biliyorsunuz ki ailemin fertleri pek çok, geçim kaynağım pek azdır.

İhtiyaç yükünü taşıyacak gücüm kalmadı. Kaç defa gönlüme geldi ki şu

memleketi bırakayım, başımı alıp başka ülkeye gideyim. Orada -iyi kötü-

nasıl yaşadığımı kimse bilmez.”

Gurbette çok aç yatanlar oldu, fakat kimsenin

haberi olmadı; pek çok ölen oldu, onlara da kimse göz yaşı dökmedi.

“Bununla beraber şunu da düşündüm. Düşmanlar

arkamdan gülerek beni kötülerler; çoluk çocuğum hakkındaki gayretimi

bilmezler de bu yolda hareketimi insaniyetsiz olduğumu söyleyerek

derler:

“Gece gündüz hep kendini düşündüğünden çoluk çocuğunun gecesi gündüzü

olmayan şu düşüncesiz adam, âlemde rahat yüzü görmesin.”

Oysa biliyorsunuz hesap işlerinde oldukça bilgi

sahibiyim. Eğer sizin aracılığınızla bir işe girebilirsem şu darlıktan

kurtulur, size ömrüm oldukça minnettar kalırım.”

Bunun üzerine ben şöyle dedim: “Arkadaş, devlet

hizmeti iki taraflıdır. Refaha ermek imkânı olduğu gibi, canını vermek

ihtimali de vardır. Bence, o ümitle bu tehlikeyi göze almak akıllı işi

değildir.”

Fakirin evine tarla tezek vergisi ver, diye kimse

gelmez. Fakirlik çok zordur ama, devlette makam mevki sahibi olmanın da

yolu pek tehlikelidir.

Arkadaşım dedi ki: “Bu söz, benim halime uygun

bir söz değildir ve benim soruma cevap olmaz. İşitmedin mi ki tecrübe

sahipleri ne demişlerdir: Hesapta eli titreyenler, hıyanet sahibi

olanlardır.”

Hakk’in rızâsını çeken doğruluktur. Doğru yolda

gidenlerden sapıklık çok uzaktır.

Bilgeler demişler ki: “Dört çeşit kimse, dört

türlü kimseden korkar: Harâmi, sultandan; fâsık, gammazdan; hırsız,

bekçiden; fahişe, muhtesipten … Yoksa, hesabı kitabı doğru olan kimden

korkar?”

İş başına geçtiğin zaman taşkınlık yapma ki

azledildiğinde seni kimse eleştiremesin. Elbise temizleyiciteri

(çırpıcılar) kirli elbiseyi yerlere çarpar, sen kirli olmazsan kimseden

korkmana gerek kalmaz.

Şöyle cevap verdim. Sana bir hikâye anlatayım,

iyi dinle! Tilkinin biri büyük bir telaşla düşe kalka kaçıyormuş. Onu

görenlerden biri sormuş: “Ne oluyor? Bir felâket mi var?” Tilki, “Evet”

demiş: İşittim ki develeri zorla çalıştırıyorlarmış.” “A budala, senin

deveye neren benzer? Deve ile aranızda ne ilişki var?” orada

bulunanlar. Tilki, “Öyle söyleme pek, münafığın biri beni devedir diye

gösterir de yakayı ele verirsem, derdimi kime anlatacağım ve beni

kurtarmayı kim düşünecek?” demiş. Ne demişler: “Irak’tan tiryak

gelinceye kadar yılanın soktuğu zavallı ölmüş bulunur.” Evet, ben sizin

gerçekten namuslu ve doğru olduğunuzu biliyorum, fakat kıskançlar pusu

kurmuş, gammazlar köşeleri tutmuş, firsat gözetiyorlar. Şayet senin

güzel huylarının, iyi gidişlerinin aksine olarak padişaha aleyhinde bir

ihbar olacak olursa, lehinde söz söylemeye kim cesaret edecek? İyisi mi

kanaate sıkı sarıl da bu gibi sevdalardan vazgeç!

Hikmet sahipleri der ki: “Denizin pek çok yararı

var, fakat selâmet istiyorsan kıyıda kat. ”

Arkadaşım bu sözlerden canı sıkıldı, hatta kızdı

ve beni incitecek sözler söyledi: “Bu nasıl mantık, ne biçim düşünce?

Ben, seni dirayetli, sadık bir dost sanıyordum da sana derdimi onun

için döktüm. Bilgeler ne güzel söylemiş: “Dostluk kara günde belli

olur, yoksa sofra başında herkes dost olur.”

Gerçek dost refah zamanında gelip sana kardeş

görünen değil, sıkıntılı anında elinden tutup yarana merhem sarandır.

Baktım ki öfkeleniyor, benim kardeşçe öğütlerimi

garazkârlık olarak algılıyor. Hemen kalkıp, vezirin yanına gittim,

durumu ona arzettim. Ricam kabul edildi, adamcağızı küçük bir

memuriyete tayin ettiler. Çok geçmeden kabiliyet ve çalışmaları dikkati

çekti, ikbal yıldızı parlamaya başladı. Kısa zamanda devlet

makamlarının en yüksek derecesine kadar yükseldi. Sultanın

yakınlarından biri, devlet adamlarının parmakla gösterdikleri biri

haline geldi. Onun bu durumuna ben de memnun oldum. Şöyle dedim:

“İşler iyi gitmediği zaman kaygılanıp huzursuz olma. Âb-ı hayâtın

kaynağı karanlık içindedir.”

Ey felâkete duçar olan sakın üzülme, Allah’ın

nice gizli lutufları vardır.

Gidişata bakıp üzülme, sabırlı ol; sabir acıdır,

fakat meyvesi tatlıdır.

O sıralarda birtakım dostlarla Hicaz’a niyet

ettik ve gittik. Dönüşümüzde adamcağız beni iki konaklık yerde

karşıladı. Son derece perişan bir haldeydi. “Hayrola! Bu hal ne

haldir?” deyince, “Sormayın! İş, dediğiniz gibi oldu. Birtakım

münafıkların hasedine uğradım, beni hıyanetle itham ettiler. Padişah da

işi iyice araştırmadan beni görevden alıp hapsetti. Eski ahbaplarım,

samimi dostlarım, doğruyu söylemekten kaçındılar, bu kadar hukuku ayak

altına aldılar” diye cevap verdi.

İkbal sahiplerinin huzurunda herkes el pençe

divan durarak onu över. Talihinden dolayı düşen de ayak altında kalarak

hep ağlar.

Kısaca, türlü sıkıntılar çektim. Nihayet bu hafta

içinde hacıların sâlimen dönüyor oldukları haberi ulaşınca, babamdan

kalan mallarımı bile hazineye alıp beni hapisten çıkardılar.

Ona şöyle söyledim: “Zamanında benim sözlerimi

dinlemediniz. Size padişah hizmetinin başka işlere benzemediğini, hem

faydalı hem tehlikeli olduğunu söylemiştim.”

Bir tüccar için denizden çok kâr etme ihtimali

olduğu gibi bir gün cesedinin sahile atılma ihtimali de vardır.

Yarasını bundan çok kurcalayarak üzerine tuz

saçmayı uygun görmedim. Şu sözlerle konuyu kapattım:

“Şu sözümü bari iyi dinle, kulağına küpe olsun! Zehirli iğneye

dayanamayacaksan akrep yuvasına sakın yanaşma!”

Gülistan – Şeyh Sa’di-i Şirazi

Hangi Peygamberin Kızısın?

Cemâleddîn-i

Aksarâyî hazretleri anlatır:


Tâbiînden Hasan-ı Basrî hazretleri bir gün dergâhta otururken ihtiyar

bir kadın

gelir ve;

-Efendi

hazretleri, benim bir kızım vardı öldü. Hasretine dayanamıyorum. Bana

bir duâ öğret de rüyâmda görüp hasretimi gidereyim, der. Hasan-ı Basrî

hazretleri gerekeni yaptıktan sonra kadın gider. Fakat kadın, ertesi

gün

gözleri kan çanağı gibi olduğu hâlde ağlayarak tekrar dergâha gelir.

Hasan-ı

Basrî hazretleri kadına;

-Niçin

ağlıyorsun? diye sorunca kadın;

-Kızımı

rüyâda gördüm, ama üzerine katrandan bir elbise giydirmişler cayır

cayır yanıyor, cevabını verir.

Hasan-ı

Basrî hazretleri ve yanında bulunanlar kendi sonlarının nasıl olacağını

düşünerek ağlaşmaya başlarlar.


Aradan bir müddet geçtikten sonra Hasan-ı Basrî hazretleri, rüyâsında

kendinin

vefât ettiğini ve cennete girdiğini görür. Cennette gezerken muhteşem

bir köşk

ve önünde bir kadın görür.

O

kadına;

-Yavrum

sen hangi peygamberin hanımı veya kızısın? diye sorar.

Kadın;


-Efendim

ben, bir peygamberin hanımı veya kızı değilim. Geçen gün size gelip de

sizden rüyâsında kızını görmek isteyen kadının kızıyım, cevabını verir.


Hasan-ı

Basrî hazretleri;

-Kızım

annen senin Cehennemde yandığını söylemişti. Hâlbuki sen yüksek

makamlardasın. Bu makâma nasıl ulaştın? diye sorar.

Kadın;


-Efendim

biz kabir hayâtında beş yüz elli kişi azâb görüyorduk. Bir mümin

kabristana gelip on

bir İhlâs, on bir Felak, on bir Nâs

sûresini okudu.

Kabristanda yatan müminlerin ruhlarına

bağışladı. Allahü teâlâ bize azâb eden meleğe; “Benim âyetlerim ve adım

hürmetine burada bulunan ve azâb görenleri affettim. Onlara azâb

etmeyin ve

birer makam verin” buyurdu. Onun için bu makâma geldim cevabını

verir...”


Netice olarak, ölen yakınlarımızı seviyorsak, onları üzecek kötü

amellerden

sakınmamız ve onlara dua etmemiz, sadaka vererek, hayır, hasenât

yaparak

imdatlarına koşmamız lazımdır...

Haricilerin Tevbesi

İmam-ı

Azam Ebu Hanife rh.a., hiçbir müslümanı günahından dolayı tekfir etmez,

kâfir

olduğuna hüküm vermezdi. Onun yaşadığı dönemde etkili bir topluluk olan

Haricîler ise büyük günah işleyen herkese 'kâfir' damgasını

basıyorlardı.Ebu

Hanife'nin durumunu bilen ve onun sesini kesmek isteyen yetmiş kadar

gözü

dönmüş Haricî, bir gün kılıçlarını kınlarından sıyırmış vaziyette onun

huzuruna

çıktılar ve dediler ki:

-Ey Ebu

Hanife, ey bu ümmetin düşmanı ve şeytanı! Seni öldürmek bizler için

yetmiş yıl cihad etmekten daha önemlidir.

İmam-ı

Azam Hazretleri onlara şöyle dedi:

-Kılıçlarınızı

kınına koyun, parıltıları beni korkutuyor.

-Biz

kılıçlarımızı senin kanınla kınalamak istiyoruz, dediler.

Bu

tehdid karşısında İmam-ı Azam:


-Sorun da konuşalım, deyip sorunu konuşarak çözmeyi önerdi. Haricîler

teklifi

kabul edip:

-Mescidin

kapısında iki cenaze. Biri şarap içmiş, şarapta boğularak ölmüş bir

adam. Diğeri de zina etmiş, gebe kalınca kendini öldürmüş bir kadın.

Bunlar

hakkında ne dersin? diye sordular.

-Bunlar

hangi dinden? Yahudi, hıristiyan yahut mecusi mi? diye sordu

İmam-ı

Azam.

-Hiçbiri değil. Bunlar

Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed

s.a.v.'in O'nun kulu ve Rasulü olduğuna inanan dindendir, dedi

Haricîler.

İmam-ı

Azam sordu:

-Kelime-i

Şehadet imanın kaçta kaçıdır?

-İman

bir bütündür, parça parça olmaz, diye cevapladı Haricîler.

İmam-ı

Azam:

-İşte

bunların mü'min olduğunu kendiniz de kabul ediyorsunuz, diyerek

ihtilaflı

konuda haklı taraf olduğunu gösterdi. Hatta Haricîlerin sorduğu:

-Senden

öğrenmek istiyoruz, bunlar cennetlik mi cehennemlik mi? sorusuna

verdiği:

-Onlar

hakkında, Allah'ın peygamberi İsa a.s.'ın onlardan çok daha günahkâr

kimseler için söylediği şeyi söylerim:

'(Rabbim)

eğer onlara azab edersen, şüphesiz ki onlar senin kullarındır.

Kendilerini bağışlarsan, elbette mutlak izzet ve hikmet sahibi olan da

sensin.'

(Mâide,118), cevabı da Haricîlerin silahlarını atıp tevbe etmelerine

yol açtı.

Yanlış inançlarından vazgeçerek, gönül huzuruyla dönüp gittiler.

Yusuf

Yavuz

Semerkand

dergisinden alınmıştır.

Harmanım Saman Oldu

Ahmed

bin Hadraveyh hazretleri

gençliğinde bir defâ bir şeyhin dergâhına gitti. Üzerinde eski

elbiseler vardı. Onu gören talebeler kabullenemeyip, hocalarına; "Bu

gelen misâfir dergâhın ehli değil." dediler.


O ise dergâhta bir müddet kaldı.


Bir gün

dergâhın kuyusundan su çekerken elindeki kovanın ipi kopup kova kuyuya

düştü. Bu sebeple dergâhta vazîfeli olan hizmetkâr ona sitem edip üzdü.

Ahmed bin Hadraveyh hazretleri bu durum karşısında dergâhın şeyhine

gidip;


- Kova kuyuya düştü, çıkması için bir Fâtihâ okur musunuz? diye

ricâ etti.


Dergâhın şeyhi;


- Bu nasıl bir istek."

diye duraklayınca;


- Eğer siz okumazsanız izin verin ben okuyayım, dedi.


Şeyh de izin verdi. Kuyunun başında

Fâtihâ sûresini okudu kova birdenbire kuyunun üzerine çıktı.


Dergâhın şeyhi onun bu ihlâsını görerek

sarığını çıkarıp önüne koydu ve derecesinin onun derecesi yanında çok

az bir derece olduğunu ifâde için;


- Ey genç! Sen nasıl bir kimsesin ki

benim harmanım senin danen yanında saman oldu, dedi.


Ahmed bin Hadraveyh şeyhin bu sözü

üzerine;


- Talebelerinize söyleyiniz, misâfire kem nazarla bakmasınlar.

Zaten ben gidiyorum,  diyerek, ayrıldı.

Hasta Sultan

Padişahlardan

biri, adını anmanın bile insanı

ürküteceği korkunç bir hastalığa yakalanmıştı.

Yunan hekimleri tedavisine imkân bulamadılar.

Yalnız şu nokta üzerinde ittifak ettiler: Şu ve şu şekilde bir insanın

ödünden başka bu derdin çaresi yoktur.

Padişah emretti, aradılar, taradılar, istenilen

nitelikleri bulunduran bir köylü çocuğu buldular. Padişah, çocuğun

annesiyle babasını çağırtarak birçok para ve ihsan karşılığında onları

ikna etti. Kadı da, “Padişahın selâmeti için ahaliden birinin kanı

dökülebilir” diye fetva verdi. Yapılacak iş kalmadı. Çocuğu cellâda

teslim ettiler. Cellât, vazifesini yapmaya hazırlanırken, çocuk başını

semaya kaldırarak acı acı gülmeye başladı. Çocuğun bu gülmesi,

padişahın merakını çekti, çocuğa dedi ki:

-Şu hal, senin için gülecek

bir hal değildir. Söyle, niçin gülüyorsun?

Çocuk dedi ki: 

-Evlâdın

nazını çekecek, anasıyla babasıydı. Onlar beni değersiz bir menfaat

karşılığında feda ettiler. Dava, kadılar huzuruna çıkarıldı, adalet

onlardan beklenirdi. Onlar da katline fetva verdi. Padişah ise,

kendisinin sağlığını benim kanımın dökülmesinde görüyor. Şu halde

Allah’tan başka yardımcım kalmamıştır da ...

Ey Allahım, halimi kime şikâyet edeyim. Adaleti

ancak senden beklerim, çünkü sen şanı yüce olansın.

Padişah bu

sözlerden pek üzüldü, gözleri yaşardı. “Masum bir yavrunun

kanına girmektense benim ölmem daha iyidir” diyerek çocuğu bağrına

bastı, öptü, okşadı ve birçok bağış ve ihsan yaparak onu serbest

bıraktı. Rivayet ederler ki padişah o hafta içinde devasız derdinden

iyileşti.

Nil kıyısında dolaşırken bana bir fil çobanı çok

güzel bir beyit okumuştu, onu hiç unutmam:

Hani her gün çiğneyip geçtiğiniz karıncalar var

ya, işte aynen bunun

gibi bir gün sizi de filler ezer geçer.

Gülistan – Şeyh Sa’di-i Şirazi

Hatice Annemizi Unutulmaz Kılan Hizmet

Eline aldığı kuru bir

hurma dalına dayanarak Resûlüllah’ın kapısına kadar gelmiş olan yaşlı

bir kadın, içeri girmek arzusunu izhar etmesi üzerine;

– Yâ Resûlâllah, kim olduğunu bilmediğimiz bir

ihtiyare kadın, zâtınızı görmek istiyor,” dediler.

Resûl-i Ekrem Hazretleri:

– Müsaade edin, gelsin,” buyurdular.

İhtiyarlıktan âdeta rükû eder halde duran kadın,

hurma dalından edindiği asâsına dayana dayana Resûlüllah’ın kapısından

içeri girdi, bir-iki adım ilerledikten sonra, kendisini tanıyan

Resûlüllah hemen ayağa kalktılar; altlarındaki içi hurma lifi dolu

minderlerini göstererek oturmasını istediler.

Resûlüllah’ın bu kadına gösterdiği hürmet ve

alâka, orada hazır bulunan Hazret-i Ömer’in dikkatini çekti; hattâ kim

olduğunu merak ettiği bu ihtiyareye gösterilen bu ikramı, biraz da

fazla gibi bulduğu içindir ki, ihtiyare kalkıp gittikten sonra:

– Yâ

Resûlâllah, bu kadın kimdi ki, kendisine ayağa kalkacak kadar hürmet

ettiniz, minderinizi verecek kadar alâka gösteriniz?” dedi.

Resûlüllah’ın cevabı tek cümleden ibaretti:

– Bu kadın, bizim Hatîce’nin dostlarındandı!”

Burada aklımıza şöyle bir sual geliyor:

– Resûlüllah Hazretleri, senelerce evvel vefat

etmiş olan Hatice Validemize, neden bu kadar alâkâ duyuyordu ki, O’nun

dostlarına bile ayağa kalkıyor, minderlerini vermek kadirşinâslığında

bulunuyorlardı? Hatîce Validemizin kendisini bu derece sevdiren

hususiyeti ne idi?

Bu sualin cevabını da, Hazret-i Âişe Validemizin

hazır bulunduğu bir mecliste cereyan eden şu hatırada bulmak mümkündür.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, bir aile sohbetinde, Hazret-i Hatîce

Validemizi uzun uzun yâdetmiş; bazı hatıraları yeniden anlatarak,

geçmiş günlerini dile getirmişti.

Hazret-i Âişe Validemiz:

– Yâ Resûlâllah, senelerce evvel ölüp gitmiş olan

bir yaşlı kadını, bu kadar hatırlayıp yâdetmekte ne fayda var? Allahü

Zülcelâl, size, O’ndan daha genç ve güzelini ihsan etmiş; ağzında dişi

bile kalmamış bir ihtiyare yerine daha gencini vermiştir,” dedi. Âişe

Validemizin bu sözlerine karşı Resûlüllah Hazretleri’nin, Hz. Hatîce

Validemizi niçin unutmadığını bildiren şu cevaplarını, dikkat ve

ibretle okumaktayız:

– Yâ Âişe! Seneler geçtiği halde Hatîce’yi

unutmayışım, O’nun dış güzelliğinden değildir.

Herkes beni red ve inkâr ettiği zaman, Hatîce

bana inandı ve tasdik etti.

Etrafımdakiler bana, yalancısın, dediği zaman;

Hatîce bana, doğru söylüyorsun, asla çekinme, dedi.

İnsanlar benden bir pulu esirgediği zaman,

Hatîce, bütün servetini önüme sürerek bunların hepsi emrindedir,

istediğin kadar harcayabilirsin, dedi.

Dünyada yalnız kaldığım günlerde, Hatîce, benden

asla geri kalmadı; bunların hepsi geçicidir, üzülme, ileride bu

güçlükleri kolaylıklar takip edecektir, dedi.

İşte ben, Hatîce’yi, bu fedakârlıkları için

unutmuyorum!”

Hz. Hatîce’yi seneler geçtiği halde unutturmayan

meziyetleri, Resûlüllah nezdinde, kadın arkadaşına oturduğu minderini

verdirecek kadar kazanmış olduğu itibar ve kıymeti; hanımların

dikkatlerini çekmelidir.

Mü’mine hanımlar, İslâm dâvası uğrunda fedakârca

çalışan kocalarına engel olmamalı. Hatîce annemiz gibi, bütün kuvvet ve

imkânlarıyla dâva uğrunda çalışan beylerini takviye ile yardımcı

olmalıdırlar.

Kaynak: Yeni Aile İlmihali, Ahmed Şahin, Cihan

Yayınları

Hayır Belki Şerrin içinde Saklıdır


Evlendi

ve ilk gece eşinin yüzünü

açtı rengi siyah idi, güzel de değildi.. Zifaf gecesi eşini terk etti..

eşi bunu

anlayınca birkaç gün sonra adamın yanına gitti ve dediki *''HAYIR BELKİ

ŞERRİN

İÇİNDE SAKLIDIR''* dedi ve ikna etti, zifafını tamamladı..

Ama

kalbinde yine sıkıntı vardı..

eşinin şeklinden dolayı İkinci bir kez eşini ve şehri terketti.. Bu

sefer

aradan 20 yıl geçti eşinin ondan hamile kaldığını bilmeden geçen 20

yıl..

Evet

şehre geri döner namaz için

camiye girer bakar ki genç bir vaiz ama çok muhteşem vaaz ediyor.

Dehşete

kapılır ve hoşuna gider.. Oradakilere sorar kim bu Alim delikanlı?

diye..

Derler

ki "adı ENES"

Babası

kim? der. Derler ki

"20 yıl önce buralardan göçtü adı

MALİK"

Gencin

yanına gider ve der ki

"seninle evinize kadar geleceğim. kapıda bekliyeceğim annene dersin ki:

*HAYIR BELKİ ŞERRİN İÇİNDE SAKLIDIR*..''

Giderler..

annesine bunu der demez

"koş koş evlat, o senin baban" der, "kapıda bekletme."

Evet

öyle bir sıcak karşılama olur

ki. Zira annesi oğluna;

"Oğlum

baban bizi terk etti

yalnız bıraktı gitti" dememiştir.. O yüzden baba sevgisi tazedir..

Evet

işte o anneden *ENES İBN-İ

MALİK* olmuştur..

Efendimizden

(sav) 2268 hadisi

rivayet etmiştir.. Efendimizin (sav) hizmetkarı olmuştur.

Allah

senden razı olsun ey Enes'in

annesi, bize böyle güzel evlat yetiştirdin ve bize güzel bir ders

öğrettin.. ‏

Evet

*bazen HAYIR ŞERDE

GİZLİDİR..*

Bazen

bazı işlerden ve kişilerden

uzak dururuz, içimiz kabullenmez ve birçok hayrı kaçırırız.. ‏

Şu

sözleri gözardı etmeyelim:

*

*Allah belki bu durumda sana

hayır dilemiştir..*

*

*Allah bazı işleri ancak hayır

için erteler..*

Hayır var

Bir zamanlar Afrika'daki

bir ülkede hüküm süren

bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu,

birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu

da beraberinde götürürdü.

Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı.

İster kendi başına gelsin ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü,

her olay karşısında hep aynı şeyi söylerdi:

-Bunda da bir hayır var!

Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar.

Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş

ediyordu. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir

yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı ve

kralın baş parmağı koptu.

Durumu gören arkadaşı her zamanki her zamanki

sözünü söyledi:

-Bunda da bir hayır var!

Kral acı ve öfkeyle bağırdı:

-Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım

koptu?' Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana

attırdı.

Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin

yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla

birlikte avlanıyordu. Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine

götürdüler. Ellerini, ayaklarını bağladılar ve köyünz meydanına odun

yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar.

Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın

başparmağının olmadığını farkettiler. Bu kabile, batıl inançları

nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir

insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine

inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer

adamları ise pişirip yediler.

Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı

sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva

gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan

çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı.

-Haklıymışsın!' dedi. Parmağımın kopmasında

gerçekten de bir hayır varmış. İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre

zindanda tuttuğum için özür diliyorum.Yaptığım çok haksız ve kötü

birşeydi.

-Hayır, diye karşılık verdi arkadaşı. Bunda da

bir hayır var.

-Ne diyorsun Allah aşkına?diye hayretle bağırdı

kral. Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır

olabilir?

-Düşünsene, ben

zindanda olmasaydım, seninle

birlikte avda olurdum, değil mi? Ve sonrasını düşünsene.


Kaynak: İlham Öyküleri, Murat

Çiftkaya

Hayırlısını Ver Allahım

"Kim

Allâh'tan korkarsa, Allâh ona bir çıkış yolu ihsân eder ve ona

beklemediği

yerden rızık verir. Kim Allâh'a güvenirse O, ona yeter. Şüphesiz Allâh

emrini

yerine getirendir. Allâh her şey için ölçü koymuştur." (Talak, 2-3)


Fatma hanım, sırtına ekin destesini aldı ve düşünceyle ilerlemeye

başladı.

Birden kayınvâlidesinin sesiyle kendine geldi:

"-Kız

Fatma çabuk buraya gel. Sarı inek doğuruyor, yardım et!.."

Can

havliyle sırtındaki destesini indirdi ve ahıra koştu.

Aman Yâ

Rabbi… Hayvan da olsa, ne kadar acı çekiyordu. Fatma hanım,

kayınvâlidesiyle

birlikte hayvanın doğum yapmasına yardım ediyordu. Kayınvâlidesi:

"-Bir

hayli zor olacak galiba!.." dedi.

"-Evet

zora benziyor. Dana toplu herhâlde." diye mırıldandı Fatma

hanım da…

Fatma,

hayvan acı çekmesin diye şifâ âyetlerini, ardından bildiği bütün

sûreleri okumaya başladı. Kayınvâlidesi:

"-Deli

kız, ineğe de okunur mu?" dedi. Fatma ise:

"-Ana

bak, çok acı çekiyor, yüreğim dayanmıyor." diye cevap verdi,

gözyaşlarıyla... Bir saat zorlu bir çabanın ardından, sarı kızın bir

tosunu

oldu. Sarı kız hemen şefkatle onu yalayıp kokladı.

Fatma'nın

bütün merhameti, sanki gözlerinden yaşlarla ılık ılık akıyordu.

Kayınvâlidesi:

"-Bak,

ineğin bile yavrusu oldu. Dört senedir bu kapıdasın, bir torun

veremedin kucağımıza!" dedi. Fatma ise:

"-Allâh

hayırlı evlat versin, ana." dedi. Kayınvâlidesi ise:

"-Hayırlı,

hayırsız!.. Bir evlâdın olsun. Bizi ele güne dil ettin

ya!.." dedi öfkeyle…

Fatma,

ikindi namazından sonra duâ için secdeye vardı ve:

"Rabbim

dört yıldır senden hayırlı evlâd istiyorum. Olmuyor Rabbim! Hep

hayırlı istiyorum, ben âciz hâlimle nasıl hayırsız bir evlâtla baş

edebilirim.

Ben kendimi ıslâh edemezken onu nasıl ıslâh edeyim." diye gözyaşlarıyla

yıkanan, salavâtlarla taçlanan duâsını bitirdi.

Dört kez

hâmile kalmış, ama hepsini kaybetmişti. Ve ısrarla "hayırlı evlat

ver" diye duâ etti, etti. Birkaç ay sonra rüyasında bir ses:


"-Kızım, hayırlı bir kız evlâdın olacak, adını Hediye koy." dedi. O,

yine hep "hayırlısını" istedi. Nihâyet Allâh'ın lutf u keremiyle

yavrucuğuna kavuştu. İsmini, Ayşe Hediye koydu.

Yalnız

Ayşe durmadan hasta oluyor, her gece doktora götürüyorlardı. Fatma

hanım, geceleri nefes alıyor mu diye sürekli onu dinliyordu. Uyku nedir

bilmez

oldu. Bir gece yine doktora götürdüler. Doktor:

"-Kızım,

sen bu çocuğa köyün zor imkânlarında bakamazsın, bünyesi çok

zayıf ve hassas, ölür! Benim de yıllardır çocuğum olmuyor onu bana

ver!"

dedi.

Fatma'yı

bu teklif iyice bunalttı ve:

"-Aslâ!"

dedi. Ve çocuğuyla birlikte eve döndüler. O gece, iki rekat hâcet

namazı

kıldıktan sonra Rabbine yalvardı, duâ etti:


"-Rabbim, bu evlât hayırlı olacaksa onu bana nasip edip sevindir. Bende

büyüsün, bir yetimle evlendirip onu sevindireyim." diye duâ etti.

Seccâdesini toplarken:


"-Veren de O, alan da O, bize sadece duâ düşer." dedi.


Ayşe, günden güne iyi oluyordu ve gün geçtikçe büyüdü, şirin bir kız

oldu.

Allah, Fatma hanıma ardı ardına dört evlat daha ihsân etti. O, hep:


"-Hayırlı olursa nasip et, hayırsızsa ben nasıl onu ıslâh ederim, ben

kendimi bile ıslâh edememişken!.." diye duâ etmeye devam etti.


Ayşe, ilkokulu bitirince Kur'ân Kursuna verdiler. Orada çok

başarılıydı.

Edebiyle, ahlâkıyla, çalışkanlığıyla kendini sevdirmişti hocalarına.

Hocaları

hâfızlığa başlatmak için ısrar ediyorlardı. Çünkü hıfzı çok

kuvvetliydi. Ayşe

ise "ya onun hakkını veremezsem, Rabbimin huzûruna nasıl çıkarım"

diye iç hesapları yapıyordu. Ve nasiptir, bu düşünce sebebiyle hıfzına

başlamadı.


16 yaşındaydı, güzelliği ve edebi onu akranlarından ayırıyordu. Yaşı

küçüktü,

ama çok tâlibi vardı. Bir gün bir genç talip oldu, âilesi oldukça

varlıklıydı.

Diğer taraftan da fakir, anasız babasız bir genç tâlipti:


"-Öğretmenlik imtihanlarına girdim. Kazanırsam elimde tek hünerim o…

Başkaca verecek hiçbir şeyim yok." dedi.


İki taraf için de zaman istediler. Fatma hanım, kızına:


"-Ben çok yokluk gördüm, sen görme kızım. Fakir olan çocuk, kendine

başkasını bulsun. Seni böyle göz göre göre yokluğa atamam." dedi.


Karar verildi. Ertesi gün, zengin gencin âilesine haber verilecekti.

Fatma

hanım, o gece rüyâsında Kâbe'nin duvarlarını sıvıyordu. Fakir genç de

sırtında

harç taşıyıp, ona yardım ediyordu. Böylece Kâbe'yi sıvayıp bitirdiler.

Uzaktan

bir ses duydu:


"-Bir yetimi sevindirmek Kâbe'yi inşâ etmek gibidir. Kızım verdiğin

sözü

unutma, yetimi sevindir. Allâh onu mübârek kılsın."


Bu sesi tanımıştı. 16 yıl önce yine rüyâda kendine çocuğunun olacağını

müjdeleyen sesti. Uyandı ve rüyâsını kızına anlattı. Ayşe ise:


"-Anneciğim sen her zaman en hayırlısını istersin, Rabbimden. Bu apaçık

bir rüya!.. Rabbim gönül evlerimizi lutfuyla zengin kılsın." dedi.


Kur'ân sadâları içinde düğün yapıldı. Her şeyin en sâdesi seçilmişti

evi

için... Bir takısı yoktu Ayşe'nin, ama gönlü îmân dolu bir hazineye

sahip

olduğu için Allâh'a duâ ediyordu.


Unutmayalım

biz insanoğlu çok âciziz. Neyin hayır, neyin şer olduğunu

bilemiyoruz. Âyet-i kerimede buyurulduğu üzere, bazen: "Hayır ister

gibi

ısrarla şerri istiyoruz." Onun için Rabbimizden, her zaman her şeyin en

hayırlısını isteyelim.


"Ey

Rabbimiz! Bizi Sana boyun eğenlerden kıl, neslimizden de Sana itaat

eden bir ümmet çıkar, bize ibâdet usûllerimizi göster, tevbemizi kabul

et.

Zîrâ, tevbeleri çokça kabul eden ve çok merhametli olan ancak Sen'sin."

(Bakara, 128)


Rükiye Gönüllü

Şebnem Dergisi


Hırsız Evliya

Ortaköy Rumlarının

gönüllerini İslama çelip çaldığı için Hırsız Aziz, (Hırsız Evliya)

derlermiş Rumlar Yahya Efendi'ye.

Kosta adında bir Rum

Kaptan varmış, şarapçılık yaparmış, çok da içtiği için ayık anı

olmazmış. Ama Yahya Efendi'yi

nerde görse, eline kapanırmış. Yahya Efendi de sırtını sıvazlıyarak.

-Kastın ne Kosta?

Niye harâb ediyorsun kendini bu kadar? der gönüllermiş.

Bir böyle, iki böyle

derken bir gün Marmara Adalarının birinden Ortaköy'e şarap taşırken

deniz kabarmaya, dalgalar  teknesini tokatlamaya başlamış. Derken

fırtına kasırgaya, kasırga kıyâmete dönüşmeye başlayınca, kabaran,

köpüren, taşan rahmet deryasında sırılsıklam olan Kosta, riyâsız bir

gönülle, içten içeee, dıştan dışa, resmen de alenen de hep sevip

saydığı Yahya Efendi'ye yönelerek:

- Elimden tut

AzizYahya, çek sahile beni, sana bir küp şarabım var, hepsi fedâ olsun

sana ... diye içten içe yana göynüye Ortaköy'e ulaşınca,

Kosta'yı sevenlerden birisi:

- Geçmiş olsun

Kosta. bu berbat fırtınayı nasıl aştın sen?

Biraz da meczub bir

adam olan Kosta, saçını başını eliyle taraklayarak:

-Ben aşmadım,

aşıranlar aşırdılar. Yine bağışlandı bize canımız. Köyde (Ortaköy) ne

var, ne yok?

-Hırsız var.

-Hırsız.

-Hırsız Aziz

adamlarıyla birlikte seni mahzeninde bekliyor.

-Ne zaman geldiler?

-Az evvel. Onlar

gönderdiler beni seni bulmaya.

- Pekala  hadi

gidelim

-Ben gelmesem, bir

mahzuru var mı?

- Hayır, hiç bir

mahzuru yok ama, sen de gel.

- Peki, demiş

arkadaşı, gitmişler varmışlar ki, Yahya Efendi ve yâranı Kosta'nın

mahzeninde onları bekliyorlar.

Kosta ve arkadaşı,

loş mahzenin kapısından içeriye girerken, Yahya Efendi:

-Gel bakalım Kosta.

bir söz attın deryaya, biz de geldik buraya. Tut bakalım sözünü.

Bu durum karşısında

ne diyeceğini, ne edeceğini şaşıran Kosta, Yahya Efendi'nin ellerine

kapanarak:

-Aziz Baba, mahzenim

feda size, şeref verdiniz bize, siz emredin yeter.

Yahya Efendi:

-En keskini hangi

küpte?

Kosta, kovuklardaki

bir küpü göstererek:

-Aha şuracıkta işte.

Yahya Efendi:

-Onu için hep

birlikte.

Kosta, elpençe,

mahviriyyet içre:

-Siz?

Yahya Efendi.

-Biz de içeriz,

merak etme, deyince, Kosta, yıllanmış şarap küplerini açarak, bardak

bardak dağıtmaya başlamış. Yahya Efendi de öyle bir sohbet açmış ki

orada, ilm-i ledün göklerini oraya boşaltmış. Saatlerce içtikleri halde

hiç kimsede en basit bir sarhoşluk alameti görülmeyince, Kosta,

arkadaşı ve mahzende çalışan diğer Rumlar birbirlerine bakışmaya

başlamışlar.

Kosta, arkadaşının

kulağına usulca:

-Bu işte bir iş var.

Bir de biz bakalım şu şarabın tadına, diyerek birer bardak da kendileri

içince, gözleri fal taşı gibi parlamış, zira, bakmışlar görmüşler ki

Kosta'nın mahzende yıllanmış şarabı taze nar şerbetinde dönüşmüş.

İşte Kosta da,

arkadaşları da, o günden sonra, mabedlerini de, işlerini de

değiştirerek iyi bir Müslüman olmuşlar.

Evliyaların işi,

bizim bilemediğimiz, akıl erdiremediğimiz bir planda cereyan ediyor.

Hani ilim için henüz çözülemeyen bazı gerçekler var ya...

Kaynak: Yahya Efendi, Mustafa Özdamar, Kırk

Kandil, 1997


Hizmet Eden misiniz Edilen mi?

Bir

savaş dönüşünde mola

verilmiş, öğle yemeği hazırlamak isteyen ashab kesecekleri koyunun

hizmetini

konuşuyorlar.

Biri, ben koyunu getireyim,

öteki ben de keseyim, bir başkası da et hazırlamada görev alayım,

derken Allah

Resulü de oturduğu yerden kalkıyor ve şöyle diyor:

Ben de ötelerden odun toplayıp

da ateşi yakayım. Diyorlar ki:

- Haşa, yâ Resulallah! Siz

oturun, biz hizmetin hepsini de yapar huzurunuza getiririz!

Şöyle buyuruyor Allah Resulü:

- Bilirim ki siz bütün hizmeti

yapar, ayağıma getirirsiniz. Ancak ben başkaları hizmet ederken,

seyirci kalmak

istemem. Ben de hizmet edenler arasında yerimi almayı tercih ederim.

Seyirci

kalmak bana ağır gelir. Hizmet etmek mutluluk verir.

Allah Resulü hizmet edilen

değil de eden olmayı böyle tercih ediyor, tüketen değil de üretenden

olmayı

böyle ibretimize sunmuş oluyor.

***

Bir meclis biri hakkında konuşuluyor. Biri

şöyle söyledi:

- Ben onunla hacca gittim, çok

ibadet eden birisidir. Her konaklamada hemen namaza durur, çok ibadet

ederdi.

Biri şöyle sordu:

- Her konaklamada ibadet ederdi

de devesinin yemini, suyunu kim verir, kendisinin hizmetini kim

yapardı?

Cevap:

- Hizmetini biz yapardık.

- Demek ki siz ondan çok ibadet

etmişsiniz! Çünkü o, hizmet edilenlerden olmuş, siz ise hizmet

edenlerden.

***

Bu konuda en çarpıcı bir misal

de meşhur Bağdat vaizi Yahya bin Muaz'ın kardeşine söylediklerinde.

Mekke'de

mücavir kalan kardeşi gönderdiği mektubunda der ki:

Mekke'de durumum çok iyi. Bir

de hizmetçim var, bana çok iyi hizmette bulunuyor.

Hicri 235'in ünlü vaizi

kardeşine gönderdiği cevabında şöyle ikazda bulunur:

Hizmet edilen olmakla iftihar

etme de hizmet eden olmakla iftihar et. Zira hizmet edilmek Allah'a

mahsustur.

Hizmet etmek de kula mahsustur. Sen Allah'a mahsus sıfatla muttasıf

olmayı

düşünme de kula ait sıfatla muttasıf olmaya çalış.

Bizim

halimiz nasıl, durumumuz

nedir? Hizmet etmeyi mi tercih ediyoruz, yoksa hizmet edilmeyi mi?

Allah'a

mahsus sıfat mı, yoksa kula mahsus sıfat mı?

Herkesin Ceza ve Mükafatı Verilmiş

Behlül Dânâ, bir gün

Harun Reşid'den bir vazife istedi. Harun Reşid de ona çarşı pazar

ağalığını verdi. Behlül hemen işe koyuldu. İlk olarak bir fırına gitti.

Birkaç ekmek tarttı hepsi normal gramajından noksan geldi.


Dönüp fırıncıya sordu:


- Hayatından memnun musun, geçinebiliyor musun, çoluk-çocuğunla ağzının

tadı var mı?


Adam her soruya olumsuz cevap verdi.


Behlül bir şey demeden ayrıldı ve bir başka fırına geçti. Orada da

birkaç ekmek tarttı ve gördü ki bütün ekmekler gramajından fazla

geliyor, eksik gelmiyor. Aynı soruları bu fırının sahibine de sordu ve

her soruya olumlu cevap aldı.


Bundan sonra başka bir yere uğramadan doğru Harun Reşid'in huzuruna

çıktı ve yeni bir vazife istedi.


Harun Reşid:


- Behlül daha demin vazife verdik sana, ne çabuk bıktın? dedi.


Behlül açıkladı: 


- Çarşı pazarın ağası varmış! Benden önce ekmekleri tartmış, vicdanları

tartmış, buna göre herkes hesabını ödemiş, ceza ve mükafatları

verilmiş, bana ihtiyaç kalmamış.



Herşeyi bilmek iyi mi?

Adamın biri Musa

Aleyhisselâm'a:

— Ya Musa, ben bütün

hayvanların dilinden anlamak istiyorum. Tur'u

Sina'ya gittiğin zaman Allah'tan iste de benim duamı kabul etsin,

diyordu.

Musa Peygamber:

— Her şeyi bilmek

iyi olmaz. Senin hayvanların dilinden anlamaman daha

iyidir. Bu sevdadan vazgeç, dediyse de, adam illâ öğrenmek istiyordu.

Bir gün Musa

Aleyhisselâm Tur'a çıktığı zaman Cenab-ı Allah Musa Aleyhisselâm'a:

— «Ya Musa! O

kulumun duasını kabul ettim, bundan sonra bütün

hayvanların dilinden anlayacak. Yalnız her şeye ehemmiyet vermesin,

sonra onun için iyi olmaz.» buyurmuştu.

Musa Aleyhisselâm,

Tur'u Sina'dan geldikten sonra durumu bildirip her şeyle fazla

ilgilenmemesini söyledi. Kendisine selâhiyet verilen adam, akşam ahıra

hayvanlarını yemlemeye girmişti. Orada eşekle öküzün konuşmalarına

şâhid oldu.

Onlar aralarında

şöyle konuşuyorlardı:

Öküz:

— Yahu eşek kardeş,

senin işin ne iyi, bana yazın rahat yok, kışın

rahat yok. Sabah olacak çifte koşacaklar, ama sense akşama kadar rahat

gezeceksin, diyordu.


Eşeğin öküze

nasihati şöyle oldu:

— Bunlar hep senin

ahmaklığından... Sen sabah olunca hasta numarası

yaparsın, akşamdan sahibimizin döktüğü yemi bile yemezsin. O da

sabahleyin seni bu haliyle görünce çifte koşmaktan vazgeçer ve birkaç

gün olsun istirahat etmiş olursun, dedi.

Bu sözler öküzün

hoşuna gitmişti. Hakikaten yem yemedi ve öyle aç karnına sabaha kadar

yattı. Eşek ise öküzün yemlerini bile kendisi yemişti. Tabii bunların

bu konuşmalarını sahibi duymuş ve gülerek ahırdan çıkmıştı.

Sabah oldu, adam

ahıra girdi ki, öküz aç. Kalkması için birkaç tekme vurdu ise de öküz

hastalanmıştı.

Adam:

— Bu sefer de onun yerine eşeği koşalım, diyerek aldı tarlaya götürdü


Akşama kadar eşekle

çift sürdü. Eşeğin emdiği süt burnundan gelmişti. Akşam eve geldiği

zaman öküz rahat rahat geviş getiriyor kendi kendine hakikaten bu iyi

bir numara oldu diyordu. Eşek bu işin çekilemeyecek gibi olduğunu

görünce öküze başka yoldan akıl verip kurtulmak istedi:

-Öküz kardeş, sen

böyle yatarsan sahibimiz seni satacak. Bu gün tarlada beni gören

köylüler sordular. O da, zaten tembel bir öküzdü, şimdi de hasta oldu.

Yarın kasaba vereceğim, dedi. Eğer yarın' da böyle yaparsan kendini

bıçağın altında bil, diyerek sabahleyen çifte gitmekten kurtuldu.

Adam bunların bu

konuşmalarını dinledikçe kendi kendine gülüyor ve:

- Gördün mü ne kadar

iyi bir şeymiş hayvanların dilinden anlamak,

diyordu.

Ertesi sabah horozla

köpeğin konuşmalarına şahit oldu.

Horoz:

-Yarın efendinin, öküzü ölecek. Sana müjdem var. İyi bir ziyafet olacak

senin için, diyordu.


Adam bunu duyar

duymaz hemen pazara götürüp öküzünü sattı ve zarardan kurtuldu.

İkinci gün oldu,

köpek horoza:

- Niye yalan

söyledin? Hani ziyafet? Adam öküzü sattı kurtuldu,

dediğinde, bu sefer horoz:

-Hiç merak etme!

Öküzü sattı ama, yarın kölesi ölecek ve onun hayrına

mutlaka bir yemek yedirirler. Sen de artıklarından istifade etsen

yeter, dedi.

Adam bunu da

duymuştu. Hemen pazara çıkarıp kölesini de sattı.

Köpek gene ziyafete

erişememişti. Horoza:

-Beni ne kandırıp

duruyorsun? diye çıkıştı.

Horoz:

-Ben yalan

söylemem... Ziyafet var dediysem vardır. Efendimiz öküz ve

köleyi satarak zarardan kurtuldu ama, yarın kendisi ölecek, işte o

zaman ziyafetin büyüğü olacak, dedi.

Adam horozdan

bunları duyunca etekleri tutuştu. Ne yapacağını şaşırdı ve doğru

Hazreti Musa'nın huzuruna çıkıp durumu anlattı:

-Hakikaten ben yarın

ölecek miyim? Bunun bir çaresi yok mu? diye

yalvarmaya başladı.

Musa Aleyhisselâm:

-Ben sana demedim

mi? Her şeye ehemmiyet vermeyeceksin diye... Eğer sen

öküzü satmasaydın, o ölecek ve belâ atlatılmış olacaktı. Ama sen onları

satmakla başkalarının zarar etmesini istedin. Kendi menfaatini düşünüp

başkalarını kendisi gibi hesap etmeyenin hali budur, dedi.


Heybedeki Altınlar

Yalova’da

bir imâm vardı ki, Yahyâ Efendiyi büyük bilir ve

çok severdi. Zaman zaman ziyâretine gelirdi. Bu imâmın çoluk çocuğu

kalabalık olup, maddî sıkıntı içindeydi. Fakat o sabreder fakirliğini

gizler, kimseye bir şey söylemezdi. Bir gün yine Yahyâ Efendi

hazretlerini ziyârete geldi. Selâm verip huzûrunda oturdu. O sırada

dergâh tenhâ olup, kimseler yoktu.

Yahyâ Efendi

ona;

- Ey temiz insan! Gel

seninle bahçede biraz dolaşalım. Allahü teâlânın

lütfunun sonu yoktur, buyurdu.

Berâberce

çıktılar. Bir yere geldiklerinde, Yahyâ Efendi;

- Sen bize candan bağlısın.

Şimdi sana Allahü teâlânın lütfuyla bir iş

göstereceğim. Böylece gönlündeki fakirlik sıkıntısı kalmayacak.

Fakirlik ateşini söndürmüş ve seni sevindirmiş olacağız, buyurdu.

Sonra yere

asâsını vurdu ve;

- Burasını kaz! dedi.

İmâm Efendi

orasını açtığında, içinden bir küp altın çıktı. Ona;

-Ne durursun, fakirlik

hastalığına çâredir. Bunları sana sonsuz

hazîneler sâhibi Allahü teâlâ gönderdi. İstediğin kadar al, buyurdu.

İmâm Efendi

bunları heybesine doldurdu. Yahyâ Efendi ona;

-Ey İmâm Efendi! Dünyâ

üzüntüsünü gönlüne sakın koyma. Bunları hayırlı

işlere sarfedersin. Yalnız bu sırrı kimseye söyleme. Şâyet anlatırsan o

zaman bunlar elinden çıkar, aldırırsın, buyurdu.

İmâm Efendi

de;

-Efendim, ben bu işe çok

şaştım! Bu kadar altınla memleketime nasıl

dönerim. Yollarda haramîler, eşkıyâlar var. Korkarım ki bunları benden

alırlar. Nasıl varacağımı bilemiyorum, dedi.

Bunun

üzerine Yahyâ Efendi;

-Sana kimse zarar veremez.

Bu senin nasîbindir. Var selâmetle git,

buyurdu.

İmâm

Efendi vedâ edip yola çıktı. Hakîkaten başına hiçbir şey gelmeden

Yalova’ya vardı. Kendisini hanımı karşıladı. Heybedeki altınları

görünce, hayretler içinde kaldı ve;

-Bunları nereden buldun?

diye sordu.

O da;

-Bu işi sana açıklayamam.

Sâdece Allahü teâlânın ihsânı olarak bil!

dedi.

İmâm Efendi

bundan sonra etrâfına yardım etmeye başladı. Hem yedi hem yedirdi. Ömrü

hayır yapmakla geçti.

İnsanlar

onun hakkında;

-Nereden buluyor bunları?”

demeye başladı.

Bâzısı da;

-Birisinden emânet almış

gâlibâ!

Kimisi de;

-Anlaşılan defîne bulmuş,

dedi.

Herbiri bir

şey söyledi. Netîcede İmâm Efendi hastalandı. Hastalığı ilerleyince,

komşularını başına çağırdı ve onlara;


-Size bu

malı nereden bulduğumu açıklamak istedim. Bunun elime

girmesine sebep, Yahyâ Efendi hazretleridir. Bugüne kadar kimseye

söylemedim. Zîrâ bana, söyleme gizle demişti. Şimdi ise ömrümün sonu

yaklaştığından onun kerâmeti unutulmasın diye söylüyorum, dedi ve

Kelime-i şehâdet getirerek vefât etti.


Hristiyan ve Hazret-i Ali'nin Zırhı

Hazret-i

Ali

(r.a)'ın, halifeliği zamanında, Kufe'de zırhı kayboldu.

Bir müddet

sonra bir Hrıstiyan'ın yanında ortaya çıktı. Hazret-iAli (r.a) onu

hakimin huzuruna

götürdü.


-Bu zırh benim malımdır; onu ne sattım, ne

de birine bağışladım; şimdi

onu, bu adamın yanında buldum,diye iddia etti.


Hakim:


-Halife iddiasını söyledi, sen ne dersin?

diye Hıristiyan'a sordu.

O, bu zırhın, kendi malı olduğunu, aynı zamanda halifenin sözünü

yalanlamadığını,

söyledi.


Hakim Hazret-i Ali (r.a)'na dönerek


- Sen iddia ettin, bu şahıs ise inkar

ediyor. Bu durumda iddian için

şahit getirmen lazım, dedi.


Hazret-i Ali (r.a) güldü ve :


- Hakim doğru söylüyor, şimdi şahit getirmem

gerek, fakat hiç bir

şahidim

yok, dedi.


Hakim, iddia edenin şahidinin olmamasına

dayanarak, hrıstiyan'ın lehine

karar verdi. O da zırhı aldı ve gitti.


Fakat, zırhın, kimin malı olduğunu daha iyi

bilen Hristiyan' ın, bir

kaç adım yürüdükten sonra vicdanı uyandı ve geri dönerek


- Böylesine bir

hükümet ve davranış şekli alelade insanların keyfinden değil,

peygamberlerin

hükümet tarzıdır, dedi ve


- Zırh Ali'nindir' diye itiraf etti.


Kısa bir zaman sonra, onu, müslüman olarak

Hazret-iAli (r.a)'ın sancağı

altında,

Nehrivan harbinde, savaşırken gördüler.


Istırabın Gözyaşları

Emevi

halifelerinden Ömer bin

Abdülaziz dünyadan el-etek çekerek kendini Allah'a ibadete adamış üstün

devlet

adamlarından biridir. Tarih sayfaları arasında gezinirken görmekteyiz

ki, bu

üstün devlet adamı adaleti, güzel ahlakı ve devamlı ibadetiyle

zamanında tüm

müslüman halkının gönüllerinde saygı ve sevgiden yıkılmaz bir taht

kurmuştur.

İşte

bu haliferin kadın hizmetçisi bir gece uykusunda ilginç bir rüya

görür.

Kıyamet kopmuş, insanlar dirilmiş, amel terazisi kurulmuş ve tüm

insanlar

Mahşer toplantısına akın ederek sorgu suale çekilmektedirler. Hesabı

görülen

bütün hükümdarlar Sırat Köprüsünün başına getirirler. İlk önce

Mervanoğlu

Abdül-Melik getirilir. Sırat köprüsünü geçmek üzere daha bir veya iki

adım atar

atmaz ateşler ve dehşetlikler yeri Cehenneme düşer. Ardından oğlu Velid

getirilir. O da adımlarını daha atar atmaz Cehennem alevleri arasına

yuvarlanıp

gider. Böylece yeryüzü hükümdarları kıldan ince kılıçtan keskin Sırat

Köprüsü

üzerinden geçirirler. Hepsi de, birer birer Cehennem alevleri arasına

yuvarlanır. Sıra Emevi Halifesi Ömer bin Abdülaziz'e gelir.

Gördüğü

rüyasını çok sevdiği halife Abdülaziz'e anlatan kadın

hizmetçisi sözün

burasına gelince coşkun iman sahibi halife hıçkırıklar salarak ağlamaya

ve

başını dövmeye başlar. Bütün ev halkı başına toplanarak teskin etmeye

çalışırlarsa da boşunadır. O, Cehennem azabına uğramanın ve Allah'ın

gazabına

çarpmanın acı akibetine dalmış yaşın yaşın ıstırap gözyaşları

dökmektedir.

O'nun acı ve ıstırabına dayanamayan kadın hizmetçi de oluk oluk yaş

dökmeye

başlar. Halife sanki ağa tutulmuş, artık hayatını kaybetmek üzere olan

balık

gibi çırpınıp didinmektedir.

Gözyaşları

arasında kadın hizmetçi Halifesine sözünü duyurmaya çalışır,

ama

boşunadır. Bir türlü, "Allah'a and olsun ki, sizi Cennette gördüm.

Sırat

Köprüsünü kolaylıkla geçtiniz." diyen sözlerini duyuramaz. Halifenin

çığlıkları ve acı acı çınlayan iniltileri kesilince bakarlar ki ruhunu

teslim

ederek öbür dünyaya göçmüştür.

Yüce

Allah (c.c.) cümlemizi kendi korkusu gönlünde kökleştiren

kullarından

eylesin, amin...

İbadet Artarsa Rızık da Artar

Bir

derviş. Evden

ayrılışında hanımına işe gidiyorum diyerek ayrılır, ancak doğru tekkeye

gider ibadet ederdi. Akşam eve döndüğünde Hanımı:

- Yiyecek

bir şeyimiz

yok biliyorsun, elin boş mu döndün, dediğinde de

-

Çalıştığım zat öyle

cömertki... Ondan para istemekden utanıyorum. Ay sonunda ücretimin

tamamını toptan verecek, derdi.

Ay sonu

geldiğinde,

yine evden ayrılmış, tekkeye gitmiş, ibadete koyulmuştu. Akşam eve

döneceğinde bir düşünce kendisini aldı, ay sonu idi, hanıma ne

diyecekti. Mahzun mahzun eve doğru yürüyordu. Sonunda eve yaklaştı.

Evden leziz yemek kokuları etrafa yayılıyordu. Şaşırmıştı, kapıyı

hanımı güler yüzle açar, içeri girerler olanları kocasına şöyle

anlatır:

- Kimin

yanında

çalışıyorsan bey, gerçekten cömert biriymiş. Öğle sıraları idi, nur

yüzlü iki zat kapıyı çaldı:

"Bunlar

beyinin iş

ücretleridir. Eğer bundan sonra da işine devam eder ve daha fazla

çalışırsa, ücereti daha da artacaktır" dediler ve taze kesilmiş koyun

eti, çeşit çeşit yiyecek, hiç tatmadığım meyveler ve bir kese de altın

verdiler. Allah razı olsun o kimseden. Açlıktan artık tahammülümüz

kalmamıştı.

Hanımından

bu sözleri

dinleyen derviş Allah'a şükredip, ibadetine devam etti....

Allah (c.c.) neye kadir

değil ki!

İbrahim Amca'nın Hikayesi

Bu yaşanmış gerçek bir

hikaye. Mısırlı bir

dava adamı olan doktor Saffet Hicazi'den dinledim bir Tv

kanalında... Kendisi de, olayın kahramanından bizzat dinlemiş.

İbrahim

Amca bir Türk. Fransa'da yaşıyor ve mütevazı bir bakkal

dükkanı var, daha doğrusu küçük bir marketi..

O'ndan

alışveriş yapan bir sürü site sakini var dükkanının çevresinde. Her

milletten, her dinden, her renk ve ırktan pek çok insanlar..

Olayımızın

kahramanı Cad, 7 yaşında bir Yahudi çocuğudur.


Cad, hergün gelir ve İbrahim Amca'dan alışveriş yapar, her gelişinde de

sahibine hissettirmeden(!) bir çikolatayı cebine indiriverir..

Bu

aylarca böyle devam eder.

Birgün

yine gelir, alışveriş yapar ama her zaman yaptığı gibi çikolata

almaz, çıkar..

İbrahim

Amca, arkasından seslenir şefkatle;

"Caad,

bugün çikolatanı almadın " Ve uzatır ona her zaman Cad'ın aldığı

çikolatayı..

Şaşırır

çocuk ve; "Biliyor muydun?" der hayretle.

İbrahim Amca başını okşar

Cad'ın ve; "Sakın bir daha çalma Cad, hırsızlık büyük bir

suçtur..Başkasının hakkına tecavüzdür! Buraya geldiğinde yine al

çikolatanı, ama benden hediye olarak" der şefkatle..

Bundan sonra Cad ile

arkadaş hatta dost olurlar..İbrahim Amca 50 yaşında, Cad ise 7 yaşında

bir çocuktur. Aradan yıllar geçer. Ne zaman Cad'ın bir  sıkıntısı

olsa, doğru İbrahim Amca'sına koşar Cad. O'nun şefkatli sinesine

sığınır; Ailesiyle, arkadaşlarıyla vb. tüm sorunlarını anlatır bu

dostuna ve nasihatlarini, çözümlerini hayranlıkla dinler, uygular.

Ne zaman sıkıntıyla

İbrahim Amca'sına koşsa Cad, İbrahim Amcası çekmecesinden bir kitap

çıkarır ve Cad'a vererek;


"Hadi aç bir yeri" der, sonra

Cad'ın açtığı yeri okur, Cad'a anlatır ve sorununu böylece çözümlerler

birlikte. Hayrettir ki, her defasında da teşhis ve çözümler

doğrudur!..

Böylelikle tam 17 yıl

geçer; Cad 24 yaşında koca bir genç delikanlı, İbrahim Amca da ötelere

yürüyen bir fani..Ama dostlukları hep bu minval üzeri devam etmiştir..

Bir gün emr-i Hakk vaki

olur ve İbrahim Amca, Hakk'ın rahmetine kavuşur..Ölmeden önce

çocuklarına bir vasiyeti vardır İbrahim Amca'nın;

"İçerideki

küçük Sandık olduğu gibi hiç açılmadan Cad'a verilecektir."

Cad, bu en büyük dostunun

ölümüyle yıkılır... Çok ağlar, çok yanar. Artık elinden yüreğinden

tutan,

sorunlarına çözümler bulan, sırdaşı-dert ortağı yoktur.

Vasiyet

üzerine sandık Cad'a ulaştırılır. Ama ilk anların hüznüyle açmak bile

istemez Cad..


Neden sonra yine büyük bir sorunla baş başa kalır Cad ve içinden

çıkamadığı, çok daraldığı bir vakit aklına İbrahim Amcası gelir,

gözleri dolar; seslenir  dostuna;


"Ah keşke burada olsaydın da, çözümleseydin yine, bak yalnız kaldım,

bak ortada kaldım." derken aklına sandık gelir. Koşar açar sandığı. Bir

de bakar ki sandıktan, İbrahim Amca'sının eline verip açtırdığı ve

okuduğu böylelikle sorunlarını her seferinde çözümlediği o Kitap çıkar.


Kur'an'dır O!..

Ama bilmez bunu Cad..

Koşar, okutmak için birini arar, herkese gösterir kitabı. Sonunda bir

Tunuslu okur açtığı sayfayı ve tercüme eder Cad'a. Sorun yine

çözümlenmiştir o Kitap sayesinde..

Merak eder Cad, sorar


"Bu Kitap nedir?"


Tercüme eden Tunuslu;


"Bu Kur'an-ı Kerim'dir, Müslümanların kitabı"


Cad şaşırır, şoktadır!

Demek ki yıllarca

bilmeden okudukları, her derde deva olan o esrarengiz kitap Kur'an'dır

ha? Zerre tereddüt etmez Cad ve sorar hemen;


"Müslüman olmam için ne yapmalıyım?"

Tunuslu gerekeni

söyler-öğretir-yönlendirir ve Cad müslüman olur.


Cadallah Kur'an adını alır..


Hikaye burada bitmiyor..

Cadallah Kuran, öyle

ilerler, öyle kendini yetiştirir ki bu yolda, sadece Avrupa'da 5000

kişinin Müslüman olmasına vesile olur..Her geçen gün artar, hidayetine

vesile oldukları..

Daha sonra Cadallah

Kuran,

Afrika Kıtasına geçer, orada da 5 milyondan fazla kişi, sayesinde

Müslüman olur..


Dr. Saffet Hicazi, Bizzat

tanışır O'nunla ve hikayesini dinler, elinden hiç bırakmadığı hayli

yıpranmış Kur'an'ı sorduğunda Cadallah;

"Ammu İbrahim'in Kur'an'ı işte bu" der, yanında

gezdirmektedir hep..

Dr. Saffet;

"Niçin Afrika Kıt'ası

diye sorunca da;

Açar elindeki İbrahim

Amca'nın Kur'an'nını ve kabını sıyırıp son sayfasında çizili Afrika

haritasını gösterir ve der ki;


"İbrahim Amcam biliyordu benim Müslüman

olacağımı ve bana işaret etti ki bu haritayla, Afrika'ya gideyim ve bu

Nur'u gönüllere koyayım Rabbimin izniyle"

Yine Dr. Safet'in

anlattığına göre, bir gün

Nijerya dan bir heyet gelir Mısır'a, yardım heyeti. Bu heyetin

sözcüsüyle konuşurken Saffet Bey,

kabilesini, nerede oturduğunu vb sorar adama. O da söyleyince,

"Sen der Cadalllah

Kur'an'ı tanıyor musun?..


Bunu sorunca, adam çok şaşırır ve heyecanla; "

Evet!" der ve

"Sen nerden tanıyorsun,

yoksa gördün mü O'nu, konuştun mu O'nunla?" peşpeşe sıralar sorularını.


"Evet" deyince Saffet Bey, ellerine sarılır, elini-yüzünü öper, öper

gözyaşlarıyla..


Ve der ki; "Ben O'nun sayesinde Müslüman oldum. Madem bu eller O'nun

elini tuttu, madem bu gözler O'nu gördü, ben sanki O'nu öpüyorum"


2004 yılında vefat etmiş Cadallah Kur'an..Rabbim mekanını cennet

eyleye, amin..


Rabbim İbrahim Amca'ya da rahmet ede, O gibilerin emsallerini arttıra..

Avrupa'nın batağında bir

Nur..

Dirayet, şefkat, din, ırk

ayırmadan seven yüce bir gönül..

Her yaşa hitabetmesini

bilen bir kocaman bir yürek,

O'na sallallahu aleyhi ve

sellem benzeyenbir can..


Sana, senin gibilerine ne kadar muhtacız ya Ammu İbrahim!

Bir Arap kanalında

Kur'an'ı, O'na sarılmayı,

Kur'an'la amel etmenin lüzumunu anlatan bir Mısırlı Tebliğci,

konuşmasının sonunu senin kıssana ayırmıştı. Gözyaşlarıyla

anlattı seni. Gözyaşlarıyla dinledik. Gurur duyduk seninle

İbrahim Amca!

Hele zerafetle, hiç

örselemeden yetiştirdiğin fidanının, dünyanın dört bir köşesinde, ab-ı

hayat dağıtması hiç olacak şey miydi İbrahim Amca?


Hele bu asırda!..Herkesin maddeye meftun olduğu, herkesin "ben ben"

dediği, kendi çocuklarını bile önemsemeyip, nefsinin bitmez tükenmez

arzularının peşinde olduğu şu talihsiz asırda...


Senin amel defterin mahşere kadar hiç kapanmayacak ne mutlu sana

İbrahim Amca.

Sana, senin gibilerine ne

kadar muhtacız ya

Ammu İbrahim! Nefesini yolla bize, diriltici yüreğindeki o nefhaları.

Silkinip dirilelim, şu ölüm uykusundan kendimize gelelim..


Sedat

Ertekin

İbrahim (a.s) ve Mecusi Misafir

Bir gün yaşlı bir mecûsî İbrahim

(a.s)'ın kapısın çalarak ona misafir geldiğini söyledi. İbrahim (a.s)

de, "Sen ateşe tapıyorsun, dininden dönmedikçe ben seni nasıl olur da

misafirliğe kabul ederim" diye çıkıştı.


Mecûsi misafir de

üzgün üzgün çekip gitti. Ardından Allah (c.c.), "Ey İbrahim!" dedi. "O

mecûsîyi dininden dönmeden niye misafirliğe kabul etmedin? Bir gece

misafir etseydin sana ne zararı dokunabilirdi? O kâfir olduğu halde biz

onu tam yetmiş yıl suladık doyurduk."


İbrahim (a.s) ters

bir iş yapmanın verdiği acıyla o gece zor sabahladı. Şaka söker sökmez

de hemen yola koyularak yaşlı mecûsîyi aramaya başladı, nihayet bir

yerde buldu. Yakasına yapışarak ille de seni evimde bu akşam misafir

edeceğim diye and verdi. Akşamki İbrahim'le sabahki İbrahim'i değişmiş

gören mecûsî dayanamayıp, "Ben sana şaşıyorum, ey İbrahim!" dedi. "Dün

beni evinden kovdun, bugün ise evine davet ediyorsun? Bunun hikmeti ne

ola?"


Allah katından gelen

vahyi bir bir dile getiren İbrahim (a.s)ın sözleri bittikten sonra

mecûsî, "Demek ki, ben kâfir olduğum halde Rabbinin bana karşı

davranışı bu kadar iyi ha!" diyerek elini İbrahim (a.s)'e uzattı ve

"Allah'tan başka ilâh yoktur, sen de O'nun kulu ve elçisisin" dedikten

sonra gözlerinden akıttığı sevgi gözyaşları içinde imana geldi.

İbrahim (a.s.)'ın Mücadelesi

Şimdi

size hayatı putperestliğe karşı kahramanca mücadeleler içinde geçen bir

Allah dostunu, Peygamber Hz. İbrahim'i anlatacağız. Daha doğrusu Hz.

İbrahim'in bazen ağlatıcı, bazen güldürücü ve her zaman düşündürücü

hadiselerle dopdolu şerefli tüm hayatını değil de sadece bir yanını

gözler önüne sereceğiz.


Hz. İbrahim'in hayatının büyük bir kısmı vaktiyle Mısır halkının

başında Kenan oğlu Nemrut adında zâlim ve sapık bir hükümdara karşı

açtığı yılmaz mücadele ile geçti. Bu büyük Peygamber'in Mısır'a vararak

orada mücadeleli bir hayat sürdüğünü şu âyetten anlıyoruz:


" İbrahim (a.s.) şöyle dedi: Rabbimin

beni

hidayet yoluna eriştireceği yere (Mısır'a) gideceğim. " (Saffât

sûresi, 99)


Kur'ân'ın bir âyetindeki ilâhi ifadeden öğrendiğimize göre

kendisini-hâşâ- Tanrıların en ulusu sanan ve kulu kölesi bildiği

insanları nefsanî hırsları ile zâlim saltanatının esiri ve mahkûmu

olarak yaşatan çılgın Nemrut; İbrahim Peygamberin gönülleri tek Allah'a

ısıtan güçlü soluğunun yalancı saltanatını temelden sarsmaya

başladığını anlar. Böylece de İbrahim-Nemrut mücadelesi bayrak açar.

Hürriyete, hakikate ve nura susamış ruhların akın akın Allah elçisinin

safına katılmaları karşısında, her türlü yıldırım metotlarını denemeye

girişen zorba hükümdar, en son olarak Hz. İbrahim'i büyük bir ateş

yaktırtarak içine atar. Fakat bu denemesinde de başarısızlığa ve hayal

kırıklığına uğrar. Çünkü yardımı her yere erişen sınırsız kudretin

sahibi Allah (c.c.) ateş yerini nadide bir gül bahçesi haline çevirir.


Bu başarısızlığından ve hayal kırıklığından sonra zorba ve küstah

Nemrut başka bir metod denemesine kalkışır.


Zorba hükümdar bütün yol ve kavşak noktalarına diktiği vergi memurları

aracılığıyla oralardan gelip geçen güzel kadınları toplattırır.

Memurlar yoldan geçen kadınları kontrol ederek güzellerini seçmekte ve

kırbaç darbeleri altında zorla erkeklerinin elinden almaktadırlar.


İşte bir yolculuğa sırasında aynı küstah ve zorba memurlar İbrahim

Peygamberin eşini de kontrol ederler. Güzel mi, çirkin mi diye, Hz.

İbrahim'in eşi Sâre, devrinin en güzel ve câzip kadınlarından biridir.

Hatta kesinlikle söyleyebiliriz ki, o devirde böylesine tabii güzelliğe

sahip bir ikinci kadın göstermek mümkün değildir.


Daha önceden zâlim hükümdarın bu çirkin ve vahşi tabiatını öğrendiği

için karısı Sâre'yi kilitli bir sandıkta saklayan İbrahim'in sevgili

eşini, şımarık memurlar sandıktan çıkararak, "Bu kadın, tam

hükümdarımızın ağzına lâyık" diye de sulu sulu alaylar yaparlar. İki

cihan güneşi Hz. Peygamberimizin atası olan İbrahim Peygamber ise, "O,

benim eşim değil, kız kardeşimdir" diyerek gözleri önünde namus ve

şerefine uzanan kirli ellerden uzaklaşmak istiyordu. Fakat boşunaydı.


Midesiyle hükümdarlarına sadık bir köpek gibi bağlı bulunan memurlar,

belki büyük bir mükâfat koparırız ümidiyle Sâre'yi yakaladıkları gibi

doğruca canavar ruhlu Nemrut'un kirli ve vahşî ellerine teslim

ediverirler.


Bu sırada yüce Allah (c.c.) Hz. İbrahim'in kalb gözünü tamamen açmış, O

da zorba hükümdarın güzel eşi Sâre'ye karşı yaptığı bütün hareketleri

saniyesi saniyesine, sarayın dışından, yanındaymış gibi izliyordu.

Sâre'yi gören zorba Nemrut ise onun çekici güzelliği karşısında çılgına

dönmüş ve kuduran arzu ve ihtiraslarıyla ellerini ve bacaklarını

okşamak istiyordu. Hz. İbrahim de çılgın şehevî arzularının pençesi

altında karısını inletmek isteyen Nemrut'a ellerin tutmasın diye beddua

ediyordu. Ellerine ve bacaklarına birden inme inen Nemrut ne yapacağını

şaşırmış ve şehvetten kan bürümüş gözleriyle bir yandan Sâre'yi

yiyecekmiş gibi süzerken, bir yandan da çaresizlik içinde kadına, "Sen

sihirbazsın. Benim ellerimi, ayaklarımı bağladın. Sana yaklaşamıyorum"

diye avazı çıktığı kadar bağırıyordu.


Bu acı bağırışlara daha fazla dayanamayan Sâre gerçeği ortaya döktü ve

bunu şu sözleriyle dile getirdi: "Ey zorba hükümdar, ben sihirbaz

değilim ama Allah'ın dostu İbrahim'in eşiyim. O yüzden bana dokunmaya

hakkınız yok. Zâten eşim İbrahim de bana uzanacak ellerinizin ve

ayaklarınızın kuruması için bedduada bulundu. El ve ayaklarınızın

kuruması bundan ileri geliyor. Eğer tövbe edip Allah'a yönelirseniz

elleriniz ve ayaklarınız yine eski hâline dönecektir."


Çaresizlik içinde Allah'a yalvarıp yakaran Nemrut'un elleri ve ayakları

hemen o anda eski halini alır. Sonra Sâre'ye bakar. Yine birden şehevî

arzuları kabarınca dayanamayıp sarkıntılık etmeye kalkışır. Bu defa

sarkıntılığın cezası olarak Allah (c.c.) gözlerini kör eder. Yine büyük

bir şaşkınlığa kapılan Nemrut birden tövbe etmeyi hatırlayarak;

gözlerine kavuşturması ve kararan dünyasını aydınlığa eriştirmesi için

Allah'a eşsiz bir samimiyetle niyaz eder. Tövbesi kabul olarak eski

aydınlık dünyasına döner.


Hemen belirtelim ki henüz daha bu hadise de zorba Nemrut'un aklını

başına getirmemiş ve Allahlık iddiasından vazgeçerek, O'nun karşısında

aciz bir kulu olduğunu idrâk ettirecek bir seviyeye eriştirmemiştir.

Tekrar eşsiz güzelliğe sahip olan Sâre'ye sahip olmak arzusuyla

harekete geçer. Bu kötü ve doğru bir istikamet olmaz, niyetinin

cezasını bütün vücud azalarına inme inmesiyle ödedi. Fakat üçüncü defa

gerçekten tövbe etti. Sâre'ye hiç dokunmadan eşi Hz. İbrahim'e teslim

etti. Hz. İbrahim'den çok çok özür diledi, samimi gözyaşları döktü,

bağrını, pişmanlık ile dağladı. Yüce Allah da bütün vücud azalarını

eski haline soktu. Böylece de bir yandan namusuna ve şerefine leke

düşürmeden bütün temizliğiyle kavuşarak, diğer yandan da zorba

hükümdarın çirkin ve arsız hareketlerini kırarak Hz. İbrahim (a.s.)

çifte başarıya erişmiş oldu.


Hikâyenin burasında bir inceliğe dokunmadan edemeyeceğiz. Sâre, güzel,

çekici ve namuslu bir kadındır. Allah dostluğunu hak eden İbrahim

Peygamber Sâre'ye son derece tutkundur. O yüzden de yüce Allah (c.c.)

Sâre'yi Nemrut'un çirkin tecavüzüne uğramaktan korumuştur. Hatta hayatı

boyunca Sâre'ye hiçbir yabancı el dokunamamıştır.


Şimdi şöyle düşünelim. Müminin gönlünden taşıdığı ve tüm yaşantısında

söz ve hareketleriyle gereğini yerine getirdiği "Lâ ilâhe illallah,

Muhammedün Rasûlullah (Allah'tan başka ilâh yoktur, Muhammed O'nun kulu

ve elçisidir)" cümlesini, yüce Allah (c.c.) çok sevmektedir. Hemen

söyleyelim ki İbrahim Peygamber'in sevgili eşi Sâre'ye hiçbir düşman

eli dokunamadığına göre, yüce Allah'ın sevdiği ve dost bildiği gerçek

müminlere amansız düşmanları olan lanetlik şeytan nasıl olup da

dokunabilir, zarar verebilir, onları baştan çıkarabilir? Asla!


Bu ince noktayı dile getirdikten sonra hikâyemize devam edelim. Zorba

hükümdar Nemrut, bütün vücud azaları eski halini alıp tam sıhhatine

kavuşur kavuşmaz Hacer adında genç bir kadını getirerek Sâre'ye hediye

etti. Sâre de bu genç kadını eşi İbrahim'e hibe etti. Ardından da, "Êy

İbrahim, senden çok çok özür dilerim. Çünkü benim yüzümden çok üzüntü

çektin. Bundan böyle sakın üzüntüye düşme. Çünkü yüce Allah (c.c.)

aramızdaki perdeyi kaldırmıştır. Bunca zahmet ve sıkıntılara karşılık

da şimdi sana bu kadını hediye ediyorum.


Netice olarak zorba hükümdar Nemrut, Allahlık iddiasında bulunmanın bu

duygusunun mahsulü olan ve tâ namus ve şereflere kadar uzanan

zorbalıklarının, yüce Allah'ın bir imtihanı olarak (daha sonra eski

hallerine iade edilmelerine rağmen) ellerinden, ayaklarından,

gözlerinden ve daha sonra tüm azalarından olmaktadır. Buna karşılık

ise, Sâre güzellik ve çekiciliğine, Hz. İbrahim de bir Peygamber olarak

her konuda Allah'ın sınırsız yardımına mazhar olmasına rağmen, Sâre

doğruluk ve dürüstlükten ayrılmamakta, İbrahim Peygamber de alçak

gönüllülüğü elden bırakmamaktadır.


Yüce Allah (c.c.) cümlemizi

büyüklük taslamaktan uzak tutan ve haddini bilerek kulluk vazifelerini

gereği gibi yerine getiren alçak gönüllü kullarından eylesin, âmin...

(Seb'ıyyat)

İbrahim (a.s.) ve Oğlu İsmail

Hz.

İbrahim (a.s.) Allah elçisi olduğu ilk günlerde idi. O sırada

ilerisinin İslâm merkezi olacak olan Arabistan yarımadasının kalbi olan

Mekke'de yaşıyordu. Henüz idrakleri gelişmediği için kâh gördükleri

yüksekçe bir dikili kayaya, kâh ateşe ve bazen de elleri ile yaptıkları

acaip, cansız ve güçsüz şekillere medet ve yardım umarak tapan

putperest yığınlarını, varlıkların güçlü yaratıcısı ortaksız Allah'ı

tanımaya ve O'nun kullarına sunduğu yoldan gitmeye çağırıyordu.


Bir yandan böylesine kutsal bir mücadelenin şerefli bayrağını taşımak

rütbesini kendisine verdiği için Allah'ına şükürler edip şevkle

vazifesine devam ederken, öte yandan ruhunda gittikçe gelişen ve

derinleşen bir ızdırabın sancısını duyuyordu. Çünkü bütün arzulu

bekleyişlerine rağmen henüz bir erkek evlât babası olmamıştı. Fani

günlerini doldurup gözlerini hayata yumduktan sonra din ve iman

dâvasını, kaldığı noktadan alıp daha ilerilere götürecek hayırlı bir

varis bırakmadan mı göçüp gidecekti?


Bu endişe gönlünü sızlatıyor ve ruhuna ızdıraplar salıyordu. Akşamları

sabahlara bağlayan nice uykusuz geceler boyunca gözyaşları dökerek

Allah'ına yalvarıyordu; tükenmez hazinesinden kendisine hayırlı bir

oğlu bağışlamasını diliyordu. Dâvasının bayraktarlığını yapacak hayırlı

bir varise kavuştuğu takdirde en sevdiği dünyalık malını Allah'ına

kurban etmeyi adıyordu. Koyu karanlıktaki kara taş üzerinde yürüyen

minicik siyah karıncanın arzularını dahi bilen yüce Allah'ın, gözü

yaşlı İbrahim'in derdini bilmemesi elbette imkânsızdı. Sevgili

kullarının gözyaşları ile karışık yalvarışlarından hoşlandığını bize

bildiren yüce Yaradan, nihayet İbrahim'e dilediğinin yerine

getirileceğini, kederli gözyaşlarını silmesini müjdeledi.


Allah'ın kesin vaadi karşısında dinmez gözyaşları yerine gönlünde eşsiz

bir saadet duyan Hz. İbrahim (a.s.), artık sayılı günleri beklemeye

koyulur ve çok geçmeden ilerisinin büyük Peygamberi İsmail'in babası

olur. İbrahim'in bu eşsiz Allah hediyesi karşısında sevinci

hudutsuzdur. Artık dünyalar O'nun olmuştur. Arzulu gözyaşı dökerek

yalvardığı günlerdeki adağını hatırlayarak Allah'a yüz koyun kurban

keser. Fakat hemen o gece rüyasında Allah'ın kendisine "en sevdiğin

şeyi bana kurban edeceğini adamıştın; sözünü yerine getirmedin, ey

İbrahim" diye seslendiğini duyarak uyanır.


Hemen o gün, bu defa çok sevdiği yüz devesini boğazlar. Ama geceleyin

yine aynı rüyayı görerek uyanır. İbrahim (a.s.), en sevdiği malının ne

olduğunu düşüne düşüne yine geceleyip yatağa uzanınca rüyasında yüce

Allah O'na şöyle seslenir "En büyük sevgilin yeni doğan oğlun İsmail

değil midir? En çok sevdiğin canlıyı yolumda kurban etmeyi adadığına

göre biricik oğlunu boğazlaman gerekiyor, ey İbrahim."


Uyandıktan sonra İbrahim (a.s.) koyu koyu düşünmeye başlar. Gerçekten

İsmail kısa zaman içinde dünyada, Allah'tan sonra en çok sevdiği

biricik varlık olu vermişti. Şimdi de yüce Mevlâ acaba gerçekten en

büyük hediyesini kendisinden geri mi istiyordu? Veren O olduğuna göre

eğer gerçekten istiyorsa o gözyaşları sonunda gelen değerli hediyeyi

O'nun yoluna kurban etmekte tereddüt etmek olmazdı, elbette. Fakat

O'nun geri istediğinden iyice emin olmak lâzımdı. İşte böylesine

düşüncelerle bir kurban Bayramı gecesi yatağına uzanan İbrahim (a.s.)

bir önceki gece gördüğü rüyanın tıpkısını bir daha görerek aynı ilâhi

emri bir daha duyar.


Artık hiçbir şüphesi kalmamıştır. Yüce Mevlâ'sı kendisinden biricik

oğlunu yolunda kurban etmeyi istemektedir. Adağının ancak bu şekilde

ödenmiş olacağını bildiren Allah emrine tereddütsüzce uyacaktı.


Oğlunu kurban etmeye kesin karar verir. Annesi Hacer de biricik

yavrusunu en az babası kadar sevmektedir. İbrahim (a.s.), oğlunu

Allah'a kurban edeceğini eşine söylemez. Oğlu ile birlikte bir ziyafete

katılacağını söyleyerek annesinin pırıl pırıl yıkadığı, saçlarını itina

ile tarayarak süslü elbiseler giydirdiği İsmail'i alıp Mine kasabasına

doğru yola çıkar. İbrahim'in eşi Hacer, babasının yanında yürüyen

oğluna arkadan gözlerini dikerek uzun süre sevinç içinde baka kalır.

Babasının yanında yürüyen nur topu erkek evlâdın sahibi olmuş mesut bir

annenin hudutsuz iftihar duyguları içindedir.


Baba oğul evden ayrıldıktan bir müddet sonra koşa koşa gelen lânetlik

şeytan Hacer'in karşısına dikilir. "Eşin İbrahim biricik yavrum

İsmail'i ziyafete değil, boğazlamaya götürüyor" diye haykırır.

Peygamber karısı, dini bütün Hacer, lânetlik şeytanın bu sözlerini

"yıkıl karşımdan, hiçbir baba ortada ciddî bir sebep yok iken oğlunu

boğazlar mı?" diye cevaplandırır. Şeytan, hemen Hacer'in sözünü bölerek

şöyle der: "İbrahim'in Allah'ı öyle emrettiği için öyle edecek."

Söylediği bu tahrik edici sözlere karşılık lânetlik şeytan, kocası gibi

Allah'ına gönülden bağlı olan Hacer'den şu beklemediği cevabı alır:

"Mademki yüce Allah'ımız öyle emretmiştir; kocamın O'nun Yüce emrine

uymasından daha yerinde bir hareket olabilir mi? Çekil git buradan ey

Allah'ın ebedî lânetliği."


Böylelikle Hacer, şefkat duyguları ile biricik yavrusu üzerine

titremesine rağmen Allah'ın emri söz konusu olunca hadiseyi metanetle

kabul eder. Anneden bir şey elde edemeyen şeytan yola koyularak İbrahim

ile İsmail'e yetişir. İsmail biraz önde ilerlemekte babası onu arkadan

takip etmektedir. Lânetlik şeytan, hemen İbrahim'e sokularak şu

sözlerle O'nu Allah'ın emrini yerine getirmekten vazgeçirmeye çalışır.

"Şu boylu poslu gencecik taze yavruya, onun tatlı yürüyüşüne bir bak.

Sen onu yıllar boyu gözyaşları içinde bekledin, şimdi de almış onu

kendi elinde boğazlamaya götürüyorsun. O'nun körpe boğazına yüreğin

nasıl kıyacak da bıçak çekebileceksin? Sen ki onun doğumu üzerine

kurban şenlikleri düzenlemiştin."


Arap yarımadasında puta tapıcılığı yıkarak gönüllere tek tanrıcılığın

sevgisini aşılayan İbrahim (a.s.), lânetlik şeytanın babalık şefkatini

coşturarak Allah'a karşı gelmeye yol açmasını dileyen sözlerine verdiği

cevap kesindir. "Evet, oğlum dünyada en sevgili varlığımdır. Ama

Allah'ım, onu yoluna kurban etmemi istemiştir." İbrahim'den de hiç yüz

görmeyen lânetlik şeytan, son çare olarak İsmail'e yaklaşır. O'na şöyle

der: "Neşeli neşeli yürüyorsun, ama babanın seni boğazlamaya

götürdüğünü her halde bilmiyorsun. Birkaç saat sonra bu şakrak neşe

boğazında düğümlenecek; babanın can alıcı bıçağı gırtlağına

dayanacaktır. 


Yeni açmış bir bahar çiçeği kadar taze ve alımlı olan vücudun tam

serpilme imkânını bulamadan sararıp gidecektir. Baban seni Allah'ın

emridir diye boğazlayacaktır. Ömrünün taze baharında hayattan ayrılmak

sana yazık değil mi?" Bu ana kadar İbrahim (a.s.), oğluna hadiseyi

açmamış, onu boğazlamaya götürüyor olduğunu yavrusuna

bildirmemişti. 


O yüzden başına gelecekleri ilk defa lânetlik şeytanın ağzından duyan

gönül kuzusunun can kavgası karşısında neler diyeceğini İbrahim (a.s.)

merak ediyordu. Fakat ilerisinin yüce peygamberi olacak olan İsmail

(a.s.), şeytana son ve en kesin darbeyi indirir; "Eğer Allah'ın emri

üzerine babam beni boğazlamaya götürüyorsa, buna seve seve boyun

eğerim. Babam yüce bir Allah elçisidir. Peygamberlere, Allah (c.c.)

hiçbir zaman yanlış yol göstermez. Yaradan'ın emrine karşı koyup senin

gibi lânetlik olmamı mı istiyorsun? Defol git karşımdan; seni gözlerim

görmesin." Şeytan hâlâ bir şeyler söylemek isterse de yavru İsmail

yerden avuçladığı çakıl taşlarını yüzüne fırlatır.


Şeytanı atlattıktan sonra baba oğul, yollarına devam ederek Mine'ye,

boğazlamanın olacağı yere varırlar. İbrahim Peygamber Allah'ın emrini

yerine getirmeye kesin kararlıdır; ama biricik yavrusunu kendi eliyle

boğazlayacağını düşündükçe gönülden titremeler geçirir ve gözyaşlarını

tutamaz diye İsmail'in yüzüne bakmaktan çekinir. Babasının içinde

çalkalanan bu karışık hisleri küçük yaşına rağmen sezen İsmail (a.s.)

babasına güç veren şu sözleri söyler: "Allah sana ne emrettiyse yap.

İnşallah beni sabırlı ve dayanıklı bulacaksın."


Bunun üzerine büyük bir soğukkanlılıkla İbrahim (a.s.) oğlunu düz bir

kayaya yatırır. Ve evden getirdiği keskin bıçağı gönül kuzusunun ince

boğazına dayar. Fakat hayret; bütün gücüyle batırmasına rağmen bıçak

yavrucağın yumuşak gırtlağını kesmez. İbrahim'in üst üste yaptığı

hamleler de netice vermeyince hem kızgınlığından ve hem de keskinlik

derecesini denek üzere bıçağı, yavrusunun gırtlağından ayırarak taşa

indirir. İsmail'in körpe boğazında en küçük bir iz bile açmayan bıçak,

taşı boylu boyuna iki parçaya ayırıverir. 


O sırada yanında bir koç ile birlikte gökten inen bir meleğin tekbir

sesleri duyulur. İbrahim sese doğru başını çevirir. Gökten yere inen

melek İbrahim'e Allah'ın şu emrini iletir "Tamam ey İbrahim! Dünyadaki

en sevgili varlığını, bu varlık gönül kuzun ve biricik evlâdın İsmail

bile olsa Allah yolunda kurban etmekten çekinmeyeceğini yeterince ispat

ettin.


Hem sen, hem İsmail hem de eşin Hacer Allah'a bağlılığınızın

dillere destan olmaya hak kazanan bir örneğini başarı ile verdiniz.

Allah (c.c.) hepinizden hoşnut olmuştur. Maksat oğlunu boğazlaman

değildir. Çünkü o senin yıllardan beri dileklerinde yaşattığın gibi

senden sonra hak yolunun bayraktarlığını yapacak yüce bir Peygamber

namzeti (adayı)dir. Yüce Allah (c.c.), sana İsmail'in yerine

boğazlayasın diye şu getirdiğim koçu hediye ettiği gibi; biricik oğlunu

Allah'ın emrine teslim olarak boğazlamaya koyulduğun şu günü, hak yolun

yolcularına kurban kesme günü diye emrederek senin şerefli Allah

bağlılığının aziz hatırasını ebedileştirmiştir. 


"Ne mutlu sana ve senin soyundan gelecek hakikat önderlerine!"


Yüce Allah (c.c.) cümlemizi, kendi sevgisi uğruna dünyalık

varlıkların en değerlisinden bile göz kırpmadan fedakârlık edebilecek

gönülden bağlı kullarından eylesin, âmin...

İdamdan İslama

Rasul-i

Ekrem

s.a.v.'in Mekke'yi fethettiği gün, İslâm düşmanı Ebu Cehl'in idam

fermanı

verilmiş oğlu İkrime, ölüm korkusuyla kaçıp Yemen tarafına gitmişti.

Onun eşi

Ümmü Hakîm ise müslüman olmuş ve İkrime'nin bağışlanmasını

Rasulullah'tan

istirham etmişti.

Allah

Rasulü

s.a.v., İkrime için güvenlik garantisi verince, hanımı Ümmü Hakim onu

aramaya

çıktı. Tihâme sahillerinde deniz yolculuğu sırası müslüman bir kaptanla

görüşmekte olan İkrime'yi buldu. Kaptan ona diyor ki:

- Lâ

ilâhe

illallah Muhammeden Rasulullah de, canını kurtarıver!

İkrime

şu

karşılığı veriyordu:

- Ben de

zaten

bunu için kaçıyorum...

O sırada

İkrime'nin karısı ortaya çıkarak şu haberi verdi:

- Ben

insanların en iyisi ve en hayırlısının yanından geliyorum. Onunla

konuştum, o

sana eman verdi, seni güvenceye aldı. Gel gidelim, kendine kıyma!

Beraber

yola

çıktılar. Bir konaklama yerinde İkrime, eşiyle birlikte olmak istedi.

Kadın onu

şiddetle reddetti:

- Olmaz!

Ben

müslümanım sen ise kâfirsin, deyince İkrime:

-

Doğrusu, seni

benden uzaklaştıran şey, gerçekten önemli olmalı, dedi.

İkrime

Mekke'ye

yaklaşınca, Rasulullah ashabına şöyle dedi:

- Ebu

Cehl'in

oğlu İkrime, mümin ve muhacir olarak size geliyor. Sakın babasına

sövmeyiniz.

Çünkü ölüye sövmek ona ulaşmaz, diriye zarar verir.

Rasul-i

Ekrem

s.a.v. İkrime'yi görünce sevinçle onu karşıladı. İkrime sordu:

- Ey

Muhammed!

Sen beni neye davet ediyorsun?

-

Allah'tan

başka ilâh olmadığına, benim O'nun kulu ve Rasulü olduğuma inanmaya,

namaz

kılmaya ve zekât vermeye... davet ediyorum.

-

Vallahi sen

sadece hakka davet ediyor, iyi ve güzeli emrediyorsun. Sen peygamber

olmadan

önce de bizim en doğrumuz ve en iyimizdin.

İkrime

bu

konuşmadan sonra Allah Rasulü s.a.v.'in elinden tuttu, Kelime-i Şehâdet

söyleyip müslüman oldu.



İhlas Suresi ve Cennet

Vakti zamanında

Allah erenlerinden birinin bir gün oğlu vefat eder. Daha o gece

rüyasında oğlunu Cehennemde azap çekerken bitmiş tükenmiş bir halde

gören ermiş, derin bir üzüntüye boğulur. Ertesi akşam yine görür. Fakat

bu defa oğlu Cennet köşklerinden birine kurulmuş neşe içinde

yüzmektedir.

Merak içinde

kalarak sorar.

"Ey oğlum, seni dün

akşam Cehennemde, bu akşam da Cennette gördüm. Bu nasıl iş, bunun

sebebi ne?

Babasının bu

sorusunu oğlu, şu sözlerle cevaplandırır.

"Bugün mezarlığımıza

muhterem bir mümin uğradı. Üç defa ihlâs sûresi'ni okuduktan sonra

sevabını bütün yeryüzü ölülerinin, ruhlarına bağışladı. Benim payıma

düşen sevapla işte gördüğün gibi Allah (c.c.) beni Cennetine koydu."

Yüce

Allah (c.c.) cümlemizi İhlâs Suresi'ni okuyarak hem bu dünyanın, hem de

öbür dünyanın çile ve sıkıntılarından uzak kalan kullarından eylesin,

âmin.

İhtiyaçları Kadar Alırlardı

Emîr Sultan hazretlerinin

çok talebesi

vardı. Bunlardan bâzıları gündüzleri oruç tutar, geceleri de sabaha

kadar namaz kılarlardı. Haftada bir gün Emîr Sultan hazretlerine gelip,

ihtiyâçlarını alıp giderlerdi. Aldıkları ile bir hafta boyunca idâre

ederlerdi. İhtiyaçları bitince, yine gelir alırlardı. Bir gün bu

talebelerin biri, Emîr Sultan'ın huzûruna gelerek, elini öptü.


Emîr

Sultan talebesine;


"Bulunduğunuz yerdeki müslümanlar iyiler mi? Hâlleri

nasıldır?" diye sordu.


Talebe;


"Sizin himmetinizle, sıhhat ve

selâmetteler, hepsi duâcınızdır." deyince,


Emîr Sultan elini cebine

soktu ve bir akçe çıkardı. O talebesine verdi ve;


"Bizden onlara selâm

söyle, biz hayatta olduğumuz müddetçe bu akçe ile yetinsinler. Bize duâ

etsinler. Başkalarına muhtâc olmasınlar." dedi.


O talebe, o bir akçeyi

alıp, arkadaşlarının yanına geldi ve onlara;


"Emîr Sultan hazretlerinin

size selâmı var." dedi.


Hepsi selâmı ayakta alarak;


"Sultan hazretleri

ne buyurdular?" diye sordular.


Bunun üzerine o talebe;


"Emîr Sultan

hazretleri bir akçe verdi ve;


"Ben ölünceye kadar bununla iktifâ

etsinler, kimseye muhtâc olmasınlar." buyurdu." dedi.


Bu söz üzerine

hepsi dünyâ malından soğudular. Kimseden bir şey almaz oldular.

Pencerelerinde bir kutu vardı. Kimin ihtiyâcı olursa, o kutunun içinden

bir akçeyi alır, iftar için herkese bir mikdâr ekmek ve üzüm alıp,

onunla oruçlarını açarlardı. Ertesi gün o akçe yine yerinde dururdu.

Emîr Sultan vefât edinceye kadar ihtiyaçlarını böyle karşıladılar. O

akçe yerinden hiç eksilmedi.

İhtiyar Fakir ve Sultan Melikşah

Yaşlı

bir adam, Selçuklu

Veziri Nizâmü’l Mülk’ün huzuruna girmek istedi. Nizâmü’l Mülk,

ihtiyacını

sordu. Adam,

- Ben,

Allâh Rasûlünün

(s.a.v.) elçisiyim. Sultan Melikşah’la görüşeceğim.” diye cevap verdi.

Nizâmü’l

Mülk “bu sözün izâhını” istedi.

İhtiyar

adam

- Eğer

beni onun huzuruna

çıkarırsanız mesajımı ileteceğim. Aksi halde onu görene ve bende olan

şeyi ona

nakledene kadar bekleyeceğim, dedi.

Nizâmü’l

Mülk, Sultanın

yanına çıktı ve ihtiyarın söylediklerini nakletti. İhtiyar adam huzura

alınınca

Sultan’a şöyle dedi:

- Birçok

kızım var; ancak

fakir olduğumdan evlilikleri için gereken çeyizi temin etme imkânına

sahip

değilim. Bu yüzden her gece Allâhu Teâlâ’ya dua edip bana kızlarımın

çeyizini

hazırlayacak imkânı ihsan etmesini istedim. Filan ayın cuma gecesi,

yine onlar

için yardım dileyerek uyudum.

Rüyâmda

Allâh’ın Rasûlünü

(s.a.v.) gördüm. Bana şöyle dedi:

-Kızının

çeyizinde gerekli

şeyleri ihsan etmesi için her gece Allâhu Teâlâ’ya yalvaran sen misin?”

“Evet

yâ Rasûlallâh!” dedim. Bana Sultan Melikşah’ın adını verdi. “Ona git,

Allâh’ın

Rasûlünün (s.a.v.) kendisinden kızların için gerekli çeyizi satın

almasını

istediğini söyle.” dedi. Ben “Ey Allâh’ın Rasûlü, benden bir işâret

isterse ona

ne diyeceğim?” diye sordum. O da.

- Ona

işaret olarak her

gece yatmadan önce Tebâreke sûresini okuduğunu söyle, dedi.

Sultan

Melikşah bunu

işitince,

- Bu

doğru bir işâret, zîrâ

bunu Allâhu Teâlâ’dan başka kimse bilmiyor. Hocam bana her gece

yatmadan önce

bunu okumamı emretmişti. Ben buna hep devam ettim.” dedi. İhtiyara,

kızlarının

çeyizi için gerekli her şeyin verilmesini emretti. Ayrıca ihtiyara

hediyeler

verdi.

2006.11.05

Tarihli Fazilet Takvimi

İhtiyar Mecusi

İran da

İslam'ın yeni yeni yayılmaya

başladığı bir zaman... İhtiyar bir mecusi bir odaya çekilmiş,

kapıyı

üzerine kapamış, kimse ile görüşmüyordu. Bunun bir putu vardı. Vaktini

hep onun hizmetine hasretmişti.


Zaman olur mecusinin bir sıkıntısı

zuhur eder, kime koşacak, tabi yıllarca hizmetyinde bulunduğu putuna ve

koşar, sıkıntısının giderileceği umuduyla, putunun önünde yalvarır,

yakarır,

yatar, yuvarlanır ve derki.


-Hey put! Aciz kaldım, canıma

tak etti. Ban merhamet et, yardım et, sıkıntımı  gider.


Huzurda bir müddet daha kalır,

fakat

işleri yoluna girmez, hani  nerdeyse daha da kötüye gider. Put'un

ne kabahati varki, altı üstüğ bir put, ne karşısındaki  mecusinin

anlattıklarını, yalvarmalarını, yakarmalarını duyabiliyor, ne de

kendine

yaptığı hizmeti görüp ona şahit olabiliyor, altı üstü bir taş bir odun

parçası, üzerine konan sineği kovalamaktan aciz, başına eden

güvercinlerin

pisliğini mecusi temizlemezse pislik çamurundan çıkmaktan aciz.


Mecusi, isteği olmayınca bütün bu

düşünceler ister istemez aklından bir filim şeridi gibi bir anda akıp

geçiyor,

kızıyor ve başlıyor puta söylenmeye:


- Bu kadar sene sana taptım,

saçlarımı, sakallarımı senin yolunda ağarttım, Yapılması, muhim olan

bir

işim var. Yapmıyacaksan beni  bırak, şu anda Müslümanların

Allah'ından

diliyorum, der ve diler.


Mecusi daha putun karşısında, yüzü

toprakta iken, Allah onun muradını yerine getirir. Odadan çıkmadan

sıkıntısının

giderilmiş olduğu müjdesini  alır. Olanı biteni bir mecliste

anlattığıda

oradaki hakikatleri  aramakla meşgul olan bir zat, düşüncelere

dalar

ve aklından şunları geçirir:


-Bir sersem, adi, batıla tapan,

başı henüz puthane şarabı ile sarhoş, gönlünü küfürden, elini

hıyanetten

çekmemiş olan böyle birinin Cenab-ı Hak dileğine anında cevap verdi.


O anda gönül kulağına şu kelimeler

dökülür:


-O aklı eksik ihtiyar, putun

önünde çok yalvardı. Fakat sözü makbule geçmedi, istediği olmadı. Onun

niyazı eğer bizim dergahımızda kabul edilmeseydi, sanem ile Samed

arasında ne fark olurdu?" Ey

dost!

Gönlünü Samed'e bağla ki,

insanlar sanemden daha acizdirler. Eğer bu kapıya baş koyarsan, eli boş

dönmezsin.


İki Ekmek Eksik

Bir

gün iki kişi,

Râbia-tül Adeviyye'yi ziyârete geldiler. İkisi de açtı. "Yemeği

helâldir" diye içlerinden yemek yemek geçti. O anda kapıya biri

gelerek, Allah rızâsı için bir şeyler istedi. Râbia hazretleri evdeki

iki ekmeğini buna verdi. Gelen sevinerek gitti. Bir saat kadar sonra

bir kişi kucağında bir yığın ekmekle geldi. Râbia hazretleri ekmekleri

saydı. On sekiz ekmek vardı. Dedi ki:


-Ekmekler yirmi

olsa gerektir.


Ekmeği

getiren, ikisini saklamıştı. Çıkarıp iki ekmeği de verdi. Oradakiler

hayretle sordular.


-Bu ne sırdır? Biz

senin ekmeğini yemeye gelmiştik. Önümüze koyacağın

ekmekleri kapıya gelene verdin. Ardından ekmek geldi. Eksik olduğunu

söyledin.


Cevâbında şöyle

buyurdu:


-Siz

ikiniz gelince karnınızın aç

olduğunu anladım. Önünüze koyacağım o iki ekmeği kapıya gelene verdim.

Allahü teâlâdan bu ekmeklerin misâfirlerin karnını doyuramayacağını,

bunun için bir yerine on vermesini istedim. Çünkü Allahü teâlâ Kur'ân-ı

kerîmde (En'âm sûresi 160. ayet-i kerîmesinde) bire on vereceğini

bildiriyor. Ben O'nun bu vâdine güvendim. İki ekmek yerine yirmi ekmek

geleceğini bildiğim için de ekmeklerin noksan olduğunu söyledim.


İkramdan Kaçan Kadının Akibeti

Mutlu

bir aileydiler. Bey kendine göre bir çevre

edinmiş, mazbut dostlarıyla sık sık görüşüyor, onları zaman zaman da

evine

davet edip İslâmî konularda seviyeli sohbetlerde bulunuyorlardı.

Ne var

ki,

hanım bu davetlerdeki hizmetinden memnun değildi. Nihayet bir gün son

sözünü

söylemekten çekinmedi:

– Artık

ben

misafir falan istemiyorum. Senin dostlarının çayını hazırlamaya da

mecbur

değilim!

Sakin ve

edebli

bey, her zamanki gibi sesini çıkarmadan düşünmeye başladı. Kendi

kendine

söyleniyordu:

– Benim

dostlarım kahve dostu değil ki. Her biri İslâm’a hizmetten başka derdi,

meselesi olmayan kültürlü insanlar. Bunlarla bir araya gelmek, şöyle

bir çay

sohbetinde meselelerimizi konuşmak bir eğlence değil, bir hizmettir. Ne

var ki

bu hanımın hizmetle, misafire ikramın sevabıyla hiç alâkası yoktur.

Rabbim bana

sabırlar ihsan eyle!..

Biricik

kızı

Mümine ise babasının hüznünü yüzünden okuyordu. Hemen atıldı:

Babacığım,

neden üzülüyorsun? Anneme bakma sen. Misafir ağabeyleri her zaman

çağırabilirsin. Senin bütün hizmetlerini tek başına ben görebilirim.

Çayını da,

hattâ gerekirse sofranı da ben hazırlayabilirim!

Baba,

çok

etkilenmişti. Zaten çok sevdiği biricik kızını, daha da çok sevmeye

başladı.

Artık misâfirlerini rahatça davette bulunabiliyor, anneye rağmen küçük

hanımın

üzerine düşen hizmette hiç de kusur etmediği görülüyordu. Zamanında

gelen

berrak çaylarını yudumlarken de hizmetlerini konuşabiliyorlardı. Ne var

ki Anne

malum tutumunu yine devam ettiriyordu:

– Senin

misafirlerinden de bıktım! Sana ne falan öğrencinin perişan oluşundan,

filanların hizmete muhtaç halde bulunuşundan. Çivisi çıkmış dünyayı sen

mi

ıslah edeceksin? Sen kendine bak, kendi işinle, gücünle meşgul ol!

Hep

sabır

içinde şükreden bey, bir gün Eskişehir’den İstanbul’a gitmek zorunda

kalmıştı.

Arabasına hanımı ile kızı da bindiler. Yolda Cumayı münasip bir yerde

edâ

etmeyi düşünüyordu. Ne var ki, hanım yine itiraz etti:

– Cumayı

yolda

kılmaya mecbur değilsin. Hızlı git, İstanbul’da kıl!

Bu

yüzden hızla

yol alırken ansızın önlerine çıkan bir demir kasalı kamyonun altına

girmezler

mi! Tabii her şey bitmiş, her üçünün de hayatları sona ermişti. Haber

duyulduğunda dostları koşuşmuş, ama ilahî takdiri kimse

değiştirememişti.

Her

üçünü de

defnettikten sonra masum bir yakınları bunları rüyada gördü. Öyle bir

rüya ki,

tesirinden bir türlü kurtulamayıp bir maneviyat büyüğüne şöyle anlattı:

– Bey,

hanımı

ve kızı ile hacca gidiyorlardı. Sınır kapısına vardıklarında pasaport

kontrolü

başladı. Bey ile kızının bütün muameleleri gözden geçirildi. Eksik

yoktu.

Geçin, dediler. Hanımınkini kontrol ettiklerinde:

– Bu

hanım bu

pasaportla hacca gidemez! Geri çevirin! dediler. Hanım feryadı bastı:

– Ne

münasebet!

Biz bir aileyiz. Muâmelemiz aynı. İşte bu, beyim, bu da kızım. Bizi

ayıramazsınız!

Cevap

kesindi:

– Hayır!

Senin

muamelen onlarınkinden ayrı yapılmış. Sen giremezsin, çekil geriye

bakayım.

– Bu

rüyanın

tevili ne ki? diye sorulduğunda maneviyat büyüğünün cevabı şundan

ibaret oldu:

Evladım,

bunun tevile ihtiyacı yok ki, rüya açık!

O günden

bu

yana bu olay ürperti ile anlatılıyor, ibretle dinleniyor. Bilmem size

de bir

şey söylüyor mu?

Kaynak:

Yeni Aile İlmihali, Ahmed Şahin, Cihan Yayınları



İlimsiz amel edenin sonu

Bersisa isminde bir

zat, inzivaya çekilmiş, gece-gündüz vakti Allah'a (c.c.) ibadetle geçer

ve hiçbir kötülükte bulunmazdı. Bu zatı şeytan aleyhilla'ne kandırmak

için türlü hilelere başvurdu. Fakat bir türlü kandıramadı. En sonunda

şeytan işin kolayını bulmuşt'u. Çünkü Şeyh Bersisa, âmil, mütteld, züht

ü takva sahibi bir zattı ama, alim değildi. Yani ilm-i zahiri yoktu.

Ondan dolayı onu kandırmak kolay olacaktı.

Plânını şöyle tatbik

etti:

Şeytan, sırtında

cübbesi, elinde asası, başında sarığı, elinde tesbihi olduğu halde

bembeyaz sakalıyla Şeyh Bersisa'nın ibadet ettiği yere varıp kapısını

çaldı. Şeyh Bersisa kapıyı açtıktan sonra, kim olup, nereden geldiğini

ve niçin geldiğini sordu.

Şeytan Alleyhilla'ne

ona şu, cevabı verdi:

- Ben dünya

nimetlerinden uzak, ömrünü Allah'a ibadetle geçirmek isteyen bir

kimseyim. Bir Allah dostu bulup kendime arkadaş edinmek için çok yer

dolaştım, fakat sizden başka bir kimseye rastlamadım. Memleketine

yaklaştığımda, sizin isminizi duydum. Sizin de bütün gayretiniz

Allah'ın rızasını kazanmak olduğuna göre, beni de kabul buyur da,

beraber ibadete devam edelim.» dedi.

Şeyh Bersisa, onun

şeytan olduğunu ve kendisinin ayağını kaydırmak için geldiğini nereden

bilecekti. Arkadaşlığı kabul etti... Beraber ibadete başladılar. Aradan

zaman geçiyor, Şeyh Bersisa ibadet ediyor, yiyor içiyor ve diğer

insanlar gibi yaşıyor, lâkin Şeytan Allah'a öyle ibadet eder gözüküyor

ki yemiyor - içmiyor, yatıp uyumuyor ve bütün zamanını ibadet ederek

geçiriyordu.

Şeyh Bersisa, yeni

dostuna hayran kalmıştı. Aradan- çok zaman geçmeden dayanamayarak:

- Ey Allah'ın salih

kulu, sen bu mertebeye nasıl yetiştin. Ben senelerden beri ibadet

ederim, yeyip içmekten kurtulamadım. Sense bütün zamanını ibadete

ayırabiliyorsun. Ne olur, bunun sırrını bana da öğret de, ben de senin

gibi olayım, dedi.

Şeytanın istediği

doğmuştu...

- Bunun kolayı var!

Evvela bir büyük günah işleyecek, sonra da -ona samimiyetle tövbe

edeceksin. Büyük bir günah işlemiş olduğundan Allah'tan daha fazla

korkmaya başlayacak ve böylece de benim gibi, sen de her türlü insanî

kötü hasletlerden kurtulmuş olacaksın, dedi.

Şeyh, meselâ ne gibi

bir günah işlemesi lazım geldiğini sordu. Şeytan, artık bayram

ediyordu. Çünkü avını kandırmıştı.

- Zina edebilirsin,

dedi. Şeyh:

- Yapamam, dedi.

Bu sefer şeytan:

- Adam öldür! dedi.

Bersisa, yine:

- Onu da yapamam,

dedi.

Şeytan:

- İçki içersin,

dedi...

Bersisa, düşündü

taşındı, onu biraz hafif görmüştü:

- O olur,

yapabilirim, dedi.

Şeytan artık

sevincinden havalarda uçuyordu. Bersisa doğru kasabadaki meyhanelerden

birine gidip bir miktar içki istedi, içkiyi sunan saki kadındı, içtikçe

içti ve sonunda sarhoş olup kadına zina etmeyi düşünmeye başladı.

Şeytan tabiî ki boş durmuyor, adamın gözüne gözükmeden nefs yoluyla

durma, böyle fırsat elegeçmez, hemen bu kadınla münâsebet kur, diyordu.

Bersisa, tamamen

sarhoş olduktan sonra, meyhaneci kadına orada zina etti. Bu onun için

çok kötü bir şeydi... Duyulursa ne derlerdi. En iyisi o kadını öldürüp

gömmekti, ve öyle yaptı. Kadını öldürüp meyhanenin arkasında bir yere

gömdü. Fakat hadise duyulmakta ve yayılmakta gecikmedi. Bersisa'yı

yakalayıp mahkemeye çıkardılar. Katil oldüğü için kısasa kısas Ölümüne

hükmolundu.

Bersisa idam

sehpasına çıkmış, artık ip boğazına geçirildikten sonra onu kurtaracak

hiçbir kimse yoktu. Şeytan karşıda görüldü.

- Bu hal nedir ey

dostum, dedi. Bersisa:

- Görüyorsun ey

Allah'ın sevgili kulu beni kurtar, diye yalvarmaya başladı. Şeytan:

- Bir şartla seni

kurtarırım. O da bana secde edeceksin, dedi. Bersisa:

- Görüyorsun ip

boğazıma geçirilmiş nasıl secde edebilirim, deyince de:

- İşaretle secde

edebilirsin, dedi.

Bersisa başıyla

işaret ederek secde etti ve sandalye ayağının altından çekilince

imansız olarak göçüp gitti. Allah muhafaza buyursun.

İlimsiz amelin,

insanı nereye kadar götüreceğine güzel bir misâl böylece vuku bulmuş

oldu. Eğer onda şeriata müteallik ilim olsaydı içki içmek, zina

etmekle, adam öldürmekle evliya olunamayacağını bilir ve şeytana

uymazdı.

Kaynak:

Büyük Dini Hikayeler, Osmanlı Yayınevi

İlk İnsan Hakları Mahkemesi

Hicretin

17.

senesinde Halife Hazreti Ömer, ziyaretçi çokluğundan dolayı

Resulüllah'ın

mescidini genişletmek istemişti. Bunun için Türbe-i Saadet'in

etrafındaki

arsaları istimlak edip mescide katması gerekiyordu.

Çevredeki

arsa ve ev sahiplerine tekliflerde bulundu:

-

Evinizi, arsanızı Resulullah'ın mescidini genişletmek için satın almak

istiyorum. Kimse malına değerinden aşağısını vereceğimi sanmasın.

Herkes

kıymetini söylesin, gönlünden geçirdiği fiyatı bildirsin. Resulullah'ın

mescidine zorla alınmış arsa ilave etmeyi düşünmüyorum.

Herkes

arsa ve evinin değerini söyler, binalar, arsalar satın alınır,

Resulullah'ın mescidi genişletilmeye müsait duruma gelir. Ancak bir

pürüz var.

Onu da halletmek gerekiyor.

- Nedir

o pürüz?

Hazreti

Abbas. Abbas, arsasını satmak istemiyor. Mescide de olsa vermeyi

düşünmüyor.

Halife

bizzat meşgul olur, tekliflerini tekrar eder:

- Ya

Abbas, arsanın değerinden aşağısını vermeyi düşünmüyoruz. Resulullah'ın

mescidine böyle zorla alınmış bir arsa ilave etmeyi de uygun

bulmuyoruz. Şayet

verilen fiyat az geliyorsa emsallerinden de fazla fiyat vereyim, arsanı

ver de

bu iş bitsin. Mescid-i Nebi ziyaretçileri içine alacak genişliğe

ulaşmış olsun,

ihtiyacı karşılayacak hale gelsin.

Hayret!

Abbas'tan beklenmeyen tavır:

- Hayır,

mülk benimse fazla fiyat verseniz de satmak istemiyorum. Zorla

alacaksanız o başka!

İçinden

çıkılmaz bir durum söz konusu olunca Halife olayı mahkemeye

intikal ettirir. Hakim meşhuk hukukçu Übeyd bin Kab.

Taraflar huzurdalar. Devletin iddiası:

- Biz

yönetim olarak Abbas'a değerinden fazla fiyat verdik, artık

diretmemeli,

arsasını vermeli ki, Resulullah'ın mescidi ihtiyacı karşılayacak

şekilde

genişleme imkanı bulsun.

Abbas'ın

cevabı:

- Arsa

benimse, mülküme ben sahipsem, değerinden fazla da verseler vermek

istemiyorum. Ne para zoruyla, ne de mescide ilave etmek iddiasıyla

mülkümü

elimden kimse alamaz.

Mahkemenin

kararı:

- İslam hukukunun gereği kimse başkasının mülküne ve arazisini isterse

para

zoruyla olsun, alamaz. Mescid için de olsa mal sahibini zorlayamaz.

Abbas'ın

mülkü Abbas'ta kalacak, hükümet istimlak için zorlamayacaktır.


Mahkemenin tartışma götürmez bu kararı kesinleştikten sonra taraflar

kalkıp

gitmek üzere kapıya yönelmişken bir ses işitilir. Bu ses Abbas'tan

başkasının

sesi değildir.


Bakın ne diyor Abbas:


- Ya Übey, mahkeme bitmiş, karar kesinleşmiştir değil mi?


- Evet mahkeme bitmiş, karar kesinleşmiştir. Kimse senin arsanı fazla

fiyat

vererek de olsa zorla alamaz.


- Öyle ise der, şimdi beni dinleyin. Mahkemenize açıkça ifade ediyorum.

Arsamı

şu andan itibaren Resulullah'ın mescidine ilhak edilmek üzere hibe

ediyorum.

Hem de tek kuruş almadan, hiçbir maddi menfaat beklemeden. Hepiniz

şahit olun,

parayla alınamayan arsam, hiçbir karşılık verilmeden Resulullah'ın

mescidine

hibe edilmiştir ve mülk bu andan itibaren halifenin tasarrufuna

girmiştir.


Übeyd bin Kab'ın sorusu:


- Ey Abbas, neden böyle bir tutumu tercih ettin? Önce aşırı fiyatla da

olsa

vermedin, şimdi ise parasız hibe ediyorsun?


Abbas'ın kitaplık çapta cevabı tek cümleden ibaret:


- İslam'ın insan haklarına gösterdiği saygıyı dünyaya duyurmak için!...

KAYNAK:

Şahin,

Ahmed, Yaşanmış Örnekleriyle Aradığımız İslam, Zaman Cep Kitapları, 3,

Feza

Gazetecilik, İstanbul 2001

İlk Müslüman

Hazret-i

Alîden 'r.a.' rivâyet edilir. Evvelâ islâa gelen,

Ebû Bekrdir(r.a). Hazret-i Resûl-i ekrem 's.a.s.' ile ilk önce

kıbleye durup, nemâz kılan Ebû Bekrdir. Ebû Bekrin(r.a) islâma geliş

sebebi şöyle idi:


Hazret-i Ebû Bekr önceleri tüccâr idi. Sefer ve ticâret yapardı. Ekserî

Şâma giderdi. Seferde iken, bir gece rü'yâ gördü ki, gökden ay inip,

kucağına girdi. Ebû Bekr, iki eliyle onu kucakladı ve sînesine basdı.

Uyandı. Yemlîhâ adında meşhûr bir râhib var idi. Ona varıp, rü'yâsını

ta'bîr etdirdi. Râhib dedi ki,


- Sen nerelisin?


Ebû Bekr dedi;


- Arz-ı Hicâzdanım.


Tekrâr sordu:


- Ne iş yaparsın.


Ebû Bekr,


- Tüccârım, dedi.


Râhib dedi ki,


- Yâ Arabistanlı kişi. Bu rü'yâda, sana büyük müjdeler vardır.

Ta'bîrini ister isen, ücretini ver, dedi.


Ebû Bekr(r.a) oniki dînâr çıkarıp, verdi.


Râhib dedi ki:


- O ay ki, gökden sana indi. Âhır zemân Peygamberidir. Yakınlarda zuhûr

edecekdir. Sen Onun hayâtında iken vezîri olursun. Sonra halîfesi

olursun. Yâ Arabistanlı kişi. Eğer ben sağ iken, Ona yetişir isen, bana

haber ver. Ona varıp, buluşayım. Eğer ben dünyâdan gitmiş isem,

selâmımı ona ulaşdırırsın. Ben Onun dînine girdim ve ümmetinden oldum.

Beni âhıretde şefâ'atinden unutmasın.


Hazret-i Ebû Bekr(r.a),


- Bana bir mektûb ver, dedi.


Râhib, oniki satır bir mektûb yazıp, Ebû Bekre(r.a) verdi. O mektûbun

mevzû'u şu idi.


(Esselâmü aleyke yâ Muhammed bin Abdüllah el Mekkî el Medenî el tehamî,

salevâtullahi teâlâ aleyke ve selleme. Hakîkaten sen âhır zemân

Peygamberisin! Ve Rabbilâlemînin Resûlisin. Bu mektûbu Ebû Bekr bin Ebû

Kuhâfe ile sana gönderdim. Ma'lûm ola ki, ben sana îmân getirdim ve

sana ümmet oldum. Ebû Bekr bana gelip, rü'yâsını ta'bîr etdirdi. O

rü'yâ delâlet eder ki, Ebû Bekr senin vezîrin olur, sonra halîfen olur.

Eğer ben sağ olup, hazretine yetişirsem, gelip önünde gâzâ ve cihâd

ederim. Eğer yetişmezsem, âhıretde beni şefâ'atinden unutmayasın) diye

mektûbu temâm etmişdir.


Hazret-i Ebû Bekr(r.a);  rü'yâyı ta'bîr eden kişiye:


- Eğer ta'bîr etdiğin gibi olursa, yüz altın dahi bende senin emânetin

olsun, dedi.


Şâm seferini bitirip, Mekkeye geldi. Bu hâdiseden oniki sene geçdi. Hak

sübhânehü ve teâlâ, hazret-i Muhammede 's.a.s.' vahy eyledi. Bir gece o

büyük Peygamber, Ebû Kubeys dağına çıkıp, gece yarısında dedi ki:

Allahü teâlâya da'vet edenin da'vetini kabûl ediniz. Lâ ilâhe illallah,

deyiniz. Ebû Bekr, serîr üstünde yatıyordu. Söylenilenleri işitdi.

Eşhedü en lâ ilâhe

illallah. Ve eşhedü enne Muhammeden Abduhu ve Resûlu. Birkaç gün sonra,

Mekke sokaklarında, hazret-i Resûlullah 's.a.s.' ile buluşdu.


Hazret-i Fahr-i âlem ona dedi ki:


- Ne olaydı, islâma geleydin.


Ebû Bekr(r.a) dedi ki:


- Yâ Muhammed 's.a.s.'! Peygamber isen mu'cize gösteresin.


Hazret-i Resûl-i ekrem 's.a.s.', Ebû Bekrin göğsüne mubârek ellerini

dayayıp, şöyle dıvâra yaslayıp, dedi ki,


- Sana o mu'cize yetmez mi ki, o rü'yâyı gördün. Yemlîhâ râhibe ta'bîr

etdirdin. O zemândan on iki yıl geçdi. Ta'bîr edene on iki dînâr verdin

ve yüz dînâr dahâ va'd etdin. Rü'yâyı ta'bîr eden, on iki satır bir

mektûb yazıp, sana emânet verdi. Bunları bir-bir görüp, muttalî olup,

mektûbda yazılan şudur, şudur deyip, takrîr buyurdular.


Ebû Bekr(r.a) işitip, parmak kaldırıp,


- (Eşhedü en lâ ilâhe

illallah. Ve eşhedü enne Muhammeden Abduhu ve Resûlu. Ya'nî sen,

o

Peygambersin ki, Yemlîhâ râhib senden haber verdi, dedi.

İmam Buharî’nin İmtihanı

İmam Buharî rh.a.,

Bağdat’a gelişlerinden birinde çetin bir hadis imtihanı geçirmiştir.

Şöyle ki:


Henüz genç yaşlarında iken Bağdat’a geldiği zamanlarda meclisler tertip

ederek isteklilere hadis yazdırıyordu. Bu meclislere bazan on bini

aşkın dinleyici katılıyordu. Bir kere Bağdatlılardan bazı ileri gelen

alimler, Buharî’nin ilmini ve zekâsını denemek için aralarında

anlaşarak yüz hadis seçerler. Sonra da bu hadislerden her birinin

metnini bir başkasına ve onun senedini (râvi zincirini) diğerine

ekleyerek birbirleriyle karıştırırlar. Senet ve metinleri yer

değiştirerek birbirine karıştırdıkları yüz hadisi, onar onar on kişiye

dağıtırlar. Hepsine de bunları hadis meclisinde İmam Buharî’ye

sormalarını tenbih ederler. Hadis meclisi toplanıp Buharî derse

başlayacağı sırada, bu on kişiden biri kalkarak kendisine verilen

karışık hadisleri teker teker sormaya başlar. Buharî, kendisine sunulan

bu hadislerin hepsine tek tek “Bunu bilmiyorum” diye cevap verir. Sonra

ikincisi kalkar, elindeki karışık on hadisi ayrı ayrı sorar. Buharî her

biri için “Bilmiyorum bunu” der. Böylece on kişi, onardan senet ve

metni birbirine karıştırılmış yüz hadisi ona sorarlar. Buharî hepsi

için birer birer “bilmiyorum” deyip geçer. Buharî’nin ne yaptığını fark

eden alimler, işaret diliyle birbirlerine “Adam durumu anlamış!”

derler. Durumu farketmeyenler ise, onun cevaptan aciz kaldığını

zannederler.

Sorular bittikten sonra İmam Buharî ilk adama dönerek:

“Senin sorduğun ilk hadisin aslı şöyledir, ikincisi şöyle, üçüncüsü

şöyle, dördüncüsü…” diyerek sonuna kadar hadisleri doğru senetleriyle

açıklar. Böylece on kişinin sorduğu toplam yüz farklı ve karışık

rivayetin hepsinin doğrusunu tek tek aktarıverir.

İmam Şafiî’nin Verdiği Ders

İmam

Şafiî hazretlerinin (ö.204/820) has talebelerinden

İsmail el-Müzenî rh.a. anlatıyor:

İmam Şafiî bizleri ilm-i kelâma dalmaktan men ederdi.

“Allah’ın birliğine iman olan tevhid

ile ilgili aklıma takılan bir soruyu en iyi giderecek kimse Şafiî’dir.”

diye düşünmüştüm. Yanına gittim. Mısır mescidindeydi. Huzurunda diz

çöktükten sonra dedim ki:

- Tevhid

hususunda gönlüme bir mesele takıldı. Bilirim ki kimsenin senin kadar

ilmi yok. Benim bu meseleyi çözmeme yardımcı olur musun?

Şafiî bu sözüme kızdı:

- Sen nerede olduğunu biliyor musun? Bu (takıldığın)

yer, Allah’ın Firavun’u suda boğduğu yerdir (sen de içinde boğulacağın

konulara dalma)! Sana Rasulullah’ın bu hususu soruşturmayı emrettiği

haberi mi ulaştı?

Dedim ki:

- Hayır ulaşmadı.

- Semada kaç yıldız olduğunu biliyor musun?

- Hayır.

- Onlardan bir yıldızın cinsini, doğuşunu ve batışını,

neden yaratıldığını bilir misin?

- Hayır.

- Yaratıklardan gözünle görüp durduğun bir şeyin

mahiyetini bilemiyorsun da, onu yaratanın ilmi hususunda (bilmen

gerekmeyenleri) konuşacaksın, öyle mi?!

Sonra bana abdestle ilgili bir mesele sordu. Cevabında

hata yaptım. Dört yönüyle ayrıntılarından sordu. Hiçbirine doğru cevap

veremedim. O zaman dedi ki:

- Günde beş defa muhtaç olduğun şeyin ilmini

bırakıyorsun da, Yaratıcı’nın ilmi hakkında kendini zorluyorsun! Eğer

bu mesele gönlünde vesvese ve

takıntıya yol açarsa Allah’a yönel ve O’nun Kur’an’daki şu sözlerine

kulak ver:

‘İlâhınız bir tek ilâhtır. O’ndan başka ilâh yoktur. O

rahmandır, rahimdir… Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece

ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren

şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah’ın gökten

indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit

canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır

bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için (Allah’ın

birliğine) birçok delil vardır.’ (Bakara, 163-164)

- Yaratan hakkında yaratıklardan delil çıkarıver.

Aklının ermediği ilme kendini zorlama.

Ondan sonra ben kelâm ilmini bırakıp fıkıh ilmine

yöneldim.

Zehebî, Siyeru A’lami’n-Nübela (Beyrut 1990),

10/25-26, 31-32


İmam-ı Azam'ın Cevabı

İmam-ı Azam Ebu

Hanife

zamanında onu sevmeyen ve ona buğzeden muhaliflerinden bir tanesi,

talebelerinin ve sevenlerinin huzurunda onu cevapsız bırakıp mahcup

etmek için aldatıcı bir soru hazırladı. Ve büyük imamın bulunduğu

meclise gelip bu aldatıcı ve karmaşık soruyu sordu.


-Bir adam var ki onun kamil bir Müslüman olduğuna herkes şehadet eder,

fakat bazı sözleri var ki küfür kokuyor. Onun hakkındaki hükmünün ne

olduğu öğrenmek istiyorum. Bu kimse şunları söylüyor:


"Cenneti ümid

etmiyorum,


Cehennemden ve Allah'tan

korkmuyorum.


Ölü etini severek yerim.

style="font-weight: bold;">


Rükusuz ve secdesiz namaz

kılarım.


Hakka buğzeder, fitneyi

severim.


Yahudi ve Hıristiyanları

da tasdik ederim.


Görmeden şahitlik ederim."


Işte böyle bu kimse hakkındaki hükmünüz nedir?


Imamı Azam Ebu Hanife hazretleri bunu soran kimseye;


"Peki bu kimse hakkında senin bir fikrin var mı?" deyince, o; "Ben ne

diyeyim, bunu sana soruyorum."dedi.


Imamı Azam talebelerine döndü ve aynı soruyu onlara sordu. Talebeleri

de; "bu söylenenler küfür alameti olduğu için, söyleyen kimsenin

küfrüne delalet eder." diye cevap verdiler.


Bunun üzerine Imam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri sözü aldı ve hafif bir

tebessüm le bu söylenenlerin ne manaya geldiğini tek tek şöyle açıkladı:


"Bu adam gerçekten de kamil bir mümindir. Zira onun söylediği bu sözler

hep mecazidir, tevili vardır. Şöyle ki: Bu kimse cenneti ümit etmiyor.

Yani Cennetin sahibi olan Hz. Allah'ı ümit ediyor.


Cehennemden korkmuyor, Cehennemin sahibinden

korkuyor.


'Allah'tan korkmuyorum' derken, Allah'ın adaletle hükmedeceğini bildiği

için, Allah'ın kendisine zulmedeceğinden korkmuyor.


'Ölü eti yerim' derken, söylemek istediği balık etidir.


'Rükusuz ve secdesiz namaz kılarım' demekle, cenaze namazını kastediyor.


'Hakka buğz ederim' sözüyle kastettiği şey, ölümdür. Herkes için Hak

(ölüm) vaki olacak. Mevla Teala'ya daha fazla kulluk yapabilmek için

ölümü istemiyor.


'Fitneyi severim' derken fitneden kastı

ise evlatlarıdır. Çünkü Mevla Kur'an-ı Kerimde Mal ve evladı fitne

olarak zikredilmiştir. (Teğabun: 15)


Yahudi ve Hıristiyanları tasdik etmesinden murat ise onların birbirleri

hakkındaki sözlerini tasdik etmesidir.


Görmeden şehadet ettiği ise, Allah'a ve ahiret gününe iman etmesidir.


Bu açıklamaları dinleyen adam Imam-ı Azam'a hayran kaldı. Kendi

kendine: "Bu ne ilim, bu ne feraset, bu ne zeka ... Demek ben böyle bir

dahiye düşmanlık ediyormuşum." diye düşündü. Hemen Imamı Azam'ın

ellerine sarıldı. Ve bu güne kadar kendisine yaptığı düşmanIıktan

dolayı af etmesini istedi ve helallik diledi.


Kasr-ı Arifan

Aralık 2009


İmam-ı Azam'ın İkna Kabiliyeti

Bir

adam hem çok iyi bir

müslüman olduğunu iddia ediyor, hem de Resülüllahın halifeleri olan

Hulefa-i Raşidine karşı bile son derece kin ve nefret besliyordu.


Ondaki bu nefret öylesine aklını başından almıştı ki, o büyük zatlar

hakkında iftira dahi edebilecek reddeye  gelmişti. Öyle ki Hz.

Osman (Radıyallahü anh)'ın haşa "yahudi" olduğunu söyleyecek kadar

ileri gitmişti.


Küfe'de yaşayan bu sapık itikatlı adam, bulunduğu muhitin eşrafındandı.

Onu bu itikadından döndürebilmek için her ne kadar ilim adamları,

hocalar kendisine gidip bu meseleyi anlatmaya, izah etmeye çalıştılarsa

da, bir türlü onu ikna etmeye muvaffak olamadılar. Ayetler, Hadisler

okumalarına, yığınla deliller göstermelerine rağmen bu kimseyi yanlış

itikadından döndüremiyorlardı. Adam öyledine inat ve öylesine cahildi

ki, laf anlatabilene aşk olsun...


Bir gün büyük müctehid Imam-ı Azam Hazretlerine bu meseleyi açtılar ve

bu adamın hakkından ancak kendisinin gelebileceğini söylediler. Imam-ı

Azam meseleyi dinledi ve yanlış itikat sahibi olan kimseyi ikna etmeye

çalışacağını söyledi.


Bu adamın güzel ve dindar bilinen bir kızı vardı. Kız da evlilik çağına

gelmişti. Imam-ı Azam o adama haber göndererek, hayırlı bir iş için

filan günün akşamı ona misafir olacağını bildirdi. Tabi adam bu habere

son derece sevindi ve mutlu oldu. Zira kız evlat baba evinde bir emanet

değilmiydi? Nihayet günün birinde bir kısmeti çıkacak ve evden ayrılıp

kendine bir yuva kuracaktı. Dolayısıla İmam-ı Azam gibi büyük bir

alimin bu meselede aracı olması bir nevi dünürlük etmesi, elbette bir

iftihar vesilesiydi.


Kararlaştırılan gün geldi ve Imam-ı Azam o adamın evine misafir oldu.

Yenildi, içiidi konuşulup sohbetler edildi ve konu döndü dolaştı asıl

meseleye gelindi. Büyük İmam konuya girdi ve Allah'ın emri, Peygamberin

kavliyle adamın kızını bir delikanlı için istedi. Adam imam-ı Azamın

aracı olduğu birine kızını vermeye dünden razıydı, lakin bu deli kanlı

acaba kimdi, neyin nesiydi? Bunu da usulüyle sordu.


-Ey Imam! Bu hayırlı iş için sizin gelmeniz ve damat

adayına kefil olmanız,kızımı vermem için yeterli bir sebeptir, lakin

"bu delikanlı kimdir, kimlerdendir, huyu suyu nasıldır?" takdir

edersiniz ki, bunu bilmek bizim hakkımızdır.


Bunun üzerine imam-ı Azam başladı damat adayının meziyetlerini

anlatmaya:


-Bu kimse son derece dindardır. Allah'tan son derece korkar. Öyle bir

haya ve edeplidir ki, bu konuda melekler Ona yetişemez. Aynı zamanda

Hafız-ı Kuran'dır. Alim, abid, yiğit son derece de zengin ve cömerttir.


Imam-ı Azam damat adayının meziyetlerini bu şekilde anlatmaya devam

ederken adamın ağzı bir karış açık kaldı. Başına devlet kuşu konuyordu.

Böyle birine gözü kapalı herkes kızını verirdi. Lafı daha fazla uzatmak

istemedi ve dedi ki:


- Ya Imam! Bu kadar yeter. Daha fazla bir şey anlatmanıza hiç gerek

yok. Öyle şeyler söylediniz ki, bu saydığınız özelliklerden bir tanesi

bile kızımı o gence vermeme valiahi yeter.


Imamı Azam konuyu istediği yere getirmişti ve sözünün sonuna hemen şunu

ilave etti.


-Yalnız tüm bunları sayarken, gencin bir kusurunu söylemeyi unuttum.


-Nedir o kusur?


-Kızınızı istediğim delikanlı Yahudidir.


Adam bu cevabı duyunca birden rengi attı. Öylesine hiddetlendi,

öylesine gadaplandı ki, ağzından tükürükler saçarak bağırdı:


-Nasılolur Ya Imam!? Benim kızımı bir Yahudi'ye mi istiyorsun ve ona mı

layık görüyorsun?!


Bunun üzerine Imam-ı Azam, Hz. Osman (Radıyallahü anh) hakkında ileri

geri konuşup "Yahudi" dir diye iftira eden adama, şu müthiş cevabı

verdi:


-Bre adam! Sen bir kızını Yahudi'ye veremiyorsun da, Sevgili

Peygamberimiz Muhammed Mustafa (Sallallahü Aleyhi ve Selleml'in, iki

kızını birden Yahudi'ye verdiğini nasıl iddia edebiliyorsun?


Imam-ı Azam'ın bu

sözü üzerine adamın aklı başına geldi ve ne büyük bir hata yaptığının

farkına vardı. Evvelce söylediği o cahilane sözler için çok mahcup

oldu. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Selleml'in iki kızıyla

da nikahlanma şerefine nail olup, "Osman-ı Zinnureyn" (iki nur sahibi)

lakabını alan Hz. Osman (Radıyallahü anh) hakkında yapmış olduğu çirkin

iftiralardan ötürü derhal tövbe etti. Artık bundan böyle aleyhinde tek

bir söz söylemediği gibi Hz. Osman (Radıyallahü anh)ı hem övdü, hem de

çok sevdi.


Kasr-ı Arifan

Aralık 2009



İmanı Ona Kafidir

İmam Yafii hazretleri, Ravzu'r-Reyahin kitabında şöyle

nakleder:


Malik bin Dinar Hazretleri  anlatıyor:


Basra'da küçük bir grubun bir cenazeyi taşıdığını gördüm. Cenazeyi

uğurlayan başka kimse de yoktu. Neden cenazeye katılım olmadığını

sordum. Dediler ki:


- Bu adam büyük günahkâr, asi ve ömrünü boşa harcamış biriydi. Ben de

cenazenin namazını kıldım ve kabrine indirdim. Sonra bir gölgeliğe

çekildim. Uyuyakalmışım.

Rüyamda iki meleğin gökten indiğini gördüm. Az önceki

cenazenin kabrini açtılar. Biri onun yanına indi ve arkadaşına şöyle

dedi:

- Onu cehennem halkından yaz. Bunda isyansız ve günahsız

bir organ yok! Dışarıdaki arkadaşı ona dedi ki:

- Ey kardeşim, onun hakkında acele karar verme!

Gözlerini bir yokla.

- Gözlerini yokladım. İki gözünü de haram bakışlarla

dopdolu gördüm. Arkadaşı onun kulağını, dilini, ellerini ve ayaklarını

yoklamasını söyledi. Şu cevabı aldı:

- Kulağını yokladım. Kötü ve çirkin şeyleri dinlemesiyle

dolu gördüm. Dilini yokladım. Yasaklara dalması ve haramları dile

getirmesiyle dolu olduğunu anladım. Ellerini kontrol ettim. İki elinin

de haram olan lezzet ve nefsanî isteklerle dolu olduğunu farkettim.

Ayaklarını da yokladım. Ayaklarını çirkinliklerde ve kötü işlerde

yürümesiyle dopdolu buldum! Diğeri dedi ki:

- Ey kardeşim, sen yine acele etme. Bir de ben onun

yanına ineyim. İkinci melek cenazenin yanına indi. Biraz bekleyip

arkadaşına dedi ki:

- Ey kardeşim, ben bunun kalbini yokladım ve imanla dolu

olduğunu öğrendim. Onu rahmete kavuşmuş bahtiyar kimse olarak yaz!

Artık Allah'ın lütfu, onun günah ve hatalarını bütünüyle kuşatmaktadır.


Yafiî Hazretleri diyor ki: Ancak bu saadet, o kişi için Allah'ın

yardımıyla hasıl olmuş demektir. Fakat bu saadet her günahkâr için

ortaya çıkmaz. Böylesine de güvenip aldanma! Bütün günahkârlar,

güçlerinin yettiği hususlarda tehlikeyle karşı karşıyadırlar. İtaatkâr

kullar da kendileri için nasıl bir sonuç olacağını bilemezler. Yüce

Allah'tan dünya ve ahirette güzel son ve bağışlanma, af ve afiyet

dileriz.

İmanın Gözyaşları

Arap

reislerinden Dihyet-ül Kalbi (r.a) her girdiği kasabada dikkat çeken

güzel ve

yakışıklı biridir. Hatta o derece ki daha sonraları çoğu kere Cebrail

(a.s.)

bile Onun kılığına girerek Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e ilahi

buyrukları

getirdiğini görmekteyiz. Müslümanlığı kabul ettikten sonra da

İslamiyetin

yayılması ve gelişmesi için maddi ve manevi bütün gücünü harcamış

sayısız

savaşlara katılmış, meydan savaşlarında yığın yığın kafirin boynunu

uçurmuştur.

Muaviye (r.a) zamanına kadar İslam halifeliği görevini de omuzlarına

yüklenen

Dihyet-ül Kalbi (r.a)’nın hizmetlerini burada sıralamak mümkün

değildir. Yalnız

şunu hemen hatırlatalım ki, son olarak hicretin altıncı yılında Doğu

Roma İmparatorlarından

Hırakle’ye sevgili Peygamberimiz (s.a.v) İslam’a davet mektubunu

götürmüştü.

Dıhyet-ül

Kelbi (r.a) önceleri diğer arap reisleri gibi küfür ve inkar yolunda

bulunuyordu. Hz. Peygamber (s.a.v) ise onun İslamiyete girmesini çok

arzu

ediyordu. Çünkü Dihyet-ül Kalbi (r.a) bir yandan geniş bir halk

kitlesini

idaresi altında bulunduruyor, bir yandan da Peygamberimizin

yakınlarından tam

yedi yüz kişiye hakim bulunuyordu. İslamiyetin yayılması ve gelişmesi

için

İslamiyete girmesi gerekiyordu.

O

yüzden sevgili

Peygamberimiz (s.a.v.) daima “Allah’ım! Dıhyet-ül Kelbi’ye Müslüman

olma

şerefini bahşet. Çünkü İslam dininin geleceği bakımından bu şarttır”

diye

dua ediyordu. Bu arada da durmadan kendisine elçiler göndererek

aydınlık Allah

yoluna girmesini arzu ettiğini bildiriyordu.

Bir

gün

nihayet bu teklif ve telkinler tesirini gösterdi. Ve bir sabah

namazından sonra

yüce Allah Hz. Peygamber’e “Ey Muhammed! Kelbi’nin gönlüne iman

ışığını

saldık. Neredeyse sana gelmek üzeredir. Onu İslam’a kabul et.” diye

vahyetti.

Gerçekten

bu

ilahi müjdenin ardından Dihyet-ül Kalbi (r.a), Peygamber’in huzuruna

çıktı. Hz.

Peygamber (s.a.v) kendisini ayakta ve derin bir saygı içinde karşıladı.

O

derece bir saygı ile ki sırtından cübbesini çıkarıp yere sererek

üzerine

oturmasını rica etti.

Büyük

bir

Peygamberin bu eşsiz ince saygısı karşısında duygulanan Dihyet-ül Kalbi

(r.a)

kendini tutamayarak gözyaşları dökmeye başladı. Ey Allah’ın elçisi!

İslam

dinine girmeye artık karar vermiş bulunuyorum. Lütfen bana İslam’ın

şartlarını

söyler misiniz?

Hz.

Peygamber (s.a.v)’de “Önce La ilahe illallah, Muhammedür Rasulüllah

(Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed (s.a.v) O’nun kulu ve elçisidir)

diye

kelime-i tevhid getirin. Böylece Müslüman olmuş oluyorsunuz. Bundan

sonra da

namaz kılacak, oruç tutacak, zekat verecek, hac edeceksiniz. İşte

bunlar

İslam’ın şartlarıdır.” dedi.

İslamiyet

ile müşerref olmanın verdiği mutlulukla gözyaşları dökmeye başlayan

Dihyet-ül

Kalbi (r.a)’e Hz. Peygamber (s.a.v) en sonunda “Ey Kelbi, buraya

sen

Müslüman olmak için mi, yoksa ağlamak için mi geldi?” dedi. O da, “ Ey

Allah’ın elçisi! Ben öylesine büyük günahlar işledim ki, düşünüyorum da

onların

nasıl affettirebilirim. Eğer affetmesi için Allah ölmemi emrediyorsa

hemen

kendimi öldürmeye hazırım, yok eğer bu yolda bütün servetimi yoksul ve

düşkünlere dağıtmam gerekiyorsa onu da hiç çekinmeden yaparım. Artık

kendimi

İslamiyetin emrine verdim” diye karşılık verdi. Hz. Peygamber

(s.a.v) :

-

Ey Kelbi,

bunca üzüntüsünü duyduğun o günahların neler ki? Dihyet-ül Kalbi (r.a):

-

Biliyorsunuz ben Arapların ileri gelen ailelerinden ve reislerinden

biriyim.

Arap gelenek ve göreneklerine göre kız çocukları uğursuzdur. Ben de

hiçbir

zaman kız çocuğum olsun ve falan kimse Kelbi’nin damadıdır, densin

istemiyordum. O yüzden kendi öz ellerimle doğan kız çocuklarımı ve

oğullarımın

kızlarını öldürdüm. Bunların sayısı yetmişe kadar çıkıyor. Halbuki

İslam’a göre

tüm bu yaptıklarımın büyük günah olduğunu biliyorum. İşte bu yüzden ne

yapacağım diye ağlıyorum. Hz. Peygamber (s.a.v):

-

Yüce Allah

(c.c.) şöyle buyuruyor: Ululuğum ve yüceliğim hakkı için Dihyet-ül

Kelbi daha “La

ilahe illallah, Muhammedur Rasulüllah (Allah’tan başka ilah yoktur,

Muhammed

O’nun kulu ve elçisidir)” der demez, onun altmış yıllık tüm

günahlarını

affettim de kızlarını ve torunlarını öldürmekten ileri gelen suçunu

nasıl

affetmem.

Bu

sözlerin

ardından Peygamber ve sahabileri Allah’ın bol ve yaygın rahmeti

karşısında yas

kurup ağlamaya koyuldular. Bu sırada gözyaşları arasında sevgili

Peygamberimiz

(s.a.v) konuyu şu sözleriyle noktaladı.

“ Allah’ım!

Bir defa kelime-i tevhid getirmekle Dıhyet-ül Kelbi’nin yetmiş kişiyi

öldürme

suçunu affediyorsun. Öyle ise imkan var mı ki bir ömür boyu kelime-i

tevhid

getiren mü’minleirn günahlarını bağışlamasın” elbette bağışlarsın.

Yüce

Allah

(c.c.) cümlemizi günahlarını bağışladığı kulları arasına katsın. (Amin)

İmanın Yarısı: Şükür

Ebû

Hüreyre

-radıyallâhü

anh-'ın rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte, Peygamber -sallallâhü

aleyhi ve

sellem- Efendimiz'in şöyle buyurduğu nakledilmektedir:

"İsrâiloğulları

arasında, biri ala tenli (abraş),

biri kel, biri de kör, üç kişi vardı. Allah Teâlâ onları denemek istedi

ve

kendilerine bir melek gönderdi.

Melek,

ala tenliye gelerek:

«-En çok

istediğin şey nedir?» dedi. Ala tenli:

«-Güzel

(bir) renk, güzel (bir) ten ve insanların

iğrendiği şu hâlin benden giderilmesi...» dedi. (Bu söz üzerine) melek

onu

sıvazladı ve vücudundaki ala tenlilik gitti, rengi güzelleşti. Melek bu

defa:

«-Peki,

en çok sahip olmak istediğin mal nedir?» dedi.

Adam:

«-Devedir.»

dedi. Ona on aylık gebe bir deve verildi.

Melek:

«-Allah

sana bu deveyi bereketli kılsın.» diye duâ

etti (ve yanından ayrıldı).

Sonra

kele giderek:

«-En çok

istediğin şey nedir?» diye sordu. Kel:

«-Güzel

(bir) saç ve insanları benden uzaklaştıran şu

kelliğin giderilmesi.» dedi. Melek onun (başını) sıvazladı, (bir anda)

kelliği

kayboldu. Kendisine gür ve güzel (bir) saç verildi. Melek devamla:

«-Peki,

en çok sahip olmak istediğin şey nedir?» diye

sordu. O da:

«-Sığır...»

dedi. Ona da gebe bir inek verildi. Melek:

«-Allah

sana bunu bereketli kılsın!» diye duâ ettikten

sonra körün yanına gitti ve:

«-En çok

istediğin şey nedir?» diye sordu. Kör:

«-Allâh'ın

gözlerimi bana geri vermesini ve insanları

görmeyi çok istiyorum.» dedi. Melek (onun gözlerini) sıvazladı. Allah

onun

gözlerini iâde etti. Bu defa melek:

«-Peki,

en çok sahip olmak istediğin şey nedir?» diye

sordu. O da:

«-Koyun...»

dedi. Bunun üzerine ona, döl veren bir

gebe koyun verildi.

Deve ve

sığır yavruladı, koyun da kuzuladı. Neticede

birinin vadi dolusu develeri, diğerinin vadi dolusu sığırları, ötekinin

de bir

vadi dolusu koyun sürüsü oldu.

Daha

sonra melek, ala tenliye, eski kılığında geldi

ve:

«-Fakirim,

yoluma devam edecek imkânım yok. Gitmek

istediğim yere, önce Allah, sonra senin yardımın ile ulaşabilirim.

Rengini ve

cildini güzelleştiren Allah aşkına, senden yolculuğumu

tamamlayabileceğim bir

deve istiyorum.» dedi.

Adam:

«-Mal

verilecek yer çoook.» dedi. Melek:

«-Ben

seni tanıyor gibiyim. Sen insanların kendisinden

iğrendikleri, fakirken Allâh'ın zengin ettiği abraş (ala tenli) değil

misin?»

dedi. Adam:

«-Bana

bu mal, atalarımdan miras kaldı.» dedi. Melek:

«-Eğer

yalan söylüyorsan, Allah seni eski hâline

çevirsin.» dedi ve sonra eski kılığına girip kelin yanına gitti. Ona da

abraşa

söylediklerini söyledi. Kel de abraş gibi cevap verdi. Melek ona da:

«-Yalan

söylüyorsan, Allah seni eski hâline çevirsin.»

dedi. Daha sonra körün kılığına girip bu sefer de onun yanına gitti ve:

«-Fakir

ve yolcuyum. Yoluma devam edecek imkânım

kalmadı. Bugün önce Allâh'ın, sonra da senin yardımınla yoluma devam

edeceğim.

Sana gözlerini geri veren Allah aşkına, senden bir koyun istiyorum ki,

onunla

yoluma devam edebileyim.» dedi. Bunun üzerine (eski) kör:

«-Ben

gerçekten kördüm. Allah gözlerimi iâde etti.

İstediğini al, istediğini bırak. Allâh'a yemin ederim ki, bugün

alacağın hiçbir

şeyde sana zorluk çıkarmayacağım.» dedi.

Melek:

«-Malın

senin olsun. Bu, sizin için bir imtihandı. Allah senden râzı oldu,

arkadaşlarına

gazab etti.» cevabını verdi (ve oradan ayrıldı)."


(Buhârî,

Enbiyâ, 51; Müslim, Zühd, 10)

İnkarcı Doktor

Bizanslılar

devrinde,

İstanbul'da bir

doktor yaşıyordu. Hiçbir dîne inanmadığı gibi, Allahü teâlânın

varlığını da inkâr ediyor ve; "Her şey kendi kendine var olmuştur."

diyordu. Âlemin bir yaratıcısı olduğunu kabûl etmiyordu. Mesleğinde

mütehassıs olup, sorulan her soruya cevap veriyordu.


Hıristiyanlardan hiç kimse bu

doktora

cevap veremez hâle gelmişti. Yalnız; "Dünyânın bir yaratıcısı olduğuna

delil getirip beni iknâ eden olursa, bu dâvamdan vaz geçerim." diyordu.

Karşılaşıp münâzara ettiği herkesi mağlûb ediyor, cevapsız bırakıyordu.

Kendisini dinleyen herkese dinsizliği aşılıyor, fikirlerini

karıştırıyordu.


Bu doktor karşısında

hıristiyanlar âciz

kalmıştı. Durumu krallarına anlattılar. Buna ancak müslümanların cevap

verebileceğini söylediler. Bizans kralı, Abbâsî halîfesi, Me'mûn'a bir

elçi ile mektup gönderdi. Mektubunda; "Size gönderdiğimiz bu doktor

dinsizdir. Bir yaratıcı olmadığına inanmaktadır. Yanınızda

münâzara edecek ve bunu iknâ edip, mağlub edecek bir âlim bulunursa çok

iyi olur." yazmaktaydı. Abbâsî halîfesi müşavirlerini toplayıp, onlara

danıştı. Oradaki ilim sahipleri dediler ki:


"Ey halîfe! Önce onu,

mütehassıs olduğu

tıp ilminden imtihan edelim, deneyelim. Sonra duruma göre ne

yapacağımıza karar verelim."


Ertesi gün, kalabalık hâlinde

geldiler.

Doktor da oradaydı. Herkes bir şişeye idrarını koyarak birbiriyle

değiştirdiler. Her şişenin kime aid olduğunu bilmek için de özel

işâretler koydular. Hepsini getirip, bu inkârcı doktorun önüne

koydular. Doktor önce şişelere, sonra da orada bulunan insanların

yüzlerine baktı. Ve hiç yanlışlık yapmadan, bu falancanın, bu da

falancanındır diye tek tek saydı. Şişelerin üzerlerindeki işâretlere

baktıklarında, hepsi dediği gibi olduğunu gördüler. İki kişinin

idrarını karıştırdığı şişelerdeki idrara da bakıp; "Bu falanca ile

filancanın idrarıdır. Onlarda şöyle şöyle hastalıklar vardır. İlaçları

da şunlardır." dedi.


Hepsini doğru söylemişti.

Herkes onun

işine şaşırıp âciz kalmıştı. Sonra; Bağdat'ta onunla münâzara edecek

bir kişi bilmiyoruz." dediler. İçlerinden birisi; "Büyük âlim,

evliyânın üstünlerinden olan Nişâburlu Ahmed bin Harb hazretleri dün

gece buraya geldi. Hacca gidiyor. Bununla ancak onun münâzara

edebileceğini sanırım." dedi.


Halîfe, Ahmed bin Harb'ın

yanına birini

gönderip durumu ona bildirdi. O da buyurdu ki:


"Siz münâzara meclisini falan

saatte,

halîfenin sarayında hazırlayın ve onu lafa tutun! Ben biraz geç

geleceğim. Geldiğim zaman bana, niçin geç kaldınız? dersiniz. Ben de

cevap veririm."


Dediği gibi yaptılar. Ahmed

bin Harb

hazretleri gelip oturunca halîfe ona; "Niçin geç kaldınız?" diye sordu.

O da; "Abdest için Dicle Nehri kenarına gittim. Tuhaf bir şey gördüm.

Ona bakarak geciktim." dedi. Halîfe; "Ne gördünüz ki?" diye sorunca

şöyle cevap verdi:


"Gördüm ki topraktan bir ağaç

çıktı,

büyüdü, kimse kesmeden yıkıldı. Kimse müdahale etmeden de tahta şeklini

aldı. Bu tahtalar kendiliğinden birleşip marangozsuz, çivisiz sandal

oldu. Bir kayıkçı olmadan da suyun üzerinde gitmeye başladı. Bunu seyre

dalıp geç kaldım."


Bu saçmalıkları duyan inkârcı

doktor

dayanamadı:


"Bu saçma sapan konuşan

ihtiyar mı

bizimle münâzara etmeye geldi? Bu delidir. Bununla münâzara etmeye

değmez."


Bunun üzerine Ahmed bin Harb

şöyle cevap

verdi,


"Niçin saçma konuşayım ve

deli olayım?"


Doktor kendinden emin bir

şekilde

konuştu: "Olmayacak şeyler söylüyorsunuz. Koskoca ağaç birdenbire

büyür, kesilir ve tahta olur. Bu tahtalar marangozsuz birbirine bitişir

ve sandal olur. Kayıkçı olmadan su üzerinde gider dediniz."


O zaman Ahmed bin Harb son

sözünü söyledi:


"Ey doğruluktan uzak insan!

Bir sandal

için bu imkânsız olunca, yâni ustası, bir yapıcısı olmadan sandal

olmaz, su üzerinde gidemez ise, bu güneş, ay ve yıldızlarla, ağaçlar ve

çiçeklerle süslü ve intizamlı âlem, bir yapıcı olmadan, bu dünyâ bu

sağlamlığı ile binlerce güzel yaratıklar, sanat erbâbını hayran bırakan

eşsiz tabloları ile kendi kendine nasıl var olsunlar? Asıl, bir yapıcı,

yaratıcı yoktur diye böyle hezeyan söyleyen, saçmalayan delidir."


İnkârcı doktor, bu cevap

karşısında şaşıp

kalmıştı. Bir an düşündü. Başını kaldırdı, insafla kendi kendine;

"İnsan bilgisine güvenip böbürlenmemeli ve inkârcı olmamalıdır. Şimdi

inanıyorum ki, Allahü teâlâ vardır." deyip müslüman olmak istedi. Ahmed

bin Harb ona kelime-i şehâdet söyletip mânâsını öğretti. Böylece bir

insanın inkârdan kurtulup sonsuz saâdete kavuşmasına vesile oldu.

İnsan ve Cinlerin Müftüsü

Evliya

Çelebi (ö.1095/1684) meşhur “Seyahatnâme”sinde

Edirne’deki “Kemal Paşazâde Medresesi” hakkında şöyle garip bir hikâye

anlatır:

1483 tarihinde Kemal Paşazâde Ahmed Çelebi, ilim

talebesi iken Edirne şehrine gelerek bu medresenin müderrisinden,

yerleşecek bir oda ister. Müderris: “Molla! Medresemizde ancak boş bir

oda vardır, onu da cinler ele geçirmişlerdir. O hücreye kim girdi ise

sabaha ölüsü dışarı çıkar!” diyerek tehlikeyi bildirir. Fakat Kemal

Paşazâde’nin isteğinde ısrar etmesi üzerine müderris, “Molla! ahiret

hakkını helal eyle!” diyerek odanın anahtarını ona teslim eder. Molla

ise “ Bismillah !” diyerek

hücrenin kapısını açar ve postuna oturur. Akşamdan sonra kapıcılar ve

müderris, kapının önüne eski adetleri gibi bir teneşir, bir tabut ve

diğer cenaze malzemelerini hazırlayıp bırakırlar.

Gece yarısında Kemal Paşazâde dersle meşgul iken duvarın

kıble tarafı ikiye ayrılır. Elinde sevimli, genç bir

evladıyla bir ihtiyar ortaya çıkar. Selam ve sohbetten sonra ihtiyar:

“Ey oğul! Bu evladımı sana Allah emaneti veririm. Buna ilim öğretip

namazın şartlarını belletesin..” deyip gider. Kemal Paşazâde besmele

ile o temiz çocuğa biraz Kur’an dersi verip kendi işiyle meşgul olur.

Sabahtan önce yine duvardan o ihtiyar ortaya çıkarak

söze başlar: “Ey oğul! Allah senden razı olsun, iki cihan saadetine

nail olasın. Ben cinlerin meliklerinden Asfail’im. Her zaman bu odaya

gelip yerleşenlere bu evladımı emanet verip giderim. Onlar ise emanete

hiyanet edip evladıma el uzatırlar. Ben de onları öldürürüm. Şimdiden

sonra sana bütün garip ve acayip ilimlerin yolu açılsın,

müfti’s-sakaleyn (insan ve cinlerin müftüsü) olasın.” dedikten sonra

dualar ederek yine çocuğuyla duvara girip kaybolur.

Kemal Paşazâde sabah dışarı çıkınca görür ki, cemaat hazır olup su ısıtmışlar.

Kemal Paşazâde’yi görünce hayrete düşerek Allah’a şükrederler. O ise

sırrını açıklamadan bu hücrede ilim tahsilini tamamlayıp asrının önemli

alim ve fâzılı olarak sonunda gerçekten insanların ve cinlerin müftüsü

olur. Bu zatın yükselmesine sebep, Edirne’deki bu medrese odası olmuştur.

İpin Hesabı

Zenginin

biri ölümden ve kabirdeki

yalnızlıktan çok korkuyormuş. "Öldüğüm geceyi kim kabre girerek sabaha

kadar benimle geçirirse servetimin yarısını ona bağışlıyorum" diye

vasiyet

etmiş. Öldüğünde "Kim birlikte kabre girip sabahlamak ister?" diye

araştırmışlar. Kimse çıkmamış. Nihayet bir hamal,


-Benim sadece bir ipim var, kaybedecek bir şeyim yok. Sabaha kadar

durursam

zengin olurum." diye düşünerek kabul etmiş.

Vefat

eden zengin

ile birlikte defnetmişler. Sorgu sual melekleri gelmiş. Bakmışlar

kabirde bir

ölü, bir canlı var. "Nasıl olsa bu ölü elimizde... Biz şu canlı olandan

başlayalım" demişler ve hamalı sorgulamaya başlamışlar.

-O

ip kimin? Nereden aldın? Niye

aldın? Nasıl aldın? Nerelerde kullandın?"

Sabaha

kadar sorgu sual devam

etmiş, adamın hesabı bitmemiş. Sabahleyin

kabirden çıkmış.

-

Tamam, servetin yarısı senin,

demişler.

-

Aman, demiş hamal, istemem,

kalsın. Ben, sabaha kadar bir ipin hesabını

veremedim. O kadar servetin hesabını nasıl veririm?

Hayatını

ve hayatın içerisinde istifade edilen lütufların

hesabını vermek hafife alıncak şey değildir.  


Kaynak:

Mehmet Akar, Mesel

Denizi, Nil Yayınları, İstanbul 2001, s. 156


İpliği Satmaya Gönderdim

Dul

bir kadının altı çocuğu bir de ihtiyar anası

vardı. Kadın geçimini sağlamak üzere, her gün göz nuru dökerek iplik

eğirir,

pazara çıkar ve anası ile çocuklarının rızkını temin etmeye çalışırdı.


Bir gün bu dul kadın vefat eder, çocukların bakımı ise ihtiyar kadına

kalır.

Kadın pazara her hafta çıkamıyor, ip eğiriyordu. Bir zaman baktı ki 600

dirhem

kadar ip eğirmiş, pazara götürmeye karar verdi. (Yarabbi, bu

öksüzlerin,

yetimlerin rızkını bol ihsan et) diyerek sabah erkenden pazarın yolunu

tuttu.


Yolda giderken Seyyid Abdülkadir Geylani hazretlerinin evinin önünden

geçiyordu. Onu görünce durakladı. Geylani hazretleri talebeleriyle

sabah

namazından çıkmıştı, yaşlı kadını görünce o da durakladı ve sordu:


- Hoş geldin anne, nereye gidiyorsun?


- Bir miktar ipliğim var, pazara götürüp satacağım.


- Ver bakalım. Benden 600 dirhem ip isteniyor, bunu ver de ben satayım.


İhtiyar kadın:


- Memnuniyetle, lütuf buyurmuş olursunuz, efendim, dedi ve ipi

verdi.


Geylani hazretleri eline aldığı ipi mescidin damına fırlatıp attı.

İplik gözden

kaybolmuştu. İhtiyar kadın şaşkın şaşkın bakınca, talebeler kadına

itiraz

etmemesi için işaret ettiler. Kadın da bir şey demedi. Geylani

hazretleri

kadına dönerek.


- Annem sen canını sıkma, ipliği satmaya gönderdim, parası gelsin ne

kadar etti

ise alırsın.


Kadın, (Pekala) diyerek gitti, ertesi gün gelip:


-İplik satıldı mı? diye

sordu.


Geylani hazretleri:


- İplik satıldı, fakat parası henüz gelmedi. Bir hafta kadar

bir zaman içinde gelir, buyurdu.


Kadın ayrılıp, bir hafta sonra tekrar geldi.

Para henüz gelmemiştir, kadına:


- Yarın gel, paranı al, dendi.


Kadın, pazara niye gitmedim, şimdi param elimde olurdu diye

hayıflanarak evine

gitmek üzere iken, talebeler:


-Anne, sen bir gün daha sabret, bakalım Mevla ne

gösterecek,dediler.


Ertesi gün oldu. Seyyid Abdülkadir Geylani hazretlerinin huzuruna o ana

kadar

görülmeyen bir heyet geldi. Hürmetle ona bin altın takdim ettiler.

Dışarı

çıktıklarında talebeler onlara bu kadar paranın ne olduğunu, niçin

Şeyhe takdim

ettiklerini sordular. Gelenler tüccar olduklarını belirterek, (Altınlar

Hazret-i Şeyhindir. Denizde yolculuk yaparken fırtına sebebiyle geminin

yelkeni

delindi, yol alamaz olduk, denizin ortasında kalacaktık. Kaptana bir

çaresi yok

mu diye sorduğumuzda:


- Altıyüz dirhem ip olsa geminin yelkenini onarır,

yolumuza devam ederdik ama, şu anda nerede bulacağız, dedi.


Biz de Seyyid

Abdülkadir Geylani hazretlerinden “Ya Sultanül ârifin bize 600 dirhem

kadar ip

gönder, başka çaremiz kalmadı” diye yardım istedik. Az sonra geminin

güvertesinde 600 dirhem ipliği bulduk. Kurtulduktan sonra, “Biz de

dönünce

Hazret-i Şeyhe bin altın götürelim, kabul etmez ama, fakir fukaraya

dağıtır

inşallah” diye karar verdik. Şimdi o sözümüzü yerine getirdik, dediler.


Tüccarlar ayrıldıktan bir müddet sonra, ihtiyar kadın gelip sordu:


- Para geldi mi efendim?


Geylani hazretleri bin altını kadına verirken:


-Benim satışım seninki kadar

kârlı olmuş mu?diye latife yaptı.


İhtiyar kadın:


- Hem de nasıl, ne diyeceğimi,

nasıl dua edeceğimi bilemiyorum, teşekkür ederim, diyerek huzurdan

ayrıldı.

İsa (a.s.) ile Siyah Yılan

İsa

(a.s.) bir gün

köye uğrar. Köyde bir elbise boyacısı vardır ki bütün köylüler

kendisinden şikayetçidirler. Çünkü boyacı elbiseleri boyamak için bir

yandan sularını kesmekte, bir yandan da boyalarla suyu kirletmektedir.


Köylüler toplanarak hep birden boyacıyı İsa (a.s.)'a şikayet ederler

ve "Ey İsa!..." derler. "Bu adama öyle bir beddua edin ki gidişi olsun,

fakat bir daha dönüşü olmasın." Bunun üzerine İsa Peygamber de şöyle

dua eder:


"Allah'ım!.. O adama öyle siyah bir yılan musallat et ki, onu sokup

öldürsün. Bir daha da gelmek nasip olmasın."


Boyacı her zamanki gibi yine yanına üç ekmek alarak suyun kenarına

gider ve elbiseleri boyamaya koyulur. Tam bu sırada yanında bir abid

(kendisini Allah'a ibadete adayan bir kimse) beliriverir. Abid oradaki

dağlardan birinde ibadetle meşgul olmaktadır. Boyacıya selam vererek

ona, "yanında yiyecek içecek bir şeyin var mı? Şu kadar zamandır ağzıma

bir lokma ekmek bile atmadım. Kendisini görsem veya koklasam yine bana

yetecek" diye çok aç olduğunu bildirir.


Boyacı hemen elini çantasına atar ve bir ekmek çıkararak abide uzatır.

Abid halinden memnun, "Ey boyacı!..." der. Allah (c.c.) senin

günahlarını affetsin, kalbini arıtsın."


Boyacı ikinci ekmeği de uzatınca abid, "Ey boyacı, Allah geçmiş ve

gelecek günahlarını affetsin" der. Bu defa da son ekmeğini uzatınca "Ey

boyacı, Allah (cc) sana Cennette bir köşk nasip etsin" diye hayır duada

bulunur.


Akşam olunca boyacı köye döner. Köylüler şaşkın şaşkın kendisini

süzmekte ve neden ölmediğine hiçbir mana verememektedirler. Kesin

olarak inanmaktadırlar ki, Allah yolunun temsilcisi olan bir

Peygamberin bedduası muhakkak ki yerini bulmalıdır. İşte bu düşünceler

altında köylüler toplanarak hep birden yine İsa (a.s.)'ın huzuruna

varırlar. Durumu kendisine bildirince O da "Çağırın onu bana" der.

Çağırırlar, boyacı da gelir, İsa Peygamber kendisine şunu sorar: "Ey

boyacı, anlat bakalım bugün ne iyilik yaptın?"


Boyacı, su başında bir abide rastladığını, ona ekmeklerini verdiğini,

her bir ekmek verişinde de ayrı ayrı duasını aldığını bir bir ortaya

döker. Durumu anlayan İsa Peygamber bu defa çantasını getirip açmasını

söyler. Adam da çantasını getirerek açar. Bir de bakarlar ki çantanın

içinde simsiyap bir yılan çöreklenmiş yatıyor. Herkes hayretten dona

kalır.


İsa (a.s.) yılana yaklaşarak "Ey siyah yılan!..." der. "Anlat

bakalım, neden bu adamı sokup öldürmedin?" Yılan derin bir mahcubiyet

içinde şöyle cevap verir:


"Ey Allah'ın Peygamberi!... (Emrinizi yerine getiremememin derin

üzüntüsü içindeyim) fakat dağdan birisi indi, ekmek istedi, boyacı da

bütün ekmeklerini vererek onun karnını doyurdu. Karnı doyan adam

boyacıya ard arda üç hayır duada bulundu ki sormayın.


Bir melek ayakta durarak devamlı "amin (kabul et ya Rabbi!...)" diye

yalvarıp yakardı.


İşte o sırada Allah (c.c.) bir melek göndererek demirden bir gemle

benim ağzımı gemletti, ben de boyacıyı sokup öldüremedim. O yüzden beni

bağışlayınız.


İsa (a.s.) sonunda boyacıya müjdeyi vererek şu tavsiyede bulunur:

"Ey boyacı!... Bundan böyle kendine yeni bir iş tut. Şüphesiz ki Allah

(c.c.) seni bağışladı."


Tenbihül Gafilin


İsa (a.s) ile Sofu

Hz. İsa

(a.s.) gezilerinden birinde yüksek bir dağın tepesine çıkar. Dağın

tepesinde yüksek kayalar, yeşil çimenlikler ve buz gibi suyu olan

çeşitli büyüklükte göller vardır. Hz. İsa (a.s.) bu gönül ferahlatıcı

manzara ortasında hayran hayran dolaşırken gözüne süt gibi ak ulu bir

kaya ilişir. Kayanın güzelliği karşısında adeta kendinden geçmiştir.


Yüce Allah (c.c.), tam bu anda vahiy yolu ile İsa'ya şöyle seslenir:


"Ey benim sevgili Peygamberim İsa! Sana bu gördüğünden kat kat güzel

bir manzara göstermemi ister misin?"


Hz. İsa (a.s.) bu ilâhi seslenişe


"İstemez olur muyum, ey varlıkların ortaksız sahibi!" diye cevap verir.



Hz. İsa'nın bu istekli cevabı üzerine göz alıcı süt beyaz kaya hemen

yarılıverir. Kayanın içinde aksakallı, şal elbiseli ve bastonlu bir

ihtiyarın bulunduğunu görür. Hz. İsa (a.s.) bakar ki nur yüzlü

ihtiyarın hemen önünde bir zeytin ağacı vardır ve bembeyaz sakallı ak

ihtiyar, ak kaya içinde namaz kılmaktadır. Hz. İsa (a.s.) ard arda

gözleri önüne serilen bu manzarayı derin bir şaşkınlık içinde seyreder.



Uzun bir müddet karşısında olup biten fevkalâdeliklere bakakaldıktan

sonra Hz. İsa (a.s.) namazını bitirerek her iki yanına selâm veren

aksakallı ihtiyara sorar:


"Şu gördüğüm zeytin ağacı neyin nesidir?"


İhtiyar, gülümseme saçan bir çehre ile dudaklarını aralayarak Hz.

İsa'ya şu cevabı verir;


"O gördüğün zeytin ağacı benim her günkü gıdamı temin etmektedir.

Ağaçta yetişen zeytinlerle yıl boyunca karnımı doyurur ve insanlar

arasına hiç karışmadan şu mağarada Allah'ıma ibadet ederim."


Yüce Allah'ın öz soluğu olan Hz. İsa (a.s.), aksakallı ihtiyara,


"Kaç yıldan beri bu kaya oyuğunda yaşıyor, Allah'a ibadet ediyorsun?

Diye ikinci bir soru sorar.


Nur yüzlü ihtiyarın verdiği cevap şu olur:


"Tam dört yüz yıldan beri şu mağarada kalıyor ve bütün vaktimi yüce

Yaradan'a ibadet ederek geçiriyorum. Bu kadar uzun yıllar içinde bir

kere bile şu kaya kovuğundan çıkarak insanlar arasına kavuşmuş

değilim."


Hz. İsa (a.s.) ihtiyarın bu sözleri üzerine hudutsuz bir sevinç duydu.

Ümmeti arasında yığınlarla beyinsiz günahkârın yanında böyle bir Allah

erinin bulunmasından iftihar duydu. Hz. İsa'nın göğsünü kabartan bu

iftihar duygusu üzerine yüce Allah (c.c.) vahiy yolu ile O'na seslendi:



"Ey benim öz soluğum ve sevgili Peygamberim, Meryem oğlu İsa! Bana dört

yüz yıldan beri durmadan ibadet eden bu nur yüzlü ihtiyar, ümmetinden

biridir diye düşünerek nur yüzlü sofu ile iftihar duyuyorsun, bu

iftiharında gerçi yerden göğe kadar haklısın. Fakat şunu da bilmelisin.

Senden sonra Muhammed adında bir peygamber göndereceğim. Kâinatın

tümünü yüzü suyu hürmetine yaratmış olduğum bu sevgili Peygamberime bir

beraat gecesi vereceğim. İçinde rahmetimin insanlara bol bol yağacağı

bu gece Şaban ayının onbeşinci gecesidir. Muhammed'in ümmeti arasında

bu geceyi temiz yürekli ibadetle geçiren kulum senin ibadetine hayran

olduğun bu nur yüzlü ihtiyardan nezdimde daha üstün derecelidir."


Yüce

Allah (c.c.), hepimizi mübarek "Berat Kandili" gecelerini ibadetle

sabaha bağlayarak yüzyıllarca ibadet ederek kazanılacak sevaba birkaç

saat içinde sahip olmasını bilen kullarından eylesin, âmin!

İstanbul'un Manevi Fatihi

Ubeydullah-ı

Ahrâr'ın torunu

Hâce Muhammed Kâsım'dan şöyle nakledilmiştir:


"Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, bir gün öğleden sonra, âniden atının

hazırlanmasını istedi. Atı hazırlanınca, binip Semerkant'tan süratle

çıktı.

Talebelerinden bir kısmı da ona tâbi olup, tâkib ettiler. Biraz yol

aldıktan

sonra Semerkant'ın dışında bir yerde talebelerine;

"Siz burada durunuz!" buyurdu.


Sonra atını Abbâs Sahrâsı denilen sahrâya doğru sürdü. Talebeleri

arasında

Mevlânâ Şeyh adıyla tanınmış bir talebesi, bir müddet daha peşinden

gidip tâkib

etmişti. Bu talebesi şöyle anlattı:

"Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri ile sahrâya vardığımızda, atını

sağa

sola sürmeye başladı. Sonra birdenbire gözden kayboldu."


Ubeydullah-ı Ahrâr daha sonra evine döndüğünde, talebeleri nereye ve

niçin

gittiğini sorduklarında;

"Türk Sultânı Sultan Muhammed Hân (Fâtih), kâfirlerle harbediyordu.

Benden

yardım istedi. Ona yardım etmeye gittim. Allahü teâlânın izniyle gâlib

geldi.

Zafer kazanıldı" buyurdu.


Bu hâdiseyi nakleden ve Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin torunu olan

Hâce

Muhammed Kâsım, babası Hâce Abdülhâdî'nin şöyle anlattığını

nakletmiştir:


"Bilâd-ı Rûm'a (Anadolu'ya) gittiğimde, Sultan Muhammed Fâtih Hânın

oğlu

Sultan Bâyezîd Hân, bana, babam Ubeydullah-ı Ahrâr'ın şeklini ve

şemâilini

târif etti ve;


"O zâtın beyaz bir atı var mıydı?" diye sordu. Ben de târif ettiği bu

zâtın, babam Ubeydullah-ı Ahrâr olduğunu ve beyâz bir atının olup,

bâzan ona

bindiğini söyledim. Bunun üzerine Sultan Bâyezîd Hân, bana şöyle

anlattı:


Babam Sultan Muhammed Fâtih Hân bana şunları dedi:


"İstanbul'u fethetmek üzere savaştığım sırada, harbin en şiddetli bir

ânında, Şeyh Ubeydullah-ı Ahrâr Semerkandî'nin imdâdıma yetişmesini

istedim.

Şekil ve şemâilini târif ederek şu vasıfta ve şu şekilde ve beyaz bir

at

üzerinde bir zât yanıma geldi;


"Korkma!" buyurdu.


Ben de;


"Nasıl endişelenmeyeyim, küffâr çok." dedim.


Ben böyle söyleyince, elbisesinin yeninden bakmamı söyledi. Baktım,

büyük bir

ordu gördüm.


"İşte bu ordu ile sana yardıma geldim. Şimdi sen falan tepenin üzerine

çık, üç defâ kös vur ve orduna hücum emri ver." buyurdu.


Emirlerini aynen yerine getirdim. O da bana gösterdiği ordusuyla hücûma

geçti.

Böylece düşman hezîmete uğradı. İstanbul'un fetih işi gerçekleşti."



İster İsen Yağa Ban İster İsen Bala Ban


Yahya Efendi

Dergahını yaptırdığı zaman o civarda Ortaköy Rumlarından başka kimseler

yoktu.

Bir gün bir Rum Çoban, davar güderken koyunlarından iki tanesi dergâhın

bahçesine girmiş. Koyunlarını çıkarmak maksadıyla dergahın bahçesine

giren

çoban, bir dervişin:

- Ne arıyordun?

sorusuyla

irkilerek:

-Koyunlarımı

arıyordum, demiş.

Çobanı gören Yahya

Efendi, Rum

Çobanı dergaha içeri aldırmış, o na:

-Gel bakalım gel...

Koyunlarını mı

istersin, kendini mi? Yoksa ikisini birden

mi, ne dersin? diyerek, çobanı rahat bir yere oturtarak:

-Yağ, bal ve ekmek

getirin

demesiyle, hemen anında sofra kuyrulmuş, isteneler

gelmiş, sofra kurulunca Yahya  Efendi, Rum Çobana:

-Hayde bakalım,

bismillâh buyur,

işte sana tereyağı, mumlu bal ve taze nan,

ister ise yağa ban, ister isen bala ban, demiş.

Bu  tatlı

ortamdan sonra,

çoban koyunlarına değil de kendine talib olmuş,

o gün, orada, o vesileyle Müslüman olduğu için adı Balaban kalmış.


İsteseydin Verilirdi

Herat şehrinde Abdullah

zâhid isminde bir

zat vardı. Senenin oruç tutması câiz olmayan beş günü hâriç, otuz

senedir bütün sene boyunca oruç tutardı. Herkes tarafından tanınır,

sözleri kıymetli olup, dinlenirdi. Ahmed-i Nâmıkî Câmî hazretlerinin

Herat'a geldiğini haber alıp, hanımına;


- Elbisemi getir. Üstad Ahmed

hazretlerinin büyük velî olduğunu söylüyorlar. O gelmiş. Bakalım hâli

nasıldır? dedi.


Hanımı:


- Eğer onu denemek, imtihan etmek için

gidiyorsan sakın gitme, çünkü o senin zannettiğin gibi değildir. Eğer

sohbetinde bulunmak, sözlerinden istifâde etmek niyetin varsa, git ve

ne derse riâyet eyle. Eğer söylediklerine uymazsan ziyân edersin, dedi.



Zâhid kızıp;


- Haydi elbisemi getir! Sen böyle şeyleri bilmezsin, dedi.


Elbisesini giyip, Ahmed Câmî'nin huzûruna

gelip, selâm verdi. Ahmed Câmî selâmını aldı ve;


- Bize selâm vermeye

niyet ettiğin zaman, hanımının sana ne söylediğini hatırlıyor muydun?

Söz dinler misin? buyurdu.


Zâhid;


- Söylenilen söz doğru olduktan sonra

niçin tutmayayım, niçin söz dinlemeyeyim, dedi.


Bunun üzerine Ahmed

Câmî buyurdu ki:


- Geri dön. Falan mahalleye git. Muhammed

Kassab-ı Mervezî'nin dükkânında, kenarda çengelde asılı olan kuzu etini

satın al. Bakkaldan da biraz pekmez ve yağ al. Kendi elinle evine

götür. Çünkü hadîs-i şerîfte; "Bir kimse kendi ihtiyâcını kendi

taşırsa, kibirden uzak olur." buyruldu. Eti pişir, tatlıyı da yanına

alıp, hanımınla berâber ye. Sonra gusül eyle. Sonra, bu zamâna kadar

isteyip de elde edemediğin bir şey varsa, gel Ahmed Câmî'ye talebe ol.

Onun sözünden hiç çıkma! buyurdu.


Zâhid, bana yapamayacağım şeyleri

söylüyor. Ben otuz senedir gündüz bir şey yemiyorum ki... diye düşündü.

Bunun üzerine Ahmed Câmî hazretleri;


- Zâhid, neler düşünüyorsun? Haydi!

Bunlar kolaydır. Korkma! Eğer bunları yapmak sana çok zor geliyorsa

Hâce

Ahmed'den (kendisinden) yardım iste! buyurdu.


Zâhid kalktı ve Ahmed Câmî hazretlerinin

söylediklerini yerine getirdi. Eti pişirdiler. Tatlı yaptılar ve

yediler. Hamama gidip gusledince, şehrin dört duvarı arasında bulunan

şeyler kendisine keşf olunmaya, onları görmeye başladı. Sonra Ahmed

Câmî'nin yanına geldi. Ahmed Câmî kendisine;


- Ahmed'in bunda kabahati

yoktur. Eğer şehrin dört duvarı içinde olan şeylerin keşfini değil de,

dünyânın dört bucağı arasında bulunan şeylerin keşfini isteseydin,

elbette o da verilirdi.,  buyurdu.

İyiliğin Peşinden İmtihan Gelir

Salih

bir zat vardı. Çok cömertti. Elinde

avucundakileri muhtaçlara dağıttığı gibi, yardım isteyen fakirler

olursa,

onlara belli etmeden, başkalarından kendi adına borç alır fakirlere

hediye

ederdi.


Bu zat

bir gün hastalanır, yatağa düşer. Hastalığı gittikçe artar. Bunu duyan

alacaklılar, onun ölüm döşeğinde olduğunu düşünerek başucuna dikildiler.


Salih

zat bundan son derece utanmış, rahatsız olmuştu. Asık yüzlü, sıkıntılı

tiplerle çevrili olması onu üzmüştü. Bir şeyler söylemek istedi ancak,

bize

para gerek, nasihat değil, diye susturuldu.


Bu

sırada dışarıdan helva satan bir çocuğun sesi duyuldu. Salih zat, bir

adamına seslenerek helvaları satın alıp ziyaretçilere ikram etmesini

istedi.

Görevli, çocuğun tepsisindeki bütün helvaları aldı. Ziyaretçilere ikram

etti.


Herkes

abus çehrelerle helvaları yediler. Çocuk gelip helvaların parasını

istedi. Salih zat,


- Evlat bunları bana borç olarak yazar mısın?

deyince çocuk tek kelime söylemeden dışarı çıktı, 50-100 metre ileride

bir

ağacın altına oturup sessizce ağlamaya başladı.


Oradan

geçmekte olan şehrin valisi onu gördü, yanına gelip başını

okşadı, niye ağladığını sordu. Çocuk olup biteni anlattı, o zata

edebimden bir

şey diyemedim ama,


- Ben bunları zaten borç olarak almıştım, nasıl

ödeyeceğim, evime nasıl para götüreceğim?" diye ağlıyorum dedi. Vali,

hasta yatan salih zatı yakından tanıyordu. Çocuğun parasını ödedi.


Çocuğa

içi altın dolu yedi sekiz kese altın vererek gidip o salih zata

vermesini söyledi. Altınlar eve gelince alacaklıların neşesi yerine

geldi.

Herkes alacağını tahsil etti. Ancak böyle aniden paranın gelmesine de

bir anlam

veremediler. Salih zat şu cevabı verdi: "Ben sıkıntı içindeydim. Siz de

sıkıntı içindeydiniz. Buna bir de çocuğun üzüntüsü eklendi. Çocuğun

edebi, tek

kelime etmeden gitmesi, işi çözdü. Allahü teâlâ o masumun ihlası, edebi

hürmetine sıkıntıları giderdi. İmtihanı kazanan o masum oldu.


Alacaklılar

utanıp paraları tekrar vermek istediler. Ancak kabul etmedi.


- İnsan bir iyilik yaptığında samimiyetinin belli olması için peş peşe

imtihanlardan geçirilir. Hatta iyilik yaptıklarından küfranı nimet

görür. Eğer

sabrederse iyiliğinin karşılığını kat kat alır. Sizler bir iyilik

yaptınız. Ama

sabredemediniz. Eşyanın hakikati görüldükten sonra pişman oldunuz, dedi.

İyilik Sahibi Vezir

Zevzen

(*) sultanının çok kıymetli bir veziri

vardı. Ahlâkı güzel, fenalığı sevmez, herkes hakkında iyilikte

bulunurdu.

Bir gün nasılsa, padişahı gücendirecek bir

davranışta bulundu. Öfkelenen hükümdar vezirin mallarına el koydu ve

işkence yapılmasını emretti. işkenceye memur olanlar, vezirin

iyiliklerini görmüş kimselerdi. Bundan dolayı şiddetli davranmıyorlar,

kötü davranış ve sertlikten kaçınıyorlardı.

Düşmanla hoş geçinmek isteyen, kendisinin

iyiliğine tam olarak inandırsın. Acı söz istemeyen kişi de herkesin

ağzını tatlandırsın.

Cezalandırılan vezir, türlü işkencelere mâruz

kaldıktan sonra, cezasının geri kalanını zindanda geçirmesi için

gönderildi. Bunu haber alan komşu hükümdarlardan biri ona gizli bir

mektup yollayarak, “Sizin gibi kıymetli bir kişinin değerini takdir

edemeyerek hürmetsizlikte bulundular. Eğer aziz hatırınız bizim

tarafımıza rağbet gözterirse, lâyık olduğunuz hürmet ve saygıda kusur

edilmez ve memleketimin ileri gelenleri, sizin gibi yüksek bir

şahsiyetin, aralarında bulunmasıyla övünç duyarlar. Bu konuda olumlu

cevabınızı bekliyoruz” yazdı.

Vezir, mektubu okuyunca endişeye düştü ve bunda

gizli bir maksat olduğunu anladı, hemen kâğıdın arkasına kısa bir cevap

yazarak gelen adamla gönderdi.

Bunu haber alan hükümdarın adamlarından biri

padişaha koştu. “Mahpus veziriniz, yabancı hükümdarlarla mektuplaşıyor”

dedi. Padişah son derece hiddetlenerek işin araştırılmasını emretti.

Neticede ihbarın doğru olduğu anlaşıldı. Mektupçuyu yakaladılar,

padişahın huzuruna getirdiler ve mektubu, gizlediği yerden bulup

çıkardılar. Mektupta şöyle yazıyordu: “Büyüklerin, hakkımda

gösterdikleri teveccüh ve sevgi, değerimin çok üstündedir, teşekkür

ederim. Bununla beraber emrinizin kabulü bence imkânsızdır. Çünkü

eskiden beri bu hanedanın nimetleriyle beslendim, hakkımda ortaya çıkan

küçük bir şikâyetten dolayı velinimetime vefasızlık etmek elimden

gelmez, mazeretimin kabulüyle affınızı rica ederim.”

Hüner sahipleri ne güzel söylemiş: Hayatı boyunca

sana cefa eylese de nimet sahiplerinin kahrı lutuftan sayılır, onu hoş

görmek gerekir.

Padişah, bu yüksek ve temiz duygudan çok memnun

oldu. Mahkûmu derhal zindandan çıkartarak çok güzel ağırladı, çeşitli

ikramlarda bulunup memuriyetine iade etti ve, “Sizi haksız olarak

cezalandırmışım” diyerek özür diledi.

Vezir dedi ki: “Efendim! Kulunuzun kaderinde

böyle bir musibet yazılıymış. Bunun sizin elinizle gelmesi, benim için

bir nimet teşkil eder ki üzerimde ödenmez haklarınız vardır.”

Halktan sana bir zarar gelse sen onu Haktan bil.

İnsanların dostluğu da düşmanlığı da kendilerinden değil hep

Allah’tandır. Gerçi ok yaydan çıkar, lâkin onu atan ok değil, yay

tutandır.

* Zevzen: Horasan'da bir şehir olup o dönemde

Hârizm'e bağlıdır.

Gülistan – Şeyh Sa’di-i Şirazi

İyiliksever Kadın

Bir vakit, israiloğullarını ard arda

birkaç yıl kıtlık basmıştı. Bu öylesine görülmedik bir kıtlıktı ki çoğu

aileler bir kuru ekmeğe bile hasret çekiyorlardı.

style="font-family: cambria;">


işte o sıralarda

israiloğullarından bir kadın bir gün evinde, tam bir iki lokmalık kuru

ekmeğini ağzına atacağı esnada muhtaç birisi kapısını çalar. !! Ne

olursunuz” der. “Açlıktan ölüyorum, bana Allah rızası için bir lokma

ekmek.”


En azından bir lokma ekmek

diye kapısını çalan muhtaç kimse kadar aç olan iyiliksever kadın,

lokmayı tutan elini ağzından geri çevirir ve buyurunuz diyerek kapısını

çalana ikram eder.


iyiliksever kadın, yanında

küçük çocuğu olduğu halde bu olaydan birkaç gün sonra evinden yakmak

için vadiye çalı- çırpı toplamaya çıkar. Fakat başına müthiş bir bela

gelir. Sevgili yavrusunu bir kurt kapıp hızla kaçmaya koyulmuştur.

Talihsiz kadıncağız acı bir çığlık basarak kurdun ardından koşmaya

başlar. Güya kurdu yakalayıp canından çok sevdiği evladını

kurtaracaktır. Fakat yakalasa bile kurdun ağzından yavrusunu kurtarması

imkansızdır.


Kadıncağız, hızla koşmaktan

ve yırtınırcasına ağlamaktan dermanı kesilerek külçe halinde yere

yığıldığı sırada, sınırsız kudretiyle her şeyi yapmaya kadir olan yüce

Allah (c.c.) Cebrail vasıtasıyla birden onun imdadına yetişiverir.

Cebrail (a.s.) hemen kurdun ağzından neye uğradığını anlamayan çocuğu

kurtarır ve anasının yanına getirir. Kadın ayılınca da çocuğu kendisine

teslim eder. Ve Allah (c.c.) adına şöyle der: “E y iyiliksever kadın!

Evladını kurtarmam dan hoşnut musun? Bu sana, verdiğin bir lokma kuru

ekmeğe karşılık, Allah’ın bahşettiği bir lokma derecesinde küçük bir

iyiliktir. ”

style="font-family: cambria;">


- Tefsir- i Hanefi-

Kabağın Sahibi

Irak

başta olmak üzere, birçok coğrafyada insan tâkatinin

üstünde bir hakaret ve zulme muhâtap olan bütün kardeşlerimizi duâ ve

muhabbetle anıyoruz. Kendilerine bir tesellî ve sabır tavsiyesi bâbında

aşağıdaki kıssayı hatırlatıyoruz:


Vaktiyle bir derviş, nefis terbiyesinin çeşitli merhalelerinden

geçtikten

sonra, bağlı olduğu tarikatın büyüğü tarafından bir berbere gönderilir.

Dervişten saçını dibinden kazıtması, sakal ve bıyığını ise alabildiğine

kısaltması istenmiştir. Tereddütsüz bir şekilde berber koltuğuna oturan

derviş:


“-Vur usturayı berber efendi!..” der.


Berber, dervişin saçlarını kazımaya başlar. Derviş de aynada kendini

takip

etmektedir. Başının sağ kısmı tamamen kazınmıştır. Berber tam diğer

tarafa

usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın mı bıçkın bir kabadayı

girer içeri.

Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış kısmına okkalı bir

tokat

atarak:


“-Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım!..” diye kükrer.


Dervişlik bu... Sövene dilsiz, vurana elsiz gerek. Ses çıkarmaz, biraz

çaresiz,

biraz mütevekkil usulca kalkar yerinden.


Berber, bu gariban müşterisine karşı mahcup olmakla beraber kabadayının

pervâsızlığından da korkmuştur. Ses çıkaramaz.


Kabadayı koltuğa oturur, berber tıraşa baslar. Fakat küstah kabadayı,

tıraş

esnasında da boş durmaz; sürekli aşağılar dervişi, alay eder:


“-Kabak aşağı, kabak yukarı!..”


Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkândan çıkar. Henüz birkaç metre

gitmiştir ki,

gemden boşanmış bir at arabası, yokuştan aşağı hızla kabadayının

üzerine doğru

gelir. Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır. Derken, iki atın

ortasına

denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir, kabadayının karnına

batıverir.

Kaşla göz arasında babayiğit kabadayı oracığa yığılır kalır. Ölmüştür.

Herkes

bir anda olup biten bu olayın hayret ve şaşkınlığı içindedir. Berber de

şok

olmuştur; bir manzaraya, bir dervişe bakar ve gayr-i ihtiyarî sorar:


“-Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?!.”


Derviş mahzun, düşünceli cevap verir:


“-Vallâhi

gücenmedim ona. Hakkımı da helâl etmiştim. Gel gör ki, kabağın bir de

sâhibi

var. O gücenmiş olmalı!..”


Sultan Yıldırım

Şebnem Dergisi ,

Sayı 16

Kabul Olunan Hac

Abdullah

bin Mübârek anlatıyor:


Bir sene

hacdan sonra rüyâsında gökten inen iki

melekten birinin diğerine;


"Bu sene kaç kişi hacca geldi?" dediğini

duydu.


Öbür melek; 


"Altı yüz bin kişi." dedi.


"Peki kaç kişinin

haccı kabûl edildi?"


O da; "Bunlardan hiç birinin haccı kabûl

edilmedi." diye cevap verdi.


Abdullah

bin Mübârek buyurdu ki:


Bunu

işitince üzerime büyük bir sıkıntı çöktü. Dedim

ki:


"Bunca

insan, bunca zahmet ve meşakkate katlanıp

dünyânın her tarafından hacca geldiler. Çöller aşarak zor şartlarda

büyük

sıkıntılara  katlandılar. Bütün bu emekler boşa mı gidecek?"


Bunun

üzerine o melek; "Şam'da ayakkabı tâmir

eden Ali bin Muvaffak adında biri vardır. O, hacca gitmeye niyet

etmişti, fakat

gidemedi. Lâkin haccı kabûl edildi. Altı yüz bin hacıyı ona

bağışladılar da

hepsinin haccı kabûl edildi." dedi.


Abdullah

bin Mübârek şöyle anlatıyor:


Bunu

işitince uykudan uyandım ve; "Gidip o zâtı

ziyâret etmeliyim!" dedim. Arkadaşlarımdan ayrılıp, Şam kâfilesine

katıldım. Şam'a gidince, o zâtın evini araştırıp buldum. Kapıyı çaldım.

Bir

kimse kapıya çıktı. Adını sordum. "Ali bin Muvaffak." dedi. İsmimi

sordu. "Abdullah bin Mübârek." deyince, feryâd edip kendinden geçti.

Ayılınca, gördüğüm rüyâyı kendisine anlattım. Haccının kabûl edildiğini

ve

kendi haccı ile berâber altı yüz bin kişinin ibâdetinin kabûl

edildiğini de

haber vererek; "Bana nasıl hayırlı bir amel işlediğini anlat." dedim.

O da anlattı:


Ben

ayakkabı tâmircisiyim. Otuz seneden beri hacca

gitmeyi arzu ederdim. Bu işimden, otuz senede üç yüz dirhem gümüş

biriktirdim.

Bu sene hacca gidecektim. Hanımım hâmileydi. Komşu evden burnuna yemek

kokusu

gelince; komşudan yemek istememi söyledi. Gidip, onun arzusunu

bildirdim.

Komşum ağlayarak şöyle dedi: "Ey Ali bin Muvaffak, bizim bu yemeğimiz

size

helâl değildir. Çünkü üç gündür, çocuklarım bir şey yememişlerdir.

Bütün Şam

şehrinde hiç bir iş bulamadım. Kimse bana iş vermedi. Ölü bir hayvan

gördüm. Zarûret

mikdârınca ondan bir parça kesip getirdim. Çocuklara yemek pişiriyorum.

Size

helâl olmaz."


Bunu

duyunca içime bir acı düştü. Hac için

biriktirdiğim gümüşleri getirip verdim ve; "Bunu çocuklarına nafaka

yap,

haccımız bu olsun!" dedim. Abdullah bin Mübârek bunun üzerine;

"Allahü teâlâ, doğru rüyâ gösterdi." buyurdu.

Kaçak Köle

Amr b. Leys’in (*) kölelerinden biri kaçmıştı. Takibine

gidenler tutup

getirdiler.

Vezirlerden biri bir işten dolayı köleye

kızgındı. Padişaha dedi ki:

- Diğerlerine ibret olması için bunu derhal idam

etmek gerekir. Onlar da bir daha böyle bir harekette bulunamaz.

Köle, Amr’ın huzurunda yerlere kapanarak dedi ki:

- Sizin buyruğunuza karşı bizim naz ve niyazımız

faydasızdır. Hükmünüze kimse itiraz edemez.Fakat kulunuz bu hanedanın

nimetiyle büyümüş olduğum için, kıyamette benim yüzümden cezaya

uğramanızı istemem. Eğer beni öldürmeye karar verdiyseniz, bunu meşru

bir şekle koyunuz. Meselâ müsaade ediniz, ben şu veziri öldüreyim, siz

de beni kısasen katlediniz, o zaman beni haksız olarak öldürmüş

olmazsınız!

Padişah güldü, vezire dönerek,

-Ne dersin? dedi.

Vezir yerlere sürünerek,

-Aman sultanım, babanızın başı için bu

haramzâdeyi affediniz ki benim başımı da belâya sokacak. Fakat

bilginlerin sözüne önem vermediğim için kusur benimdir.

Bilgeler ne güzel söylemiş:

“Bir atıcıyla savaşan, kesinlikle bilmeyerek kendini telef eder.

Düşmanına karşı ok attığın zaman sen de onun okuna hedef olursun.”

* 18 Amr b. Leys: 879-902 yılları arasında hüküm

süren Saffârî hükümdarı.

Gülistan – Şeyh Sa’di-i Şirazi

Kadın ve Vali

Bir

zamanlar vâlilik yapan birisinin çok güzel bir bahçesi vardı.

Rengârenk çiçeklerle donatılmış, tam bir zevk ve sefâ yeriydi. Bir gün

vâli, bu

bahçeye geldi. Vâli, bir bahane ile kadının kocası olan bahçıvanı, bir

iş için

dışarıya gönderdi. Kadına da dedi ki:

-Bahçenin

kapılarını kapat. Hiç bir kapı açık kalmasın!

Kadın,

akıllı ve namuslu idi. Vâlinin kendisine kötü niyet taşıdığını anladı.

Gidip bir ağacın arkasına saklandı ve biraz sonra gelip dedi ki:

-Kapıları

kapattım. Yanlız bir tanesi kaldı. Onu kapatmaya gücüm yetmiyor. Ne

kadar uğraşsam da kapatamıyorum.

-O,

hangi kapıdır?

-Bu

kapı, Allahü teâlânın (Basir)

sıfatıyla bizi gördüğü kapıdır. Vâli,

bu sözü duyunca, pişman olup tövbe etti. Bir daha aklına böyle

kötülükler

getirmemek için, Allahü teâlânın sevgili kullarından birinin bulunduğu

yere

gidip, onun sohbetinde yetişti. Allahü teâlânın sevgili kullarından

biri oldu.


Kadına Yanlış Fikir Veren Komşu

Ebû

Müslim Havlânî, mâneviyat büyüklerinin hem de ileri gelenlerindendir.

Kendisi ibadette, ahlâkta, zühd ve takvâda örnek bir tasavvuf

büyüğüdür. Tâbiîn zamanında İslâm’a girmiş, ciddî bir araştırma

tahkikten sonra girdiği İslâm’da öylesine ilerlemiş ki, kendinden önce

girenler ondan sonraya kalmış, ondan feyiz alıp nasihat dinler

olmuşlardır.

Ebû Müslim’in

kendisi ilerleyip de hanımı geride

kalmış değildi. Hanımı da hemen kendisine yakın şekilde mânen

ilerlemiş, beyinin takvâsına yaklaşan bir iktisad ve kanâat ehli hâline

gelmişti.

Bu yüzden birlikte

oruç tutarlar, birlikte gece

namazı kılarlar, yine birlikte vakit namazlarına hazırlanırlardı.

Hattâ

“Hılletü’l-Evliyâ”da anlatıldığına göre,

Ebû Müslim camiye giderken tekbir alarak evinden çıkar, namaza

yönelirdi. Hanımı da onu tekbirle uğurlar, yine tekbirle karşılardı.

Ancak, bir gün durum

değişti. Ebû Müslim, cami

dönüşü evinin avlusuna girdiği halde tekbir sesi işitmemiş, bunun bir

sebebi olacağını düşünmeye başlamıştı. Halbuki hanım evden dışarıya da

pek çıkmaz, habersiz bir yere gitmezdi.

– Hayırdır

inşâallah, diyerek kapıdan giren Ebû

Müslim, az sonra elinde yemeklerle hanımının geldiğini gördü. Sofrayı

hazırlayan hanım şöyle bir köşeye “Offf!” diyerek yığılıverdi.

Ebû Müslim

şüphelenmeye başladı:

– Hanım, sende bir

değişiklik var, nedir bu

oflamalar?

Cevap verdi:

– Ne olacak,

yorgunluk, bitkinlik! Bütün gün ev

işleriyle meşgul oluyor, yorulup bitkin düşüyorum. Halbuki sen

halifenin huzuruna girince bir hizmetçi istesen, seni kırmaz hemen

verirmiş.

– Hanım, halifenin

bana hemen bir hizmetçi

vereceğini nereden biliyorsun? Benim böyle itibarım var mı ki?

– Varmış!

– Nereden

biliyorsun?

– Nereden olacak,

işte komşu kadını! O, senin

böyle yüce bir itibara sahip olduğunu söyledi. Hem halifeden sadece

hizmetçi değil, başka daha neler istesen alırmışsın. Onun için nüfuzunu

kullanmanı, hizmetçi ile kalmayıp biraz da maddî yardım talebinde

bulunmanı istiyorum.

Kendisini

tekbirlerle namaza uğurlayıp, yine

tekbirlerle karşılayan hanımının birden fikrinin bozulup dikkatinin

dağıtıldığını gören Ebû Müslim, buna çok üzülür, ne yapacağını şaşırır.

Halife Hz.

Muâviye’den böyle bir talepte

bulunmayı asla istemez ama, kadın da bunda ısrar eder:

Bu defa gazaba gelen

büyük velî, elini açar ve

bedduasını yapar:

– Allah’ım, beni

tekbirle namaza gönderip yine

tekbirle karşılayan bu sâliha kadının kim fikrini çeldi, aklını bozdu

ise, onun gözünü kör eyle!.

O anda evin öteki

köşesinde bir feryat kopar!

– Ortalığı aydınlatın, gözlerim görmüyor!

Meğer geçim bozup,

yuva yıkmakla meşhur olan

komşu kadını henüz evdeymiş, birdenbire dünyasının karanlığa

gömülmesini ışığın sönmesine hükmetmiş.

Ancak, bunun ansızın

gelen körlükten başka bir

şey olmadığını anlayınca başlamış büyük velîye yalvarmaya: – Ben ettim,

sen etme!...

Bundan dolayı derler

ki:

– Dindar hanımlar,

dindar olmayan kadınların

verdikleri yanlış fikirleri dinlememeli, yanlış fikir verenler de günün

birinde mutlaka bir belâya uğrayacaklarını hatırdan çıkarmamalıdır!..

Nitekim komşu kadını yanlış fikir verdi, körlük

cezasına müstahak oldu.

Kaynak:Yeni

Aile İlmihali, Ahmed Şahin, Cihan Yayınları

Kambur Ekmekçi

"Siz

ancak

zayıflarınızın duâ ve ihlâsı sâyesinde nusrete (zafere) nâil

oluyorsunuz."

(Hadîs-i

şerif)

Geçmiş

yıllardan birinde Kayseri halkı neye uğradığını

şaşırmıştı. Çünkü Kayseri kuruldu kurulalı böyle yanıp kavrulmamış, bir

damla

suya böyle hasret kalmamıştı.

Kayserili

soluk alamayacak kadar bunalıyordu ve Kayseri, yaşanılmaz bir hamam

sıcaklığında nemliyken kupkuru kavruluyordu. Toprak, kocaman yarıklarla

ayrılmıştı. Ekin bitmiyordu.

Kayseri'nin

bütün meşhur âlimleri, hacıları hocaları bir araya gelip

konuştular, birbirlerine danıştılar. Sokak sokak, ev ev Kayseri'yi

dolaştılar.

Yağmurun kesilmesinin suçlusunu arıyorlardı. En küçük kötülükleri en

büyük

cezayla cezalandırdılar. Artık, Kayseri'de suç ve günah diye bir şeyin

kalmadığına iyice inanınca, oturup sabîler hürmetine bu uğursuzluğun,

bu

korkunç cezanın bitmesini beklediler.

Kuraklık

biteceğine arttı.

Fakat bu

günahkâr kimdi? Kim olabilirdi?

Meşhur

âlimlerin ilmi, derin hocaların olanca derinliği ve hacıların geniş

sabrı, taş gibi bir çaresizliğin karşısında dağılıyordu.


Hasan Baba, bu sırada geldi Kayseri'ye.

Bütün

umut kapılarının kapandığı, Allâh'a açılan ellerin titremekten gücünü

yitirdiği ve yüzlerin sararıp yüz olmaktan çoktan çıktığı bir sırada…

Toprak,

en umulmayan bir yerinden yarılmış da bir dupduru su bütün serinliğiyle

fışkırmış gibi, uzun beyaz sakallı bir derviş, Kayseri sokaklarında

görünmüş;

gözleri ve yüzü yerde, adım adım Kayseri'yi dolaşmıştı.

Çevresinde

yavaş yavaş artan kalabalığın farkında değilmiş gibi şehrin dışına

çıkmış, halkın o güne kadar Bozdağ dediği dağa doğru yönelmişti.

Nihâyet

sessiz derviş Bozdağ'ın eteklerine gelmişti.

O âna

kadar hep öne eğik olan gözlerini ve başını kaldırmıştı; Bozdağ'a

bakmıştı. Dudakları belli belirsiz kımıldamıştı.

Kalabalık,

bu kımıldayan dudakların arasından pamuk yumuşaklığında bir sesin

çıktığını duydu:

"-Destur

ya velî!.."

Ve aynı

kalabalık, hem bu pamuk sesle birlikte dağın kımıl kımıl kımıldadığını;

derin, fakat güvendirici ve inandırıcı bir sesin dağın yan belinden

aşağı

geldiğini gördüler ve duydular:

"-Destur

seninle biledir, ya Hasan!"

Donup

kaldılar. Bu ne biçim işti böyle?

Nerden

geldiği bile bilinmeyen bu garip dervişi, yıllar yılı Kayseri'yi

gölgeleyen Bozdağ nereden tanıyordu? Dağ nasıl konuşuyordu, nasıl

kımıldıyordu?

Kalabalık,

o taş donukluğu içinde şöyle bir dalgalandı. Bir yel esmişti de, boy

vermiş başakları dalgalandırmıştı sanki. Ve kalabalık, bu dalgalanışın

ardından, tırpan yemiş ekin misali, Hasan Baba'nın ayaklarına

serilivermişti.

O zaman,

Hasan

Baba, kalabalığa yeni görüyormuş gibi bakmış ve onlara selâm vermişti.

Bunun

üzerinedir ki, kalabalığın arasında bulunan âlimlerin en yaşlısı ayağa

kalktı.

Gözle görülür bir saygı içinde dervişe yaklaşıp ellerine sarıldı. Sesi

kurumuş

toprakların çatlak umutsuzluğunda titriyordu:

"-Yâ

Şeyh!.." dedi; "Yâ derviş, yâ velî!.." diye

tekrarladı. "Duyduk işte; Bozdağ'dan duyduk ki, adın Hasan senin.

Bundan

böyle Bozdağ senin adınla anılsın, Hasandağı diyelim biz de… Hasandağı

nasıl

Kayseri'ye baş vermiş, ser çekmişse, gel sen de bizim imamımız ol!.."

Hasan

Baba'nın gözleri de şimdi sesi gibi pamuk yumuşaklığındaydı.

"-Sizin

imamınız var." dedi; "Olmasaydı bile ben size imam, siz

bana cemaat olamazdınız."

Yaşlı

Âlim:

"-Evet,

var." dedi. "Bizim imâmımız da, bizim âlimlerimiz de

var. Bu âlimlerin biri de benim işte; karşındayım. Ne imamımızın

imamlığı ve ne

de bizim ilmimiz, şu gördüğün uğursuzluktan bizi kurtaramıyor. Bütün

âlimlerimiz sustu. Görüyorsun. Senin için bir büyük câmi de yaptırırız

istersen..."

Hasan

Baba'nın yumuşak sesi, bir ricâyı reddetmek korkusuyla endişeliydi.

"-Ben

size imamlık yapamam, siz bana cemaat olamazsınız." dedi

yeniden.

Kalabalık

birden haykırdı:

"-Oluruz!..

Ne buyurursan yaparız, kurtar bizi, kurtar bizi, kurtar

bizi!.."

Âlim:

"-Sana

bir cami yaparız, eğer istersen…" diye devam etti:

"Binleri barındıran bir büyük cami yaptırırız..."

Hasan

Baba gülümsedi:

"-Deneyelim"

dedi, yavaşça.

Binler,

bir ağızdan cevap verdi:

"-Hazırız!...

Biz hazırız!"

Hasan

Baba'nın önünde ve Bozdağ'ın eteklerinde, binler, binlerden de fazla

binler abdest almağa başladı; ikindi ezanı okunurken imâmete geçen

Hasan

Baba'nın arkasında yüzlerce saf el bağlayıp dîvan durmuştu.

Ama

Hasan Baba sessiz okumaya devam ediyor, şimdi rükûa varacak sanılırken

saatler geçiyordu.


İkindi, akşama yaklaşıyordu.

Gökyüzündeki

taş mavilik, akşam esmerliğinde erimeye başladı.

Fakat

Hasan Baba hâlâ rükûa varmıyordu. Sanki yeryüzünde değildi; sanki

arkasında el bağlayıp dîvana durmuş yüzlerce saf yoktu... Sanki Hasan

Baba

yoktu, imâmet mevkiinde bir siyah cübbe ve bir beyaz sarık vardı. Hasan

Baba,

bu siyah cübbe ile o beyaz sarığın içinde değil gibiydi.


Bu minvâl üzere saatler geçti. Uzun uzun süren kıyamlarla akşam namazı

da îfâ

edilmiş, yatsı namazına durulmuştu. Ayaktayken yine saatler geçmiş,

gece yarısı

olmuştu. Cemaat, bir türlü namazı bozamıyordu.

Bu,

böylece,

ertesi gün sabah namazı vaktine kadar sürdü. Günün ağarmasına az kala,

Hasan

Baba iki yanına selâm verip doğruldu. Gözleri, bir gün öncekinden daha

diriydi;

yüzü daha gençti.

Yorgun,

bitkin, uykusuz ve düşünceleri bile durmuş olan cemaat, yerinden

kalkamıyordu.

Bu yorgunluk sebebiyle gökyüzünün düne göre biraz daha yumuşadığını,

sıcağın

daha azaldığını, belli belirsiz bir yelin esmekte olduğunu fark

edemiyorlardı.

Hasan

Baba dipdiri yüzünü cemaate döndürdü. Sanki onları yeni görüyordu.

Âlim,

olanları bir çırpıda anlamıştı; binbir güçlükle yerinden doğrulup Hasan

Baba'nın eline vardı:

"-Biz bu

yaşa geldik böylesi namaz görmedik. Gel gelelim sen namazda bizi

unutuverdin. Arkanda bir cemaat var mıdır, yok mudur aklına bile

gelmedi,

yalnız bizi olsa iyi, dünyayı bile unuttun... Bu nasıl iştir?.."

Hasan

Baba:

"-Yaaa!"

dedi. Sakalını sıvazlıyordu. "Öyle mi oldu? Ne yapaydım

ki?"

"-Bizi

de hatırlamalıydın." dedi, Âlim.

Hasan

Baba beklemedik bir cevap verdi:

"-Siz,

namaz kılarken böyle her şeyi ve herkesi hatırlar mısınız?"

Âlim de

beklemiyordu bu cevabı. Karşılık veremedi; terledi. Arkadaşlarına

döndü. Onlar başlarını çoktan önlerine eğmişlerdi.

Hasan Baba lâfı değiştirdi. Daha yumuşak bir sesle:

"-Siz,

sizi hatırlayanı hatırlamıyorsunuz ki… Kardeşinizi, hemşehrilerinizi

bile hatırlamaz olmuşsunuz... Ya ben sizi nasıl hatırlayayım?"

Cemaat,

hep birden, güçsüz ve cılız:

"-Hayır!.."

dedi; Âlim, "Biz hemşehrilerimizi hiçbir zaman

unutmadık ki..." diye cemaatin sözünü tamamladı.

O zaman

Hasan Baba, onlara kambur ekmekçiyi sordu:

"-Şehrinizde

bir kambur yaşardı." dedi. "Uzun kış gecelerinde ev

ev dolaşır, fakir fukaranın ekmeğini bulurdu. Akşama kadar dilenir,

sabahlara

kadar dağıtırdı... Çocuklarınız alay ederdi, akıllılarınız(!) hor

görürdü;

delikanlılarınız eğlenirdi... Şimdi onu aranızda göremiyorum. Nerde ki?"

Âlim:

"-Kovduk

onu şehrimizden... Şunun bunun sırtından geçinenleri sevmezdik de

ondan kovduk." diyecekti, diyemedi... Yutkunup kaldı.

Hasan

Baba:

"-O

sizin hâlinizden utanmazdı da, siz ondan utanırdınız." dedi.

"Kovdunuz ve unuttunuz. Fakat o sizi unutmadı. Bu uğursuzluk, şehrinize

niçin geldi; hiç düşünmediniz mi?"

Kurtuluş

çâresinin kimde olduğunu anlamışlardı.

"-Nerde

o Kambur Ekmekçi? Gidip yalvaralım, biz ettik sen etme diyelim,

nerde? Gidip yalvarsak gelir m'ola?"

Hasan

Baba:

"-Gelir."

dedi; "Onlarda gönül koyma yoktur, kibir bilmezler.

Sizin imamınız olacak kişi odur... Giderseniz gelir o."

Hasan

Baba gökyüzüne kaldırdı başını; yeni belirmiş küçük bir yağmur bulutunu

gösterdi, Bozdağı'nın yan belinin üstündeydi.

"-Şu

bulutun altında." dedi. "Dağın yan belinde. Geldiğimde

selâm verip konuştuğum o idi!"

Cemaat

buluta bakıyordu. Bulut, âdetâ gökyüzüne çakılıp kalmıştı.


Âlim teşekkür etmek üzere, gözlerini Hasan Baba'ya çevirdi. Hasan Baba,

yerinde

yoktu. Geldiği gibi, yine sessizce -belki geldiği yere- gitmişti.

Bir

çırpıda, yeni adı Hasandağı olan Bozdağ'ın yan beline çıktı cemaat.

Kambur

Ekmekçi oradaydı. Orada, o küçük yağmur bulutunun altındaki serinlikte,

geyikten baykuşa kadar ne varsa başına topladığı hayvanların kimine su

veriyor,

kiminin karnını doyuruyordu.

Gelen

Kayserilileri de aynı sükûnet ve rahatlık içinde karşıladı.

"-Biliyorum."

dedi; "Bizim Hasan gönderdi, sizi bana. Sizinle

geleceğim... İmâmınız da olacağım; ama bir şartla..."

"-Bütün

şartların kabul!.." diye bağırdı, başta âlim olmak üzere

bütün kalabalık.

"-Her

şartın kabul... Bizimle gel... İmamımız ol."

Güldü

Kambur Ekmekçi. Dosttu; kardeşti; içtendi.

"-Darılmaca

yok!" dedi.

"-Darılmaca

yok!.." dediler.


O akşam, Kayseri'nin en büyük camiinde akşam namazına hazırlandılar.

Cami,

cemaati almamıştı; cemaat sokaklara taşmıştı, onlarca müezzin, bir

ağızdan,

ezan okuyordu.

Namazdan

önce cemaat:

"-Hasan

Baba gibi sen de bizi unutma!" dediler. "Unutma bizi;

hatırla!.."

"-Olur!"

dedi Kambur Ekmekçi; "Hep sizi hatırladım zaten; yine

hatırlayacağım, namazı ziyan etmek bahasına bile olsa." Gülüyordu.

Gülüşü

dosttu, kardeşti, içtendi.

Ezan,

Kayseri'nin üstündeki bütün uğursuzluğu eritir gibi okunup bitti.

Kambur

Ekmekçi:

"-Allâhu

ekber." dedi.

Müezzinler

bir ağızdan:

"-Allâhu

ekber…" dediler. Cemaat de "Allâhu ekber " dedi.

Olanlar

bundan sonra oldu işte.

Cemaat,

Kambur Ekmekçi'ye:

"-Bizi

hatırla!.." demişti. Kambur Ekmekçi de cemaati bir bir

hatırlamaya başladı. Bismillah demeden daha:

"-Ey

Âlim!" dedi yüksek sesle... "Sen namaz kılarken yazacağın

kitapları ve o kitaplardan kazanacağın paraları, insanlar katında

yükselen

itibarını düşünüyorsun; kambur geldi, iş düzelir artık, diyorsun. Ve

sen ey

oduncu kardeş, keseceğin odunların yaş olmasını, çekide ağır çekmesini

niçin

namaz kılarken düşünüyorsun? Namazın sonunda ne düşüneceksin peki? Ya

sen

falanca bey?.. Gönlünde komşunun kızına kuracağın tuzakların kiri

varken

Tanrı'nın huzuruna nasıl geldin?"

Kambur Ekmekçi arada bir duruyor:

"-Bizi

hatırla dediniz hatırlıyorum işte, darılmaca yok, iyi dinleyin;

filânca bey, sen de dinle..." diyerek, cemaatin içinden geçen bütün

kötülükleri bir bir sayıyordu.


İlkin, şaşırmıştı millet, sonra utanmıştı... Derken toparlandılar. Adı

geçen,

cemaat önünde iç yüzü sergilenen kişi, namazı bırakıp kaçıyordu. Bir

ara saflar

iyice bozuldu; seyreldi. Bir ara câmide birkaç kişi kaldı... Nihayet

Kambur

Ekmekçiden başka kimse kalmadı câmide.

Bomboş

câmide, Kambur Ekmekçi, tek başına akşam namazını kıldı.

Namazdan

sonra el açtı, Allâh'a duâya başladı.

Derler

ki, bu duâ sabaha kadar sürdü. Gün, ilk ışıklarını yağmur bulutlarının

arasından Kayseri üstüne saldığında Kambur Ekmekçinin de duâsı

bitmişti.

"-Şimdi

gönder, artık Rabbim." dedi; "Sal dilediğin kadar

yağmurunu. Şu şehri bir güzel yıka. Şehirlinin içi göründü; yağdır

yağmurunu

alsın götürsün kirleri, alsın götürsün... Benim bir kırgınlığım kalmadı

gayri

onlara..."

Kaynak: Hümeyra aslan, Şebnem Dergisi

Kardeşlerim Nerede?

"Müslüman

müslümanın kardeşidir. Kim Müslüman

kardeşini bir sıkıntıdan kurtarırsa,

bu

sebeple Allah da onu kıyamet günü sıkıntılarının birinden kurtarır."

(Buhârî,

Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58.)


Yer

Felluce…


Vakit gece yarısı, zifiri karanlık…


Toprak evlerden herhangi bir ev. Biri orta yaşlarda, diğeri seksenine

merdiven

dayamış iki kadın ve bir erkek çocuk, on iki-on üçünde; toplam üç kişi.



Gecenin karanlığını; ay ışığı ve şimşek çakarcasına bir yanıp bir sönen

alevlerin ışığı aydınlatıyor. İnsanlığın kararışı, gecenin yanışı ve

medeniyetin yanlışı bu patlayan alevler. Üç yürek toprak odada, hepsi

endişe

içinde. Biri tecrübeli, teslimiyet içinde, duâ hâlinde; diğeri kararlı

tedbirli

ve tevekkül ile duâ hâlinde; üçüncüsü ise sadece korkuyor ve duâ

hâlinde ama üç

yürekte de endişe…


Şehir kuşatma altında. Toprak evler toplarla yerle bir ediliyor. Bu

gece

yapılabilecek tek bir şey kalıyor geriye; duâ!.. Top sesleri dışında

odada

duyulan tek ses, küçük radyonun cızırtılı sesi. Felâket tellalı gibi

radyo. Şu

kadar sivil, şu kadar mücâhid şehid. Dünyada protestolar, savaş karşıtı

gösteriler, müslümanların tepkileri. Ve bunlara göz yumuş, savaşa

devam! Spiker

"Allah bizimle, zafer bizim olacaktır." sözleriyle bitiriyor yayını.

Çocuk gözlerini diktiği radyodan kaldırıp kadına bakıyor:


"-Anne babam geri gelebilecek mi sence?"


"-Bilemeyiz ki Hüseyin'im. Duâ et, dönsün sağsâlim."


"-Peki dünyada bizden başka bir çok müslüman var, protestolar oluyor,

savaş lânetleniyor ama niye hâlâ bir şey olmuyor? Bu insanlar ne

yapıyor? Bizim

ne hâlde olduğumuzu bilmiyorlar mı?"


"-Biliyorlar oğlum. Televizyondan izliyorlardır. Muhakkak bu zâlimlerin

yaptıklarını yanlarına bırakmaz kardeşlerimiz. Bugün itiraz ederler,

yarın

boykot ederler. Ama ne yapar eder bizi yalnız bırakmazlar. Şimdi bize

duâ eden

milyonlarca kardeşimiz vardır. Sen de duâ et."


Yaşlı kadın titreyen sesiyle:


"-Esmâ kızım sen ne diyorsun? Bir iki yıl öncesine kadar biz de onlar

gibi

değil miydik? Şuracıkta Filistin'de Çeçenistan'da kardeşlerimizin kanı

nehir

edildi. Biz ne yaptık ki, ne bekliyoruz. Duyup hatırladıkça

düşmanlarına lânet

okuduk; kardeşlerimize de duâ ettik. Başka bir şey yaptık mı? Ne

yahudileri, ne

de Rusları boykot etmedik. İşte bu gün Ramazan'ın birinci gecesi. İnsan

kalacak ki, açın hâlinden anlayacak değil mi? Tokken kim açın hâlini

anlar. Biz

rahat yaşarken toktuk. Ne zaman ki; savaş bizi buldu, açın hâlinden

anlamaya

başladık. Filistin'i bizden iyi kim anlar şimdi? Anlamasına anladık da

şimdi de

kendi derdimize düştük. Aç aça ne ikram etsin?"


Gün aydınlanıyordu. Uykusuz gözler, aydınlanan yeni bir Irak gününe,

yani yeni

ölümlere tanık olacaktı yine. O gün tanklar yine ölüm dağıttı rastgele.

Umutlar

iyice tükenmişti toprak evlere sığınan yüreklerde. Günler geçtikçe

beklenen

zafer daha da uzaklaşıyordu.


Böylelikle Ramazan'ın üçte ikisi bitti. Iraklılar her geceyi Kadir

gecesi kabul

edip duâya durmuşlardı. Zulüm her geçen gün artıyordu. Askerler her eve

girip

direnişçi arıyordu köşe bucak. Kadın, çocuk, genç, ihtiyar zorla

çıkarılıyordu

evlerden. Direnenlerse… Vahşetin sınırı yok. Bu insanlar insanlıktan

çıkmış,

hayvanları da aşmışlardı vahşilikte. Akla hayale gelmedik iğrenç

işkenceler

yapıyorlardı, kurulacak olan sözde düzeni(!) bozanlara… Ne insanlık

örneğidir

dünyanın bir ucundan diğer ucuna düzen götürmek(!)... Bu kutsal

görevleri(!)

uğruna genç yaşlı önlerine çıkan her engeli ezip geçiyorlardı.


Ramazan'ın son günü, arefe. Tanklar sokak aralarında tek tek bombalıyor

muhtemel direnişçi barınaklarını ibret-i âlem için. Ve evler didik

didik

aranıyor, yağmalanıyor. Ümit kalmamış kimsede. Tek dert hayatta

kalabilmek.


"-Anne! Nerde hani babamlar; bizi kurtarmaya gelmeyecekler mi?"


"-Nasıl gelsinler oğlum, her taraf tank ne yapabilirler ki, koca

tanklara..."



Ramazan

Bayramı'nın birinci günü. Girilmemiş ev neredeyse kalmamış. Endişeli

bekleyiş sürüyor üç kişilik toprak evde…


İkinci

günün sabahında bir gürültüyle uyanıyor Esma'nın evi. Sokak kapıları

kırılıyor ve içeriye giriyor askerler. Ev halkı zaten her ân basılma

korkusuyla

hazırlıklı, en son odaya, köşeye, ellerine beyaz bayraklar alıp

siniyorlar.

Askerler oda oda dağıtarak ilerliyorlar son odaya doğru. Tam son odaya

geldiklerinde bir silah sesi geliyor sokaktan ve sanki son odada

silahlı

insanlar varmış gibi kurşun yağmuruna tutuyorlar odayı. Zalimler korkak

olurmuş. Yine amerikan askerlerinin uyarı için havaya açtıkları ateşten

korkan

ve tetiğe yüklenen amerikan askerleri barut kokan odanın dumanı

dağıldığında,

iki kadın cesedi ve kadınların arkasına sığınmış yaralı bir çocuk

buluyorlar

sadece. Çocuk "ümmî ümmî!"(Anneciğim, anneciğim) diye ağlıyor,

gözyaşları kan içinde kalmış, yüzünden aşağıya kan kırmızısı sızıyor.

Askerlerden biri subayına bakıyor, "ne yapalım çocuğu" dercesine. Ve

üst rütbeli, vatanseverlik örneği gösterip bir amerikan düşmanının daha

ölüm

emrini veriyor.


Hüseyin namluyu kafasında hissettiğinde annesinin cesedine bakıp kanlı

gözyaşlarıyla soruyor bu soruyu:


"Eyne ihvânî?" "Kardeşlerim nerede?"


Bu sadece Iraklı Hüseyin'in son ânında sorduğu bir soru değil.

Yıllardır

soruluyor bu soru Hüseyin'lerin, Ahmed'lerin, Osman'ların, ve daha

binlerce müslümanın

ağzından. Ama cevap bulunamıyor ve bu soru sorulmaya, cevapsız havada

kalmaya

devam ediyor…


Hümeyra Nezihe Gül

Şebnem

Dergisi


Kemancı

Ahmed

Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretleri

Beykoz taraflarındayken bir gün elinde kemanla serseri serseri dolaşan

birini gördü. Fısk ve günah içindeydi. Başını o kişiden yana çevirdiler

ve hizmetçisine;


- Git o zavallıyı çağır buraya gelsin, buyurdular.


Bundan sonrasını hizmetçi şöyle anlatır:


“O çalgıcı kişinin yanına

vardım ve ona;


- Gel seni hocamız Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretleri

istiyor, dedim.


Çalgıcı gülmeye başladı ve bana;


- Hocanız beni ne

yapacakmış? dedi.


Ben de;


- Bilmiyorum. Seni çağırmamı söyledi, dedim.


Berâberce geldik. Ziyâeddîn hazretleri ona; “Yaklaş!” buyurup kulağına

gizlice bir şeyler fısıldadı. Bunun üzerine kemancı titreyip ağlamaya

başladı. Tövbeler etti. Sonra hocama talebe oldu. Dergâhta yıllarca

sadâkatla hizmet etti. Güzel hallere kavuştu. Lâkin Ziyâeddîn

hazretlerinin ona gizlice ne söylediğini kimse anlayamamıştı.”


Dergâhtaki talebeler bir gün tövbekâr

kemancıya;


- Kardeşim! Hayli zamandır gizler durursun. Açıkla bu sırrı!

dediler.


Bunun üzerine o şöyle anlattı: “Önceleri bir zâtın

talebesiydim. Lâkin o zâtın etrâfındakiler bozuk inanışlı kimselerdi.

Hocamsa îtikâdı düzgün temiz birisiydi. Bid'atı sevmez, Allahü teâlâdan

korkardı. Vefât edeceğinde bana;


- Oğlum! Seni Allahü teâlânın sâlih

kullarına ısmarlıyorum. Âkıbetin iyi olacak. Sakın evliyâyı inkâr

etme! buyurdu.


Sonra vefât etti. Bunun üzerine ben bozuk inanışlı

kimselerden ayrıldım. Birçok yerler dolaştım. Lâkin nefsime uyup

serseri bir hâle düştüm. Çalgıcı oldum. Cenâb-ı Hak karşıma Ahmed

Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretlerini çıkardı. Beni de ona yaklaştırdı.

Gümüşhânevî hazretleri o gün gizlice kulağıma;


- Oğlum! Hocan seni bize

ısmarladı. Artık hak yolu bizden öğrenirsin, buyurdu.


Bu sözü işitince

hemen hocamın yıllar önce bana söylediklerini hatırladım ve talebesi

oldum. Allahü teâlâya şükürler olsun ki kalb gözüm açıldı. Gönlüm

Rabbimin sevgisiyle doldu. Yaptıklarıma candan pişmanlık duydum. Şimdi

hak yolu buldum. Rabbim bana hidâyet etti. Zîrâ nefsim beni aldatmıştı.

Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretleri merhamet edip beni bu zilletten

kurtardı.”

Kemik Parçası

1940’ların sonuna

doğru Amerika’da bir olay cereyan ediyor. Zengin

bir adamın ölümünden birkaç yıl sonra bir kadın yanında bir çocukla

mahkemeye

başvuruyor. Çocuğun ölen adamdan olduğunu iddia ediyor.

Ölüden DNA testi

yapılamayan bir dönem dünya için. Amerika hukuk

sistemlerinde bu olayın bir karşılığını bulamayınca başka sistemlere

müracaat

ediyorlar. Roma hukukuna bakıyorlar yok. Yunan, Hint, Uzakdoğu’da yok.

Bir

heyet Türkiye’ye geliyor.

Dönemin İstanbul

Müftüsü Ömer Nasuhi Bilmen’e yönlendiriliyorlar.

İlk başta anlam veremiyor gelen ekip. Gönülsüz de olsa görüşüyorlar.

Bilmen

onlara ölen adamın kemiklerinin durup durmadığını sorduğunda

şaşkınlıkları

iyice büyüyor. Durduğunu söylüyorlar. Ömer Nasuhi onlara kuyruk sokumu

kemiğinden bir yer tarif ediyor. Tarif ettiği yere çocuğun bir damla

kanını

damlatmalarını, eğer o kemik kanı emerse çocuğun o adamdan olduğunu

aksi olursa

kadının yalancı olduğunu ve buna göre hüküm verebileceklerini

anlatıyor. Gelen

ekip görüşmeden memnun olmaksızın şaşkınlıklarını da yanlarına alıp

ülkelerine

dönüyorlar.

Bir müftünün böyle

bir tıp bilgisine nasıl hâkim olabileceğine

ihtimal veremiyorlar. Ekipteki bir doktorun ise kafasını kurcalıyor bu

mesele.

Müftünün yanlışlığını ispat etmek için mezar açtırılıp adamın bedeni

çıkarılıyor. Tarif edilen kemiğin üzerine önce kendi kanını damlatıyor.

Kan

akıp gidiyor kemiğin üzerinden. Sonra çocuğun kanını döktüğünde gözleri

fal

taşı gibi açılıyor. Kemiğin kanı emdiğini gördüğünde hayretini

gizlemiyor.


Görüşmede

Ömer

Nasuhi’nin yanında olanlar da ilk duymuş olacaklar ki heyet gittikten

sonra bu

meseleyi nereden bildiğini soruyorlar. Adı geçen kemiğin sadece kendi

neslini

kabul ettiğini uzun uzun anlatıyor. Oradaki küçük bir parçanın önemine

değiniyor. Vücuda ne yaparsanız yapın o kemiği yok edemediğinizi,

kıyamete

kadar hiçbir gücün de buna muktedir olamayacağını, zira mahşerde

insanlar o

kemik parçasından yeniden diriltileceğini anlatıyor.


Kemik Parçası

1940’ların sonuna

doğru Amerika’da bir olay cereyan ediyor. Zengin

bir adamın ölümünden birkaç yıl sonra bir kadın yanında bir çocukla

mahkemeye

başvuruyor. Çocuğun ölen adamdan olduğunu iddia ediyor.

Ölüden DNA testi

yapılamayan bir dönem dünya için. Amerika hukuk

sistemlerinde bu olayın bir karşılığını bulamayınca başka sistemlere

müracaat

ediyorlar. Roma hukukuna bakıyorlar yok. Yunan, Hint, Uzakdoğu’da yok.

Bir

heyet Türkiye’ye geliyor.

Dönemin İstanbul

Müftüsü Ömer Nasuhi Bilmen’e yönlendiriliyorlar.

İlk başta anlam veremiyor gelen ekip. Gönülsüz de olsa görüşüyorlar.

Bilmen

onlara ölen adamın kemiklerinin durup durmadığını sorduğunda

şaşkınlıkları

iyice büyüyor. Durduğunu söylüyorlar. Ömer Nasuhi onlara kuyruk sokumu

kemiğinden bir yer tarif ediyor. Tarif ettiği yere çocuğun bir damla

kanını

damlatmalarını, eğer o kemik kanı emerse çocuğun o adamdan olduğunu

aksi olursa

kadının yalancı olduğunu ve buna göre hüküm verebileceklerini

anlatıyor. Gelen

ekip görüşmeden memnun olmaksızın şaşkınlıklarını da yanlarına alıp

ülkelerine

dönüyorlar.

Bir müftünün böyle

bir tıp bilgisine nasıl hâkim olabileceğine

ihtimal veremiyorlar. Ekipteki bir doktorun ise kafasını kurcalıyor bu

mesele.

Müftünün yanlışlığını ispat etmek için mezar açtırılıp adamın bedeni

çıkarılıyor. Tarif edilen kemiğin üzerine önce kendi kanını damlatıyor.

Kan

akıp gidiyor kemiğin üzerinden. Sonra çocuğun kanını döktüğünde gözleri

fal

taşı gibi açılıyor. Kemiğin kanı emdiğini gördüğünde hayretini

gizlemiyor.

Görüşmede Ömer

Nasuhi’nin yanında olanlar da ilk duymuş olacaklar

ki heyet gittikten sonra bu meseleyi nereden bildiğini soruyorlar. Adı

geçen

kemiğin sadece kendi neslini kabul ettiğini uzun uzun anlatıyor.

Oradaki küçük

bir parçanın önemine değiniyor. Vücuda ne yaparsanız yapın o kemiği yok

edemediğinizi, kıyamete kadar hiçbir gücün de buna muktedir

olamayacağını, zira

mahşerde insanlar o kemik parçasından yeniden diriltileceğini anlatıyor.

Ebû Hüreyre radıyallahu

anh ’den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle

buyurdu:

“Acbü’z-zeneb

dışında insanın bütün bedeni çürüyüp

yok olur. Yeniden yaratılma işi kuyruk sokumundan başlar. Sonra Allah

Teâlâ gökten

bir su indirir, herkes bitkiler gibi yeniden canlanır.” [Buhârî, Tefsîru

sûre (39), 3,

(78), 1; Müslim, Fiten 28]


Kesik El

Beni İsrail

zamanında kıtlık oldu. Bir fakir,

bir zenginin kapısına gelip.

- Allah rızası için bana bir parça

ekmek

veriniz, dedi.

O fakir kimsenin istemesine

dayanamayan

zenginin kızı, taze bir ekmek çıkarıp

verdi. Sonra zengin baba hışımla niçin taze ekmek verdin diye kızının

elini

kesti.


Cenabü Rabbül Alemiyn o zenginin halini değiştirdi. Onu fakir kıldı ve

fakirin

eline düşecek duruma getirdi. Zengin zillet halinde öldü. Kızı ise

kapıları

dolaşarak bir şeyler topluyordu.

Bir gün bir zengin kimsenin kapısına

geldi. Evin hanımı kızı çok güzel

görüp

oğluna alıvermeyi düşündü ve kızı içeri aldı. Oğlu da münasip görüp

onunla

evlendi.  Onu zinnetledi. O gece bir sofra kurup yemeğe

oturduklarında,

kız, yemek için sol elini çıkardı.

Kocası:

"Fakirler görgüsüz olur"

diye düşündü ve sağ elini çıkarmasını emretti. Kız yine sol elini

çıkardı. Bir

kaç defa kocası sağ elini çıkar diye ısrar etti. O anda o kızın içinden

bir his

ona "sen sağ elini çıkar" dedi. O zaman kız Allahü Teâlânın

kudretiyle sağ elini bitişmiş olarak çıkardı ve kocası ile beraber

yemeklerini

yediler.

(İyiliğin mükafatını anla!)

Mekaasıdu't

Talibiyn, M.Raif Efendi, Osmanlı Yayınevi

Kısmetini Beklemek

Kısmetini

Beklemek


Öğrencilerinden

birinin eline bir testi verip kuşluk vakti çeşmeye gönderir

Fakirullah Hazretleri.


Ne var

ki öğrenci çeşmenin başına varınca oradaki çocuklarla oyuna

dalar, ta

ikindiye kadar oyun sürer. Nihayet gün batarken aceleyle testiyi

doldurup

döner. Bunca vakittir orada oyuna dalan öğrenciyi bu defa arkadaşları

aralarına

alıp hırpalamak isterler. Ancak Fakirullah Hazretleri müdahale ederek

der ki:


– Neye

suçluyorsunuz arkadaşınızı?


– Kuşluk

vakti gönderdiniz ikindi üzeri döndü, bizi bu kadar bekletmeye

hakkı

var mı? derler.


Büyük

insan şöyle izah eder geç kalma sebebini.


Arkadaşınızın kabahati yoktur bu bekleyişte. Çünkü der, çeşmenin

başında

oyuna dalmaya mecburdu. Kısmetiniz olan su henüz kurnaya gelmemişti,

yoldaydı.

Başkalarının kısmetini doldurup ta size getiremezdi. Ne zaman yoldaki

sizin

kısmetiniz kurnaya geldi, işte o zaman oynamayı bırakıp testiyi çeşmeye

tutarak

kısmetinizi doldurup getirdi. Onun kabahati yoktur, yoldaki kısmetinizi

beklemiştir.


Yeni

Aile İlmihali, Ahmed Şahin, Cihan Yayınları

Kızımı Kime Vereyim?

Kızımı Kime Vereyim?



Merv

şehri kâdısının bir kızı vardı. Ülkedeki, ileri

gelen zengin, makam ve mevkı sâhibi kimseler bu kızı isteyince hiç

birine

vermedi. Bu zâtın Mübârek adlı, bağına-bahçesine bakan bir kölesi

vardı. Aradan

iki ay geçmiş meyveler olgunlaşmış bolluk bereket gelmişti. Efendisi,

Mübârek'ten üzüm isteyince, toplayıp geldi. Getirdiği üzüm çok güzel

olmasına

rağmen henüz olmamıştı, başka üzüm istedi. O da ekşi çıktı.

Efendisi;


"Bahçede

o kadar üzüm var, niçin böyle üzüm getiriyorsun?" demekten

kendini alamadı.

Mübârek;


"Efendim!

Ekşisini tatlısını bilmiyorum!"

diye cevap verdi.

Bağ

sâhibi;

"Sübhanallah

iki aydır bağdasın, daha

hangisinin ekşi, hangisinin tatlı olduğunu bilmiyorsun." diye çıkıştı.

Mübârek

onları yemekle değil korumakla vazîfeli olduğunu biliyordu.

Efendisi;


"Niçin

onlardan yemedin?" deyince;

"Siz

benden bağınızdaki

meyvelerin muhâfazasını istediniz. Yeyiniz demeyince alıp yemem uygun

olur mu,

emrinize karşı gelebilir miyim?" cevâbını verdi.


Efendisi böyle bir hâdiseyle ilk defâ karşılaşmıştı. Mübârek'in bu

hâline

hayran kaldı. Güvenebileceği birini bulmuştu. Gerçekten onu ve hâlini

çok

sevmişti. Kölesine dönerek; "Sana bir şey soracağım." diye söze

başladı. Sonra; "Benim bir kızım var, malı makamı yüksek pekçok kimse

onu

ister. Hangisine vereceğimi ne yapacağımı bilemiyorum. Bu hususda bir

fikrin

olur mu? Sen ne dersin?" diye sordu. Mübârek, bu söze karşı şöyle dedi:



"Efendim!.. İnsanlar, dâmâd için; câhiliyye devrinde soya sopa;

yahûdîler

ve hıristiyanlar güzelliğe, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem

zamânında

dindârlığa, Allahü teâlâdan korkup, haramlardan sakınmaya bakarlardı.

Zamânımızda ise, mala ve makama bakılıyor. Artık bunlardan dilediğini

seç."


Bunun üzerine efendisi:


"Ben dindarlığı ve takvâyı seçiyorum ve kızımı seninle evlendirmek

istiyorum. Çünkü sende haramlardan kaçma, dînine bağlılık, iyi hal,

emânet ve

güvenilirlik gördüm ve bunları sende buldum." dedi.


O ise kendisinin köle olduğunu, parayla satıldığını, böyle olunca

evlenmelerinin garib karşılanacağını, hem kızın buna râzı olmayacağını

bir bir

anlattı. Akıl da öyle diyordu. Ancak kâdı kararlı idi. "Kalk eve

gidelim." dedi.

Eve

varınca hanımına;

"Bu

sâlih, dindâr, takvâ sâhibi

bir köledir. Kızımızı onunla evlendirmek istiyorum, senin fikrin ne?"

deyince, hanımı;

"Sen

bilirsin, fakat bir de kıza soralım." cevabını

verdi.

Anne

durumu kıza açıp babasının niyetini söyleyince, kızı da bu hususta

her şeyi anne ve babasına bıraktığını bildirdi. Kadın kızın râzı

olduğunu

babasına anlatınca nikahları kıyıldı. Fakat Mübârek, kızın yanına

gitmiyordu.

Bu hâl kırk gün sürdü. Bir vesîle ile anne durumdan haberdâr olunca

dayanamadı;

"Kızımızı

kölene verdin, aradan bunca zaman geçtiği halde dönüp yüzüne

bile bakmadı, bu yaptığı nedir? Bu nasıl iş?" diye şikâyet ve sitemde

bulundu. Bunun üzerine kâdı;

"Ey

Mübârek! Kızıma nâz mı ediyorsun? Niçin

yanına gitmiyorsun?" demekten kendini alamadı. Buna karşılık dâmâd:


"Ey müslümanların kâdısı! Ey efendim! Bu nasıl söz? Sizin kerîmenize

nâz

etmek ne haddime. Lâkin kâdısınız. Ola ki kızınız şüpheli bir şey

yemiştir.

Şüpheden uzak olmak için bu zamâna kadar bekledim ve ona helâl yemek

yedirdim.

Belki Allahü teâlâ bize sâlih bir evlâd verir. Bundan başka bir

düşüncem

yoktur." dedi.

Kırk gün

geçtikten sonra ehline yaklaştı. Haram ve helâle bu derece

dikkat

ettiği için Allahü teâlâ ona Abdullah isminde bir çocuk verdi.


Kaynak: Evliyalar

Ansiklopedisi, İhlas

Kibir ile Geldin Tevazu ile Gidiyorsun

Hindistan

Sultanı Mahmut Gaznevi, Delhi de, orduları

ile giderken, bacası tüten bir kulübe görür, içeriye girer, bakar ki

Ebul

Hasen Harkani hazretleri, kitapları ve talebeleri ile ilgilenir,

Sultana

ilgi göstermez. Sultan ise, bu duruma çok öfkelenir; fakat belli

etmeden der

ki:

-

Hoca

-

Ne

var?

-

Hocan

Bayezid-i Bistami nasıl birisi idi?


Ebul Hasen Harkani hazretleri, hocasının adını duyunca der ki:

-

Hocam

öyle bir zat idi ki, müslüman olmayan bir kimse yüzüne baksa, iman ile

şereflenirdi.


- Bu ne biçim söz? Peygamber efendimizi Ebu Cehil ve diğer müşrikler

gördü,

imana gelmedi, senin hocan Peygamberimizden daha mı büyük ki yüzüne

bakan imana

geliyor?

Ebul

Hasen Harkani hazretleri şu cevabı verir:


- Ebu Cehil ve diğer müşrikler, Peygamberimizi Ebu Talibin yetimi

olarak

gördüler, Peygamber olarak göremediler. Hocam Bayezid-i Bistami

hazretlerinin

yüzüne, bir ateist veya Yahudi bu Bayezid-i Bistami hazretleridir diye

baksa

iman ile şereflenir.


Sultanın hoşuna gider ve memnun olarak ayrılır. Ebul Hasen Harkani

hazretleri

Sultanı dışarıya kadar uğurlar. Sultan şaşırıp der ki:

-

Seni

anlayamadım, geldiğimde yüzüme bile bakmadın; şimdi ise dışarıya kadar

uğurluyorsun. Sebebi ne ki?


-

Gelirken kibirle içeri girdin, giderken tevazu ile gidiyorsun, şimdi

güzelleştin.

Kibrin Zararı

Günaha

bir tevbe

yeter, taata bin tevbe yetmez. Günah

işleyen, tevbe ederse Allah affeder. Fakat ibadet eden, ucba kibre

kapılabilir.

Buna bin tevbe bile yetmez.

Beni

İsrailden bir fâsık vardı. Bir âbid de

ibadetiyle şöhret bulmuştu. Fâsık, bu âbidin yanından geçerken,

"Gideyim,

şu âbidin yanına oturayım, belki Allahü teâlâ onun hürmetine beni

affeder"

diye düşündü. Gidip âbidin yanına oturdu. Âbid ise, üzerinde bulutun

gölgelendirdiği bir zat olduğu için, böbürlenip, "Bu fâsık, benimle

oturamaz"

diyerek ondan yüzünü çevirdi. Yüz bulamayan fâsık da çekip gitti. Fakat

Âbidin

üzerindeki bulut, fâsıkla beraber gitti.


Allahü

teâlâ zamanın Peygamberine (İnsanlara

niyetlerine göre muamele ederim. Fâsıkın günahlarını, onun bu iyi

niyetinden

dolayı affettim. Âbidin ibadetlerini de kibri sebebiyle yok ettim) diye

vahyetti.

Kim Yahudi?

Kûfe'de

bir adam, kendisinin Müslüman olduğunu söylemekle beraber Hazreti

Osman'ın

(r.a.) yahûdi olduğunu iddia eder dururmuş. Etrafındaki ilim adamları

her ne

kadar adamı iknaya çalışıyorlarsa da, bir türlü ikna edemezlermiş. Bu

meseleyi

İmam-ı Âzam Hazretlerine arzedip adamı susturmasını rica etmişler.

İmam-ı

A'zam Hazretleri bir akşam adamın evine misafir olmuş. Hoş-beşten sonra

ev

sahibi zamanın en büyük aliminin evine gelmesinde bir sebep olduğunu

tahmin

ederek, isteğinin ne olduğunu sormuş.

İmam-ı

A'zam Hazretleri:

Senin güzel ve dindar bir kızın varmış, ona düğüncü geldim, deyince

adam hayret

etmiş ve:

Ya İmam! Sizi buraya kadar gönderen o adam, nasıl bir kimsedir? diye

sormuş.

Hazreti

İmam, başlamış damat adayının meziyetlerini saymaya:

Dindar, Allah'tan son derece korkar, hayadan melekler bile ona

yetişemez, âlim,

hafız... diye saymaya devam edince.

Adam:

Yeter!, demiş. Senin bu anlattıklarının yarısı bile benim kızımı

vermeme yeter

de artar bile.

Meramına

erişen İmam:

Yalnız, demiş bir kusurunu söylemeyi unuttum. Kızınızı istediğim zat,

yahûdidir,

demiş.

Adam

bunun üzerine hiddetlenmiş tabiii:

Nasıl olur ya İmam! Benim kızım bir yahûdiye mi lâyıkdır? demiş.

Adamdan

bu cevabı alan İmam-ı A'zam Hazrüyük Dini Yayınlar, Osmanlı

Yayınevietleri:

Niye lâyık olmasın? Sen bir kızını yahûdiye vermek istemiyorsun da,

Yüce

Peygamberimiz (s.a.s.) iki kızını da yahûdiye nasıl verdi? demiş.

Adam anlamış tabii İmam

Hazretlerinin eve niçin

geldiğini... Eline ayağına sarılarak af dilemiş ve bir daha da Hazreti

Osman

hakkında söylediği sözleri ağzına almamış.

Kaynak:

Büyük Dini Hikayeler, Osmanlı Yayınevi

Kimse Kimsenin Rızkını Yiyemez

Yahyâ

Efendi

bir zaman

sevdiklerinden

birkaçıyla yolculuğa çıkmıştı. Bir yerde durdular. Talebelerinden

birini çağırıp;

“Burada bir değirmen var.

Oraya gidip tâze yumurta

alalım. Yiyelim ve şükredelim.” buyurdu.

Değirmene gittiler. İsmi

Hasan

Efendi olan değirmenci, güzel huylu biriydi.

Yahyâ Efendi değirmenciye;

“Efendi bize tâze yumurta

getir.” buyurdu.

Değirmenci;

“Efendim! Bir

tâne bile kalmadı. Yumurta alıcısı geldi, hepsini alıp gitti.” dedi.

Bunun üzerine Yahyâ

Efendi;

“Kimse kimsenin nasîbini

alamaz. Alayım

dese bile, buna yol bulamaz. Var sen kümesi aç. Bize de kalmıştır.”

buyurdu.

Kümesi açtığında her taraf

yumurta doluydu. O zaman Yahyâ

Efendi;

“Bak Hasan Efendi!

Allahü

teâlâ bizim rızkımızı da yaratmış.”

buyurdu ve bir avuç altına bir sepet yumurta alıp yola devâm ettiler.

Kimsenin Yaptığı Yanına Kalmaz

Abbasi

halifelerinin beşincisi Harun Reşid, sarayının bahçesindeki bir gül

fidanını çok beğenir. Yaprağı, kokusu, görünüşüyle dikkatini çeken gülü

özel bakıma alması için bahçıvana emir verir.

Bahçıvan

üzerine titremeye başlar gülün. Ne var ki, sakınan göze çöp batar

derler ya. Aynen öyle olur. Bir sabah bahçıvan gelip bakar ki, gülün

dalına konan bir bülbül, ne kadar yaprak varsa hepsini gagalayarak yere

düşürmüş. Tek yaprak bırakmamış gülün başında... Korku içinde koşar

halifeye:

- Sultanım

der, üzerine titrediğimiz gülün yapraklarını bir bülbül gagalayarak

yere dökmüş, tek yaprak bırakmamış gülün başında... Harun Reşid, telaş

etmeden cevap verir:

- Üzülme

efendi üzülme, der. Bülbülün yaptığı yanına kalmaz!.

Rahat bir

nefes alan bahçıvan işine döner. Bir gün bakar ki, bir yılan yaprakları

düşüren bülbülü yakalamış, yutmak üzere, otların arasında kayıp

gidiyor. Heyecanla yine halifeye gelir:

- Sultanım

der, bülbülü bir yılan yakalamış, yutarken gördüm.

Sultan yine

telaşsız:

- Merak etme

efendi der, yılanın yaptığı da yanına kalmaz!.

Bahçıvan yine

işine döner... Bir ara bahçede çalışırken otların arasında yılanı

görür. Hemen elindeki küreğiyle darbe üstüne darbe indirerek yılanı

orada öldürür. Sevinçle geldiği halifeye durumu anlatır:

- Sultanım

der, bülbülü yakalayan yılanı ben de bahçede otlar arasında yakalayıp

küreğimle öldürdüm. Harun Reşid yine sakin:

- Bekle

efendi bekle der, senin de yaptığın yanına kalmaz!. Nitekim çok geçmez

bahçıvan hatalar yapar. Yakalayıp halifenin huzuruna çıkarırlar.

Cezalandırılmasını isterler. Halife emrini verir.

-Atın bunu

zindana!. Hemen yaka paça zindana doğru götürürken geriye dönen

bahçıvan şunları söyler:

-Sultanım

der, bülbülün yaptığı yanına kalmaz dediniz, onu yılan yuttu. Yılanın

yaptığı yanına kalmaz, dediniz, onu da ben öldürdüm.

Şimdi benim

yaptığım da yanıma kalmıyor, sen zindana attırıyorsun.. Herkesin

yaptığı yanına kalmıyor da seninki mi yanına kalacak? Demek sana da bir

yapan çıkacak... Öyle ise gel sen bana yapma ki bir başkası da sana

yapmasın!..

Harun Reşid,

doğru söyledin bahçıvan, diyerek:

- Bırakın

bahçıvanı, çiçekleri sulamaya devam etsin!.. Derler ki:

- Sultanımız,

yaptığı yanına kalır!..

- Hayır der,

kimsenin yaptığı yanına kalmaz. En ağır şekliyle ahirette ödemeye tehir

edilir. Ama gafil insanlar bunun farkına varamaz da, yaptığı yanına

kaldı sanırlar!..

Evet,Kimsenin

yaptığı yanına kalmaz. Bunda hiç şüpheniz olmasın. Yanına kaldı

sanılanlar daha ağırıyla ahirette ödemeye tehir edilirler. Ne var ki,

gafil insanlar bunun farkına varamaz da yaptığı yanına kaldı sanırlar.


Kocakarı ile Hz. Ömer

Okuyacağınız

hikayeyi bize sahabilerin içinde en çok sayıda hadis rivayet etmiş olan

İbn-i Abbas anlatmaktadır.

Karanlık bir geceydi; soğuk ve dondurucu bir

kış gecesi. Ayaz insanın iliklerine işliyordu. Halife Hz. Ömer'i görüp

onunla biraz konuşmak üzere evden çıktım. Her taraf ıssız ve sessiz,

bütün şehir uykularının en derin rüyalarında soluyor olmalı. Sokaklarda

in cin top oynuyor.

Yolumun ortalarına doğru önümde insan olduğunu

tahmin ettiğim bir karaltı belirdi. Biraz daha yaklaşınca gerçekten

insan olduğunu gördüm. Karşımdaki de verdiğim selamı almak üzere başını

kaldırıp yüzünü bana çevirince hayretten şaşakaldım. Çünkü önümde benim

ziyaretine koyulduğum Hz. Ömer'den başkası değildi. Gecenin bu saatinde

herkes sıcak yatağında mışıl mışıl uyurken koca bir halifenin

yapayalnız sokaklarda dolaşmasını bir sebebe bağlıyamıyordum.

Üstelik bu dondurucu kış gecesinde. Merakımı

yenemeyerek, hemen söze başladım; "gecenin bu saatinde yapayalnız niçin

dolaşıyorsun?"

Hz. Ömer (r.a) bana sokularak koluma girdi ve

işin yoksa beraber yürüyelim diye teklif etti; "hem sana yürüken niçin

yalnız başıma gezintiye çıktığımı da anlatırım" diye ilave etti. Ben

"zaten sana geliyordum; biraz görüşür, sohbet ederiz diye düşünmüştüm.

Madem ki böyle oldu; gezinirken konuşuruz." cevabını verdim.

İkimiz birlikte yola koyulmuştuk; benim içim

içime sığmıyor, neredeyse meraktan çatlıyordum. Bir aralık soru soran

gözlerimi Halife'nin yüzüne diktim; haydi söze başla; anlat bakalım

niçin ayazlı bir gecenin bu saatinde tek başına sokaklarda dolaştığını"

demek istiyorum.

Halife Hz. Ömer'de zaptedilmez merakımı

anlamıştı. Ama başka meselelerden konuşuyor, fakat bir türlü gecenin bu

saatinde niçin dolaşmakta olduğuna lafı getirmiyordu. Birlikte

gezinirken her evin kapısı önünde epeyce bir müddet dikiliyor, kulağını

kapıya dayayarak içerisini dinliyordu.

Evlerin kapılarında dikilip içerden bir ses

geliyor mu, gelmiyor mu, diye dinleye dinleye sokak sokak Mekke

mahallelerini dolaştık. Hiçbir tarafta çıt yoktu, herkes bölünmez

uykularının salıncağında soluyordu. Belki de şu koca şehirde gecenin bu

saatinde Halife Hz. ömer (r.a) ile benden başka uyanık olan tek kişi

yoktu.

Yavaş yavaş Hz. Ömer'in neden gezintiye

çıktığını anlar gibi oluyordum. Anlaşılan şehir halkından herhangi

birisinin bir derdi, bir sıkıntısı yüzünden uykusuz kalıp kalmadığını

yakalamak istiyordu. Bu yüzden sokak köpeklerine kadar şehrin bütün

canlıları sıcak yuvalarında uyurken müslümanların reisi sıfatı ile Hz.

Ömer (r.a.) onlara bekçilik ediyor; onların rahatı için uykuyu kendine

haram ederek sokak sokak bu ayazda dolaşıyordu.

Bütün mahalleleri kapı kapı dolaşınca şehrin

dışına çıktık. Sağda solda tek tük çadırlar vardı. Onların da kapıları

önünde durup ağlama sızlama var mı diye içeriyi dinledikten sonra yolun

en ucundaki bir çadıra sıra geldi.

Diğerlerinde olduğu gibi bu çadırın kapısında

da dikilerek içeriyi dinledik; birbirine karışmış durumdan ağlayan

çocuk sesleri geliyordu.

Epeyce dinledikten sonra Hz. Ömer (r.a.)

kapıyı vurup selamla birlikte içeriye daldı. Evin içi karmakarışıktı.

Durmadan ağlayan çocukların gözleri şişmiş; yüzleri akan yaşların

çizgileri ile benek benek kararmıştı. Yaşlıca bir kadın ocağın başına

oturmuş hem ateşin üzerinde kaynayan tencereyi karıştırıyor hem de

halsizlikten dizinin dibine serilen minicik yavruları susturmaya

çalışıyordu. Kadın da bitkin ve halsiz görünüyordu. Bu haline rağmen

Hz. Ömer'in (r.a.) selamına gülümser olmasına çalıştığı bir çehre ile

aldı. Anlaşılan evine gelenin Halife Ömer olduğunu bilmiyordu. Kim

bilir Halife'yi tanımıyordu bile. Zate gecenin bu ilerlemiş saatinde

şehir dışındaki bir çadırın kapısını Halife'nin çalacağını kim

düşünebilirdi.

Hz. Ömer (ra.) kendini tanıtamadan tatlı bir

dille kadına sordu "valide bu yavrular niye böyle durmadan ağlıyor?"

Kadın içini çekerek kısaca "iki günden beri açtılar da ondan" diye

cevap verdi. Hz. Ömer (r.a.), "peki niye önlerine yemek koymuyorsun?"

diye soracak oldu hıçkırıklar birden kadının boğazına düğümlendi.

Durmadan akmaya başlayan gözyaşları arasında bize içini dökmek üzere

söze başladı.

"Oğlum" dedi Halife Ömer'e "sen şu ateşte

kaynayanı yemek mi pişiyor sandın; ne gezer!.. Yavruları avutabilmek

için çakıl koydum tencereye; durmadan kaynatıyorum. Pişirecek hiçbir

şey yok. Bu gördüğün yavrular benim, anasız babasız yetim

torunlarımdır. Oğlum, kocam ve kardeşlerimin her biri bir muharebede

şehit düştüler. Evin geçimini temin edecek bir erkeğim yok. Ben de hem

yaşlı ve hem de kadın halimle halim kalmadı. İşte böyle aç ve perişan

kaldık.

Soylu bir aileden varlık için büyümüş ve

yokluk nedir hiç bilmemiş bir kızı olduğum için kimseye gidip halimi

anlatmaya, el açıp bir şeyler dilenmeye de yüzüm tutmuyor. Her şeyi

bilen yüce Allah (c.c.) bir sebebini yaratıp rızkımızı gönderinceye

kadar böyle ağlayıp beklemekten başka çaremiz yok."

Hz. Ömer (r.a.) kadın dinlerken yanmakta olan

bir mumu gibi eriyor, yüzü renkten renge giriyordu. Kadının sözünü

bölerek üzgün bir sesle "valide, şehirde oturan müslümanların emirine,

Halife Ömer'e neden başvurup durumunu anlatmıyorsun?" diyebildi. O ana

kadar kesintisiz olarak gözyaşı döken kadının derin üzüntüsü yerini

anlatılmaz bir kin ve kızgınlığa bıraktı. Hiddetten kararan bakışlarını

Halifeye dikerek şu sözleri söyledi.

"Dilerim ki o Halife Ömer daha dünyada iken

bulsun Ahirette de elim yakasından kopmasın." Hz. Ömer (r.a.) kekeleye

kekeleye "Niçin Ömer'e böyle beddua ediyorsun valide! Onun bu işte

günahı nedir?" dedi. Kadın aynı kızgınlıkla bu sözlerin cevabını

yetiştirdi: "evladım!.. Ben şu ihtiyar halimle iki günden beri gece

gündüz demeyip yetim avuturken o nasıl rahat yatağında uyuyabilir? O,

müslümanların reisi, baş bekçisi değil mi? Bizler evvela Allah'a sonra

do onun eline emanetiz. Gelip de benim halimi nasıl sormaz.

Müslümanların reisi olmayı böyle kolay mı sanıyor!.."

Hz. Ömer (r.a.) yavaş yavaş dolmaya başlayan

göz pınarlarını kadından saklayarak "valide haklısın, doğru

söylüyorsun; ama zavallı Halife'nin işi bir iki değil ki. Kimbilir

başını kaşıyacak kadar bile boş zamanı yoktur. Hem sen gidip derdini

anlatmadıktan sonra o senin halini bilmez ki, diye kadının öfkesini

dindirmeye çalıştı. Fakat kadın aynı kızgınlıkla sözlerine devam etti.

"Madem ki dertlilerin derdini zamanında haber

alıp çaresine koşmayacaktı, zamanında niye Halife olmayı, müslümanların

başına geçmeyi kabul etti? Böyle çürük bir mazereti hiç dinler miyim

ben? Zavallının işi çokmuş!.. Nedir işi yine savaş mı? Yanında

inleyenlerin sesine kulak vermez. Şehrinde açlıkla pençeleşen yavrular

yaşıyor.

Halife bunlara göz yumarak uzak diyarlardaki

şehirlere gaza, gaza diyerek asker yürütmekle; gencecik

delikanlılarımızın kanını yabancı topraklara akıtarak kadınları

bırakmayı marifet mi sanıyor? Benim babam, amcam, dayım ve gencecik

oğlum hep onun ordularında şehit düşmedi mi? Şimdi kim bilir yine nice

kadın ve çocukları kocasız ve babasız bırakıp, aç ve çıplak bir

sefaletin kucağına atacak. Böyle dertlerimize yeni dertler eklesin diye

mi biz onu başımıza geçirdik?"

Tam bu sırada çocuklar sözleşmişler gibi hep

bir ağızdan yanık sesleri ile ağlaşmaya başladılar. Çocukların bastıran

çığlıkları kadının öfkesini bir kat daha arttırdı. Ellerini havaya

kaldırarak ve sesinin çıktığı kadar bağırarak sözlerine şöyle devam

etti:

"Bu evdeki canlıların göğüslerinden boşalarak

yükselen inilti ve çığlıkları şimşek ve yıldırım eyleyerek Ömer kulunun

başına yağdırmasını dilerim. O varsın dul bir kadınla yetim yavruların

beddualarını yağmur sansın. Tez elden ona gönlümün dilediği bir bela

ver de kıvranırken bizim neler çektiğimizi anlasın. Sen işini bilirsin,

yüce Yaradanımız."

Hz. Ömer (ra.) artık dayanamadı. Dolu dolu

olan pınarlarından yaşlar damlamaya başladı. Herkesin durmadan gözyaşı

döktüğü bu kederli evde, gözyaşlarını görmelerini istemediği için

yüzünü herkesten saklamaya çalışıyordu. Artık orada oturamazdı.

Hemencecik yerinden doğruldu. Bitkin bir sesle "valide haklısın sen

yine avut çocuklarını ben hemen dönerim" diyerek kapıya doğruldu.

Arkasından ben de yürüdüm. Dışarıya çıkınca derin bir soluk çekti

ciğerlerine. Kelimenin en geniş manası ile üzgün ve bitkin idi. Yol

boyunca ağzından tek kelime çıkmadı. Var gücünü kullanarak hızla yol

almaya çalışıyordu. Ona yetişmekte güçlük çekiyordum. Doğruca devlet

hazinesine vardık. Halife, bir un çuvalı seçerek bir yana koydu. Benim

elime de bir yağ kabı tutuşturdu.

Vakit geçirmeden koca un çuvalını sırtlanmaya koyuldu. Gözlerime

inanamıyordum. Evet bu İslam Devletinin koca reisi un çuvalını sırtına

almak üzere idi. Hemen yanına sokuldum; "aman ey mü'minlerin emiri!..

Ne yapıyorsun? Bari müsaade ver de çuvalı ben sırtıma alayım." Hz Ömer

(r.a.) hemen sözümü keserek belki bir saatten beri ilk defa ağzını açıp

şu sözleri söyledi. "hayır, ey İbn-i Abbas, sevgili dostum!... Değil

yorgunluktan yere yığılsam, ölsem bile bırak; yükünü de kendi sırtında

götürsün. Bu dünyada yüküne yardım etmek isteyecek öz dostlar

bulabilir, fakat her koyunun kendi bacağından asılacağı Ahiret gününde

kimse O'nun cezasını paylaşmayacaktır.

Kadın doğru söylemişti. Ya vakti ile Hilafeti

yüklenmemeliydim. Yüklendiğime göre idarem altındaki tek tek her ferdin

huzur ve emniyetini düşünmek zorundayım."

Sevgili dostum, Dicle kenarında otlayan bir

koyunu kurt kapsa ilahi adalet onu Ömer'den sorar. Şu yaşlı kadın

kimsesiz ve avuttuğu yavrular kimsesiz kalır; sorumlusu Ömer'dir.

Bakımsızlık ve sefaletten bir ev çökse vebali Ömer'in omuzlarındadır.

Talihsizlik neticesinde yere bir tek damla kan aksa o kan damlası

çoşkun bir derya olup dalgaları ile Ömer'i yutar. Kırgın gönüllerin

öfke şimşekleri Ömer'in başına boşalır. Bütün matemlerin gözü göze

göstermez dumanlarında boğulacak olan da Ömer'den başkası değildir.

Ömer her derdin devası, her dileğin büyük

kapısı ve her lanetin ana ana hedefidir. Yüce Allah'ım aciz bir kul bu

kadar ağır ve çeşitli mesuliyet yükünün altından nasıl kalkabilir? Ey

Ömer, bu kadar yükün altına girmeyi nasıl kabul edebildin vakti ile...

Sözünü bölüp bir parça kederini dindirmek

istedim ve dedim ki; "o kadar da üzme kendini, ey mü'minlerin emiri...

Halifelik yükünü sen üzerine almasan kim bu vazifeyi senin kadar

titizlikle yüklenebilirdi. Sen de bütün üstün meziyet ve

kabiliyetlerine rağmen nihayet bir insansın. Her yerde vakit geçirmeden

kendini gösteren ve yanılmaksızın kılı kırk yaran ilahi adalete

ulaşamazsın. Kullara verilen bütün merhametler bir araya getirilerek

temiz gönlüne dolsa bile bütün varlıkları kanatları altına alan yaygın

ilahi esirgeyicilikle yarışamazsın.

Ey iyi yürekli Halife!... Sen şüphesiz ki bir melek değilsin, ama

adelet ve merhamet kervanının ön safındaki elinde bayrak

tutanlardansın. Senin bu erişilmez adaletine kıyamet günü, hem yer, hem

gök hemde şu sırtındaki un çuvalı aynı zamanda da ben şahitlik

edeceğiz. Şüphesiz ki en büyük şahidin de karanlık gecede kara taş

üzerindeki siyah karıncaya kadar her şeyi bilen yüce Allah'ın bizzat

kendisidir ne mutlu sana ki fani hayatını böylesine ölmez değerlerin

sahibi olmak uğruna harcıyorsun. Ne mutlu biz müslümanlara ki dünyanın

başka milletlerini, padişah diye kan içen canavarlar idare ederken,

senin gibi ipek yürekli ve geniş görüşlü bir reisin şanlı adalet

bayrağı altında gölgelenmenin tükenmez zevkini tadıyor ve bütün dünyaya

karşı seninle haklı bir iftihar duyuyoruz."

Bu sözlerim galiba Halife'nin üzgün gönlüne

biraz neş'e vermişti. Ağır çuval yükü altında iki büklüm olmuş bedenine

rağmen son gücünü kullanarak yokuşu soluk soluğa çıkıyordu.

Damarlarındaki kanı bile donduracak kadar keskin ayaza rağmen alnından

ve yüzünden akıp heybetli göğsüne süzülen terlere aldırmıyordu bile.

Nihayet koca karının çadırına vardı ki nefes

nefese içeri girip çuvalı yere bıraktı ve aynı zamanda kendisi de yere

serildi; iyice bitmiş, takatinin son damlalarını kullanarak çadıra

girebilmişti. Kısa bir dinlenmeden sonra askınlar gibi silkilenerek

yerinden doğruldu; tencerede kaynamakta olan çakılları boşalttı. Yerine

benim taşıdığım kaptan yağ koydu. Sonra eriyen yağa sırtında getirdiği

çuvaldan kendi eli ile un koyarak pişirmeye koyuldu.

Sönen ateşi kadından çalı çırpı isteyerek

kendisi tutuşturdu. Böylece pişirdiği yemeği ayazda çabucak soğutarak

yine kendi eli ile kurduğu sofraya koydu.

Daha sonra anne ve baba şefkatini bile gölgede

bırakacak gülümseyen bir yüz ve bal gibi bir sesle iki günden beri

boğazlarından aşağıya tek lokma geçirmemiş olan öksüz yavruları yemeğe

oturttu; eli tutmayanlara kendi eli ile yemek verdi.

Günlerden beri kara yaslara gömülmüş olan

çadırı bir anda sıcak bir sevincin ışıkları aydınlatmıştı. Ağlamalar

susmuş, yaşlar kurumuş; öfke dinmişti. Öksüz yavruların gözleri

sevinçten ışıl ışıl parlıyordu. Yaşlı kadıncağız Hz. Ömer (r.a.)

sırtında un çuvalı ile içeriye girdiği andan beri şaşkınlıktan sanki

dilini yutmuştu, ağzından tek bir kelime bile çıkmadı.

Fakat karnı doyan öksüz torunlarının neşesi

odayı sarınca ağır bir uykudan uyanır gibi silkindi; toplandı ve sevinç

gözyaşları içinde kim olduğunu hala bilmediği Halifeye şu sözleri

söyledi. "Dilerim ki yüce Allah (c.c.) tez elden seni Hz. Ömer'in

Halifelik makamına oturtsun. Oraya Ömer'den çok sen yakışırsın."

Yaşlı kadının o karşısındakini tanımadığı için

söylediği bu sözlere içinden güldüm; yan gözle Ulu Halife'yi aradım; bu

akşam belki ilk defa bu sözler üzerine O da aydınlık bir çehre ile

gülüyordu.

Bana yaklaşıp gidelim artık diye işaret

ettikten sonra kadına döndü; "Valideciğim... Sen yarın erkenden

Halifelik makamına gel; beni orada bul da sana emekli ve yetim maaşı

bağlatayım. Şimdilik hoşçakal" dedikten sonra birlikte dışarı çıktı gün

ağarmıştı. Müezzinin bütün mü'minleri sabah namazına çağıracak olan gür

sesi nerdeyse ortalığı çınlatacaktı. Ulu halife uykusuz kalarak ve

terler dökerek vazifesini yapmış insanların gönül huzuru içinde

rahattı.

Bana gelince uykusuz gecemden fazlası ile

memnundum. Çok şeyler görmüş, çok şeyler işitmiştim ve çok şeyleri

öğrenmiştim. Gördüklerim, işittiklerim ve öğrendiklerim bende ömür

boyunca tazelik ve canlılığını yitirmeyecek izler bırakmıştı. Ümit dolu

sevinçler içinde Allah Resulü'nün şu sözlerini hatırladım.

"Sahabilerimin her biri tek tek gökteki yıldızlar gibidir. Hangisinin

peşinden giderseniz hidayetin yolunu bulursunuz." "Ey yüce Allah

Resulü!.. dedim içimden" "senin Halifen Ömer'i gördünde mi söyledin bu

altın sözleri!...

O gün kadın, öğleye doğru Halifelik makamına

geldi. Ulu Halife zaten daha önce işini maaşa bağlanması için gereken

kimselere derhal emir vermişti. Kadın Hz. Ömer'i tanımıştı ama

şaşkınlıktan dona kaldığı için dilini döndürüp hiçbir şey söylemiyordu.

Ulu Halife onu saygı ile karşılayıp bir yere oturttuktan sonra şöyle

dedi:

"Valideceğim!.. İşin oldu bundan sonra hem

kendi adına ve hem de şehit yavrusu öksüz torunlarının her ay emekli

maaşını alacaksın. Al bakalım şu ilk maaşın" diyerek bir gümüş kesesini

kadına uzattı ve "Artık Ömer'i affediyor O'na ettiğin bedduaları geri

alıp hakkını bağışlıyorsun değil mi" diye sözlerini bağladı.

Akşamdan beri olup bitenleri tümünü iyice

anlıyan kadın gayet ciddi bir ifade ile Halife'ye şu son cevabı verdi;

"işte böyle göster adaletini eline bakan bütün müslümanlara karşı."

Kocasına Sadık Kadın

Peygamber (s.a.v.)

devrinde bir savaşçı, savaş meydanlarında aydınlık Allah yolu uğruna

düşmanla çarpışmak için sıcak yuvasından ayrılmak üzere karısıyla

vedalaşırken ona şöyle der:


"Karıcığım, ben dönene kadar sakın evden ayrılma."


ocasının bu sıkı tembihine harfi harfine ayak uydurarak evden dışarı

çıkmayan sadık kadın, çoluk çocuğu ve ev işleri ile meşgul oladursun.

Bir gün öz babasının hasta döşeğinde ölümle pençeleştiği haberini alır.

Babasına gitsin mi, gitmesin mi? Bir yanda "Evden dışarı çıkma" diyerek

savaş meydanında düşmanla cenkleşen kocasının sıkı tembihi, bir yanda

da hasta döşeğinde ölümle pençeleşen öz babasının hasta haberi: Biri

evinin ve çocuklarının babası ve bir ömür boyu aynı yastıkta hayatını

paylaşacağı eşi; diğeri de varlığına sebep olan ve dinimizin kendisine

öf bile demeyi doğru bulmadığı babası.


İşte kadın bu iki kişiden birini tercih etme fikriyle bunaldığı mesele

hakkında, dince en doğru olan hareketi öğrenmek için Peygamber'e bir

elçi gönderir. Sevgili Peygamberimizin sözü şudur: "Kocanızın emrine

uyun." Kadın, belki de bir çözüm yolu bulunur diye bir iki defa daha

gönderdiği elçi aracılığıyla Peygamberden aldığı cevap yine aynıdır:

"Kocanızın emrine uyun."


Bunun üzerine kadın, babasının hastalığı karşısında onun ziyaretine

bile gidememenin derin üzüntüsünü yüreğine gömerek, "Dinimizin emri

buymuş" deyip kocasının emrine uyar ve evden dışarı çıkmaz. Bir süre

sonra da son bir defa göremeden babası ruhunu teslim eder. Kocasına

bağlılığın en faziletli örneğini veren kadın bu acı habere de göğüs

gererek yine evinden dışarı çıkmaz ve olanca gücüyle sabredip katlanır.

Tâ ki kocası gelene kadar.


Nihayet bir gün kocası sağ salim çıkagelir. İşte tam bu sırada

Yüce Allah sevgili Peygamber'in o sadık kadına söylemesi kaydıyla şunu

vahyeder; "Ey Muhammed! Kocasına gösterdiği bağlılığından dolayı o

kadını affettim. Git söyle."


Kocasını Şikayet Eden Kadın

Kadının

biri, bir gün Halife Ömer r.a.'a

gelerek dedi ki:


- Ey müminlerin

emiri sana insanların en iyisini şikayete geldim.

Öyle

birisi ki, amelde onu geçen veya onun kadar amel eden kimse pek

azdır.

Geceleri sabaha kadar namaz kılar, gündüzleri de hep

oruçla geçirir…


Bu sözlerden sonra utancından asıl demek

istediğini

diyemedi ve:


- Ey müminlerin emiri , beni bağışla, diyerek

çekildi.


Hz. Ömer:


- İyi iyi , Allah senden razı olsun. Sen

adamını çok

güzel halleriyle övdün; artık onun

hakkında fazla bir şey söylemen de

gerekmez, dedi.


Kadın çıkıp gittikten sonra, orada

hazır bulunan

sahabi Kaab b. Sûr

r.a. dedi ki:


- Ey müminlerin emiri, kadın utanıp asıl şikayetini

sana söyleyemedi.


- Kadının ne şikayeti varmış ki?


- Kadın kocasından, kocalık vazifelerini yerine

getirmiyor diye şikayette bulunuyor, fakat bunu açıkça

söyleyemiyor.


Hz. Ömer kadını geri

çağırdı. Kocasına da haber

gönderip yanına

getirtti. Sonra Kaab b. Sûr'a :


- Bunlar arasında sen hakemlik et, diye teklif etti.

Kaab :


- Sen buradayken ben nasıl hakemlik yapabilirim,

dedi. Hz. Ömer r.a .:


- Benim anlayamadığım inceliği sen

anladın. Bunun

için onları dinleyip

aralarında gereken hükmü vermek de senin

hakkındır, dedi.


Bunun üzerine Kaab o adama dedi ki:


- Allah Tealâ erkeklere hitaben: “Sizin için helal

ve hoş olan

kadınlardan ikişer, üçer ve dörder olarak

nikahlayın” (Nisâ, 3) diye

buyurduğuna göre, en çok üç gün

peşpeşe oruç tutabilirsin; dördüncü

günü tutmamaman gerekir. En çok da üç

sabaha kadar ibadet edebilirsin;

dördüncü gece eşinle beraber

olmalısın.


Hz. Ömer r.a. Kaab'ın bu ince

anlayışını

beğendi ve:


- Senin bu buluşun öteki buluşundan da

güzelmiş, dedi. Bu isabetli

hükmü çok beğenen halife onu Basra

kadısı yaptı.


Kadıncağız şikayetinde: “Kocam geceleri hep

ibadet eder, gündüzleri

oruç tutar” deyince, maksadı farketmeyen Hz. Ömer:

“Kocanı bunlardan

men mi edeyim?” demişti.


Kaynak: İbn Saad , et- Tabakâtü'l - Kebîr ,

9/91.

Kolumu Kesiver Kumandanım!

Çanakkale

harbi nasıl bir îman gücüyle

kazanıldı? Bu soruya cevap niteliğinde Çanakkale muhârebelerinde

kumandanlık

yapmış ve yaralanmış olan emekli bir subay, hâtırâtında şöyle anlatıyor:

Çanakkale

Harbi ’nin

devam ettiği

günlerden birindeyiz. O gün akşama kadar devam eden savaş, bu nisbetsiz

üstünlüğe karşı yine zaferimiz ile netîcelenmek üzereydi. Gözetleme

yerinde

muhârebenin son safhasını heyecanla takip ediyordum. Mehmetçiklerin

“Allah

Allah…” nidâları ufku titretiyor, korkunç bir medeniyetin bütün

heybetini

temsil eden top seslerini bile bu müthiş haykırışlar bastırıyor gibiydi.

Bir

aralık, yanımda bir ayak sesi duyar

gibi oldum. Geriye dönünce Ali Çavuş ile karşılaştım. Sapsarı

olmuş

yüzünde müthiş bir ıztırap okunuyordu. Daha neyin var demeye kalmadan,

o her

şeyi anlatmaya yetecek olan kolunu bana gösterdi. Dehşetle ürpermiştim.

Sol

kolu bileğinin dört parmak kadar yukarısından aldığı bir isâbetle hemen

hemen

tamamen kopacak hâle gelmişti ve elini yere düşmekten ancak zayıf bir

deri

parçası alıkoymakta idi. Ali Çavuş dişlerini sıkarak ıztırâbını

yenmeye

çalışıyordu. Sağ elindeki çakıyı bana uzattı:

“–Şunu

kesiver kumandanım!”

dedi.

Bu

üç kelimelik cümle, öyle müthiş bir

istek, öyle bir mecbûriyet ifâde ediyordu ki, gayr-i ihtiyârî çakıyı

aldım ve

derinin ucunda sallanan eli koldan ayırdım. Bu tüyler ürpertici

vazifeyi

yaparken de:

“–Üzülme

Ali Çavuş, Allah vucûduna sağlık

versin!”

diye moral vermeye çalışıyordum.

Çok

geçmeden Ali Çavuş, yalnız elini

değil, vatan uğruna fânî vucûdunu da fedâ etti. Gözlerini hayata

yumarken de:

“–Vatan

sağ olsun! Allah îmandan

ayırmasın!.. Canım vatana fedâ olsun!..”

cümlelerini

tekrarlayarak son nefesini vermiş, etrafı küçük bir kan gölü hâline

gelmişti.

***

Çanakkale

harbi nasıl bir îman gücüyle

kazanıldı? Bu hususta, bizzat harbe iştirâk etmiş bulunan kahraman

yiğitler,

zaferin taktiğini şu şekilde anlatıyorlardı:

“Gönüllerimiz

Allâh’a niyaz hâlindeydi.

O’nun yardım ve istiânesine sığınmıştık. Kumandanlarımız da sürekli

olarak bize «Salât-ı

Nâriyye» yi okutturuyorlardı… Böylece ilâhî yardıma nâil olduk…”

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Âbide

Şahsiyetleri

ve Müesseseleriyle OSMANLI, Erkam Yayınları.

Komşunun Şikayeti

Biri, Resul-i Ekrem (s.a.v)'ın huzuruna geldi ve:


- Bana eziyet ederek huzurumu bozuyor' diye komşusunu şikayet etti.


Resul-i Ekrem (s.a.v):


- Tahammül et ve komşunun gürültü patırtısına aldırma, belki gidişatını

değiştirir, buyurdu.


Bir müddet sonra ikinci defa gelerek şikayet etti. Resul-i Ekrem

(s.a.v)

bu kez de tahammül et buyurdu.


Üçüncü defa geldi. ve


- Ya Resulallah, benim bu komşum gidişatını düzeltmiyor, beni ve ailemi

rahatsız etmek için gerekenlerin hepsini yapıyor' dedi.


Resul-i Ekrem (s.a.v) bu defa ona


- Cuma günü, ev eşyalarını dışarı çıkar, yoldan gelip geçen halk

görsün.

Halk, sana 'niçin ev eşyalarını buraya döktün?' diye soracaktır. 'Kötü

komşunun elinden' diyerek şikayetini bütün halka söyle.


Şikayetçi aynısını yaptı, eziyet eden komşu ise peygamber daima

tahammül

et diyecek diye, hayal ediyordu.

Halbuki zülmün def edilmesi hukukun müdafaası hususunda İslamiyetin,

mütecavize saygı göstermeyeceğini bilmiyordu. Böylelikle herkesin

huzurunda

rezil olacağını sezen eziyetçi komşu, konuyu öğrenince yalvarıp

yakarmaya

başladı ve adamın, eşyasını evine taşımasını rica etti. Aynı zamanda

komşusunu

incitecek şekilde bir şey yapmamaya söz verdi. 

Koyun Çoban İçin Değildir

Yalnız yaşayan bir derviş, sahranın bir köşesinde

oturuyordu. Yanından

adamlarıyla bir hükümdar geçti. Derviş, başını kaldırıp hükümdara

iltifat etmedi. Hükümdar öfkelendi. Vezir dervişe dedi ki:

- Niçin saygı göstermedin?


Derviş cevap verdi:

- Hükümdara söyle, kim kendisinden nimet umuyorsa

saygıyı ondan beklesin. Şunu da bilsin ki, hükümdarlar halkın koruması

içindir. Koyun, çoban için değildir. Fakat çoban, koyun içindir.


Hükümdar, dervişin sözünü beğendi:

- Benden bir şey iste, dedi.

Derviş cevap verdi:

- Bir daha beni rahatsız etmemenizi istiyorum.


Hükümdar:

- O halde bana öğüt ver, deyince derviş şunu söyledi:

- Şimdi elinde nimet varken düşün! Zirvedesin, Allah

için ne yapacaksan şimdi yap. Bu devlet de, saltanat da elden ele geçip

gidecektir. Kalıcı olan ahiret için yapılandır. Yapılan ibadet bile

olsa Allah rızası için yapılmamışsa dünyalık olur, dünyada kalır.

Kölenin Dört Duası

Yesrib

şehrinde bir adam kavminin ileri gelenlerini

topladı. Kölesine dört dirhem vererek bununla misafirler için çeşitli

meyveler

satın alıp getirmesini emretti.Köle

çarşıya çıkmak üzere evden ayrıldı. Yolda

giderken Mansur b. Ammar mescidine uğradı. Orada Allah dostlarından

Mansur’u

ziyaret edip onun duasını almak istedi.  Mescide

girdiğinde gördü ki Mansur, bir fakire vermek

üzere bir şeyler istiyordu. “Kim bu yoksula dört dirhem verirse, ona

dört duâda

bulunacağım” diyordu.

Bu Allah

dostunun sözlerinden etkilenen ve acaba hangi

duayı yapacak diye merak eden köle, elindeki dirhemleri o fakire verdi.

Bir

fakirin ihtiyacını gidermenin sevinciyle Allah’a

hamdeden Mansur ona dedi ki:

- Dua

etmemi istediğin şeyler nelerdir söyle bakalım!

Köle:

- Benim

bir efendim var, ondan kurtulmak istiyorum,

dedi.

Mansur,

bunun için dua etti.

Sonra

dua etmemi istediğin diğer şey nedir? dedi.

Köle:

-

Allah’ın, dirhemlerimi yerine koyması için dua

ediniz, dedi.

Mansur,

bunun için de dua etti. Sonra,

Diğeri

nedir, dedi.

Köle:

-

Efendimin Allah’a tevbe etmesini istiyorum. Onun

için dua buyurunuz, dedi.

Mansur

bunun için de dua etti.

Sonra

köleye,

Diğeri

nedir, dedi.

Köle:

-

Allah’ın beni, efendimi, seni ve kavmin adamlarını

bağışlamasını istiyorum, dedi.

Mansur

bunun için de dua etti.

Dört

konuda Mansur’un duâsını aldıktan sonra köle

oradan ayrılarak çıkıp gitti.

Eve

döndüğünde Efendisi ona:

- Niçin

geciktin, diye sordu.

O da

olan biten hadiseyi anlattı.

Efendisi

ona:

- Hangi

konularda dua istedin, dedi.

Köle:

- Ben

kendimin azadlığımı istedim, dedi.

Efendisi:

- Git

sen hürsün dedi.

Sonra ne

için dua ettiğini sordu.

Köle:

-

Allah’ın dirhemleri yerine koymasını istiyorum,

dedim. Bunun için de dua etti.

Efendisi:

- Al

sana dört dirhem, dedi.

Ve

üçüncü duayı sordu.

Köle:

- Senin

Allah’a tevbe etmen için dua istedim. O da

bunun için dua etti dedi.

Efendisi:

-Allah’a

tevbe ettim, dedi.

Dördüncüsünü

sordu.

Köle:

-

Allah’ın beni, seni, Mansuru ve kavmi bağışlaması

için dua rica ettim.

O da bu

duayı yaptı, dedi.

Efendisi:

- Bu

benim elimde değildir, dedi. Kölesine çok

müsamahalı, affedici ve bağışlayıcı davrandı. Gece olup istirahata

çekilince

rüyasında, sanki birisi ona şöyle seslendi:

“- Sen

kendine ait olanı yaptın. Benim bana ait olanı

yapmayacağımı mı sanırsın?!

Ben

Azimüşşan da seni, köleyi, Mansur’u ve mecliste

hazır olanların hepsini bağışladım.”

İnsan

kendi üzerine düşeni yapar, Allah yolunda

fedakârlığını gösterirse, onun gayretini, fedakârlığını ve sadakatini

gören

Allah celle celâlühü kulunu, engin merhameti içine alıverir. Ona

yaptığından

daha fazlasını verir.

Zira O,

Ekremül-Ekremîn’dir. Cömertlerin en

cömertidir.

Kuluna

ikram etmeyi sever.

İkram ve

ihsanı, af ve mağfireti boldur.

O,

Erhamürrahımin’dir. Merhametlilerin en

merhametlisidir.

Kuluna

merhamet eder…

Kulunu

sever ve affeder…

Kulunun

günahlarını, hatalarını setreder …

Kulunu

hıfzeder …

Kulunu

mağfiret eder…

Yeter ki

kul kul olsun!..

Kulluğunda

dâim olsun, samimi olsun!..

Allah

Teâlâ:

Resûlüm! Kullarıma, benim, çok bağışlayıcı ve pek

esirgeyici olduğumu haber ver.” (Hıcr

sûresi:49) buyuruyor.

Kul

içten gelerek hakiki kulluk yapabilir, insanları

sevip hoş görebilir ve onları affedebilirse; Rabbimizin engin rahmetine

ve

mağfiretine kavuşur.

İnsanoğlu

dünyada iken Allah’ın kullarını affedip

bağışladıkca, asıl kendisi o zor günde, mahşerde, bağışlanmayı hak

etmiş olur.

Zira

insan affede affede affa layık hale gelir.

Biz de Allah’tan af,

mağfiret, rahmet ve

güzel akıbet

niyaz ederiz.

Mustafa

Eriş

Altınoluk Dergisi2009 - Mayis, Sayı: 279

Kölenin Verdiği Ders

Bir

zamanlar, Belh'te büyük bir kıtlık meydana

gelmişti. Öyle ki, açlıktan bütün halk tam bir fâciânın eşiğine

gelmişti.

Çektikleri dert ve ıztıraptan dolayı kalpler yorgun düşmüş, sıkıntı ve

yokluk

yüzünden sîmâlara hüzün çökmüştü. Gönüllerden taşan sessiz feryatlar,

duâlar

hâlinde gökyüzüne yükselmekte, akıttığı kanlı yaşlarla gözler toprağı

sulamaktaydı. Lâkin ne tuhaftır ki, çarşıda, ahâlînin bütün bu kederli

hâline

bir nebze bile aldırış etmeden dolaşan, yüzünde güller açmış, neş'eli

meczup

bir köle vardı. Onun bu davranışına bir mânâ veremeyen yerli halk,

başına

toplanarak biraz şaşkın, biraz da kızgın bir üslûb ile o köleye

hitâben:

-Bütün

insanlar mahzun iken, sen bu derece şen-şakrak olmaya utanmıyor musun?

Niçin bu

kadar gülüyorsun?" diye sordular.

O meczup

köle,

kendisine yöneltilen bu suâle, yine mütebessim bir çehre ile şu

mukābelede

bulundu:

-Ben hiç

dert ve kasâvet çekmiyorum. Zira bir köyü ve çiftliği bulunan bir

ağanın

kölesiyim. Onun güven dolu idâresi altında huzurla yaşamaktayım. Onun

gücü,

benim gönlümdeki meşgûliyeti ve derdi ortadan kaldırmıştır.

Bu

manzaraya

şâhit olanlar arasında Şakîk-i Belhî de bulunuyordu. O kölenin

vermiş

olduğu cevâbı duyduğunda, hikmet dolu bu ifâde karşısında birden bire

sarsıldı,

tevekkül ve teslîmiyet ufkunda, daha kat etmesi gereken ne kadar da çok

mesafe

olduğunun idrâki içerisinde derin düşüncelere daldı. Bir müddet sonra

da

dilinden dökülen şu cümleler gönlüne tercüman oldu:

-Yâ

İlâhî, Sen ne kadar yücesin! Şu köle, -bütün kâinâta nisbetle iğne ucu

kadar

bile olmayan- bir köye sahip, kendisini himâye edecek efendisi olduğu

için bu

kadar neş'elidir.

Ey

Rabbim! Sen

ki, Mâlikü'l-Mülkʼsün /

mülkün yegâne ve gerçek sahibisin, rızkımızı

vereceğini

de tekeffül etmişsin. Buna rağmen şu bizim kalbimizi bu kadar çok dert

ve

ıztırap içinde bırakan gafletimiz neyin nesidir?

Rivâyete

göre,

işte bu hâdise neticesinde Şakîk-i Belhî Hazretleri, dünyevî endişeleri

bir

kenara bırakarak kendini tamamen Hakk'ın yoluna verdi. O günden sonra

esbâba

tevessül edip, yani sebeplere sarılarak rızkını kazanmaya çalıştı.

Rızık

endişesini, hiçbir zaman kalbinin ucundan bile geçirmedi. Ömrünün

sonuna kadar

huzur içinde yaşadı. Tevâzû içerisinde dâimâ şu sözü tekrarlayıp durdu:

-Ben

bir kölenin talebesiyim. Her ne bulmuş isem onun (bana vermiş olduğu şu

hikmetli teslîmiyet dersi) sâyesinde bulmuşumdur.


(Hucvirî, s: 210-211;

Ayrıca bkz: Attar, s: 208; Kuşeyrî, s: 90)

Köpek Küpü Kırınca

Birgün cami odasının

kapısını

açık bırakmıştık. Aradaşların küpte

kavuramları vardı. İçeri giren bir köpek, küpe kafasını sokup

kavurmaları yemiş. Sonra da kafasını çıkaramayınca küpü kırıp kaçmıştı.


Arkadaşların canı çok sıkılmıştı. Bir yolunu bularak köpeği

yakalayacaklar, sopadan geçireceklerdi. Üstad dürümü öğrendi ve bu

düşüncelerinden vazgeçirmek istedi. Molla Resul:


-Üstadım, biraz kavurmamız vardı. Biz

kıyamıyorduk

ki yiyelim. Oysa bu

köpek gelmiş, hem kavurmayı yemiş, hem de küpü kırmış. Bize zarar

verdi. Ona nasıl ceza vermeyelim.


Üstad:


-Molla Resul senden soruyorum. Vicdanen söyle. Sen aç kalsan,

paran da olmasa, bir şey almaya da gücün yetmese, açık bir yerde bir et

bulsan; yer misin, yemez misin? Oysa aklın var, düşünüyorsun ki bu etin

sahibi var. Ne yaparsın?


Molla Resul biraz düşündükten sonra,


Evet yerim, dedi.


Üstad tekrar dedi ki,


-Bu hayvandır. Aklı yok, haramı helali bilmez.

Hayrı ve şerri tanımaz. Sahibinin kendisini döveceğini bilmez. Elbette

açık kapıdan girmiş ve kavurmalarınızı yemiş. Bundan dolayı cezayı, hak

etmiş midir? Sizden soruyorum. Elinizi vicdanınıza koyarak cevap verin?


Molla Resul ve arkadaşları,


-Köpeğin suçu yoktur, diye karar verdiler.


Daha sonra Üsad şöyle dedi:


Madem öyledir, bu hayvanın gıybetini yapmayın ve helal edin.


Molla Resul Üstad ile çok samimi konuşurdu. Gülerek şöyle dedi:


-Üstadım, içimizden gelmiyor ki helal edelim. Fakat, siz helalelleşmeye

bizi ikna ettiniz. 


Kaynak: Said Nursi'nin Van'da

bulunduğu yıllar, öğrencilerinden Molla Hamid anlatıyor. Nur Dede

kitabından


Köprü Yaptıran Mecusi

Vaktiyle

bir Mecusi

vardı. Bu adam Mecusilikte

ol­dukça

gayretliydi. İnancında

büyük bir taassuba sahipti. Yolcuları

çok severdi. Bir

gün onlar için bir köprü yaptırdı. Sultan Mahmud, kutlu

bir yolculuktan dönerken yol üstündeki o güzelim köprüyü gördü. Köprü,

hem güzel­di

hem de tam yerindeydi.

"Bu

büyük bir hayır!" dedi.

"Acaba

böyle bir köprüyü kim yaptırdı?"

Maiyetindekiler

dediler

ki:

"Bir Mecusi

yaptırdı."

Padişah, köprüyü

yaptıran kişiyi çok kıskandı ve ora­da

konaklayarak, Mecusi'yi

huzuruna çağırttı. Gelince,

"Sen

sanırım iman ehline düşmansın. Gel bu

köprü­yü

bana sat! Onun için

ne kadar altın sarf ettiysen hep­sini

benden al! Çünkü sen bir Mecusisin. Kalbinde

hamd ve minnet yok. İnandığın

gerçek bir din olmadık­ça

bu köprünün ne faydası olacak sana? Verdiğim pa­rayı

kabul etmezsen, benim

elimden kurtulamazsın!" dedi.

Mecusi

dedi ki:

"Padişah

beni paramparça etse bile bu köprüyü ne satarım, ne

de karşılığında para alırım. Ben bu köprüyü din uğrunda yaptırdım."

Bunun

üzerine padişah onu hapsettirip

ona eziyet

et­tirdi. Zindanda

ona ne ekmek verdirdi, ne

su ... Sonunda

eziyetler haddi aşınca Mecusi'nin

gönlü, kan

kesildi.

Bir

süre sonra padişah ona haber göndererek, "Kalk,

bir ata binip hemen yanıma

gel! Köprüye tam bir değer biçmesi için bir de

yanında üstat birini getir!" dedi.

Padişah

çok sevinçliydi. Bir toplulukla köprüye gitti.

Padişah

oraya varınca uyanık Mecusi, köprünün

üstün­de

durdu.

Dedi

ki:

"Padişahım, şimdi

bu köprünün değerini sen, benden iste

bakayım! Kendimi

bu köprüden

atarak helak ede­yim

de öbür köprüde karşılığını sana vereyim.

Ey yüce

padişah, bak

da gör! işte köprünün

değeri!. .. "

Bu

sözleri söyler söylemez kendisini suya attı. Su onu

aldı, götürdü. Mecusi, canıyla

oynadı. Canına kıydıda

dinine kıymadı. Çünkü

maksadı dindi, ötesine

aldırış bile etmedi.

Ey

dost! Bir ateşperest, dinine ziyan

gelmesin diye kaldırdı kendisini ateşe attı. Sen

Müslümansın, ama

Müslümanlıkta

öyle bir hale düşmüşsün ki zaten su, se­ni

çoktan kapmış götürmüş!. ..

Bir

Mecus ide bile inanç ateşi, seninkinden

fazlaysa, artık

Müslümanlığı var git bir Mecusi'den

öğren! Allah'a

ayarı düşük para götürmek kimin ne haddine! Öte dün­yaya

sağlam para, o ayarcıya

layık akçe götürmek ge­rek.

Can tenden çıkınca Allah'a putlarla dolu bir gönlü nasıl

götürebileceksin?

Bütün

bu putları gönlünden at. Bedeninle

beraber onları

terket. Bir

dostun evine

puthaneyle gidilmez. Aya­ğı

uyuşan kişi

minbere nasıl çıkabilir?

Uyuşuk bir ayak­la

minbere çıkılamazsa

uyuşuk, uykulu

bir gönülle, Hakk'a

nasıl erişilir?

Biri, bir

an olsun uyanırsa o uyanıklığı ziyadeleşir. Fakat

sen bütün ömrünü gafletle

geçirdin. Bir an bile uyanıklık yüzü

görmedin.

Uykusu

gaflet olanın uyanıklığı ölüm olur.

Be

adam! Sen kendi gamınla gamlanmazsan, senin derdine kim yanacak?

Bari, serkeşlik

etme de hemen işe koyul, elinden

ge­leni yapmaya giriş. Çünkü

hiç kimse senin derdine yan­maz, senin

için gam yemez. Hiç

kimse senin yükünü bir anlığına bile çekmez. Bunu

böylece bil!.

Feridüddin

Attar, İlahiname


Kötürüm Çocuk

Abdullah

Kassâr şöyle anlatmıştır:


Bir zamanlar hacca gitmek üzere yola çıkmıştım. Şirâz âlimleriyle

görüştüm. Bana dediler ki:


"Abdullah-ı Tüsterî ile görüştüğün zaman onun fazîletini, üstünlüğünü

kabul ettiğimizi ve selâmımızı söyle. Arefe gününde evinden çıkıp

hacılarla vakfeye durduğunu işittik. Bu haber doğru ise bildirsin de

bizim bu kerâmeti hususunda tereddüdümüz kalmasın."


Abdullah-ı Tüsterî hazretlerinin yanına varınca selâm verdim. Üzerinde

uzun bir elbise vardı. Kendinden geçmiş bir halde oturuyordu. Onu

görünce üzerime bir heybet düştü. Konuşmağa cesaret edemedim. Yanında

bir yere oturdum O sırada bir kadın geldi;


-Efendim benim kötürüm bir oğlum var. Şifâ bulması için duânızı almaya

geldim. dedi.


Abdullah Tüsterî:


-Onu niçin Rabbine havâle etmedin? deyince, kadın:


-Siz Rabbimizin sevgili kulusunuz. dedi.


Abdullah-ı Tüsterî bana doğru baktı ve işâret etti. Hemen kalkıp

elinden tuttum. Ayağa kalkıp, ayakkabılarını giydi ve Şat Nehri

kenarına gitti. Kadın da peşinden geldi. Kötürüm çocuk nehirde bir

sandal içinde oturuyordu. Çocuğa:


-Elini uzat! dedi.


Annesi:


-Elini uzatamaz. deyince,


-Sen çocuğu bırak, ondan ayrıl. buyurdu.


Bu sırada çocuk elini Abdullah-ı Tüsterî hazretlerine uzattı. "Ayağa

kalk!" deyince de kalktı. Sonra da sandal sâhibi onu kenara yaklaştırdı

ve kötürüm çocuk artık yürümeye başladı. Abdullah-ı Tüsterî çocuğa

abdest aldırdı ve iki rek'at namaz kılmasını söyledi.


Çocuk namazı

kılınca, annesine:


-Oğlunun elinden tut! buyurdu.


Kadın da elinden tutup götürdü.


Onun bu kerâmetini görünce şaşırdım. Yanına yaklaşıp Şiraz âlimlerinin

sözlerini söyledim. Bir müddet başını eğip durdu. Sonra:


-Ey dostum! Bu insanlar dilediğini yapan Allahü teâlâya inanırlar mı?

dedi.


-Evet efendim, dedim. Sonra;


-Onlar, ondan ne istiyorlar? buyurdu.


Kraliçe Belkıs

Kızım, bana;

"Anneciğim en sevdiğin kız ismi nedir?" diye sorunca, "Belkıs" dedim.

"-Belkıs da ne demek, hiç duymamıştım!" deyince Kur'ân-ı

Kerim'de bahsedilen Sebe' melîkesi (kraliçesi) Belkıs'ı anlatmaya

başladım. Bu Kur'ân Kıssası, zamanın mal-mülk sevdası içinde unutulup

giden gerçek saltanatın, yani "kulluk serveti"nin bilinmesi için âhir

zaman Belkıslarına ithaftır.

* * *

Zaman; emrine rüzgârların, evcil ve yabânî hayvanların,

insan, cin ve kuşların verildiği, peygamberlik ve hükümdarlık lütfunun

yanında, dünya saltanatının ayaklarının altına serildiği, kalbi ilim ve

şükür ile dolu, "Bizi, mü'min kullarının çoğundan üstün kılan Allâh'a

hamdolsun." diye niyaz eden Hazret-i Süleyman -aleyhisselâm-'ın

devriydi.

Saltanatı o kadar büyüktü ki, orduları dillere

destandı. Ordusu üç kısımdan oluşurdu. Birinci grup cinlerdi, ikinci

grup insanlar, üçüncü grup ise kuşlardan ibaretti. Hayvanların ve

kuşların dilini bilen Süleyman -aleyhisselâm- cinleri gizli işlerde,

insanları ülke savunmasında, kuşları da haberleşme, yol bulma ve su

bulunan yerlerin tesbitinde kullanırdı.

Rivâyet olunur ki, Süleyman -aleyhisselâm- hacca gitmiş,

ülkesine dönerken çölde erkânıyla birlikte konaklamıştı. Su bulması

için Hüdhüd kuşunu vazifelendirmek istemiş, ama onu bulamamıştı.

Kendisinden izin almadan ortadan kaybolan Hüdhüd'ün hemen bulunmasını

emretti. Kısa bir müddet sonra Hüdhüd gelince:

"-Ey Hüdhüd, eğer geçerli bir mazeret ortaya

koyamazsan, sana ağır bir ceza vereceğim!.." dedi.

Bunun üzerine Hüdhüd:

"-Sen ilim ve hikmet sahibi bir peygamberken bak, sana

bilmediğin bir bilgi getirdim. Yemen'de Sebe' ülkesinden geliyorum.

Orada kraliçenin yönetimindeki halk, zenginliğin verdiği şımarıkla

şeytana uymuşlar ve güneşe tapıyorlar." dedi. "Ayrıca bu kraliçenin

muhteşem bir tahtı da var." diye ekledi.

Hazret-i Süleyman -aleyhisselâm- Hüdhüd'ün bu sözleri

karşısında, önce kendi acziyetini hissetti. Kendisine nice saltanat,

ilim ve kudret verilmiş olsa da, kendisinin de âciz kaldığı hususlar

vardı. İşte küçücük bir kuş, kendisinin hiç haberi olmayan şeyleri

söylüyordu.

Hüdhüd'e ceza vermekten vazgeçti, ancak onun

söylediklerinin doğruluğunu da test etmek istiyordu.

"-Çağdaşım olan bu kraliçeye bir mektup yazacağım; bu

mektubu, onun tahtına bırak ve uzaktan onları izle ve bana olup

bitenler hakkında haber getir!.." dedi.

Belkıs, göz kamaştıran bir arap güzeli idi. İnci ile

süslenmiş zarif elbisesini, zümrütten tacı ile tamamlamış, etrafına

ışık saçarak tahtına yaklaştı. Tahtının üzerinde bir mektup vardı.

Şaşırdı, o mektubun oraya bırakıldığını kimse görmemişti. Mektubu

okumaya başladı:

"Bu mektup Süleyman'dandır ve Rahman ve Rahîm olan

Allâh'ın adıyla başlar;

Ey melîke; duyduğuma göre, Allâh'ı bırakıp şeytanın

yoluna boyun eğmiş ve güneşe tapar olmuşsunuz. Bir tek olan Allâh'a

îmân edin! Doğrusu, bana baş kaldırmayın; teslimiyet göstererek bana

gelin..."

Melike Belkıs, hemen 310 kişiden oluşan danışma

kurulunu toplayıp onlara mektubu okudu. Hüdhüd, sarayın penceresinden

onları dikkatle izliyordu. Melîke, etrafındaki avânesine:

"-Beyler, ulular! Bu işimde bana bir fikir veriniz!

Bilirsiniz, size danışmadan hiçbir şeyi kesip atmam. Görüşleriniz benim

için kıymetlidir." dedi.

Önce savunma kumandanı söz aldı:

"-Ey melîkem!.. Bizler güçlü-kuvvetli kimseleriz;

ordularımız zorlu savaş erbabıdır. Savaşabiliriz, ama son kararı

melîkemiz bilir!.." dedi.

Diğerleri de buna yakın beyânât verince çok akıllı ve

firâset ehli olan Kraliçe Belkıs, son sözü aldı ve şöyle dedi:

"-Hükümdarlar bir memlekete girdiler mi orayı perişan

ederler, altını üstüne getirirler. Başlar ayak takımı olur; esir düşer

rüsvay olur. Herhalde bu kadar saltanat ve güçle Kral Süleyman da bize

gâlip gelmiş olsa böyle yapar!.. Ben şimdi elçilerimle ona hediyeler

göndereceğim bakalım bana ne haberler getirecekler." dedi.

Hüdhüd, hemen havalandı ve Hazret-i Süleyman

-aleyhisselâm-'ın yanına vardı. Olanları tek tek anlattı. Belkıs'ın

elçileri de çok geçmeden Kudüs'e, kıymetli hediyelerle geldiler.

Kendilerince çok kıymetli olan bu hediyeler, Hazret-i Süleyman'ın

saltanatı yanında bir testi su gibi kalmıştı. Elçiler, Hazret-i

Süleyman'ı ve sahip olduğu saltanatı gözleriyle müşâhede etme imkânı

buldular. Vahşi hayvanlar, Hazret-i Süleyman'ın dizinin dibinde kedi

gibi yatıyorlar, kuşların biri girip Hazret-i Süleyman'ın kulağına bir

şeyler fısıldıyor, o gidiyor, başka biri haber getiriyordu. Eliyle

rüzgârı âdeta evirip çeviren Süleymen -aleyhisselâm-, elçilere:

"-Siz bana mal ile yardım etmek mi istiyorsunuz?" diye

sordu. "Allâh'ın bana verdikleri, size verdiğinden daha hayırlı ve

çoktur. Buna rağmen siz hediyelerinizle böbürlenirsiz ha..." dedi.

Ardından hiddetle:

"-Melîkenize varın ve deyin ki «İyi bilsinler ki,

kendilerine asla karşı koyamayacakları ordularla gelirim. Allâh'a îman

etmeyen o kimseleri, hor ve hakîr olarak oradan çıkarırız!..»" dedi.

Korku ile saraydan uzaklaşan elçiler, gidip

gördüklerini ve duyduklarını kraliçeleri Belkıs'a anlattılar. Belkıs,

sarayının ileri gelenleri ile Süleyman -aleyhisselâm-'ı ziyaret etmek

isteğini bildirdi. Onun peygamberliğini ve dinini tetkik etmek için

yola çıkmaya karar verip hazırlıklarına başladı. Ama gözü gibi baktığı

ihtişamlı tahtını, bu yolculuğa çıkmadan önce emniyet altına almak

istedi ve onu hazine dairesine saklattı. Üst üste üç kapıyı kilitletip

başlarına onlarca nöbetçi koyduktan sonra huzurla Kudüs'e doğru yola

çıktı.

Bu sırada Süleyman -aleyhisselâm- da onu karşılamak için

hazırlıklara başlamıştı. Onu, daha ilk bakışta teslim alıp boyun

eğdirmek için çok kıymet verdiği tahtını, Kudüs'e, ondan önce

getirtmeyi düşündü. Etrafında bulunan vezirlere, cinlerin ileri

gelenlerinde ilim ve hikmet ehli insanlara dönerek:

"-Kim Melîke Belkıs gelmeden evvel, bana onun

Yemen'deki tahtını getirebilir." Diye sordu. Emrindeki cinlerin başı:

"-Ben sen tahtından kalmadan evvel, onu senin huzuruna

getirebilirim." dedi.

Kendisine Allah tarafından ilim ve hikmet verilmiş

Vezir Asaf bin Berhiya da:

"-Ben "tarfetü'l-ayn", yani göz açıp kapayıncaya kadar

onu buraya getiririm." dedi. Ve daha sözü bitmeden Belkıs'ın tahtını,

Süleyman -aleyhisselâm-'ın huzuruna getirdi.

Bu ilâhî lütuf büyüklüğü karşısında Hazret-i Süleyman,

büyük bir tevâzu ve hiçlik içinde:

"-Bu..." dedi, "şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü

edeceğim diye beni sınamak için Rabbimin gösterdiği lütfundandır.

Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük eden de ancak

kendisi için... Nankörlük edene gelince, o bilsin ki, Rabbim

müstağnîdir ve çok kerem sahibidir." dedi.

Tahtın getirildiği mesafe, bir aylık yürüme mesafesi

idi.

Daha sonra vezir ve yaverlerine dönerek:

"-Bu tahtı, ilk anda tanınmayacak şekle sokun; bakalım

kraliçe kendi tahtını tanıyabilecek mi?" dedi.

Melîke Belkıs, uzun bir yolculuğun ardından Hazret-i

Süleyman'ın sarayına yaklaşınca sarayın şa'şasından âdeta büyülendi.

Süleyman -aleyhisselâm- onu sarayına dâvet edince biraz duraksadı.

Adımını atacağı yerde sular akıyor, rengârenk balıklar suyun

berraklığından açıkça görülüyordu. Islanmasın diye eteğinin uçlarını

topladı, ipek şalvarının paçalarındaki elmaslar parlıyordu. Ayağını

attı ve çok şaşırdı; ayağı suya batmamış, âdeta suyun üzerinde yürür

gibiydi... Şaşkınlıkla Süleyman -aleyhisselâm-'a bakınca, O:

"-Suyun üstünde billur camdan yapılmış şeffaf bir zemin

var. Eteğini toplamana lüzum yok!.." dedi.

Billur köşkün içine giren Melîke Belkıs, hayretler

içinde bu saltanatı incelerken gözü bir tahta takıldı. Hazret-i

Süleyman da onun tahtı fark etmesini istiyordu.

"-Bu senin tahtına benziyor mu?" diye sordu.

Belkıs, tahtını özel olarak yaptırmış, yola çıkmadan

önce güvenli bir şekilde korunması için binbir tedbir almıştı. Yine de

bu kadar benzerliğe şaşırdı ve:

"-Sanki o!.." diyebildi.

Süleyman -aleyhisselâm- gördüğü tahtın, onunki olduğunu

söyleyince, Belkıs artık acziyetini itiraf etti ve:

"-Rabbim, ben gerçekten kendime zulmetmişim. Artık

Süleyman ile beraber âlemlerin rabbi olan Allâh'a teslim oldum." dedi.

Yanındakiler de onunla birlikte îman ettiler. Bir

rivayete göre Hazret-i Süleyman -aleyhisselâm'-ın evlilik teklifini de

kabul Belkıs, dünya saltanatını, âhiret saltanatına çevirme akıl ve

firâsetini göstermiş oldu.

Halime Demireşik

Şebnem Dergisi, 90. Sayı


Krem

Televizyon spikeri, kameraman

arkadaşı ile birlikte geldiği süpermarkette canlı bir röportaj

yapıyordu.

Herkes ekranda görünmek için onların etrafını sarmış ve kendilerini ön

plana çıkarabilmenin

telaşına kapılmıştı. Spiker, çevresindeki hanımları inceden inceye

süzdükten

sonra, elindeki mikrofonu genç bir kıza uzatarak:

Sayın bayan, dedi. Güzellik

konusunda tarafsız bir araştırma yapıyoruz. Özellikle cilt

güzelliğinizi neye

borçlu olduğunuzu sorabilir miyim size?

Genç kız kot pantolonuna kadar

sarkan saçlarını geriye savurup bakışlarını devirirken:

Henüz yeteri kadar para

kazanamadığım için cildime salatalık kabukları yapıştırıyorum, dedi.

Arada bir

de salatalık kremi kullanıyorum. Bu yüzden de parıl parıl parlıyor

elbet.

Spiker bu sefer genç bir kadına

dönerek:

Ya siz hamfendi? diye sordu.

Sizin de cildiniz çok bakımlı görünüyor.

Kadın kendinden emin vaziyette:

Ben pahalı bir “ cilt bakım

seti “ ne sahibim, dedi. Düzenli olarak cildime bakar, sabah akşam

kremleyip

nemlendiririm.

Röportajın burasında, orta yaşlı

bir hanım devreye girerek:

Vaktiyle ben de öyle yapmıştım

kızım, dedi. Ama cildimin nemi fazla kaçmış olmalı ki, üç-beş sene

sonra ıslak

çamaşır gibi aşağı sarktı.

Spiker canlı yayanda oldukları

için durumun kötüye gittiğini anlamıştı. Kadının sözlerini boğuntuya

getirmek

gayesiyle birkaç defa öksürüp lafı kıvırtarak:

İyi ama hamfendi, diye atıldı.

Cildiniz fena görünmüyor ki:

Kadın

boynundaki fuları çözüp altındaki dikişleri gösterirken:

Estetik ameliyat diye bir şey

duymadın galiba, diye çıkıştı. Cildimi gerdirmek için az mı bıçak

altına yattım

ben?

Spiker, bir anda berbat olup

meslek hayatını tehlikeye sokan röportajını nasıl noktalayacağını

düşünürken,

süpermarketin raflarına mal dolduran yaşlı bir kadını fark etti. Kadın,

oldukça

fakir görünmesine rağmen çevresindeki bütün meraklılardan daha değişik

güzelliğe

sahipti. Spiker, çalıştığı televizyona boy boy reklam veren kozmetik

firmalarını

daha fazla kızdırmamak gayesiyle ister istemez o tarafa yönelerek:

Teyzeciğim, dedi. Lütfen bizi

bağışlayın. Güzellik ve cilt bakımı konusunda araştırma yapıyoruz. Siz

ilerlemiş

yaşınıza rağmen bu kadar güzel olan cildinize hangi kremi sürüyorsunuz?

Yaşlı kadın, nurlu yüzünü

çevreleyen başörtüsünü biraz daha sıkarken, hafifçe gülümseyerek:

Biz yüzümüze

krem falan

sürmeyiz evlad, dedi. Ama yüzümüzü seccadeye süreriz. Farketiğin

güzellik

secdelerin nurudur.

Cüneyd SUAVİ

Hayatın İçinden

Kul Hakkı ve Cennete Girmek

Kul

Hakkı ve Cennete

Girmek

Hz. Enes (r.a.) anlatıyor:

Resûlüllah (s.a.v.) ile beraber bulunuyorduk. Bir

ara azı dişleri görülecek şekilde gülümsedi. Sebebini sorduğumuzda

şöyle buyurdular:

-Ümmetimden iki kişi Allâh'ın huzuruna gelirler.

Birisi,

-Yâ Rab, benim bunda hakkım var; hakkımı bundan

al, bana ver, der.

Allah Teâlâ da ötekine,

- Hakkını ver, buyurur.

Adam,

-Yâ Rab, bende sevap nâmına bir şey kalmadı, der.

Cenâb-ı Hakk,

-Baksana, bu adamın sevabı kalmadı, ne dersin?

buyurur.

Adamcağız,

- O halde benim günahlarımdan alsın, der.

Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz bunu anlatırken

gözleri yaşardı ve, 'O gün büyük bir gündür. İnsan; günâhının

alınmasını ister' dedi.

Bunun üzerine Allah Teâlâ hak sahibine,

-Başını kaldır ve cennete bak, buyurur.

Adamcağız,

- Yâ Rab, inci ile işlenmiş, gümüşten ve altından

köşkler görüyorum. Bunlar hangi peygamber, hangi sıddîk veya hangi

şehitler içindir? der.

Allah Teâlâ,

-Bunlar, bana ücretini verenler içindir, buyurur.

Adamcağız,

-Bunların hakkını kim ödeyebilir? der.

Hz. Allah,

-Sen istersen bunlara sahip olabilirsin, buyurur.

Adam,

-Nasıl olur, yâ Rab? deyince,

Cenâb-ı Hakk,

-Hakkını bu adama bağışlamakla, buyurur.

Adam,

-O halde ben bunu affettim, der.

Allahü zû'l-Celâl hazretleri de,

-Arkadaşını al, beraberce cennete girin, buyurur.

Sonra Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz,

'Allah'tan

korkun, Allah'tan korkun ve siz de kendi aranızı düzeltin. Bakınız,

bizzat Hazret-i Allah mü'minlerin arasını buluyor'

buyurmuşlardır.

Kurtların Vazifesi

Bir

gün Yûsuf-i Bahirânî isminde bir zât kendi kendine;


"Bâyezîd-i Bistâmî'nin yanına gideyim. Eğer, açıktan bir kerâmet

gösterirse velî olduğunu kabûl edeyim. Böylece onu imtihân etmiş

olayım."

diye düşündü. Bu düşünce ile, Bâyezîd-i Bistâmî'nin bulunduğu yere

geldi.


Bâyezîd-i Bistâmî onu görünce buyurdu ki;


"Biz kerâmetlerimizi, talebelerimizden Ebû Saîd Râî'ye havâle ettik.

Sen

ona git."


Bu kimse gidip, Ebû Saîd Râî'yi sahrada buldu. Kendisi namaz kılıyor,

koyunlarına da, kurtlar bekçilik ediyordu. Namaz bitince, gelen kimse

kendisinden tâze üzüm istedi. Oralarda üzüm bulunmazdı ve zamânı da

değildi.

Ebû Saîd Râî, asâsını ikiye bölüp, bir parçasını gelen kimsenin

tarafına, diğer

kısmını da kendi tarafına dikti. Allahü teâlânın izni ile, hemen o

parçalar

asma oldu ve tâze üzüm verdi. Fakat, Ebû Saîd tarafında bulunan üzümler

beyaz,

gelen kimsenin tarafında bulunan üzümler siyah idi. O kimse, üzümlerin

renklerinin farklı olmasının sebebini sordu.


Ebû Saîd Râî;


"Ben, Allahü teâlâdan, yakîn yolu ile istedim. Sen ise imtihan yolu ile

istedin. Dolayısıyle, renkleri de niyetlerimize uygun olarak meydana

geldi." buyurdu ve o kimseye bir kilim hediye edip, kaybetmemesini

tenbih

etti.


O kimse kilimi alıp, hacca gitti. Fakat, kilimi, Arafat'da kaybetti.

Çok aradı

ise de bulamadı. Hac dönüşünde, Bistâm'a, Bâyezîd hazretlerinin yanına

uğradı.

Baktı ki kaybettiği kilim, Bâyezîd-i Bistâmî'nin önünde duruyor. Bu

hâdiselere

şâhid olduktan sonra, böyle yüce bir zâttan, kerâmet istediğine çok

pişmân

oldu. Tövbe ve istigfâr edip, Bâyezîd-i Bistâmî'nin talebeleri arasına

katıldı.

Kaynak:

Evliyalar

Ansiklopedisi, İhlas Yayınları

Kumaşın Değeri

Yûnus

bin Ubeyd’in manifatura

dükkânında, fiyatları, iki yüz

dirhem ile

dört yüz dirhem arasında değişen kumaşlar satılıyordu. Dükkânında

kardeşinin oğlu da çalışıyordu. Yolda bir kimseyi kumaş almış gidiyor

görünce, kumaşı tanıyıp, kendi dükkânından aldığını anladı.


O

kimseye;


-Bu kumaşı kaça satın

aldınız? diye

sorunca, dört yüz dirheme aldığını

öğrendi.


Sonra;


-Bu kumaşın değeri iki

yüz dirhemdir.

Geri dönüp

paranızın üstünü alınız, buyurdu.


O kimse;


-Bu kumaş, bizim orada

beş

yüz dirhem eder, ben aldanmış sayılmam! deyince;


-Olsun. Siz, gidip

iki yüz dirhem paranızı alınız, dedi.


O kimse gelip, iki yüz

dirhemini

aldı gitti.


Yûnus bin Ubeyd,

dükkânda tezgâhtar

olarak bulunan

yeğenine;


-Kumaşı bu kadar

pahalıya niye

sattın?”diye sordu.


Yeğeni;


-Vallahi kendi rızâsı

ile aldı, dedi.


Yûnus

bin Ubeyd;


-O râzı olsa da,

sen râzı olmayacaktın, buyurdu.

Kutup Görme Arzusu

Yûsuf

Halveti hocasının bereketli

sohbetleriyle yetişip, velî bir zât

olunca, Rum diyârındaki insanları irşâd için oraya gitmeye memur

edildi. Niğde şehrine gelip, insanlar arasında Tepeviran denilmekle

meşhur olan yere yerleşti. Orada bir dergâh ve bir câmi inşâ etti.

İnsanlara hak yolun bilgilerini, edebini öğretmekle meşgûl oldu. Çok

kerâmetleri görüldü.


Yûsuf

Halvetî'nin önceleri bir zaman,

kendi kendine;


“Şu anda dünyâda

kutup kimdir. Onunla görüşsem.” diye

hatırına geldi. O zaman hocası onu teselli etti ve;


“Yûsuf evlâdım!

Sen

bir türlü kutup görme arzusundan vazgeçmezsin. Mâdemki öyle, şimdi

filan yere git. İnşâallah arzun gerçekleşir.” buyurdu.


O gece hocasının

işâret ettiği yere gitti. Orada altı sâlih kimse gördü. Lâkin arzusunu

ve hocasının dediklerini unuttu ve onlara nereye gittiklerini ve kimler

olduklarını sordu. Onlar da;


“Bizler yediler

denen Allahü teâlânın

sevgili kullarıyız. Az önce içimizden biri vefât etti. Onun yerine

geçecek kimseyi istişâre için kutb-ı âlemin yanına gidiyoruz.” dediler.


Yûsuf Halvetî de

kendileriyle berâber gitmek istedi. Onlar da;


“Peki

gel!” dediler.


Tayy-i mekân

edip bir anda Kâbe-i muazzamaya geldiler.

Tavâftan sonra bir eve gidip içeri girdiler. İçeride yüzü örtülü birisi

vardı. Ona selâm verdiler. Hiçbir şey söylemeden bir meyyiti tabutuyla

ortaya getirip namazını kıldılar. Sonra tabut semâya yükseldi. Sonra;


“Bunun yerine

kimi münâsib görürsünüz?” diye yüzü örtülü kişiden

sordular.


O zaman Yûsuf

Halvetî onlara;


“Bu işi bizimle

istişâre

etseniz olmaz mı?” dedi.


Onlar da;


“Bu nasıl söz.

Sen kendi hocanın

dediğini bile unutmuşsun?” deyip sonra da başka birisini getirdiler ve

onun yedilere tâyini yapıldı. Sonra da yediler oradan çıkıp, herbiri

bir tarafa gitti. O yüzü örtülü zât da bir tarafa yöneldi. Yûsuf

Halvetî onun peşinden gitmek isteyince, o;


“Yûsuf ne oldun

nedir

derdin?” diye seslendi.


O zaman Yûsuf

Halvetî bu sesi tanıdı ve başını

kaldırıp baktığında onun kendi hocası Zâhid Efendi olduğunu anladı.

Özürler dileyip ağladı. Hocası onun özrünü kabûl edip bir anda

Şirvan’daki dergâhlarına döndüler.


Lokman Hekim'in Esareti

Lokman

Hekim'in Esareti


Lokman Hekim hazretleri günlerden bir gün eşkıyâ tarafından yolu

kesilip, esîr edildi. Kendisini yabancı bir şehre götürüp, köle olarak

bir zengine sattılar. Efendisi ona kerpiç yapma gibi ağır işler verdi.

Lokman Hekim, işin zorluğundan şikâyet etmeyip, herkesten daha iyi

çalışıyordu. Zamanla efendisi, hazret-i Lokman'ın; şefkatli, güç işlere

dayanır ve iyilik sever birisi olduğunu anladı. Lokman Hekim'e değer

verip, sevdiği kimselerden biri oldu.


Sonunda efendisi, hemşehrilerinden bir topluluğun o şehre gelmesi ile,

hazret-i Lokman'ın kim olduğunu öğrendi. Daha önce Lokman'ı tanımadan

şöhretini duyan zengin efendi, hâdisenin böyle cereyân etmesine üzüldü.

Lokman Hekim'den özür diledi. Kendisine, pek çok mal ve para hediye

ederek serbest bıraktı.


Ona:


-Neden kendini daha önce tanıtmadın,

dedi.


Lokman Hekim;


-Bana zulmedenler, kötülük yaptıklarını

bilmiyorlardı. Beni tanımıyorlardı. Ama hür birini esîr almak zulümdür.

Bu Lokman olmazsa, günâhsız başka biri olur. Zâlim kimse, hikmetin

değerini bilmez. Fakat sen gücümden faydalanmak için beni satın aldın.

Şehrinizde benim hakkımı iâde edecek bir kânun da mevcûd değildi. Ben

sonunda kıymetimin anlaşılacağını ve sabrın hikmetten üstün olduğunu

biliyordum. Her şeye rağmen çalışacaktım, burada çalıştım.

Yaşıyacaktım, burada

yaşadım. Her şeye rağmen iyi olmalıydım. Burada iyiydim. İşimin ağır

olması, sağlığın değerini daha iyi anlamama ve kendi şehrimde olan

kölelere daha iyi davranmama sebep oldu. Yemeğimin iyi olmaması, düşkün

ve fakîrlerin sıkıntılarını daha çok anlamama yaradı. Köleydim ama

suçum yoktu. Sıkıntıda idim, fakat ibret ve nasîhat

alıyordum. Kimseye, inanmayacağı bir söz söylemedim. Kimsenin benimle

düşman olmaması için, kendimi övüp, büyük göstermedim. Şehrinize geldim

ve tanınmayan bir yabancıydım. Şu anda ise, aranızdan beni hayırla

anacak dostlarım var? Eşkıyâ benim varlığımdan faydalandı. Sen de benim

gücümden istifâde ettin. Lokman'ı iddiâ edildiği şekilde değil,

gördüğün şekilde tanıdın. Allahü

teâlâya şükürler olsun ki, netîce îtibâriyle, sen de benden memnun

oldun. Ben de hoşnut olarak memleketime dönüyorum. Eğer ilk gün kendimi

tanıtsaydım, belki de inanmayıp bugün daha utanılacak bir duruma

düşecektin; yâhut da inanıp, beni kölelikten âzâd edecektin. Bu

iyilikler de meydana gelmeyecekti.


Zengin kişi bunun üzerine dedi

ki:


- Ey güneş gibi parlak insan, sözlerin, seçkinlerin ve peygamberlerin

sözlerine benziyor!



Macar Subayının Kızı

Sultan

II. Murad devri. 1441 senesinde Macaristan üzerine yapılan

bir akında, Akıncı birliklerimiz pusuya düşürüldü

ve bir çok asker ile birlikte Akıncı kumandanlarından

Rüstem bey de esir edildi. Rüstem bey, gayet yakışıklı ve

zeki bir gençti. Macar kumandanı ondan hoşlandı ve kendi

hizmetine aldı. Konağında ona bir oda verdi ve bütün şahsi

işlerini ona havale etti. Gayet dindar olan Rüstem Bey, şartlar ne

olursa olsun beş vakit namazını bırakmaz ve vakti girince hemen

kılardı. Her işin üstesinden kolayca gelmesi ve kıvrak zekası

sayesinde ibadetine kimse karışmıyordu. Macar subayının genç bir

kızı vardı. Gayet güzel ve zeki olan bu kız, Rüstem Beye aşık

olmuştu. Fakat bir Müslümana olan bu hislerini kimseye

söyleyemiyordu. Rüstem Beyi uzaktan takibeder, bilhassa namaz

kılarken gizlice onu seyreder, hayran hayran bakarak gözyaşları

içinde; “Allahım, bana da bu Osmanlının dinine girip, onun gibi

ibadet etmeyi nasib eyle!” diye yalvarırdı. Genç kız bu aşk ve

hasretten hastalanarak yatağa düştü. Hiçbir hekim onun

derdine çare bulamadı. Artık son anlarını yaşıyordu.

Bütün ailesi başına toplanmışlar, gözyaşları

içinde dua ediyorlardı. Kız bir ara gözlerini açarak;

style="font-family: cambria;">


-Esirimiz olan o Osmanlıyı da görmek istiyorum, dedi.

style="font-family: cambria;">


Rüstem beyi hemen çağırdılar. Kız, ona yaklaşmasını işaret

etti ve yakınına gelince kulağına;


-Bizim buralarda âdettir, bir kadın ölünce

mücevherleriyle birlikte gömerler. Ben ölüyorum.

Yarın mezarıma gel ve tabutumu aç, yanıma koyacakları

mücevherleri al. Onları satarak parasını babama ver ve

böylece hürriyetine kavuş, dedi.


Biraz sonra da bir şeyler mırıldanarak ruhunu teslim etti.

Yüzü nurlanmış, sanki gülümsüyordu. Ertesi

gün mezarlığa giden Rüstem Bey, kızın mezarını açtı.

Tabutun kapağını kaldırınca, gördüğü manzara karşısında

şok geçirdi; tabutta yatan, kendi babasıydı. Fakat bu nasıl

olurdu; kendi memleketi, buradan bir aylık mesafede bir Anadolu

kasabasıydı. Rüstem bey biraz sonra kendini toparladı ve tabuttaki

mücevherleri alarak mezarı kapattı. Ertesi gün çarşıya

giderek mücevherleri sattı ve Macar subayına bu altınları vererek

kendisini serbest bırakmasını istedi.


Macar subayı;


-Ben senin hizmetinden memnunum. İstersen burada hür olarak

yanımda çalışmaya devam edebilirsin, istersen memleketine

dönebilirsin, dedi ve bir emanname yazarak ona verdi.

style="font-family: cambria;">


Rüstem bey hemen yola çıktı ve haftalarca yol giderek

memleketine ulaştı. Bir akşamüzeri evine geldi. Kapıda oğlunu

gören annesi, sevincinden az kalsın bayılıyordu. Bir müddet

hasret giderdikten sonra Rüstem bey, babasını sordu.

style="font-family: cambria;">


Annesi;


-Oğlum baban sizlere ömür, geçen ay vefat etti, dedi.

style="font-family: cambria;">


Rüstem beyin içine bir kurt düşmüştü.


-Tam olarak gününü ve saatini biliyor musun anne? diye

sordu.


Aldığı

cevap onu daha çok hayrete düşürdü.

Çünkü babası, Macar subayının kızı ile aynı anda

ölmüştü. Rüstem bey o gece mezarlığa giderek

babasının kabrini buldu. Yanında getirdiği kürekle mezarı

açtı. Bir de ne görsün! Mezarda yatan Macar subayının

kızı idi. Bembeyaz kefene sarılmış, yüzü ay gibi parlıyor,

sanki Rüstem beye gülümsüyordu. Daha taptaze

duruyordu. Hemen mezarı kapatarak eve döndü. Ertesi gün

annesinden, babası hakkında bilgi istedi;


-Anne, babam nasıl birisiydi?


-Oğlum, biliyorsun, baban hocaydı. Talebelere ilim öğretir, camide

vaaz verirdi. Fakat kendisi bunları tam tatbik etmezdi. En mühimmi

de, gece yarısı guslü icabettiren durum olunca, ‘Şu gusül

olmasa ne iyi olurdu, gecenin bu vaktinde nasıl gusledilir, nereden

çıktı bu’ diye söylenirdi.”


Rüstem bey, o zaman bu işin hikmetini anladı. Namaza aşık olan bir

kafir kızına son nefeste iman nasib olmuş, bir farzı lüzumsuz

gören bir hoca da imansız ölmüştü

Mağaradaki Kuşun Sırrı

Resûlullah

(s.a.v) ile Ebû Bekr (r.a) Mekke-i mükerremeden hicret ederken bir

mağarada üç

gün üç gece kaldılar. Ebû Bekr (r.a) o mağaranın tavanında bir kuş

gördü ki,

yerinden hareket etmeyip, birşey yimez ve su içmez.


Ebû Bekr (r.a) dedi ki,


- Yâ Resûlallah! Bu kuşa ben hayrânım. Zîrâ, biz bu mağaraya geleliden

beri, bu

kuş yerinden hareket etmedi. Bir nesne yimedi. Allahü teâlâ, kelâm-ı

kadîminde,


(Allahü teâlânın rızk vermediği, yeryüzünde bir mahlûk yokdur.)

buyurmuşdur.


Ebû Bekr-i Sıddîk, böyle düşünürken, o hâlde hazret-i Cebrâîl (a.s)

nâzil olup,

havâda muallak durup, dedi ki,


- Yâ Muhammed! Hak sübhânehü ve teâlâ sana selâm eder. Ve buyurur ki,

"Ebû

Bekrin hâtırına geleni bilirim. O kuşa emr eyledim ki, Ebû Bekr ile

konuşsun.

Ebû Bekre söyle ki, o kuş ile söyleşsin"; dedi.


Resûl-i ekrem hazretleri, Ebû Bekre, hazret-i Cebrâîlin sözünü

açıkladıkda, Ebû

Bekr (r.a) sevinip, ileri vardı. Dedi ki,


- Ey mubârek kuş! Allahü teâlâ hazretlerinin izni şerîfiyle, bana söyle

ki,

yiyeceğin ve içeceğin nedir.


O kuş ağlayıp, bir zemân kendinden geçip, yere düşdü. Sonra ayılıp,

kalkdı.

Tebessüm ederek dedi ki,


- Yâ Ebâ Bekr! Bana bundan süâl etme! Bu bir sırdır. Hak sübhânehü ve

teâlâ ile

benim aramda olan sırrımı kimsenin bilmesini istemem.


Ebû Bekr (r.a) dedi:


- Ey mubârek kuş! Eğer bana söylemeğe me'mûr oldun ise, söyle.


Kuş dedi.


- Ma'lûmun olsun ki, hazret-i Âdem (a.s) yaratılmazdan iki bin yıl

evvel, Hak

sübhânehü ve teâlâ beni yaratdı. Yiyeceğimi ve içeceğimi iki kelime

eyledi. Aç

olduğum zemân birisini söylerim; tok olurum. Susuz olduğum zemân birini

söylerim; kanarım.


Ebû Bekr (r.a) dedi ki:

- O kelime nedir. Kuş dedi, o kelimenin biri budur ki, aç olduğum zemân

sana

buğz edene la'net ederim; tok olurum. Susuz olduğum zemân, sana

muhabbet edene,

istigfâr ederim, kanarım.


Hazret-i Resûl-i ekrem (s.a.v), bunu işitip, ağladı. Ümmetinden

ba'zıları

şakâvet edip, hazret-i Ebû Bekre buğz edeceklerine mahzûn oldu.

Kaynak: Menakıb-i

Çihar Yar-i Güzin

Mal ve Servetin Bekçisi Zekat

Bir gün etrafına

halkalanan sahabilere Peygamber (s.a.v) " zekat ,

mal ve servetin koruyucusudur, bekçisidir" diyen hadisi söylerken

yanlarına bir Hıristiyan tüccar uğradı. Zekat

hakkında Peygamberimizin bütün söylediklerini dinledikten sonra kalkıp

giderek zekat ını verdi.


Bu hıristiyan tüccarın bir de ortağı vardı ki, o sırada Mısır'a

ticarete gitmişti. O devirde ticaret kervanlarla yapıldığından

hırsızlar, sürekli olarak kervanların yolunu kesip paralarını

soyuyorlardı. Tüccar da içinden şöyle geçirmişti. "Eğer Muhammed'in

söyledikleri doğru ise ortağım malı ile birlikte sağ salim döner, ben

de iman edip müslüman olurum. Yok eğer Muhammed yalan söyleyip de

milleti kandırıyorsa, ortağım sağ salim dönmez onu yolda hırsızlar

soyarlar ki, ben de o zaman kılıcımı çekip Muhammed'e cevap vereceğim."


Bir aralık kervandan bir mektup gelir. Hırsızlar kervanın yolunu

kesmiş, bütün ağırlıklarını soyup kaçmışlar. Ne mal, ne elbise, hiçbir

şey bırakmamışlar.


Mektubun bu satırlarını okur okumaz derin bir üzüntüye garkolan

Hıristiyan tüccar hemen kılıcını kuşanır, Peygamber'e savaş açmak üzüre

yola koyulur. Tam yola çıkacağı sırada ortağından ikinci bir mektup

alır, "Arkadaşım, sakın üzülme" der. Hırsızlar kervanın önünü

kestiklerinde ben kervanın epey arkasındaydım. Bana hiç bir şey olmadı.

Ben ve bütün mallarımız kurtulduk. Yakında geleceğim, selamlar..."


Bunun üzerine Peygamber'n hak ve doğru söylediğine inanan Hıristiyan

tüccar, Peygamber'e (s.a.v.) vararak, "Ey Allah'ın Rasulü!.." der.

"Bana İslamiyeti açıklayın iman edeceğim."


Açıklanınca da imana gelerek, İslam bayrağı altına girer ve böylece

üstün insanlık şerefini kazanmış olur.


Ravzatül Ulema

Melek ile Balık

Vaktiyle

bir müminle kafir beraberce balık avına çıkarlar. Deniz kenarında

avlanmaya dalarak akşama kadar olta sallarlar.


Kafir oltasını her denize saldığnda tapındığı putun adını anar. Müminde

her olta atışında Allahın adını dilinden düşürmez. Fakat akşama kadar

süren avcılık sonunda kafir torbasını balıkla doldurmasına karşılık

mümin hiçbir şey tutamamıştır. Güneş battığı sıralarda bir balık tutu

ise de onuda neşe içinde elinden kaçırıverdi.


Böylece de kafir eli dolu olarak müminin de eli boş olarak üzüntü

içinde evlerine dönerler. Bunun üzerine koruyucu melek mümin avcı

hesabına üzüntüye düşer. Göğe çıktığında Allah (c. c. ) kendisine

müminin Cennetteki yerine kafirinde Cehennemdeki yerini gösterir.


Bu durumu gören melek şöyle der. Allaha and olsunki Cennetle

kazandıktan sonra müminin dünyada uğradığı zararların hiçbir değeri

yok. Cehennemlik olan kafirinde dünyadaeriştiği zenginliklerin bir

değeri yok. O Yüzden müminin öbür dünyada çektiği çile ve sıkıntılar

hiç kalır. Buna karşılık kafirin de bu dünyada eriştiği nimet ve

zenginlikler öbür dünyada uğrayacağı çetin azabı bir nebzecik olsun

hafifletmez.


Yüce Allah (c. c. ) Cümlemizi

Cennetlik olan kullarından eylesin Amin.

Melik ve Bekçi

Zamânın

sultânı Melîk Zâhir Mücirüddîn, bir defâsında Abdullah el-Acemî

hazretlerinin köyüne gitmişti. Abdullah el-Acemî bahçelerde bekçilik

yapıyordu.

Melik onu bir bahçe içinde görüp:


"Ey Genç! Bize tatlı bir nar getir." deyince, bulunduğu bahçedeki bir

nar ağacından nar koparıp götürdü.


Melik kesip tadına baktı ve;


"Bu nar ekşi sen nasıl bekçisin narın ekşisini tatlısını ayırd

edemiyorsun?" dedi.


Abdullah el-Acemî kendisine âid olmayan meyvelerden hiç yemediği için,

ekşisini

tatlısını bilmiyordu. Melîk'in sözleri üzerine hem üzüldü hem de mahcûb

oldu.

Gidip bir ağacın altında namaza durdu ve iki rekat namaz kılıp şöyle

duâ etti:


"Yâ Rabbî bana hangi narın tatlı olduğunu bildir, gidip Melîk'e

vereyim..."


Onun namaz kılışını ve duâ edişini seyreden Melik hayretinden atın

üstünde

donakalmıştı. Çünkü ağaçlar da onunla secdeye gidiyorlardı. Hayatında

ilk defa

böyle bir halle karşılaşıyordu. Hayretle;


"Ağaçlar! Evet, ağaçlar! O secdeye kapandıkça ağaçlar da secdeye

kapandılar! Demek bu genç erenlerden!" diyerek atından indi. Ayakta

durarak Abdullah el-Acemî hazretlerine sevgiyle baktı. Sonra koşup

ayaklarına

kapandı.


Abdullah el-Acemî hazretleri geri çekilerek böyle yapmasına mânî olmak

isteyince Melik Zâhir;


"Sen namaz kılarken şu bahçenin bütün ağaçları seninle birlikte secdeye

kapandılar. Bunun kerametiniz olduğunu anladım. Sen mübârek bir

kimsesin."dedi.


Abdullah el-Acemî'nin;


"Belki hâyâl gördünüz..." buyurması üzerine;


"Hayır! Vallahi gerçek gördüm. Melik aslında sizsiniz. Biz Melik değil

sizlerin hizmetçisiyiz." dedi.


Bu konuşmalardan sonra Melik Zâhir ona duyduğu yakınlığı daha da

artırmak

istedi. Ona ısınmış, kalbi kaynamıştı:


"Benim edebli ve sana lâyık bir kızım var. Onu size nikahlamak

isterim." O; "Efendim ben, malı mülkü olmayan, bir garibim"

cevabını verdi.


Fakat Melîk niyetinde kararlı ve çok ısrarlı idi. Abdullah el-Acemî

hazretleri

onun bu samîmî ve candan isteği karşısında teklîfini geri çevirmedi.

Nikâhları

yapıldı.


Melik Zâhir saraya gidip durumu hanımına anlatınca o da memnun olup,

kızının

çeyizini düzdü. Sonra, kızını sultan kızına lâyık bir şekilde develer

yükü

çeyizle gönderdi.


Düğün alayı Abdullah el-Acemî'nin köyüne yaklaşınca haberciler durumu

Abdullah

Acemî hazretlerine bildirdiler. Bu haber üzerine düğün alayını

karşıladı.

Sultanın kızı bir deve üstünde tahtırevan içinde geliyordu. Peşinde de

katar

hâlindeki develer üzerinde yükler dolusu eşyâ vardı. Sultanın kızına

yaklaşıp;


"Ey Sultân kızı! Benim hanımım olmayı mâdem ki kabul ettin, şimdi

senden bazı isteklerim var!" deyince kız;


"Evet, buyurun söyleyin." dedi.


"O halde şimdi, sen üzerinde bulunduğun deveden in! Üzerindeki o süslü

elbiselerin yerine benim vereceğim şu sâde elbiseyi giy. Sonra şuradaki

bahçıvan evine gir." buyurdu.


Kız isteğini memnuniyetle yerine getirdi.


Melik Zâhir ile Abdullah el-Acemî hazretlerinin arasında geçen bu

hâdise

Irak'ta evliyâ bir zât ve talebeleri tarafından duyulmuştu. Ziyâret

etmek için

Abdullah el-Acemî'nin köyüne geldiler.


Köye geldiklerinde, Abdullah el-Acemî bahçede çalışıyor, bahçenin

otlarını

topluyordu. Gelen ziyâretçi heyetinin reisi Allahü teâlâya duâ etti ve

otlara

işaret etti. Allahü teâlânın izni ile otlar bir yere toplandı. Abdullah

el-Acemî hazretleri onları karşıladıktan sonra;


"Niçin böyle yaptınız?" diye sordu.


O zât;


"Efendim sizin yorulmamanızı, nasihat etmenizi istedim." deyince de;


"Biz, böyle olmasını isteseydik, Allahü teâlânın izni ile otlar

toplanırdı. Lâkin biz alın teri ile lokma yeriz." dedi ve alnında

toplanan

terleri sildi. Terleri parmaklarından damla damla toprağa döküldü.


Sonra;


"Ey bahçemin otları eski bulunduğunuz yere dönünüz." dedi. Otlar

bahçeye yayılıp eski hallerini aldılar.


Ziyâretine gelen zât onun yanından ayrılmadı. Vefâtına kadar hizmetinde

ve

sohbetinde bulundu.

Merkep Suretinde İken Nurlaşan Yüz

Aşağıda okuyacağınız hikâyeyi

bizlere büyük Allah dostlarından Süfyanı Sevrî anlatmaktadır:


Bir hac mevsiminde hac borcunu yerine getirmek üzere yola çıkmıştım.

Kâbe'ye vardığımda bir hacı adayı çok dikkatimi çekti. Hacı adayı

ziyaret edilmesi gereken yerleri her ziyaret edişinde devamlı olarak

Peygamber'e salâtü selâm getiriyordu. Kâbe'yi tavaf ederken, Arafat'ta

vakfeye dururken... daima salâvat cümlelerini okuduğunu duyuyordum.

Halbuki ziyaret edilen her makam ve mevkide okunması gereken hususi

dualar vardı. Bu hacı adayı neden bu duaları okumuyordu? Bilmiyor

olamazdı. Muhakkak ki boyuna salâvat getirmesinin bir hikmeti vardı.


Merakımı iyice kamçılayan bu nokta beni adamdan bu hususu sorarak

hikmetini öğrenmeye şevketti. Adam, "Bunun haklı bir hikâyesi vardır"

diyerek anlatmaya koyuldu:


Ben Horasanlıyım. Bu yıl hac borcumu yerine getirmek istedim. Yola

babamla birlikte çıktık. Kûfe'ye vardığımızda babam hastalanarak vefat

etti. Yüzünü örttüm. Bir daha görmek için açtığımda ne göreyim ki.

Hayret! Babamın yüzü eşek sûretine bürünmüştü. Bu durum karşısında

büyük bir telâşa kapılmış, tarife sığmaz bir tasaya düşmüştüm.

Cenazesini kaldırmak için gelen halka ne diyecektim? Bu eşek sûretine

bürünen yüzü görünce içlerinden onlar ne gibi düşünceler geçirecekti?


Bu telâş ve üzüntü içinde bocalayıp dururken ne kadar yorulmuşum

anlayım ki, bir ara uykuya dalmışım. Bir rüya gördüm. Rüyada etrafa nur

saçan gayet güzel bir adam çıkageldi. Beni uyandırarak, "Nedir, bu

derece üzüntüye dalışın?" diye sesleniyordu. Ben de, "Ben üzülmeyeyim

de, kim üzülsün. Baksanıza babamın haline" diye karşılık verdim.


Sonra adam babamın yanına sokularak yüzünü açtı ve nurlu ellerini şöyle

bir yüzüne sürdü. Baktım ki babamın yüzü eşek sûretinden çıkmış, ayın

ondördü gibi pırıl pırıl ışık saçıyordu. Artık bütün gam ve keder

yerini tarif edilmez bir sevince terketmişti. Basbayağı sevinç

gözyaşları döküyordum. Bir ara kendimi toplayarak bu nur saçan adamın

kim olduğunu sorunca, "Muhammed Mustafa (s.a.v.)" cevabını aldım. Hemen

öpmek için ayaklarına kapandım. Ondan sonra da, "Ey Allah'ın elçisi!"

dedim. "Allah hakkı için babamın başına gelen bu hadisenin iç yüzünü

bana anlatır mısınız?


Hz. Peygamber (s.a.v.) "Elbette anlatırım" diyerek şunları dile

getirdi:


"Babanız sağlığında faiz yiyordu. Biliyorsunuz ki yüce Allah (c.c.)

faiz yiyenleri ya bu dünyada, ya da öbür dünyada eşek sûretine

büründürür. Baban ise daha bu dünyada o sûreti aldı. Bu yine de onun

için iyi bir başlangıç sayılır. Çünkü yine bu durumdan kurtulmak

şerefine erişmiş oldu. Sebebi de, babanızın ölmeden önce bütün ömrü

boyunca her gece, daha yatağa girmeden, bana yüz defa salâtü selâm

getirmesidir. Melek bana gelerek babanızın bu durumunu haber verince

hemen Allah'tan şefaat etme yetkimi istedim ve buraya gelerek babanızı

düzelttim. Durum bundan ibarettir. Durum bundan ibarettir. Gönlünüz

ferah olsun." İşte benim salâvat cümlelerini dilimden düşürmeyişimin

sebebi budur.


Bunun üzerine ben de Süfyan Sevri olarak sevgili Peygamberimize daha

sık sık salâvat getirmeye başladım.


Yüce Allah (c.c.) cümlemizi Hz. Peygamber'e bol bol salâtü selâm

getiren kullarından eylesin, âmin.

Mezarlıktaki Ateş

Bir

gün

Emîr-ül mü'minîn Hz.Ömer (r.a) dervişlere bahşîş verdi, mal ihsân etdi.

Bir kişi bir oğlan çocuğu ile geldi. Ömer (r.a) buyurdu;

-Sübhânallah!

Bu çocuğun sana benzediği kadar, birbirine benzeyen kimse görmedim.

Muhakkak ki bu oğlan sana benzer.

O kişi dedi

ki:

-Yâ emîr-el

mü'minîn! Bu oğlanın acâib ahvâlinden sana haber vereyim. Ben sefere

gitmek murâd etdim. Bunun anası hâmile idi.

Bana dedi,

-Beni bu

hâlde koyup, gider misin.

Ben dedim ki,

-Karnında

olan nesneyi Allahü teâlâ hazretlerine emânet etdim.

Sonra

seferden geri geldim. Annesi ölmüş. Bir gece söyleşirken, karşımızda

mezârlıkdan bir ateş gördüm. Süâl etdim ki,

-Bu ateş

nedir?

Dediler,

-Bu ateş

senin hanımının kabrindendir. Biz bunu her gece böyle görürüz.

Dedim,

-Sübhânallah!

O hâtun nemâz kılıcı ve oruc tutucu idi. Bu ateş ne hâldir, diyerek

vardım. Kabri açıp, gördüm, bir çırâğ yanar. Bu oğlan onun ışığında

oynar. Bir ses işitdim ki, bana,

-Bunu bize

ısmarladın, geri biz sana verdik, diyordu.

Ben dedim,

-Nne olaydı,

anası da diri olaydı.

Hâtıfdaki ses

dedi ki,

-Eğer anasını

da bize ısmarlamış olaydın, bu şekilde onu da geri verirdik.

Misafir Rızkı İle Gelir

Misafirperver

bir sahabi vardı. Hanımı ise her gün kocasının yanında

birkaç misafirle gelmesine tahammül edemez ve kocasına:

-Sen her gün birkaç

misafirle geliyorsun,

gelen misafirler, çocuklarımızın

rızıklarını yiyorlar, der.

Kocası, aldırış

etmez eve gelirken her

gün yanında birkaç misafir

getirmekte devam eder. Kadın sahabi dayanamayıp, gider durumu

Resûlullah'a::

-Ya resûlallah!

Kocam her akşam eve

birkaç misafir getiriyor, böylece

de

kocamın kazandıkları hep misafirlere gidiyor. Bir gün hastalanıverse,

açlıktan

ölmekten korkarım, der..

Peygamber Efendimiz

(s.a.v.) kadının

kocasını, huzuruna çağırtır,

durumu birde

ondan dinler. Sahabi:

-Ben misafirsiz

edemem! Soframda misafir

olması, bana neş'e ve bereket

veriyor,

der.

Bu sefer

Peygamberimiz (s.a.v.) kadına,

bundan sonra fazla değil, bir

misafire

razı olup olmadığını sordu. Kadın buna da razı olmayarak:

-Ben çocuklarımın

rızkını başkalarının

yemesine rıza gösteremem, der.

Adam hiç olmazsa

bir misafirde ısrar

edince; kadın boşanmaktansa, bir

misafire

razı olur. Fakat o akşam üzeri beyinin, yine eve iki misafirle

geldiğini gördü.

Kadın sinirlenmişti, içi rahat değildi. Yemek hazırlamak için mutfağa

girdi, üç

kişilik yemek hazırlayıp tepsiyi kocasına verdi. Biraz sonra da,

misafirlerden

birinin çıkıp gittiğini gördü. Hazırlanan yemeklerden biri yenmemişti.

Kadın kocasına:

-Misafirin biri

niçin yemek yemeden çıkıp

gitti? diye sorar.

Adam, ikinci

misafirin farkında değildir:

-Sen hangi

misafirden bahsediyorsun. Ben

bir misafirle geldim, o da

içerde işte,

diye cevap verdi.

Kadın çok iyi

görmüştü. Misafirin birisi

yemek yemeden çıkmıştı.

Bu münakaşanın

içinden çıkamayacaklarını

anlayan karı-koca, hemen

Efendimiz

Hazretlerine müracaata gittiler ve durumu anlattılar...

Onları dinleyen

Peygamber Efendimiz şöyle

buyurdu:

-Evet! Eve iki

misafir gelmişti. Fakat

bunlardan birisi hakiki insan

değil,

insan sûretine giren rızıktı. Allah (c.c.) hanımını akıllandırmak için

rızkı

insan kılığına sokmuştu. Hanımın ise, yine misafirler için bir miktar

rızkı

gözden çıkarıp hazırladı, ama o rızık, eksilmedi.

Şunu iyi bilesiniz

ki, her misafir kendi

rızkı ile gelir. Ve kimse,

kimsenin rızkını yiyemez, eksiltemez... Hatta misafir, bir evin

bereketini

artırır ve o evin rızkında artma olur, buyurdular. Tabiî ki kadın, bu

hadiseden

sonra itiraz edecek durumda değildi.

Musa (a.s) ve Cennetteki Arkadaşı

Hz. Musa

Aleyhisselâm, bir gün münacatları esnasında «Ya Rabbî! Cennette benim

arkadaşım

kimdir, bana göster.» diye iltica eder. Hak Teâlâ ve Tekaddes

Hazretleri:

- Ya Musa! Filan

şehirde, filan çarşıda ve şu şemail ve isimde bir kasap vardır. O

kimsedir,

diye ilham eyler.

Hz. Musa

Aleyhisselâm hemen hareket eder ve o kasabı bulur. Dükkânının karşı

tarafında,

bir miktar seyrederek ahvaline vâkıf olmak üzere oturur. Görür ki gayet

gaddar

ve zalim bir kimsedir. Sattığını hep eksik tartmaktadır. Hz. Musa'nın

hatırına,

bu kimse bana nasıl arkadaş olabilir, her halde o başka bir kimse

olması

lâzımdır, diye gelir. Tam o esnada Hz. Cebrail gelerek, o kimsenin

olduğunu

haber verir.

Hz. Musa

Aleyhisselâm akşama kadar dükkânın önünde oturur ve akşam olunca, kasap

bir

miktar et alarak elindeki zembiline koyar ve evine gitmek üzere iken,

Hz. Musa:

«Ya kasap, beni misafir kabul eder misin? diye sorar. Kasap da

«Buyurun, sizin

gibi muhabbetli misafiri asla görmedim. Bu gece hizmetinizle

şerefleneyim.» der

ve beraberce giderler. Hemen Hz. Musa Aleyhisselâmm önüne yemekler

koyar ve

«Ey mübarek zat isterseniz siz yeyin. Şayet beraber yiyelim derseniz,

bir

miktar beklemeniz lâzım gelecek. Zira benim çok mühim bir işim vardır,

müsâdenizle onu yerine getireyim.» der. Ve getirmiş olduğu eti iyice

pişirip,

evin köşesinde asılı bir zembıM aşağıya indirir. İçinden son derece

küçük ve

zayıf bir kadın çıkarır. O'nun ağzına yavaş yavaş eti verir. Karnını

doyurduktan sonra altını da temizler ve tekrar yerine asarak Hz. Musa

Aleyhisselâmın yanına gelir. Özür dileyerek birlikte yemek yemeye

başlarlar.

Kadına yemek

yedirirken kadının dudakları bir kaç defa hareket etmiş ve konuşur gibi

olmuş.

Bu hali Hz. Musa Aleyhisselâm farketmiş olduğu için o kimseye:

- Ey kişi, bu

senin annen midir?

-Evet, annemdir.

Çok ihtiyar ve mecalsizdir. Her gün böylece dükkândan geldiğim zaman

hizmet

ederim.

- Yemek

yedirirken dudakları kıpırdadı. Sözü anlaşılır mı?

- Evet anlaşılır.

Her ne zaman, karnını doyurup hizmetini yaptığımda «Ya Rabbî, bu oğlumu

cennette Musa'ya arkadaş eyle.» diye dua eder.

- Ey kimse! Sana

müjdeler olsun kî, annenin duası dergah-ı izzette kabul oldu. Musa

benim, der

ve ilham-ı ilâhî ile oraya geldiğini söyler.

O kimse de çok

sevinir ve bütün günahlarına tevbe ve istiğfar ederek ibadet ile meşgul

olmaya

başlar.

Böylece annesine

yapmış olduğu hizmet sebebi ile, salihler zümresine dahil olur.

Kaynak:

Büyük Dini Hikayeler, İbrahim Sıddık İmamoğlu,

Osmanlı Yayınevi

Musa (a.s) ve Karınca

Hz. Musa a.s.,

köy köy, şehir şehir dolaşıp; insanlara Allah'ın dinini öğretirken, bir

gün

yolu Allah'ın, ceza olarak  bütün halkını yaktığı  bir köye

düştü ve:

"Ey

Rabbim"

dedi. "Bu köyde yaşayanlar

arasında çocuklar, günahsız, suçsuzz kimseler ve hayvanlar da vardı.

Sadece

suçluları ve günahkarları cezalandırabilecekken, böyle yapmayıp tüm

köyü cezalandırmışsın.

senin şefkatin ve acıman sınırsıdır ve sen tüm canlılara bu şefkatinle

davranırın. Sen işlerini de bizim aklımıızn eremediği yüksek bilginle

yaparsın.

Buna olan inancım tamdır. Fakat ben merak ettim; günahkarlarla beraber

masum

insanları niçin yaktın?" diyerek,fazla oyalanmadan, yoluna devam etti.

Bir müddet sonra

hem bir şeyler yemek, hem de yol yorgunluğunu biraz olsun üzerinden

atmakbir

ağacın altına oturdu. Ağacın az ötesinde büyük bir karınca yuvası

vardı.

Karıncalar harıl harıl çalışıyordu. Bu karıncalarda bir tanesi gelip

dinlenmekte olan Hz.Musa aleyhisselamı ısırdı. Musa a.s karıncaya

öfkelendi

Yerdeki kurumuş odunlardan birini ateşle tutuşturdu, geldi, tüm karınca

yuvasını ateşe verdi. Tüm karıncalar yanarak öldü. Musa a.s bildiren

dini

hükümler arasında karınca yakmak günah değildi.

Bunun üzerin

Allah (c.c) şöyle seslendi:

"Ey Musa!

Seni sadece bir tek karınca ısırmışken, sen bütün karınca yuvasını

ateşe mi

verdin. Bir karınca yüzünden koca karınca ülkesini her ana hamde eden,

beni en

güzel sözlerle  öven bir toplumu yakıp yok ettin, öyle mi?"

Hz.Musa a.s.

gerek kendi gördüğü karşısında söyledikleri, gerek yaptığı karşısında

Cenab-ı

Hakk'ın seslenişinden öğrenmiş oldu ki;

Suçlularla

beraber olanlar, kendileri suçsuz  olsalar dahi aynı cezaya

uğrarlar.

Ancak Allah c.c. hesap gününde onları birbirinden ayırır, her birine

hak ettiği

karşılığı fazlasıyla verir.

Bizler

de kötü insanlarla beraber

olmamalı, onların yaşadıkları yerlerde bulunmamalıyız. Bulunmak zorunda

kalırsak onları uygun bir lisan ile uyarmalı, oradan bir an önce

uzaklaşmaya

bakmalıyız.


Kaynak: Büyük Dini Hikayeler, İbrahim Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi

Musa (a.s.) ve Doğan

Musa Peygamber Yûsa Ibnî Nûn

ile birlikte çiktigi gezilerden birinde yolda giderlerken ansizin

karsilarinda bembeyaz bir kus görürler. Kus Hz. Mûsa'nin omuzlarina

konduktan sonra kendisen söyle seslenir:


"Ey Allah elçisi Musa!... Beni dogan kusu öldürecek. Ne olur beni koru!"


Musa Peygamber de kusu elbisesinin altina saklar.


Ardindan az sonra dogan kusu gelerek, "Ey Allah'in elçisi Musa!...

Benim yiyecegime, avima engel oluyorsun?" diye sorar.


Hz. Musa (a.s) Dogan'a "Sana sürümden istedigin koyunu keseyim. Birak

bu kusa dokunma, ne olur?" diye cevap verir.


"Ama koyun etini ben ne yapayim ondan hoslanmiyorum ki?" diyen Dogan'a

da Musa Peygamber su cevabi verir:


"Öyleyse sana kendi kabalarimdan bir miktar et keseyim de ye."


Tam bu sirada Musa Peygamber'in elbisesinin altinda sakladigi kus

havaya firlayarak uçar gider.


Pesinden de Dogan kanat çirparak havalanir.


Hz. Musa (a.s) arkalarindan seyre dalar. O, ne hikmettir? diye

düsüncelere dalmistir.


Bu iki küçük yaratigin bile hayat-memat derdine düserek birbirlerini

yemege kalkismalari karsisinda içi sizlayarak, aralarini bulmak için

Dogan'a kendi bacaklarinin kaba etlerini vermeye razi olmustur.


O, bütün varliklarin birbirine düsmeden kardesçe bir düzen içinde

yasamalarini arzu etmektedir. Zaten kutsal davasi da insan yiginlarini

aydinlik Allah yoluna davet ederek onlarin bu yolda insanca

yasamalarini saglamaktir.


Musa Peygamber kafasinda bu düsünceleri geçirirken kuslar tekrar yanina

sokularak onlardan biri, "Ben Cebrail'im" digeri "Ben de Mikail'im"

diye hüviyetlerini ortaya koyduktan sonra sözlerini söyle noktaladilar:


"Ey Musa!... Biz seni buraya denemek için geldik. Açikçasi yüce Allah

(c.c) bizi, Rabbinin kullari karsisinda takindigin sefkat ve merhamet

duygularinin ölçüsünü tartmak için gönderdi. Bizde bu görevimizi yerine

getirdik. Imtihani basariyla kazindiginizi müjdeleriz."


Yüce Allah (c.c) cümlemizi, sefkat ve merhamet duygulariyla donatsin,

amin...


Münafıkın Gözü Olmasaydı

Bir

gün öğle nemâzından sonra, Cebrâîl aleyhisselâm yetmişbin melek ile

gelerek,

En'âm sûresini getirdi. Resûlullah hazretleri o gece bütün Eshâb-ı

kirâmı Âişe

r.a hazretlerinin evinde topladı. Kandil yakıp, Sûre-i En'âmı okudular.

Kandil  ışıksız oldu.

Resûlullah

hazretleri Ebû Bekr hazretlerine buyurdular ki,

-

Yâ Ebâ Bekr, kandili ışıklandır.

Bir

sâat sonra yine karardı.

Hazret-i

Resûl-i ekrem yine buyurdu.

-

Yâ Ebâ Bekr, kandilin ışığını çoğalt.

Hazret-i

Ebû Bekr, kandili ışığını çoğaltmak için kalkdı. Bakdı ki kandilin

yağı tükenmiş.

Dedi

ki,

-

Yâ Resûlallah! Kandilde yağ kalmamış. Bu gece yağ almak imkânımız da

yokdur.

Kandil bize lâzımdır, kelâm-ı Rabbilâlemîni okuyalım.

Hazret-i

Resûlullah buyurdular ki,

-

Bir mikdâr kendi ağzının tükrüğünden kandile damlat.

Âişe-i

Sıddika hazretleri buyurur ki,

-

Babam bir mikdâr ağzının suyunu, Resûlullah hazretlerinin emr-i şerîfi

ile

kandile damlatdı. Kandilin ışığı çoğaldı. Allahü tebâreke ve teâlâ

hazretlerinin emr ve fermânı ile şiddetli bir ışık oldu ki, Eshâb-ı

kirâmın

gözlerini kamaşdırdı.

Server-i

âlem 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem' hazretleri buyurdu ki:

-

Bu kandili söndürmeyiniz!

Kırk

gün kırk gece o kandil, Âişe-i Sıddîka hazretlerinin evinde yandı.

Bir

münâfık hazret-i Âişenin evine geldi. O kandili gördü.

-

Ne acâib kandil, kırkgün kırk gecedir sönmez, dedi.

O

sâatde o kandil söndü. Cebrâîl aleyhisselâm geldi ve dedi:

-

Yâ Muhammed! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri buyurur:

"Ben

çeşm-i bed [fenâ bakışlı] kullar da yaratdım. Eğer o münâfıkın

gözü olmasaydı, kıyâmete kadar o kandil; Ebû Bekrin 'radıyallahü

teâlâ anh'

ağzının suyunun bereketi ile sönmez idi."


Münker Nekir ve Hz.Ömer

Hazret-i

Server-i kâinât ve mefhar-ı mevcûdât, Resûlullah (sav),

bir gün meclis-i şerîflerinde kabr azâbını, münker ve nekîrin ne yol

ile gelip,

heybet ile süâl etdiklerini beyân buyurdular.

Hazret-i

Ömer (r.a) sordu ki,

-Yâ

Resûlallah! Biz kabre girdikden sonra, bu akıl bize verilip, sonra mı

süâl

olunuruz, yoksa verilmeden mi süâl olunuruz.

Hazret-i

Resûl-i ekrem (sav) buyurdular ki,

-Şimdi

ne aklda isen, kabrde de böyle olursun.

Ömer

(r.a) hazretleri dediler ki,

-Böyle

oldukdan sonra, üzülmeğe lüzûm yokdur.

Sonra,

Hz.Ömer (r.a) vefât etdi. Kabre defn etdikden sonra, Hz.Alînin (r.a)

falan zemânda, Hz.Ömerin böyle söylemiş olduğu hâtırına geldi. Göreyim

davâsının erimidir, diyerek kabrine geldi. Mubârek gözlerini yumup,

kalb-i

şerîflerini Hz.Ömerin ahvâline yöneltip, tam bir teveccüh ile

murâkabeye

vardıklarında, Allahü teâlâ gözlerinden perdeyi kaldırıp, durumu

müşâhede

etdiler. Gördüler ki, Münker ve Nekîr heybetle gelip,

Hz.Ömere

dediler ki,

-Rabbin

kim, dînin nedir, Peygamberin kimdir.

Hazret-i

Ömer onlardan süâl buyurdular ki,

-Yedinci

gökden buraya kadar, ne mikdâr yol geldiniz.

Dediler

ki,

-Yedibin

yıllık yoldur.

Hazret-i

Ömer (r.a) buyurdular ki,

-Yâ

siz yedibin yıllık yoldan gelinceye kadar Hâlıkı unutmadınız. Bugün

evimden

çıkıp, kabre gelince, Rabbimi ve dînimi ve Peygamberimi nasıl unuturum.

Melekler dediler ki,

-Yâ

Ömer biz de senin böyle cevâb vereceğini bilirdik. Lâkin bu heybetle

gelip,

süâl etmeğe memûruz.

Sonra,

Hz.Alî (ra) mubârek gözlerini açıp, Allahü teâlâ mubârek etsin, Ömer

da'vâsının eri imiş, dedi.

Hazret-i

Ömerin (ra) hilâfet müddetleri on sene, altı ay, yedi gündür. Ömrü

şerîfleri

altmışüç sene on gündür.

Kaynak:

Menakıb-i

Çihar Yar-i Güzin

Nafakası bitince ömrü de bitti

Zamanın halifesi

Harun Reşit, baş kadı Imam-ı Ebû Yusuf'la büyük velî Davud-u Taî

Hazretlerini ziyarete gitmişti. Davud-u Taî Hazretlerinin evine varıp

kapısını çaldılar. Kapıyı büyük velînin yaşlı annesi açtı. Harun Reşit

ve Ebû Yusuf yaşlı kadına Davud'la görüşmek istediklerini söylediler.

Kadın içeri girip görüşmek istediklerini söyleyince, Davud-u Taî

Hazretleri:

- Benim dünya ehli

kimselerle işim yok, diyerek kabul etmedi.

Halife ve Ebû Yusuf,

Şeyhin annesinden" görüşmelerini temin etmesini rica ettiler. Annesi

gelip tekrar kabul etmesini isteyince, Davud-u Taî Hazretleri:

- Anneye itaat

Allah'ın emri olmasaydı; görüşmeyi kabul etmezdim... Fakat anneme isyan

etmiş olmaktan korkarım, dedi ve görüşmeyi kabul etti.

Halife ve -baş kadı

içeri girdiler. Hazreti Davud, halifenin elini sıktıktan sonra:

- Eğer ateşte

yanmayacak olsaydı ne zarif ve güzel bir el, dedi ve birçok nasihatta

bulundu.

Ayrılacakları zaman

halife, Davud-u Taî Hazretlerine bir kese altın vermek istedi. Fakat

Davud Hazretleri kabul etmeyerek:

- Harcamak için

helâl mirasım olan evimi sattım. Onun parası bitince de ömrümü sona

erdirmesi için Allah'a dua ettim, dedi.

Harun Reşit parayı

vermeden oradan ayrıldılar.

Aradan hayli zaman

geçmişti.. Ebû Yusuf Hazretleri, Davud-u Taî Hazretlerinin irtihal

ettiğini söyledi. Hakikaten büyük veli o gün irtihali dar-i beka

etmişlerdi. İmam-ı Ebû Yusuf'a bunu nereden bildiğini sordular. O şöyle

anlattı:

- Davud

Hazretlerinin yakınlarından onun ne kadar parası olduğunu ve günlük

ihtiyacı için ne kadar sarf ettiğini öğrendim. Hesap ettiğimde bugün

parasının bitmesi lâzımdı. Parası bitince de ömrü bitmiş olacaktı.

Çünkü Allah'a (C.C.) öyle dua etmişti. Allah onun duasını reddetmez

kabul eder.

Kaynak:

Büyük Dini Hikayeler, Osmanlı Yayınevi, Tel: 0212 4619235

Nalıncı Baba

Adsız şansız bir Allah

dostu

Murat Han (III. Murat) o

gün bir hoştur.

Telaşeli görünür.

Sanki bir

şeyler söylemek ister, sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü

deseniz

hiç değil.

Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:

-

Hayrola

efendim canınızı sıkan bir şey mi var?

-

Akşam

garip bir rüya gördüm.


- Hayırdır inşaallah.

-

Hayır

mı, şer mi öğreneceğiz.

-

Nasıl

yani?

-

Hazırlan

dışarı çıkıyoruz.

Ve

iki

molla

kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki padişah hâlâ gördüğü

rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri ve kararlı

adımlarla

Beyazıd'a çıkar, döner Vefa'ya. Zeyrek'ten aşağılara sallanır. Unkapanı

civarlarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatli bakınır. İşte tam o

sıra, orta yerde yatan bir ceset gözlerine batar. Sorarlar 'Kimdir bu?'

Ahali 'Aman hocam hiç bulaşma' derler, 'ayyaşın meyhur'un biri işte!'

-

Nerden

biliyorsunuz?

-

Müsaade

ette bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz.

ÖFKELİ

KOMŞULAR

Bir

başkası

tafsilata girer.

-'Biliyor

musunuz?' Aslında iyi sanatkârdır.

Azaplar çarşısında çalışır, nalının hasını yapar. Ancak kazandıklarını

içkiye, fuhşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem nerede namlı

mimli kadın varsa takar peşine.

Hele

yaşlının biri çok öfkelidir.

-İsterseniz

komşulara sorun. Sorun bakalım, onu bir kere olsun cemaatte gören

olmuş mu?

Hasılı

mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdil-i kıyafet

mollalar kalırlar mı ortada. Tam Vezir de toparlanıyordur ki padişah

önünü

keser.

-

Nereye?

-

Bilmem.

Bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.

-

Millet

bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem. Ama biz gidemeyiz.

Öyle veya böyle tebamızdır. Defnini tamamlasak gerek.


- İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.

-

Olmaz.

Rüyadaki hikmeti çözemedik daha.


- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?


- Mollalığa devam. Naaşı kaldırmalıyız en azından.

-

Aman

efendim. Nasıl kaldırırız?

-

Basbayağı kaldırırız işte.

-

Yapmayın

etmeyin sultanım, bunun yıkanması paklanması var. Tekfini,

telkini...

-

Merak

etme ben beceririm. Ama önce bir gasılhane bulmalıyız.

-

Şurada

bir mahalle mescidi var ama...


- Olmaz. Vefat eden sen olaydın nereden kalkmak isterdin?

-

Ne

bileyim Ayasofya'dan, Süleymaniye'den. En azından Fatih

Camii'nden.

-

Ayasofya

ile Süleymaniye'de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem.

Ama Fatih Camii'ni iyi dedin. Haydi yüklenelim.

Ve

gelirler

camiye. Siyavuş Paşa sağa sola koşturur kefen, tabut bulur.

Padişah bakır kazanları vurur ocağa. Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar

ki naaş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur aydınlanır alnında.

Yüzü

şakilere benzemez. Hem mânâlı bir tebessüm okunur dudaklarında.


Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin ona keza. Meçhul nalıncıyı

kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine hayli

vardır daha. Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır:

-

Sultanım

yanlış yapıyoruz galiba

-

Nasıl

yani?

-

Heyecana

kapıldık, cenazeyi sorup araştırmadan getirdik buraya,

Kimbilir

hanımı vardı belki, belki de yetimleri?

-

Doğru.

Öyle ya. Neyse, sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp

geleyim.

BİZİM

EFENDİ BİR ALEMDİ

Vezir

cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya

koşar. Nitekim sorar soruşturur, nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı

bir

kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler, sanki bu vefatı bekler gibidir.

-

Hakkını

helal et evladım .Belli ki çok yorulmuşsun.

Sonra

eşiğe

çöker ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar. Ağlar mı? Hayır. Ama

gözleri

kısılır, belki hatıralara dalar. Neden sonra silkinip çıkar hayal

dünyasından.

-

Biliyor

musun oğlum?' diye dertli dertli söylenir, Bizim

efendi bir âlemdi

vesselâm. Akşamlara kadar nalın yapar, ama birinin elinde şarap şişesi

görmesin, elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip

dökerdi

helaya.

-

Niye?

-

Ümmet-i

Muhammed içmesin diye.

-

Hayret.

BAK ŞU İŞE!

Sonra

malum

kadınların ücretini öder eve getirirdi.

-

Ben

sizin zamanınızı

satın aldım mı, aldım. Öyleyse şimdi dinleseniz gerek, der çeker

giderdi, ben menkibeler anlatırdım onlara. Mızraklı İlmihal, Hüccet-ül

İslâm

okurdum.

-

Bak sen!

Millet ne sanıyor halbuki.

-

Milletin

ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere

giderdi. 'Öyle bir imamın arkasında durmalı ki' derdi, 'tekbir alırken

Kabe'yi görmeli.'

-

Öyle

imam kaç tane kaldı şimdi.

-

İşte bu

yüzden Nişanca'ya, Sofular'a uzanırdı ya. Hatta bir gün

-

Bakasın

Efendi! Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü

belleyecek. İnan cenazen

kalacak ortada'. dedim,

-

Doğru

öyle ya?


- Kimseye zahmetim olmasın!  deyip mezarını kazdı bahçeye.

Ama

ben

üsteledim.

-

İş

mezarla bitiyor mu? Seni kim yıkasın, kim

kaldırsın? dedim.


- Peki o ne dedi?

-

Önce

uzun uzun güldü, sonra

-

Allah

büyüktür hatun, hem

padişahın

işi ne? dedi.

.....

İşte

Nalıncı

Baba o adsız sansız Allah dostlarından biridir. Asıl adı,

Muhammed Mimi Efendidir. Bergamalıdır. 1592 yılında vefat etti. Cenaze

hizmetlerini bizzat padişah gördü ve mübareği evine defnetti. Kabri

üzerine

bir kubbe, önüne bir çeşme koydurdu. Dahası bir tekke ile yaşattı

adını.

Türbesi Unkapanı'nda, Cibali tütün fabrikasının arkasında, Haraçzade

Camii

karşısındadır.

Namusa saldıran erkeğin cezası

Hüzeyl kabilesinden

Medineli Hamele, devesine binmiş, kırda gidiyordu.

İlerideki vahada koyunlarını otlatan Raşid’in kızı Es’ile’yi gördü.

Es’ile, koyunları sürerken rüzgâr yüzündeki

örtüyü sıyırmış, onun sahip olduğu fıtrî güzelliği gören Hamele,

fikrini bozmaya niyet etmişti.

Sürüye yaklaşınca devesini çökertip dizlerinden

bağladı, yalnız bulunan Es’ile’ye seslendi:

– Es’ile, beni reddetme. Seninle beraber olalım.

Es’ile’nin cevabı makuldü:

– Buradan derhal uzaklaş. İyi niyet sahibi isen

babama müracaat et. Beni eş olarak iste. O seni reddetmez.

Fakat Hamele’de iyi niyet yoktu. Sadece geçici ve

zevkli bir macera yaşamayı düşünüyordu. Es’ile’ye doğru yürüdü. Es’ile,

başka çıkış yolu kalmadığını anlayınca bütün cesaret ve hiddetini

toplayarak namusunu savunmaya karar verdi. Kapışmada çok sürmeden

Hamele’yi yere yatıran Es’ile:

– Def olup gidecek misin, yoksa başını

parçalayayım mı? dedi.

Hamele söz verdi. Hemen def olup gideceğini

söyledi. Ne yazık ki yatırıldığı yerden kalkar kalkmaz hücumunu

tekrarladı. Es’ile yine bir hamlede onu yere yatırdı. Hareketsiz hale

getirerek teklifini tekrarladı.

– Buradan def olup gidecek misin, yoksa şu taşla

başını parçalayayım mı?

Bu zor karşısında kesin söz veren Hamele, yine

yakasını sıyırdı. Ne yazık ki, sözünde bu sefer de durmadı, yalnız

bulduğu Es’ile’ye hücumunu tekrarladı. Es’ile güçlü ve hiddetliydi. Onu

yere yıkıp göğsü üzerine çöktü. Başına yanındaki büyük bir taş

parçasıyla öylesine vuruşlar vurdu ki, mütecaviz Hamele, artık yerinden

kalkamaz, kalksa bile hücumunu tekrar edemez hale geldi.

Bundan sonra koyunlarını sürerek oradan uzaklaşan

Es’ile, böylece şerefini korumuş, namusuna leke kondurmamıştı. Az sonra

oradan geçen bir yolcu kafilesindeki Hüzeylliler Hamele’yi tanıdılar.

– Ne oldu sana böyle Hamele? dediler. Hamele:

– Sormayın, devem beni yere attı, düşünce böyle

oldum, dedi.

– Deven burada dizlerinden bağlı, şu taşta da kan

var, ayrıca başında da taşın açtığı yaralar görünüyor, deyince kızardı:

– Ne diyorsam öyle, daha ne inceliyorsunuz, beni

deveme bindirip evime götürün, dedi.

Hamele’yi evine götürdüler. Birkaç gün yattıktan

sonra iyi olma ümitleri kaybolmaya başladı. Kendisine sordular:

– Başına bu durum sebebiyle ölüm gelecek olursa

kimi dava edelim, kan diyetini kimden isteyelim?

Titrek sesle açıkladı:

– Kanımdan, Es’ile’den başkası sorumlu değildir.

Bu cümle, Hamele’nin son sözleriydi. Başı yana düşüverdi.

Hüzeyl ileri gelenleri toplanıp Resûlüllah’a

geldiler:

– Oğlumuz Hamele’nin kanını, Raşid ödeyecektir.

Dava ediyoruz.

Resûlüllah Hazretleri Raşid’i çağırttı.

Raşid’in asıl adı Zalim’di. Resûlüllah, İslâm’a

girince Zalim ismini Raşid olarak değiştirmişti. Durumu anlayan Raşid:

– Benim öyle bir ölümden haberim yok. Ne gördüm,

ne de işittim, deyince:

– Ya Resûlâllah, Raşid’in kendi değil, kızı

Es’ile’dir katil, dediler.

Az sonra Es’ile yakalanarak getirildi.

– Es’ile, bak senin Hamele’yi öldürdüğünü iddia

ediyorlar, ne dersin?

Es’ile dalgın, aynı zamanda tereddütlü idi.

Sadece:

– Hiç kadın erkeği öldürebilir mi? diyebildi.

Ancak bu sözün gerçek bir müdafaa olmadığını

hemen anladı. Sonra vahiy gelerek Allah’ın Resûlü’ne olayı haber

vereceğini de düşündü. Hadiseyi aynen anlatmaya karar verdi.

– Üç defa üzerime yürüdü, iki defa yatırıp söz

aldım. Defolup gideceğine söz verdi. Kurtulunca üçüncü defa üzerime

geldi. Ben de şerefimi ve namusumu müdafaa için başını yaraladım, bana

hücum edemez hale getirerek kaçıp kurtuldum. Sonra öğrendim ki, o

yaralardan ölmüş.

Hüzeylliler hep birlikte bağrıştılar.

– Suçunu itiraf etmiştir, diyetimizi isteriz.

Resûlüllah Hazretleri de kararını açıkladı:

– Es’ile namusunu müdafaa etmiştir. Mütecaviz

Hamele de kanını heder etmiştir. Böylece dava bitmiş, diyet ortadan

kalkmıştır. Hüzeylliler süklüm püklüm. Raşid ve Es’ile şen ve şatır,

evlerine döndüler. Asr-ı Saadetten bir namusu koruma olayı böylece

tarihe geçti, bize de ibretlerinize sunmak düştü.

Kaynak:

Yeni Aile İlmihali, Ahmed Şahin, Cihan Yayınları

Nereden ve Nasıl Aldın

Hazret-i

Ebû Bekr-i Sıddîk (r.a) hazretlerinin bir

kölesi vardı. Ömrünün sonlarında her akşam iftâr vaktinde yemek

getirirdi.

Âdet-i şerîfleri öyle idi ki, nereden ve nasıl aldığını, kimden satın

aldığını,

onun san'atı ve mesleği ne olduğunu o köleden sormayınca o yemekden bir

lokma

ağzına koymazdı. Bu köle bir gece yine yemek getirdi. Ebû Bekr-i Sıddîk

(r.a)

süâl etmeden, mubârek elini uzatıp, bir lokma yemekden aldılar.

Köle

dedi ki:

-

Ey Efendi. Ne oldu ki, bu akşam sormadan yemeğe el uzatdınız.

Ebû

Bekr-i Sıddîk (r.a) hazretlerinin mubârek gözleri yaş ile dolup,

buyurdu:

-

Yâ Gulâm. Açlık bana sıkıntı verip, sabırsızlandırdı. Böylece bu hâl

başıma

geldi. Şimdi bana haber ver ki, bu akşam yemeği nereden getirdin.

Köle

dedi ki:

-

Câhiliyye vaktinde, raks ve oyun oynardım. Bir gruba raks etdim.

Onlara hoş

geldi. Bana dediler ki, şimdi bir nesnemiz yokdur. Va'd etmişlerdi ki,

elimize

birşey geçdikde sana iyilik ederiz. Ben bugün gördüm ki, onların elleri

doludur. Ben va'dlerini hâtırlatdım. Yiyeceği bana verdiler.


Ebû Bekr-i Sıddîk (r.a) bunu işitdi. Çok üzüldü. Ağladı. Yemeği

önünden atdı.

Parmağını boğazına o kadar sokdu ki, kay' etdi. O lokma karnından

dışarı geldi.

Kendine eziyyet verdi. Mubârek yüzü göğerdi ve karardı. Mubârek yüzünün

şeklinin değişikliğini görenler, bir mikdâr su içmesini ve bu üzüntüden

halâs

olacağını söylediler. Sıcak su getirdiler. İçdi, bir kerre dahâ kay'

etdi.

Rahâtsız oldu. İnceledi ki, karnında bir şey kalmadı.

Dediler

ki,

-

Yâ Sıddîk, bu kadar kendinize sıkıntı ve zahmet, bir lokmadan dolayı

mıdır.

Buyurdu ki, evet. Resûlullah (s.a.v) hazretlerinden işitdim.

Buyurdular

ki,

-

Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri, yidiği harâm olan kimselere

Cenneti

harâm etmişdir.

Sonra

başını yukarı kaldırıp,

-

Yâ ilâhel âlemîn! Yidiğim lokma için elimden geleni yapdım. O

lokmaları kay'

etdim. O lokmadan damarlarımda birşey kaldı ise afv et. Bu za'îf kulun,

Cehennem azâbına dayanamam diye, düâ buyurdu.

Bu

o Ebû Bekrdir ki, Resûlullah (s.a.v) hazretleri,

(Ebû Bekr benim gözüm ve kulağım gibidir) buyurdu.


Neyin Var A Kişi

KURTUBİ

Tefsirinde

nakledildiğine göre, sahabîlerden biri Nebiler Sultanının mübarek

huzurlarında

hep kederli görünürlerdi.. Yüzünde ızdırap çizgilerinin izleri vardı..

Bir gün

Allah'ın Peygamberi o sahabîye dediler ki:

Seni hep

üzüntü ve keder içinde görüyorum. Neyin var?

Seni bu derece üzen şey ne ola?

Gerçekten

o sahabî pek kederliydi. Can kuşu ten

kafesinde çırpınıp durmaktaydı.. Birden gözleri buğulandı, dudakları

acı ile

büzüldü. Dili düğüm düğüm oldu da tek kelime söyleyecek takati kendinde

bulamadı. Ne var ki, şefkat ve merhametin ve en güzel huyun sahibi

Cenab-ı

Peygamber (Sallallahû Aleyhi ve Sellem), onun yanık yüreğine bir damla

inayet

suyu serpti:

Ey

Allah'ın kulu, dedi, bana açamadığın derdini başka

hiç kimseye açmak imkanın olmaz... Benim indimde ayıplanıp kusurlu

görülmezsin.

Seni bu hale sokan derdini bana anlat ki, deva olayım!..

O iki

Cihanın Saadet Güneşi, o herkesin imdadına

yetişen Rahmet Peygamber demirin gönlündeki pası bile giderirdi. Kaldı

ki bir

insanın derdine deva olmasın...

Biraz

cesaret bulan sahabînin dilindeki düğüm birden

açıldı. Ah ve enin ederek anlatmaya başladı:

Ey

Allah'ın Rasulü, ey kokusu hoş Nebi!. Allah beni

sana feda kılsın... Benim öyle bir günahım vardır ki, bunu hatırladıkça

üzüntüye gark oluyorum. Öyle zannediyorum ki, Rabbi Kerîmimin huzurunda

bu

günahın hesabını veremeyeceğim!..

Kainatın

Efendisi, ümit dalları kurumuş gibi görünen bu sahabîye teselli etti ve

dedi

ki:

Sen

günahının

ne olduğunu anlat!.. O sahabî, iki gözleri iki çeşme halinde şöyle

anlattı:

Ey

Allah'ın

Rasulü, İslam'dan önceki cehalet devrinde ben de kızlarını öldüren

bedbahtlardan biriydim. O korkunç günler bir kabus gibi beni de

sarıvermişti. En son

olarak tek kızım kalmıştı. Annesi:

Ey

efendi,

diyordu, bu işve fidanıma kıyma!.. Böyle bir gülü dalından koparmak

reva

mıdır?..

Onun

yalvarışları karşısında ben de tek kızımı öldürmekten vazgeçmiştim..

Ne var

ki,

kızım da günden güne büyüyor, gittikçe güzelleşiyordu. Öyle bir yüzü

vardı ki,

sanki nar çiçeğine benzemedeydi. Allah'ın Kudret eli ona canlar yakan

bir

güzellik vermişti. Beni bir namus gayretidir aldı. Cehalet damarım alev

seli

halinde köpürdü, akıl ve idrak aynası çatladı:

Onu

diyordum,

bir başkasının evine bir başka adama nasıl verebilirim?

BÜYÜYÜP

serpilen, servi gibi nazla salınan kızımın evde beklemesini istemediğim

gibi, kocaya verip de bir başkasına terk etmeyi de hazmedemiyordum.

Hasılı,

kanlı cehalet beni zehir pençesinde nefes nefes sıkıyordu. Adem

evlatlarının

ezeli düşmanı şeytan da sahnedeydi, meydanlarda zıpzıp oynuyor, beni

durmadan

dürtüyordu.

Vah

sana!.. Sen

nasıl bir adamsın. Sende hiç namus gayreti yok mu?

Nihayet

lanetli

İblîs galebe çaldı. Aileme:

Ey iyi

hatun,

dedim, şu köydeki akrabamı ziyarete gideceğim, kızımızı da giydirip

süsle, onu

da beraber götürmek istiyorum!..

Zavallı

kadın

ne bilsin... Kurdun eline kuzuyu teslim ediyordu. Pek sevindi ve nar

çiçekleri

gibi taze kızını giydirip süsledi. Bende kızın elinden tutup yola

çıktım...

Yolları elime dolayıp gidiyordum...

O nur

yumağı

masum çocuk ardımca kuşlar gibi sekerek geliyordu. Ölüme gittiği

nereden

bilecekti.

Nihayet

yolumuz

ıpıssız bir vadiye uğradı. Orada tasarladığım bir kuyu vardı. Bu kuyu

oldukça

derin ve korkunçtu. İçine düşenin çıkmasına imkan yoktu. Nice can

Yusuf'unu

yutacak derinlikteydi. Adeta ağzını açmış bir canavara benziyordu.

Gökte

güneş

fokurduyor, yerde kumlar kavuruyordu. Çölün öldürücü sıcağı beynimizi

kaynatmak

üzereydi. Küt küt adımlarla yürüyerek kuyunun başına geldik. Kızım

benim ürkek

halimden şüphe etmişti. Yaralı keklikler misali titriyor, iri iri

gözlerle

yüzüme bakıyordu...

Ölüm

kuyusu

ağzına kadar su ile doluydu. Artık muradım hasıl olacak, ben bu kızdan

ebedî

olarak kurtulacaktım. Bu sırada kızımın elinden tutup suya bakması için

kuyu

ağzına kadar getirdim. Masum yavru, ak güvercinler gibi titreyerek

çığlığı

bastı:

Vah

başıma

gelen!.. Demek babam beni boğmak istiyor, demek yine şeytan yol

kesiyor?..

Demek ben de sırf kız olarak dünyaya geldiğim için ölüme mahkum

ediliyorum?..

Bir an

vicdanım

harekete geçti, cehalet sisleri aralandı, akıl yayı oku attı. Onu

bıraktım.

Başımı iki ellerim arasına alıp düşünceye daldım...

İçimde

bir

acayip tufan, bir ateş seli... Bu kötü işten vazgeçmeyi murad

ediyordum, fakat

cehalet timsahı vicdan kuşunu yutuveriyordu. Lanetli İblîs de kulağımın

dibinde

tezgahını kurmuştu:

Sen,

diyordu,

ne beceriksiz adamsın!.. Bu kızı kuyuya atıp helak etmezsen, bir

başkasının

eline verecek, namusunu çiğneteceksin. O zaman daha mı iyi olacak?

Kendine gel,

onu buracıkta öldür, yüzünün akı ile evine dön!..

Şeytanın

fitne

davulu beyin zarımı çatlatmış olacak ki, bir canavar gibi kızımın

üstüne

atıldım. Onu sürükleye sürükleye kuyunun başına getirdim. Kız son bir

gayretle

çırpınıyor ve:

Ey

babam,

diyordu, kıyma bana!.. Benim günahım ne ki, ölüme layık görülüyorum!..

Artık ne

akıl,

ne idrak, ne vicdan çalışmıyordu. Kızımın çığlıkları çöllerde yankılar

yapmaktaydı... Nihayet onu tepesi üzerine kuyunun içine atıverdim. Her

şeye

hayat kaynağı olan su, kızıma ölüm kıskacı oluvermişti. Karanlık su,

çığlığıyla

beraber kızı da yutuvermişti... Kuyunun dalgaları bir ip gibi kıvrım

kıvrım

kıvrılarak çocuğu dibe çekti...

Gözleri

bulut

gibi yaşlar döken sahabî, bir nefes durup yaşlı gözlerini Allah

Rasûlünün

mübarek yüzüne dikti ve şöyle devam etti.

Ey

Allah'ın

Rasûlü, ey eşi bulunmaz inci!.. Daha sonra Allah bize acıdı, bize kendi

içimizden bir Peygamber gönderdi... Bizi Nübüvvetle şereflendirdi...

Siz de

bizi İslam ile, îman ile tezyin ettiniz. Ve evvelce işlediğimiz

şeylerin ne

kadar cahilce olduğunu anladık... Öyle de, vicdanım sızlayıp

durmadadır...

Yüreği yaralı bir baba, nasıl kederden kurtulur, hüzünden azade olur?..

Ey

Nebiyyi

Ahirzaman!.. İşte beni devamlı gam seline sürükleyen derdim budur!..

NİHAYETSİZ olan

Mülkün Seyyidi ve Kevser Havuzunun Sahibi, bu yürek parçalayan

sahneleri yeniden yaşıyormuş gibi titredi ve mübarek gözleri yaşlarla

doldu..

Mecliste bulunan diğer sahabîler de hıçkırıklarını tutamıyorlardı...

Allah'ın

Şerefli Nebisi, ona derin derin baktı "Senin günahın affolmaz"

demedi.. Şöyle buyurdu:

Eğer

cehalet

devri günahları bağışlanmasaydı seni de aynı şekilde cezalandırmaktan

geri

kalmazdım!..

O

karanlıktan

bu aydınlığa eriş, işte Nebiler Sultanının sayesinde oldu. Taş

kalbli

insanları gözü yaşlı ceylanlar haline getirmek devleti O'na bahşedildi.

O'nun

muhabbetiyle gönüllerini yakanların sayısı gökteki yıldızların sayısını

geçmiştir. İnsanlık alemi Peygamberler Peygamberini tanıdığı ve

O'na

bağlandığı gün kurtulacaktır...

Muhammed

Hak

Elçisi...

Nur, rahmet, sonsuz güzel,

Ey can, O' nu sev!..

Olmaz, hiçbir şey O'nsuz güzel!..

Mustafa

Necati Bursalı

Altınoluk Dergisi

1987 -

Subat, Sayı: 012, Sayfa: 035

Niçin Ağızları Kapalı

Şeyh

Necmüddin Ali (k.s.) hazretleri anlatıyor:

Zaman

zaman ziyaretime gelen bir kadın vardı. Basîreti (kalp gözü) açık bir

hâtundu.

Yine bir gün ziyâretime gelmişti. O sıralar elim biraz dardı ve o da bu

hâlimi

biliyordu. Evimde bir-iki göz ambar vardı. Eğer Allah Teâlâ, hubûbattan

arpa-buğday gibi bir şey verirse o ambarlara koyardım. Şimdi ise onlar

boştu.

Kullanılacakları zamana kadar temizce dursunlar diye ağızlarını

kapatmıştım. O

kadın içlerinde bir şey var zannetti ve bana dedi ki:

-

Mâdem ki elin dar, niçin şu ambarların içindekilerden azık

edinmiyorsun?

-Boş

onlar, dedim.

-

O

halde, dedi, niçin ağızlarını kapalı tutuyorsun?

-Temiz

dursun diye...

Kalktı,

onların kapaklarını açtı ve şöyle dedi:

-

Bunlar, ağızları kapalı oldukları için boştur. Eğer ağızları açılsa,

onlar da

aç ve açık olan ağız gibi olurlar. Hak

Teâlâ aç ve açık olan ağızın

rızkını

gönderir. İhtiyaç vakti

gelince, her şeyin rızkını yine kendisine

münâsip bir

şeyden eriştirir.

O

kadın bu işi yapınca, çok geçmeden Allah (c.c.) o

ambarlara o kadar buğday gönderdi ki, bölmelerin hepsi doldu taştı.

Alıntı:

Abdurrahman Câmi

k.s., Nefehâtü'l-Üns, Terc. Lâmiî Çelebi, v. 1532  Fazilet

Takvimi,

2001

Niçin Evlenmiyor

Râbia-tül

Adeviyye,

-Niçin evlenmiyorsun?" diye ısrâr

edenlere şöyle söyledi:

-Benim üç büyük derdim var. Bunların

sıkıntısından kolayca kurtulmamı garanti ederseniz, o zaman evlenirim.

Birincisi, acabâ son nefesimde îmânımı

kurtarabilecek miyim?

İkincisi,

Kıyâmet gününde amel defterimi sağ tarafımdan mı, yoksa sol tarafımdan

mı verecekler?

Üçüncüsü,

herkesin hesâbı görüldükten sonra bir grup Cehennem'e ve bir grup

Cennet'e giderken, acabâ ben hangi grupta bulunacağım? dedi.

O kimseler;

-Biz bu suâllerin cevâbı olarak

size bir şey söylemekten âciziz" dediler.

-O

halde önümde böyle dehşetli günler varken ve bu günlere hazırlanmak

elbette lâzım iken, evlenmeyi nasıl düşünebilirim? buyurdu.

Nûh Tufanı ve Kediyle Köpek

Nûh Peygamber Tufan hadisesi başlamadan önce bir gemi inşâ ettirdi. Bu

gemiye bütün yeryüzü canlılarından birer çift aldı. Gemi tamamen

dolmuştu. Onun için de çiftlerin birbirleriyle cinsî birleşmede

bulunmalarını yasakladı. Çünkü birleşirlerse üreyip gemiyi

batırabilirlerdi.


Gemideki canlıların arasında

kedi ile köpek de yer alıyordu. Köpek, Nûh peygamberin "Sakın cinsi

münasebette bulunmayın. Çünkü batarız" diye sıkı talimatına rağmen bir

gün dayanamayıp hemcinslerinden biriyle çiftleşir. Köpeğin

çiftleştiğini gören kedi hemen gidip durumu Nûh peygambere bildirir.

Hz. Nûh (a.s.) da köpeği çağırtarak iyece bir azarlar.


Fakat bir süre geçtikten sonra köpek dayanamayıp yine çiftleşir. Daima

köpeğin hareketlerini kollayan kedi de durumu tekrar Hz. Nûh'a

yetiştirir. Köpeği çağırtan Hz. Nûh (a.s.) yine kendisini iyice bir

haşlar. Köpek bakar ki kurtuluş yolu yok, inkâra yeltenir. Ben böyle

bir hareket yapmadım, diye ayak diretir. Kedi yaptı, köpek de yapmadım

derken konu iyice arapsaçına döner. İşin böylesine kargacık burgacık

bir hâl aldığı bu sırada kedi bütün kurnazlığını ortaya seren bir

teklif atar. Nûh peygamber'e "Ey Allah elçisi!" der. "Ben köpeği sizin

emrinizi çiğneyerek hem cinsiyle cinsi birleşmede bulunurken şu iki

gözümle gördüm. Fakat o, inkâra yelteniyor, zararı yok. Mademki inkâr

ediyor, siz de Allah'a yalvarıp yakararak onları size suçüstü

göstermesini dileyin. Eminim ki o zaman onları yakalayacak ve kimin

doğru söylediğini gözlerinizle göreceksiniz."


Bunun üzerine Nûh peygamber Allah'a dua ve niyaz eder. Der ki, "Ey

Rabbim! Köpekler emirlerime ayak uydurmuyor. Suçlarını yüzlerine

vurduğumda da inkâra kalkışıyorlar. Bana onlara suç işlerken göster de

ben de bu konuda aydınlığa kavuşayım. Kimin haklı, kimin haksız

olduğunu anlayayım."


Bu duanın üzerinden bir süre geçtikten sonra bir gün köpek yine nefsine

hâkim olamayıp hem cinsiyle temasa geçer. Fakat artık Nûh peygamberin

duası kabul olunmuş, o yüzden de kendilerini mutlaka suçüstü

yakalayacaklardır. Kuvvet ve kudretine nihayet olmayan Allah (c.c.)

birleşen köpeklere öyle bir illet verir ki çiftleşme esnasında uzun

zaman bir türlü birbirlerinden kopamazlar. Öylesine kenetlenmişlerdir

ki ne kadar didinseler ayrılmaları imkânsızdır.


Tabii durumu uzaktan seyreden kedi yine her zaman ki gibi haberi Hz.

Nûh'a uçurmakta gecikmez. Durumu haber alan Hz. Nûh (a.s.) hemen olay

yerine gelir ve köpekleri çiftleşme halindeyken görür. Köpek öylesine

mahcup olur, öylesine utanır ki, o anda yer yarılsa hiç tereddüt

etmeden dibine girecektir. Bunun üzerine kediye diş bilemeye başlar ve

de ardından kedi için Allah'a şöyle beddua eder:


"Ey Rabbim! Benim rezaletim meydana çıktı. Yeteri kadar mahbup oldum.

Fakat dilerim senden bu kediyi de cinsi münasebet sırasında bütün

mahlukata karşı mahcup ve rezil edersin. Tıpkı beni ettiği gibi."


İçten ve yanık bir sesle dua eden köpeğin dileğini yüce Allah (c.c.)

kabul eder. İşte o yüzden de kedi cinsi münasebette bulunurken acı

feryatlarla bütün etrafı ayağa kaldırır. Çünkü köpeğin sırrını

açmıştır. Çünkü söz taşıyıcılık ve dedikodu etmiştir.


İşte kedi gibi, mümin kardeşlerinin sırlarını yayan, ara bozmak için

ona buna söz taşıyan, ötekini berikini çekiştirmekten zevk duyan

kimselerin de yüce Allah (c.c.) kıyamet günü mahşer toplantısında,

bütün yaratıkların huzurunda, tüm kusur ve günahlarını bir bir ortaya

dökecektir.


Nuşirevan'ın Adaleti

Nuşirevan'ın

Adaleti


Hazreti

Ömer ve Sa'd İbni Vakkas Hazretleri, İran'a at satmaya gitmişlerdi.

İran'a

vardıkları zaman şehrin girişinde cirit oynayan bir kısım genç görüp

seyre

daldılar. Bir ara yabancıların kendilerini seyretmekte olduğunun

farkına

farkına varan gençlerden birisi yanlarına gelip "Bedeviler" gibi

sözlerle hakaret ettikten sonra, satmak için getirdikleri ve üzerine

bindikleri

Arap atlarını ellerinden zorla aldılar.


Hazreti Ömer ve Sa'd ibni Ebi Vakkas Hazretleri ticaret maksadıyla

geldikleri

şehre meyüs ve mükedder vaziyette girdiler. Yanlarında yiyecek bir

şeyleri

olmadığı gibi paraları da kalmamıştı. Aç susuz akşam olmasını

beklediler. Akşam

olunca da bir hana vardılar. Kapıdan girer girmez hancı, misafirlerin

yabancı

olduğunu ve üzüntülü olduklarını anladı. Neden üzüntülü olduklarını

sordu.

Hazreti Ömer daha üzüntülü görünüyordu. O hiç konuşmadı. İbni Vakkas

Hazretleri

ise başından geçenleri hancıya dert yanarak anlattı. Hancı

misafirlerini

dinledikten sonra:

-

Siz kederlenmeyin, bizim hükümdarımız son derece âdildir. Ya atlarınızı

buldurur, yahut bedelini tazmin eder. Sizin anlattığınıza göre

elinizden atları

alan hükümdarın kendi oğludur. Ama o mutlaka bu meseleyi halleder,

diyerek

teselli verdikten sonra:

-Her

sabah hükümdarımız pazar yerinde halkın önünden geçer ve halk ona dert

ve

dileklerini bildirirler. O da ne icab ediyorsa hemen yapar. Siz

sabahleyin

hemen pazar yerine gidin vaziyeti anlatın dedi.

Sabah,

Hazreti Ömer ve arkadaşı pazar yerine çıkıp hükümdarı beklemeye

başladılar. Biraz sonra hükümdar yanında tercümanları olduğu halde

geldi.

Herkes nesi varsa açık açık söylüyor o da gerekeni hemen orada yapıyor

veya

yapılmasını emrediyordu. Sıra Hz. Ömer ve İbni Vakkas'a geldi. Onlarda

başlarından geçenleri anlattılar., atlarının bulunup geri veilmesini

dilediler.

Hükümdar

bunları dinleyince yüzü çok asıldı ve üzüntülü olduğu her halinden

belli idi. Bir kese altın verdi ve atlarının da bulunacağını söyledi.

Hükümdar

tercüman vasıtası ile konuşuyordu, tercüman ise atı alanların

hükümdarın oğlu

olduğunu söylememişti. Hazreti Ömer ve Ebû Vakkas Hazretleri yine akşam

kaldıkları hana geldiler. Bu sefer yanlarında paraları da vardı,

karınları da

toktu. Hancının parasını verdiler, o gece de orada kalıp sabahleyin

yola

çıkmayı düşünüyorlardı. Hancı ne olduğunu sordu. Onlar hükümdarla

görüştüklerini ve atları bulacağını söylediler, dedi.

Hancı

birden öfkelendi ve :

-Demek

kendi oğlu olduğu zaman iş değişiyor, dedi.

Sabah

oldu bu sefer hükümdarın karşısına hancı çıkıp:

-Hükümdarım,

suçu işleyen başkası olur ceza verirler de, sizin oğlunuz olursa

cezasız kalır öyle mi? dedi.

Nuşirevan

bunu duyunca rengi değişti ve çok sinirli olduğu besbelli idi:

-At

sahipleri yarın şehir terketsinler... Fakat biri şehrin kuzey, biri

güney

kapısından çıksın dedi.

Sabah

oldu ve atların değerinden fazla para verdi. Hazreti Ömer ve Ebû Vakkas

Hazretleri şehri terkediyorlardı. Bir de ne görsünler, şehrin bir

kapısına atı

alan genç, diğer kapısına ise hükümdara yanlış bilgi veren tercüman

asılmışlar

ve ölmüşler bile...

Fakat

ne yazıktır ki, adaletiyle meşhur bu hükümdara iman nasip olmamış ve

Efendimiz (s.a.v.) imansız gittiklerine teessüf ettiği isimler arasında

bunu da

saymıştır.

O beni zayi etmez

Basra’da yaşamış Allah

dostlarından biri olan

Abdülvâhid bin Zeyd (r.a.) bir defasında deniz yolculuğuna çıkmıştı.

Denize açıldıklarında kuvvetli bir rüzgar çıktı. Bindikleri gemi

fırtınaya tutuldu.

Dağ gibi dalgalar arasında yol almaya

çalışıyorlardı. Sonunda dalgalar onları bir adaya sürükledi. Oraya

demir attılar.

Karaya ayak basmanın sevinciyle gemiden inip

dolaşmaya başladılar. Adayı gezerken bir de gördüler ki orada puta

tapan bir adam var. Onun yanına varıp sohbet ettiler.

- Sen kime tapıyorsun öyle?! dediler.

Adam yakınındaki putu gösterdi.

Onlar da adama:

- Neden buna tapıyorsun? Bu ne

fayda ne de zarar verir! Senin ilâh diye tanıdığın şu put, birileri

tarafından yapılmış bir şeydir. Buna tapmanın mantığı nedir? Bu putun,

tapılmasını haklı gösterecek nesi var?!  dediler.

Bu sorular karşısında adam:

- Peki siz kime taparsınız, kime ibadet

edersiniz? dedi.

Onlar da:

- Biz öyle bir varlığa ibadet ediyoruz

ki; Her şeyi yaratan, her şeye kadir olan, arşı semâda, gücü, kuvveti

sonsuz, hükmü dirilere de ölülere de geçen, var olan, bir olan, tek

olan Allah’a ibadet ederiz, dediler.

Bunun üzerine adam:

- Bunu size kim bildirdi? Kim öğretti?

diye sordu.

Onlar da:

- Allah bize, kendimizden çok değerli

bir peygamber, kerim bir elçi gönderdi. Bize bunları o haber verdi,

dediler.

Adam: 

- O Peygamber nerededir? diye sordu.

Onlar da: 

- Bize Allah Teâlâ’nın

gönderdiği dini, İslâm’ı bildirip, tebliğ edip vazifesini tamamladıktan

sonra vefat etti. Dünyadan ahırete göç etti. Allah Teâlâ’ya kavuştu,

diye cevap verdiler.

Adam: 

- Ondan hiç bir alâmet kaldı mı?

diye tekrar sordu.

Onlar da: 

- Evet o, Allah Teâlâ’dan bir

kitap getirdi. O kitap bizim yanımızdadır, dediler.

Aramızda geçen bu konuşmadan sonra adam:

O kitabı bana gösterin? dedi.

Onlar da, Kur’an-ı Kerim’i  getirdiler ve

ona  bir sûre okudular.

İlâhî kelâm’ın gönlünü aydınlatması neticesinde

adam hüngür hüngür ağlamaya başladı. Sûreyi bitirinceye kadar için için

ağladı. Sonra Kuran-ı Kerim’in gönlünde bıraktığı tesiri ve coşkuyu

ifade sadedinde şöyle dedi:

- Böyle bir kelâmın sahibine kimse âsi

olamaz! İnsana yakışan bu kelâm’ın sahibine isyan etmemektir, diyerek

hemen müslüman oldu.

Abdülvâhid b. Zeyd rahmetullahı aleyh o adamla

bir gece geçirirler. Ona Kur’an-ı Kerim’den birkaç sûre ve kendisine

yetecek kadar din bilgisi öğretirler. O gecede ki hatırasını şöyle

anlatırlar:

Gece olunca yatsı namazını kılıp yataklarımıza

çekildik.

Yatma zamanı gelince o yatmadı. Sabaha kadar

ayakta uyanık kaldı.

Bizim yattığımızı gören adam:

–Bana anlattığınız ilâh, geceleyin uyur mu?

diye sordu.

–Hayır, dedik.

–O zaman siz ne kötü kullarsınız?! Efendiniz

uyamazken siz uyuyorsunuz! dedi.

Adamın sözü hoşumuza gitti. Onun heyacanı,

gayreti bizlere ders oldu. Arkadaşlarıma:

- Bu zat henüz yeni müslüman oldu. Aramızda

biraz para toplayıp verelim de sıkıntı çekmesin, dedim ve adama vermek

için bir miktar para topladık.

Kendisine verirken adam:

–Bu nedir? dedi.

–Harcaman için bir miktar para, dedim.

Adam müstağni davrandı ve parayı almadı. Sonra

bize, ibret ve hikmet dolu şu cevabı verdi:

- Lâ ilâhe illallah! Ben ıssız bir adada O’ndan

başkasına, yani bir puta tapıyorken ve kendisini tanımazken bile O beni

zâyî etmedi. Şimdi kendisini tanırken mi beni zâyî edecek?! dedi.

Aradan üç gün geçtikten sonra bu zâtın hastalanıp

yatağa düştüğünü öğrendim. Hemen yanına koştum.

- Bir isteğin, ihtiyacın var mıdır? diye

sordum.

Yine hikmetli bir şekilde:

– Benim ihtiyaçlarımı, sizi, o adaya getiren

giderdi,diye cevap verdi.

Bu görüşmemizden bir gün sonra da vefat etti. O

gece onu rüyamda gördüm. Bahçenin ortasında yüksek bir kubbe vardı.

Kubbenin altında bir taht üzerine oturmuş  şu âyeti okuyordu:

(Melekler:)

“Sabretmenize karşılık size selâm

olsun! Dünya yurdunun sonu (cennet) ne güzeldir!, âhiret

seadeti ne güzeldir!” (derler). (Rad sûresi: 24)

Issız bir adada yaşayan insanın İslâm’la

tanışmasına ve buluşmasına vesile olan bu Allah dostu, tebe-i

tâbiin’den Basra’lı Abdülvâhid b. Zeyd rahmetullahı aleyh’dir.

Bu

Allah dostunun en büyük özelliği; Allah

Teâlâ’ya karşı yaptığı kusurlardan dolayı çok üzülmesi ve her fırsatta

âciz olduklarını sık sık söylemesiydi. Onun bu konuda güzel bir sözü

vardı. Şöyle derdi:

“-

Bütün insanlığın yaptığı ibadet kadar ibadet

yapsak Allah Teâlâ’nın bize verdiği nimetlere karşı gene de tam

manasıyla şükrünü yapmış sayılmayız.

Ona

karşı şükrümüzü yerine getirmiş olamayız.

Bizler

âciz, zayıf kullarız. O’na karşı her zaman

âcizliğimizi  îtiraf etmeliyiz.”

O

büyük Allah dostu sevdiklerine  daima şu

tavsiyede bulunurdu.

“-

Eğer nefsinizde Allah Teâlâ’ya karşı

yaptığınız ibadetlerde bir isteksizlik ve tembellik hissederseniz; bir

süre yağlı ballı, kuvvetli yemeyi bırakınız.

Gıdanız

tuz ve ekmek olsun.

Oruç

tutunuz.

Sâlih,

vakar sahibi kimselerle oturunuz.

Çünkü

onların meclisinde çirkin, kötü şeylerden

bahsedilmez.

Bu

şekilde yapmanız, Allah teâlâ’yı hatırlamanızı

artırır.”

O Bir Çare Bulur

İslâmiyete

düşman olan hıristiyanların

bâzıları, meşhûr Tatar hükümdârı zâlim Hülâgu'nun yanına gelerek ve

kendisine

yaltaklanarak, müslümanların mescidlerini yıkmasını, medreseleri

dağıtmasını,

ezânı ve İslâmın sembolü olan şeyleri ortadan kaldırmasını söylediler.

Kan

dökmekten, insanlara eziyet ve işkence etmekten zevk alan o meşhûr

zâlim de,

mâcera uğruna çok müslüman kanı döktü. Âlimlerden ve diğer

müslümanlardan

birçok kıymetli zâtı şehîd etti. Müslümanlar, bu zâlimler karşısında

âciz

kalıp, ne yapacakları hakkında görüşmek üzere beş yüz kadar âlim

toplanıp, o

zamandaki meşhur âlimlerden Şemseddîn Müsta'cel bin Rıfâî hazretlerine

geldiler

ve bu fitneyi durdurmak için bir şeyler yapmasını, bir çâre

göstermesini, bu

belânın üzerlerinden kaldırılması için duâ etmesini istediler. O ise,

kendisini

buna lâyık görmeyip:


"Bu

iş benim yapabileceğimin üstündedir. Ben de sizinle berâber geleyim.

Birlikte Tâcüddîn hazretlerinin

yanına gidelim. O

bir çâre bulur." dedi.


Dediği

gibi yaptılar. Tâcüddîn bin Rıfâî'ye, Hülâgu zâliminin

müslümanlara

yaptığı zulmü anlatıp, bu belânın yakın zamanda, kendilerine de

ulaşacağından

endişe ettiklerini bildirdiler. O da, o beldede bulunan müslümanları

toplayıp:


"Âlim olanlarınız ve

olmayanlarınız bana yardım edin. Allahü teâlânın

izni

ile bu kâfirin şerrinden bütün müslümanları kurtaralım." buyurdu.

style="font-family: cambria;">


Orada

bulunan herkes, ne emrederse yapmaya hazır olduklarını bildirdiler. O

da

hepsini toplayıp, bir gece, bulundukları beldenin etrâfına genişçe bir

hendek

kazdılar. Hendeği odun ile doldurdular. Ayrıca demir, bakır, kurşun ne

buldularsa o hendeğe doldurdular ve müdhiş bir ateş yaktılar. Tâcüddîn

bin

Rıfâî oraya gelip iki rekat namaz kıldı. Orada bulunanlar da ikişer

rekat namaz

kıldılar ve duâ ettiler. Bir saat kadar sonra Hülâgu'nun askerlerinden

bir

kısmı oraya geldi. Allahü teâlânın hikmeti, Tâcüddîn bin Rıfâî'yi ve

diğer

müslümanları göremediler. Ateşin yanına kadar geldiler. Tâcüddîn, emir

verdi.

Zulüm askerlerinden yakaladıklarını ateşe attılar. Hiçbirisi bir

karşılık

veremedi. Onların, hepsi silâhlı idi ve müslümanların hiç silâhları

yoktu.


Orada bulunan

müslümanlar diyorlar ki:


"Onların hepsi silâhlı

oldukları hâlde silâhlarını kullanamadılar. Biz

çok

hayret ettik."


O beldede bulunan

müslümanlar, Tâcüddîn hazretlerinin bereketi ve

kerâmetiyle

böylece büyük bir belâdan kurtulup, selâmete kavuştu.


O Sahibine Teslim Oldu

Sultan İkinci Murâd Hanın

otuz bin akçe

değerinde bir atı vardı. At, yanına kimseyi yaklaştırmıyordu. Birgün

Sultan Murâd, Emîr Sultan'ı ziyâret için gittiğinde;


"Biz sizin için

bir at almıştık. Siz nasıl isterseniz öyle yapalım. Atı getirecek

birisini verin de atı size gönderelim." dedi.


Bu arada Emîr Sultan'ın

yanında bulunan talebelerinden, Hacı Baba denilen bir zât vardı.

Sultânın sözü üzerine;


"Ah! Hocam bu hizmeti bize verse de, atı alıp

gelsem, atın timar ve bakım işlerini yapsam." diye kalbinden geçirdi.


Emîr Sultan hazretleri ona dönerek;


"Ey Hacı Babam! Gidin o ata, "Senin

şimdiki sâhibin, Allahü teâlânın emrine mutî olup, fermânına mahkûm

olmuştur. Sen dahî sâhibine tâbi olup, Allahü teâlânın emrine itâat

edip, kötü huylardan vazgeçer misin?" deyin. Bakalım ne işâret eder?"

dedi.


O da hemen atın yanına gidip, hocası Emîr Sultan'ın dediklerini

söyleyince, at üç defâ başını önüne eğip kaldırdı. O, hemen hocasının

yanına gidip durumu arz etti.


Bunun üzerine Emîr Sultan;


"Hacı Baba, o

kötü huylarını terk etti. Siz ondan kaçmayın, onu tımar edin." dedi.


Bunun üzerine, Hacı Baba, hiç korkmadan atı alıp, eve getirdi. Emîr

Sultan hazretleri o ata binip, Cumâ günleri câmiye giderdi. Hacı Baba

da, her gün o ata binerek pazar işlerini görürdü. O atı bir kenara

bağlar, çarşıya giderdi. At, yanına yaklaşmak isteyen bâzı kimselere

saldırır, onları öldürmek isterdi. Onlar, o attan canlarını zor

kurtarırlardı. Daha sonra bu saldırdığı kimselerin bid'at, kötü îtikâd

sâhipleri olduğu anlaşıldı. Atın yanından Ehl-i sünnet itikâdında olan

biri geçse, ona başını eğip, sâkin sâkin dururdu. Bu hâli o kadar

meşhûr olmuştu ki, çarşı halkı o atı görünce, bid'at sâhiplerine yanına

yaklaşmamaları için tenbihte bulunurlardı.


O senin ailenden değil

Hz.Nuh'un

kafirlerle beraber bulunan bir oğlu vardı. Hz. Nuh oğlunu dalgalardan

kurtulmaya

çalışırken görünce seslendi:

- Ey

oğulcağızım! Bizimle gemiye bin. Sakın kafirlerle beraber olma!

- Beni

sudan

koruyacak bir dağa sığınırım!

- Allah

dilemedikçe, bugün O'nun azabından koruyacak hiçbir şey yoktur.

Hz.Nuh

ile

oğlunun arasına dalgalar girdi. Hz.Nuh'un oğlu da boğulanlardan oldu.

Hz.Nuh

oğlu için çok üzülmüştü. Nasıl üzülmesinki? O kendi oğlu değil miydi?

Hz.Nuh

dünyada sudan kurtulamayan oğlunu hiç değilse kıyamet günü kurtarmayı

arzu

etti!

Muhakkak

ki,

ateş sudan daha şiddetlidir. Ahiret alemindeki azap daha korkunçtur.

Acaba

Allah, kulu Nuh'a aile efradını kurtaracağına dair bir söz vermemiş

miydi?

Elbette vermişti. Allah Teala sözünden caymayacağı için Hz.Nuh Allah

katında

oğlu için şefaatte bulunmayı istedi.

Hz.Nuh

rabbine

şöyle yalvardı:

-

Şüphesiz

oğlum benim aile efradımdandır. Muhakkak ki, senin aile efradımı

kurtaracağına

dair verdiğin sözün haktır. Sen hakimlerin hakimisin!

Fakat

Allah,

soylara, soplara değil sadece amellere bakar. Allah kendisine ortak

koşanlar

hakkında yapılan şefaati kabul etmez. Allah'a ortak koşan bir kimse

peygamberin

ailesinden biri olamaz. İsterse öz oğlu olsun! Allah, Nuh kulunun

dikkatini bu

hususa çekerek şöyle buyurdu:

- Ey

Nuh! O

senin ailenden değildir. Çünkü o iyi olmayan amellerin sahibidir. O

halde bilmediğin

bir şeyi benden isteme. Seni  cahillerden olmaktan menederim.

Hz.Nuh

(a.s.)

hemen hatasını anladı ve derhal Allah'a yönelerek tevbe etti ve

yalvardı:

- Ey rabbim! Bilmediğim bir şeyi senden istemekten sığınırım. Eğer beni

bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen, hüsrana düşenlerden olurum.

Kaynak:

Kur'an'ın Işığında Peygamberlerin Kıssaları, Ebu Hasan Ali En-Nedvi,

Çev.Ali

Arslan, Hikmet Neşriyat


Oğluna Dinini Öğretmeyenin Başına Gelenler


Otuz yıllık ekmek

Şeyh Ebu Said

Ebu'l Hayr (k.s.) Hazretleri, daha  henüz küçükken babası onu

almış Cuma namazına götürmekte idi. Yolda zamanın manevi reisi Şeyh

Ebu'l Kasım Hazretlerine rastladılar. Şeyhi, çocuğun babasına:


- Bu çocuk kimindir? diye sordu.


O da:


- Bizdendir ya Şeyh!, dedi.


Şeyh onların yüzüne bakarak gözleri yaşardı. Sonra da  babasına:


- Ya Ebu'l Hayr, bizim dünyadan gitme zamanımız gelmiştir, fakat makamı

boş  görerek üzülmüştüm. Fakat şimdi senin çocuktan öyle anlıyorum

ki müslümanlar istifade edecek derecede mânevi kabiliyet var. Cuma

namazından sonra bu çocuğu bizim eve getir, dedi.


Namazdan sonra çocuk ve babası  Şeyhin evine gittiler, dergahına

giridiler... Dergahta kışlık yiyeceklerin konduğu yüksekçe bir yer

vardı. Şeyh oraya bir ekmek koymuştu. Çocuğun babasına:


- Oğlunu omuzuna alda, o yukarıdaki ekmeği indirsin, buyurdu.


Babası oğlunu omuzuna alıp kaldırdı. Çocuk elini uztıp 30 yıllık ekmeği

aldı  ve yere inip Şeyhe verdi. Ekmek sıcacıktı.


Şeyh Ebu'l Kasım Hazretleri ekmeği aldığı zaman gözlerinden yaşlar

akmaya başalmıştı.Ağlayarak ekmeği ikiye böldü, bir parçasını

çocuğa verdi., bir parçasını da kendi yedi. Babasına hiç vermedi.


Çocuğun babası:


- Ya Şeyh, bu arpa ekmeğinden bir parça da bie nasip olmayacak mı?

dediğinde, Şeyh:


- Ya Ebu'l Hayr! Otuz senedir, bu ekmek orada durmakta idi. Ban

bu  ekmek kimin elinde yeni fırından çıktığı gibi kimin elinde

sıcak olursa, onda alemin istifa edeceği  vaafedildi. Bu vaadin

tamamı senin oğlunda olsa gerektir. O zatın senin oğlun olması şeref

olarak sana yetmez mi? buyurdu.


Şeyh Ebu'l Kasım Hazretleri, kendi yerini alacak "Büyük Veli" yi

bulmuştu.


Oyuncak Satın Alacağım

Sırrî-yi

Sekâtî anlatıyor:

Bir

bayram günü hazreti Ma'rûf'u hurma toplarken gördüm ve;

-

Bunları ne yapacaksın? diye sordum.

O

da;

-Şu

çocuğu ağlarken gördüm ve niçin ağladığını sordum. Bana yetim olup anne

ve

babasının olmadığını, arkadaşlarının yeni elbiseleri ve oyuncakları

olup

kendisinin olmadığını söyledi. Şimdi bunları toplayıp satacağım,

ağlamayıp

oynaması için ona oyuncak satın alacağım, dedi.

Bunun

üzerine;

-Bu

işi bana bırak, deyip çocuğu alıp götürdüm. Yeni güzel elbiseler ve

oynaması için bir oyuncak aldım. Çocuk o zaman memnun oldu. Bundan

sonra

kalbime bir nur geldi, kalbim parladı ve hâlim bambaşka oldu."


Ömer'e Gelin Olmak

Hazret-i

Ömer r.a.  Halife..


Her zamanki tedbili kıyafet haliyle.. Gece...


Medine

sokaklarını dolaşıyor dolaşıyor...


Karanlık gece...


Bir evin önünden

geçmekte...


Evden sesler gelmekte...


Acaba ne oluyordu? Durdu. Kulak

kabarttı.

Dinlemeye başladı.

Bir anne ve kızı.

Anne:

-Kızım, yarın

satacağımız süte su karıştır!

-Anne,

Halife süte su

karıştırmayı yasak etmedi mi?

-Kızım, gecenin bu

saatinde Halifenin nereden haberi olacak,  O şimdi

yatağında uyuyor.

-Anne! Anne! Halife

uyuyor, haberi olmaz diyorsun! Herşeyi bilen, gören ve

herşeye kâdir olan Allahü teâlâ bizi görüyor, hâlimizi biliyor!

Hilemizi

insanlardan gizleyebiliriz, fakat herşeyi bilen ve gören Allah'tan

nasıl

gizlersin?

Hazret-i

Ömer, bu kızın güzel ahlâkına çok hayran kaldı. Bu durumu hanımına da

anlattı.

Sonra da , o kızı oğlu Âsım'a nikâh etti. Kız Ömer'e gelin oldu.

Ömer'e

gelin olmak o kadar kolay ki...

Allah'ın

her şeyi bildiğini  ve gördüğünü

bilmek, ondan bir şey gizlenemeyeceğini idrak etmek ve o hal ile

yaşamak o

kadar o kadar kolay ki...

Gelin

olunacak Ömer'mi, her devirde bir Ömer bulunur, yeterki o güzel ahlak

olsun.

Ömer bulur Ömer'e buldurulur...

Ömer'e Neden Faruk Denildi?

Bir

münâfık ile bir yehûdî, bir husûsda anlaşamadı. Yehûdî da'vâyı

hâlletmek için,

Sultân-ı Enbiyâ hazretlerinin meclis-i şerîflerine gelmek istedi.

Münâfık da

yehûdîlerin re'îsi Ka'b bin Eşrefe gitmek istedi. Sonunda, Resûlullahın

(sav)

katına geldiler. Da'vâyı yehûdîye hükm buyurdular. Münâfık o hükme râzı

olmayıp, hazret-i Ömerin (ra) huzûruna d'vâyı halletmesi için geldiler.

Yehûdî,

mâcerâ ve da'vâyı hazret-i Resûlullahın huzûruna varıp, Resûlullah

hazretlerinin kendisine hükm eylediğini, münâfıkın ise buna râzı

olmadığını

anlatdı. Hazret-i Ömer (ra) o münâfıkdan, anlaşmazlığı süâl buyurdular

ki,

-

Bu yehûdînin

anlatdığı gibi midir.

Münâfık,

- Evet, öyledir.

Ammâ ben Peygamberin hükmüne râzı olmayıp, geldim ki,

sen hükm

edesin, dedi.

Hazret-i Ömer (ra)

buyurdu:

- Siz yerinizde

durunuz. Gelip, sizin için hükm edeceğim.

Varıp, evlerinden

kılıncını aldı. Geldi ve münâfıkın boynunu vurdu. Buyurdu ki:

- Allahü teâlânın ve

Resûlünün hükmüne râzı olmıyan kimseye ben böyle hükm

eylerim.

O

vakt, Cebrâîl

aleyhissalâtü

vesselâm âyet ile gelip, hazret-i Ömere (ra) hak ile bâtıl arasını

ayırt etdi

demek olan Fârûk lakabı verildi.

Âyet-i kerîme

budur:


(Şu kimseleri

görmezmisin, sana ve senden öncekilere indirilen kitâblara

inandıklarını

zan ederler. Muhâkeme olunmak için tâgûta gitmek isterler..)

Örtüyü Kaldırmasaydın

Bir

gün Ebû Saîd, Ebü'l-Hasan-ı

Harkânî hazretlerinin

yanına büyük bir kalabalıkla ziyâret için

gelmişti. Hizmetçi

kadın, arpadan yapılmış birkaç adet ekmeği, bir sepet içinde

Ebü'l-Hasan-ı

Harkânî'nin yanına getirdi.

Ebü'l-Hasan

hazretleri o kadına;

-

Şu ekmeklerin üzerine bir örtü ört ve oradan istediğin kadar ekmek

çıkar,diye

tenbih etti.

Kadın

denileni yaptı ve kalabalık bir halk topluluğuna, durmadan örtünün

altından ekmek çıkardı. Fakat ekmekler bitmiyordu. Bir süre sonra kadın

örtüyü

kaldırınca, sepetin içinde hiçbir şey kalmadığı görüldü.

Bunun

üzerine

Ebü'l-Hasan hazretleri;


-

Şâyet örtüyü kaldırmasaydın, kıyâmete kadar bunun altından ekmek

çıkarıp

duracaklardı, buyurdu.

Örümcek Ağı

Dünya hayatında hiç kimseye iyilik yapmamış, bencil bir adam ölünce,

cehennem kapısında bir melek karşıladı. Melek adama şöyle seslendi:


"Hayatta iken tek bir gün bile birisine iyilik yaptıysan buraya

girmeyeceksin. Varsa söyle!"

Günahkar adam bir müddet

düşündü, bir ormanda yürürken önüne bir örümcek ağı çıkmıştı. Adam ağı

bozmamak ve örümceği ezmemek için o gün yolunu değiştirmişti. Heyecan

içinde meleğe anlattı.

O anda gökten bir

örümcek ağı indi. Adam bu ağa tutunarak cennete girebilecekti. Adam

neşe içinde ağa tırmanırken, cehennemden bazıları da ağa tırmanarak

kurtulmaya çalıştılar. Fakat adamın yine bencilliği tuttu, ağın o

kadar çok insanı taşımayacağından korkarak onları itmeye başladı. Tam o

sırada ağ gerçekten koptu ve diğerleri ile birlikte adam da cehenneme

düştü.

"Yazık" dedi melek.

"Bencilliğin, hayatında işlediğin tek iyiliği de kötülüğe döndürdü. O

insanlara şefkat gösterebilseydin eğer, ağın herkesi taşıyabileceğini

de görecektin."

Öyle Bir Tevbe Yaptı ki...

Hz.

Büreyde (r.a.)

anlatıyor:

Resûlullah

(s.a.s.)'a, Mâiz İbnu Mâlik el-Eslemî (ra) gelerek:

- Ey Allah'ın

Resûlü, ben nefsime zulmettim, zinâ fazihasını işledim, beni

temizlemeni istiyorum" dedi. Resûlullah (sav) onu reddetti , geri

çevirip meselenin üzerine gitmedi..

Ancak Mâiz ertesi

gün tekrar geldi. Yine:

- Ey Allah'ın

Resûlü, ben zinâ fazihasını irtikab ettim!" diye ikinci sefer itirafta

bulundu. Adamı ikinci sefer geri çeviren Resûlullah (sav) adamın

kavmine birisini yollayarak:

-Onun aklında bir

noksanlık biliyor musunuz, normal bulmadığınız bir davranışına

rastladınız mı?, diye tahkik ettirdi.

Ancak hep beraber:

-Biz onu gördüğümüz

kadarıyla, aramızdaki sâlih kişilere denk akıl sahibi biliyoruz"

dediler.

Mâiz üçüncü sefer

müracaatta bulundu. Hz. Peygamber (sav) onlara yine birini göndererek

adam hakkında sordurdu. Yine ne kendinde, ne aklında bir kusur

olmadığını söylediler.

Adam dördüncü sefer

müracaat edince, ona bir çukur kazdırdı. Taşlanmasını emretti ve

taşlandı.

Gâmidiye adında bir

kadın da gelerek:

- Ey Allah'ın

Resûlü, beni niye reddediyorsun. Görüyorum ki, beni de Mâiz gibi geri

çevirmek istiyorsun. Allah'a kasem olsun ben hamileyim de!, dedi.

Hz. Peygamber (sav) :

-Öyle ise hayır. Sen

git ve çocuğu doğurunca gel,dedi.

Kadın gitti çocuğu

doğurunca, bir beze sarılmış olarak çocukla geldi.

-İşte çocuk,

doğurdum!,dedi.

Resûlullah (sav) :

-Git, sütten

kesinceye kadar emdir, sonra gel!" buyurdu.

Kadın gitti, o

çocuğu sütten kesince çocukla birlikte geldi. Çocuğun elinde bir ekmek

parçası vardı.

-Ey Allah'ın Resûlü,

işte çocuk, sütten kestim, yemek de yedi" dedi.

Resûlullah (sav)

çocuğu alıp, Müslümanlardan birine teslim etti. Sonra bir çukur

kazılmasını emir buyurdu. Göğsüne kadar derinlikte bir çukur kazıldı.

Bundan sonra halka taşlamalarını emretti. Herkes taşladı. Hâlid İbnu

Velid (ra) elinde bir taş ilerledi, başına attı. Kan yüzüne

fışkırmıştı, kadına küfretti. Resûlullah (sav) Hâlid'in kadına

küfrettiğini işitince:

-Ey Hâlid ağır ol!,

dedi ve ilâve etti:

- Nefsimi kudret

elinde tutan Zât-ı Zülcelâl'e kasem olsun, bu kadın öyle bir tevbe

yaptı ki, şâyet alış-verişte sahtekârlık yapanlar aynı tevbe ile tevbe

yapsalardı, onların bile mağfiretine yeterdi !

Sonra Resûlullah

(tekfın) emretti. Kadının üzerine namaz kıldırdı ve defnedildi.

Kaynak : Müslim, Hudud 22, (1695); Ebü Dâvud,

Hudud 24, 25, (4434, 4441)

Özenti

Fakirbir adam, her gün

televizyonlarda boy gösteren ve ''ülkenin sayılı zenginlerinden biri''

şeklinde tanıtılan sanayiciye özenip, onun gibi olmaya karar vermiş.

Sık sık Allah'a yalvarıp:

Ver Yarabbi!. diyormuş. Fakirlikten bezdim usandım

artık!.

Adam, bu işi aklına koyunca, cebinde kalan son

kuruşlarını, yine zenginlerin yazdığı ''Nasıl Zengin Olunur?'' ya da

''Zenginliğin Sırları'' gibi kitaplara yatırıp, her birini dikkatlice

okumuş. Okumuş ama, açıkçası pek bir şey anlamamış. Her halde en iyi

yol, dedesinden duyduğu şeyleri yapmakmış.

- Allah bütün duaları işitir!. dermiş, nur yüzlü

dedeciği. Ne istersen O'ndan istemelisin. Torunu, mecbur kalınca bu

yolu seçmiş. Üstelik de dua için para gerekmiyormuş. Bir cuma

namazında, sabaha karşı kılınan teheccüd namazının ve hemen arkasından

yapılan duaların kıymetini öğrenince, geceleri yatmamaya başlamış.

Saatlerce namaz kılıp, göz yaşları içinde dua etmiş. Bu arada kurbanlar

da adamış tabi. Fakirlikten kurtulursa bir koyun, zengin sayılınca iri

bir dana, köşeyi döndüğünde de bir deve kesecekmiş. Gelen miktara göre,

bu sayı daha da artabilirmiş. Paranın gelmesi geciktiğinde, bu sefer de

oruca niyetlenmiş. Her ayın on beş günü, hiç aksatmadan oruç

tutuyormuş, üstelik de fazla bir şey yemeden. Sonunda bir deri bir

kemik kalmış ama, kendisine bir haller olmaya başlamış. Yakınlarına,

gâipten tuhaf sesler duyduğunu, hatta bazen birileriyle konuştuğunu

söyleyip duruyormuş. Duyduğu ses her neyse, bir gün ona seslenip:

- Ey garip adam!. demiş. Özendiğin o kişiyi tanıyor

musun? Adam biraz düşünmüş. Bahsedilen kişiyi, sadece ekranlarda

gördüğünden, nasıl yaşadığını, neler yiyip içtiğini, nerelerde

gezdiğini pek bilmiyormuş.

- İstersen daha yakından tanı!. demiş ses. Hem önceki

hayatını, hem sonrasını. Ve mânevî bir sinemayla, hayranlık duyduğu

kişi gösterilmiş adama. Perdeye ilk yansıyan, o zenginin önündeki bir

insan seli imiş. Adam, hemen sormuş:

- Bu kuyruk nedir? diye.

- Zengin adam, işçilere aylık veriyor!. denmiş. Bir çok

fabrikasında, karınca sürüsü gibi işçi çalışır. Maaşları kendisi

vermekten hoşlanır. Fakirin hayranlığı, iyice artmış. Böylesine alçak

gönüllü bir kişiyi, ilk defa görüyormuş. Mânevî sinemada, manzaralar

peş peşe sıralanmış. Biraz sonra farklı bir görüntü gelmiş perdeye.

Zenginin elinde süslü bir bavul varmış, yanında da bir çok koruması

elbette. Fakir olan, hayranlıkla ona bakarken, duyduğu ses bu sefer:

- Beğendiğin o kişi, güzel bir tatile çıkıyor!. demiş.

Mevsim henüz kış ama, o sıcak bir ülkede dinlenecek. Tabi ki güneşte

biraz bronzlaşacak!. Fakir adam, bir kez daha içini çekmiş. Çünkü o

güne kadar, ırgat gibi çalışmaktan tatil yapmamış.

- Ver Allah'ım!. demiş, sessizce mırıldanıp. Ben de onun

gibi keyif süreyim. Fakir adam daha sonra, o zenginin hayatından bir

çok tablo seyretmiş. Boğazdaki muhteşem villasını, en son model üç beş

tane arabasını, bankadaki hesaplarını falan. Fukaracık, hülyalara dalıp

giderken, o ses tekrar çınlayıp:

- İstersen farklı bir film koyalım, demiş. Anlaşılan bu

işten çok hoşlandın.

- Evet!. diye atılmış fakir adam. Hoşlanmamak mümkün mü?

Görüntüler tekrar sıralanınca, adam bir yanlışlık var zannederek:

- Bu manzara yeni değil her halde!. demiş. Biraz önce

aynısını görmüştük. Bir çok insan yine kuyruğa girmiş. İkinci

görüntüde, bavulunu tekrar yanına almış. Her halde yine tatile gidiyor.


- Hayır!. demiş, kendisiyle konuşan. Kuyruktaki kişiler,

‘kul hakkı’ndan alacaklı olanlar. O zenginden hakkını istiyorlar. O

bavula gelince: Adam uzun bir tatile çıkıyor. Fakat bu sefer, çok daha

sıcak bir yerde bronzlaşacak. Gördüğün manzaralar, adamın öldükten

sonraki halleridir.

Cüneyd Suavi

Hayatın İçinden Hikayeler


Padişah ve Fakir Derviş

Padişahlardan biri bütün bir geceyi eğlence ile

geçirmişti. Sarhoşluk neşesiyle arada şu beyti okuyordu:

Dünyada bize bundan iyi bir dem yok

Yok iyi kötü endişesi, hiçbir gam yok.

Sokakta, açıkta yatmakta olan bir derviş bunu

işitti. Karşılık olarak o da şu beyti söyledi:

Farzeyleyelim şahımızın hiç gamı yok

İhtiyaç sahipleri için endişe de mi yok?

Bu sözü duyan padişah, dervişin haline acıdı.

İçinde 1000 altın bulunan bir keseyi pencereden aşağı uzatarak,

-Derviş

baba, eteğini aç! dedi.

Derviş,

-Eteğim nereden olsun? Çıplağım,

deyince padişah, bir kat da elbise ilâve ederek gönderdi. Fakat derviş,

birkaç gün içinde bu paranın altından girdi, üstünden çıktı, tekrar

geldi ve,

-Mal mülk kalenderler elinde durur mu? Âşıkta

sabır olur mu, kalburda su durur mu? dedi.

Dervişin bu gelişi öyle bir zamana rastlamıştı ki

padişahın onu dinleyecek ne vakti ne de hali vardı. Bu durumda bilge

sahipleri şöyle der: “Padişahların gazabından sakınmak lâzım. Çünkü

onlar, zamanlarının çoğunun memleketin önemli işleriyle meşgul olarak

geçirirler. Böyle zamanlarda hususi müracaatlara tahammül edemezler.”

Padişahın nimeti her zamanı bir bilen cahillere

haram olsun. Söz söylemek için uygun ortam gözetilmelidir, yersiz

söylenen sözün değeri düşer.

Padişah, dervişi bu halde görünce öfkelendi, dedi

ki:

-Kovun gitsin şu adamı, şu savurgan dilenciyi. O

kadar parayı kısa

zamanda harcadı. Bilmiyor ki devletin hazinesi fukaranın lokmasıdır,

israf edilecek arpalık değildir.

Güpegündüz kâfurdan mum yakanın gece kandilinde

yağ bulunmaz.

Akıllı ve ileri gürüşlü vezirlerden biri şöyle

söyledi,

-Efendim, bu gibilere günlük yetişecek kadar

nafaka tahsis

edilirse israfa meydan bırakılmaz. İrade buyurduğunuz kovmak işine

gelince, herhangi bir şahsi ümitlendirdikten sonra ümitsiz bırakmak,

zannederim ki büyüklük şerefinize eksiklik getirir.

Yüce istek kapısını ya açmamalı ya da açınca

kabalıkla kapatmamalı.

Hicaz yolunda susuzluk çekenlerin acı su başında

toplandığını kimse görmemiştir. Hele bir de tatlı su varsa canlı olan

her şey o semte akın eder.

Kuş, yemin olduğu semtte dolaşır, bomboş çorak

yere kim gider?

Gülistan – Şeyh Sa’di-i Şirazi

Padişah ve Genç

Olay

Peygamberimizden çok önce

geçer. Zamanın birinde insanların kendisine taptığı bir padişah ve

onunda bir

sihirbazı vardı. Sihirbaz bir gün:

- Padişahım,

artık ihtiyarladım. Bana bir genç verseniz de ona sihir

öğretsem.


Padişah ona bir genç buldurur ve yollar. Gençin eviyle sihirbazın evi

arasında

bir rahip yaşamaktadır. Genç zamanla ona da uğramaya başlar.

Sohbetederler.

Rahibin  anlattığı  hoşuna gider ve arkadaşlıkları devam eder

ve genç

onun dinine girer. O'nunla beraber olduğu müddetçe zamanın nasıl

geçtiğini

anlamaz ve dolayısıyla hep geç kalır. Sihirbaz da kızar, kızmakla

kalmaz

dövmeye de başlar.

Genç durumu

sonunda rahibe de iletir.Rahip:

- Sihirbazdan

korktuğunda, "Evimizdekiler alıkoydu", ailenden

çekindiğin zamanda "Sihirbaz bırakmadı" dersin. Bu hal üzerine epeyi

zaman gidip gelir genç. Bir gün önünü yırtıcı bir hayvan keser ve kendi

kendine:

- Sihirbaz mı

daha üstün, yoksa rahipmi  bugün öğreneceğim.

Bir taş alır

ve:-

- Ya Allah,

ihtiyarın işi, sana sihirbazın işinden sevimli ise şu

hayvanı

öldürüver, der. Taşı atar ve vahşi hayvan ölür. Durumu olduğu gibi

rahibe

anlatır. Rahip:

- Bugün sen

benden üstün haldesin. Eğer bir belaya uğrasan, benim

ismimi

söyleme..

Delikanlı bir

çok

hastalığa şifa verir hale gelir, körlerin gözlerini açar. Padişahın kör

bir

arkadaşı da bunu duyar ve bir çok hediyeyle beraber gencin yanına

gelerek:

- Gözlerimi

açarsan, bu hediyelerin hepsi senindir, der. Delikanlı:

- Ben kimseye

şifa veremem. Şifayı ancak Allah verir. Eğer Allah'a iman

edersen, Allah'a dua ederim, O da sana şifa verir.

Hasta derhal

iman eder. Gözleri açılır. O sevinçle hemen padişahın

yanına

gider. Padişah sorar:

- Gözlerinin

görmesini kim sağladı?

- Rabbim.

- Senin benden

başka bir Rabbin mi var?

- Benim Rabbim

de senin Rabbin de Allah'tır


Hükümdar kızar, işin aslını öğrenen, delikanlının ismini alana kadar

işkence

ettirir. Genç hemen huzura getirilir. Padişah:


- Sihrin körleri bile iyileştirecek seviyeye ulaşmış, herkese şifa

veriyormuşsun.

- Ben hiçbir

derde şifa veremem, şifayı  anacak Allah verir.

Padişah,

delikanlıya da rahibin ismini  verinceye kadar işkence

eder.

Rahip huzura getirilir. Padişah:

- Dininden

dön.

Rahip de

teklifi rededer. Derhal başı kesilir. Delikanlı getirilir,

"Diniden dön" teklifini rededer. Padişah onu yakın adamlarına

vererek:

- Onu falan

dağa götürün, dağın tepesine çıkarın, dininden dönerse

serbest

bırakın, yoksa aşağı atın, der.

Yola girerler.

Uzun  ve yorucu bir günün sonunda dağın tepesine

ulaşırlar.

Genç:

- Allahım,

nasıl dilersen beni onlara karşı sen koru, diye dua eder.

Dağ sarsılır.

Delikanlının dışında hapsi yuvarlanıp  gider.

Delikanlı

döner Padişaha gelir. Hükümdar sorar:


- Seninle beraber gidenlere ne oldu?

- Allah beni

onlara karşı korudu.

Padişah bu

sefer onu bir başka gruba teslim etti ve:

- Bunu bir

gemiye bindirin, denizin ortasına getirin ayağına taş

bağlayın,

dininden dönerse serbest bırakın, yoksa denize atın, der.

Genç:

- Allahım,

nasıl dilersen beni onlara karşı sen koru, diye dua eder.

Gemi onlarla

beraber alt üst olur. Delikanlının dışında hepsi boğulur.

Döner.

Padişah:


- Seninle beraber gidenlere ne oldu?

- Allah beni

onlara karşı korudu. Sana emrettiğimi yapmadıkça beni

öldüremezsin.

- Nedir

o?

- Halkı, geniş

bir meydana toplayacaksın, beni  de hurma dalına

asacaksın.

Sonra ok torbamdan bir ok al, yayın tam ortasına yerleştir, daha sonra

bağırarak "Delikanlının Rabbi olan Allah'ın adı ile" de, sonra at.

Sen, böyle yaptığın takdirde beni öldürebilirsin, dedi.

Halk meydana

toplanır. Denildiği şekilde yapılır. Ok atılır. Delikanlı ruhunu teslim

eder.

bütün bunlara şahit olan halk:

- Delikanlının

Rabbine iman ettik, derler.

Padişahın

adamları gelerek:

- Çekindiğin

oldu, halk iman etti. Padişah:

- Hemen

hendekler açın. İçinde ateşler yakın. Kim dininden dönmezse

ateşe atın.

Emir yerine

getirilir. Sonunda kucağında çocuğu ile birlikte bir kadın

gelir,

ateşe düşmemek için bir an durur, sendeler.

Kucağındaki

çocuk dile gelir:

- Ey anneciğim

sabret. Çünkü hak din üzerinesin.

...ve çocuğun

konuşmasıyla beraber....



Pahalı Fetva

İmamı

Azam Rahmetüllahi Aleyh Hz.nin en büyük talebesi İmam Ebu

Yusuftur. Bu zat talebeliği zamanında bir gün hamama gitmek ister.

Fakat parası yoktur. Hamamcıya, " parası

olmadığını, fakat para yerine kendisine dini bir mesele öğretebileceğini "

söyler. Hamamcı,


- Bana fetva değil para lazım. Paran

yoksa hamama girme , der.


Üzülerek dönen Ebu Yusuf, hocasına gelir ve ilmi bırakacağını söyler.

Sebebini de anlatır. İmamı Azam Hazretleri kendisini teseli eder ve,


- Evladım, sabret. İlme devam et. İlim

seni aziz eder , der.


Aradan seneler geçer. Ama

hamamcıdan gördüğü üzücü hareket hiç aklından çıkmamaktadır. Bu arada

kendisi memleketin en yüksek ilmi makamındadır. Bütün meseleler

kendisinden sorulmaktadır. Böyle olduğu zaten tarihen de sabi'ttir. Bir

gün kendisinden bir fetva sorulmaktadır. Soru şudur:


Kızını evlendirmek

isteyen bir kişi, ona dünyanın en kıymetli şeyini çeyiz vermek üzere

yemin etmiştir. Bu yeminini nasıl yerine getireceğini sormaktadır.

Soran kim olsa beğenirsiniz? O meşhur hamamcı.


İmam Ebu Yusuf, hamamcıyı tanır ve " Şu

kadar altın verirsen, bunun cevabını alabilirsin " der.


Hamamcı razı olur ve bilmem kaç altına fetvayı alır.


Cevap şudur:


- Kızına bir adet Kur'an-ı Kerim ver.

Yeminin yerine gelir.


Hamamcı memnun olarak ayrılacağı sırada, Ebu Yusuf Hz. der ki:


- Falan zaman hamama koymadığın

talebe benim. O zaman sana öğreteceğim dini mesele buydu. Bir hamam

ücretine öğrenecektin. Şimdi bu kadar altına öğrendin.

Papaz ve Hz. Ali (r.a)

Hz.

Ali r.a. ordusu ile harbe gitmekteyken uğradığı son bir kaç konak

yerinde su

bulamaz. Sonunda bir kilise görür ve o yana yönelirler. Kiliseye varır

su

isterler.

Kilisedekiler:

-10 mil uzakta su var.

Hz. Ali r.a.

- Oraya gitmeye

gerek

yok şurayı kazın.

İşaret edilen yer

kazılır. Büyük bir taş ortaya çıkar. Uğraşırlar

uğraşırlar değil taşı kaldırmak oynatamazlar bile.

Hazret-i Ali r.a.

gelir. Mübârek parmaklarını taşın altına sokarlar, sanki bire

tüy misali kalkar. Taşın kalkmasıyla beraber saf, tatlı ve soğuk bir su

fışkırır. Sevinç ve şükürle sular içilir, kaplar dolar.


Kilisenin Papazı diğer kilisedekiler uzaktan onları

seyretmektedirler,

durumu görünce,  Sevinç içinde Hz. Ali'nin huzûruna gelir ve

sorarlar:

-Peygambermisiniz?.

Yoksa...


-Hayır ben peygamber değilim, ama son peygamberin dâmâdı ve

halifesiyim!

Papaz hemen kelime-i

şehâdet getirerek Müslüman olup şöyle der:

-Ey mü'minlerin

emiri!

Bu kiliseyi, bu taşı kaldıran zâtı bekleyip görmek için

yapmışlardır. Kitaplarımızda yazar, büyüklerimiz anlatırdı; burada bir

kuyu

vardır. Üzerindeki taşı peygamber veya onun Halifesi kaldırabilir. Bu

taşı

sizin kaldırdığınızı görünce, yıllardır beklediğim arzuya kavuştuk.

Hazret-ü Ali buyurdu

ki:

-Allahü teâlâya hamd

olsun!

Ve

râhib orduya katılıp, şehit olmak saâdetine kavuşur.


Paylaşılamayan velî

Mar'uf-ı

Kerhi Hazretlerini sadece Müslümanlar değil,

Hıristiyanlar da çok sever. Bir defasında bunlardan biri gelir, 'çocuk

sahibi

olabilmek' için dua ister. Büyük veli bir fırsatını bulup onu zarif bir

şekilde

İslâm'a davet eder.

Adam;

- İyi

ama, ben buraya din değiştirmeye gelmedim ki. İstediğim sadece bir

evlad,

der.

Veli;

- Allah

sana hayırlı bir evlad nasip etsin. Onun elinden imana gelesin, diye

dua eder.

Çok

geçmez, adamcağızın çok akıllı bir oğlu olur. Okul çağı gelince onu

kilise

mektebine gönderir. Rahip ilk gün teslisi anlatır ama çocuk bir tuhaf

olur.

Çocuk;

- Hayır!

kalbim daralıyor, dilim söylemiyor, der.

Rahip;

-Tamam,

bunları sonra konuşuruz. Şimdi alfabeye geçelim. Haydi bana harfleri

oku,der.


Çocuk

bir şiir okur ki ilk beyit elif, beyle başlar son beyit lamelif, ye ile

biter. Her mısra Allahü teâlânın sıfatlarını ve Muhammed Aleyhisselamın

meziyetlerini anlatır ki sanatlarla doludur. Çocuk, alfabeyi bitirip

devam

eder.


"Ağlatan,

güldüren, öldüren, dirilten Allah'a yemin ederim ki

O'nun

kapısından başkasına giden mutlaka zarar etti

Ondan

başkasından ne zarar gelebilir, ne fayda

Kul

isyan eder, örter âliyyul âlâ."


Rahip bu sözleri söyleyeni değil söyleteni arar ve doğruyu bulur.

Çocuğun

babasını da İslâm'a davet eder. Adamcağız itiraz etmez zira yıllar

evvel Şeyh

Ma'ruf'un ettiği dua kulaklarında çınlamaktadır.


Ma'ruf-i Kerhi Hazretleri ölümü yaklaştığında vefakâr talebesi Sırrıyî

Sekati'ye döner ve:


- Ben ölünce üzerimdeki gömleği fakirlere ver, der.


Biliyor musunuz zaten bütün serveti o gömlektir. Hasılı bu âlemden

geldiği gibi

gider.


Mübarek kimseyi kırmaz ve herkese insanca muamele eder. Bu yüzden onu

herkes

sever.


Komşuları cenazesini paylaşamazlar. Hıristiyanlar ve

Yahudiler de gelir onu kendi mezarlıklarına

defnetmeye kalkışırlar. Ancak tabutu yerinden bile oynatamazlar,

halbuki

Müslümanlar el attığında naaş tüy gibi hafifler ve kuş gibi uçar. Orada

bulunanlar topyekün müslüman olurlar.

Peygamber Ahlakı

Hazret-i

Mevlânâ, asr-ı saâdette insanlığı ve vicdanı kaybolmuş, duyguları

dumura

uğramış, kaba-saba bir insanın, Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve

sellem-'in

ince, zarif hâlleri ve hidâyet üslûbu ile nasıl îmân ettiğini, kendi öz

hikâye

üslûbu ile şöyle anlatır:

Birtakım

müşrikler akşam vakti mescide gelip Peygamber Efendimiz -sallâllâhü

aleyhi ve sellem-'e misafir oldular. Dediler ki:

"-Ey

bütün dünyadaki insanları manen misafir eden yüce insan! Biz buraya

sana misafir olarak geldik. Yiyeceğimiz, içeceğimiz yok. Sonra biz çok

uzaklardan geldik. Burada tanıyanlarımız da yok. Haydi keremini,

ihsânını

göster, nûrlar saç, yani faziletinden, kereminden ihsân et. Biz

garipleri

sevindir, gönüllerimize neşe nûrları saç."

Peygamber

Efendimiz sahabelerine:

"-Ey

dostlar!" diye buyurdu. "Bunları pay edin, evlerinize

götürün, ikramlarda bulunun, çünkü siz, benimle bir huyda ve

cömertliktesiniz.

Benim ahlâkımla dolusunuz."

Ashâbdan

her biri bir misafir seçti, götürdü. Aralarında eşi, benzeri olmayan,

iri yarı, kaba-saba biri vardı. Onun pek iri bir bedeni vardı. Bu fil

gibi

cüsseli adamı kimse alıp evine götürmeye cesâret edemedi. Kâsedeki

şerbet

tortusu gibi mescitte yalnız kalakaldı. Kimsenin götürmediği o iri

adamı

Hazret-i Mustafa -sallâllâhü aleyhi ve sellem- aldı, hâne-i seâdetine

götürdü.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in sürüde yedi baş

süt verir

keçisi vardı.

Keçiler

yemek vakti sağılmak için evde idi. Kıtlık babası gibi olan o iri

misafir, sofrada ekmeği de, yemeği de, o yedi keçinin sütünü de

tamamıyla yedi

ve içti. Bütün ev halkı bu duygusuz nâdân insana öfkelendi. Çünkü bütün

ev

halkının gıdası insafsızın midesine inmişti.

O obur

adam karnını davul gibi şişirdi, sekiz-on adamın yiyeceğini yalnız

başına yedi. Yatma zamanı gelince bir odaya girdi. Hizmet eden

kızcağız, hodgâm

yaratılışlı insana kızgınlığından kapıyı üstüne kilitledi. Dışardan

kapının zincirini

taktı. Çünkü ona pek kızmış, onun bu vurdumduymazlığına pek içerlemişti.

Misafirin

gece yarısı dışarı çıkması lâzım geldi. Sabaha kadar karnı ağrıdı.

Yatağından fırlayıp kalktı. Kapıya doğru koştu. Elini kapıya götürünce,

onun

kapalı ve zincirli olduğunu anladı. Kapıyı açmak için o obur hileci,

çeşit

çeşit hileler yaptı, uğraştı, durdu. Fakat kapıyı açamadı. Sıkıştıkça

sıkıştı.

Oda kendine dar gelmeye başladı. Şaşırdı kaldı. Ne dermanı vardı, ne

rahatı.

Çare olmak, sıkıntısını unutmak üzere uyumak için kıvrıldı, uyudu.

Rüyasında

kendini bir virânede, yıkık bir yerde gördü.

Hatırında

yıkık bir ev vardı. Rüyada da kendine orası göründü. Kendisini, tenha

bir yıkık yerde görünce, oracıkta abdestini bozuverdi. Uyanıp da

yattığı yeri

pislik içinde görünce, utancından deli gibi oldu.

"-Bu

gece bir geçse de, kapının açılmasını duysam." diye beklemeye

başladı. Bu bekleyiş böyle pislik içinde görünmemek için, kapı açılınca

ok

yaydan fırlar gibi kaçmak içindi.

Sabahleyin

Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- geldi. Oda kapısını

açtı. O yolunu kaybetmiş adama yol verdi. Ancak Mustafa -sallâllâhü

aleyhi ve

sellem- kapıyı açarken o rezil olmuş kişi görüp de utanmasın diye

kendisini

gizlemişti.

Misafir kaçtı gitti. Fakat hâne halkından biri, pislik bulaşmış yatağı

aldı,

Peygamberimizin huzûruna getirdi. Sanki "Bak!" diyordu,

"Misafirin ma'rifetini gör." âlemlere rahmet olan Peygamber

Efendimiz, gülümsedi:

"-Bana o

su kabını getir, hepsini kendi elimle yıkayayım." diye

buyurdu.

Orada

bulunanların hepsi de yerlerinden fırladılar ve utançlarından dediler

ki:

"-Canımız

sana kurban olsun. Sen bırak da pisliği biz yıkayalım. Bu iş el

işidir. Gönül işi değildir. Biz sana hizmet etmek için yaşıyoruz.

Hizmeti sen

yaparsan biz neyiz? Yâni biz ne işe yararız?"

Hazret-i

Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurdu ki:

"-Bana

olan sevginizi biliyorum. Fakat bunu şimdi benim yıkamamda bir

hikmet var."

Mustafa

-sallâllâhü aleyhi ve sellem- o adama imanı tâlim etti.

O

mübarek şehadet kelimesini, yâni "Lailahe illallâh Muhammedün

Resülullah" demesi, bağlanmış düğümleri çözdü. Hazret-i Mustafa

-sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

"-Bu

gece de, hem hânemizin, hem gönlümüzün misafiri ol." diye

buyurdu.

Müslüman

olan o bahtiyar adam dedi ki:

"-Vallâhi

nerede olursam olayım, nereye gidersem gideyim, ebede kadar

senin misafirinim. Ben ölü idim, beni diriltin. Artık ben senin azadlı

kölenim.

Senin kapıcınım. Zaten dünya da, âhiret de senin şefaat sofranın

misafirleridir."

O gece

bedevî, Peygamberin misafiri oldu. Bir tek keçiden sağılan sütün ancak

pek azını içti. Şükretti. Sofradan çekildi.

Peygamber Efendimiz:

"-Süt

iç, ye." diye üstüne düştü ise de o yeni mü'min dedi ki:

"-Vallâhi

ben gerçekten de doydum. Bunu ne ağız yapmak, ne utanmak

sıkılmak, yahut gösteriş yapmak için söylemiyorum. Artık senin feyzinle

dolu

bir lokma, yüzlerce lokmaya bedel oldu; ben dün geceki oburluğumdan

daha fazla

doydum…"

Bütün ev

halkı:

"-Bu

gövdeli kandil, bir damla zeytinyağı ile nasıl oldu da doldu?"

diye şaştı kaldı. Aralarında fısıldaştılar:

"-Bir

ebâbil kuşunun gıdası, böyle bir filin karnını nasıl doyurdu?

Hayret; fil vücutlu adam, sivrisinek kadar yiyor!"

Hâsılı

kâfirlik hırsı, kâfirlik zilletinden kurtulunca bu ejderha mide, bir

karınca gıdası ile doydu, gitti.

Mevlânâ Hazretleri'nin ince

bir üslûpla

anlattığı bu hâdise, birçok hikmeti

muhtevîdir. Öncelikle hak yolunda rehber olan, yol gösterici kimselere

derin

bir düstur vermektedir. Bu düsturu bizzat kendi nefsinde uygulayarak

sergileyen

Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, hiç kimsenin kabul

etmediği

îmânsız obur misâfiri evine götürmüş, ona izzet ikrâmda bulunmuştur.

Üstelik

kendi paylarını da ona takdim ederek… Daha sonra o şahsın mecbur kalıp

yaptığı

çirkin davranışı yine Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-

bizzat

gidermiş ve o kâfiri hayran bırakacak yüce bir ahlâk sergilemiştir.

Hizmetçilerin bile yapmakta zorlanacağı bir temizliği berrak sular

misâli

gerçekleştirmiştir… Bu esnâda kimseyi ayıplamamış, büyük bir olgunlukla

âbide

bir mü'min gönlü sergilemiştir. Netice hodgâm, doymaz bir bedenin ve

karanlık

bir gönlün hidâyet nûrlarıyla dolmasına vesile olduğu gibi o bahtiyar

gönlün

ayrıca ahlâk-ı peygamberî ile de dolarak eski huy ve hatâsını da

düzeltmesine

âmil olmuştur.

İşte

peygamber ahlâkı!..

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Şebnem Dergisi

Peygamberimiz ve Hak Arayan Ukkaşe

Hz. Muhammed (sav.)

artık ömrünün sayılı günlerini yaşıyordu. Altmışüç yıllık şerefli

hayatını insanlara hidayet ve kurtuluş yolunu anlatmakla geçiren o şanı

yüce insan bir karıncayı bile incitmemiş ve incitenleri de daima

uyarmıştı. Fakat Allah elçilerinin de farkında olmaksızın çok ufak

hatalar işleyebileceğini bildiğinden şu son anlarını yaşarken bütün

mü'minlerle helalleşmeyi aklından geçirdi.

İşte o yüzden bir gün Bilal'den ezan

okuyarak mü'minlerin camiye toplanmasını rica etti. Hz. Bilal'de bunu

bir emir kabul ederek hemen minareye çıkıp yakıcı ve gür sesiyle ezan-ı

şerifi okudu. Ezan sesini duyar duymaz bütün Mekke'li  ve

Medineli sahabiler birer birer camiye akın ederek her tarafını

tıklım tıklım doldurdular.

Sevgili Peygamberimiz (sav) sahabilere

iki rekat namaz kıldırdıktan sonra minbere çıkarak önce Allah'a hamdü

senada bulundu, daha sonra da bütün gözlerden ırmak ırmak yaşlar

akıtan, bütün kalpleri tirtir titreten, bütün vücutları ürpertiye boğan

içli ve duygulu bir hutbe verdi. Ve hutbesini sona erdirirken de

kelimelerin üstüne basa basa şöyle haykırdı.

"Ey mü'minler!... Ben sizin

Peygamberinizim. Sizlere ömür boyunca öğütler verdim, hidayet ve

kurtuluş yolunu anlatmaya çalıştım. Tabii ki güç ve kuvvetine sınır

olmayan Allah'ın izni ve yardımıyla. Sizleri bir kardeş gibi şefkat

kanatlarımın altına alarak korudum. Bir baba gibi de size karşı

merhametli davrandım. Sizinle keder ve gaye birliği ettim.

Şimdi size soruyorum. Bende hakkı

hukuku olan var mı? Olan hemen gelsin ve Allah hakkı için, büyük

Kıyamet günü hesaplaşmasından önce hakkını alsın."

Yaşın yaşın ağlıyan gözlerle

peygamberlerini dinleyen sahabilerden hiç kimse gidip de, "Ey Allah'ın

Rasulü!.. Benim sende hakkım var" demedi. Sevgili Peygamberimiz

(s.a.v.) aynı soruyu ikinci ve üçüncü defa tekrarlayınca sahabilerden

Ukkaşe ayağa kalkarak huzuruna vardı ve, "Ey Allah'ın elçisi anam-babam

sana feda olsun! Eğer defalarca Allah (c.c.) adını kullanmasaydınız

huzurunuza gelip de hakkımı aramaya kalkışmayacaktım." dedi ve olayı

şöyle anlattı:

"Ey Allah'ın elçisi!.. Birgün sizinle

birlikte savaş ediyordum. Nasılsa develerimiz yanyana geldiler.

Devemden inerek özür dilemek üzere size yaklaşmıştım ki, birden

kamçınızın sırtımda şakladığını duydum. Ey Allah'ın Rasulü!.. Bunu

kasten mi yaptınız yoksa devenize vururken kazara bana mı çarptı? Bunu

bilmiyorum."

Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav.) "Ey

Ukkaşe, Peygamberin sana kasten nasıl vurabilir? Asla!" diye özür beyan

etti ve ardından Hz. Bilal'e, kızı Fatıma'nın evine vararak aynı

kamçıyı alıp getirmesini söyledi. Bilal (r.a.) camiden çıkarak Hz.

Fatıma'nın evine doğru hızla yol almaya başladı. Bir yandan da

Peygamberler Peygamberinin kendi kendine ceza vermesini düşünüyordu.

Kapıyı çaldı; içerden Fatıma "Kim o

kapıya vuran?" diye seslenince Bilal (r.a.) kendisini tanıttı ve Allah

Rasulünün savaşlarda kullandığı kamçısını almaya geldiğini belirtti.

Fatıma:

- Ey Bilal, babam kamçıyı ne yapacak?


Bilal:


- Baban bu kamçıyla kendi kendisini

cezalandıracak.


Fatıma:


- Ey Bilal, bu kamçıyla babama vurarak

hakkını alacak olan kim?


Bilal:


- Ukkaşe, dedi.


Hz. Bilal (r.a.) kamçıyı alır almaz

doğru camiye yollandı. Kamçıyı götürüp Hz. Peygamber'e teslim etti.

Peygamber de Ukkaşe'ye verdi.

Tam bu sırada ayağa fırlayan Hz. Ebu

Bekir'le Hz. Ömer "Ey Ukkaşe, işte biz karşınızdayız, Peygamber'in

yerine bize vurun. Ne olur?" diyerek arkalarını dönerler.

Hz. Peygamber:


"Ey Ebu Bekir, Ey Ömer, yerlerinize

oturun. Şüphesiz ki Yüce Allah (c.c.) sizin bu iyi niyetinizi

mükafatsız bırakmayacaktır" diye çıkışır.

Bu defa Hz. Ali (r.a.) fırlar ve "Ey

Ukkaşe!" der: "İşte ben karşınızda hayattayım, Peygamber'e vurmanıza

gönlüm razı olmuyor, işte sırtım, işte karnım, istediğiniz yere

dilediğiniz kadar vurun."

Hz. Peygamber:


- Ey Ali, otur yerine! Yüce Allah

(c.c.) senin bu iyi niyetini mükafatsız bırakmayacaktır" diye çıkışır.


Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin:

- Ey Ukkaşe, biliyorsun ki biz Allah

Resulünün torunlarıyız, hakkını bizden aldığında O'ndan almış

sayılırsın. Ne olur bize vur?" diye yalvarıp yakarırlar. Hz. Peygamber

(sav) onlarad da:

-"Yerlerinize oturun, ey benim göz

bebeğim torunlarım" diye çıkışır.

Bütün bu olanları ibretle seyreden

Sevgili Peygamberimiz (sav.) "Ey Ukkaşe, eğer gerçekten bana vurmak

istiyorsan, buyur, vur!" diyerek haykırdı. Bunun üzerine Ukkaşe, "Ey

Allah'ın Resulü!" dedi. "Siz bana vurduğunuzda ben çıplaktım. Şimdi ben

de size vururken çıplak kalmanızı rica ediyorum."

Sevgili Peygamberimiz (sav) hiç

duraklamadan hemen elbisesini çıkarır ve "Buyurun, hiç çekinmeden

dilediğiniz kadar vurun" diye diretti.

Durumu yakından izleyen sahabiler

hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlarlar ve hıçkırık sesleri cami duvarlarını

sarsarcasına kalınlaşırken, Ukkaşe bakar ki iki cihan güneşi

Peygamberin vücudu süt gibi beyaz ve ardından Peygamberlik mührünü

taşıyan ben etrafa ışık saçmaktadır. Kalkar gider sırtını doya doya

öperek yerine dönüp oturur. Ardından da:

"Ey Allah'ın Rasülü!" der. "Canım sana

feda olsun! Hangi kalb sana kıyabilir? Maksadım sadece o senin ışık

saçan mübarek vücudunu kana kana öperek, senin yüzün suyun hürmetine

Rabbimin rızasını kazanmak ve Cehennem azabından kurtulmaktır."

<>Sözün burasında ışıldayan nurani

gözlerle sahabilerin süzen Sevgili Peygamberimiz (sav): "Ey

Mü'minler!.. Beni dinleyin!" der. "Cennetlik

görmek

isteyen varsa, işte Ukkaşe'yi görsün."


Bunun üzerine bütün müslümanlar kalkıp

Ukkaşe'nin gözlerinden öperek, "Müjdeler olsun!.. Yüksek derecelere

eriştin ve Peygamberimizin dostluğunu elde ettin." diyerek kendisini

tebrik ettiler.

Allah'ım ululuk ve yücelik hakkı için

bize Sevgili Peygamberimizin şefaatını nasip et, amin...

Put'un Sırrı

Sultan

Mahmut'un askerleri Sumenat'ta, Lat adındaki putu ele geçirmişlerdi.

Hintliler

bu putu geri almak için yir­mi batman altın vermeyi teklif ettiler

sultana. Ama

sultan hiçbir şekilde putu satmaya razı olmadı. Odun yığdırıp

ateşle­di, putu

da ateşe attı.

Serkeşin

biri,

-

Yakmamalıydı, altın puttan daha iyidir elbet, satması gerekirdi, dedi.

Sultan

Mahmut bu sözleri duydu ve;

-

Kıyamet günü Allah'ın herkesin önünde 'Azer'le Mahmud'a iyi bakın,

bunla­rın

ikisi de birdir. birisi put yontar, yapar, öbürü de satardı.'

demesinden

korktum." dedi.

Sonra

da putu ateşte Güzelce yaktırdı. Put yakınca puttaki mücevherler eridi,

tam

yirmi batman ağırlığında mÜcevher meydana geldi. İstenen şey, bedavadan

ele

geçmişti!

Sultan

dedi ki:

-

Lat'ın hak ettiği buy­du, elde ettiğim şeyler de Allah'ın bana mükafatı.

Sen

de bütün

putlarını kır ki put gibi perişan olup ayak­lar altına düşmeyesin.

Sevgilinin

arzusuyla puta benzeyen nefsini yak, kavur, içinden bir hayli

mücevherler elde

et. E­lest hitabını can kulağıyla dinlemiştin; artık birden ayrılma.

Biri

tekrar etmekten vazgeçme. Önceden Elest sözüne bağ­lanmıştın, artık

bela (evet

inandık) demekten geri durma.

Mantıku't-

Tayr, Kuş Dili,

Feridüddin Attar


Rabia Köle Olamaz

Râbia-tül

Adeviyye biraz büyümüştü. Annesi ve babası vefât etti. Üstelik,

Basra'da kıtlık ve fevkalâde pahalılık vardı. Bu hengâmede Râbia'nın

ablaları dağıldılar. Kimsesiz kalan Râbia'yı zâlim bir kimse yakaladı

ve hizmetçi olarak iş gördürdü. Sonra da köle olarak altı gümüş

karşılığı bir ihtiyara sattı. O ihtiyarın hizmetçisi olarak, gösterilen

zor işleri sabırla yapmaya çalışıyordu. Çok sıkıntılı günler geçirdi.

Çok zahmetler çekti, fakat isyân etmedi. Allahü teâlânın takdirine râzı

oldu. Edebi fevkalâde idi.

Bir gün

karşısına bir nâmahrem, yabancı çıktı. Ondan sakınayım diye hızla

giderken düşüp

kolu kırıldı. Acz ve kırıklık içinde, mahzûn olmuş bir kalb ile Allahü

teâlâya yalvardı.

"Yâ Rabbî!

Garib ve kimsesizim. Yetim ve öksüzüm. Köle edildim. Bir de kolum

kırıldı. Lâkin ben bunların hiç birine üzülmüyor, yalnız senin rızânı

istiyorum. Benden râzı olup olmadığını da bilmiyorum" dedi.

Bu sırada

bir ses duydu.


"Üzülme, sen

âhirette meleklerin bile imreneceği bir makamda bulunacaksın." diyordu.


Râbia

tekrar efendisinin evine döndü. Günlük hizmetleri yerine getirir,

akşama kadar ayakta dururdu. Bununla beraber her gün oruçlu olur,

geceleri de Allahü teâlâya ibâdet ve tâatle geçirirdi. Bir gece

efendisi uyandığında Râbia'nın odasından sesler geldiğini işitti.

Pencereden bakınca, Râbia'nın, secde ettiğini, Allahü teâlâya şöyle

yalvardığını duydu. Diyordu ki:

"Ey Rabbim!

Benim arzumun senin emrine uymak olduğunu biliyorsun. Benim saâdetim

senin huzûrunda bulunmaktır. Eğer elimden gelse, sana ibâdetten, bir ân

geri kalmam. Fakat ev sâhibimin hizmetinde bulunduğum için ona hizmet

ediyorum ve sana gereği gibi ibâdet edemiyorum..."

Ev sâhibi,

bunları duydu. Ayrıca, Râbia'nın başı üstünde bir kandil bulunduğunu,

kandilin bir yere asılı olmadan havada durduğunu, odanın o kandilin

nûru ile aydınlandığını gördü ve hayretten dona kaldı.


"Artık Râbia köle

olamaz!" diyordu.

Sabaha kadar

uyuyamadı. Sabah olunca hemen Râbia'yı çağırdı ve dedi ki:

"Artık

serbestsin.

Dilediğini yap. Ama burada kalırsan ben sana hizmet ederim."

Râbia;

"Gideyim."

dedi.

Oradan

ayrılıp küçük bir eve yerleşti.

Bütün vakitlerini ibâdetle geçirir, bir gün ve gecesinde bin rekat

namaz kılardı. Kefenini dâimâ yanında taşır, namaz kılacağı zaman onu

serer, üzerine secde ederdi. Kefeni yanında olmadan gezdiğini, kefenini

beraberine almadan konuştuğunu kimse görmedi. Süfyân-ı Sevrî ve Hasan-ı

Basrî, ondan feyz alırlardı.        


Rahibi Susturan Soru

Rivâyet edilir

ki:

Bâyezid-i

Bistâmî Hazretleri, kırkbeş kez haccetmiş ve pek çok kerâmeti zâhir

olmuş Allah

dostlarından birisiydi. Bir gün Arafat tepesinde oturuyordu. Nefsi ona

şöyle

fısıldadı:

“-Bâyezid!

Senin bir benzerin var mıdır? Kırkbeş defa haccettin ve binlerce defa

Kur’ân-ı

Kerîm’i hatim eyleme bahtiyarlığına eriştin.”

Bu ses onu çok

üzdü. Nefsinin hâlâ onu benlik ve kibir uçurumuna doğru sürüklemek

istediğini

anladı. Derhal toparlandı ve orada bulunan mahşerî kalabalığa dedi ki:

“-Kim benim

kırkbeş defa yapmış olduğum haccı, bir ekmeğe satın alır?”

Bir adam başını

kaldırdı:

“-Ben alırım.”

dedi, ekmeği uzattı.

Bâyezid aldığı

ekmeği orada bulunan bir köpeğin önüne attı. Ve sonra işini bitirip yol

hazırlığı yaparak Rum diyarına doğru yüzünü çevirdi. Günlerce yol

aldıktan

sonra bir rahip ile karşılaştı. Rahip, terbiyeli bir adama benziyordu.

Hazretin

elini tutup evine misafir olarak götürdü. Evinde ona bir oda ayırdı.

Bâyezid,

kendisine ayrılan bu odada ibâdete başladı ve kalbini her şeyden

çevirip

Cenâb-ı Hakk’a yöneltti. Rahip, her gün onun yiyeceğini, içeceğini

sabah akşam

getirir önüne kor, sonra dışarı çıkardı. Bu hâl, bir ay devam etti.

Bâyezid bu

kez nefsine dönerek dedi ki:

“-Ey nefis! Seni kırmak

istiyorum; fakat sen

uğursuzluğunla kırılmıyorsun…”

Tam bu sırada rahip içeri

girdi ve Bâyezid’e:

“-İsmin nedir?” diye sordu:

O da:

“-Bâyezid.” diye cevap verdi.

Rahip:

“-Ne güzel adamsın… Keşke

Mesih’in kulu olmuş

olsaydın!” dedi.

Bu söz, Bâyezid’e ağır geldi

ve evi terk etmek

isterken rahip ona seslendi:

“-Bizim burada kırk gününü

tamamla, öyle git. Çünkü

bizim büyük bir bayramımız var, onu görmeni arzu ediyorum. Aynı zamanda

çok

değerli bir vâizimiz var, senede bir defa bize hitab eder, bir de onu

dinlemeni

diliyorum.”

Bâyezid Hazretleri, onun bu

teklifini kabul etti ve

kırk gün kalmaya râzı oldu. Kırkıncı gün olunca rahip içeri girdi ve:

“-Buyurun, ayağa kalkın,

bayram günümüz geldi!..”

dedi.

Bâyezid ayağa kalktı; fakat

rahip ona şöyle seslendi:

“-Sen bu kıyafet ve hâlde

nasıl bin kadar rahibin

arasına girebilirsin? Doğrusu biraz endişeliyim. Bu sebeple üzerindeki

elbiseyi

çıkar, şu üstlüğü giy, beline de şu zünnarı bağla, İncil’i de boynuna

as!..»

Bu teklif, Bâyezid’e çok ağır

geldi. Fakat bunda bir

hikmet ve esrar, İslâm’ın da izzet ve şerefi gizlenmiştir, onun

dediğini

yapayım, diye düşündü. Hemen üzerindeki elbiseyi çıkardı, onun verdiği

üstlüğü

giydi, beline de zünnarı bağladı. İncil’i de boynuna astı ve rahiple

birlikte

bine yakın rahibin arasına katıldı. Hiç kimse onu yadırgamadı. Biraz

ilerledikten

sonra birdenbire kalabalık durdu. Rahiplerin en büyüğü ve en

saygıdeğeri

geliyordu. Gözler ona çevrildi. Gelen rahipler, onun sessizliğine bir

mânâ

veremediler ve sordular:

“-Ey büyüğümüz! Neden

konuşmuyorsunuz?”

“-Nasıl konuşabilirim ki

aranızda bir Muhammedî

(Müslüman) var!..” diye cevap verdi. Halk ve rahipler galeyâna geldi ve:

“-Onu bize göster,

parçalayalım!” diye bağırdılar.

Başrahip onlara dedi ki:

“-Hayır, yemin ederim ki

söylemem, ancak bir şartla

onu size tanıtabilirim: Ona dokunmayacağınıza söz veriniz!..”

Bunun üzerine rahipler ve

halk, Muhammedî olan adama

dokunmayacaklarına yemin ettiler. Başrahip başını kaldırdı ve şöyle

seslendi:

“-Allah için ey Muhammedî!

Ayağa kalk ve kendini

göster..”

Bâyezid Hazretleri ayağa

kalktı. Başrahip:

“-İşte bu zât, ona dikkatle

bakın!” dedi. Sonra

Bâyezid’e sordu:

“-Adın ne?”

“-Bâyezid.”

“-Tahsil gördün mü?”

“-Rabbimin öğrettiği kadar bir

şeyler biliyorum.”

“-O hâlde bana şu hususları

cevaplandır: İkincisi

olmayan biri, üçüncüsü olmayan ikiyi, dördüncüsü olmayan üçü, beşincisi

olmayan

dördü, altıncısı olmayan beşi, yedincisi olmayan altıyı, sekizincisi

olmayan

yediyi, dokuzuncusu olmayan sekizi, onuncusu olmayan dokuzu, on

birincisi

olmayan onu, on ikincisi olmayan on biri, on üçüncüsü olmayan on ikiyi

söyle,

bunlar nelerdir?”

Bâyezid -kuddîse sirruh-

başrahibe:

“-Beni iyi dinle, cevap

veriyorum: İkincisi olmayan

bir, eşi-ortağı, dengi ve benzeri bulunmayan Allah’tır. Üçüncüsü

olmayan iki,

gece ve gündüzdür. Dördüncüsü olmayan üç, üç talâktır. Beşincisi

olmayan dört,

Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’ân’dır. Altıncısı olmayan beş, beş vakit

namazdır.

Yedincisi olmayan altı, göklerin ve yerin yaratıldığı altı gündür.

Sekizincisi

olmayan yedi, yedi kat göktür. Dokuzuncusu olmayan sekiz, kıyamet günü

Arş’ı

taşıyacak olan sekiz melektir. Onuncusu olmayan dokuz, kadının dokuz ay

gebelik

müddetidir. On birincisi olmayan on, Hazret-i Mûsâ’nın Şuayb peygambere

on yıl

çobanlık etmesidir. On ikincisi olmayan on bir, Yusuf peygamberin on

bir

kardeşidir. On üçüncüsü olmayan on iki, on iki aydır.”

Rahip tebessüm etti ve:

“-Doğru söyledin. Şimdi de

bana, havadan ne yaratıldı,

havada ne muhafaza olundu, hava ile ne helâk oldu ve kim hava ile helâk

edildi?

Bunlardan haber ver!..” dedi. Bâyezid:

“-Îsâ peygamber havadan

yaratıldı, havada muhafaza

edildi. Süleyman peygamber de havada muhafaza edildi. Ad kavmi de hava

ile

helâk edildi.” diye cevap verdi. Rahip yine ona:

“-Doğru söyledin.” dedi ve

devamla sordu: “Ağaçtan ne

yaratıldı, ağaçta kim korundu ve ağaç ile kim helâk oldu?”

“-Mûsâ peygamberin asâsı

ağaçtan yaratıldı, Nuh

peygamber ağaç içinde (gemide) korundu ve Zekeriyya peygamber ağaç

içinde

testereyle biçilip helâk edildi.” diyerek cevabı hemen verdi. Rahip

yine ona:

“-Doğru söyledin!..” dedi ve

tekrar sordu: “Kim

ateşten yaratıldı, kim ateşte korundu ve kim ateş ile helak oldu?”

“-İblis ateşten yaratıldı.

İbrahim peygamber ateşte

korundu. Ebû Cehil ateş ile helâk oldu.” diyerek gereken cevabı yine

hemen

verdi. Rahip tekrar sordu:

“-Taştan kim yaratıldı, taş

içinde kim korundu ve taş

ile kim helâk oldu?”

“-Sâlih peygamberin devesi

taştan yaratıldı. Ashâb-ı

Kehf taş içinde korundu ve Ebrehe’nin filleri taş ile helâk edildi.”

diye cevap

verince, rahip:

“-Doğru söyledin!” diye tasdik

etti ve tekrar sordu:

“-Âlimler, cennette dört nehir

vardır, biri baldan,

biri sütten, biri sudan, biri de şaraptandır. Ayrı ayrı olan bu dört

nehir,

aynı kaynaktan akıyormuş diyorlar, bunu açıklar mısın? Dünyada bunun

bir örneği

var mıdır?”

“-Evet, vardır: İnsanın baş

kısmından dört nehir akar:

Kulak yağı acıdır. Gözyaşı tuzludur. Burun suyu ayrı bir tad taşır.

Ağızdan

gelen su tatlıdır.” diye cevap verince, rahip yine ona:

“-Doğru söyledin!..” dedi ve

sormaya devam etti;

“Cennet ehli yer, içer, fakat abdest bozmaz, su dökmez. Bunun dünyada

bir

benzeri var mıdır?”

“-Evet vardır. Ana rahmindeki

cenin, yer, içer, fakat

dışkısı yoktur.”

“-Doğru söyledin. Cennette

Tûbâ Ağacı vardır. Cennette

hiçbir saray, hiçbir köşk yoktur ki, bu ağacın bir dalına dokunmasın.

Bunun

dünyada bir örneği var mıdır?”

“-Evet, güneş sabahleyin

doğunca böyle değil midir?”

“-Doğru söyledin. Şimdi de

bana şunları cevaplandır:

Bir ağaç vardır, on iki dalı bulunuyor, her dalında otuz yaprak var ve

her

yaprakta beş çiçek yer almıştır; bunlardan ikisi güneşe, üçü karanlığa

bakar,

bu ağaç nedir?”

“-Ağaç bir yılı temsil eder.

On iki dalı on iki ayı,

her daldaki otuz yaprak otuz günü, her yapraktaki beş çiçek beş vakit

namazı

temsil eder.”

“-Doğru söyledin. Bana şu

kimseden haber ver ki: Hacca

gitmiş, tavaf yapmış ve o makamlarda bulunmuştur; ama onun ne ruhu var,

ne de

hac kendisine vâcibdir?”

“-Nuh peygamberin gemisidir.”

“-Doğru söyledin. Peki, gece

gelince gündüz, gündüz

girince gece nereye gidiyor?”

“-Bu bir izâfî zaman

meselesidir. Güneşin doğup

batması bunun ölçüsü oluyor. Geri kalanını Allah bilir.”

“-Doğru söyledin.”

Sorular bitince Bâyezid

Hazretleri dedi ki :

“-Muhterem rahip! Birçok

sorular sordun,

cevaplandırmaya çalıştım. Müsaade edersen benim de birkaç sorum var.

Ama sadece

bir tanesini sormak istiyorum. Ne dersin?”

“-Tabii, istediğin şeyi

sorabilirsin!”

“-Cennetin anahtarı nedir?

Cennet kapılarının üzerinde

ne yazılıdır?”

Rahip sustu, cevap vermekten

çekindi. Diğer rahipler

bozuldular ve:

“-Ey büyüğümüz, mağlûp mu

oluyorsun?”

O da:

“-Hayır, mağlûb olmak

istemiyorum..” deyince:

“-Öyle ise neden cevap

vermiyorsun?” diye serzenişte

bulundular. Bunun üzerine başrahip:

“-Şayet cevap verirsem, benim

cevabıma katılır

mısınız?” deyince, hepsi birden:

“-İncil hakkı için, sana

uyarız.” diye söz verdiler.

Rahip:

“-Dinleyin, şimdi cevap

veriyorum: «Cennetin

anahtarı ve kapılarının üzerinde yazılı bulunan ibâre, La İlâhe

İllallâh

Muhammedün Rasûlullâh» ’dır.”

Bunun üzerine diğer rahipler

de hep bir ağızdan

kelime-i şehâdet getirip müslüman oldular. Bâyezid Hazretleri de

onların

yanında bir müddet kalıp İslâmiyet’i öğretti ve bu sır da böylece

çözülmüş

oldu.

Lütfiye

Uzel

Şebnem

Dergisi,  Sayı 51


Not:

Hiçbir

gereği yokken bir insanın gönüllü olarak rahip kıyafeti giymesi ve

rahiplere

mahsus olan zünnar takınması hoş karşılanmamış, hatta bunu dinden çıkma

(irtidat) sebebi kabul edenler olmuştur. Burada Bâyezid-i Bistâmî’nin,

kendisine tavsiye edilen bu kıyafeti giymesi, bir hikmete mebnîdir ve

gönüllü

bir şekilde değildir. Herhangi bir yanlış anlamaya sebep olmaması için

bu

hususu bir kere daha ifade etmeyi uygun gördük.

Rızık senin Ya Rabbi

Süleyman

peygamber tükenmez derecede yeraltı ve yer üstü

zenginliklerine sahipti. Aynı zamanda da insanlara, cinlere, kuşlara,

yırtıcı hayvanlara ve rüzgârlara hâkimdi.


İşte bu maddi ve manevî saltanat içinde bir gün Hz. Süleyman (a.s.)

Allah'tan şu niyazda bulundu: "Rabbim bana izin ver de yeryüzünde

yaşayan tüm varlıkların bir yıllık yiyeceğini vereyim." Yüce Allah

(c.c.) ise şu cevabı verdi: "Ey Süleyman! Senin bu işe gücün yetmez.

Sen bu işi başaramazsın." Süleyman peygamber, "Öyleyse bir günlük

yiyeceklerini vermeme izin ver" diye yalvarınca yüce Allah (c.c.) izin

verdi.


Bunun üzerine Hz. Süleyman (a.s.) yeryüzünde yaşayan bütün insan ve

cinlerin bir araya toplanmalarını ve yeryüzü canlılarına yetecek

derecede yiyecek ve içecek hazırlamalarını emretti. İnsanlar ve cinler

toplanarak tam kırk gün yiyecek ve içecek hazırlamakla uğraştılar.

Yiyecek ve içecekler hazırlandıktan sonra Süleyman peygamber rüzgâra

emrederek, "sakın esmeye kalkışmayasın. Çünkü yiyecek ve içecekler

ekşir" dedi.


Yiyecek ve içecekler geniş bir meydana sıralandı. Sofralar öylesine

büyüktüler ki, bir sofranın uzunluğu yaya olarak bir aylık yol

tutuyordu. Varın siz sofraların kurulduğu meydanın genişliğini

hesaplayın.


Sonra yüce Allah (c.c.), Hz. Süleyman'a önce kara ve deniz hayvanlarını

doyurması gerektiğini bildirerek, denizlerdeki balıkların sofraların

kurulduğu meydana akın etmelerini emretti. Bütün balıklar birer birer

gelerek, "Ey Süleyman! Bugün yemeğimizi senden yiyeceğiz. Bu, yüce

Allah'ın emridir" dediler. Süleyman peygamber de, "Hoş geldiniz.

Buyurun. İşte yemekler" diye cevap verdi.


Balıklar bir iki lokma attıktan sonra baktılar ki önlerinde bütün

yiyecekler tükenmiş. Hep birden, "Ey Süleyman! Mademki bizleri davet

ettin. Karınlarımızı doyur bakalım. Çünkü aç kaldık" diye feryada

başladılar. Bunun üzerine Hz. Süleyman (a.s.) ne kadar büyük bir hataya

düştüğünü kavrayarak secdeye kapandı ve kâinatın ortaksız sahibi olan

Allah'a şöyle dua etti:


"İnsan aklının kavrayamıyacağı şekilde bütün varlıkları üzerine alan

Allah'ı noksanlıklardan tenzih ederim."


-Bediul Esrar-

Rüyada Bildirilen Beş Sır

Önceki Peygamberlerden

birisi, bir gün bir rüyâ görür. Rüyâsında

kendisinden, sabahleyin kalkınca karşısına ilk çıkan şeyi yemesi,

ikinci olarak karşılaştığı şeyi gizlemesi, üçüncü olarak karşılaştığı

şeyi kabûl etmesi, dördüncü olarak, karşılaştığını yeise, ümitsizliğe

düşürmemesi, beşinci olarak karşılaştığından da kaçması istenir.


Sabah olur. O peygamber aleyhisselâm kalkınca,

karşısında gözüne ilk

çarpan büyük ve kapkara bir dağ olur. Bu manzara karşısında duraklar,

hayrete düşer ve kendi kendine, "Rabbim bana onu yememi emretti. Rabbim

bana, gücümün yetmeyeceği şeyi emretmez" diye düşünür.


Onu yemeğe azmederek oraya doğru yürür. Fakat yanına

yaklaşınca dağ

birden küçülür, küçülür ve baldan daha tatlı bir lokma hâline gelir.

Peygamber onu yiyerek yola koyulur.


Biraz gidince karşısına altın bir tas çıkar. Hemen

bir çukur açarak onu

toprağa gömer ve tekrar yola koyulur. Fakat biraz gittikten sonra dönüp

arkasına baktığında altın tasın toprağın üstüne çıkmış olduğunu görür.

Geri döner. Onu tekrar gömerek yine yoluna devam etmek üzere hareket

eder. Fakat biraz gidince yine dönüp geriye baktığında, altın tasın

yine dışarıda olduğunu hayretle müşâhede eder. Bu dönüp gömmeler birkaç

defa tekrarlandığı hâlde altın tas yine üste çıkar. Nihâyet peygamber,

"Ben, Rabbimin bana olan emrini yerine getirdim" diyerek onu gömmek

için bir daha geri dönmez ve yoluna devam eder.


Biraz gidince, kendisine doğru gelen bir kuşla

karşılaşır. Kuşun

peşinde de bir şâhin var. Kuş, "Ey Allahın nebîsi, beni kurtar" diyerek

Peygamberden yardım ister, Peygamber de onu himâyesine alarak, "Üçüncü

olarak karşılaştığın şeyi kabûl et" emri gereğince onu yeninin içine

saklar.


Bu arada onu avlamak için peşinden gelmekte olan

şâhin gelip, "Ey

Allahın nebîsi, ben aç idim. Sabahtan beri onu avlayıp karnımı doyurmak

için uğraşıyordum. Tam yakalayacağım sırada onu benden aldın. Rızkıma

mâni olma!" der. Bu sırada Peygamber aleyhisselâm, "Benden, üçüncü

olarak karşılaştığımı kabûl etmem, dördüncü olarak karşılaştığımı da

yeise düşürmemem istenmişti. Üçüncü bu kuş. Onu kabûl edip kurtardım.

Ya dördüncüyü ne yapayım? Onu ümitsizliğe düşürmemem lâzım" diye

düşünür. Yanında bulunan etten biraz keserek beklemekte olan avcı kuşa

atar. O da onu alıp gider. O uzaklaşınca saklamakta olduğu kuşu da

salıvererek yoluna koyulur.


Yolda ilerlerken beşinci olarak pis kokulu bir cîfe,

pislik ile

karşılaşır. Geceki rüyâ gereğince ondan da süratle uzaklaşır. O gece

rüyâsında kendisine gündüz olan hâdiselerdeki hikmet, sır şöyle izâh

edilir:


"Birinci olarak, çok büyük ve kapkara bir dağ olarak

gördüğün ve

sonradan baldan daha tatlı bir lokma hâline gelen şey, öfke ve

kızgınlıktır. Öfke, önce büyük bir dağ hâlindedir. Sabır edildiği ve

yenildiği zaman baldan daha tatlı bir lokma olur.


İkinci olarak karşılaştığın altın tas, güzel ve iyi

amellerdir. İyi ve

güzel ameller, hareketler, davranışlar ne kadar örtülürse örtülsün,

yine de açığa çıkar ve kendilerini belli ederler.


Üçüncü olarak, sakladığın kuş, sana sığınana ihânet

etmemeni, himâyene

almanı öğretmek istemektedir.


Dördüncü hâdise, birisi senden bir şey istedi mi,

kendi ihtiyâcın olsa

bile onun hâcetini görmek gerektiğine işârettir.


Beşinci olarak karşılaştığın ve kendisinden kaçtığın

pis kokulu cîfe

gıybete işârettir. Gıybet eden, ötekini-berikini çekiştiren

insanlardan, pis kokulu cîfeden kaçarcasına kaç!..


Kaynak: www.mehmetoruc.com

Rüyada Görülen Köşk

Rüyada Görülen Köşk

Aşûre

günü olan Muharrem'in onunda bir fakir gelip

müslüman tanıdığı bir zenginden aşûre için şöyle bir ricada bulunur:

- Muhterem efendim! Bugün malûmunuz aşûre günüdür. Evde

çoluk çocuğu bir aşûre kaynatmak geldi gönlümüzden. Fakat fakirlik var.

Allah rızası için biraz yardımda bulun der.

Müslüman zengin:

- Olur der, fakat şimdi işim var. Öğle namazını daha

kılmadım. Namazdan sonra der.

Fakir adam namazdan sonra gider.

- Şimdi işim var, ikindiden sonra der.

Fakir adam ikindiden sonra gider. Bu sefer sözüm ona

zengin müslüman:

- Be adam sen ne anlamaz adammışsın, diyerek bir de

paylar fakiri.

Fakir, boynunu bükerek dükkândan çıkıp giderken

gayrimüslimlerden para vermeyen adamın bir komşusu çağırır:

Ne istedin komşudan da vermedi? diye sorar.

Garip:

- Biz Müslümanların bugün aşûre günüdür. Biraz yardım

istedim. Aşûre için, vermedi. Üstelik de payladı der.

Gayrimüslim, o garip, fakir Müslümana:

-Çoluk çocuğa aşûre pişirmen için ne kadar para lazım?

Dedi. Yoksul biçâre garip:

-Beş on lira olsa bu işimi görür der.

Gayrimüslim, fakir Müslümana çıkarıp lazım olanı verir,

gönlünü eder. Fakir adam duâ ede ede gider.

- Allah sana hidayet vere! Diyerek sevinçle evine gider.

Çoluk çocuğuna aşûre yapıp yedirir.

O gece rüyasında cimri sözde Müslüman, bir köşk görür ki

aklı başından gider. Elinde olmadan hayran hayran sorar:

-Bu köşk kimdir? der.

- Bu köşk senindi. Fakat kaçırdın elinden bu güzelim

köşkü, derler.

Sorar:

-Niçin kaçırdım?

- Dün sana gelen o garibin gönlünü yapsaydın, o fakire

bir aşûrelik sadaka verseydin, bu köşk senin olacaktı. Bu köşk o

garibin gönlünü yapana verildi, bunu da komşun gayrimüslim kazandı

derler.

Bizim hazırcı, peşinci Müslüman sabaha koşa koşa gider

dükkâna. Bekler komşusunun gelmesini. Komşusu gelir. Hemen:

- Dün kaç para verdin o fakire? der.

Gayrimüslim sorar:

-Ne yapacaksın?

- İki mislini sana vereceğim der.

Gayrimüslim:

-Senin gördüğün rüyayı ben de gördüm. Ben Müslüman oldum

komşu, der.

Hazırcı, peşinci Müslüman:

- Eyvah! der. Fakat zaman geçmiş ola.


Rüyada Verilen Ceza

Mağripte,

itibârlı bir âlim olan Ebü'l-Hasan; İmâm-ı

Gazâlî Hazretleri’nin İhyâ kitabını okuyunca “Sünnete muhâlif” diye

beğenmemiş

ve müslümanların elindeki İhyâ kitaplarının toplanıp yakılmasını

emretmiş. Cumâ

günü yakılmasını kararlaştırmışlar.

Ebü'l-Hasan

cumâ gecesi rüyâsında ders okuttuğu câmie

girmiş. Bakmış ki câminin köşesinde parlayan bir nûr; Resûlüllâh

Efendimiz

(s.a.v.), Hz. Ebû Bekr ve Hz. Ömer (r.anhümâ) ile oturuyorlar. Bu arada

İmâm-ı

Gazâlî de elinde İhyâu Ulûmi’d-Dîn, kitabı ile huzura gelerek:

“Ey

Allâh'ın Resûlü! Şu kimse benim hasmımdır.” dedi

ve İhyâ kitabını Resûlüllâh'a verip:

“Yâ

Resûlallâh, şu kitaba bakınız, eğer bu kimsenin

dediği gibi bunda sünnete muhâlif bir şey varsa, ben Allâhü Teâlâ’ya

tevbe

ettim. Eğer dîne muvâfıksa, bu adamdan hakkımı alıp beni sevindirin.”

dedi.

Bunun

üzerine Resûlullâh (s.a.v.) İhyâ kitabını baştan sona göz

gezdirdi ve;

“Vallâhi

bu çok güzel bir şeydir.” buyurduktan sonra

Hz. Ebû Bekr'e (r.a.) verdi.

O da

baktıktan sonra

“Seni

hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin

ederim ki bu kitap güzeldir.” buyurdu.

Hz.

Ömer’de (r.a.) verdiler. O

da

inceleyerek, aynı cevabı verdi.

Bunun

üzerine Resûlüllâh (s.a.v.);

“Ebü'l-Hasan'ın

elbisesini soyun, iftirâ edenlere vurulduğu

gibi had vurun.” buyurdu.

Beşinci

sopadan sonra Hz. Ebû Bekr şefâat

ederek;

“Yâ

Resûlallâh böyle yapması yine senin sünnetini

tâzîm içindi, af buyur.” dedi.

Ebü'l-Hasan

da hatasını anlayıp tevbe

edince;

İmâm-ı Gazâlî Hazretleri de affetti.

Ebü'l-Hasan

uyanınca gördüklerini halka anlatıp tevbe

etti. Bir ay, rüyâsında yediği sopaların vurulduğu yerler sızladı.

Vefat edince

sopaların izi sırtında görülüyordu. Bu rüyâsından sonra dâimâ İhyâ

kitabını

okur, ona hürmet ederdi

2006.08.26

Tarihli Fazilet  Takvimi

Salevât-ı Şerîfe

Talebelerinin sayısının on binleri

bulduğu rivâyet

edilen Muhammed

Cezûlî,

bir gün bir kuyu başına abdest almak için uğradı. Kuyunun yanında su

çekmek

için kova ve ip yoktu. Ne yapacağını şaşırmıştı. Bir kız, onun bu

hâlini

yüksekçe bir yerden gördü ve ona şöyle dedi:


-Sen kimsin ve niye şaşırdın?

Muhammed

Cezûlî, onun kova getireceği ümîdi ile kendisini tanıttı ve hâlini

bildirdi. Kız bunun üzerine ona;

-İnsanlar

seni hayır ve kerâmetle överler. Sen ise kuyudan su çıkarmaktan âciz

kaldın ve şaşırdın, dedi ve gelip kuyuya seslendi. Allahü teâlânın izni

ile su,

kuyudan taşıp dışarıya akmaya başladı.


Muhammed Cezûlî abdest aldıktan sonra kıza;

-Sen

bu kerâmete hangi amelin sebebi ile nâil oldun?" dedi.


Kız da;

-Resûl-i

ekreme salevât-ı şerîfeyi çok getirmekle ve salevât okumaya devâm

ederek kavuştum, diye cevap verdi.

Muhammed

Cezûlî, bu duruma hayret ederek; "Acabâ hangi salevât-ı şerîfeyi

okumaya devâm etsem?" diye düşünmeye başladı.

O

gece, bu düşünceden dolayı

uyuyamadı. Bu düşünce içerisinde yatakta yatarken, hanımı yatağından

kalktı. En

güzel elbisesini giyip, örtüsünü örtüp evden dışarı çıktı. Bunu

görünce,

hanımının bu saatte nereye gittiğini merak ederek arkasından dışarı

çıktı ve

onun deniz kıyısına doğru gittiğini gördü. Önünde ve ardında bir arslan

ona

bekçilik ediyordu. Merakı daha fazla arttı. Hanımı kıyıya varınca

denize girdi

ve yürümeye devâm etti, sonunda küçük bir adaya ulaştı. Arslanlar

denizin

kıyısında yattılar. Orada abdest alıp, namaz kılmaya başladı. İbâdetten

sonra,

yine su üzerinde yürüyerek kıyıya geldi. Arslanlar da kalkarak, biri

önde,

diğeri arkada yürümeye başladılar. Muhammed Cezûlî daha önce eve gelip,

uyuyor

göründü. Hanımı, eve gelip elbiselerini değiştirip, yattı. "Hanım bunu

her

gece mi yapıyor?" diye düşünerek, üç gece onu gözetledi. Hanımının her

gece böyle yaptığını gördü.Üçüncü gecenin sabahında, bu durumu hanımına

sordu.

Hanımı

ona;

-Siz,

bu işe şimdi mi vâkıf oldunuz? Uzun senelerdir ben böyle yapıyorum,

dedi.

Bunun

üzerine Muhammed Cezûlî;

-Acabâ,

bu kerâmete ne sebeple kavuştunuz? diye sorunca, hanımı;

-Resûl-i

ekreme salevât-ı şerîfe okumayı hiç bırakmadım. Nîmete bu yüzden

kavuştum,dedi.

Muhammed

Cezûlî;

-Devâm

ettiğiniz bu salevât-ı şerîfe hangisidir? diye suâl etti.

Hanımı

cevap vermedi. Isrâr edince;

-Bu

gece istihâre edeyim, izin olursa, cevap veririm, dedi.

Sabahleyin

hanımı;

-Açıkça

söyleyeyim, haber vermeye izin yoktur. Ancak salevât-ı şerîfeleri

topla, onların içinde varsa, "Vardır" diye haber veririm." dedi.

Bunun

üzerine Muhammed Cezûlî, birçok kitaplarda bulunan salevât-ı şerîfeleri

topladı ve bir kitap yazdı. Hanımına, yazdığı bu kitabı okuduğu zaman,

hanımı;

"İçinde birkaç yerde vardır." dedikten sonra;

"Bu

kitabı okumaya

devâm edenin, Allahü teâlânın rahmetine kavuşacağında şüphe yoktur."

dedi.

Muhammed

Cezûlî bu eserine; Hayırlara deliller ve nûrların doğuşu mânâsına

gelen Delâil-ül-Hayrât ve Meşârık-ul-Envâr ismini verdi.

Delâil-ül-Hayrât'ta

toplanmış olan salevât-ı şerîfelerden bâzıları

şunlardır:

"Allahümme

salli alâ Muhammedin ve ezvâcihî ve zürriyyâtihî kemâ salleyte

alâ İbrâhîme ve bârik alâ Muhammedin ve ezvâcihî ve zürriyyâtihî kemâ

bârekte

alâ âli İbrâhîme inneke hamîdün mecîd."

"Allahümme

salli alâ Muhammedin kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve bârik alâ

Muhammedin ve alâ âli Muhammedin kemâ bârekte alâ İbrâhîme inneke

hamîdün

mecîd."

"Allahümme

salli alâ Muhammedin-in-nebiyy-il-ümmiyyi ve alâ âli

Muhammed."

"Allahümme

salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin kemâ salleyte alâ

İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdün mecîd. Allahümme bârik alâ

Muhammedin ve alâ âli Muhammedin kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli

İbrâhîme

inneke hamîdün mecîd. Allahümme ve terahham alâ Muhammedin ve alâ âli

Muhammedin kemâ terahhamte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke

hamîdün

mecîd. Allahümme ve tehannen alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin kemâ

tehannente alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdün mecîd.

Allahümme ve

sellim alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin kemâ sellemte alâ İbrâhîme

ve alâ

âli İbrâhîme inneke hamîdün mecîd."

"Allahümme

bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin kemâ bârekte alâ

İbrâhîme inneke hamîdün mecîd."

"Allahümme

salli alâ Muhammedin ve alâ âlihi ve eshâbihî ve evlâdihî ve

ezvâcihî ve zürriyyetihî ve ehl-i beytihî ve eshârihî ve ensârihî ve

eşyâihî ve

muhibbihî ve ümmetihî ve aleynâ maahüm ecmaîne yâ erhamerrâhimîn."

"Allahümme

salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin ve alâ ehl-i

beytihî."

Sanzotu

Kapı komşu sayılırdık. Fakat

onu ancak mahallemizdeki kahvehanede görürdüm. Her zaman pencere

kenarındaki

bir masada oturur ve arkadaşlarıyla birlikte sabahtan akşama kadar

kağıt

oynardı.

Bir gün beni yanına çağırarak:

Gel bir çayımı iç dedi. Sadece

selam verip geçmek olmaz.

Yalnız olduğu için gittim. El

sıkışırken:

Sigara dumanı dokunduğundan pek

uğrayamıyorum, dedim. Hem yapacak o kadar çok işim var ki.

Çok alıngan bir insandı. Küskün

bir ifadeyle:

Doğru, dedi. Bizim yapacak bir

işimiz yok.

Esasında

hepimizin işi çok fazla, dedim. Ebedi hayatımızı bu kısa ömürde

kazanmak zorunda

değil miyiz?

Haklısın, dedi. Fakat bu

illettten bir türlü kurtulamıyorum.

Sebebini sordum.

Arkadaşlarımı kıramıyorum, diye

cevap verdi. Her gün mutlaka çağırıyorlar.

Parmağımla işaret ederek :

Karşıdaki caminin müezzinini

tanıyorsun değil mi ? dedim.

Yirmi yıllık müezzini nasıl

tanımam diye atıldı. Neden sordun ki?

Öyle aklıma geldi işte, dedim.

O da günde beş defa camiye çağırıyor da.

Yüzü hafifçe kızardı. Başını

öne eğerken:

Ben eskiden böyle değildim,

dedi. Fakat genç yaşta emekli olduktan sonra buralardan çıkamaz hale

geldim.

Artık kurtulacağımı da sanmıyorum.

Aradan birkaç hafta geçtikten

sonra, onu kahvehanede göremez oldum. Arkadaşlarına sorunca:

Çok hasta dediler. Pek fazla

ümit yokmuş.

O akşam ziyaretine gittim.

Aşırı derecede zayıflamış ve sanki on yaş birden ihtiyarlamıştı.

Başında Kuran

okuyan oğlu beni görünce:

İyi ki geldiniz, dedi. Babam

çok ağırlaştı.

Konuşabiliyor mu ? diye sordum.

Hayır, dedi. Ama arada bir “

sanzotu “ diye sayıklıyor.

O da ne ? dedim.

Bi de anlayamadık, diye cevap

verdi. Fakat iyi duyduk “sanzotu“ diyor.

Semizotu olmasın ? dedim. Sever

miydi.

Ağzına bile koymazdı, diye

atıldı eşi. Benim de aklıma geldi ama...

Herhalde bir ilaçtır, dedim.

Hemen gidip bakayım.

Eczaneden elim boş döndüm. Eve

geldiğimde herkes ağlıyordu. Kapıyı açan çocuk:

Babam biraz önce vefat etti,

dedi. Üstelik hep o ilacı sayıklayarak. Bulabildiniz mi?

Artık önemi yok, diyerek lafı

değiştirdim. Çünkü eczanede bana gülmüşler ve sanzotunun, iskambil

oyunlarında

geçen bir kelime olduğunu söylemişlerdi.

Cüneyd SUAVİ

Hayatın İçinden

Sarhoş ve Müezzin

Sarhoş'un

biri, şarabın tesiriyle

bir camiye girer ve dua etmeye başlar:


- Yarabbi! Beni Cennetine koy, bana

köşklerini ver, bana kevseri ver, bana hürilerine ver...

Bu

yakarmaları işiten müezzin, sarhoşun

yakasından tutarak:

-

Ey akıldan, dinden gafil, senin

camide işin ne? Sen ne yaptın ki, Allah'tan hem de bu sarhoş halinle

dilyorsun?

Hiç yakışıyormu?

Sarhoş

bu sözleri işitince başlar

ağlamaya ve:

- Müezzin efendi,

müezzin efendi...

ben sarhoşum, yakamdan elini çek, bana ilişme, dokunma bana, incitme

beni,

kırma kalbimi. Unutma, bilmiyorsan bil. Cenab-ı Hakk'ın rahmetinden

lütfundan

günahkar kullarıda ümitlenir. Benim sana sözüm yok, ben senden mi

isityorum.

Tevbe kapısı açıktır. En büyük yardımcı Allah'dır.   öyle

lütuf

sahibidirki,

O'nun lütfunun, rahmetinin büyüklüğü yanında kendi günahımı büyük

görmeye

utanıyor, günahıma büyüklük veremiyorum.

Sana o mu'cize yetmez mi?

Hazret-i

Alîden (r.a)

rivâyet edilir. Evvelâ islâma gelen, Ebû Bekrdir (r.a). Hazret-i

Resûl-i ekrem(s.a.v) ile ilk önce kıbleye durup, nemâz kılan Ebû

Bekrdir. Ebû Bekrin (r.a) islâma geliş sebebi şöyle idi:

Hazret-i Ebû Bekr

önceleri tüccâr idi. Sefer ve ticâret yapardı. Ekserî Şâma giderdi.

Seferde iken, bir gece rü'yâ gördü ki, gökden ay inip, kucağına girdi.

Ebû Bekr, iki eliyle onu kucakladı ve sînesine basdı. Uyandı. Yemlîhâ

adında meşhûr bir râhib var idi. Ona varıp, rü'yâsını ta'bîr etdirdi.

Râhib dedi ki,

- Sen nerelisin?

Ebû Bekr dedi;

- Arz-ı Hicâzdanım.

Tekrâr sordu:

- Ne iş yaparsın.

Ebû Bekr,

- Tüccârım, dedi.

Râhib dedi ki,

- Yâ Arabistanlı

kişi. Bu rü'yâda, sana büyük müjdeler vardır. Ta'bîrini ister isen,

ücretini ver, dedi.

Ebû Bekr (r.a) oniki

dînâr çıkarıp, verdi.

Râhib dedi ki:

- O ay ki, gökden

sana indi. Âhır zemân Peygamberidir. Yakınlarda zuhûr edecekdir. Sen

Onun hayâtında iken vezîri olursun. Sonra halîfesi olursun. Yâ

Arabistanlı kişi. Eğer ben sağ iken, Ona yetişir isen, bana haber ver.

Ona varıp, buluşayım. Eğer ben dünyâdan gitmiş isem, selâmımı ona

ulaşdırırsın. Ben Onun dînine girdim ve ümmetinden oldum. Beni âhıretde

şefâ'atinden unutmasın.

Hazret-i Ebû Bekr

(r.a),

- Bana bir mektûb

ver, dedi.

Râhib, oniki satır

bir mektûb yazıp, Ebû Bekre (r.a) verdi. O mektûbun mevzû'u şu idi.

(Esselâmü aleyke yâ

Muhammed bin Abdüllah el Mekkî el Medenî el tehamî, salevâtullahi teâlâ

aleyke ve selleme. Hakîkaten sen âhır zemân Peygamberisin! Ve

Rabbilâlemînin Resûlisin. Bu mektûbu Ebû Bekr bin Ebû Kuhâfe ile sana

gönderdim. Ma'lûm ola ki, ben sana îmân getirdim ve sana ümmet oldum.

Ebû Bekr bana gelip, rü'yâsını ta'bîr etdirdi. O rü'yâ delâlet eder ki,

Ebû Bekr senin vezîrin olur, sonra halîfen olur. Eğer ben sağ olup,

hazretine yetişirsem, gelip önünde gâzâ ve cihâd ederim. Eğer

yetişmezsem, âhıretde beni şefâ'atinden unutmayasın) diye mektûbu temâm

etmişdir.

Hazret-i Ebû Bekr

(r.a); ey rü'yâyı ta'bîr eden kişiye:

- Eğer ta'bîr

etdiğin gibi olursa, yüz altın dahi bende senin emânetin olsun, dedi.

Şâm seferini

bitirip, Mekkeye geldi. Bu hâdiseden oniki sene geçdi. Hak sübhânehü ve

teâlâ, hazret-i Muhammede(s.a.v) vahy eyledi. Bir gece o büyük

Peygamber, Ebû Kubeys dağına çıkıp, gece yarısında dedi ki: Allahü

teâlâya da'vet edenin da'vetini kabûl ediniz. Lâ ilâhe illallah,

deyiniz. Ebû Bekr, serîr üstünde yatıyordu. Söylenilenleri işitdi.

Eşhedü en lâ ilâhe illallah. Ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullah.

Birkaç gün sonra, Mekke sokaklarında, hazret-i Resûlullah (s.a.v)ile

buluşdu.

Hazret-i Fahr-i âlem

ona dedi ki:

- Ne olaydı, islâma

geleydin.

Ebû Bekr (r.a) dedi

ki:

- Yâ

Muhammed(s.a.v)! Peygamber isen mu'cize gösteresin.

Hazret-i Resûl-i

ekrem(s.a.v), Ebû Bekrin göğsüne mubârek ellerini dayayıp, şöyle dıvâra

yaslayıp, dedi ki,


- Sana o mu'cize yetmez mi ki, o rü'yâyı gördün. Yemlîhâ râhibe ta'bîr

etdirdin. O zemândan on iki yıl geçdi. Ta'bîr edene on iki dînâr verdin

ve yüz dînâr dahâ va'd etdin. Rü'yâyı ta'bîr eden, on iki satır bir

mektûb yazıp, sana emânet verdi. Bunları bir-bir görüp, muttalî olup,

mektûbda yazılan şudur, şudur deyip, takrîr buyurdular.

Ebû Bekr (r.a)

işitip, parmak kaldırıp,

- (Eşhedü en lâ

ilâhe illallah. Ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullah). Ya'nî sen, o

Peygambersin ki, Yemlîhâ râhib senden haber verdi, dedi.

Kaynak: MENÂKIB-I ÇİHÂR YÂR-İ

GÜZÎN DÖRT

BÜYÜK HALİFENİN MENKİBELERİ Seyyid

Eyyûb bin Sıddîk

Sarık ve Sakal

Eski

elbiseli,  fakir ve köse bir alim, bir kadı'nın mahkemesinde

alimler

sırasında üst sırada oturur. Kadı gerek giyiminden gerekse

tanımadığından olacak

sert sert bakar. Bunun üzerine, Kadının adamı fakir alimin yanına

gelerek:

-

Buradan kalk. Haddini bil  burası senin yerin değil.

Herkes mecliisn üst

tarafına layık olamaz. Senin yerin aşağısı.Ya git oraya otur, ya da çık

git,

der.

Alim,

bakarki olacak gibi değil, kalkar ve aşağılarda bir yere oturur. Derken

alimler fıkıh konusunda tartışmaya başlarlar.

-

Hayır,

evet, kabul edemem, ben haklıyım, şeklinde her biri birbirine üstünlük

kurma sevdasıyla mücadelelerini sürdürür her biri bir dövüş

horozuna

döner. Bir karmaşadır gider.

Fakir

alim dayanamaz kalkarak:

-

Lütfen

bir kere de beni  dinlermisiniz? Bu konuda benim de söyleyeceğim

bir kaç söz var.

-

Buyurun, iyi bir şeyle biliyorsan söyle.

Alim,

çok güzel bir üslup ve konuya hakimiyeti ile onları ikna etmekle kalmaz

aynı zamanda gönüllerinide fetheder. Sözünü öyle bir yere kadar

götürürki,

kadı, çamura saplanmış eşek gibi geride kalır.

Kadı,

hatasını anlar, onun faziletinide takdir ederek, raftan cübbesini,

sarığını indirip takdim etmek ister ve:

-

Yazık

olsun, senin kıymetini bilemedik. Mecliismize teşrifinizden dolayı

teşekkürlerimizi sunamadık. Sizin bu kadar fazilet ile  meclisin

son

kısımlarında oturmanızdan dolayı çok müteessirim.

Kadının

iltifatı üzerine adamı da koşar, gelir, iltifatlara başlar, gönlünüğ

almağa çalışır. Kadı'nın takdim ettiği sarığı, fakir alimin başına

sarmağa

çalışır. Ancak alim:

-

Dur,

çekil o sarığı sarmak istemem. Çünkü elli arşınlık sarığı sararsam,

bana

kibir gelir. Yarın eski elbiseli birisini  görürsem, onları

beğenmemezlik

yaparım. o sarık başımda oldukça, beni görenler bani  görenler,

halkı gözümde

küçük göstermeğe uğraşırlar.  Sen sen ol! Sarığa, sakala

bakıp  da

kafa tutma. Çünkü  sarık pamuktandır, sakal ise bir tutam ot

gibidir.

İnsan başına akıl ve beyin lazımdır. Böyle sarıklar senin ve senin

gibilerin

başına lazımdır, der ve verilenleri rededer.

Bostan

ve

Gülistan'dan uyarlanmıştır.



Sende Kibir Var

Abdulvahhab-ı

Şarani hazretlerinin hocası Şeyh Zekeriya

Ensari hazretleridir. Bu zatın da çok büyük bir hocası vardı. Bir gün

hocası

ile beraber otururken Hızır aleyhisselam gelmiş. Sohbetin sonunda Hızır

aleyhisselam bu zatın hocasına:

-Senin

bu talebenin çok büyük bir suçu var.

Bunun, bundan daha fazla ilerlemesi mümkün değil. Bundan tevbe

etmedikçe

kurtulamaz,der ve kaybolur.

Şeyh

Zekeriya Ensari hazretleri

-Aman

efendim

ne olur Hızır aleyhisselamı çağırsanız da bu suçun ne olduğunu

öğreneyim) diye

yalvarır.

Fakat

hocası:

-Hızır

aleyhisselam çağırmakla gelmez. Kendisi ne

zaman isterse o zaman gelir, buyurur.

Bu

zat günlerce tevbe eder nerede

kusuru olduğunu düşünür ama bulamaz. Bir gün yine hocası ile beraberken

Hızır

aleyhisselam gelir. Hemen tabii ki bu mevzuyu sorarlar.

Hızır

aleyhisselam

buyurur ki:

-Sende

kibir var. Yazdığın yazıların altına (Şeyh Zekeriya Ensari)

diye yazıyorsun. Şeyhlik kim sen kimsin" der.

Bunun

üzerine hemen tevbe

edip, bundan sonra yazılarının altına (İnsanların en aşağısı Zekeriya)

vb

tarzında sıfatlarla beraber ismini yazmaya başlar. Ki kendisi gerçekten

Şeyh

idi.


Şeyh Zekeriya Ensari zamanında, yaşadığı yerin Sultanı bir karar alır

fakat bu

kararın dine aykırı yerleri ve halka zarar veren yanları da vardır.

Bunu

duyunca hemen atına biner ve doğru sultanın olduğu kaleye hareket eder.

Sultanın adamları bunu duyunca sultana

-Efendim

Şeyh hazretleri

geliyor, derler.

Sultan:

- Eyvah

kaleyi kapatın kapıları

zincirleyin,der.

Kapıları

kapatıp zincirleri takarlar. Mübarek kapıya

gelince elindeki not defterini zincirlere tutar. Zincirler kırılır

kapılar

açılır ve doğru sultanın yanına gider.

Sultan:

- Efendim

ne kusur

işledik? Suçumuz nedir? diye sorar.

Sultana,

yaz:

- Filan

emrim

yanlıştır doğrusu budur, der ve gerekeni yazdırır sonra çıkar gider

ve

giderken de

- Hadi

kapat kapılarını artık, der.

Senin Sahibin Kimdir?

Abdülvâhid bin Zeyd hazretleri

yaşadığı ibret verici hadîselerden

bâzılarını, insanlara nasîhat ve ders olması bakımından nakletmiştir.

Şöyle anlatmıştır:


Şöyle anlatmıştır:


Bir defâsında Eyyûb Sahtiyânî ile bir yolculuğa çıkmıştık. Şam'a doğru

bir müddet yol aldıktan sonra siyah renkli bir köleye rastladık. Bir

odun dengini sırtına alıyordu. Köleye:


"Senin sâhibin kimdir?" dediğim zaman; "Benim gibi bir kul!" cevabını

verdi.


Aslında, benim asıl sâhibim Allahü teâlâdır demek istedi. Sonra başını

kaldırıp; "Ey yüce Rabbim! Şu odunlar altın olsun. Bunları altına

çevir." diye duâ etti. Bir de baktık odunlar altın olmuş!


Bize bakıp; "Görüyorsunuz değil mi?" diye sordu. "Evet görüyoruz."

dedik.


Sonra tekrar; "Allah'ım bu altınları tekrar odun haline çevir." diye

duâ etti. Duâsı kabul olunup tekrar odun halini aldı.


Sonra; "Âriflere sorunuz şüphesiz onların şaşılacak halleri bitmez,

tükenmez." dedi.


Eyyüb Sahtiyânî de şöyle demiştir:


"Kölenin bu hâlinden ve sözünden dolayı hayretler içerisinde kaldım ve

son derece mahcub olup utandım."


Sonra köleye; "Yanında yiyecek bir şeyler var mı?" dedim.


Bu sözüm üzerine eliyle işâret etti. Bir de baktık ki, önümüze bir cam

kap içerisinde bal geldi. Balın rengi kardan beyaz, kokusu miskten

güzeldi. Bize; "Yiyiniz! Allahü teâlâya yemin ederim ki, bu bal arının

yaptığı bal değildir." dedi. Hayâtımızda bu baldan daha tatlı ve

lezzetli bir şey yememiştik. Bu işe çok şaştık. Köle sonra bize:


"Allahü teâlânın yarattığı böyle hallere şaşanlar ârif değildir. Kim bu

işlerden dolayı şaşarsa, Allah'tan uzaktır. Kim de bu hârikulâde işleri

görerek bu sebeple ibâdet ederse, şüphesiz o da câhildir." dedi.

Sepetle Giden Hurmalar

Ashab-ı

Kiram'dan

Abdullah İbnü'z-Zübeyr r.a. Hazretleri anlatıyor:

Bir gece Mescid-i

Haram'a gitmiştim. Baktım ki bir grup kadın Kâbe'yi tavaf ediyor.

Tavaflarını

bitirince kapının birinden çıkıp gittiler. Hallerinde bir gariplik

sezdiğim

için, şunları bir takip edip yerlerini öğreneyim, dedim. Akabe'ye kadar

yürüyüp

oraya çıktılar. Ben de çıktım. Sonra aşağı doğru indiler. Onların peşi

sıra ben

de indim. Vadide bir harabeye girdiler. Onların ardından ben de girdim.

Bir de

baktım, bir toplantı. Bana sordular:

- İbnü'z-Zübeyr,

neden geldin?

Ben de onlara

sordum:

- Söyleyin hele,

siz kimsiniz?

- Bizler cin

cemaatiyiz.

- Ben Kâbe'yi

tavaf eden bir kadın topluluğu gördüm de onlara hayret ettim. Peşlerine

takılıp

buraya girdim.

- Ha, onlar bizim

kadınlarımız. Sen dilediğin şeyi bizden iste!

- Ben taze hurma

isterim, dedim.

O günlerde

Mekke'de taze hurma yoktu. Bana bir miktar o hurmadan verdiler, ben de

yedim.

Sonra dediler ki:

- Artanı da

yanında götür!

Kalan hurmaları

alıp döndüm. İstiyordum ki bunları Mekke halkına göstereyim.

Evime geldim ve

hurmaları kapaklı bir sepete koydum. Sepeti de bir sandığa kapattım.

Sonra

başımı yaslayıp kestirmeye başlamıştım ki, vallahi uyku ve uyanıklık

arasında

iken evde bir gürültü duydum. Birbiriyle şöyle konuşuyorlardı:

- Onu nereye

koydu nereye?.. Sandığa koydu sandığa!..

- Açın sandığı

açın! (Sandık açıldı) Hani o nerede?

- Sepetin içinde.

Sepeti de açın!

- Onu açamayız

ki. Onun üstüne Allah'ın ismi (besmele) okunmuş.

- Öyleyse onu

olduğu gibi alıp götürün!

Böylece hurma

sepetini alıp götürdüler. Cinler evden hurma sepetini aşırırken, onlara

saldırmadığıma çok pişmanım.

İbn Asâkir:

Tarîhu Medineti Dimaşk (Beyrut, 1995), 28/125

Ser de Gitti Sır da

Server

Baba

namında bir velinin yaşadığı zamanda devlet maliyesi çok sıkışık duruma

düşer.

Padişah şöhretini duyduğu veliye haber gönderir. Veli de bir miktar

iksir tozu

gönderir, bakır eritilen kazanlara atılmasını söyler. Yalnız aynı

kazandan bir

kepçe kendisine verilmesini  ister. Kendisine verileni de

fakirlikten

şikayet eden dervişine aynen verir.

Bir

müddet

sonra padişah bu sırrın kendisine öğretilmesini Server Baba'dan ister

ve ısrar

eder. Server Baba:

-Bu

mümkün değil, lakin bir kolayı var. Ben bu sırrı yazar dilimin altına

koyarım. Siz de beni idam eder alırsınız.

Başka

çare

yok, der. idam edilir.

Dilinin

altından alınan kağıtta sade şu söz yazılıdır:

Ser

verip sır vermeyen Server Baba.

Eyvah ser de gitti sır da gitti.

Silahını Teslim Et Ona

Ahzab

Harbi'nde, hendek kazmaktan yorulan Sa'd bin Muaz  (r.a.),

Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz'in yanında oturmuş dinleniyordu. Bu

esnada, toprak taşıyan Zeyd bin Sâbit (r.a.)'in çalıştığını görünce,

ona işaret ederek;

-Yâ

Resûlellah, dedi, Allâh'a hamd olsun ki, bunun babası beni sağ bıraktı

da, sana îmân etmek şerefini bana nasip eyledi. Buas günü, ben bunun

babası Sâbit bin Dahhâk ile boğaz boğaza boğuşmuştum!

Bunun

üzerine Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz,

-Fakat,

onun bu oğlu, ne iyi çocuktur', buyurdu.

Zeyd

bin Sâbit (r.a.)'in bir ara gözlerini uyku bürüyüp kendisi

uyuyakalmıştı. Kalkanı, oku, yayı ve kılıcı yanında olduğu halde, orada

çalışmakta olan diğer Müslümanlar, onu hendeğin kenarında uyur bir

halde bırakarak etrafı dolaşmaya gitmişlerdi. Bu esnada onun yanına

gelen Umâre bin Hazm, şaka için, silâhını alıp saklamış, Zeyd bin

Sâbit'in de bundan hiç haberi olmamıştı... Uyanıp silâhını bulamayınca

da, heyecanlanmış ve korkmuştu! Resûlüllah Efendimiz bunu işitince,

Zeyd'i çağırttı. Ona,

-Ey

uykucu! Sen uykuya daldın, nihâyet silâhın da kaybolup gitti'

buyurduktan sonra, 'Bu çocuğun silâhının nerede olduğunu kim biliyor?'

diye sordu.

Umâre

bin Hazm,

-Yâ

Resûlellah, ben biliyorum. Silah benim yanımdadır, dedi.

Peygamberimiz

(s.a.v.) Efendimiz,

-

Silâhını teslim et ona! buyurdu ve şaka yollu da olsa, Müslümanları

korkutmayı veya onların herhangi bir şeyini alıp saklamayı yasakladı.



Sizden Fazla Veren Var

Sizden

Fazla Veren

Var


Hz. Ebu Bekirin halifeliği

sırasında

Medinede büyük bir kıtlık başgöstermişti. Halk ekmek yapmak için buğday

bulamaz

olmuştu. Hz. Osman da bu sırada Şam’a bir ticaret kafilesi göndermiş,

oradan

yüz deve yükü buğday satın alarak Medineye getirmişti. Bu miktar,

halkın buğday

ihtiyacını karşılayabilecek kadardı.

Bazı tüccarlar

derhal Hz.

Osmana müracat ettiler. Şamdan getirtiği bu buğdayı satın almak

istediler. Buğdayın

bir ölçüsüne 4 dinar veriyorlardı. Hz. Osman, “Sizden daha fazla veren

var”

dedi ve buğdayı hiç kimseye satmak istemedi. Tüccarlar bu durumda

teklif

ettikleri fiyatı artırdılar. Fakat yine Hz. Osmandan, “Sizden daha

fazla veren

var” cevabını aldılar. Nihayet buğdaya verebilecekleri en yüksek fiyatı

verdiler. Fakat yine Hz. Osmanın ağzından “Sizden daha fazla veren var”

sözünden başka bir laf çıkmıyordu. Bazıları onun bu tutumunu, fırsat

düşkünlüğüne

ve çok kazanma hırsına bağlıyordu. Konuyu Halife Hz. Ebu Bekire

anlatmaya karar

verdiler. Ondan Hz. Osmanla aralarını bulmasını istediler.

Halifenin

huzuruna çıkarak

durumu olduğu gibi anlattılar. Hz. Ebu Bekir anlatılanları sonuna kadar

dinledi

ve onlara, “ Bu işte bir gariplik var” dedi. “Bana öyle geliyor ki siz

Hz.

Osmanın sözünü iyi anlayamadınız. O, halkın ihtiyacını fırsat bilip

ondan kâr

ve çıkar elde edecek kimse değildir. Böyle davranışının mutlaka bir

hikmeti

vardır. Haydi beraber gidip konuyu bizzat kendisinden öğrenelim” dedi.

Hep

birlikte Hz. Osmanın yanına vardılar. Hz. Ebu Bekir tüccarların

anlattıklarını

Hz. Osmana söyledi. Ona malını niçin verilen fiyata satmadığını sordu.

Hz.

Osmanın bu soruya cevabı şaşırtıcıydı. Hz. Osman sadece Alllahın

hoşnutluğunu

kazanmak için buğdayı yoksullara ücretsiz dağıtacağını söyledi.

Süleyman (a.s) ile Doğan Kuşu

Bütün kuşların

dilinden

anlaması ile ün salmış Süleyman Peygamber'e bir gün doğan kuşu gelerek

adamın birini şikayete koyulur ve der ki:

style="font-family: cambria;">


Bütün kuşların dilinden

anlaması ile ün salmış Süleyman Peygamber'e bir gün doğan kuşu gelerek

adamın birini şikayete koyulur ve der ki:

style="font-family: cambria;">


"Falanca adamın bir bahçesi

var. Bahçe içindeki ağaçlardan birine yuva yaptım. Adam gelip yuvamı

bozuyor. Ona bir şeyler söyleyin de bu hareketinden vazgeçsin."

style="font-family: cambria;">


Hz. Süleyman(a.s) hemen ağaç

sahibini çağırarak, "Bir daha bu doğanın yuvasını sakın bozma!" diye

tenbih ettikten sonra adamın karşısında şeytanlardan iki ifrite şu emri

verdi: "Ey ifritler, ben sizin ikinizinde amiriyim. Gelecek yıl o adam

doğanın yuvasını bozarsa, ikiniz onu yakalayacak ve iki parçaya

ayırarak, bir parçasını doğuya, bir parçasını da batıya

fırlatacaksınız."


Ertesi yıl gelip çattı. Ağaç

sahibi, Süleyman Peygamber'in dediklerini unutup yine ağaca çıkarak

doğan kuşunun yuvasını bozdu. Fakat bozadan önce bir muhtaca sadaka

olarak bir parçacık ekmek vermişti. Doğan yine Süleyman Peygambere

gelerek yuvasını bozan adamdan şikayetçi oldu.

style="font-family: cambria;">


Bunun üzerine Hz.

Süleyman(a.s) iki ifrit'i çağırarak vazifelerini yerine getirmedikleri

için, kendilerini cezaya çarpmaya niyetlendi ve dedi ki: "Ey

ifritler!... Niye emrimi yerine getirmediniz? Şimdi sizi

cezalandıracağım." Dedi


İfritler:

style="font-family: cambria;">


-Ey Allah'ın halifesi

Süleyman!... Bahçenin sahibi ağacın üzerine çıkarak yuvayı bozmaya

kalkıştığında onu yakalayıp tam emrinizi yerine getirecektik ki, o

sırada Allah(c.c) gökten iki melek indirerek üstümüze musallat etti,

getiremedik. Meğer adam bir yoksula sadaka vermiş. Melekler bizi

yakaladıkları gibi birimizi ta doğuya, birimizi de ta batıya sürdüler.

Böylece adam verdiği sadaka sayesinde tuzağımıza düşmekten kurtulmuş

oldu

Süleyman (a.s.) ile Karınca


Sin Şın'a Girince

Yavuz Selim Han, mısır'a

açtığı sefer sırasında Halep'ten Şam'a doğru

giderken, yolda, hayatına Şam'da son verilen Muhyiddin-i Arabi

Hazretleri'ni

ve onun Yavuz'u işaret eden sözlerini hatırladı. "Sin, Şın'a girdiğinde

Muhyiddin'in kabri

meydana çıkar" sözü Yavuz'un dikkatini çekmişti. Bu işaret zaman

zaman aklına takılıp  duruyordu. Şam'a vardığında oranın alim ve

velileriyle görüşmelerde bulundu. Söz dolaşıp Muhyiddin-i Arabi

Hazretleri'ne de geldi Şam'ın ileri gelenleri, Hazret'in kabrinin

bulunduğu yerin halen çöplük olduğunu, hadiseden o güne kadar hazrete

iyi gözle bakılmadığını anlattılar.


Yavuz Selim Han, derhal harekete geçip kabrin yerini tesbit ettirdi.

Oraya hemen bir türbe ve yanıbaşına büyük bir cami ve imaret inşaatı

başlattı. Zamanımıza kadar muhteşem bir şekild gelen türbe, cami ve

imaret, külliye olarak ortaya çıktı.

Ayrıca,

Muhyiddin-i arabi Hazretleri'nin vefatından önce ayağını yere vurarak:

"Sizin taptığınız benim

ayağım altındadır"

buyurduğu yeri tesbit ettirip kazdırdı. Oradanküp içinde altın çıktı.

bundan Muhyiddin-i Arabi Hazretleri'nin: "Siz Allah Teâla'ya değil de

paraya

tapıyorsunuz" demek istediği anlaşıldı. Gerçekten de idmına

sebep, hazretin bu sözleri olmuştu.


*Selim

Han, çıkan

altınları Şam'ın fakirlerine dağıttı. "Sin" den maksadın Selim, "Şın"

dn maksadın da Şam olduğu kesin olarak ortaya çıkmıştı. Yavuz Sultan

Selim Han, bu sırada Şam'da üç ay kadar kalmıştır.


Kaynak: Büyük Veli Yavuz Sultan Selim, Rahmi Serin, Pamuk Yayıncılık,

2003


Sodom ve Gomere'nin Son Günü

Hz Lût (a.s),

Arap yarımadasını puta tapıcılıktan alıkoymak, ortaksız ve tek bir

Allah'ı

tanıtmaya çağıran ve bu mukaddes yolda büyük başarılar kazanan Hz.

İbrahim'in

amcasının oğludur. Ömrü ve peygamberliği bugün Ürdün devletinin

sınırları

içinde bulunan Lût gölü çevresinde geçmiştir. Günümüzde tuzlu suların

doldurduğu orta büyüklükte olan su saha, eskiden toprakları oldukça

verimli bir

vadi idi ve o günün önemli şehirlerini sinesinde barındırıyordu. Bu

şehirlerin

ikisinin adını bugün de biliyor ve yapılan ilmi kazılar sonunda

izlerine

rastlıyoruz.

Şehirler; Şezum (Sodom) ve

Omore (Gomore)

şehirleridir.

Hz. Lût (a.s) Şezum

şehrinde oturuyordu.

Şimdi size bu çevrenin ve bu çevrede

dosdoğru Allah yolunun sözcülüğünü ve yılmaz mücadelesini yapan Hz.

Lût'un son

günlerine ait bir hikayeyi kısaca anlatacağız...

İnsanoğlu, yolun

doğrusundan bir kere

çıkmaya görsün; düşmeyeceği sapıklık ve

yuvarlanmayacağı uçurum yoktur. Hz. Adem'in oğlu Kabil'e yeryüzünün ilk

cinayetini, üstelik öz kardeşinin canına kıydırmak suretiyle işleten

şehvet

hırsı, Hz. Lût'un kavmini büsbütün başka ve yüz kızartıcı bir ahlak

düşkünlüğüne

sürüklemiştir.

Bu sonsuz kavim erkek

erkeğe cinsi

birleşmeyi (livata) vazgeçilmez, sapıkça bir

huy haline getirmişlerdi. Hz. Lût'un dosdoğru yolu temsil eden bir

Allah resulü

sıfatıyla durmak ve yorulmak bilmez bir gayret göstererek yaptığı bütün

ikazlar

ve verdiği bütün acı-tatlı öğütler bu ahlak düşkünlerine zerrece bir

tesir

etmiyordu.

Nihayet her şeyi daha

başından bilen Ulu

Allah'ın kesin ve değişmez hükmünün

günü geldi. Hz. Lût'un sapık kavmi, Allah'ın başlarına vereceği karşı

durulmaz

bir felaketle, toptan mahvolacak ve yokluğun karanlıklarına

gömülecekti.

Ulu Allah (c.c) bu kesin

kararını

bildirmek ve kendisine inanmış birkaç yakını

ile birlikte, son günlerini yaşayan günahkar şehirden ayrılmasını

söylemek

üzere Hz. Lût'a günün birinde üç tane melek göndermişti. Melekler; genç

ve

yakışıklı erkek kılığına girerek yeryüzüne inmişlerdi.

Şezum (Sodom) şehrine

vardıklarında

doğruca Hz. Lût'un evine yöneldiler. Şehvet

sapıkları şehre üç tane genç ve yakışıklı delikanlının geldiğini

duyunca bir

anda yollara dökülerek gelenleri görmek istediler. Meleklerin geçtiği

yolun hir

iki yanı, ahlak düşükleri tarafından doldurulmuştu. Tap taze erkek

kılığına

girmiş meleklere bakarken hepsi şehvet kururganlıkları içinde

kıvranıyor;

ağızlarından salyalar akıyordu. Azgın kalabalığın arasında yollarına

devam eden

melekler, Peygamber Lût'un evine vardılar. Kudurmuş ahlaksızların

hiçbirisi,

ele geçirip azgın şehvetlerini bir anlığına tatmin edebilmek için

arkalarından

kıvrandıkları gençlerin, şehirlerini ve çevrelerini toptan yok etmeyi

kararlaştıran Allah'ın emri ile birlikte gelmiş melekler olduğunu

bilmiyor ve

düşünmüyorlardı.

Melekler Lût'un evine

varınca önce

kim olduklarını söylemediler.

Arkalarına takılan kalabalık evin kapısına dayanmıştı. Anlaşılmaz

sözlerle bağırışıyorlar

ve Hz. Lût'un evine aldığı genç delikanlıları ellerine vermesini

istiyorlardı.

Hz. Lût (a.s) gelen misafirlerinden utanıyordu ve kapıda bağrışan

kalabalığın

azgın hırslarından endişe ediyordu.

Bir ara evinin kapısına

çıktı; kudurmuş

kalabalığa dündü "ey azgınlar,

soysuzlar, gelenler benim olduğu kadar kendinize de aziz misafirlerdir;

yani

hepinizin misafirleridir. Bu kadar da mı insanlığınızı unuttunuz? Bir

parça

olsun kendinize geliniz." diye söze başladı.

Kalabalıktan homurtulu

gülüşmelerin

geldiğini duyunca "size iki tane genç

ve güzel kızımı vereyim. Gözlerinizi bürüyen şehvetinizi onlarla tatmin

edin de

tek beni misafirlerim karşısında rezil etmekten vazgeçerek buradan

uzaklaşın" diye teklifte bulundu.

Fakat kendinden geçmiş

kalabalık hiçbir

söz dinlememekte ve hiçbir teklife

yanaşmamaktadır. Evin kapılarını arka arkaya zorluyor ve içerdeki

gençleri

istiyorlardı.

Ağlamaklı bir çehre ile

içeriye dönen Hz.

Lût'a kapıdakilerin ısrarla istediği

genç misafirler; melek olduklarını, Allah'ın emri üzerine geldiklerini

bildirdiler ve dediler ki; "Allah'ın emri artık kesindir. Yıllardan

beri

söz dinletemediğin bu beyinsiz halkın artık sonu gelmiştir. Birkaç saat

sonra

topuna gökten ateş ve ölüm yağacak ve şehirleri ile birlikte yokluğa

kavuşacaklardır.

Onların başlarına gelmek üzere olan bu felaket, ısrarla Allah'ın

emirlerine

karşı gelenlere ve Peygamberler'in verdiği öğütlerine arka dönen

sapıklara

bütün devirler boyunca ibret dersi olacaktır. Allah'ın sana emri

böyledir:

Gece olunca sana inananları

ve

yakınlarını alacak ve ölüm kokan şu lanetlik

şehirden habersizce uzaklaşacak ve şu sapık halkı lanetlik akibetleri

ile baş

başa bırakacaksın. Sana bunları söyleme geldik."

Allah'ın emri üzere Hz. Lût

(a.s) ile

inanmış yakınları meleklerin dediklerine

uyarak Sodam ve Gomere'yi o gece yarısı, sezdirmeden terkettiler.

Sabahın ilk

ışıkları ile birlikte lanetlik şehirlere ve sapık halkına gökyüzünden

görülmemiş bir Allah gazabı boşalmaya başlamıştı. Ahlaksız soysuzlar

neye

uğradıklarını anlayamadılar. Yüce Allah (c.c.) ulu sabrını iyice kötüye

kullanarak günden güne daha da azgınlaşanlara yakıcı kükürt alevleri

ile taşlar

yağdırıyordu. Bir kaç saniyelik afet ve ölüm saçan bir yağmur sonunda,

halkın

yekünü ile birlikte bütün şehirlerini ilerdeki insanlığın gözleri önüne

bir

ibret dersinin örneği olmak üzere harabeye çevirmiş ve yerle bir

etmişti.

Esirgeyici Allah

(c.c.) cümlemizi görünür, görünmez ve aniden bastıran felaketlerden

korusun,

amin!..

Ermişlerden Osman Efendi, Seçme Dini Hikayeler, Seda Yayınları,

İstanbul 2000,

s. 1122-128

Söz Dinleyen Kazanır

Bir kâfilede bulunan

insanlar, Ebü'l-Hasan

Harkâni hazretlerinin

huzûruna gelip;

- Yollar korkuludur.

Bize bir duâ öğretiniz." diye istirhâm edince;

- O zaman,

Ebü'l-Hasan'ı hatırınıza getiriniz, buyurdu.

Bu söz,

gelenlerin

hoşlarına

gitmedi. Yolda eşkıyâ, önlerine çıktı. Hepsinin mal ve metâlarını aldı.

Yalnız, Ebü'l-Hasan-ı Harkânî hazretlerini hatırlayan bir kimsenin

malına zarar gelmedi. Bu hâle arkadaşları şaşıp, sebebini

sorduklarında;

-

Ebü'l-Hasan-ı Harkânî'yi

hatırladım

ve kurtuldum, cevâbını verdi.

Gelip durumu

Ebü'l-Hasan

hazretlerine

anlattılar. Ve;

- Biz

Allah'tan yardım

istedik,

eşkıyâlar bizi soydu. Fakat seni

hatırlayıp, senden yardım isteyen şu arkadaş kurtuldu. Bunun hikmeti

nedir?" diye sordular.

- O

arkadaşınızı kurtaran, Allahü

teâlâdır.

Günahkâr ağızdan çıkan duâyı cenâb-ı Hak kabûl etmez. Bunun için siz

Allah'a yalvardığınız zaman duânız kabûl olmadı. Bu arkadaşınız beni

hatırlayıp imdât isteyince, ben de Rabbime duâ ettim; "Yâ Rabbî! Şu

kulunu içinde bulunduğu belâdan kurtar." dedim. Rabbim benim duâmı

kabûl ettiği için, o arkadaşınız kurtuldu. Mesele bundan ibârettir."

buyurdu.


Söz Geri Dönmez

Mehmed Emîn

Tokâdi hazretlerinin İstanbul'da insanları irşâd ile meşgûl

olduğu

ve insanlara Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını öğretip saâdete

ermeleri için rehberlik yaptığı sıralarda İstanbul'da Antepli ismiyle

meşhur bir vâz hocası vardı. Bu kimse çok inatçı olup, Mehmed Emîn

Tokâdî hazretlerinin büyüklüğüne, evliyâ ve mürşid-i kâmil olduğuna

inanmaz ve konuştuğu meclislerde uygunsuz sözler söylerdi. Bir gün bu

hoca, Unkapanı'nda bir çeşmede yüzünü yıkıyordu. Mehmed Emîn Tokâdî

hazretleri de oradan geçiyordu. Antepli vâizin yakınlarından biri;


- İşte bu gelen, Tokâdî Emîn Efendidir! diyerek gösterdi.

Antepli vâiz alaylı bir tavırla ona baktı ve

birşeyler söyledi. Mehmed Emîn Efendi yanlarına gelip selâm verdi. Bu

sırada Antepli hoca başını kaldırıp;

-Bak Şeyh Efendi, benim gözlerim ağrıyor. Bana

bir nefes eyle de gözlerimin ağrısı geçsin, diyerek alay etti.


Bunun üzerine Mehmed Emîn Efendi;

- Kör ol! dedi ve oradan geçip gitti.

Antepli hocanın gözleri yavaş yavaş kapanmaya

başladı. Mehmed Emîn Efendinin talebelerinden bâzıları Antepli hocanın

yanına yaklaşıp;


- Sen hocamıza karşı edepsizlik yaparak alay ettin! O da sana nefes

etti. Sen artık kör olursun bunu bilesin, dediler.

Antepli hoca yaptığı edepsizliğin farkına varıp

Mehmed Emîn Efendinin evini öğrenip huzûruna gitti. Ayaklarına kapanıp;


- Aman efendim kusurumu affedin, diye yalvardı.

Bu yalvarması üzerine;

- Hayır söz geri dönmez! Sonra yerine gözümüzün

birini vermek gerekir, buyurdu.

Antepli hoca bu sözleri işitince, o kadar çok

yalvarıp özür diledi ki,


Mehmed Emîn Efendi;

- Hoş! Şimdi hiç olmazsa bâri bir nebzecik, dedi.

Bundan sonra Antepli hoca on altı ay devamlı göz

ağrısı çekti. Daha sonra Mehmed Emîn Efendinin duâsı ile göz ağrısından

kurtuldu. Bu hâdiseden sonra ona son derece bağlı ve hürmetli, edepli

oldu. Hattâ meclislerde, toplantılarda ve vâzlarından sonra;

- Tokatlı Mehmed Emîn Efendimiz cennetliktir.

Onun ayağının tozu toprağı olayım, der, böylece ona olan inancını ve

sevgisini dile getirirdi.

Su kadar değeri yok

Bir

sene hacca gitmek üzere

yola çıktı. Bağdât’a vardığında Halife

Hârun Reşid bunun geldiğini haber aldı ve yanına çağırttırdı. Şakîk-i

Belhî, halîfenin yanına geldi. Halîfe Hârun Reşîd sordu:


"Zâhid olan

Şakîk-i Belhî sen misin?"


Şakîk-i Belhî;

"Şakîk benim ama zâhid

değilim."dedi.


Halife nasîhat isteyince şöyle buyurdu:

"Aklını başına

topla ve çok dikkatli ol. Allahü teâlâ sana Ebû Bekr-i Sıddîk’ın

makâmını verdi ki, senden, onda olduğu gibi doğruluk istiyor. Sana

Ömer-ül-Fârûk’un makâmını verdi ki, senden, onda olduğu gibi, hak ile

bâtılı ayırmanı istiyor. Sana Osman-ı Zinnûreyn’in makâmını verdi ki,

senden, onda olduğu gibi hayâ ve kerem sâhibi

olmanı istiyor. Sana Aliyyül Mürtezâ’nın makâmını verdi ki, senden,

onda olduğu gibi ilim ve adâlet istiyor."

Hârun Reşîd;

"Biraz daha

nasîhat et."deyince,


Şakîk-i Belhî buyurdu ki:

"Allahü teâlânın

Cehennem diye bilinen bir yeri vardır ve seni de oraya bekçi yaptı.

Eline üç şey verdi. Bunlar mal, kılıç ve kırbaçdır. İnsanları bu üç

şeyle Cehennem’den uzaklaştır. Muhtaç biri gelirse ona mal ver. Allahü

teâlânın emirlerine aykırı davrananları bu kırbaçla edeblendir, yola

getir. Başkalarına haksızlık edenlerin, haksız yere adam öldürenlerin

karşısına bu kılıçla sen çık. Eğer bunları yapmazsan Cehenneme ilk

gidecek sen olursun."


Halife biraz daha nasîhat istedi.


Şakîk-i Belhî

buyurdu ki:

"Sen suyun menbaı, kaynağı

gibisin. Senin vâlilerin,

kumandanların da bu suyun kolları gibidir. Suyun menbaı saf, temiz,

berrak olursa, suyun kolları da berrak olur. Suyun menbaı temiz olup,

kollarda hafif bulanıklık olursa da zararı olmaz. Ama menbaı bulanık

olursa, artık suyun kollarının saf ve berrak olmasını ümid etmek mümkün

olmaz."


Hârun Reşîd;

"Biraz daha anlat"dedi.


Şakîk-i Belhî buyurdu ki:

"Düşün ki çölün ortasında

kaldın,

susuzluktan ölmek üzeresin. Birisi

getirip bir içim su satsa bu suyu kaça alırsın?"

O da; "

Ne kadar

istiyorsa onu verir, suyu satın alırım."dedi.


Şakîk-i Belhî buyurdu

ki:

"Elinde su bulunan kimse, bu suya

mukâbil senden servetinin

yarısını istese, yine râzı olur musun?”.


Hârun Reşîd;

"Evet râzı

olurum."dedi.


Şakîk-i Belhî buyurdu ki:

"Düşün ki servetinin yarısını

verip satın aldığın suyu içtin. Bir zaman geçince bu suyu dışarı atmak

ihtiyâcını duydun, fakat idrar yapamadın. Öyle ki ölecek hâle geldin.

Birisi çıkıp dese ki, ben senin bu sıkıntıdan kurtulmana sebeb olurum,

lâkin buna mukabil olarak mülkünün öbür yarısını isterim, dese ne

yaparsın?"


Hârun Reşîd;

"Elbette râzı olurum. Ben o

sıkıntıda iken

servetimin ne mânâsı var?"dedi.


Bunun üzerine Şakîk-i Belhî buyurdu

ki:

"O halde önce içtiğin sonra

idrar

yoluyla dışarıya attığın bir içim

su kıymetinde bile olmıyan şu servetine sakın güvenme. Bir kimseye

karşı bununla öğünme!"


Bu nasîhatlardan sonra Hârun Reşîd çok ağladı.

Şakîk-i Belhî’yi hürmet ve saygı ile uğurladı.

Suçlunun Savunması

Hz.Ömer (r.a.)

tayin ettiği valilerden biri, Cuma hutbesi esnasında

Hz.Ömer'i  öyle överki, bir Sahabi dayanamaz, kalkar, valiye

müdahale

edip, onu susturmaya çalışır.


Namazdan sonra durum Hz.Ömer'e iletilir. Halifenin

emriyle valiye karşı

gelen adam yakalanıp bir suçlu gibi götürülür.


Suçlu kabul edilen Sahabi, Hz.Ömer'in huzuruna

girince selam verir.

Hz.Ömer (r.a.), hiddetinden selama mukabelede bulunmaz. Onu azarlar.


Bunun

üzerine sahabi:

- Ya Ömer! Ben bir suç işlediysem, sen iki suç

işledin, diyince


Hiddeti

birden kaybolan Hz.Ömer (r.a.):

- Nedir benim o iki suçum?


- Allah'ın selamını verdim de çok hiddetlendiğin

için mukabelede

bulunmadın.

Vacibi terkettin. Bu bir. Suçluyu dinlemeden tek taraflı hüküm verdin.

Bu da iki.


Hatasını anlayan Hz.Ömer (r.a.) olayı anlatmasını

isteyince,


Sahabi:

- Tayin ettiğin vali, hutbede seni öyle övdü, öyle

övdü ki bu söz,

cemaatin üzerinde sanki fazilet yönünden senin Hz. Ebubekir'den daha

üstün

olduğun izlenimini bıraktı. İşte bu yanlış düşünceyi zihinlerden silmek

için müdahale ettim. Halbuki sen fazilet yönünden Hz.Ebubekir'in yarısı

kadarsın.


Hz.Ömer (r.a.)

- Neden?


Sahabi:

- Orduya yardım ediniz ! emri-i peygamberi

karşısında sen servetinin

yarısını getirmiştin. Hz.Ebubekir ise servetinin tamamını getirmiş ve

Ashabın

gözlerini yaşartmıştı.

Bunun üzerine Hz.Ömer (r.a.), o zattan özür dileyip dua istedi ve onu

serbest bıraktı. Böyle konuşan valiyi ise hemen görevden azletti.

Sultanın Karşısında İken

Birgün

İslâm âlimlerinden Ali Dekkak hazretlerine sordular:

-Namazda

iken, sinek kovalayan kimse için ne dersiniz?

-Allahü

teâlânın huzurundaki edep, Ayaz adındaki bir Türkün, Sultan Mahmud-i

Gaznevi'nin yanındakinden az olmamalıdır. Şöyle anlatırlar:

''Ayaz

isminde bir genç, bir gün Sultan Mahmud-i Gaznevi'nin resmi hizmetinde

bulunurken, aniden ayakkabısının burnunu salladı. Sultan, Ayaz'ın bu

haline

şaştı. O zamana kadar kendisinden hiçbir zaman edepsizlik görmemişti.

Sultan

firasetle, Ayaz'ın bir özrü olduğunu anladı.Memurlarından birisine

Ayaz'ı takip

edip, durumu incelemesini emretti. Sultanın adamı, Ayaz'ı takip

etti.Ayaz bir

köşeye çekilip, ayakkabısını çıkardı.İçinden bir akrep düştü.

Ayaz,ayakkabısıyla akrebi ezerek,'

- Bugün,

bana Sultanın huzurunda edebimi bozdurdun. Bugüne kadar sultanın

huzurunda bir edepsizliğim görülmemiştir'' diyordu. Memur, durumu

Sultan'a arz

etti. Ayaz geri dönünce Sultan:

-Ey

Ayaz! Bugün niçin edepsizlik yaptın? Ayağını hareket ettirdin, durdun?

dedi. Ayaz özür diler bir eda ile cevap verdi:

-

'Kabahat işlemek hizmetçilerin, kölelerin işindendir.Affetmek ise,

sultanların şânındandır''.

-Akrep

hikayeniz bize ulaştı, deyince:

-Madem

ki, haberiniz oldu anlatayım: Sizin saltanat ni'metlerimize kavuşmuş

biriyim. Akrep yedi defa ayağımı soktu, dayandım. Ayağımı oynatmadım.

Sekizincisinde takadım kalmadı. Ayağımın ucunu yerden kaldırdım.

Ey

kardeşim, iyi dikkat et! Bir sultanın

yanında, kölenin, hizmetçinin

gösterdiği edebe bak! Bir de makamların en yükseği olan Allahü teâlânın

huzurunda

ibâdet hâlinde olanların ne edepsizlikler ettiklerini, onlardan ne

cüretkâr

işler meydana geldiğine bir bak! O zaman, bu ibâdetlerimizden utanmamız

gerektiğini hattâ ömür boyu hâyâ sebebi ile başımızı kaldırmamamız

lâzım

olduğunu anlarsın.

Suret ve Siret

İmam

Şafiî Hazretleri şöyle bir hatırasını anlatır:

'İlm-i

firaset (sezgi ve anlayış bilgisi) ile ilgili kitaplar aramak için

Yemen'e gittim. Konuyla ilgili kitapları derleyip toparladım. Geri

dönerken

konaklamak için, yolda evinin avlusunda duran bir adama uğradım.

Adam

gök gözlü ve çıkık alınlı biriydi. Bu suret ise firaset ve kıyafet

ilmine

göre olumsuz sîretin (ahlâk noksanlığının) habercisiydi. Beni evine

misafir

etti. Bir de gördüm ki, pek cömert bir adam! Bana akşam yemeği ve güzel

koku,

hayvanıma alaf, ayrıca yatak ve yorgan gönderdi.

Bunları

görünce kendi kendime dedim ki: İlm-i firaset, bu adamın oldukça düşük

bir şahsiyete sahip olduğunu gösteriyor. Ben ise ondan hayır ve

iyilikten başka

bir şey görmüyorum. Demek ki bu ilim boş ve gerçek dışıymış!

Sabah

olunca yanımdaki hizmetçi çocuğa hayvanı eyerlemesini söyledim. Hayvana

binip çıkacağım sırada adama dedim ki:

-

Mekke'ye geldiğin zaman, Muhammed b. İdris'in (Şafiî) evini soruver.

Adam

dedi:

-

Peki, dün gece sana yaptığım hizmetin karşılığı nerede?

-

Neymiş o?

-

Sana iki dirheme yemek aldım; ayrıca aynı fiyatlarla katık, güzel koku,

hayvanına yem, sana yatak ve yorgan alıverdim...

Çocuğa

dedim ki:

-

Oğlum, ona istediğini ver! Başka bir şey kaldı mı?

-

Ev kirası nerede? Ben evimi sana genişletip kendime daralttım!

Bu

durumu görünce kanaatim güçlendi ki, firaset ilmi gerçekmiş. (Ancak

İslâm

dini, ona uyan insanın tabiatını terbiye eder, tevbe de kötü adet ve

huylarını

değiştirip ıslah eder.)

Şu

güzel söz, konumuzu aydınlatır:

'Suretin

sîretine şahittir; başka şahit aramak zaiddir.'

Yusuf

Yavuz

Semerkand

dergisinden alınmıştır.

Sünnet Akçesi

Sultan Abdülmecid zamanında adamcağızın birisinin

büyük miktarda borcu varmış. Elini neye atsa ters gidiyor. Zeyrek

civarında, evine yakın bir dergaha gitmiş. Namazdan sonra Şeyh efendi,

bu yabancıyı yanına çağırmış ve halini sormuş. O da:

"Efendi hazretleri, gırtlağa kadar borç içindeyim, neye

elimi atsam kuruyor. Ne olur himmet!" demiş. Şeyh efendi:

"Evladım, sabah namazını 40 gün Yenicami'de kıl. Camiye

gidip gelirken de 1000 adet istiğfar oku. Göreceksin, kırkıncı gün ne

sıkıntın kalacak ne bir şey..."

Adam ertesi sabah başlamış. Tam 39 gün

sabah erkenden Yenicami'ye namaza gitmiş. Kırkıncı gün sabah ezanı

okunurken uyanmış, fakat Yenicami'ye nasıl yetişecek? "Eyvah. Bunu da

mı berceremeyeceğim?" telaşıyla fırlamış. Abdest alıp, giyinip sokağa

fırlamış. Koşturmaca esnasında biriyle çarpışmış. Başındaki fesi de

yere düşmüş. Adamın gözü bir şeyi gördüğü yok. Karanlıkta kapmış yerden

fesi, koşuşturmuş camiye. Ucu ucuna yetişmiş. Namazdan sonra da

heyecanla, aşr-i şerifi de beklemeden çıkmış avluya. Kapı önüne

oturmuş. Kendine kendine:

"40 namazı tamamladık. Bakalım denilen olacak ve ben

rahatlayacak mıyım?" diye düşünmeye başlamış. Bir de ne görsün. Camiden

çıkan insanlar büyük bir memnuniyet ifadesiyle bu adamcağızın önüne çil

çil altınlar atmaya başlamazlar mı? Adam şaşkın. Altınları toplamış,

saymış, tam borcuna yete cek kadar çıkmış. Kalkmaya hazırlanırken

müezzin sokulmuş:

"Allah Müslümanlığını kabul etsin. Hak Dini seçmişsin.

Sünnetliğini de topladın. Ancak bundan sonra bu başındakiyle namaza

gelme. Başına fes giy" demiş. Adamcağız elini başına atmış ki... Bir de

ne görsün? Başında papaz külahı.

Meğer namaza koştururken çarptığı bir papazmış. O esnada

ikisinin de başındaki düşmüş. Bizimki kırkıncı sabahın hayaliyle acele

edip, yerden eline geçirdiği papazın külahını kapmış yerden. Cami

cemaati de, o adamcağızın başına bakıp bir papazın Müslüman olduğunu

sanmışlar. O devirde adet, yeni müslüman olanlara teşvik için

altın verilir ve buna "sünnet akçesi" denirmiş.


Şeyhin Müridlerini İmtihanı

Mire-i Nişabûri

(k.s.) Hazretleri, yanında

müridlerinden bir

hizmetçisi olduğu halde Nesa denilen yere gitmişti. Orada büyük rağbet

gördü, bir hayli müridleri oldu. Başına toplandılar, hatta onun

zikrinden bile meşgul ediyorlardı. O bu durumdan incinmekte idi.

Nesa'dan geri dönmeye karar verdi. Ve bir gün müridlerine Allaha

ısmarladık diyerek yola çıktı. Onun etrafını saran yeni birçok müridi

de kendisi ile gelmeye karar verdiler ve peşine düştüler. O her ne

kadar siz gelmeyin kendi memleketinizde kalın dediyse de illâ da biz de

gideceğiz diyorlar ve arkasından gelmeye devam ediyorlardı. Giderken

bir tepenin başına vardılar. Şiddetli rüzgâr esmekte idi. Mire-i

Nisabûrî Hazretleri şalvarını çözdü, ayakta bevletmeye başladı, hattâ

kendi üzerini ve etrafında bulunan bir çok kimsenin de üzerini pisledi.

O zamana kadar

tereddütsüzce bağlı olan

müridleri:

- Bu ne biçim

şeyhlik, bu ne biçim hareket?

diyerek peşini bırakıp

gerisin geriye döndüler.

Sadece kendisi ile

Nisabur'dan gelen hizmetçi

peşini takip etmekte

ve o da içinden:

- Bu nasıl iştir.

Bunca yepyeni iştiyakla

bağlanan müridi arkasında

iken böyle yaptı? Hepsinin geri dönmesine sebeb oldu, diye düşünüyor ve

işi şeyhi inkâra vardırıyordu.

Şeyh Hazretleri

hiçbir şey söylemeden yoluna

devam ediyordu. Yolda

bir akarsuya vardılar. Şeyh bütün elbisesi ile olduğu gibi suya daldı,

iyice elbisesini ve bütün vücudunu yıkadı. Sudan çıkıp yoluna devam

etmeye başladı. Sonra dönüp baktı ki Nisabur'da yanına aldığı hizmetçi

hâlâ arkasını takip etmekte. Ona dönerek şöyle dedi:

- Artık beni inkâr

etmemelisin! Çünkü büyük bir

meşguliyet ve âfeti

bu halle giderebildim. Onların meşguliyetinden ve fitne-i fesattan

kurtulmak için bu belâya razı oldum. Eğer evvelki belâya razı olsaydım

belki de sermayemden olabilirdim. Onların bizi sevip etrafımızda

toplanmaları bizde bir ayıp görmediklerindendir. Ama en küçük bir ayıp

görseler veya onların isteklerinin hilâfına bir hâl zuhur etse işte

böyle terkederler, inkâr ederler, buyurdu.

Zamanın büyük

âlimleri, şeyhülislâmlar bu

hâdiseyi şöyle

yorumlamışlardır:

- Onların kendini

kabul etmesi şeyhin nefsine

tabiatına hoş geldi ve

bundan kurtulması için de öyle yapması vacipti. O da öyle yaparak

kendisini kurtardı...


Büyük Dini Hikayeler, Osmanlı Yayınevi

Şeyhlerin İmtihanı

Ahmed

Şemseddîn hazretleri Manisa'da

hocasının isteği doğrultusunda talebeler yetiştirmekle meşgûl oldu.

Ancak bu sırada Şâh İsmâil de, Ehl-i sünnet îtikâdını, müslümanların

Peygamber efendimizden gelen doğru inancı yıkmak için harekete

geçmişti. Bu gâye ile Anadolu'ya "dâî" adı verilen halîfeler göndermiş,

sahte şeyhler eliyle bozuk ve yanlış tarikatler kurdurmuştu. Ayrıca

Antalya'dan Bursa'ya kadar pek çok yerde isyanlar çıkartarak halkı

silâh gücü ile de sindirmek istemişlerdi. Karışıklık had safhada idi.

Öyle ki bu sahte şeyhler Osmanlı merkezine kadar sızdılar. İstanbul

sahte şeyhlerle doldu ve halk kime inanacağını şaşırdı.


Velî pâdişâh İkinci Bayezîd Han sahte

tarîkatlerin ayıklanarak kapatılmasını istedi. Böylece halkın yanlış

inanışlara kapılıp Ehl-i sünnet îtikâdından uzaklaşmasına mâni olmak

üzere harekete geçti. Kurulan bir mecliste şeyhlerin imtihana tâbi

tutulmasını istedi. Bu düğümü çözmek için de Ahmed Şemseddîn

hazretlerini Manisa'dan İstanbul'a dâvet etti.


Ahmed Şemseddîn hazretleri derhal bu ulvî

görevi kabûl edip İstanbul'da Sultan Bâyezîd-i Velî hazretlerinin

huzûruna çıktı ve Osmanlı Sultânının da hazır bulunduğu imtihan

heyetine reislik etti.


O gün Ahmed Şemseddîn hazretlerinin

tuttuğu şerîat süzgecinden hak ve doğru yolda bulunan şeyhler

rahatlıkla geçerken sahteleri tutuldu. Bunlar mahcup ve perişan

oldular. Tekkeleri kapatıldı ve yaptıkları işten men edildiler. Ahmed

Şemseddîn hazretlerine, imtihan sırasında gösterdiği kemâl, dirâyet ve

olgunluk sebebiyle "Yiğitbaşı" lakabı verildi. Pâdişâh çok hoşnut

kaldığı ve takdir ettiği bu büyük velîyi hediyelerle taltîf etti. O ise

bu hediyelerin tamamını fakirlere dağıttı. İstanbul'da kalması

tekliflerine rağmen, tekrar Manisa'ya döndü. Bu hâdise dilden dile,

şehirden şehire yayıldı. Sohbetine kavuşmak isteyenler Manisa'ya akın

ettiler ve çevresinde geniş bir sohbet halkası meydana getirdiler.


Ahmed Şemseddîn hazretlerinin kerâmetleri

Mısır'da Arab Molla nâmıyla tanınan bir zâta kadar ulaştı. Arab Molla,

ilmiyle mağrur bir zâttı. Ahmed Şemseddîn'i imtihan etmek üzere

Mısır'dan Manisa'ya geldi. Ahmed Şemseddîn hazretlerini çekemeyenler

derhal Arab Molla'nın etrafında tâzim, hürmet ve îtibâr halkası meydana

getirdiler. Ona, Yiğitbaşı Velî aleyhinde pek çok sözler söylediler. Bu

hal, Arab Molla'nın nefsini ve gurûrunu okşadı. Onlara:


"Siz onu bana bırakın. Onun hakkından ben

gelirim ve şeyhlik ne imiş ona gösteririm." dedi. Benlik dâvâsıyla

mağrur Arab Molla, ertesi gün Yiğitbaşı Velî'nin dergâhına geldi.

Dergahın bahçesinden içeri girmek üzereyken kapıda iki derviş kendisini

karşıladı ve; "Ey Molla! Şeyh hazretleri dergahında sizi bekliyor."

dediler. Arap Molla geleceğinden hiç bahsetmemiş ve bu dervişlerle de

daha önce karşılaşmamıştı. Şaşırdı ve dayanamayıp sordu:


"Ey Canlar! Yanlışlık olmasın. Siz kimi

karşılarsınız. Ben ziyâret edeceğimi bildirmemiştim." Dervişler tatlı

tatlı gülümseyerek sordular: "Mısır'dan gelen Arab Molla siz değil

misiniz?" Molla daha büyük bir şaşkınlıkla; "Evet." diyebildi ve

dervişlerin îkazıyla dergâhtan içeri girerek kendisini bekleyen Şeyh

hazretlerinin huzûruna vardı.


Yiğitbaşı hazretleri birkaç talebesiyle

sohbet etmekte, onlara İslâmiyetin güzel ahlâkından bahsetmekteydi.

Molla Arab'ın oturması ile sözüne devam etti:


"Ey dostlarım kibirden sakınınız.

Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem; "Kalbinde zerre kadar

kibir olan Cennet'e giremez." buyurdu. Kibir, Allah'ın kullarına

hakâret, aşağılık gözü ile bakmaktır. Kendini herkesten üstün

görmektir. Ebû Hâşim Sûfi hazretleri; "Dağı iğne ile kazıp yerinden yok

etmek, kalpden kibri söküp atmaktan daha kolaydır." demektedir."


Bunca nasîhata rağmen Arab Molla'nın hâlâ

inkâr çukurunda olan nefsi, Yiğitbaşı ile yarışmak ister. Onun bir

müddet duraklamasını fırsat bilerek gururlu bir edâ ile ve kelimelerin

üzerine basa basa:


"Ey Şeyh, sizin erbaîninizi, çile

çekmenizi, nefsinizi yola getirmekteki gayretinizi çok medhettiler.

Birlikte erbaîne, çile çekmeye girsek ne dersiniz?" diye sordu. Ahmed

Şemseddîn hazretleri tebessüm ederek:


"Hay hay!.. Biz misafirimizi kırmayız."

buyurdu.


Arab Molla:


"Ancak benim bir şartım var. Yemek içmek

serbest, fakat dışarıya çıkmak ve ihtiyâcınızı görmek yasak olacaktır."

diye ekledi. Şeyh hazretleri:


"Kabul. Her şartınızı kabul ediyorum."

deyince, birlikte bir hücreye girdiler. Yiğitbaşı hazretleri

talebelerine kendisine kuzu dolması getirilmesini ve misafirine de ne

isterse verilmesini istedi. Ancak Arab Molla sadece birkaç zeytin ile

iktifâ etti. Şeyhin kuzu dolmasını yemesini seyrediyor ve biraz sonra

dayanamaz dışarı çıkar diyerek için için gülüyordu. Ancak zamânın su

gibi geçmesine, Şeyh hazretlerinin nefis, leziz yiyecekleri birbiri

ardısıra bitirmesine rağmen, Molla'nın beklediği an bir türlü gelmedi:

Bir, iki, üç ve nihayet dördüncü gün o nefis yiyecekleri yiyen sanki

Şeyh hazretleri değil de oymuş. Kendisini nasıl dışarıya atacağını

bilemedi. İhtiyâcını gördükten sonra dışarıda kendisini bekleyen

dervişlere; "Yahu! Ben iki üç zeytin tanesiyle dayanamadım. Bu zat

bunca yemeği nasıl yiyor ve nasıl duruyor?" diye söylendi. Dervişler

ise şu cevâbı verdiler:


"Bu, mollalıkla şeyhlik arasındaki

farktır."


Arab Molla hatasını anlamıştı. Derhal

Yiğitbaşı hazretlerinin ellerine sarılarak affedilmesini diledi ve; "Ey

zamânın Yûsuf'u, sen Mısır'a sultan olmuşsun. Bu günâhkârı da

bendelerin arasına kabul et" dedi. Tövbe ve istiğfâr ettikten sonra

talebeliğe kabûl edilen Molla Arab, Ahmed Şemseddîn hazretlerinin en

büyük halîfelerinden oldu.

Şikayet Masası

Bir cemiyet için, bir millet

için adâlet, insanın

damarında dolaşan kan gibidir. Adâlet mekanizması sıhhatli çalışırsa,

cemiyet hayatı da sıhhatli olur. Dilerseniz Hazret-i Ömer (r.a.)

devrinden bir misâlle mevzûmuzu müşahhaslaştıralım.


Ashâb-ı kirâmın ileri gelenlerinden, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz'in

iştirak ettiği hiçbir gazâdan geri kalmayan, bazan da Medîne'de

Efendimiz  (s.a.v.)'e vekâlet eden Ensâr'dan Muhammed bin Mesleme

(r.a.), Hz. ömer (r.a.)'in hilâfeti esnasında onun 'Şikâyet Masası'

reisi idi. Memurlarla alâklı şikâyetler bu masaya gelirdi. O, gelen bu

şikâyetleri inceler, araştırırdı. Neticede şayet haksızlık yapan, adam

kayıran, rüşvet alan biri ortaya çıkarsa cezalandırılırdı.


Bir defasında Medîne'de toplanan memurlara, Hz. Ömer  (r.a.)

nasîhat ediyor ve onları, insanlara âdil davranmaları, zulmetmemeleri

hususunda îkaz ediyordu. İşte bu esnada halkın arasından, sessiz-sâkin

ve kimsesiz bir adam ortaya çıktı ve:


-Beni memurlarınızdan işte şu adam, haksız yere dövdü. Halbuki

suçladığı hususta benim bir kabahatimin olmadığı da sonradan anlaşıldı,

diyerek dâvâcı olduğunu söyledi.


Bunun üzerine mes'ele araştırıldı... Adamın haklılığı anlaşıldı,

memurun ona zulmen kırbaç vurduğu meydana çıktı.


Hz. Ömer (r.a.)'in kararı kesindi:


-Seni döven memura sen de, onun sana vurduğu kırbaç adedince

vuracaksın! Amr bin Âs (r.a.) itiraz etti:


-Yâ Ömer, bundan sonra memurlarınızı insanların gözü önünde dövdürecek

misiniz? Şayet böyle yaparsanız, bu tatbikat, memurlarınızın itibarını

düşürür, onları iş yapamaz hâle getirir.


Hz. Ömer'in cevabı aynen şöyle oldu:


-Ben zâlimi, şu veya bu bahânelerle koruyup da, mazlûmu mâruz kaldığı

zulümle başbaşa bırakmam. Kim zulmetmişse karşılığını görmeli ki,

tekrarına cesaret edemesin. Böylece karar kesinleşti. Sessiz ve

kimsesiz şikâyetçi adam, kendisine vurulan kırbaç adedince kırbaç

vuracaktır zulmeden memura...

Bu defa Amr bin Âs (r.a.), kimsesiz  olan bu

şikâyetçi adama gitti ve şu teklifte bulundu:

-Sana, onun vurduğu kırbaç sayısınca altın

vereyim. Bunları al, dâvandan vaz geç. Yoksa kötü niyetli bazı insanlar

cesaret bulur, memurlar korkaklaşır. Neticede adâletin temini daha da

güç hâle gelebilir, dedi. Mazlum ve mağdur adam da bu teklifi kabul

etti: Yediği kırbaç adedince altınları aldı, dâvâsından vaz geçti. Ve

böylece, idare edenlerle idare olunanlar arasındaki buna benzer

haksızlıklar da son bulmuş oldu.


Ne âdil bir hüküm, ne güzel bir hâl çaresi... Tabii ki ne mes'ut bir

cemiyet! Bütün insanlığa örnek olması dileğiyle...

Kaynak: Fazilet Takvimi, 2001

Şükürsüzlüğün Akibeti

Bir

hükümdarın oğlu attan düşmüş ve boyun kemikleri birbirine girmişti.

Öyle ki, boynu,

fil boynu gibi gövdesine batmıştı. Başını çevirebilmek için bütün

gövdesini

döndürüyordu.

Yurdundaki

bütün doktorlar tedavisinde âciz kaldılar. Yalnız komşu ülkedeki bir

doktor,

başını eski hâline getirebildi ve damarlarıyla kemiklerini düzeltti. O

doktor

olmasaydı şehzâde sakat kalacak, belki de ölüp gidecekti.

Şehzâde

iyi olduktan sonra, onu tedâvi eden doktor, şehzâde ve hükümdârı

ziyarete

gitti. Kadirşinaslıktan zerre kadar nasibi olmayan nankör hükümdarla

vefâsız

şehzâde, ona hiç yüz vermediler. Doktor, hâlini onlara belli etmese de,

kendisine revâ görülen bu nâhoş muâmele sebebiyle bir hayli üzüldü,

incindi.

Hükümdarla şehzâde utanacakları yerde doktor utanarak başını yere eğdi.

Kalkıp

giderken şöyle mırıldanıyordu:

«Ben

onun

boynunu çevirip eski hâline koymasaydım, bugün yüzünü benden

çeviremezdi.»

Doktor,

gördüğü bu hakâret karşısında, hükümdarla oğluna bir hikmet dersi

vermek üzere

şehzâdeye bir tohum gönderdi ve şu haberi yolladı:

«Şehzâde

bunu buhurdana koyup yaksın. Çok güzel ve şifalı bir tütsüdür.»

Şehzâde

doktorun gönderdiği o tohumu yaktıktan sonra dumanından aksırdı.

Aksırınca başı

eskisi gibi çarpıldı. Hükümdârın emriyle doktoru çok aradılar, fakat

bir türlü

bulamadılar. Kendisinden özür dileyeceklerdi. Ne çâre ki, iş işten

geçmişti.

Cenâb-ı

Hakk'a şükürden yüz çevirme ki, yarın mahşer günü boynu bükük

kalmayasın!..

Şeyh Sadi

Şoför

Sokaklarda

sefâlet kol geziyordu. Kim kime yardım edecek, destek olacaktı?

İşsizlik yaygındı. Çevresi de perişandı. Bir yanı yıkılmaya yüz tutmuş

evceğizinin camından yola doğru ümitsizce bakarken bir taksinin kapının

önünde durduğunu, içinden de bir yolcunun indiğini gördü. Demek ki

taksi şoföründe az çok para olacaktı. Çünkü müşteri indirmişti. Bütün

cesaretini ve ümidini toplayarak evden çıkıp yola koştu. Yaklaşıp

direksiyon başında arabasını hareket ettirmek üzere olan şoföre

seslendi. – Sakın beni dilenci falan zannetmeyin. Üç çocuğumla üç

gündür aç beklemekteyim. Bu gidişle namusumu lekelenmemden korkmaya

başladım. Allah rızası için yardımda bulunun. Ben açlıktan ölmeye

razıyım. Fakat çocuklarımın çığlıklarına tahammül edemiyorum.

Beklenmedik bir anda

gelen bu “Allah rızası için

yardım” talebi zaten kıt-kanaat geçinen şoförü şaşırtmıştı. Düşünmeye

başladı. Cebinde bir miktar parası vardı var olmasına; ancak bu parayı

aylardır biriktiriyordu. Çünkü taksinin dört lastiği de kabaklaşmıştı.

Onları değiştirmek için çırpınıyordu. Zaten akşamları eve gelince hanım

da ikaz etmekten geri kalmıyordu:

– Ne zaman

değiştireceksin bu lastikleri?

Birazcık geç kalsan, aklıma kötü şeyler geliyor. Acaba bir kaza mı

yaptı kabak lastiklerle?’ diye korku içinde bekliyorum.

O an için nefsi ve

şeytan birlik olup vesvese

vermeye başladılar:

– Sen zaten zor

geçinen kimsesin. Yardım edecek

durumda değilsin. Bas gaza, git yoluna!

Fakat imanı ve

vicdanı da şöyle sesleniyorlardı:

– Para dediğin şey

böyle gün için lazım olur.

Belli olmaz Allah’ın rızasının nerede olduğu. Biriktirdiğin parayı bu

muhtaç hanıma vermelisin. Tam yeridir. Çocukları aç durumda, Onu

namusunu kirleterek, para kazanma zorunda bırakmamalısın.

Nihayet nefsini ve

şeytanını yenmiş, cebindeki

lastik parasını tümüyle kadıncağıza uzatarak:

– Al bacım,

namusunla yaşa. Bu para bir müddet

seni idare eder. Sonrasında da Allah başka sebepler halk eder! dedi.

Minnet etmemek için de hemen gaza basıp oradan uzaklaşırken kadının:

– Sen benim

ihtiyacımı karşıladın, Allah da senin

ihtiyacını karşılasın! duasını duydu. Gün boyunca kulaklarında çınlayan

bu duaya hep (amin) dedi.

Akşam eve gelince beklediği soruyla yine muhatap

oldu.

– Hâlâ değiştirmemişsin lastiklerini...

– Bir lastikçiyle anlaştım. Yeni lastikler

gelince hemen değiştirecek... diyerek geçiştirdi.

Bu geçiştirme işi

birkaç gün devam etti. Bir

akşam yine eve gelirken iyice sıkılmış, “Bu defa ne diyeceğim?” diye

düşünürken beklenmedik bir durumla karşılaşmıştı. Hanım kendisine adres

yazılı bir kağıt uzattı, sonra da şöyle dedi:

– Bugün bir lastikçi

geldi, şu adresi verdi.

“Yarın bana mutlaka gelsin, lastiklerini değiştireceğim” deyip gitti.

Al şu adresi. Belli etmemişse de bunun izahını yapamamıştı. Çünkü böyle

bir lastikçi ile konuşmamıştı. Merakla sabahı bekledi. İlk işi

kağıttaki adrese gitmek oldu. Garipliğe bakın ki tamirciyi hiç

görmemiş, buraya hiç gelmemişti. Elindeki kağıdı uzatınca bir şaşkınlık

iki tarafta da yaşandı. Lastikçi:

– “Sen o musun?”

deyip şoförün boynuna sarıldı,

başladı hıçkıra hıçkıra ağlamaya. Sonra da şöyle devam etti:

– Tam üç gündür

Resûlüllah Aleyhisselam rüyama

giriyor ve bana, "Şu adresteki şoförün lastiklerini değiştir, ücret

olarak da benim şefaatime nail ol" buyuruyor. Allah için söyle. Sen ne

türlü bir iyilik ettin, nasıl bir hayır dua aldın ki Resûlüllah

Aleyhisselam üç gündür beni ikaz ediyor, senin lastiğini değiştirmem

için beni vazifelendiriyor?

Yeni Aile

İlmihali, Ahmed Şahin, Cihan Yayınları

Tabutumdan Tuğlayı Çıkarın

Şâh-ı

A'lâ Şeyh Abdüsselâm'ın

vefâtından, iki seneden fazlaca bir zaman

geçmişti ki, talebelerinden ve aynı zamanda sultânın yakın adamlarından

olan Mesmât Revşenâhî ismindeki bir zât, mübârek hocasının kabrini

tâmir etmek, kabrin üzerine güzel bir türbe yapmak istedi. Fetihpûr

şehrinden kırmızı taş getirtti. İnşâata başlandı.

İşin

başında bulunan

mühendis gece rüyâsında, Şeyh'in, kabrinin üstünde ayakta durduğunu ve;


-Siz

benim kabrimi kazarken, tabutumun tahtasına bir tuğla parçası

düştü. Tahtayı kırdı ve sol dizimin üzerine geldi. Hemen o tuğla

parçasını tabutumdan çıkarın, alın. Tahtayı düzeltin ve sonra inşâata

devâm edin" buyurduğunu gördü.

Sabah

olunca o mühendis, Mesmât'ın

yanına geldi ve rüyâsını anlattı. Mesmât;

-Hazret-i

Şeyh'in buyurduğunu

yapın, dedi. Öyle yaptılar. İleri gelenler, şehrin büyükleri, o zâtın

talebeleri ve o zâtın büyüklüğüne inananların huzûrunda kabri açtılar.

Gerçekten tabutun tahtasının sol taraftan kırılmış olduğunu ve bir

tuğla parçasının içine düştüğünü gördüler. Düşen tuğla parçasını almak

için tabutu açtılar. Bir de ne görsünler. Bütün bedeni sağlam ve nûrlu,

sîmâsı ise hayattaki kadar canlı ve tâze olarak duruyor. Hayretler

içinde kaldılar. Rüyâda olduklarını sandılar. Mesmât, hocasının mübârek

bedenine gülsuyu ve anber sürdü. Hazır olanlar Fâtiha okudular. Sonra

kırılmış tabutu tâmir ettiler ve türbenin yapımına başladılar. Güzel

bir türbe yapıldı. İnsanlar ziyâret edip rûhâniyetinden istifâde

ederlerdi

.

Taptığınız Ayağımın Altında

Muhiddini

Arabî bir dağa çıkıp:

-Sizin

taptıklarınız benîm ayağımın altındadır; diye bağırmaya başladı.

Bu söz

üzerine

zamanın uleması Muhiddin Arabi'nin (Allah benim ayağımın altındadır)

dediğine

hükmederek küfrüne; kail oldular ve idamına hükmettiler. Kabrini bile

belli bir

yere değil bir dağa yaptılar. Fakat Muhiddin Arabî Hazretleri bir

sözünde:

- İza

dehaleşşini ilâşşın, zahara kabr-i Muhiddin (Sin sına girdiği

zaman

Muhiddin'in kabri ve muradı anlaşılır) demişti.

Aradan

asırlar geçti. Yavuz Sultan Selim Han Şam'ı fethetti. Orada bu hadiseyi

duyup

Muhiddin Arabi'nin kabrinin nerede olduğunu sordu. Kimse Muhiddin-i

Arabi'nin

kabrinin nerede olduğunu bilmiyordu

Dağda

koyun otlatmakta olan çobanlara kadar Muhiddin Arabi'nin kabrinin

nerede

olduğunu soruyor fakat kimseden mutmain bir cevap alamıyordu. Sadece

çobanın

bir tanesi:

- Efendim dedi, ben kabrin

nerede olduğunu bilmiyorum. Fakat şurada bir

yer var

ki, oradan ne koyunların birisi bir ot yer ne de oraya bir hayvan

basar. Oranın

otları kendi halinde büyür ve zamanı gelince de kurur gider, dedi.

Bunun

üzerine Sultan Selim, oranın Muhiddin Arabi'nin kabri olduğuna karar

verip

kazdırdı. Baktılar ki, cesedleri olduğu gibi duruyor. Oraya muhteşem

bir türbe

yaptırdı. Sonra O'nun niçin İdam edildiğini sordu.

Oradakiler:

-Sizin taptığınız benim

ayağımın altındadır, dediği için idam edildiğini

söylediler.

Bu

defa; Sultan Selim Han, bu sözü nerede söylediğini araştırıp orayı da

buldu.

Orayı kazmalarını emretti. Kazdıklarında oradan bir küp altının

çıktığını

gördüler. Yavuz Sultan Selim şöyle söyledi:

-

Hazreti Peygamberimiz, «Dininiz

paranız, kıbleniz kadınlarınız»

buyurmadı mı?

İşte Muhiddin-i Arabî de buna dayanarak, taptığınız ayağımın altında

demekle,

benim ayağımın altında altın var demek istemiş ama, o zaman bunu kimse

anlayamamış ve Muhiddin'i haksız yere idam etmişler, buyurdu. Böylece

Muhiddin-i Arabi'nin iki kerameti birden zuhur etmiş oluyordu; biri

paranın

yerini bildirmesi, biri de Yavuz'un gelip hadiseyi aydınlığa

kavuşturması...

Muhiddini

Arabî H. 638 (M. 1240)'da vefat etmiş ve Şam'ın Kasyon dağına

defnedilmiştir.

Büyük

Dini Hkayeler, İbrahim Sıddık

İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi

Taşkafa Boşkafa Hoşkafa

Behlül

Dânâ Hazretleri, bir mezarlıkta bulduğu üç kurukafayı zembiline koymuş

ve para

getirip 'Satıyorum' diye bağırmaya başlamış.

style="font-family: cambria;">


-

Satıyorum, alan var mı?'

Meraklılar

başına toplanıp fiyatını sormuşlar:

-Birincisi

parasız, ikincisi ise sudan ucuzdur, demiş. Ama üçüncüsünü hiç

sormayın... O,

ağırlığınca paradır.

Sebebini

merak etmişler. Birincisini gösterip:

-Bu

gördüğünüz 'Taşkafa'dır demiş, nasihata bile yanaşmazdı. O yüzden beş

para

etmez. İkincisi de 'Boşkafa'dır, nasîhat istemesine rağmen onları

tutmazdı;

üç-beş kuruş verenin elinde kalır. Üçüncüsü ise 'Hoşkafa'dır ki, buna

'Kâmil

kafa' da diyebiliriz. Hem ameli, hem de ihlâsı vardı; hedefi ise Allah

rızâsıydı. O yüzden kurusu bile Altın değerindedir.


Kaynak: Fazilet Takvimi

1997

Tecrübe İyidir

Çok eski

zamanlardan birinde kötü bir âdet varmış. Yaşlılar artık iyice

ihtiyarlayıp iş yapamaz duruma geldiklerinde ormana götürülür, orada

yırtıcı hayvanlara bırakılırmış. Böylece zaten az olan yiyeceklerin,

çalışan gençlere yetmesi sağlanmaya çalışılırmış .İhtiyarları belli bir

yaştan

sonra evde tutmak yasak olduğundan kimse yaşlı anne babasını evde

gizleyemez, herkes komşusu görüp ihbar edecek diye korkarmış.


İşte bir gün yaşlılardan

birini, oğlu ormana götürüp bırakmak istemiş. Kış mevsimiymiş. İhtiyar,

oğul ve küçük torun beraberce ormana gitmişler. İhtiyarı bırakmış

dönüyorlarmış ki, küçük torun oyuncak kızağını dedesinin yanında

unuttuğunu fark etmiş. Babasına dönüp almalarını söylemiş. Babası

umursamayınca da:


– Kızağımı almalıyım, yoksa sen

yaşlandığında seni neyle ormana götürüp bırakacağım, demiş.


Oğul o an anlamış ki, ihtiyar

babasının kaderi, yaşlandığında kendi kaderi de olacak. Dönüp babasının

ellerini çözmüş. Alıp eve geri getirmiş. Samanlıkta saklayıp her gün

ona gizlice yemek vermeye başlamış.


Bir süre sonra köyde hayvanlar arasında bir hastalık yayılmış.

Hayvanlar birbiri arkasından ölüyormuş. İhtiyar oğluna şöyle demiş:


– Hastaları iyilerden ayır. Onlara şu şu otlardan ilaç hazırla.

Sağlıklılara da şöyle şöyle yap.


Oğlan ihtiyar babasının dediklerini yapmış. Gerçekten de onun

hayvanları arasında ölüm azalmış. Çoğu kurtulmuş.


Bayram geldiğinde her sene olduğu gibi, o sene de köy halkı kurbanlar

kesmeye başlamış. İhtiyar oğluna şu öğüdü vermiş:


– Köyde hayvan çok azaldı. Senin de fazla hayvanın yok. Bu sene kurban

kesme.


Gerçekten de bir iki ay içinde bütün köy, tarlalarda çalıştırılacak

hayvan sıkıntısı çekmeye başlamış. Ama ihtiyarın öğüdünü dinleyen

gencin hayvanı varmış.


İlkbahara doğru köyde artık

ekmek yapacak tahıl bile kalmamış. Ama asıl sorun, tohumluk olarak

kullanılabilecek kadar bile tahıl olmamasıymış. Tarlaya ne

serpeceklerini, gelecek senenin mahsülünü nasıl hazırlayacaklarını

bilemiyorlarmış. İhtiyar bu

konuda da oğluna öğüt vermiş:


– Yavrum, ahırın çatısı samanla doldurulmuştur. Onları çıkar,

yeniden döv. Oradan tohumluk buğday çıkarabilirsin.


Oğlan, ihtiyar babasının dediği gibi yapmış. Köyde tohumluğu olan tek

aile onlar olmuş. Bütün köy halkı bu gencin büyücü olduğunu düşünmeye

başlamış. Öyle ya, herkesin işi kötü giderken, bu evde garip bir

şekilde kötülüklere bir çare bulunuyormuş.


Evi gözlemeye başlamışlar.


Sonunda da gerçek anlaşılmış, ihtiyar babanın hâlâ yaşadığı ortaya

çıkmış.


Köylüler genci krala şikâyet

etmiş. Kral önce yasalarını hiçe sayan gence kızmış. Ama olup bitenleri

dinledikten sonra iyi ve yerinde bir öğüdün çok şeyi

değiştirebileceğini kabul edip, ihtiyarlarla ilgili yeni bir kanun

çıkarmış. Bundan böyle çocuklar, anne ve babalarına yaşlılıklarında

bakacaklar. Onların gönlünü hoş tutacaklar. Çünkü onların hayat

deneyimlerinden her zaman için öğrenebilecekleri şeyler var...


Asım Yıldırım

Merhaba Yenigün Hikayeleri


Tefecilikten Tevbekarlığa

Hasan-ı

Basrî (k.s.) hazretlerinin talebelerinden Habîb-i Acemî (k.s.)

hazretleri,

önceleri çok zengin birisi idi. Tefecilik yapar, faizle para verirdi.

Bir gün

evinde, tam yemek yiyeceği sırada kapıya bir dilenci geldi ve 'Allah

rızâsı

için bir sadaka' dedi. Habîb, onun yüzüne kapıyı kapattı, o fakiri

mahzun bir

halde geri çevirdi. Sofraya döndüğünde kabın içindeki yemeğin kana

döndüğünü

gördü! Bu hâdise karşısında dehşete düştü! Kendisini bir korku sardı!

Yerinde

duramaz hâle geldi!..

Bir

cuma günü, Hasan-ı Basrî hazretlerinin evinin yolunu tuttu. Yolda

giderken,

oyun oynayan çocuklar, Habîb-i Acemî'yi görünce, aralarında;

-

Kaçın, kaçın! Tefeci Habîb geliyor! Ayağından kalkan toz, bize de gelir

ve biz

de onun gibi bedbaht oluruz, diyerek kaçıştılar.

Çocukların

bu sözleri, ona çok ağır geldi.

Hasan-ı

Basrî hazretlerinin meclisine varıp elini öptü. Huzurunda tevbekâr

oldu. O da

Habîb'i talebeliğe kabul etti.

Oradan

ayrılıp evine dönerken, kendisine borcu olanlar onu görünce,

alacaklarını talep

eder korkusu ile kaçışmak istediler. Habîb-i Acemî bu vaziyeti

anlayınca,

-

Kaçmayın, bugün asıl benim sizden kaçmam lâzım, dedi. Ve kimden ne

alacağı

varsa, hepsini bağışladığını îlan etti.

Çocukların

yanından geçerken, çocuklar bu sefer birbirlerine,

-

Kaçın, kaçın! Tevbekâr Habîb geliyor.

Üzerine bizden toz bulaşmasın. Bulaşırsa, bizler Allâh'a âsî olmuş

oluruz...

diyerek kaçıştılar. Habîb, bu sözleri duyunca çok duygulandı. Yüreği

sızlayarak,


'Yâ Rabbbî! Sana sonsuz hamd ü senâlar olsun ki, bir tevbemle ismimi

kötüler

arasından çıkarıp iyiler arasına kaydeyledin' diyerek Allâh'a iltica

etti. 

Fazilet

Takvimi, 2000, Ocak

Tek Ayakkabı

Ayakkabıcı,

yeni getirdiği malları

vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu seyretmekteydi. Okullar

kapanmak üzere olduğundan, spor ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi

mallar lüks

sayılmazdı ama, küçük bir dükkân için yeterliydi. Onların en güzelini

ön tarafa

koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk

değneği kullanmaktaydı.

Hem de güçlükle...

Adam ona bir

kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt

kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu. Çocuğun

baktığı ayakkabılar,

sanki onu kendinden geçirmişti. Bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan

çıkıp

yola koyulduğunda, adam dükkândan dışarı fırlayıp:

- "Küçüüük!"

diye seslendi." Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu

seneki modeller bir hârika!"


Çocuk, ona dönerek:

- "Gerçekten

çok güzeller!" diye tebessüm etti, "Ama benim

bir bacağım doğuştan eksik".


- "Bence önemli değil!" diye atıldı adam. "Bu dünyada her şeyiyle

tam insan yok ki! Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de akli

veya

vicdanı."

Küçük çocuk,

bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü:

- "Keşke

vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi."

Çocuğun kafası

iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp:

-

"Anlayamadım!. dedi. Neden öyle olsun ki?"

- "Çok basit!"

dedi, adam. "Eğer yoksa, cennete giremeyiz.

Ama ayaklar yoksa problem değil. Zaten orda tüm eksikler tamamlanacak.

Hatta

sakat insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükâfat görecekler..."

Küçük çocuk,

bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar, hafiflemiş

gibiydi. Adam, vitrine işaret ederek:

- "Baktığın

ayakkabı, sana yakışır!" dedi. "Denemek ister

misin?"

Çocuk, başını

yanlara sallayıp:

- "Üzerinde 30

lira yazıyor" dedi, "Almam mümkün değil

ki!"

- "İndirim

sezonunu senin için biraz öne alırım!" dedi adam,

"Bu durumda 20 liraya düşer. Zaten sen bir tekini alacaksın, o da 10

lira

eder."

Çocuk biraz

düşünüp:

- "Ayakkabının

diğer teki ise yaramaz!" dedi, "Onu kim

alacak ki?"

- "Amma yaptın

ha!" diye güldü adam. "Onu da, sağ ayağı

eksik olan bir çocuğa satarım."

Küçük çocuğun

aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek:

- "Üstelik de

öğrencisin değil mi?" diye sordu.



- "İkiye gidiyorum!" diye atıldı çocuk, "Üçe geçtim sayılır."

- "Tamam işte!"

dedi adam. "5 Lira da öğrenci indirimi

yapsak, geri kalır 5 lira. O da zâten pazarlık payı olur. Bu durumda

ayakkabı

senindir, sattım gitti!"

Ayakkabıcı,

çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkâna girdi. İçerdeki

raflar, onun beğendiği modelin aynıyla doluydu. Ama adam, vitrinde

olanı çıkarttı.

Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup yeni ayakkabısını

giydirdi. Ve çıkarttığı

eskiyi göstererek


- "Benim satış işlemim bitti!" dedi, "Sen de bana, bunu satsan

memnun olurum."

- "Saka mı

yapıyorsunuz?" diye kekeledi çocuk, "Onun tabanı

delinmek üzere. Eski bir ayakkabı, para eder mi?"

- "Sen çok

cahil kalmışsın be arkadaş..." dedi adam, "Antika

eşyalardan haberin yok her hâlde. Bir antika ne kadar eski ise, o kadar

para

tutar. Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30-40 lira eder."

Küçük çocuk,

art arda yasadığı şokları üzerinden atabilmiş değildi. Mutlaka

bir rüyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rüya. Adamın,

heyecandan

terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kâğıt paralara göz gezdirdikten sonra,

10 liralık

banknotu geri vererek:

- "Bana göre 20

lira yeterli." dedi. "İndirim mevsimini başlattınız

ya!"

Adam onu

kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu.

Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa,

böyle

bir mutluluğu bulamazdı. Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki koltuk

değneğine

ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip:

- "Babam

hakliymiş!" dedi. "Sakat olduğum için üzülmeme hiç

gerek yok! demişti."


Her rüzgar savuracak bir toz bulur,

Her hayat yaşanacak bir can bulur,

Her umut gerçekleşecek bir düş bulur

Bulunmayacak tek şey senin benzerindir

Tekkeye Gelen Sarhoş

Ebu

Said-i Mihne tekkede dervişleriyle

oturuyordu. Birden içeriye perişan bir halde bir giriverdi.

Yapılmayacak şeyle

yapmaya, ağlamaya dövünmeye başladı. Şeyh onu yanına gelmiş, yerlere

yıkılmış

olarak görünce acıdı, kalkıp yanına gitti.

-

Ey sarhoş, kendine gel. Burada öyle gürültü yapıp durma, neden

ağlıyorsun? Ver

elini bana, ayağa kalk, dedi.

Sarhoş

ise dedi ki:

-

Ey şeyh, Allah sana yardım etsin El tutmak senin harcın mı? Sen başını

al da

git. Yıkılmak bneim payıma düştü, bırak beni. Eğer herkes düşkünlerin

elinden

tutabilseydi, karınca yiğitlik meclisinin baş köşesine otururdu. Bu iş

senin

yapabileceğin bir şey değil, çekil başımdan!

Bu

sözleri duyan şeyh yere yıkıldı, sapsarı yüzü kanlı gözyaşlarıyla

kızıla

boyandı.

Ey

kendisinden başka var olmayan, ey herkesin feryadına yetişen, benim

imdadıma

sen yetiş. Düştüm ben, elimi sen tut.

Mantıku't

-Tayr, Feridüddin Attar


Terzi Kusto

Terzi

Kusto bir gün, yeni

diktiği elbiseyi

Efendi üzerinde prova ederken, Yahya

Efendi:

-Kusto

Usta! Elbisenin yenisi mi iyidir, eskisi mi? Ne dersin demiş.

Terzi

Kusto:

Bu

ne sözdür Hazretim? Her şeyin yenisi iyi olur elbet tabii. Niye

sordunuz

anlayamamışım, diye cevap verince,

Yahya

Efendi, gülümseyerek:

Anlamışsın

anlamışsın da, anlamamış gibi yapıyorsun. Bazılar aynı şeyin

hep

eskisinde ısrar ederler nedense. Sözgelimi sen. Senin de eskimiş

giysilerin ama

hala yenilemiyorsun. Terzi kendi söküğünü dikemezmiş, senin söküğünü de

biz

dikelim, ne dersin, demiş.

Bu

çok zarif, çok manidar soru karşısında Terzi Kusto şöyle bir

kaykılarak,

heykel gibi donup düşündükten sonra:

-Anlamışım

Hazretim, anlamışım, umarım geç kalmamışım, demiş.

Yahya

Efendi.

-Niye

geç kalacaksın? diye sorunca,

Terzi

Kusto:

-Çürüyen

giysi yama tutmaz Hazretim, demiş.

Yahya

Efendi de:

-Sana

yamadan söz eden kim, yeniden söz ediyorum ben sana yeniden.

O

sırda provasını tamalayan Terzi Kusto:

-Tamam

Hazretim, elbiseniz bana göre tamam. Sizin bir şikayetiniz var

mı?

Yahya

Efendi:

-Cebi

yok mu bu elbisenin Kusto Usta? diye sormuş.

Terzi

Kusto:

-Aaaa!

Olmaz mı Hazretim. Var elbet fakat dikişlerini sçkmeyi

unutmuşum,

diyerek, cep ağızlarının dikişlerini sökünce, cebin içinden bir kese

altın

çıkmış.

Bu

duruma çok şaşıran Kusto, ne diyeceğini, ne edeceğini bilmez bir

halde

kıvranırken, Yahya Efendi:

-Ne

kıvranıp duruyorsun Kusto Usta? O altınlar senin. Sana ait, demiş.

Terzi

Kusto:

-Hayır

Hazretim, ben koymadım anları oraya, deyince,

Yahya

Efendi.

-Elbette

sen koymadın Kusto Usta. Bize ait hiçbir şey yok ki zaten. Her

şey

onun. Senin hazineni bizim cebimize koymuş, onu sen bizim elimizden

alacaksın

demekki, diyerek, Kusto'nun elindeki keseyi Kusto'nun eline

sıkıştırırken şunu

ilave etmiş: Gönül ceplerinin dikişlerini söktüğün zaman, asıl hazineyi

orada

bulacaksın, deyince,

Kusto:

-Tamam

Hazretim tamam. Ben de oldum Müslüman. Ama, para için değildir.

Gönlümün

cepleri açıldı şu an, diyerek Yahya Efendi'nin ellerine kapanmış.


Kaynak: Yahya Efendi, Mustafa

Özdamar, Kırk Kandil, 1997

Terzinin Tövbesi

Bir terzi Allah

dostlarından birine sorar:

-Peygamberimizin,

"Allahü teâlâ, günahkâr

kulunun tövbesini, canı

gargaraya gelmeden kabul eder" hadis-i şerifi hakkında ne buyurursunuz?


Cevap vermeden o

kimseye sorar mubarek

zat.

- Mesleğin nedir?

-Terziyim, elbise

dikerim.

-Terzilikte en kolay

şey nedir?

-Makası tutup, kumaş

kesmektir.

-Kaç senedir, bu işi

yaparsın?

-Otuz senedir.

-Canın gargaraya

geldiği zaman kumaş

kesebilir misin?

-Hayır, kesemem!

-Bir müddet zahmet

çekip, öğrendiğin ve

otuz sene kolaylıkla yaptığın

bir işi,

o zaman yapamazsan, ömründe hiç yapmadığın tövbeyi o zaman nasıl

yapabilirsin? Bugün gücün yerinde iken tövbe et! O zaman belki

yapamazsın,

buyurdu.

... ve tövbe...

Tevazu

Ahmed Rufai

Hazretleri, bir gün

talebelerine:

- İçinizde kim bende

bir ayıp görüyorsa bildirsin, dedi.

Müritlerinden biri:

- Efendim, sizde

büyük bir ayıp var, diye cevap verdi.

Ayıbını talebesine

soracak kadar kendini aşmış bu mütavazi insan hiç kızmadı, talebesi

böyle söylüyor diye üzülmedi, belki sadece ayıbından kurtulabilmek

ümidiyle sordu:

- Söyle dedi,

kardeşim, o ayıbım nedir?

Talebe gözleri

dolu dolu:

- Bizim gibilerin

size talebe olması, dedi.

Bu söz

gönüllere çok tesir etmiş, sohbette bulunan herkes ağlamaya başlamıştı.

Ahmed Rufai Hazretleri de ağlıyordu. Bir ara sadece;

- Ben sizin

hizmetçinizim, ben hepinizden aşağıyım diyebildi.


Evet,

keşke

insanlar tabi olanlara bakıp, tabi olanlarda, tabi olunanı

aramasalardı... Zira hem dün, hem bu gün o altın halkayı temsil eden

büyüklerin etrafındaki insanlar, ne denli nezih olurlarsa olsunlar,

onları gösterebilmekte çok acizdirler. Bugün dahi, bir büyük gönül

erinin yanına gelip giden insanlar; idareciler, gazeteciler, din

adamları, "Talebelerinin ufku hocalarının çok gerisinde."

demektedirler. Zaten, o cevher farkıdır ki, sair madenleri kirlerinden

arındırır.


MehmetAkar, Mesel Denizi, Nil Yayınları, İstanbul 2001

Tövbe

Ebu

Said (r.a) anlatıyor:

"Resûlullah

(a.s) buyurdular ki:

Sizden önce

yaşayanlar arasında doksan dokuz kişiyi öldüren bir adam vardı. Bir ara

yeryüzünün en bilgin kişisini sordu. Kendisine bir râhib tarifedildi.

Ona kadar

gidip, doksan dokuz kişi öldürdüğünü, kendisi için bir tevbe imkânının

olup

olmadığını sordu.

Râhib:

- Hayır yoktur!

dedi. Herif onu da öldürüp cinayetini yüze tamamladı.

Adamcağız,

yeryüzünün en bilginini sormaya devam etti. Kendisine âlim bir kişi

tarif

edildi. Ona gelip, yüz kişi öldürdüğünü, kendisi için bir tevbe imkânı

olup

olmadığını sordu.

Âlim:

- Evet, vardır,

seninle tevben arasına kim perde olabilir? dedi. Ve ilâve etti:

- Ancak, falan

memlekete gitmelisin. Zîra orada Allah'a ibadet eden kimseler var. Sen

de

onlarla Allah ibadet edeceksin ve bir daha kendi memleketine

dönmeyeceksin.

Zira orası kötü bir yer.

Adam yola çıktı.

Giderken yarı yola varır varmaz ölüm meleği gelip ruhunu kabzetti.

Rahmet ve

azab melekleri onun hakkında ihtilâfa düştüler.

Rahmet melekleri:

- Bu adam

tevbekâr olarak geldi. Kalben Allah yönelmişti, dediler.

Azab melekleri

de:

- Bu adam hiçbir

hayır işlemedi, dediler.

Onlar böyle

çekişirken insan suretinde bir başka melek, yanlarına geldi. Melekler

onu

aralarında hakem yaptılar.

Hakem onlara:

-Onun çıktığı

yerle, gitmekte olduğu yer arasını ölçün, hangi tarafa daha yakınsa ona

teslim

edin,dedi.

Ölçtüler,

gördüler ki, gitmeyi arzu ettiği (iyiler diyarına) bir karış daha

yakın. Onu

hemen rahmet melekleri aldılar."


Kaynak: Buharî, Enbiya 50; Müslim, Tevbe 46, (2766); İbnu Mâce, Diyât

2,

(2621).

Un Haline Dönen Kum Taneleri

Allah

erenlerinden Dinar oğlu Malik devrinde iki kardeş yaşamaktadır.

Bu iki kardeşten biri yetmiş, diğeri de tam otuzbeş yıl ateşe taparak

hiçbir muratlarına kavuşamadığını anlayan küçük kardeş bir gün

ağabeyine dert yanar, der ki: "Ağabeyciğim!... Bu kadar yıldır ateşi

ilah bilerek ona tapındık.


Fakat bakıyorum ki hiçbir dileğimize erişemedik. O yüzden bende ateşin

ilah olmadığına dair bir şüphe uyandı. Bu şüphemde haklı olup

olmadığımı araştırmak için seninle bir denemeye girişelim. Eğer ateş

başkalarını yaktığı gibi bizi de yakarsa, kendisine bir daha asla

tapınmayalım. Yok eğer yakmazsa ölünceye kadar ilahlığına iman ederek

ibadetten geri durmayalım."


Bu karardan sonra iki kardeş bir ateş yakarlar. Küçüğün büyüğüne "Ateşe

ilk önce elimizi hangimiz uzatacağız. Sen mi yoksa ben mi?" diye sorar.

Ağabeyi, "Sen uzatacaksın" deyince küçük kardeş elini hemen ateşe

yaklaştırır. Bakar ki ateş elini yakıyor, hemen çeker. Ardından da "Ey

ateş!..." der "yazıklar olsun sana! Bunca yıldır seni ilah bildim ve o

yüzden de sana taptım. Ağabeyine der ki: gel buna tapınmaktan

vazgeçelim" diye yalvarıp yakarır. Fakat ağabeyi bir türlü vazgeçmez ve

ateşe tapmaya devam eder.


Ağabeyi devam ededursun. Küçük kardeş bu denemeden sonra ateşe

tapmaktan vazgeçer müslüman olmaya azmeder ve doğruca devrin büyük

ermişlerinden Dinar oğlu Malik'e başvurur. O anda Malik de oturmuş

halka vaaz vermektedir. Vaazını bitirdikten sonra başından geçenleri

bir bir kendisine anlatır ve ben müslüman olacağım der.


Bunun üzerine Malik ateşperest adamı karşına oturtarak Kelime-i Şehadet

getirttikten sonra kendisine İslam'ın şartlarını ve bütün umumi

prensiplerini bir bir izah eder. Yanında bulunan ailesi de İslam'a

girince orada bulunan halk, bu her iki ateşperestin imana gelişini

sevinç gözyaşları arasında kutlarlar. Ardından da biraz aramızda kalın

da, aramızda size biraz öteberi toplıyalım dediler. Fakat yeni imana

gelen adam ben dinimi dünyalık hiçbir şeye satmam diyerek asla bir şey

kabul etmeyeceğini belirtiyordu.


Daha sonra ailesini alarak şehrin kıyı mahallelerinden virane bir eve

yerleştiler. Ne yiyecek, ne de içecek bir şeyleri yoktu. O gece Allah'a

ibadet ve taat ederek sabahladılar.


Güneş doğup yeryüzüne ışıklarını yaymaya başlayınca günlük ekmek

parasını kazanmak için bir iş bulup çalışmak gerekiyordu. Çünkü yaşamak

için yemek, yemek için de çalışmak şarttı. Bu düşünceye daha ziyade

kendini kaptıran kadındı. Yeni imana gelmiş bulunan adamın ise yemek

içmek gibi bir dert umrunda bile değildi. Onun tek düşüncesi kainatın

ortaksız yaratıcısı olan Allah'a biraz daha fazla ibadet edebilmekti.

Bu yüzden de kendisini ibadetten alıkoyan bir şeye düşman kesilmişti.

Bu ekmek parası için çalışmak mecburiyeti olsa bile.


Fakat yine de muhakkak ki ekmek parasını kazanmak için çalışmak

gerekiyordu. Nitekim hanımı durumu açarak taşı gediğine koydu. "Bey

efendi!" dedi. "Bugün şehre inin de belki bir iş bulup çalışırsınız.

İnşaallah akşama kadar günlük nafakamızı kazanmış olarak dönersiniz."

Bu ikaz karşısında kendisini taplayan adam şehre inip münasip bir iş

aramaya koyuldu. Birçok kapı çalış iş aradı, fakat ekmek parasını

kazanacak bir iş bulamadı. Ama her nedense buna pek üzülmüyordu. Zaten

bütün dileği Allah'a amelelik etmekti. Onun için Camilerden birine

kapanarak akşamak kadar bol bol Allah'a ibadete daldı.


Akşam olunca kendi namına Allah'a bol bol ibadet etme fırsatını

bulduğundan dolayı sevinç, karısının karşısına da eli boş çıkacağı için

de üzüntü içinde karışık duygularla döndü. Kapıyı açıp içeri girdikten

sonra selam verip bir köşeye oturdu. Karısına da bütün gün çalıştığını

fakat ücretlerini yarın alacağını ifade etti. Karı-koca geceyi aç açına

ibadet ederek geçirdiler.


Sabah olunca tekrar iş bulmak için şehre inen adam ne yaptıysa yine bir

türlü ekmek parasını kazanacak bir iş bulamadı. Bulamadı diye üzülecek

değildi ya. Camiye girerek akşama dek bol bol Allah'a ibadet etti. O,

sadece Allah'ına çalışıyordu. Tek üzüntüsü karısıydı. Zavallı

kadıncağız artık açlığının son haddine gelmişti.


Akşam olunca yine eli boş olarak eve döndü ve karısına aynı mazereti

uydurdu. Böylece o geceyi de aç olarak geçirdiler. Ertesi gün,

günlerden Cuma idi. Cuma günü de hafta tatili dolayısıyla bütün iş

yerleri kapalıydı. Onun için herhangi bir iş bulup da çalışmaya imkan

yoktu. En iyisi camiye gidip Cuma namazı kılmaktı.


Eski ateşperest, yeni mü'min de aynı şeyi yaptı. Cuma vakti gelince

doğruca camiye gidip iki rekat Cuma namazını gönül huzuruyla kıldı.

Ardından da ellerini göğe doğru açarak Allah'a yalvarıp yakarmaya

başladı. "Ey Rabbim!.." diyordu. "İslam dinin ve bu Cuma gününü yüzü

suyu hürmetine gönlümden ailemin geçim sıkıntısını at. Çünkü bir iş

bulup çalışamadığım için aileme karşı mahcubum. Korkarım ki açlıkları

daha fazla sürerse ağabeyimin dinine dönerler."


Adam Cuma vakti camide dua ededursun. O sırada şehrin kenarında bulunan

virane evinin kapısına biri gelerek kapıyı çalar. Karısı kapıyı

açtığında bakar ki karşısında yakışıklı bir genç durmaktadır. Elinde

mendille örtülü bir tabak bulunan genç tabağı kadına uzatırken "Bunu

alınız ve kocanıza da bunun bu Cuma Allah (c.c.) için yaptığı

ameleliğin ücreti olduğunu söyleyin. Çünkü böyle bir günde azıcık

çalışmanın Allah (c.c.) katında ücreti çok büyüktür" der.


Kadın hemen tabağı alıp üzerindeki mendili açınca ne görsün ki! Tabağın

içinde çil çil bin tane altın. Altınlardan birini alarak hemen çarşıya

çıkıp bir sarrafa götürür. Sarraf altını daha eline alır almaz şaşırıp

kalır. Hele tartıya koyunca hayreti büsbütün artar. Altın bildiğimiz

altınlardan değildir. Hem çok ağır basmakta, hem de üzerindeki

nakışlarından başka bir dünyaya ait olduğu anlaşılmaktadır.


Hayretini yenmek için kadına altını nereden bulduğunu soran sarraf

hikayeyi olduğu gibi dinleyince durumu hemen kavrar ve kadına "Ben de

Müslüman olacağım. Bana İslamiyeti öğretir misiniz?" der. Ardından da

müslümanlığı kabul ederek kadına bin tane dünyalık altın hediye eder.


Öbür yandan genç Cuma namazını kılmış eve dönmektedir. Yine her zamanki

gibi eli boş olduğu için, bu defa mendilini kumla doldurarak yiyecek

bir şeyler getiriyormuş gibi yapar içinden de "Eğer karım ne iş yaptın

dese, size un getirdim, diye cevap veririm" düşüncesini geçirir. Bu

düşünceler içinde boynu bükük ve mahzun mahzun kapıya gelir. Tam bu

sırada içeriden etrafa yemek kokularının yayıldığını farkederek

elindeki kumla dolu mendili kapının dibine bırakıp sevinçli içeri girer.


Hoş beşten sonra karısından durumu sorup öğrenir. Ardından da sevinç

gözyaşları içinde yüce Allah'a şükür secdesine kapanır. Bu arada kapıya

çıkan karısı kum dolu mendili görüp de eline alınca bakar ki içi unla

dolup taşmaktadır. Kocasının unu neden içeri getirmediğini sorunca o da

durumu öğrenerek şükür secdesine kapanır.


Yüce Allah (c.c.) cümlemizi Cuma namazının faziletinden mahrum

bırakmasın, amin...  


Zübdetül Vaizin


Uyan çavuş tiz uyan


Ücreti Gönder

Abdülvâhid bin Zeyd hazretleri

şöyle anlatmıştır:


Hizmetlerimi görmesi için bir köle satın almıştım. Gece evimde

kalmasını istedim. Fakat geceleri kapılar kapalı olduğu halde evde

yoktu. Sabah olunca eve geldi ve bana üzeri işlenmiş bir dirhem altın

verdi. Bunu nereden aldın deyince:


"Efendim, ben size her gün böyle bir dirhem vereceğim. Karşılığında

geceleri beni serbest bırakmanızı istiyorum." dedi.


O günden sonra her gece evden çıkıp gider, sabahleyin döner ve bir

dirhem getirirdi. Aradan bir müddet geçti. Bir gün komşum yanıma gelip;

"Kölen mezarları açıyor, kefen soyuyor." dedi. Bu söz beni çok üzdü.

"Ben onu eve hapsedeceğim." dedim. Kapıları kilitledim, akşam oldu,

yatsı namazından sonra kölem evden gitmek üzere kalktı. Tâkib ettim,

kapalı kapılara işâret edince, kapılar açılıveriyordu. Evden çıktı. Bu

halde peşine düşüp, gizlice onu tâkib ettim. Kurak bir yere vardı.

Elbisesini çıkarıp üzerine eski bir çul giydi. Sabaha kadar namaz

kıldı. Sabaha doğru şöyle duâ etti:


"Ey yüce sâhibim! Efendime götüreceğim ücreti gönder!"


Gökten üzerine bir dirhem düştü alıp cebine koydu. Bu işe çok hayret

ettim. Kalkıp abdest aldım ve iki rekat namaz kıldım. Onun hakkında

yanlış düşündüğümden dolayı tövbe edip, Allahü teâlâdan af diledim.

Sonra da bu kölemi âzâd etmeye, serbest bırakmaya karar verdim. Fakat

kölem kayboldu. Bir türlü bulamadım. Bu sebeple çok üzüldüm ve kederim

gittikçe arttı. Bulunduğum kurak yerin de neresi olduğunu bilmiyordum.

Bir müddet sonra karşıma kırata binmiş biri dikildi ve; "Ey Abdülvâhid!

Burada ne oturuyorsun?" dedi. Durumu baştan sona anlattım. Atlı; "Senin

bulunduğun bu yer ile memleketin arası ne kadar mesâfedir? Biliyor

musun?" dedi. "Hayır bilmiyorum." cevâbını verdim.


"Süratli giden bir süvâri için altmış konaklık mesâfedir. Şimdi sen

bulunduğun yerden ayrılma. Kölen bu gece yanına dönecek dedi."


Oturup bekledim, ortalık kararınca bir de baktım ki, kölem geldi.

Yanında bir sofra vardı. Sofranın üzeri her çeşit yiyecekle doluydu.

Bana; "Buyur ye efendim!" dedi.


O benzerini görmediğim yiyeceklerden yedim. Sabah namazından sonra

kölem elimden tutup, duâ etti. Sonra birkaç adım attık. Birdenbire

kendimi evimin önünde buldum. Kölem bana dönüp;


"Efendim, siz beni âzâd etmeye karar vermediniz mi?" dedi. "Evet."

dedim. Yerden bir taş alıp âzâd edilme bedeli olarak bana verdi. Bir de

baktım ki, taş altın oldu. Sonra ayrılıp gitti. Onun ayrılığından

dolayı çok üzüldüm ve hep hasretini çektim.


Bu hadiseyi komşularıma anlatıp; "O, mezâr soyan değil nûr saçan imiş."

dedim. Komşularım onun kerâmetlerini duyunca ağlayıp, hakkında yanlış

düşündüklerinden dolayı pişman olup, tövbe ettiler.


Üç Mesele

İmam-ı Azam Ebu Hanife

Hazretleri r.a., hac için yola

çıkıp Medine'ye

ulaştığında karşılaştığı Seyyid Muhammed Bâkır Hazretleriyle arasında

şöyle

bir konuşma geçer. Seyyid Muhammed Bâkır:

-Sen kendi aklınca kıyas yaparak, Peygamber

dedemin dinini ve

hadislerini

değiştiriyorsun, der.

-Böyle bir şey

yapmaktan Allah'a sığınırım efendim. Lütfen oturunuz.

Rasulullah'a olduğu gibi benim size de hürmetim var, der İmam-ı Azam.

Seyyid

Muhammed Bâkır'a yer gösterir. Her ikisi de yerini aldıktan sonra Ebu

Hanife

Hazretleri söze başlar:

-Üç mesele

soracağım. Birincisi şu: Erkek mi daha güçsüz kadın mı?

-Kadın erkekten

güçsüzdür.

-Mirasta adamın payı

kaç, kadının kaçtır?

-Erkeğin mirastaki

payı iki, kadının birdir.

-İşte bu ceddin

Peygamber s.a.v.'in sözüdür. Eğer onun dinini

değiştirmiş

olsam, benim akıl ve kıyas yoluyla, kadın daha zayıf olduğu için ona

iki

pay, erkeğe bir pay düşer derdim.

Ebu Hanife

Hazretleri tekrar sorar:

-Namaz mı daha

üstün, oruç mu?

-Namaz oruçtan

üstündür.

-İşte bu da deden

Rasulullah'ın sözüdür. Eğer ceddinin dinini akıl

ve kıyasla değiştirmiş olsaydım, âdet halindeki kadının kılamadığı

namazları

kaza etmesini, orucu kaza etmemesini emrederdim.

Ebu Hanife

Hazretleri üçüncü soruyu sorar:

-Sidik mi daha pis,

meni mi?

-Sidik meniden

pistir.

-Eğer deden

Peygamber s.a.v.'in dinini kıyasla değiştirmiş olsaydım,

sidikten dolayı gusletmek gerektiğini ve meniden dolayı da sadece

abdest

almak gerektiğini söylerdim. Fakat akıl ve kıyasla bu dini

değiştirmekten

Allah'a sığınırım.

Seyyid

Muhammed Bâkır Hazretleri yerinden kalkar ve Ebu Hanife'yi kucaklar.

Tebrik edip ona ikramda bulunur.

Üç Sual ve Bir Cevap

Mevlânâ

Celâleddîn-i Rûmî'ye felsefecilerden bir grup

geldi. Suâl sormak istediklerini bildirdiler. Mevlânâ hazretleri

bunları Şems-i

Tebrîzî'ye havâle etti. Bunun üzerine onun yanına gittiler. Şems-i

Tebrîzî

hazretleri mescidde, talebelere bir kerpiçle teyemmüm nasıl

yapılacağını

gösteriyordu. Gelen felsefeciler üç suâl sormak istediklerini

belirttiler,

Şems-i Tebrîzî;

-Sorun!

buyurdu.

İçlerinden

birini başkan seçtiler. Hepsinin adına o

soracaktı.


Sormaya başladı:

-Allah

var dersiniz, ama görünmez, göster de inanalım.

Şems-i

Tebrîzî hazretleri;

-Öbür

sorunu da sor! buyurdu.

O;

-Şeytanın

ateşten yaratıldığını söylersiniz, sonra da ateşle ona azâb

edilecek dersiniz hiç ateş ateşe azâb eder mi? dedi.

Şems-i

Tebrîzî;

-Peki

öbürünü de sor! buyurdu.

O;

-Âhirette

herkes hakkını alacak, yaptıklarının cezâsını çekecek

diyorsunuz. Bırakın insanları canları ne istiyorsa yapsınlar,

karışmayın!

dedi.


Bunun

üzerine Şems-i Tebrîzî, elindeki kuru kerpici adamın başına vurdu. Soru

sormaya gelen felsefeci, derhâl zamânın kâdısına gidip, dâvâcı oldu.

Ve;

-Ben,

soru sordum, o başıma kerpiç vurdu. dedi.

Şems-i

Tebrîzî;

-Ben de

sâdece cevap verdim. buyurdu.

Kâdı bu

işin açıklamasını istedi. Şems-i Tebrîzî şöyle anlattı:

-

Efendim, bana Allahü teâlâyı göster de inanayım, dedi. Şimdi bu

felsefeci, başının ağrısını göstersin de görelim.

O kimse

şaşırarak;

-

Ağrıyor ama gösteremem, dedi.

Şems-i

Tebrîzî;


- İşte

Allahü teâlâ da vardır, fakat görünmez. Yine bana, "şeytana ateşle

nasıl azâb edileceğini" sordu. Ben buna toprakla

vurdum. Toprak onun başını acıttı. Hâlbuki kendi bedeni de topraktan

yaratıldı. Yine

bana;"Bırakın herkesin canı ne isterse onu yapsın. Bundan dolayı

bir hak

olmaz." dedi. Benim canım onun başına kerpici vurmak istedi ve vurdum.

Niçin hakkını arıyor? Aramasa ya! Bu dünyâda küçük bir mesele için hak

aranırsa,

o sonsuz olan âhiret hayâtında niçin hak aranmasın?" buyurdu.

Felsefeci,

bu

güzel cevaplar karşısında mahcûb olup, söz söyleyemez hâle düştü.

Üç Şartım Var

Şöyle

naklederler:


"Birisi bir gün Hâtim-i Esam'ı evine dâvet etmişti. Fakat kabûl etmedi.

Isrâr edince ona:


"Gelirim ama üç şartım var. Nereye istersem oraya otururum.

İstediğimi yerim. Ne dersem onu yapacaksınız." dedi.


Adam kabûl etti. Hâtim-i Esamdâvet edenin evine gitti ve ayakkabıların

konulduğu yere oturdu.


Senin yerin orası değil dediklerinde,


"Ben önceden şart koştum." dedi.


Sofra gelince, yanında getirdiği ekmeği çıkarıp yedi. Efendim buradan

yiyin dediklerinde;


"Ben ne istersem onu yerim diye şart koşmuştum." dedi.


Sofra kalktıktan sonra hizmetçiye;


"Demir tavayı ateşte kızdır getir." dedi.


Hizmetçi söyleneni yaptı. Hâtim-i Esam demir tavanın içine ayağını

koydu ve;


"Somun yedim." dedi.


Sonra oradakilere;


"Yarın kıyâmet günü yaptığınız her işten ve yediğiniz her şeyden Allahü

teâlânın sizden hesap soracağına inanıyor musunuz?" diye sorunca,

oradakiler


"Evet." dediler.


"Diyelim ki, burası Arasat meydanı, her biriniz sırayla gelip şu tavaya

ayağınızı koyarak, burada yediklerinizin hesâbını veriniz." dedi.


Bunun üzerine oradakiler;


"Buna gücümüz yetmez." dediler.


"Yarın kıyâmet günü Allahü teâlâya nasıl cevap vereceksiniz. Arasat

meydanının kızgın zemini üzerinde nasıl duracaksınız? Halbuki Allahü

teâlâ meâlen; "Her nîmetin şükründen muhakkak sorulacaksınız." (Tekâsür

sûresi: 8) buyurmaktadır." dedi.


Bunun üzerine orada bulunanların hepsi ağlamaya başladılar."

Vakıf Zerdalisi

Ahmed

Câmî hazretlerinin

bir zaman canı

zerdâli istedi. Nefsine; "Bir yıl oruç tutarsan zerdâli veririm." dedi.

Nefsi bunu kabûl etti. Bir yıl oruç tuttu. Bir yıl, tamam olunca nefsi

seslenip; "Ben hizmetimi bitirdim. Sen de verdiğin sözü yerine getir!"

diyordu. Babadan miras kalan bir bağı vardı. Oraya gitti. Bağda bir

hayvan öldürülmüş ve karnı deşilmişti. Mîdesinde çiğnenmeden yutulan

zerdâliler vardı. Onlardan bir tane alıp temizledi. Nefsi feryad edip;

"Senin bana vermeyi söz verdiğin zerdâli böyle hayvan mîdesinden

çıkarılan zerdâli değildi." dedi. "Bu da zerdâlidir. Eğer îtirâz

edersen, bunu da vermem." dedi. Nefsi kabûl etmedi. "Tek bana bunu

verme! Başka bir şey istemem." dedi. Sonra birkaç tâne zerdâliyi daldan

kopararak eline aldı.


Dostu Ebû Tâhir'in yanına varınca, zerdâlileri

önüne koydu.


- Ahmed! Bize vakıf zerdâlisi mi getirdin? dedi.


- Vakıf

değildir. Kendi ağacımdan, kendi elimle toplayıp getirdim, dedi.


- Vakıf zerdâlisi getiriyorsun, sâhibiyim diye bize veriyorsun, bizi

görmüyor sanıyorsun, dedi.


Edepsizlik olmasın diye sustu. İçinden de

Allahü teâlâya münâcaat edip; "Yâ Rabbî! Sen de biliyorsun ki, bu

zerdâlileri, babamdan bana mîras kalan bağdaki kendi ağacımdan alıp

getirdim. O ise vakıf zerdâlisi olduğunu söylüyor. Bu işin doğrusunu

onun kalbine ilhâm eyle!" dedi. Biraz sonra Ebû Tâhir oğlunu çağırıp;


- Git, kendi süründen bir koyun getirip kes. Açlık Ahmed'in başına ve

beynine vurmuş, ne söylediğini bilmiyor. Vakıf zerdâlisini, kendi malı

sanıyor. Çorba ve et pişirsinler, dedi.


Çorba ve eti pişirip getirdiler. Ahmed

Câmî'nin gönlüne, bu etten ve çorbadan yememek geldi. Çünkü helâl

değildi. Sâdece kuru ekmek yedi.


Ebû Tâhir; - Niçin yemiyorsun? diye

sorunca;


- Böyle hoşuma gidiyor., dedi. Isrâr etti. Bunun üzerine

kalbine gelen ilhâmı anlattı. Oğlunu çağırıp, koyunu nereden

getirdiğini sordu.


Oğlu;


- Sürü uzak gitmişti. Siz acele istediğiniz

için, eti falan kasaptan aldım,  dedi.


Kasabı çağırıp sordular. Kasap:


- Bu

koyunu bekçi haksız olarak bir yerden almış. Bana getirdi. Ben de

kestim. Yarısını bekçi alıp gitti. Diğer yarısını da, oğlunuz gelince

ona sattım, dedi.


Bu hal anlaşılınca, Ebû Tâhir başını

önüne eğdi. Ahmed Câmî de kalkıp yakında bulunan mağaraya gitti. Orada

ona bir ağlama hâli geldi. "Yâ Rabbî! O etin durumunu ona gösterdin.

Zerdâlinin de durumunu ona ihsân eyle." diye münâcaatta bulundu. Bu

sırada Ebû Tâhir mağaraya geldi. Arkasından Hızır aleyhisselâm geldi

ve;


- Ey Ebû Tâhir! Ahmed'in malına vakıf dersin. Şüpheli ete helâl

dersin. Bunu kimden öğrendin? Ahmed'in mertebesi çok yüksektir,

buyurdu. Ebû Tâhir o zaman meseleyi anlamış oldu.

Vakit Geldi

Cüneyd-i Bağdâdî, insanlara

ilim öğretmek

için bir meclis kurdu. Herkes bu

sohbetlere gelip istifâde etmeye başladı. Bir gün hıristiyan fakat

hıristiyan

olduğuna dâir görünüşte bir alâmeti bulunmayan bir genç, Cüneyd-i

Bağdâdî'nin

sohbet ettiği meclise gelip, Cüneyd-i Bağdâdî'ye şöyle dedi:


"Ey üstâd! Hazret-i Peygamber buyuruyor ki:

"Müminin firâsetinden korkunuz. Çünkü o, Allahü teâlânın nûru ile

bakar." Bunun mânâsı nedir?"


Cüneyd-i Bağdâdî bir müddet sustu. Sonra başını kaldırıp;


"Müslüman ol. Müslüman olmak zamânın geldi." buyurdu. Meğer o genç

hıristiyan imiş. Hemen zünnârını kesip orada müslüman oldu.


İmâm-ı Yâfiî buyuruyor ki: "İnsanlar, bu hâdisede, Cüneyd-i Bağdâdî'nin

bir kerâmeti var zanneder. Halbuki, bu hâdisede onun iki kerâmeti

vardır.

Birisi, o gencin hıristiyan olduğunu bilmesi, diğeri de, gencin,

müslüman olma

vaktinin geldiğini bilmesidir."


Kaynak: Evliyalar Ansiklopedisi, İhlas Yayınları

Vakti Saati Gelince Olur

Müslümanlardan

birinin yahûdî bir ortağı

vardı. Ortağını ne kadar İslâma dâvet etti ise, müslümanlığı kabûl

etmedi.

Hattâ bu ortağına;

"Eğer

müslüman olursan, malımın üçte

birini sana veririm." dedi. Yahûdî yine kabûl etmedi.

O

müslüman başka bir gün;

"Eğer

müslüman olursan, malımın

yarısını sana veririm." demesine rağmen yine kabûl etmedi.

Müslüman

tüccar bir süre sonra;

"Eğer

müslüman olursan, malımın üçte

ikisini sana veririm." dedi.Yahûdî yine kabûl etmedi.

Müslüman

tüccar artık ortağının müslüman olmasından ümidini kesmişti. O

müslüman, bir

gün Ebû Saîd

Mîhenî'nin

dergâhının yanından geçiyordu. Yahûdî ortağı da yanında idi. Bu sırada

dergâha

girdi. Ebû Saîd Mîhenî bu sırada sohbet ediyordu. Yahûdî ortağı da

kendi

kendine;

"Ben

de mescide gireyim, bir dinleyeyim, bakalım neler anlatıyor. Onun halk

arasında

kabûl görmesinin sebebi nedir bir göreyim? Yahûdî olduğuma dâir

üzerimde her

hangi bir işâret olmadığı için beni nasıl olsa tanımaz." dedi. Yahûdî,

gizlenerek mescide girdi. Bir direğin arkasına oturdu. Ebû Saîd Mîhenî

sohbet

esnâsında bir ara yahûdînin arkasında oturduğu direğe doğru dönerek;

"Ey

yahûdî! Direğin arkasında ne kadar kendini gizlemeye çalışsan da

gizlenemezsin." dedi.

Yahûdî

gayri ihtiyârî ayağa kalktı. Ebû Saîd

Mîhenî'nin yanına vardı. Ebû Saîd hazretleri ona müslüman olmasını

söyleyince,

bu dâveti kabûl edip, müslüman oldu.

Ebû

Saîd hazretleri ona;

"Şimdi

ortağının yanına git. Sana müslümanlığı öğretsin. İşler vakti zamânı

gelince

olur. Ondan önce olmaz. Zamânı gelince müslüman olmak için malın üçte

birine,

yarısına ve üçte ikisini vermeye hâcet kalmaz." buyurdu.

Vermezse Mabut

Sultan Mahmut han,

tebdili kıyafet yaparak bir kahveye girer. Yaşlı çaycıya herkesin

tıkandı baba diye hitap ettiğini görüp, bu lakabın nereden geldiğini

sorar. Çaycı anlatır:


-Bir gece rüyamda çeşmemin daha iyi akması için çomak sokup açmaya

çalıştım. Çomak kırıldı, suyun akması iyice azaldı, uğraşırken temelli

tıkandı, su hiç akmaz oldu. Bunu komşulara anlatınca, adım tıkandı

babaya çıktı.


Sultan Mahmut han, vezire,


- Bir ay, her gün bu adama bir tepsi baklava getirin. Her dilimin

altına bir altın koyun, diye talimat verir.


Ertesi

gün baklava gelir. Çaycı, "Baklavayı satayım da üç beş kuruş alayım,

der. Bir Yahudi baklavayı rayiç fiyattan daha aşağı alır. Baklavayı

yerken altınları görür. Yahudi bir şeyler anlamaya çalışır.


Ertesi günü

çaycıyı görüp,


-Sana baklava getiren olursa ben yine daha yüksek

fiyattan alırım, der.


Yahudi her gün fiyatı artırarak almaya devam

eder. Çaycı da, iyi para kazanıyorum diyerek baklavaya hiç dokunmadan

satar.


Bir ay sonra, baklava getirme işi biter. Sultan, çaycı

epey zenginlemiş diye düşünür. Padişah kıyafetiyle, çaycının yanına

gelir. Çaycıda bir değişiklik olmadığını anlayınca,


- Baklavaları ne

yaptın? diye sorar.


O da, hiç birini yemeden sattığını söyler.

Hazineden bir miktar altın vermek üzere, çaycıyı saraya davet eder.

Sonra,


- Şu küreği al, altınlara daldır, kürekte ne kadar altın kalırsa

hepsi senin olsun, der.


Çaycı heyecanlanır, daha çok altın almak için

küreği daldırır. Aksine ters daldırdığı için küreğin üstünde bir altın

kalır. Sultan:


- Demek nasibin bu kadarmış, der.


Daha başka imtihana tabi

tutarlar. Hiç birinden netice alınmayınca, sultan der ki:


-Vermeyince Mabut, neylesin sultan Mahmut!


Vurgunculuk Yapman Gerekiyor

Bir

kimse Ahmed bin Hadraveyh

hazretlerine gelip; "Fakir ve bitkin bir kimseyim, sıkıntıdan kurtulmam

için bana bir yol gösterir misiniz?" dedi.


Onun bu arzusu üzerine; "Git bütün

mesleklerin ve yapılan işlerin isimlerini ayrı ayrı yaz. Bir torbaya

doldur bana getir." dedi.


Fakir kimse söylenilen şeyi yapıp tekrar

huzuruna geldi. Yanına gelince, getirdiği torbaya elini sokup bir kâğıt

çıkardı. Kâğıdın üzerinde "vurgunculuk" yazıyordu.


Kâğıdı adama verip; "Senin vurgunculuk

yapman gerekiyor." dedi.


Adam önce şaşırdı sonra da; "Madem ki bu

zat böyle söyledi, bunu çâresiz yapmam gerekiyor." dedi. Sonra yolkesen

harâmilerin yanına gidip, kendisinin de yol kesip vurgunculuk yapmak

istediğini söyledi. "Kabul! Ancak bir şartımız var ne dersek

yapacaksın. O zaman seni aramıza alırız" dediler.


"Peki bu şartınızı kabul ettim." diyerek

onlara katıldı.


Birkaç gün yolkesicilerin arasında kaldı.

Bir gün bir kervanın önüne çıkıp, soymak istediler. Kervanda çok zengin

bir tüccar vardı. Bu adamı yakalayıp, aralarına yeni katılan kimseye;

"Bunun başını kes!" dediler.


Bu teklif karşısında şaşırıp durakladı.

Kendi kendine; "Şu eşkiyânın reisi haksız yere kan döküyor. Tüccarı

öldüreceğime onu öldüreyim daha iyi olur." diye düşündü.


Eşkiyâ reisi ise ona ısrarla; "Eğer iş

yapmak için geldiysen, işin budur bunu yapman lazım. Yoksa git kendine

başka bir iş bul." dedi. Bu sözler üzerine kılıcını çekip eşkıyâ

reisinin başını kesti. Diğer vurguncular reislerinin öldüğünü görünce,

kaçıp dağıldılar. Böylece kervan soyulmaktan kurtuldu. Ölümden ve

soyulmaktan kurtulan zengin tüccar, onun yaptığı işten çok memnun olup,

ona pek çok altın ve gümüş verdi. Böylece zengin oldu fakirlikten ve

vurguncu olmaktan kurtuldu.


Yabancı Adam

Çaresiz

kadın, su kırbasını omuzuna yüklemiş ve soluyarak gidiyordu.

Yabancı bir adam ona rastladı ve kırbayı kadından alarak, kendisi

yüklendi.

Kadının küçük çocukları gözlerini kapıya dikmiş, annelerini

beklemekteydiler.

Evin kapısı açılınca, masum çocuklar, yabancı bir adamın, annelerinin

yanında

eve geldiğini gördüler. O yabancı, annelerinin yerine su kırbasını

omuzuna

yüklenmişti. Yabancı adam, kırbayı yere bıraktı ve kadına sordu:

- Bizzat su

çektiğine göre beyin yok galiba? Nasıl oldu kimsesiz

kaldın?

- Kocam askerdi. Hz

Ali bin Ebi Talib (a.s) onu, sınırlardan birine

gönderdi ve orada şehit düştü. Şimdi birkaç çocuğumlayım.

Yabancı adam

bundan fazla konuşmadı. Başını yere indirdi ve:

- Allahaısmarladık'

deyip gitti. Fakat o gün, bir an bile o kadın ve

çocuklarının düşüncesi aklından gitmedi. Gece rahatça uyuyamadı. Sabah

hemen bir file aldı; et, un ve hurmadan meydana gelen bir miktar er

zağı

fileye koydu ve doğruca dün gittiği eve gitti, kapıyı çaldı.

-  Kimsin?

-  Dün su

kırbasını getiren, Allah'ın kuluyum. Şimdi çocuklarına

bir miktar yiyecek getirdim.

- Allah senden razı

olsun. Allah, bizimle Ali İbn-i Ebi Talib arasında

geçeni yargılasın.

Kadın kapıyı açtı

açıldı ve yabancı adam, eve girdi. Sonra:

- Canım yardım etmek istiyor, izin verirsen hamur yapmayı, ekmek

pişirmeyi, çocuklara bakmayı üzerime alayım' dedi.

-  Çok güzel,

fakat daha iyi hamur yoğurup, ekmek pişirebilirim.

Ben ekmek pişirinceye kadar, sen de çocuklara bak.

Kadın hamur

yapmak için gitti. Yabancı adam, hemen getirdiği bir parça

eti kızarttı ve hurmayla beraber eliyle çocuklara yedirdi. Her birinin

ağzına lokmayı koyarken

- Evladım, işinde

kusur etmişse eğer, Ali İbn-i Ebi Talib'i helal

ediniz'

diyordu.

Hamur hazırlandı.

Kadın,

- Ey Allah'ın kulu,

hemen ateş yak' diye seslendi. Yabancı adam gitti,

ateş yaktı ve yüzünü alevlerin yükselen ateşin şulelerine yaklaştırdı.

Kendi kendine:

- Ateşin sıcaklığını

bir tad. Yetimlerin ve dulların işinde, kusur

eden kimsenin, cezası budur, işte' dedi.

O anda, komşulardan

bir kadın, eve girdi ve yabancı adamı tanıdı. Ev

sahibe si kadına:

- Vay!; sana yardım

eden bu adamı tanımadın mı? Bu, Emirülmüminin Ali

İbn-i Ebi Talib'tir' dedi.

Zavallı kadın

yaklaştı ve:

- Binlerce eyvahlar

olsun bana, sizden özür dilerim' dedi.

- Hayır, ben senden özür

dilerim. Çünkü senin işinde, kusur etmişim.


Bihar ul-Envar

Yahudilerin İftirası

Musa

(a.s.) kardeşi Harun (a.s.) ile birlikte yolculuk ederken o zamana

kadar

görmedikleri bir ağaç görürler. Hemen ardında kapısı ardına kadar açık

bir ev

görürler. Seslenirler bir cevap alamazlar.Evin içinde bir kanepe

görürler.

Harun (a.s.):

- Ya Musa! Burası

hoşuma gitti. İzin ver de şu kanepenin üzerinde biraz

olsun

uyuyayım.

- Uyu ya Harun.

Hz.Harun orada uyuduğu

zaman ölüm meleği gelip Harun (a.s.) ruhunu

kabzeder.

İlk defa gördükleri ağaç kaybolur. Ev içindeki kanepe ile semaya

kaldırılır.

Musa (a.s.) bu duruma üzülerek yapayalnız İsrailoğullarına döner.

Onun kardeşiyle

birlikte dağa çıkıp yalnız döndüğünü gören Yahudiler:

- Musa,

İsrailoğullarının Harun'a karşı olan sevgisi yüüznden hased

edip onu

öldürdü, diye iftira ederler.

Musa (a.s.) :

- Kardeşimi öldürdüğümü

ileri sürerek bana iftira ediyorsunuz. Halbuki

o

daha önce kendisi için takdir edilen hükmün tecellisi karşısındadır. O

İlahi

hüküm yerine geldi.

Yahudiler, bu iftirayı

çoğaltınca Musa (a.s.) iki  rekat namaz

kıldı ve

Rabbine kendisini temize çıkarması ve Yahudileri  susturması için

dua

etti. Dua kabul olundu. Bir mücize olarak kanepe göründü. musa (a.s.'ın

doğru

söylediğine inanırlar.


Yahudilerin Maymun Olmaları

Onlar, Davud

Aleyhisselâm’ın zamanında "Eyle" denilen bir şehirde

yaşıyorlardı. Eyle Medine

ile Şam arasında bir yerde ve Kızıldenizin sahilinde bir yerdeydi.

Allah onlara

cumartesi günü balık avlamayı yasak etti. Cumartesi günü olduğu zaman,

denizde

balık kalmaz, hepsi sahile gelirdi. Her cumartesi

günü bütün balıklar. Yunus balığını ziyaret etmek için toplanırdı.

Başlarını ve

kuyruklarını sudan çıkarır oynaşırlardı. Öyle ki, balıkların

çokluğundan su

bile görülmez olurdu. Cumartesi günü geçtiğinde, balıklar ayrılırdı.

Her biri

denizin bir tarafına dağılır, diğer zamanlarda olduğu gibi çok az balık

bulunurdu. O balıklardan hiç bir eser görülmezdi. Sonra şeytan onlara

vesvese

verdi. "Siz sadece cumartesi günü balık tutmaktan

nehiy olundunuz. (Halbuki o gün balık daha çok oluyor. Siz esas o gün

tutun dedi)"

Bu şehirden bazı

kişiler, balık tutmak niyetiyle denizin kenarında

bazı havuzlar kazdılar. Oradan da suyu nehirlere döktüler. Cuma gecesi

olduğunda, bu havuzun başına giderlerdi. Dalgalar, balıkları bu

havuzlara

atıyordu. Bu havuzlar, çok derin olduğu ve içinde çok az su

bulunduğundan o

havuzların içine düşen balıklar, çıkamıyordu. Böylece havuz, balıklar

ile

doluyordu. Pazar günü olduğundan da Yahudiler, gelir o balıklan

avlarlardı. O

balıkları tutarlar, yerler, tuzlarlar ve satarlardı. Bu şekilde malları

çoğaldı. Zengin oldular. Bunu kırk sene veya yetmiş sene kadar

yaptılar.

Üzerlerine bir ceza inmedi. Amma onlar üzerlerine ilâhî bir azabın

inmesinden

de korkuyorlardı. Üzerlerine herhangi bir azab gelmeyince, birbirlerini

müjdelediler ve günahlara karşı daha da cesur oldular. Onlar: Biz bu

işi

yıllardır yapıyoruz, üzerimize bir belâ ve azab inmediğine göre,

cumartesi günü

balık avlamak muhakkak ki bize helaldir. Yoksa şimdiye kadar üzerimize

azab

inerdi, dediler. Yetişen çocukları da babalarının yolunda gitti.

Bir iki kere yapmakla zarar gelmedi. Bunu bütün şehir ehli yapmaya

başladı.

Şehrin nüfûsu, yetmişbin kadardı. Cumartesi günü balık avlama konusunda

şehir

üçe bölündü.

(Birinci) Sınıf,

kendileri, balık

tutmadıkları gibi, halkı da bu kötü hareketlerinden vaaz ve

nasihatlarıyla

alıkoymaya çalışıyordu.

(İkinci) Sınıf,

kendileri balık tutmuyordu ama,

halkı da bu hareketlerinden alıkoymak için çalışmıyordu. Kimseye bir

şey

demiyorlardı.

(Üçüncü) Sınıf,

ise cumartesi günü

çalışma emrini çiğnemişti. Hiç korkusuz ve vicdanları titremeden balık

avlıyorlardı.

Kendileri

balık tutmadıkları gibi, insanları balık tutmaktan alıkoymaya

çalışan ve insanlara nasihat edenlerin sayısı oniki  bin kadardı.

Bu

nasihat edenler şöyle diyordu:

-”Ey

kavmim! Siz Rabbinize isyan ettiniz.

Peygamberinizin sünnetine muhalefet ettiniz üzerinize belâ gelmeden

önce bu işi

bırakın. Yahudiler, vaaz ve öğütlere kulak asmadılar. Onların

nasihatlerini

kabul etmediler.  Onları

alıkoymaya çalışanlar: Vallahi sizinle aynı

şehirde oturmayız, dediler. Şehri duvar ile ikiye böldüler. Bu şekilde

şehir

ikiye bölünmüş oldu. Davud Aleyhisselâm, onlara lanet etti. Yahudilerin

günahlara isrâr etmeleri üzerine Allah onlara gadab etti. Allahü

Teâlâ Hazretleri de Yahudileri, “mesh” (insandan maymuna çevirmekle)

cezalandırdı.

Bir gece

hepsi maymun oldular. Onları nehyedenler.

sabahladıklarında onların kapılarına geldiklerinde kapılarını kapalı

gördüler.

Evlerinde bir ses işitilmiyordu. Evlerinde duman yükselmiyordu. İki

şehrin

arasında bulunan duvara tırmandılar. Gençlerin maymun, yaşlıların

hınzır

(domuz) olduğunu gördüler. Kuyrukları vardı. Kuyruklarını sallayıp,

insanlardan

olan akrabalarını tanıyıp, yanına sokuldular. Amma insanlar,

maymunlardan olan

akrabalarını tanımadılar. Maymunlar gelip, insanlardan olan

akrabalarının

elbisesini kokluyor ve ağlıyorlardı.

İnsanlar:

- Biz

sizi bundan nehyetmedik mi? diyorlardı.

Onlar

da:

-Evet!

manâsında başlarını

sallıyorlardı. Gözlerinden yaşlar akıyordu.

Bu

hadise onların, maymun olduktan

sonra, akıl ve anlayışlarının kaldığına işaret etmektedir. Maymunların

başlangıcı bunlar değildir. Onlardan önce de

maymunlar vardı. Bunlar, amellerinin kötülüğünden dolayı bu kötü hale

döndürüldüler. Maymuna dönüşen bu

insanlar, üç

gün sonra hepsi öldü. Onlardan kimse türemedi. Nesillleri çoğalmadı.

Dünyadaki

maymunlar daha önce de var olan maymunlardır.

Kaynak

: Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesinden özetle, Araf Suresi


Yahudinin İnkarı ve Altın

İsa

Aleyhisselâm bir Yahudi

ile yola çıkar. Yanlarına ekmeklerini de almışlardı. Fakat Hz. İsa'nın

iki, Yahûdinin ise üç ekmeği vardı. Yahudi, Hz. İsa'ya göstermeden

ekmeğin birini yedi. İsa aleyhisselâm, Yahûdinin üç ekmeği olduğunu

biliyordu.

— Senin üç ekmeğin vardı,

biri ne oldu? diye sordu.

Yahudi: «Benim ekmeğim iki

idi» diyerek yalan söyledi.

Yollarına devam

ediyorlardı. Bir cüzzamlı hastaya rastladılar, İsa aleyhisselâm asası

ile hafifçe bir vurunca hasta iyileşti. Yahudi bunu gördü, îsa (a.s.)

yine ekmeğinin kaç olduğunu sordu. Yahudi: «İki» diye cevap verdi.

Biraz ileride bîr âmâya

rastladılar, İsa aleyhisselâm teveccüh etti âmânın gözleri açıldı!

— Ekmeğin kaç idi? diye

sordu.

O yine iki olduğunu

söyledi. Bu minval üzere Isa aleyhisselâm'ın mu'cizelerini gördüğü

halde Yahudi îman etmemekte ısrar eder ve yollarına devam ederler.

Bir müddet sonra İsa

aleyhisselâm bir ağacın gölgesinde yatıp uyumaya başlar. O muhitin

valisinin hasta bir kızı vardı. Ölüleri dirilten, hastalara şifa veren

zatın kendi memleketine geldiğini duyup aratmaya başlar. Ağacın altında

uyumakta olan İsa Ruhullah'ın yanına varırlar. Yahudi gelenlere ne

aradıklarını sorar. Onlar meseleyi anlatıp hasta çocuğun iyileşmesi

için yardımını dilediklerini söylediklerinde; Yahudi: «O sizin

aradığınız benim... Getirin hastayı iyileştireyim» der.

Hastayı getirdiklerinde

deynekle bir vurunca çocuğu öldürür. Yahûdiyi hemen yaka-paça valinin

huzuruna çıkarırlar.

— Çocuğu öldürdüğü için

öldürün bunu!, der vali.

Bu sırada İsa aleyhisselâm

uykusundan uyanıp asasının kaybolduğunu görür ve biraz sonra da

meseleyi öğrenir. Kerameti asada sanan yahûdinin asılmak üzere olduğunu

görüp:

— Bu benim arkadaşımdır.

Bunu serbest bırakırsanız, çocuğunuzu biiznillah diriltirim, der.

Maalmemnuniye kabul ederler.

İsa aleyhisselâm ölünün

başına varıp: «Kum biiznillah» deyince çocuk ayağa kalkar. Ve

hastalıktan da kurtulur.

İsa aleyhisselâm'ın bu

mu'cizesini de gören Yahudi'de hâlâ îman alâmeti yoktur.

İsa (a.s.): «Kaç ekmeğin

vardı?» diye sorar ve Yahudi'den gene, «iki» cevabını alır.

Yollarına devam ederler.

Bir müddet gittikten sonra beş parça külçe altına rastlarlar. Külçe

altını o anda taksim etmek mümkün olmadığından İsa aleyhisselâm:

— Kimin ekmeği üçse o üç

parçasını alsın, iki ekmeği olan da iki parça alsın, der.

Bu zamana kadar ekmeğinin

iki olduğunu ısrarla söyleyen Yahudi:

— Benim üç ekmeğim vardı.

Birisini senden gizli olarak yedim. Ben üç parça almam lâzım, der.

İsa aleyhisselâm: «beşi de

senin olsun» diyerek külçe altınları ona bırakıp gider. Bir anda

milyonların sahibi olan Yahudi sevincinden ne yapacağını şaşırır ve

altınların arasında: «Bu da benim, bu da benim» diyerek koşmaya başlar.

Biraz sonra oraya iki kişi gelir, onlar da altınlara ortak olmak

isteyip; «biz de alacağız» derler. Yahudi bakar ki, kurtulmanın imkânı

yok: «Ben eve gidip, at ve araba getireyim. Siz ben gelinceye kadar

burada bekleyin. Ben altınları kesmek için bir de testere alır gelirim»

der ve gider.

Eve varır, karısına

zehirli bir börek yaptırıp atları ve arabayı alarak gelir. Tabii ki, bu

işleri yapıncaya kadar biraz gecikmiştir. Öbürleri ondan şüphelenirler

ve altınların tamamına sahip olmak için Yahûdiyi öldürürler.

Öldürdükten sonra da: «Nasıl olsa altınlar bize kaldı. Şu böreği

yiyelim de ondan sonra gideriz» deyip zehirli böreği yerler. Netice

malûm... Her üçü altınlardan istifade edemez ve dünya hırsıyla geberip

giderler. Gittiği yoldan geri dönen Hazreti İsa, altınların yerinde

durduğunu ve üç kişinin de bu altınlar yüzünden öldüğünü görüp, dünya

nimetlerine meyletmediği için Allah'a şükreder.

Yahudinin Selamı

Resuli-Ekrem

(.s.a.a)'in eşi Ayşe, Resul-i Ekrem (s.a.a)'ın huzurunda oturmuştu ki,

Yahudi

bir adam içeri girdi. Girdiği anda Selam un aleykum yerine

-

Essamu aleykum' yani 'ölüm üzerinize olsun'dedi. Uzun sürmedi, başka

biri daha

geldi. O da selam yerine

-

Ölüm üzerinize olsun' dedi. Bunun tesadüf olmadığı malumdu. Resul-i

Ekrem

(s.a.a)'i dille incitmek için yapılan bir plandı. Ayşe çok öfkelendi,

ve

-

Ölüm sizin üzerinize olsun...' diye bağırdı.

Resul-i

Ekrem (s.a.a) buyurdu:

-

Ey Ayşe küfür  etme, küfür şekillenirse en kötü ve çirkin bir

biçimde

mücessem olur. Yumuşaklık ve sabırlı olmak, her neyin üzerine konursa,

onu

güzelleştirir, süsler ve her şeyin üzerinden kaldırılırsa güzelliğini

azaltır.

Niçin sinirlenip öfkelendin?

Ayşe:

-

Görmüyor musun ya Resulullah'ın, bunlar küstahlık ederek, utanmadan

selam

yerine ne diyorlar?

-

Evet, görüyorum onun için bende, 'Aleykum' yani 'sizin üzerinize olsun'

diye

cevap verdim, bu kadarı kafiydi.'


Yalancının mumu yatsıya kadar yanmadı

Devr-i

Saadet'te bir Yahûdi, bir Müslüman'a iftira ederek Peygamberimiz'e

şikâyette

bulundu:

-Bu adam benim

devemi çaldı. Bu deve

benimdir, işte şahidlerim, diyerek iki de münâfıklardan yalancı

şahid

gösterdi.


Gerekli inceleme yapıldı, durum Müslüman'ın aleyhine tecelli ederek

devenin

Yahûdi'nin olduğuna hükmolundu ve deve Müslüman'dan alınarak Yahûdi'ye

teslim

edildi.

Bununla

kalsa

iyi. Hırsızlık yaptığı için o Müslüman'ın ayrıca eli de kesilecekti.

İslâm'ın hükümlerini

bilen o sahabî ellerini açarak:

-Ya Rabbi! Sen her

şeyi bilensin,

görüyorsun ki Yahûdi yalancı şahidler göstererek devemi aldı. Şimdi de

elim

kesilecek. Her gece okuduğum Salavat-ı Şerife'nin yüzü suyu hürmetine

sen beni

bu belâdan kurtar! Şu anda beni kurtaracak hiçbir merci yok,

diyerek

Allah'a hulûs-i kalb ile yalvardı.

Daha

Huzur-u

Saadet'ten ayrılmadan deveye Cenab-ı Allah lisan ihsan etti, deve

konuşmaya ve

hakikatı olduğu gibi söylemeye başladı:

-Ya Resûlellah! Ben

bu Yahûdi'nin değil

Müslüman'ın malıyım. Beni sahibime iade et ki, adalet tecelli etsin,

diyerek sahibinin huzuruna varıp diz çöktü.

İnsana

konuşma

hassasını veren Allah değil mi? Neye kadir değil ki, bir Yahûdi'nin

karşısında

bir Müslüman'ı küçük düşürmekten korudu ve deveye lisan bahşetti. Deve

sahibine

verildikten sonra Cenab-ı Peygamber Efendimiz, orada bulunanlar da

bilsin diye

bu Müslüman'a ne ile bu dereceye eriştiğini sordu. O sahabî de:

-Ya Resûlellah! Ben

her gece sana 10

defa salavat okumadan yatmam! Burada da o salavatın yüzü suyu hürmetine

Allah'tan yardım diledim. Allah Celle Celalühü hamdolsun ki benim

yüzümü kara

çıkarmadı, dedi.

Bunun

üzerine Efendimiz (s.a.s):

-Ne mutlu sana,

salavat hürmetine

dünyada elin kesilmekten kurtulduğun gibi, ahirette de cehennem

azabından

kurtulacaksın, buyurdular.

Orada

bulunan

münâfıkların çoğu îmanlarını yenilediler, kalblerini temizlediler,

mü'minlerin

ise bir kat daha îmanı ziyadeleşti...

Yeni

Şafak

Gazetesi, 18 Kasım 2001


Yalnız Allah Bilsin

Büyüklerden

bir

zat, ahaliden para toplamak istedi, düşmana karşı tedbir almak, bazı

mevkileri

tamir ve tahkim için... Hak bu parayı vermedi. o büyük zat, bundan

mahzun oldu

ve ağladı. Geceleyin, yatsı namazından sonra birdenbire bir adam

peydahlandı ve

o  büyük zatın önüne bir kese içinde iki bin akçe bıraktı ve dedi.

- Bu

parayı dilediğiniz işe sarfediniz!...

Bu

meçhul insan, Ebu Amr... O büyük zat parayı kabul ve ona iyi dualar

etti.

Sabahleyin

o büyük zat, dostlarından ve yakınlarından ibaret bir kalabalık

topladı, keseyi meydana çıkardı ve sevinç içinde:

- Biz,

dedi; Ebu Amr hakkında çok ümide düştük. Dün gece bana, müslümanların

kendilerini düşmana karşı müdafaa etmeleri için iki bin akçe getirdi.

Allah

iyiliğin karşılığını versin.

Birdenbire

Ebu Amr'ın kalabalık içinde doğrulduğu görüldü. Ebu Amr haykırdı:

- Dün

gece size verdiğim para anneme aitti. Annem paranın bu işe sarf

olunmasına razı değildir. Lütfen bana iade ediniz ki, ben de kendisine

vereyim!...

Büyük

zat hemen elini keseye atıp Ebu Amr'a uzattı. Ebu Amr keseyi aldı,

uzaklaştı.

Yine

akşam, gece, yatsı namazından sonra... O büyük zat odasında bire köşeye

çekilmiş  düşüncede... Yine Ebu Amr birdenbire peydahlanıyor...

Yine

elinde  aynı kese ve kesenin içinde iki bin akçe... Ebu Amr

parayı  o

büyük zatın önüne koyuyor ve fısıldıyor:

- Parayı

getiriyorum ve sizden tek bir şey rica ediyorum: Bu parayı o

türlü  sarfediniz ki, ikimizden başka kimse birşey bilmesin...

Onun

nereden geldiğini yalnız Allah bilsin....

Veliler

Ordusundan 333, Necip Fazıl Kısakürek

Yapacağım bir şey yok

Şems-i

Tebrîzî hazretleri Şam'dan Konya'ya gelirken, yol üzerinde bulunan bir

hana uğrayarak burada yatmak istedi. Fakat uğradığı bütün hanların dolu

olduğunu, hiç kalacak yerlerinin olmadığını öğrenince, câmide

sabahlamak

istedi. Câmiye gidip yatsı namazını cemâatle kıldı. Cemâat

dağıldığında, o hâlâ

duâya devâm ediyordu. Duâsını bitirdiğinde, câmide kimse kalmamıştı.

Cübbesini

çıkarıp başının altına koyarak uzandı. Günlerce süren yolculuğun

verdiği

yorgunlukla hemen kendinden geçti. Bir müddet sonra câminin kapılarını

kilitlemek üzere gelen görevli, camide birinin yattığını görünce,

yanına

yaklaşarak:

"Burada

yatılmaz kalk!" dedi.

Şems-i

Tebrîzî hazretleri doğrularak:

"Benim

kimseye bir zararım dokunmaz. Garibim, uzak yoldan geliyorum.

Hanlarda da yatacak yer yokmuş, başka kalacak bir yerim de yok. Bırak

da burada

sabahlıyayım." dedi.

Câmiyi

kilitlemek için gelen kişi;

"Beni

uğraştırma, sana kalk dışarı çık dedim, yoksa yaka paça seni dışarı

atmasını bilirim." diye karşılık verdi.

Şems-i

Tebrîzî hazretleri, bu son sözler üzerine bir tuhaf oldu. Hemen ayağa

kalktı. Cübbesini toplayarak sessizce kapıdan dışarı çıktı. Câmiden

çıkmasını

isteyen görevli, onun arkasından bakarken, âniden boğuluyormuş gibi

oldu. Bunun

üzerine;

"İmdât

boğuluyorum!" diye bağırmaya başladı. Bu sesi işiten imâm

efendi koşarak geldi ve ona;

"Ne

oldu, niye bağırıyorsun?" diye sordu. Kayyum durumu anlatınca,

imâm efendi hemen câmiden çıkıp koşarak, Şems-i Tebrîzî hazretlerine

yetişti.

Kendisine;

"Efendim,

o câhildir, bir terbiyesizlik etmiş. Ne olur onu affedin!"

dedi. Şems-i Tebrîzî hazretleri imâm efendiye baktı. Üzüntülü bir

şekilde:

"Onun

işi benden çıktı. Benim yapabileceğim birşey yoktur. Ancak îmânla

ölmesi için duâ edebilirim." buyurdu.

Evliyalar

Ansiklopedisi, Huzur Yayınları


Yediğin giydiğin haram olunca

Bir gün

Yahyâ

Efendi hazretleri Sahn-ı semân Medresesine gitmek için yola çıkmıştı.

Yolda

atının yularını bir papaz tuttu ve;


-Ey âlim zât! Ey Yahyâ Efendi! Size bir suâlim var. Bu müşkül işi bana

îzâh

edin. Soracağım şeyin cevâbı acabâ dîninizde var mıdır? Her sene yeni

defter

tutulmayıp, gidiyor. Ölen kalan kim bilinmeden ölmüş bir gayr-i

müslimden

devletçe haraç isteniyor? Bu nasıl iştir. Bu şekilde hareket dîninizde

var

mıdır? dedi.


Yahyâ Efendi bunları duyunca;


-Hayır. Dînimizde ölmüş bir gayr-i müslim vatandaştan haraç alınmaz.

Sonra çok

fakir kazandığıyla güç geçinen kimseden ve çok yaşlı olanlardan da

haraç

alınmaz. Bunlar affolunmuşlardır. Sultânımız ona muhtaç değildir, dedi.



O zaman papaz;


-Efendi şunu iyi bil ki, bizden ölen kimsenin bile haracını isteyip,

her yıl

alırlar. Bunu ben size soruyorum. İslâm dîni bunun alınmasını istiyor

mu? Ne

olur bunu Sultan Süleymân Hana arzedin, haber verin, sorun? dedi.


Bunları işiten Yahyâ Efendi celâllendi ve din gayreti ile medreseye

vardı. Ders

yapma dan önce hemen kalem kâğıt istedi ve Sultan Süleymân Hana

hitâben;


“Ey cihân sultanı Süleymân Han! Şimdi sana saltanat haram oldu. Zulmün

ölen

kişilere kadar uzandı demek. Halbuki böyle bir zulmü senin ecdâdın

yapmamıştı.

Bu mudur din gayreti? Bak, müminleri bir kâfir ilzâm ediyor,

susturuyor,

çâresiz bırakıyor.” diye yazdı.


Sonra da sevdiği birine bu mektu bu verip Sultana gönderdi.

Mektup,

Kânûnî’nin

eline ulaştığında, Kânûnî ona nazar edip okudu. Rengi değişip, kalbini

bir

üzüntü kapladı. Tahtından indi ve bir adamını Yahyâ Efendiye göndererek

geleceğini bildirdi. Çok geçmeden saltanat kayığına binip Yahyâ

Efendinin

dergâhına vardı. Hürmetle selâm verip yaklaştı ve;


- Ağabey! Bu mektup da nedir? Bunu bize siz mi gönderdiniz? Ey güzel

haslet

sâhibi! Nedir suçumuz? Bize bunu beyân edip açıklayınız? Biz de işin

hakîkatını

bilelim. Saltanat bana neden haram oldu? Kime zulmeyledim? diye sordu.


O zaman Yahyâ Efendi hazretleri ona;


-Pâdişâhım! Bu ne iştir. Defterleri her sene niçin yenilemezsiniz?

Ölmüş olan

gayr-i müslimlerden memurlarınız haraç toplarlar. Böyle ele geçen mal

sana hiç

helal olur mu? Bu senden beklenmez. Yediğin, giydiğin haram olunca,

elbetteki

saltanat da sana haram olmuş demektir, dedi.

Hayretler

içinde kalan Kânûnî;


-Hâlimi Allahü teâlâ biliyor ki, bu söyledikleriniz den zerrece haberim

yoktur,

dedi.


Yahyâ Efendi de;


-O halde bu gaflet nedir? Yarın Allahü teâlânın huzûrunda buna

vereceğin cevap

ne olur. Memurların gayr-i müslim malı alırlar. Bu kâfir hakkı, kul

hakkı olur.

Ergeç Allahü teâlânın huzûruna çıkacaksın. Yakanı kâfirin eline

vereceksin.

Netîcede korkarım Cehennem ateşine atılırsın. Cihân pâdişâhının kâfirle

birlikte gelmesi lâyık mıdır? Bu mudur din gayreti, bu mudur îmân

gayreti?

Kullara zarar verene, inletip ağlatana Allahü teâlânın rızâsı yoktur.

Sana

yolların en hayırlısı gösterilmişken, buna Resûlullah efendimiz hiç

rızâ

gösterir mi? Yaptığın işler yanlıştır. Niçin adâletle işlerini

görmezsin?

Dîninin bildirdiği yola gitmezsin? Şunu iyi bil ki, ey cihân pâdişâhı!

Şöhret

zînetinin hepsi burada bu dünyâda kalır. Bu apaçık bir iştir. Eğer

adâletle bir

iş yaptıysan, sana kalacak odur, buyurdu.


Kânûnî Sultan Süleymân Han bu sözleri işitince ağladı ve vezîrine

emredip;

-Her

sene evleri teker teker sayın. Gayr-i müslimlerden ölen kalanları

yazın. Haraç hesâbını iyi tutun. Hazîneye haram para getirmeyin. Şunu

iyi bilin

ki, buna kesinlikle rızâm yoktur, diye ferman etti.


Sonra da Yahyâ Efendi hazretlerine dönüp;

-Sen

bizim doğru yolu gösteren rehberimizsin. Gaflet

uykusundan bizi uyandırdın. Bu sebeple Allahü teâlâ senden râzı olsun.

Suç

bizdeymiş,  dedi.

Yahyâ

Efendi de ona;


-Ey cihân pâdişâhı! Tövbe edin ki, Allahü teâlâ affetsin. Bir daha

gaflette

kalıp zulüm etmeyiniz. Doğru yolu bırakıp eğri yola gitmeyiniz,

buyurdu.


Kânûnî ona;


-Ağabey! Şimdi artık bizim tahta geçmemize izin var mıdır? diye sordu.


O zaman Yahyâ Efendi, Kânûnî’nin elinden tutup;


- Evet şimdi çıkabilirsin, buyurdu.

Yermük'te Bir Komutan

Hz. Ömer

R.A.'ın halifelik döneminin başlarında, Suriye'nin fethi sırasında

Yermük mevkiinde

Bizanslılar ile müslümanlar arasında çok çetin bir savaş olmuştu

(Ağustos,

636). Bu savaşta müslümanların komutanı 'Seyfullah'  lakabını

taşıyan

Halid bin Velid R.A. idi.

İşte bu

savaşın

kızıştığı sırada, Bizans ordusunun önde gelen komutanlarından

Cerece   (Yorgi) öne çıkarak, Halid bin Velid R.A.'ı yanına

çağırdı.

Omuz omuza yanaşmış atları üzerinde   iki komutan şöyle

konuştular:

- Halid!

Bana

doğu söyle. Allah'ın, Peygamberiniz'e gökten bir kılıç indirdiğini ve o

kılıcı

sana verdiğini söylüyorlar. Sen de bu kılıcı kime çekersen onu hezimete

uğratırmışsın, doğru mu?

- Hayır.

Allah

bize Peygamberi'ni gönderdi. O da bizi imana davet etti. Rasulullah

A.S. iman

ettiğim sırada bana şöyle demişti: 'Sen, Allah'ın müşriklere çektiği

bir

kılıçsın.' Sonra da zafer kazanmam için bana dua etti. Böylece bana

Seyfullah,

yani Allah'ın Kılıcı ismi verildi.

- Siz

bizi neye

davet ediyorsunuz?

-

Allah'tan

başka ilâh olmadığına, Muhammed A.S.'ın O'nun kulu ve elçisi olduğuna

şehadet

etmeye. O'nun Allah'tan getirdiği şeyleri kabul etmeye davet ediyoruz.

- Bugün

dininize giren kimse sizinle aynı mükâfata erer mi?

- Evet.

Bu gün

sizden İslâm'a giren, belki bizden üstün olacaktır. Çünkü bizim

Peygamberimiz'den gördüğümüzü siz görmediniz.

Bu

konuşmadan

sonra, Yorgi Hz. Halid bin Velid R.A.'ın yanına geçerek İslâm'a girdi.

O'nun

çadırında guslederek iki rekat namaz kıldı. Halid bin Velid R.A. ile

çıkıp

atına bindi. Bizanslılar'la savaşa girişti.

Bizanslılar

durumu görünce çok şiddetli bir hücuma geçtiler. Sonuçta savaşı

müslümanlar

kazanırken, ancak iki rekat namaz kılabilmiş olan general Yorgi o gün

şehid

olmuştu.


Yusuf Yavuz

Semerkand

dergisinden alınmıştır.


Yeşil Elbise

Yolda

karşılaştığımızda ezan

okunuyordu.

-Gel seni camiye

götüreyim,

dedim. Bugün Cuma biliyorsun.

-Sen de benim

camiye gitmediğimi

biliyorsun, dedi

-Biliyorum ama,

sebebini

gerçekten merak ediyorum.

-Ne bileyim

olmuyor işte,

dedi.Hem pantolonumun ütüsü bozulup, dizleri çıkar diye endişe

ediyorum.

Gayri ihtiyari

gülmeye başladım.

-Herhalde şaka

yapıyorsun,

dedim. Bunun için cami terk edilir mi?

-Ciddi

söylüyorum, dedi.

Giyimime ve özellikle yeşile düşkün olduğumu bilirsin.

Gerçekten

öyleydi. Giydiği

birbirinden güzel elbiseleri mutlaka yeşilin bir başka tonundan seçer

ve her

zaman ütülü tutardı.

-Peki,

dedim.Hayatında hiç

camiye gitmedin mi?

-Çocukken dedemle

birkaç kere

gitmiştim, dedi. Hem o yaşlarda dizlerim aşınacak diye herhalde endişe

etmiyordum. Fakat artık camiye gidebileceğimi zannetmiyorum.

Söyledikleri beni

son derece şaşırtmış

ve bu konuyu açtığıma pişman etmişti. Daha sonra el sıkışıp ayrıldık.

Onunla

konuşmamızdan 2 ay

sonra, kendisinin camide olduğunu söylediler. Hemen gittim. Bahçedeki

namaz

saflarının en önünde duruyordu ve üzerinde yine yeşiller vardı.

Yavaşça yanına

yaklaştım ve kısık

bir sesle:

-Hani, dedim.

Camiye

gelmeyecektin?

Hiç sesini

çıkarmadı. Çünkü

musalla taşının üzerinde, yeşil örtülü bir tabut içinde yatıyordu.

(Cüneyt SUAVİ'nin

Hayatın İçinden

Adlı Kitabından)

Yeşil Şeyh

Ahmed

Haznevî hazretleri

bereketli sohbetleriyle insanların dünyâ ve

âhiret saâdetine kavuşmaları için çırpındığı ve şöhreti etrafa

yayıldığı sırada birçok kimseler hocalarını bırakıp Ahmed Haznevî'nin

etrafına toplanmaya başladılar. O sıralarda Suriye'de kendinin şeyh

olduğunu iddiâ eden pekçok kimse arasında bir de "Yeşil Şeyh" diye

anılan biri vardı. Elbisesi, cübbesi, sarığı, entarisi, hülâsa baştan

aşağı bütün giydikleri yeşil renkten olduğu için herkes ona "Yeşil

Şeyh" derdi. İşte bu Yeşil Şeyh'in de talebeleri kendisini terk edip

Ahmed Haznevî'nin kapısına gittiler. Onun yanında hiç kimse kalmadı. O

da kalkıp o civarda ne kadar ağalar ve ileri gelenler varsa hepsini

topladı. Ahmet Haznevî'ye de haber gönderip toplantıya çağırdı.

Topladığı kişilere güvenip bir şeyler yapmaya çalışıyordu.


Ahmed Haznevî dâveti kabûl edip gitmeye karar verdi. Talebeleri ona;


- Müsâde ederseniz biz de otuz-kırk kişi sizinle birlikte gelelim."

dediklerinde;


- Ne diye geleceksiniz? Biz aşîret dâvâsına mı gidiyoruz?"

buyurdu ve onların isteklerini kabûl etmedi. Devâm ederek;


- Mâdem dâvet

etmiş, icâbet edelim, ne sözü varsa söylesin, yalnız iki kişi bana

refâkat etse kâfidir." buyurdu.


Yanına iki talebesini alarak yola

çıktı. Yeşil Şeyh'in köyüne vardı, kapısını çaldı. Kapı açıldığında o

civarın ağaları ve halkın ileri gelenlerinden kırk-elli kadar kişinin

orada olduğunu gördü. İçeri girerek selâm verdi. Yeşil Şeyh hiç iltifât

etmedi. Fakat Ahmed Haznevî hazretleri Yeşil Şeyh'in bu davranışına

aldırış etmeden yanına gidip müsâfeha yaptıktan sonra oturdu. Ahmed

Haznevî oturur oturmaz, Yeşil Şeyh konuşmaya başladı;


- Yetmez mi bize

yaptığın, hakâret ve zulüm, bütün talebelerimizi elimizden aldın.

Etrâfımızda hiç talebe bırakmadın. Nedir bu senin yaptığın? Ne kadar

benim babamdan, dedemden kalan talebem varsa, hepsini etrafına

topladın. Olur mu böyle şey?" diyerek uzun uzun konuştu.


Yeşil Şeyh'in hakaret dolu bu sözlerini sabır ve tahammülle dinleyen

Ahmed Haznevî, susarak dinlemeye devâm etti. Ahmed Haznevî'nin bu

derece sabırla susmasına dayanamayan Yeşil Şeyh;


- Sen niye

konuşmuyorsun?" deyince, Ahmed Haznevî;


- Benimki sâdece iki kelimedir,

dinle! Eğer işim ve niyetim Allah içinse, vallahi değil sen, senin gibi

yüz kişi daha olsa bunu bozamaz. Yok eğer işim Allah için değilse,

sabret altı aya kalmaz, darmadığın olur giderim." buyurdu.


Yeşil Şeyh;


- Çok doğru söyledin. Hakîkaten öyle, eğer Allah içinse yüz tâne benim

gibisi gelse sana hiç bir zarar gelmez. Çünkü Allah için çalışana kimse

dokunamaz. Yok eğer Allah için değilse, talebelerimiz hâliyle geri

gelirler." diyerek hakkı teslim etti ve Ahmed Haznevî hazretlerinin

büyüklüğünü kabûl etti.


İşte Ahmed Haznevî böyleydi. O kadar sabırlı ve yumuşak huyluydu ki,

muhâtabı o kadar konuştuğu ve hakâretlerle dolu sözler söylediği hâlde

cevap vermedi. Rahatsız da olmadı. O kendisine eziyet edenlere bile

yardımcı olurdu

Yeter ki İstemesini Bil

Ashabdan Enes bin

malik (r.d )

anlatıyor:


Hz peygamber'in (s.a.v) ashabı içinde Ebu Ma'lek diye birisi vardı. Bu

zat, Şam

ile Medine arasında tüccarlık yapardı.

Kendisi Allah

Tealaya tevekkül ederek bir kafileye katılmaz kendisi , yalnız

gidip gelirdi. Bir defasında Şam'dan Medineye doğru gelirken önüne at

üzerinde

bir hırsız çıktı.


Dur dur! " diye bağırdı. Tüccar durdu ve hırsıza,

"İşte malım , al

senin olsun; beni bırak dedi. Hırsız,

"Ben malı

istemiyorum, seni öldürmek istiyorum" dedi.

Tüccar,

Beni öldürüp eline

ne geçecek? İşte malım , senin işine yarar, al da beni

bırak!" dedi. Hırsız aynı sözleri tekrar etti, onu öldüreceğini

söyledi.

Tüccar,


"Öyleyse bana biraz müsade et de bir abdest alıp namaz kılayım, yüce

Rabbime dua edeyim" dedi Hırsız, "İstediğini yap " dedi.


Ebu Ma'lek, abdest aldı, sonra namaz kıldı; namazdan sonra ellerini

açtı ve

şöyle dua etti:


"Ya Vecud, Ya Vedut, Ya Zel-Arşi'l-Mecid, Ya Mubdiü Ya Müid, Ya Fe'alün

Lima yürid, Es-elüke bi nuri vechikellezi melee erkane arşik, Ve

es-elüke bi kudretikelleti kaderte biha ala halkık, Ve bi

rahmetikelleti vesiat külle şey'in, La ilahe illa ente, Ya Müğis,

eğisni."


Manası:


"Ey yüce dost, ey yüce arşın sahibi! Ey yoktan var eden, var ettiğini

yok eden rabbim! Ey her istediğini yapan Allahım! Arşın her yanını

dolduran Zatının nuru hürmetine, Bütün mahlukata hükmettiğin kudretinin

azametine, Her şeyi kuşatan rahmetinin bereketine, Senden istiyorum.

Senden başka ilah yoktur. Ey çaresizlerin yardımına yetişen Allah'ım,

bana yardım et".


Bu duayı üç kez tekrarladı.


Duasını bitirir bitirmez boz renkli, yeşil elbiseli bir atlı belirdi.

Elinde

nurdan bir mızrak vardı.Hırsız kendisine yaklaşınca atlı ona hücüm edip

mızrağı

öyle bir vurdu ki, hırsız atından yuvarlandı. Sonra tüccara dönerek,


"kalk onu öldür" dedi. Tüccar,

" Sen kimsin? Ben bu zamana

kadar hiç kimseyi öldürmedim. Onu öldürmek

hoşuma gitmez" dedi.O zaman atlı gidip hırsızı öldürdü, sonra tüccarın

yanına geldi ve ona şöyle dedi:


"Ben üçüncü kat gökte bulunan bir meleğim. Sen ilk dua ettiğin zaman

göğün

kapılarının gıcırdayıp ses verdiğini işittik ve, "Yeni bir olay oluyor

!" dedik. Sen ikinci kez dua yapınca göğün kapıları açıldı.Sonra üçüncü

kez dua edince, Cebrail gelerek,

" Şu anda darda

kalmış kula kim yardım eder? dedi. Ben yüce Allah'dan o

hırsızı öldürme işini bana vermesini istedim, izin verildi ve sana

yardıma

geldim.


Ey Allah'ın kulu, Şunu Bil, "KİM BAŞINA GELEN HER TÜRLÜ SIKINTI VE

MUSİBETTE SENİN YAPTIĞIN DUA" ile dua yaparsa, Allah Teala onun

sıkıntısını giderir,kendisine yardım eder!".


Bu tüccar sağ-sağlim Medine'ye döndü, Hz peygamber (s.a.v.) yanına

geldi,

başından geçenleri ve yaptığı dua'yı kendisine anlattı. Hz

peygamber(s.a.v)

ona,


"Allah Teala sana kendisiyle dua edinince kabul ettiği, bir şey

istenirse

verdiği güzel isimlerini öğretmiş" buyurdu...


Ateşin

Yakmadığı aşık, Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları

Yetim Çocukla Peygamberimiz (s.a.v)

Bir

Ramazan bayramı günü Peygamberimiz (s.a.v.) evinden çıkarak camiye

gidiyordu. Yolda Bayram neşesi içinde cıvıl cıvıl oynaşan çocuklara

rastlar; hepsi bayramlık en yeni elbiselerini giyinmiş, coşkun bir

sevinç içinde öteye beriye koşuşuyorlardı. Fakat içlerinde zayıf, cılız

bir yavru eski ve yırtık elbiseleri içinde bir köşeye çekilmiş, üzgün

bakışlarla kaynaşan arkadaşlarına bakıyor ve zaman zaman gözyaşlarını

tutamayarak hüngür hüngür ağlıyordu.


Gülen ve oynaşan arkadaşları arasındaki bu gözü yaşlı yavrunun

hali, ince kalpli Peygambere pek dokunur. Hemen yavruya yaklaşarak ona

şefkatle sorar; "Niye arkadaşlarınla birlikte gülüp oynamıyor, kenara

çekilmiş ağlıyorsun?" Çocuk karşısındaki güler yüzlü, nur saçan adamın

iki cihan güneşi Hz. Peygamber (s.a.v.) olduğunu bilmez. Samimi bir

alâka ile derdini soran bu sıcakkanlı adama şöyle der: "Babam filân

savaşta Peygamber'in yanı başında şehit düştü. Kocası ölünce annem

başka biriyle evlendi. Üvey babam öz babamdan bana miras kalan malımı

yedikten sonra bu pejmurde halimle beni sokaklara attı.


Şimdi günlerden beri aç ve susuz dolaşıyorum, yatacak bir yerim

de olmadığı için geceleri sokak köşelerinde geçiriyorum. Biliyorsunuz

bugün Ramazan bayramı günüdür. Bütün analı babalı çocuklar en güzel

bayramlıklarını giyinmiş, tatlı tatlı oynaşıyorlar. Ne aç ve susuz

sokaklarda dolaşmanın ızdırabını biliyorlar ve ne de geceyi içinde

rahat rahat uyuyup geçirecek bir yatağa sahip olmanın, sokak başlarında

uyuklaya uyuklaya sabahlamanın çilesinden haberleri vardır. Ana-babadan

mahrum çaresiz bir yetim kalmanın acısını da tatmış değillerdir. Şimdi

bu çocuk kalabalıklarını neşe içinde oynar görünce babamın şehit

düşerek ölmesi ve ondan sonra bir biri ardından başıma gelen acı

felâketler sonunda, düştüğüm perişan durumu hatırladım da gözyaşlarımı

tutamadım."


Yetim yavrucağızın anlattıkları Peygamber'in yüreğini parçalamıştı.

Çocukcağızı şefkatle elinden tuttu ve sevgi ile saçlarını okşayarak ona

şöyle dedi. "Yavrum! Benim sana baba, Ayşe'nin ana, Hz. Ali'nin amca,

Hasan'la Hüseyin'in erkek kardeş ve Fatıma'nın da kız kardeş olmasını

ister misin?" Yetim yavrucağız tatlı dil ile hatırın soran nur yüzlü

adamın peygamber (s.a.v.) olduğunu anlayarak, çektiği çilelerin son

bulmak üzere olduğunu sezdi. Güler yüzlü adama "nasıl istemem ey

Allah'ın Rasûlü!" diye sevinçli bir cevap verir. 


Peygamber (s.a.v.) yetim yavrucağızı elinden tutarak evine götürür. Hz.

Ayşe de çocuğu öz ana şefkatiyle bağrına bastıktan sonra yıkar,

giyindirir, kuşandırır ve saçlarını tarayarak sokakta oynayan

çocuklardan daha güzel bir kıyafete büründürür. Karnını da iyice

doyurduktan sonra çocuk hemen birkaç saat önce yanıbaşlarında pejmürde

kıyafetiyle ağladığı arkadaşlarının arasına koşar.


Oynayan çocuk kalabalığı birkaç saat önceki zavallı arkadaşlarını

tanırlar. Durumundaki büyük değişikliğe hayret edip yanına yaklaşarak

sorarlar; "Birkaç saat önce eski püskü elbiseler içinde şuracıkta

ağlıyordun; bu kadar kısa zamanda nasıl oldu da bu kadar güzel

elbiselerin oldu; aynı zamanda bizden de neşeli bir havaya büründün?"

Çocuk arkadaşlarını kıskandıracak derecede şakrak bir kahkaha atarak ve

derin sevincinden olduğu yerde sıçrayıp durarak şaşkın bakışlı

arkadaşlarına şu cevabı verir. "Nasıl sevinmem; karnım günlerden beri

açtı, şimdi tokum. Yırtık pırtık elbiseler içinde dolaşırken şimdi

sizinkilerden güzel bayramlıklarım var. Kimsesiz bir yetimdim, fakat

şimdi Hz. Peygamber (s.a.v.) gibi bir babam, Hz. Ayşe gibi bir annem,

Hz. Ali gibi bir amcam, Hasan, Hüseyin ve Fatıma gibi kardeşlerim var.

Bütün çilelerim artık son buldu. Ben sevinip zıplamayayım da kim

sevinsin."


Çocuklar birkaç saat önce onlara hasretli gözlerle bakıp ağlayan yetim

yavruyu, Peygamber'in yanına evlâtlığa alındığını anlarlar ve saadetten

kabına sığmayan arkadaşlarını biraz da kıskanarak hep bir ağızdan şöyle

derler. "Keşke bizim de babalarımız o savaşta şehit düşselerdi de bizi

de Peygamber (s.a.v.) evlâtlığa alsaydı."


Peygamberimiz (s.a.v.) fani hayata gözlerini yumunca uzun yıllar O'nun

yanında eşsiz bir baba şefkatinin sıcaklığını duyan bu şehit çocuğu,

beyninden vurulmuşa dönerek, sesinin var gücüyle şöyle haykırır; "asıl

ben bugün kimsesiz bir yetim kaldım. Dünyadaki tek ve benzersiz

koruyucumu kaybettim." Şehit oğlunun bu yürekleri parçalayan feryadı,

zaten ağır bir matemin kapkara yası içinde şaya kalan müslümanları

iyice coşturur. Ve meydana seller gibi gözyaşı dökülür.


Peygamberden sonra O'nun en yakın arkadaşı ve Allah resûlünden sonra

bir numaralı müslüman olan Ebû Bekir (r.a.), yetim delikanlıyı yanına

alarak yine perişanlık içinde sokağa düşmesine engel olur. 


Yüce Allah (c.c.) cümlemizi her fırsatta yoksullara, yetimlere ve

kimsesiz çaresizlere yardım elini uzatarak bu kimseleri sevindiren

iyiliksever müminlerden eylesin, âmin...

Yetiş Ya Resulallah!

Ebû Abdullah Merrakûşî

hazretleri,

Resûlullah

efendimizi vesîle ederek Allahü teâlâdan bir şey istemek, Resûlullah

efendimizin yardım ve şefâatlerine kavuşmak husûsunda bir eser yazdığı

esnâda

başından geçen bir hâdiseyi şöyle nakletti:

"1239

senesinde Sader kalesinden seçkin bir cemâatle berâber çıktık.

Yanımızda bize kılavuzluk eden biri vardı. Bir müddet gittikten sonra

suyumuz

tükendi. Durup su aramaya çıktık. Ben de bu arada ihtiyâcımı görmek

için

gittim. Bu sırada müthiş bir şekilde uykum geldi. Nasıl olsa giderken

beni

uyandırırlar deyip, başımı yere koydum. Uyandığımda kendimi çölün

ortasında

yapayalnız buldum. Arkadaşlarım beni unutup gitmişlerdi. Yalnızlıktan

büyük bir

korkuya kapıldım. Çölde sağa sola yürümeye başladım. Nerede

bulunduğumu, nereye

gideceğimi bilemiyordum. Her taraf dümdüz kumdu. Az sonra hava karardı.

Yolculuk yaptığımız kâfileden hiçbir iz yoktu. Ben, gece karanlığında

yapayalnızdım. Korkum daha da şiddetlendi. Telâşla daha süratli

yürümeye

başladım. Bir müddet gittikten sonra, çok susamış ve yorulmuş bir hâlde

yere

düştüm. Artık hayâtımdan ümîdimi kesmiş, ölümümün yaklaştığını

hissetmeye

başlamıştım. Susuzluk ve yorgunluktan, ızdırap ve elemim son haddine

varmıştı. Birden

aklıma geldi. Gece karanlığında:

"Yâ

Resûlallah! Yetiş! Senden Allahü teâlânın izniyle yardım etmeni

istiyorum!" diye inledim.

Sözümü

bitirir bitirmez, birinin bana seslendiğini duydum. Sesin geldiği

tarafa

baktığımda; gece karanlığında, etrâfına ışıklar saçan, bembeyaz

elbiseler

giyinmiş, o zamâna kadar hiç görmediğim bir kimsenin beni çağırdığını

gördüm.

Bana yaklaşıp, elimi tuttu. O ânda bütün yorgunluğum ve susuzluğum

kayboldu.

Yeniden doğmuş gibi oldum. Ona canım birden ısınıverdi. Elele bir

müddet

yürüdük. Hayâtımın en tatlı anlarından birini yaşadığımı hissettim. Bir

kum

tepeciğini aşınca, berâber yolculuk yaptığım kâfilenin ışıklarını

görüp,

arkadaşlarımın seslerini duydum. Onların yanlarına doğru yaklaştık.

Benim

bindiğim hayvan en arkada onları tâkib ediyordu. Birden gelip önümde

durdu.

Bineğimi önümde görünce, sevinç çığlıkları attım. Ben bağırınca,

benimle gelen

zât elini elimden çekti. Daha sonra elimden tutup bineğime bindirdi.

Sonra

da;

"Bizden

bir şey isteyeni ve yardım talebinde bulunanı boş

çevirmeyiz." diyerek geri dönüp gitti. O zaman onun Resûlullah

efendimiz

olduğunu anladım. O, geri dönüp giderken, çevresine yaydığı nûrların

gece

karanlığında göğe doğru yükseldiği görülüyordu. O, gözümden kaybolunca,

birden

aklım başıma geldi;

"Nasıl

olup da ben, Resûlullah efendimizin elini ayağını öpmedim."

diye çırpındım. Ama iş işten geçmiş, fırsat elden kaçmıştı.

Yirmibin Altın

Hazret-i

Ebû

Bekir r.a.bütün mal ve mülkünü fîsebilillah sadaka verip, bir hırka ile

evinde

otururken, bir kimse gelip, kapıyı çaldı. Hazret-i Ebû Bekir dışarı

çıkıp,

kapıda duran kimdir diye bakdı.

- Ne

istersin

- Yâ Ebâ

Bekir! Onikibin akça borcum var. Bugün vermemin son günü. Muhakkak

vermem lâzım. Şimdi, lutf ve kerem edip, benim bu borcumu ödeyip, beni

kurtar.

- Görmez

misin beni, bütün malımı, giyeceklerimi Allahü teâlâ yoluna verdim.

Hattâ arkamdaki elbisemi de bir fakîre verdim. Şimdi bir hırka giyip,

oturuyorum. Mal ve giyecek kalmadı. Senin borcunu nereden ödeyeyim.

-

Biliyorum ve işitdim ki, sende mal kaldı. Senin fadlından ümîd ederim

ki,

benim bu borcumu ödeyesin.

Hazret-i

Ebû

Bekirin yapacak bir şeyi kalmadı. Bir yehûdîye vardı. Onikibin akçe

istedi.

-

İnşâallahü teâlâ yarın öğleden sonra malını vereyim.

- Yâ Ebâ

Bekir, yarınki gün malımı bulup vermez isen, ne olur.

- Eğer

yarın öğleden sonra senin malını bulup, vermezsem, kendimi sana köle

eyledim. Dilersen satıp, parasını al, istersen beni köle gibi

kullanırsın.

Bu

sözleşme üzerine o yehûdî çıkarıp, hazret-i Ebû Bekire onikibin akçe

verdi.

Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) da o akçeyi o borçlu fakîre verip,

-

Borcunu ver, dedi.

Kendisi,

oturup, Allahü teâlâ hazretlerine tevekkül eyledi. Yarın vaktinde

ödemeği va'd etdiğim, bu borcu ben nereden alıp, ödeyeceğim, diye

düşündü.

Hiçbir çâre bulamadı. Varıp, o yehûdîye köle olayım diye kalbinden

geçdi. Bu

şekilde düşünürken, hazret-i Âişenin evine vardı. Selâm verip,

- Yâ

kızım Âişe. Bilmiş ol ki, dün bir yehûdîden onikibin akçe alıp, bir

fakîrin borcunu ödedim. Bugün öğleden sonra, akçeleri ödemem lâzım.

Akçeleri

bulup, ödemezsem, kendi nefsimi o yehûdîye verdim. Şimdi vâcib oldu ki,

kendimi

o yehûdîye köle eyliyeyim. Yâ kızım, âhıret hakkını halâl eyle. Sağ ve

asân ol.

Ben gidiyorum.

Hazret-i

Âişenin kalbi mahzûn olup, ağladı. İkisi

berâber ağladılar. Hazret-i Ebû Bekir kızının yanından ağlıya ağlıya

çıkdı,

gitdi.

Hazret-i

Âişe annemiz ağlarken, mübârek gözünden bir damla yaş indi. Yere

düşdü. Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin kudretinden bir nûrânî

cevher halk

oldu. Hazret-i Âişe bu cevheri görüp, sevindi. Babasını çağırdı.

Hazret-i Ebû

Bekir dönüp geldi.

- Ne

dersin yâ kızım!

- Allahü

teâlâ bana merhamet eyledi. Gözümün yaşından bir cevher yaratdı. Şimdi

var, bu cevheri alıp, pazara götür, satıp, borcunu edâ eyle.

Ebû

Bekir-i

Sıddîk da o cevheri alıp, pazara gitdi.

Hak

Sübhânehü ve teâlâ, Cebrâîl aleyhisselâma emr eyledi ki,

"Yâ

Cebrâîl, Habîbim ve Resûlüm Muhammed Mustafânın zevcesi Âişenin göz

yaşından kudretim ile bir cevher halk eyledim. Kulum Ebû Bekir o

cevheri,

pazara satmağa gidiyor. Şimdi çabuk var. Cennetde, kudret hazînemden

yirmibin

altın al. Bir nûrdan tabak içine koyup, Ebû Bekirin önüne var. O

cevheri satın

al. Bana getir ki, o cevher bana gerekdir. Arşıma o cevheri koyayım ki,

onun

nûru arşımda ışık saçsın. Ve de mü'min kullarımın kabri o cevher ile

münevver

olsun [aydınlansın]."

Cebrâîl

aleyhisselâm da yetişip, Cennetin hazînesinden yirmibin altını, bir

nûrdan tabak içine koydu. İnsan sûretinde, hazret-i Ebû Bekirin pazar

içinde

önüne geldi.

- Yâ Ebâ

Bekir! Elindeki nedir, satar mısın.

-

Satarım.

- Kaça

verirsin.

-

Onikibin akçaya veririm.

- Bunun

değeri onikibin akça değildir. Yirmibin altın vereyim.

- Eğer o

fiyâta alır isen sen bilirsin.

- Şimdi

aç eteğini.

Ebû

Bekir hazretleri eteğini açdı. Cebrâîl aleyhisselâm eteğine altınları

dökdü. Hazret-i Ebû Bekir alıp, evlerine geldi. Gördü ki, akça aldığı

yehûdî

kapı önüne gelmiş. Çağırıp der ki,

- Yâ Ebâ

Bekir, gel akçamı ver; yâhud kölemsin; seni hizmetde kullanırım.

Ebû

Bekir hazretleri, ardından varınca; o yehûdî ayak sesini duyup,

arkasına

bakdı. Gördü ki, gelen Ebû Bekirdir.

Yehûdîye

dedi ki,

- Aç

eteğini.

Açdı. O

yirmibin altını yehûdînin eteğine dökdü.

Yehûdî

dedi ki,


- Bu

altın nedir.

-

Yirmibin altındır. Borcuna tut.

- Senin

bana borcun onikibin akçadır.

- Bu

altın senin akçenin berekâtıdır.

Sonra o

yehûdî altının birini eline aldı. Gördü ki, bir yanında, (Lâ ilâhe

illallah, Muhammedün resûlullah) yazılmış. Diğer tarafında

(Kulhüvallahü ehad

sûresi.) yazılmış. Kudret kalemi ile yazı yazılmış. Yehûdînin kalbine

bir hâl

gelip, hidâyet-i rabbânî yetişdi. Dedi ki,

- Yâ Ebâ

Bekir! Bildim ki, senin dînin hakdır, gerçek evliyâsın. Muhammed

aleyhisselâm da hak Peygamberdir.

Şehâdet

kelimesi söyleyip, sadakatle müslimân oldu. O altını din aşkına cümle

fakîrlere dağıtdı. Kendisi ehl-i havâsdan oldu 'radıyallahü anh'.

Ma'lûmdur ki,

Ebû Bekir 'radıyallahü teâlâ anh' hazretlerinin menâkıbı ve keşfi ve

kerâmetleri nihâyetsizdir. Had ve hudûdu mümkin değildir.

Menakıb-i

Çihar Yar-i Güzin


Yoksul ve Zengin

Resül-i

Ekrem (s.a.v her zamanki gibi meclisinde

oturmuş ve dostları da etrafında halka şeklinde, onu bir yüzük taşı

gibi ortaya

almışlardı. Bu arada eski elbiseli fakir bir müslüman kapıdan içeriye

girdi.

İslami adetlere göre herkes her hangi mevkide olursa olsun bir oturuma

girince

nerede boş yer bulursa hemen oraya oturmalıdır. 'Benim canım şurasını

istiyor'

görüşüyle özel bir yere oturmak gerekmez. O adam etrafına bakındı ve

boş bir

yer buldu; gitti oraya oturdu. Tesadüfen ileri gelen zenginlerden

birisinin

yanına oturmuştu. Zengin adam elbisesini toplayarak ondan bir az

uzaklaştı. Bu

hareketleri izleyen Resul-i Ekrem (s.a.a) ona dönerek:


- Fakirliğinden sana bir şey geçer diye mi korktun?


- Hayır ya Resülallah.


- Servetinden ona bir pay düşer diye mi korktun?


- Hayır ya Resülallah.


- Elbiselerin kirlenir diye mi korktun?


- Hayır ya Resülallah.

- O

halde niçin yanından uzaklaşıp bir kenara çekildin?

- Yanlış

bir iş yaptığımı ve hata ettiğimi itiraf

ediyorum. Şimdi bu hatamın telafisi ve bu günahımın keffaresi olarak

servetimin  yarısını bu müslüman kardeşime vermeye hazırım dedi.

Çünkü ona

karşı yanlış bir hareket yaptım. Beni bağışlayın ya Resülallah.

- Eski

giyimli adam: Fakat ben bunu kabul etmeye hazır değilim.

-

Cemaat: Niçin?

-Çünkü

bir gün beni de bir gururun sarmasından ve bir

müslüman kardeşime, bu gün bu şahsın bana yaptığı gibi, aynı hareketi

yapmaktan

korkuyorum, der.


Zahmet buyurdunuz Ya Resulullah!


Zaman İçinde Zaman, Mekân İçinde Mekân

Zaman

İçinde Zaman, Mekân İçinde Mekân

Abdülkadir-i

Geylâni Hazretlerine hizmet edenlerden biri,

huzûr?u seniyyelerine çıkarak:

“Efendim,

Cenâb-ı Hak Zat'ınıza kudretinin tasarrufunu

bahşetmiştir. Onun için istediğiniz kimselere ufak bir nazarı âlinizle

birçok

rütbeler verebiliyorsunuz. Size epey hizmet ettim, bana hâla bir şey

ihsân

etmediniz, niyâz ediyorum” der.

Koca

Gavs:

“Pekalâ,

bugün bana bir helva pişir de, bakalım Kudret neler

ihsân eder, senin de gönlün olsun” buyururlar.

Adamcağız,

"Başüstüne" diye sevinerek, helvayı

pişirmeye başlıyor. O esnâda da Hindistan'dan bir heyet gelerek

Abdülkadir-i Geylâni

Hazretlerine:

“Efendimiz,

hükümdarımız öldü, bize bir hükümdar göstermenizi

niyâza geldik," derler.

Bunun

üzerine Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri, helva pişiren

adamını çağırarak:

“Nasıl,

Hind padişahlığını kabul eder misin?" diye ferman

buyuruyorlar.

Adamcağız

pürneşe:

“Aman

efendim, ihsan buyurdunuz” diye can atarak sevinirken,

Abdülkadir-i

Geylâni Hazretleri:

“Yalnız,

seni şu şartla oraya padişah yapıyorum: Ne kazanırsan

yarı yarıya paylaşacağız, buyururlar.”

Pek

tabiî olarak tâlip, bu emri minnetle kabul ediyor. Nihâyet

adamcağız hakikaten söylendiği gibi Hindistan'da büyük bir saltanata,

muazzam

saraylara, mutantan debdebelere, güzel eşlere sahip olduğu gibi bir de

erkek

evlâda sahip olur. Aradan onbir sene geçiyor ve bir gün Abdülkadir-i

Geylâni

Hazretlerinin teşrifleri haberi çıkıyor. Hükümdar, onu karşılayarak

sarayında

bir kaç gün hizmetinde bulunduktan sonra Abdülkadir-i Geylâni

Hazretleri artık

döneceklerini haber veriyorlar.

Padişah:

“Efendim,

biraz daha kalıp bizleri sevindirin," diye ricada

bulunuyorsa da Abdülkadir-i Geylâni Hazretlerinin muhakkak teşrif

edeceklerini

anlayınca:

"Efendim,

bari kusurlarımızı af buyurun," diyor.

O

vakit Sultan Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri, hükümdara:

"Yalnız

sizinle bir sözümüz vardı. Sizi biz buraya padişah

olarak gönderirken ne kazanırsanız yarı yarıya olacak, diye bir söz

vermiştiniz. İşte şimdi, buraya geldikten sonra ne kazanmış iseniz

hesaplaşmak

istiyorum," buyuruyorlar.

Padişah

bunun üzerine bütün servetini tesbit ederek yarı yarıya

ayırıyor ve Hazreti Gavs'ın huzuruna arzediyor.

Abdülkadir-i

Geylâni Hazretleri:

"İyi

amma siz bir erkek evlat da kazandınız; onu da taksim

etmeniz lazımdır," buyurunca,

Padişah:

"O nasıl olacak?" diye soruyor.

Abdülkadir-i

Geylâni Hazretleri cevaben:

"Çocuğu

ikiye böleceğiz, size istediğiniz tarafı

vereceğim," diye emrediyorlar.

Çocuk

ortaya getiriliyor. Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri keskin

kılıçlarıyla: "Destûr" deyip çocuğu tam ikiye ayıracakları esnâda,

padişah belindeki mücevher işlemeli hançerini çekerek:

"Eeey

sehhar herif! Senelerce bana hizmet ettirdiğin

yetmiyormuş gibi şimdi de tesâdüfün bana verdiği nimeti elimden almak

istiyorsun," diye tam Hazreti Gavs'ın göğsüne saplarken bir de bakıyor

ki

elindeki kaşık helva tenceresine saplanıyor. Ne saraydan eser var, ne

saltanattan ve ne de çocuktan bir iz? Bu hal karşısında hayretler

içinde kalan

tâlibe, Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri tebessüm ederek:

-Oğlum

karıştır helvayı? Biz cimri değiliz, veririz, amma zamanı

gelmeden de olmaz?" buyuruyorlar.

Ey

tâlib-i Hakîkat! Şimdi sen buna ister rüya de, ister hayâl

de, hulâsa ne dersen de. Bizim diyeceğimiz ise bu hal: Zaman içinde

zaman,

mekan içinde mekan olmasıdır.

Makam-ı

Zat'a sahip olan evliyâullaha Cenâb-ı   Hak

îcad ve îdam kudreti ihsân ettiğinden bu

gibi şeyler oyuncak gibidir. Bu olayda zavallı tâlip, eğer ihlâs ile

tam teslim

olmuş olsa idi ve Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri: "Çocuğu da taksim

edeceğiz," diye emrettiklerinde: "Efendim, taksime ne hâcet, ben de

sizin, çocuk da sizin," diye kalbiyle teslimiyetini ve bağlılığını

göstermiş olsa idi, elbette o kaşık hançer olup Hazreti Pîr'in göğsüne

saplanmazdı. Hazreti Gavs hakikatte çocuğu parçalayacak değildi ya.

Onlar hayat

almaz, Hayat verir, Ebedî Hayat.

Zayıflama İlacı

İmam

Şafiî Muhammed b. İdris Hazretleri anlatıyor:

Eski

zamanda pek şişman bir kral varmış. Şişko kral zeki hekimlerden

birinden

kendisini zayıflatacak ilaçlar talep etmiş. Doktor onu görünce şöyle

demiş:

-

Allah seni ıslah etsin! Ben ilerisini gören bir doktorum. Sana bakınca

anladım

ki, senin ancak bir aylık ömrün kalmış! İlacın sana bir faydası olmaz

ki!

Bunun

üzerine kral, söylediklerinin doğru olup olmadığını anlamak için hekimi

hapsettirir. Kral da bu süre içinde halktan gizlenir. Fakat içini öyle

bir

üzüntü sarar ki, bir ay içinde iyiden iyiye zayıflar.

Bir

aylık zaman geçince kral sağ salim ortaya çıkar ve hapisteki hekimi de

yanına

çağırır. Der ki:

-

Yalanın ortaya çıktı. İşte ben ölmedim. Bu yalanın sebebiyle seni fena

halde

cezalandıracağım. Hekim ise telaşlanmadan cevap verir:

-

Allah kralı ıslah etsin! Ben geleceği bilmede Allah'ın en düşük

kuluyum. Fakat

ben anladım ki, senin şişmanlığını gidermenin tek ilacı, ancak keder ve

üzüntüdür. İşte bu sebepten dolayı, sana söylediğimi söyledim!

Bunun

üzerine kral onu serbest bırakır ve kendisine iyiliklerde bulunur.

İmam

Şafiî bu hikayeyi şu maksatla anlatmış: 'Fazla dert ve tasa, bedeni

zayıflatan

ve solduran şeylerdendir.' (Tabii ki sıkıntıdan fazla yeme durumu

hariç)

Yine

o şöyle derdi:

'Sana

dininden bilgi verecek bir alimin ve beden durumundan bilgi verecek bir

doktorun bulunmadığı bir memlekette oturma.'

Yusuf

Yavuz, Semerkand

Zülkarneyn (a.s.) ve Hükümdar

Zülkarneyn

(a.s), ölüm endişesi ve nefs engelini aşmaya çalışan bir kavme uğradı.

Oradaki

insanların elinde dünya serveti namına bir şey yoktu. Rızıklarını

sebzeden

temin ederlerdi. Sebzelerini korumakta çok ihtimam gösterirlerdi.

Ayrıca bu

kavimde herkes kendi mezarını kazar, hergün mezarını temizler ve

ibadetlerini

burada yapardı. Zülkarneyn (a.s.), bunların hükümdarlarını çağırttı.

Hükümdar:

"Ben

kimseyi istemiyorum. Beni isteyen de yanıma gelir." dedi.

Zülkarneyn

(a.s.), bu söz üzerine hükümdarın yanına giderek:

"Ben

seni davet ettim, niye gelmedin?" dedi.

Hükümdar:

"Sana bir ihtiyacım yok, olsa gelirdim." cevabını verdi.

Bunun

üzerine Zülkarneyn (a.s):

"Bu

haliniz nedir? Sizdeki bu hali kimsede görmedim." deyince

hükümdar:

"Evet

biz altın ve gümüşe kıymet vermiyoruz. Çünkü baktık ki, bunlardan bir

miktar,

bir kimsenin eline geçerse, bu sefer daha fazlasını isteyecek ve huzuru

bozulacak. Onun için dünyalık peşinde değiliz." dedi.

Zülkarneyn

(a.s):

"Bu

mezar nedir? Neden bunları kazıyor ve ibadetlerinizi burada

yapıyorsunuz?"

diye sordu.

Hükümdar:

"Dünyalık

peşinde koşmamak için bunu böyle yaptık. Mezarları görüp de oraya

gireceğimizi

hatırlayınca, her şeyden vazgeçeriz." dedi.

Zülkarneyn

(a.s.):

"Niçin

sebzeden başka yiyeceğiniz yoktur? Hayvan yetiştirseniz, sütünden,

etinden

istifade etseniz olmaz mı?" dedi.

Hükümdar:

"Midelerimizin

canlı hayvanlara mezar olmasını istemedik. Bitkilerle

geçimimizi sağlıyoruz. Zaten boğazdan aşağı geçtikten sonra hiç birinin

tadını

alamayız." diye cevap verdi.


Osman

Nuri, Mesnevi Bahçesinden Bir Testi Su

Zorba ile Avcı

Vakti

zamanında zayıf nahif bir avcı deniz

kenarına balık avlamaya gider. Epey bir zaman oltasını suların

karanlığında

dolaştırdıktan sonra en nihayet kısmetine bir tek balık yakalar.

Balık

avcısı kısmetine razı olan bir eda ile

gülüş cümbüş, sıcak aile yuvasına, çocukların yanına dönerken yolda

rastladığı

gözü pek bir zorbanın hücumuna uğrar. Zorba bütün yalvarış ve

yakarışlarına

bakmaksızın, onun çocuklarını sevindireceği bir tek balığını yakaladığı

gibi

elinden alıp yollanır. Zavallı avcı da arkasından bakakalır.

Bütün

bir gün boyu avlanmasının karşılığında tutabildiği bir tek balığını,

bir

zorba sadece kendisinden güçlü kuvvetli olduğu için zorla elinden

almıştır. O

emek vermiştir, fakat eli boş dönmekte, zorba ise hiçbir zahmete

katlanmaksızın, sadece bilek kuvvetiyle hazıra konmakta. Bir yanda

çalışan,

fakat eli boş dönen; öbür yanında çalışmadan elini dolduran!

İşte

balık avcısı kafasında böylesine

düşüncelere at oynattırırken kılı kırk yaran yüce Allah'ın adaletine

sığınarak

basar bedduayı. "Ey Rabbim!" der. "Beni zayıf nahif yarattın, o

zorbayı ise güçlü kuvvetli. Hatta o kadar ki kendi öz emeğimle

yakaladığım bir

tek balığımı zorla elimden aldı. Ne olur, yaratıklarından birini ona

musallat

et de ondan benim hakkımı alsın! ve ona öyle bir ders ver ki, tüm

müslümanlara

ibret teşkil etsin."

Zavallı

balıkçı beddua ede dursun. Zorba, balıkla evine döner ve balığı iyice

bir pişirtir. Sofraya konduğunda iştahlı iştahlı yemeğe başlar. Doha

henüz bir

parça koparmak üzere iken, Allah'ın hikmeti, parmağına bir kılçık

batıverir.

Zorba, yemeği memeği bırakmış derin bir acı saran parmağının derdine

düşmüştür.

Mikrop kapan parmağın yarası öylesine hızla gelişir ki, kısa süre

içinde bütün

kolunu kaplar. Artık kol kangren olmak üzeredir. Nereye başvursa bir

derman bulamaz.

İşte

zorba, bir balık çalmanın neticesinde

başına gelen belanın yakıcı ıstırabıyla yanıp tutuşurken bir gece

rüyasında

ilâhî bir ses duyar: "Ses der ki: "Ey zorba, git çaldığın balığın

sahibini bul ve ona hakkını ver ki sen kangrenden kurtulasın."

Sabah olup da uyanınca zorbanın ilk işi balığın sahibini bularak ona

elinden

zorla aldığı balık karşılığında hakkı olan parayı ödemek ve onunla

helalleşmek

oldu. Ondan sonra da kolu iyileşerek eski sıhhatine kavuştu.

(Mükâşefül

Kulüb)

Dua Hikayeleri (16 hikaye)

Başka Dua Bilmez misin

Bir

şahıs,

Harem-i Şerîfin kapısında, Ey doğrulara yardım eden, haramlardan

kaçınanları

koruyan Allâhım!.. diyerek hep aynı duâyı okuyordu. Ona, Sen başka duâ

bilmez

misin? dediler. O şöyle açıkladı, bu duâyı tekrar etme sebebini:

Ben

Beyt-i

Şerîfi tavâf ederken ayağıma takılan bir şeyi eğilip aldım. Bir de

baktım ki,

içinde bin altın bulunan bir kese. Şeytanımla îmânım mücâdeleye

tutuştular. Bin

altın çok para, senin bütün ihtiyaçlarını karşılar dedi şeytanım.

Îmânım ise,

Bu haramdır, boşuna saklama; sahibini bul, teslim et! dedi. Ben böyle

mücâdele

içinde iken, birinin sesi duyuldu:

Burada,

içinde

bin altınım bulunan kesem kaybolmuştur. Kim buldu ise getirsin, ona

otuz altın

müjde vereyim!

Bin

haramdan

otuz helâl hayırlıdır, diyerek keseyi sahibine teslim ettim. O da bana

otuz

altın verdi. Bunu alıp bakırcılar çarşısında gezerken, bir Arap kölenin

bu

paraya satıldığını görünce, hemen satın aldım. Bir müddet sonra bu

kölenin

yanına bir kısım Araplar gelip gizlice konuşmaya başladılar. Köleden ne

konuştuklarını sordum. Saklamayıp aynen anlattı:

Ben

Mağrip

sultânının oğluyum. Babam, Habeş melikiyle cenk edip savaşı kaybetti.

Beni de

esir alıp buralarda sattılar. Babam bunları göndermiş, elli bin altın

da vermiş

ki, beni satın alıp götürsünler. Sen bana çok iyilik ettin, kendi

evlâdın gibi

baktın. Bundan dolayı memnun kaldım. Bunlar beni satın alacaklar; sakın

az

altına râzı olma, elli bin altına sat beni.

Dediği

gibi

oldu. Elli bin altına sattım köleyi. Bu kadar büyük sermaye ile bir

kısım

mallar alıp Bağdata gittim. Orada açtığım dükkânda mallarımı

satıyordum. Bir

tanıdığım gelip, Meşhur bir tüccar dostum vefât etti, ay gibi güzel

kızcağızı

yalnız kaldı. Gel bunu sana alalım dedi. Ben de kabul ettim. Kızın,

çehiz

olarak getirdiği birtakım tabakların üzerinde içi altın dolu keseler

vardı.

Hepsinin üzerinde de biner altın yazılı iken, birinde dokuz yüz yetmiş

altın

yazılı idi. Bunun sebebini sorduğumda kızcağız dediki:

Babam bu

keseyi

Harem-i Şerifte kaybetmiş. Bulan bir helâlzâde keseyi iâde edince, otuz

altını

ona müjde olarak vermiş, ondan geriye kalanlardır bu kesedeki altınlar.

Bunun

üzerine

ben Allâha hamd ve şükürlerde bulundum; bunlar hep doğruluğun, iyiliğin

bereketi, diyerek hâdiseyi kızcağıza anlattım. Sürur ve saâdetimiz daha

da

perçinlenmiş oldu!..

(Nevâdir-i

Süheylî, Sayfa: 280-81)

Evet,

enteresan

bir hâdise. Doğruluk ve dürüstlüğün neticesini göstermesi bakımından

verdiği

mesaj oldukça mühim. Kaldı ki bu, sadece dünyadaki semeresi. Âhiretteki

karşılığı ise, ebedî bir saâdet. Rabbimiz cümlemizi, îmânımızın sesine

kulak

vererek sadâkat ve istikametten ayırmasın. Âmîn...

Fazilet

Takvimi, 2001



Beddua Yerine Dua

Ma'rûf-ı

Kerhi Hazretleri bir gün talebelerini toplar Dicle kenarındaki

hurmalıklara çekilir sohbet ederler. Bu esnada nehirden bir kayık

geçer. İçinde

birkaç bıçkın genç. Hem içki içerler, hem şarkı söylerler. Bir ara

hepten

şirazeden çıkar, naralar atarlar. Talebeler bu edepsizliğe çok bozulur.

Hatta

içlerinden bazıları:

-Ah şu

kayık bir devrilse de günlerini görseler, derler

Ardarda

patlayan kahkahalardan ders yapılamaz olunca mübarek o yana döner.

Ellerini

açar ve;

- Ya

Rabbi, Sen bu kullarını dünyada neşelendirdiğin gibi ahirette de

neşelendir. Onlara hidayet ve istikamet nasip eyle, der.

İşte tam

o sıra

gençlerden biri sahildeki sohbetin farkına varır, arkadaşlarını uyarır.

Mübareği görünce derlenir toparlanırlar. Hatta sazlarını kırar,

destileri suya

atarlar. Mahçup mahçup gelir, Şeyh Mar'uf'un ellerine kapanırlar. O

günden

sonra sohbetin müdavimlerinden olurlar.



Bir Köylünün Duası

Ubeydullah-ı

Ahrar hazretlerini, büyük bir zat

yapan bol dua almaktır. Bir gün alış veriş yaparken alış veriş yaptığı

kişiden

dua almadan köye döndü. Sonra tekrar o kişinin yanına gitti. Eskiden de

köy

öyle yakın bir yer değildi, ulaşım da ayrıca bir dertti. Köye

geldiğinde adamı

buldu.


Adam:


-Hayrola bir şey mi oldu neden geri döndün, dedi.


Ubeydullah-ı Ahrar

hazretleri:


-Benim bir âdetim vardır, her iş yaptığım kişiden dua alırım, eve

gidince senden dua almadığımı hatırladım, dua almak için geldimi

deyince adam

ellerini açarak:


-Ya Rabbi aç bunun kalb gözünü, diyerek dua etti.


İşte

Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerini Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri yapan dua

budur.



Bizans Surlarını Sallayan Anne Duası

Muradiye

Külliyesi… Bursa… Gece kadife örtüsüne

bürünmüş sabaha uzanırken, etraftan ateşböceklerinin sesleri geliyordu.

Hümâ,

bu lâhûtiliğe dalmışken, yüzüne bir anda, ılıman

gecenin içini âdeta yırtarak geçen, soğuk bir esinti çarpıverdi. Tam da

hayallerini süsleyen bir yıldız görmüşken…

“-Bu

güzel havada, bu soğuk rüzgâr, olsa olsa, Bizans

surlarından geliyordur.” dedi.

Konstantiniyye,

dünyanın göğsünde parıldayan bir elmas

gibi, hayallerini süslüyordu Hümâ Hatun’un... Elini, karnındaki

yavrusuna

doğru, ümitle uzattı. Yalnızca o değil, Osmanlı Devleti’nin tüm hanım

sultanları, o surları aşacak bir evlat doğurmayı ümit ederlerdi.

Başını,

göğe doğru çevirdi. Eliyle uzanmak

istercesine:

“-En

çok parıldayan şu yıldız, fethin yıldızı olsun.

Bu yıldız hiç batmayacak, bu ümit hiç bitmeyecek!..” dedi.

Hümâ,

şalını üzerine alarak bahçedeki gülleri suladı.

Kâinatın Fahr-i Ebedîsi’yle müjdelenen bu fetih düşüncesinin

heyecanıyla gül

kokularını içine çekiyor, bir taraftan da o kutlu hadîs-i şerîfi

tekrarlıyordu:

“Konstantiniyye

elbette fethedilecektir. Onu fetheden

kumandan ne güzel kumandan, fetheden asker ne güzel askerdir.”

*

* *

Hümâ

Hatun, tekrar tekrar gül kokularını içine çekti,

ezân seslerinin Konstantiniyye semalarında yükseldiğini hayal etti.

Bizans

surlarını sarsacak bir ulu sultanın doğmasını, yalnızca ümmet-i

Muhammed değil,

kardinal şapkasından sıkılan halk ve onların başındaki rûhânî zümre de

bekliyordu.

Bu

düşüncelerle gözüne uyku girmedi. İçeri girdi,

seccâdesini serip, hâcetini Rabbi’ne arz etti. Küllî irâde, Hümâ

hatunun

kalbine “istemek” arzusunu koymuştu. Hiç gönlünden uzak

tutmadığı bu

hâcetini, her niyazına katıyordu. Evlatçığının kıpırtısını hissetti.

Elini,

onun üzerine koyup buğulanmış gözleriyle ötelere baktı.

Bu

bakış, onu 21 sene sonra gerçekleşecek bir fethin,

nurlu aydınlığına taşıyordu. Evet, fetih dünyaya aydınlık ışıklarını

saçacak,

câhiliyenin taassubunu taşıyan her zihniyet, bu ışıkla aydınlanacaktı.

Murâd-ı

İlâhi, yani fetih; dünyada beyaz atına binmiş

bir kutlu sultanı ararken, onun büyüyen adımları, daha annesinin

sulbünde

hazırlandı. Bakışları ufukları seyreden sultanların gözlerindeki

ışıltı, can

aynasından yansıyan bir muhabbettir.

*

* *

Ananın

sırrı ve muhabbeti, onun can aynasından yansır.

Daha bir nutfe hâlindeyken, anneden bir akış başlar. Rahmetin en sıcak

kollarına

teslim edilecek olan insan, bu beraberlikte, huzur içre huzuru yaşar.

En sağlam

karargâhta, şefkati hisseder ve kendisini savunmasız bir şekilde teslim

eder.

Yüce Yaratıcısı, anne karnında, onun gözlerine, burnuna, kaşlarına

nakışlarını

atar. Ananın umutları, duâları, temiz niyetleri; insanoğlunun kalbine

işlenir.

Ne Leylâlar, ne Mecnunlar çıksa da karşısına, ana muhabbeti, tüm insan

sevgilerinin en mukaddes olanıdır. Allâh’ın bilinmesine uzanan

muhabbetlerin,

en latîf olanıdır. İlk heyecan, ilk ulvî ateş, ananın kanından,

canından

beslenerek gelir can parçasının gönlüne…

Güçlü

kollar arasında büyüyen çocuk, sığındığı bu

kolları, her daim hisseder. At nallarının şakırtılarından, eşsiz bir

tarih

yazan nice cengâverler, sırtına dokunan bu elden aldığı güçle yola

çıkmıştır.

Seherlerde seccâdeleri ıslatan, nice ana duâları vardır. O duâlar,

yakarış

hâlinde yükselirken, fethe doğru adımlar da bir bir sıralanır. İşte,

böyle bir

muhabbet akışının doğuracağı öyle bir sultan gelecektir ki, dünyaya,

onun ufukları

dünyayı sallayacaktır. Bu muhabbetin, şefkatli kollarında aktığı anne,

Osmanlı’nın hanım sultanlarından, Hatice Âlime Sultan’dır. Hatice Âlime

Sultan, “Hümâ Hatun” ismiyle anılır.

“Hümâ

”yani

cennet kuşu, devlet kuşu... Konduğu yere,

zenginlik ve mutluluk getirdiğine inanılan efsânevî Hümâ kuşu misâli,

Osmanlı’ya saâdet getiren kutlu bir annedir. II. Murat Han’la evlenerek

büyük

bir devlete vesîle oldu. Hânedânın en şerefli fethini gerçekleştirecek

olan

büyük fâtih, onun kollarında yetişecekti. M.Ö.’den itibaren 29 defa

kuşatılan,

fakat kapıları bir türlü açılamayan İstanbul’un fethi, Hümâ Hatun’un

evladı

Sultan Mehmet’e nasip olacaktı.

*

* *

30

Mart 1432, Edirne Sarayı… Yeni doğan şehzâdenin

beşiğinin başında, Osmanlı’nın ulu çınarlarından II. Murat Han ve

mânevî izini

sürüdüğü bir velî, yan yana durmaktadırlar. 2. Murat Han, hep içini

kemirip

duran arzusunu yineler:

“-Duâ

edin… Fetih, ellerimizle müyesser ola...

Konstantiniyye’de Osmanlı sancağının dalgalanışını göreyim.”

Velî,

aydınlık çehresiyle, beşikteki şehzâdeye dönerek

şunları söyler:

“-İstanbul’un

alınışını sen göremeyeceksin, Sultanım… Ben de göremeyeceğim,

ama bu beşikteki şehzâde görecek, bir de bizim bu Köse...”

Konuşturan

Allah, konuşan Hacı Bayram-ı Velî Hazretleriydi. “Bizim Köse”

dediği ise, İstanbul’un mânevî fâtihi olacak olan Akşemseddin

Hazretleri...

*

* *

Bu

mânevî müjdeyi alan Hümâ Hatun,vereceği

eğitimin, evladının ilerideki adımlarını şekillendireceğinin

farkındaydı. Bu

müjdeyle birlikte çok daha büyük ihtimam göstermeye başladı. Sütün

içine düşen

en ufak bir siyah kıl ne denli göze batarsa, o da evladına tertemiz bir

seciye

kazandırmaya gayret ediyordu. Geleceğin Fâtihlerini yetiştirmek isteyen

annelere, Hümâ Hatun, asırlar öncesinden nasıl bir mesaj veriyor bakın:

Hümâ

Hatun’a:

“-Fâtih

Sultan Mehmet’i nasıl yetiştirdiniz?” diye

sorulduğunda cevabı kısa olur:

“-Mehmet’i

emzirmeye başlarken Yâsin Sûresi’ni

okurdum... O, hep Yâsin Sûresi’ni dinleyerek büyümüştür.”

O,

Kur’ân içine biriktirdiği sevgilerini, şimdi feyiz

şebnemleri hâlinde evladına akıtıyordu.

Anneler…

Yüreği kara sevdalı, cesâretin soyağacı,

umutlarımıza rüzgârıyla yelken veren en kıymetli değerlerimiz…

Evlatlarının ilk

gönül avcıları, anneleridir. Dîn-i mübînin sevgisini, ninnilerine ve

oyunlarına

katarlar ve böylece bir insan inşâ ederler.

Hümâ

Hatun, Mehmed’ine daha beşikteyken fetih ufkunu

aşılıyordu. Kulaklarına bu müjdeye dair güzel sözler fısıldıyordu. Ve

beşiğinin

başında hep şunları söylüyordu.

“-Ben,

seni kelime-i tevhidlerle sallıyorum, sen de

Bizans surlarını sallayacaksın!”

*

* *

Peki,

Hümâ Hatun’un gönlünü kor gibi yakan bu fethi

arzulamaktaki muradı neydi? Osmanlı topraklarının genişleyip daha çok

iktidar

sahibi olması ve bundan kendi payına düşeni almak mı? Onun nasıl bir

kalbî

kıvamla bu fethi istediğini, koca Fâtih Mehmet Han’ın kendi dilinden

aktaracağımız şu sözlerden çok net bir şekilde anlamak mümkündür:

“-Biz,

İstanbul’u ona hükmetmek için değil, onun

damarlarına taze kan pompalamak için fethedeceğiz. Yılan nasıl gömlek

değiştirince rahatlar ve kendini zindeleşmiş hisseder, biz de

Konstantiniyye’ye

yeni bir gömlek hediye edecek, orada bir insanlık bahçesi vücuda

getireceğiz.

Beşeriyetin yanlış adreslerde aradığı çözümün, bu şehirde bulunacağını

göstereceğiz.

Değil

mi ki Peygamber Efendimiz; “İstanbul,

muhakkak fetholunacaktır…” diye ötelerden haber vermiş ve onu

fethedenleri

mübârek dilleriyle övmüştür; bir peygamber sözünün bizim sözlerimiz

gibi

yalnızca dünyevî, yani sathî bir anlamı kat’iyen olamaz. O, bir şeyin

olacağını

haber veriyor hedef gösteriyorsa, muhakkak ki, onun bilinen ve

görünenden çok

ötede bir mânâsı olmalıdır. O mânâ nedir, bunu çözmemiz şart.”

*

* *

İnsanlığı

kurtarmak için yola çıkıyordu Mehmet Han…

Kılıcını da bunun için kuşanıyordu. Fethin başka hangi sebebi

olabilirdi ki? O,

bu ateşli konuşmasını yaparken orada bulunan Akşemseddin Hazretleri

heyecanla,

şu sözlerle bu muhteşem tabloyu tamamladı:

“-Mekke,

fethin gülüydü. İstanbul ise gülün fethi

olacaktır. Kalplerin fethi, kalelerin fethinden çok daha üstündür.”

İşte

Sultan Mehmet’in can aynasına yansıyan muhabbetin

tezahürleriydi bunlar… Bu bahiste yalnızca anneleri olan Hümâ Hatun’un

adını

anmak, babaları II. Murat Han için elbette haksızlık olur. Çünkü o da,

anneleri

kadar şehzâdenin eğitimine titizlik gösteriyordu. Evlatları için

maddenin buudlarından

geçecek bir eğitim almasını istiyorlardı. Zihin ve kalp ahenginde

büyümesini

hedefliyorlardı. Oğulları, Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri’nin keşfinde

gördüğü “fâtih”

olacaktı. Daha özenle yetiştirilmesi gerekiyordu.

Onun

ruhunu parlatan ikinci sâik de, şehzâdenin

kıymetli hocaları olmuştur. Şehzâde Mehmet, 11 yaşında Molla Gürânî’nin

eğitimine verildi. Bu yaşlarında kendisinde çok farklı hâller

görülüyordu.

Hocasından aldığı ödevlerin hâricinde, kâğıt üzerinde gecelere kadar

çalışıyordu. O yaşta bir çocuğun kâğıtlara olan ilgisi, ancak kayık

yapıp, suda

yüzdürmekten ibarettir. Oysa küçük şehzâde, daha şimdiden karadan

yürüteceği

gemilerin plânlarını yapıyordu. Bütün bunları, annesi ve babası

tarafından

verilen ufku görmek için zikrediyoruz.

Dünyada

söz sahibi olan bir devletin başına, 18

yaşında geçirilen bir insanı konuşuyoruz. Bugünün şartlarında

değerlendirdiğimizde, bu ne kadar da imkânsız görünüyor! Demek, onun

sahip

olduğu istîdâtlar, annesi ve babası tarafından ne denli bir ihtimamla

işlenmiş

ki, karşımıza bu yaşta dahî, muhteşem bir lider karakter ortaya

çıkıyor.

İşte

istidatlara yön veren bir örnek daha… Şehzâde

Mehmet yerinde duramayan, kabına sığmayan zeki atak bir çocuktu. Bir

gün hocası

Molla Gürânî, yaramazlığından dolayı dayak atacağını söylediğinde, koşa

koşa

annesine giderek şikâyet etti. Fakat hiç ummadığı bir cevapla

karşılaştı

şehzâde:

“-Evlâdım,

hocaların vurduğu yerde gül biter.”

Annesi,

ona her zaman sultanlığın çok üstünde yer

alan, mânâ padişahlarının üstünlüğünü telkin etti. Zahmetsiz rahmet

olamayacağının bilinciyle, zorluklar içinde kalmasından hiç rahatsızlık

duymadı.

Babası

II. Murat Han da aynı tavrı gösteriyordu; II.

Murat Han, “padişah oğlu” olduğu için şımarmasın diye, şehzâdenin gözü

önünde

hocalarına kendini azarlatmıştı.

Peygamber

muhabbeti gönlüne taht kuran baba, kutlu

müjdenin Konstantiniyye semâlarında yankılandığı günü görebilmek için

oğlunu 12

yaşında tahta çıkarmıştı. Daha sonra padişah koltuğuna oturan Sultan

Mehmet,

Haçlılar’ın sınırları tehdit ettiğini öğrenince, âcilen bir mektupla

babasını

tahta çağırdı.

Anne

ve babanın muhabbet birliği, küçük şehzâdeye

güneş parlaklığıyla yansıyordu. Ebeveynin en mâhir sanatı, çocuğundaki

istidatları doğru yönlendirmektir. Hümâ Hatun evlâdında gördüğü

cesâret, zekâ,

heyecan ve enerjiyi hep dîn-i mübinin yayılmasına yardım yolunda

yönlendiriyordu. Cesâret ufkuna yelken veren, bu firâsetli annenin,

duâları ve

sözleriydi. O, evladına hep şöyle bir ideal noktası gösterdi: Şiddet

göstermeksizin kuvvet sahibi olmak, zayıflığa düşmeksizin yumuşaklık ve

şefkat

sahibi olmak!..

Annesinin

dilekleri kabul oldu. Tarih şâhittir ki,

Sultan Mehmet’in İstanbul’un fethinden sonra gayr-i müslimlere bu

ölçüyle

muâmele etti.

Ruh

yelkeninin ikinci kanadı ise, hocası Akşemseddin

Hazretleri oldu. Şehzâdeyi, gecikmeden, onun eğitimine verdiler.

Akşemseddin

Hazretleri, keskin nazarlarını kıymetli talebesinden bir an esirgemedi.

Sultan

Mehmet, hocasının gülşeninde atılan mârifet ve ihlas tohumlarıyla, koca

bir

çınar olmaya doğru filizleniyordu. Çınar heybetinde, gül zerafeti… Bu

sebeple,

o meşhur konuşmasını yaptığı gün, Hocası, İstanbul’un fethi için “gülün

fethi” diyecekti.

Üç

kıta üzerinden dünyayı yönetiyordu, fakat tekbir

aldığında âlemi arkasına atan bir kalbin sahibiydi Fatih Sultan

Mehmet... Kalp

pusulası değişmiyordu. Onun hayran olduğu, sırmalı kaftanlar içindeki

makam

sahipleri değildi. Hayran olduğu, derviş kıyafetleri içinde, önünde

nurdan bir

sütun hâlinde uzanan hocası Akşemsettin Hazretleri idi.

Evet…

Evlâdına abdestsiz dokunmayan ananın, nezîh

kokulu duyguları… Ve insanlığın kurtuluşunda yükselen bir cihan

padişahı… Her

şey bu ellerden geçiyor. Zâlimleri büyüten de, fazilet semalarında

yükselen

sultanları yetiştiren de bu eller… Her şey, onlara bakıyor.

Demek

ki, önce kalplerde ihlâs kaleleri dikiliyor, o

kalelerden de dünyalar fethediliyor, İstanbul’un fethinde olduğu gibi…

“Ana

gibi yâr, İstanbul gibi diyar olmaz sözü”, bu mânâya ne kadar da

yakışıyor!

Hümâ Hatun’umuzun şu sözleri, hep kulaklarımızda yankılansın:

“-Evladım

ben seni kelime-i tevhidlerle sallıyorum,

sen de Bizans surlarını sallayacaksın.”

Dünyayı

sallayacak ihlâs kalelerini diken annelerden olmak istemez

misiniz? Hümâ Hatunlardan birisi olmak niyazıyla…


Ayşegül Zobi

Şebnem Dergisi,


Böyle Dua Edilir mi?

Böyle

Dua

Edilir mi?


Merhum

Nasreddin Hocanın, ( Allah’ım bu

sıkıntıyı benden alma ) diye dua

ettiğini duyanlar,


Hocaya sorarlar:


- Niçin

böyle dua ediyorsun, sıkıntının kalması için hiç dua edilir mi?


Hoca

cevap verir:


-

Allahü teâlâ her sıkıntıdan sonra ferahlık, her ferahlıktan sonra

sıkıntı vaad ediyor. Ben bu sıkıntıya alıştım, yeni gelecek sıkıntının

ne olacağını bilmiyorum, ya sabredemeyeceğim bir sıkıntı olursa. Onun

için bu sıkıntının kalması için dua ediyorum.


Dua Aynı Dua Ama

Muhyiddîn-i

Arabî (kuddise sırruh) hazretlerinden:

Fakirin

biri,

bir ağaç dibinde gölgelenmekte olan Hz. Ali (r.a.)'ye gelir,

ihtiyaçlarını arz

eder:

-

Çoluk-çocuk

sıkıntı içindeyim, ne olur bana biraz yardımda bulunun, der.

Hz. Ali

(r.a.)

hemen yerden bir avuç kum alır, üzerine okumaya başlar. Sonra da

avucunu açar

ki, kum tanecikleri altın külçeleri hâline gelmiş...

- Al,

der

fakire. İhtiyacını karşıla!

Fakirin

gözleri

yerlerinden fırlayacak gibi olur:

- Allah

aşkına

söyle yâ Emîre'l-mü'minîn! Ne okudun da kum tanecikleri altın oluverdi?

der.

Hz. Ali (r.a.) anlatır:

-

Kur'ân-ı

Kerîm, Fâtiha sûresine gizlenmiştir. Bende Kur'an-ı Kerîm'i okudum,

yani Fâtiha

sûresini okudum bu kumlara...

Bunu

öğrenen

fakir durur mu? O da bir avuç kum alır ve başlar okumaya. Okur, okur,

okur...

Ama kumlarda bir değişiklik yoktur. Altın filan olmuyor, aynen

duruyor. Tekrar

gelir ve İmam Ali kerremallâhü vechehû hazretlerine:

- Ben de

okudum, ama birşey değişmiyor; kumlar altın olmuyor, der. Emîrü'l-

Mü'mînin Hz.

Ali (r.a.) boynunu büker, mahcup bir edâ ile cevap verir:

- Ne

yapayım,

der. Duâ aynı duâ; ama, okuyan ağız aynı değildir! Duâ tamam; lâkin,

okuyanın

ihlâsı ve teveccühü tamam değildir!..

İşte

bütün

mesele buradadır. Okuyanın ihlâsında ve teveccühünde... Aynı duâ; aynı

îman,

aynı İhlâs ve aynı teveccühle okunacak ki, aynı netice elde

edilebilsin. Yoksa

kumu altın yapmak gibi bir iksire sahip olabilmek mümkün olmaz

Fazilet

Takvimi

1997


Dua Edersen

Bir gün Kettânî, namaz

kılarken bir hırsız gelip, omuzundaki elbisesini

aldı ve satmak için pazara götürdü, ama eli derhal kurudu. Ona;


"Senin

yapacağın iş, bunu geri verip, sâhibinin duâsını almandır. Senin için

duâ ederse, Allahü teâlâ senin elini iyileştirir" dediler.


Bunun

üzerine hırsız geri geldiğinde, Kettânî hâlâ namazda idi. Aldığı

elbiseyi Kettânî'nin omuzuna koydu ve namazını bitirinceye kadar oradan

ayrılmadı. Namazını bitirince ayaklarına kapanarak yalvardı ve hâlini

anlattı. O zaman Kettânî;


"Allah'a yemîn ederim ki elbisemin ne

götürülmesinden, ne de getirilmesinden haberim var." dedi ve;

"Allah'ım! O, onu götürmüş ve getirmiş, sen de ondan aldığını geri

ver." diye duâ edince, hırsızın eli iyileşti.


Dua'nın Gücü

" Ey

iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin. Çünkü Allah

muhakkak sabredenlerle beraberdir. " (el-Bakara,

153)


Evleneli

15 yıl olmuştu. Eşi anlayışlı, çocuklarına düşkündü. Biri kız, ikisi

erkek, cennet çiçeklerini andıran üç tane çocukları vardı. Mutluydular.

Her ne kadar kıt kanaat geçinseler de mutlulukları her şeye

katlanmasını kolaylaştırıyordu.

Bir gün

Rahime Hanım, eşine:


"-Oğullarımızı

sünnet ettirelim artık, büyüdüler." dedi.


Eşi ise

buna karşı çıktı. İstiyordu ki, sünnet merasimi, mevlitli bir düğün

şeklinde olsun. Çocuklar da hevesini alsın...


Gel gör

ki, asgarî ücretle çalışıyordu ve buna imkânları yoktu. En sonunda

hanımının ısrarlarına dayanamayıp, çocukları bölgedeki hayır

sahiplerinin yaptığı toplu bir sünnette ücretsiz olarak sünnet

ettirdiler. Büyük oğulları bir hafta içinde iyileşip, eski sağlığına

kavuştu.


Dokuz

yaşındaki küçük oğlu ise bir ay aradan sonra zoraki kalkabildi. Ve

birkaç gün sonra ateşlendi. Ardından eklem yerleri şişmeye başladı. Bu

arada on kilo birden almıştı. Parasızlıktan doktora götüremediler. Üç

ay ağrı kesicilerle durdurmaya çalıştılar, olmadı. Sonunda borç parayla

doktora götürdüklerinde sanki dünyaları başlarına yıkıldı. Çünkü

ciğerpâreleri kan kanseriydi. Bir senede iyileşir umuduyla tedaviye

başladılar, üç yıl devam ettiler. İlaçlar ve tedavi masrafları, çok

pahalı olduğu için tedaviyi durdurmak zorunda kaldılar. Bu zaman

zarfında ellerindeki azıcık birikimleri de sabun köpüğü gibi eriyip

gitti. Yıkılan ümitleri, âilede başlayan huzursuzluk da başlı başına

yıkıma uğratmıştı hepsini...


Rahime

hanım, bir yandan eriyen oğluyla birlikte eriyor; bir yandan da

duâlarla yaptığı çeşitli otları gözyaşlarıyla oğluna içiriyor ve:


"-Hadi yavrum iç, şifayı verecek Allâh. O diledi mi, bütün dertlere her

şey ilaç oluverir diye..." telkinler veriyordu.


Zavallı beyi de çaresizlikten bunalmış, gülen yüzü, âilesine ve hasta

oğluna karşı âdeta diken olmuştu. Rahime hanım artık eşini tanıyamaz

olmuştu. Oğlunun hastalığını hep Rahime hanımdan biliyordu. Rahime

hanım, güleryüz ve müsâmaha gösterdikçe iyice suçlu oluyordu. Oğlunu

yatakta gördükçe:


"-Borçlardan bıktım, siz beni âleme rezil ettiniz!..Ben bunun altından

nasıl kalkarım?" diye eline geçirdiği sopayla hasta oğlunu dövmeye

başlıyordu.


Ana yüreği dayanamıyor, elinden yavrucuğunu almaya çalışınca; kocası

ikisini de dövüp sokağa atıyordu. Sabaha kadar ana-oğul sarmaş dolaş

ağlayarak geceyi dışarıda geçiriyorlardı. Rahime hanım hep Rabbine

sığınıp duâ ediyordu:


"-Ey merhametlilerin merhametlisi Allâh'ım! Senden başka kapım yok.

Bütün kapılar kapandı. Bak, senin mülkünde çaresiz, sana sığınıyorum,

yavruma şifâ ver!"


Rahime hanım, kapının önündeki sedirin altına battaniye saklamaya

başladı. Bazı geceler dışarı atılınca oğlunu battaniyeye sarıyor ve

birlikte kapının yanındaki sedirde geceliyorlardı.

Sıkıntılar

bitmiyordu. Rahime hanım annesine gidip yardım istedi. Annesi ise:

"-Çocuklarını

bırakıp gel, ben sana bakarım." deyince, dünyası bir kere

daha yıkıldı. Yavrularını kime, nasıl bırakabilirdi?!. Buna yüreği

nasıl dayanırdı. Son bir ümit, kaynanasına müracaat etti. O ise

duymazdan geldi, ilgilenmedi bile...

Bütün

bu sıkıntılara daha fazla dayanamayan Rahime hanım, ümitsizlik içinde

beş vakit namazını aksatmaya başladı. Artık her şeyden, herkesten

nefret etmeye başlamıştı.


İşte bu sıralarda sâliha bir komşusu zekat ve fitre paralarını

toplamış, bir kap yemekle onu ziyarete gelmişti. Zaten sâliha komşuları

da olmasa aç geçecekti bütün günleri. Nasihat etmeye başladı Rahime

hanıma:

"-Bak

Rahime kardeş, biz sana ne kadar yardım etsek, bizimki sınırlıdır. Ama

Rabbimizin hazinesi hudutsuz... Sen O'na bağlan, O'ndan iste. Bol bol

namaz kıl, duâ et. Teheccüdlerde bir ana olarak çal o kapıyı. Rabbimiz

seni kesinlikle geri çevirmez. Onun merhameti, senin oğluna olan

merhametinden daha fazladır." diye teselli etti.

Rahime

hanım, Allâh'tan kendisine sabır ihsan etmesini diliyordu, yavrusu için

şifâ, eşi için de merhamet!..

Sıkıntılarla

dolu bu üç sene hepsinden pek çok şey götürmüştü. Kocası daha önceleri

iyi bir insan olmasına rağmen namaz kılmazdı. Şimdi ise çaresizlik,

başkasına muhtaç olmak, iyileşmeyen hastalık iyice çileden çıkarmış ve

Rahime hanımın yapmış olduğu ibâdetlere karşı alay etmeye kadar

götürmüştü, onu... Bir gün sinirleri iyice boşalan kocası, Rahime

hanım, gözü yaşlı namaz kılıp duâ ederken kendisiyle alay edip:

"-Sen

bol bol havaya konuş, ağla, sana kim yardım eder." deyip kahkaha attı.

O ise

daha bir azimle duâya sarılıyor ve şifalı bitkilerden deniyordu.

"-Rabbim

şu otları vesile kıl, şifâ ver." diye niyaz ediyordu.

Başka

bir gün beyi:

"-Yokluktan

bıktım, boşanalım." demek zorunda kaldı. Rahime hanım ise

her fırsatta:

"-Sabredelim."

diyor ve bir taraftan yaptığı el işiyle evin geçimine

yardımcı olmaya çalışıyordu.


Rahime hanım, birgün çevresinden bulduğu parayla oğlunu kontrole

götürünce, doktorlar tahlil sonuçlarını mucize olarak değerlendirdiler.

Allâh, Rahime hanımın duâlarını kabul etmişti. Yavrucuğunun hastalığı

iyileşmişti.

10 gün

sonra Ankara'dan, hastahaneden aradılar ve hastalığının tekrarlamaması

için bir ilaç geldiğini ve bu ilacı mutlaka kullanması gerektiğini

söylediler. İlacın fiyatı ise o günkü fiyatlarla yediyüz otuz milyondu.

Rahime hanımın, duânın gücüne inanmak istemeyen kocası ise sevinç

gözyaşları içinde:

"-Duâ

et hanım, senin duâlarınla buluruz inşâallah." diye çalmadık kapı

bırakmadı.

Uzun

süredir herkesi kuşatan ekonomik sıkıntılar sebebiyle kimseden ses

çıkmadı. Birgün hastahâneden bir hemşire arayıp:

"-Ben

sizin için iki yüz milyon topladım, siz ne kadar buldunuz." dedi.

Hiç

bulamadıklarını söyleyince, onlara:

"-Haftaya

Cuma gününe kadar tamamlayın, haydi siz de biraz gayret

gösterin." dedi hemşire.


Komşularından bir hanım, bir bilezik bağışlamaya söz vermişti. Sonra

bir bahane uydurarak vaz geçti.

Perşembe

günü olmuş, hiçbir kuruş bulamamışlardı. Bilezik vermeyi vaad

eden komşusu o akşam kendilerine uğradı ve yeni bir teklifte bulundu.

"-Ben

oğlumu evlendireceğim, size yardım edemem. Yalnız sizin şu hiç

kullanmadığınız çamaşır makinesiyle fırını satın alarak yardım etmiş

olayım." dedi.

"-Kaç

para verirsin." dediklerinde;

"-İkisine

100 milyon veririm!.." dedi.

Rahime

hanımın deterjan parası bulup da hiç kullanamadığı bu makineyi; açgözlü

komşusu böyle bir zor zamanda, yok fiyatına almak istiyordu. Çaresizlik

içinde sattılar. Rahime hanım ağladı, yüreği yanmıştı. Kötü komşusunun,

kendilerinin zor günlerini istismâr etmesi gücüne gitmişti.

Son bir

ümitle, Safranbolu'da oturan bir tanıdıklarına telefon açıp onlardan

yardım istediler. Onlar da:

"-Ümit

vermiş olmayalım, ama araştıracağız." dediler. Rahime hanıma, beyi:

"-Uğraşma,

kimse yardım etmez!" diyordu. Rahime hanım gözyaşları içinde

duâya yöneldi.

Gece

geç saatlerde telefon çaldı. İsminin Zehra olduğunu söyleyen bir hanım,

adreslerini isteyip âcil para göndermek istediğini söyledi. Ankara'ya

gidecek yol paraları olup olmadığını sordu, Zehra hanım.

Rahime

hanım, utanarak:

"-Yok!.."

deyince, yol masrafı için de ayrıca para gönderdi.

Hemen

hastahaneye telefon açıp parayı bulduklarını söylediler. Gözyaşları ve

şükür duâları arasındayken bir zarf geldi, içindeki para da tamdı.

Sabahın

ilk ışıklarıyla otobüse binilip hep birlikte hastahaneye gidildi.

Rahime hanımın oğlu, ilk kez ağlamadan sedyeye yattı ve:

"-Anneciğim

bu son, bir daha gelmeyeceğiz değil mi? Allâh bana para

gönderen teyzeden râzı olsun, onun da en zor ânında yetişsin!" dedi.

Anne-babası

da gözyaşları içinde duâya iştirak ettiler.


Hastahanede geçen birkaç günden sonra Rahime hanım, oğluyla eve

geldiklerinde, kızı ve oğlu sevinçle karşıladı gelenleri...

Rahime

hanım, babalarının nerde olduğunu sordu. Çocuklar da iki gündür ekmek

alamadıklarını, babalarının evdeki bakır tencereleri satıp ekmek

getireceğini söylediler. Derken babaları geldi. Gözleri gülüyordu. 10

tane ekmek almıştı. Sevinç içinde:

"-Yanına

bir çay demleriz, bu gün doyacağız çocuklar..." dedi. "Allâh'a

şükür, zor günler geride kaldı."

Rahime

hanım, günlerce uykusuz kaldığı için kanepede uyuyup kalmıştı.

Gözlerini açtığında beyi, gözyaşları içinde namaz kılıyordu. Namazdan

sonra ellerini kaldırıp:

"-Rabbim

beni affet, uzun ömür ver. Çalışayım borcumu ödeyeyim, sana

iyi bir kul olayım. Rabbim sâliha eşimden de râzı ol, eğer onun sabrı

ve Sana olan tevekkülü olmasaydı, ne yapardım?!. Bize para gönderen

tanımadığımız kuluna da daha bol mal-mülk ver, hayır ve hasenâtını da

devam ettir. Âmin." dedi.

"(Rasûlüm!)

De ki: (Kulluk ve) yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye değer

versin?"

(el-Furkan, 22)


Kaynak : Şebnem Dergisi

Duanın Sınırsız Gücü

Ammar oğlu Mansur bir gün kalabalık bir

mü'min topluluğuna yakıcı ve tesirli sözlerle vaaz ediyor, onları

aydınlık Allah yolunda mücadele edip son nefeslerine kadar kalmaya

davet ediyordu. Dinleyicilerin arasından bir yoksul ayağa kalkarak

Ammar'a yaklaştı ve:


- Çok muhtaç durumdayım, bana dört lira para verirmisiniz? dedi.


Bunu üzerine kendi

cebinde dört lirası bulunmayan Ammar halka dönerek:


- Ey mü'minler!.. Bu

arkadaş dara düşmüş dört lira para istiyor, bende yok. Bu parayı

içinizden kim verecek? Verene dört ayrı iyi dua edeceğim, dedi.


Caminin bir köşesine sıkışmış bir siyah köle, için için

Ammar'dinliyordu. Bir yahudinin kölesiydi. Yanında da sadece topu topu

dört lirası bulunmaktaydı. Ayağa dikildi ve:


- Ey üstadım! Bana

dilediğimce dört dua yapman şartıyla  sana dört lira veririm, dedi.

style="font-family: cambria;">

Gerçektende köle dört

lirasını Ammar'a verdikten sonra şöyle söyledi:


- Ey üstad!.. Ben

köleyim, efendim de bir yahudi, efendimin Müslüman olması, beni de azad

edip hürriyetime kavuşturması için ALLAH'a dua et. Ayrıca ben yoksul

bir kimseyim,Allah'a yalvarıp yakar da yaygın lutfuyla bana zenginlik

versin. Bir de çok günahkarım. Günahlarımın affı için Allah'a yalvar.


Bu dileklerini

sıralayıp da parayı Ammar'a teslim eden köle, Ammar'ın da duasını

dinledikten sonra evine döndü. Efendisi yahudiyi görür görmez camide

geçen olayı kendisine aksetti.


Yahudi daima iyiliğini

gördüğü ve iyiliğinden başkaca bir harekette bulunmayacağına kesinlikle

inandığı imanı bütün kölesinin bu durumu karşısında sevinç gözyaşları

dökmeye başladı ve:'


- Seni azad ettim. Şu ana kadar ben senin efendin idim. Ama bundan

böyle sen benim efendimsin, dedi.


Ardından da '' Eşhedü en la ilahe

illallah ve eşhedüenne Muhammeden abdühü ve Resûlüh (Görmüş gibi

inanırım Allah tan başka İlah Yoktur ve Muhammed O'nun kulu ve

elçisidir.) diyerek aydınlık Allah yoluna girdiğini mühürledi.


Yeni mümin olmuş

Yahudi, kölesini bütün mal ve servetine ortak ettiğini bildirdi ve

sözlerini şöyle bağladı:


- Dördüncü dileğinize gelince o benim elimde olan bir şey değil. Çünkü

affetmek ancak Allah' mahsustur. Fakat bana karşı bir kötülüğün oldu

ise, ben onu affediyorum.


Bu hadise böyle

biterken köle gökten yükselen bir ses duydu. Sesin sahibi şöyle

diyordu:''Her ikinizi de Cehennem ateşinden azad ettim Sizi bütün

günahlarınızdan arıttım. Bundan böyle sınırsız yardımım sizinle

beraberdir. Müjdeler olsun!"


Revnakul Mecalis


Duaya Kim Amin Dedi

Duaya Kim Amin Dedi


Süleyman (as) 'ın zamanında kıtlık oluyor. Hayvanlar toplanıp Süleyman

(as)' da dua ediyor.Bütün hayvanlar duasına Amin diyorlar. Fakat

beklemelerine rağmen yağmıyor. Bu sefer karınca dua ediyor. Hz.Süleyman

(as) Amin diyor. O anda yağmur yağmaya başlıyor.


Hz. Süleyman (as) diyor ki:


-Ya Rabbi ben ki senin peygamberinken dua ettim fakat yağmur yağmadı.

Şu karınca dua etti de yağmur yağmaya başladı.


Allah (cc)'da cevaben :


- Ey Süleyman ! Peki bu duaya kim amin dedi ? " buyurmuştur .


Sır burada ....


Günahkar Ağızdan Çıkan Dua

Bir

kâfilede bulunan insanlar, Ebü'l-Hasan

Harkânî hazretlerinin huzûruna gelip;


-Yollar korkuludur. Bize bir duâ öğretiniz, diye istirhâm edince;

buyurdu ki:


- O zaman, Ebü'l-Hasan'ı hatırınıza getiriniz!

Bu

söz,

gelenlerin hoşlarına gitmedi. Yolda eşkıyâ,

önlerine çıktı. Hepsinin mal ve metalarını aldı. Yalnız, Ebü'l-Hasan-ı

Harkânî

hazretlerini hatırlayan bir kimsenin malına zarar gelmedi. Bu hâle

arkadaşları

şaşıp, sebebini sorduklarında;

-Ebü'l-Hasan-ı

Harkânî'yi hatırladım ve kurtuldum,

cevâbını aldılar.


Gelip durumu Ebü'l-Hasan hazretlerine anlattılar. Ve;


-Biz Allah'tan yardım istedik, eşkıyâlar bizi soydu. Fakat seni

hatırlayıp,

senden yardım isteyen şu arkadaş kurtuldu. Bunun hikmeti nedir? diye

sordular.


-O arkadaşınızı kurtaran, Allahü teâlâdır. Günahkâr ağızdan çıkan duâyı

cenâb-ı

Hak kabûl etmez. Bunun için siz Allah'a yalvardığınız zaman duânız

kabûl

olmadı. Bu arkadaşınız beni hatırlayıp imdât isteyince, ben de Rabbime

duâ

ettim; "Yâ Rabbî! Şu kulunu içinde bulunduğu belâdan kurtar." dedim.

Rabbim benim duâmı kabûl ettiği için, o arkadaşınız kurtuldu. Mesele

bundan

ibârettir." buyurdu.


Küçük Bir Çocuk ve Dua

Deniz

kenarına oturmuş, gözlerinide ilerdeki bir noktaya dikmişti. Belki de

bir saattir öylece duruyordu. Onun bu hâli, alışveriş için balıkçı

sandallarının kıyıya dönmesini bekleyen bir ihtiyarın dikkatini çekti.

Yaşlı

adam, seke seke onun yanına gidip:


- Merhaba delikanlı!. dedi. Bu gün deniz çok harika değil mi?


Küçük çocuk, başını çevirmeden;


- Ama rüzgârlı, dedi. Topum denize düşünce sürükleyip götürdü.


Adam, çocuğun yanına oturup:


- Eğer biraz genç olsaydım, yüzüp onu alırdım!. dedi. Ama şimdi adım

bile

atamıyorum.


Küçük çocuk, ona cevap vermedi. Ve kıyıdan uzaklaşan topunu daha iyi

görebilmek

için, hemen yanındaki tümseğe çıktı.


Yaşlı adam, sakin bir ses tonuyla:


- Ümidini hiçbir zaman kaybetme!. dedi. Bence dua etsen çok iyi olur.


Çocuk, büyük bir sevinçle:


- Dua etsem topum geri gelir mi? diye sordu. Denize düştüğü yeri bilir

mi?


- Allah isterse eğer, ona öğretir!. dedi ihtiyar. Topun geri gelmese

de,

duaların sevabı sana yeter.


Küçük çocuk, yaşlı adamın sözlerini biraz düşündükten sonra, her

okuduğunda

dedesinden bahşiş kopardığı duaları ard arda sıraladı. Daha sonra da,

topun

dönmesi için Allah'tan yardım istedi. Ama üzüntüsü azalmamıştı. O topa

bir sürü

para harcamış, bayram parasını bile ona katmıştı. Şimdi artık tek

şansı, bazen

olduğu gibi, rüzgârın âniden yön değiştirmesiydi. Ama deniz çok

büyüktü, topu

ise küçücük. Akşam üstü hava biraz daha sertleşti. Ve güneş batmak

üzereyken

sandallar döndü. Çocuk, eve gitmek istemiyordu. Bu yüzden de ihtiyarla

birlikte

oyalandı.

Yaşlı adam, hep aynı balıkçıdan alışveriş yapardı. Sonunda onu bulup:


- Avınız inşallah iyi geçmiştir!. dedi Eğer varsa, birkaç kilo

alabilirim.


Sandaldaki adam, bir kova içindeki balıkları gösterip:


- Zaten ancak o kadarcık tutmuştum, dedi. Denizde "av" diye bir şey

kalmadı.


- Dua etmeyi denediniz mi? diye atıldı çocuk. Ümidinizi sakın

kaybetmeyin!.


Balıkçı için her şey tesadüftü. Bunun için de "rasgele" derlerdi. Ama

şimdi bir şey hatırlamıştı. Yıllar yılı unuttuğu bir şeyi. Çocuğun

yanaklarını

okşarken:


- Dua ha!. diye mırıldandı. O zaman tutar mıyım?


- Tutamasanız bile, duaların sevabı size yeter, dedi çocuk. Bunu yeni

öğrendim.


Balıkçı, böyle bir sözü ilk defa duyuyordu. Başını ağır ağır

sallayarak:


- Ben de yeni öğrendim!. diye gülümsedi. Üstelik de küçük bir

öğretmenden.


Çocuk, bu sözlerden çok hoşlanmıştı. Artık topun gitmesine üzülmüyordu.

Yanındaki yaşlı adam ona bir göz kırparken, balıkçı tekrar sandala

yöneldi ve

ağların üzerindeki eski örtüyü açtı. Bir top vardı orada. Henüz ıslak

olduğundan,

ışıl ışıl parıldayan bir futbol topu. Balıkçı, onu çocuğa uzatıp:

- Öğretmenlerin hakkı hiç ödenmez!. dedi. Bunu biraz önce denizde

buldum!.

Küçük çocuk, rüyada olmalıydı. Hiç beklenmedik şeylerin yaşandığı bir

rüya.

Aceleyle sağa sola bakındı. Ama her şey gerçekti. Balıkçı da, sandal

da,

ihtiyar da... Topu ise, işte ellerindeydi. Ona sıkıca sarılıp:


- Bir daha benden izinsiz gezmek yok!. dedi. Ya dua etmeseydim ne

olurdun o

zaman?

SİZLERDE

DUA ETMEYİ DENEDİNİZMİ SIKINTILI

ANLARINIZDA?... BELKİ DUALARINIZ HEMEN GERÇEKLEŞMEYEBİLİR AMA O

DUALARIN SEVABI

YETER SİZLERE... YENİ ÖĞRENDİM BENDE.... DUA EN KIYMETLİ BİR HAZİNE

BİZİM

İÇİN.. BİTER DİYE KORKMAYIN İSTEDİĞİNİZ KADAR KULLANIN... ÖYLE BİR

HAZİNE Kİ

SINIRSIZ VE KARŞILIKSIZ VERİLMİŞ HEMDE...


Musa (a.s) ile Yağmur Duası

Bir zamanlar İsrail oğulları, büyük

bir kıtlıkla karşılaşmıştı. Uzun zamandan beri bir tek damla bile

yağmur düşmüyor, yapraklar sararıyor ve toprak susuzluktan yer yer

çatlıyordu. Bunun üzerine bir gün Hz. Mûsa (a.s.) kendine inananları

alıp yağmur duasına çıktı. Tam üç gün yağmur yağması için başta Hz.

Mûsa (a.s.) olmak üzere, bütün müminler Allah'a dua ettiler ve niyazda

bulundular. Fakat bir türlü yağmur yağmıyordu.


Bu durumda Hz. Mûsa

(a.s.)

merak ederek düşünmeğe başladı. Yüce Allah (c.c.) bizim dualarımızı

acaba niçin kabul buyurmuyor, yoksa büyük bir günah mı işledik?

Şeklinde düşünürken Allah'a şöyle yalvardı: "İlâhi! Senin kulların üç

günden beri sana el açıp diz çökerek dua ediyorlar! Sen ise onların bu

samimi ve içten yalvarışlarını duymuyor, onların duasını kabul

buyurmuyorsun."


Hz. Mûsa'nın bu içten

seslenişi karşısında yüce Allah (c.c.) kendisine vahy ederek şöyle

buyurdu: "Ey Mûsa! Ben içinde ara bozmak için söz taşıyıcılık eden bir

insanın bulunduğu bir cemaatin duasını kabul etmem." Böylece Hz. Mûsa,

üç günden beri yapılan dua ve niyazların kabul edilmeyişinin gerçek

sebebini öğrenmiş bulunuyordu. Fakat bu kim olabildi? Bunu öğrenmek

için Allah'a şöyle niyazda bulundu: "Ya Rab! Yaptığımız duaların kabul

edilmemesine sebep olan ve içimizde bulunan söz taşıyıcı kimdir? Onu

bize bildir ki, hemen kendisini aramızdan çıkaralım ve sana tertemiz

müminler olarak niyazda bulunalım" deyince, yüce Allah (c.c.) şöyle

karşılıkta bulundu: "Ben sizi söz taşıyıcılıktan men ediyorum, bundan

kaçınmanızı istiyorum, böyleyken ben nasıl olurda onu size haber vermek

sûretiyle söz taşıyıcı durumuna düşmüş olabilirim?


Bunu yapmam. Ancak

siz hepiniz birden tövbe ediniz ve bundan sonra bana yalvarınız."


Daha sonra Hz. Mûsa

(a.s.) ve kavmi aynı şekilde yapınca semâ'dan bardaktan dökülürcesine

yağmur yağmaya başladı.


Neden Hep Aynı Dua

Gencin

birisi Kabe'de hep,


- "Ey doğruların yardımcısı

olan Allah'ım, Ey haramdan sakınanların

yardımcısı olan Allah'ım, sana hamdü sena ederim," diye dua eder.


Bu durum herkesin dikkatini çeker. Birisi:


- "Neden hep aynı duayı yapıyorsun, başka birşey bilmiyor musun?," der.



O da anlatır:


Yedi sekiz sene önce yine Kabe'de iken içi altın dolu bir torba buldum.

Tam bin altın vardı. İçimden bir ses:


- "Bu altınlarla, şunları şunları yaparsın" diyordu. Hayır dedim kendi

kendime. Bu benim değil. Başkasının malı, kullanmam haram olur dedim.

Bu sırada birisi


- "Şöyle bir torba bulan var mı?" diye bağırıyordu. Çağırdım onu.


- "Nasıl bir torbaydı? İçinde ne vardı?" diye sordum. Torbayı tarif

etti ve "İçinde bin altın vardı" dedi.


- "Torban burada." diyerek verdim. Adam torbayı açıp bana otuz altın

verdi. Pazara gittim. Temiz yüzlü genç bir esiri överek satıyorlardı.

Gencin temizliği dikkatimi çekti. Yanlarına gittim,


- "Bu köle için ne istiyorsunuz?" dedim. "Otuz altın dediler". Adamdan

aldığım otuz altını verip genci satın aldım. Bir iki yıl geçti. Genç

çok çalışkan, çok edepli idi. Onu aldığıma çok memnun olmuştum. Bir gün

onunla giderken karşıdan iki üç kişi geliyordu. Genç bana dedi ki,


- "Efendim, ben Fas emirinin oğluyum. Bu gelenler babamın adamları.

Beni buldular. Senden beni satın almak isterler. Sen iyi bir insansın.

Onlara otuz bin altından aşağıya satma." dedi. O kişiler yanıma geldi.


- "Bu esiri bize satar mısın?" dediler. "Satarım." dedim. "Altmış altın

verelim." dediler. Ben de "Olmaz." dedim.


- "Sen bunu pazardan otuz altına almadın mı? Biz sana iki mislini

veriyoruz" dediler.


- "Öyleyse gidin pazardan alın." dedim. Arttıra arttıra yirmibin altına

kadar çıktılar. Otuzbin altından aşağı olmaz dedim. Çaresiz kabul

ettiler. Ben o otuzbin altın ile işyerleri açtım. Ticaret yaptım. Daha

çok zengin oldum. Bir gün bana arkadaşlarım,


- "Çok zengin bir ailenin iyi bir kızı var. Babası yeni vefat etti.

Onunla seni evlendirelim." dediler.


- Ben de "Olur." dedim. Nikah kıyıldı. Deve yükleri çeyizini

getirdiler. Çeyiz arasında bir torba dikkatimi çekti. Kıza, "Bu nedir?"

dedim.


- "İçinde 970 altın var. Babam Kabe'de bunu kaybetmiş. Bulan gence

otuzunu vermiş. Kalanını da bana hediye etti. Çeyizine koyarsın dedi"

diye anlattı. Demek ki bulduğum altınlar benim rızkım imiş. Vermese

idim haram yoldan gelecekti. Şimdi helal yoldan yine bana geldi. Bana

yardım edip haramlardan koruyan, nice nimetler ihsan eden yüce Rabbim'e

hamd ederim.



Üzerimize Değil Çevremize Yağdır

Bir Cuma günü Resûlüllah (sav)

ayakta hutbe

okurlarken bir adam Mescid'e

girip:


-   Ey Allah'ın Resulü! kuraklık ve kıtlıktan

mallar helak

oldu, yollar kesildi sefere çıkılmaz oldu. Allah'a duâ et de bize

yağmur versin,

der.

Resûlüllah

(sav) elle­rini kaldırdı sonra

buyurur:

(Allâhümme

eğisnâ, Allâhümme

eğisnâ,

Al-lâhümme eğisnâ). "Allah'ım bize yağmur ver, Allah'ım bize yağmur

ver, Allah'ım bize yağmur ver."

Gökte

ne bir bulut ve ne de bir bulut parçası

vardı. Birden dağın

arkasından kalkan şeklinde bir bulut çıkar. Göğü ortaladığı zaman

yayılır.

Sonra yağmur yağmaya başlar. Bir hafta yağmurdan güneşi görülmez.

Sonra

ertesi cuma, aynı adam gelir.

Resûlüllah

(sav) ayakta hutbe okuyordu.

Adam

:

-Ey

Allah'ın Resulü! yağmur felâketinden

mallar helak oldu, yollar kesildi.

Allah'a duâ et de yağmuru bizden kessin, der.

Bunun

üze­rine Resûlüllah (sav) ellerini

kaldırdı, sonra şöyle buyurur:

(Allâhümmehavâleynâ

ve lâ aleynâ.

Allâhümme ale'lâkâmi ve'zzirâbi ve butûni'l-evdiyeti

vemenâbiti'ş-şeceri).

"Allah'ım!

Üzerimize değil, çevremize yağdır. Allah'ım! Tepelere, dağ­lara,

vadilerin

yataklarına ve ağaçların diplerine yağdır”

Hemen

yağmur kesilir. Ortalığı güneş kaplar.


Zalime Dua

Bağdat'ta

duâsı makbul olan bir derviş zuhûr ettiği

haberi yayılmıştı. Bunu, o şehrin vâlîsi bulunan Haccâc-ı Zâlim'e de

haber

verdiler.


İnsanlara

zulmüyle tanınmış, acımasız bir vâlî olan Haccâc, dervişin hâlini

merak ederek, huzuruna çağırttı. Derviş, askerlerin ve cellatların

arasında

Haccâc'ın karşısına getirildi.


Haccâc:


"-Senin

duânın kabul olunduğunu söylüyorlar. Hadi, bana da bir duâ

et!.." dedi.


Derviş,

ellerini kaldırdı ve yüksek sesle:


"-Ya

Rabbî, Haccâc'ın canını al!." diye niyazda bulundu.


Haccâc,

şaşkın ve öfkeli bir sesle:


"-Derviş!..

Bu nasıl duâ böyle?! Ben senden hayır duâ istemiştim. Sen

bedduâ ettin!.." dedi.



Derviş

oldukça sâkin bir şekilde:

"-Bu,

hem senin için, hem de bütün müslümanlar için hayırlı bir

duâdır!.." dedi.


Bu

hikâyede anlatılan, zâlimler için ölümün hayırlı olması, hayatlarının

devam

etmesi hâlinde zulüm ve günah yükünün artması sebebiyledir. Onun emri

altındaki

insanlar ise, zâlimin ölümüyle rahatlayacak ve zulümden

kurtulacaklardır. Bu da

idaresi altındaki kimseler için "hayır"dır.


Hızır Hikayeleri (12 hikaye)

Her Gördüğünü Hızır, Her Geceyi Kadir Bil

Bir

gün annesi tarladan

kaldırdığı buğdayları, biriyle Ubeydullah-ı

Ahrâr'a gönderdi. Ubeydullah-ı Ahrâr buğdayları ambara koymakla

meşgûlken, buğdayları getiren kimse, boş çuvallarını alıp gitti. Nereye

gittiği ve hangi yoldan gittiği belli değildi. Ubeydullah-ı Ahrâr o

anda neden bu zavallı ve garib kimseden duâ almadığına üzüldü. İçine

garib bir ızdırap çöktü.


Buğdayı olduğu gibi bırakıp koşarak o kimsenin

peşine düştü. Yanına vararak tevâzu ile kendisine duâ etmesini istedi

ve;


-Beni gönlünüze alın. Hâlime biraz inâyet nazarıyla bakın. Belki

duânız ve himmetiniz bereketiyle Allahü teâlâ beni bağışlar, merhâmet

eder de yolum açılır, dedi.


Onun yüzüne şaşkın ve hayret dolu

ifâdelerle bakan zât;


-Zannediyorum ki Türk şeyhlerinin söyledikleri;

"Her geleni Hızır bil, her geceyi Kadir bil" sözüne göre hareket

ediyorsun. Fakat ben hiçbir özelliği olmayan kendi hâline yaşayan bir

kimseyim. Elimi yüzümü bile lâyıkı ile yıkamayı bilmem. Senin istediğin

şeyden ben haberdâr değilim. O bende yoktur." dedi.


Ubeydullah-ıAhrâr

duâ etmesi için yalvarmaya devâm etti. O kimse, Ubeydullah-ı Ahrâr'ın

yalvarışına dayanamayarak ellerini kaldırdı ve;


-Allahü teâlâ senin

kalb gözünü açsın, diye duâ etti. Bu duâ bereketiyle Ubeydullah-ı

Ahrâr'ın kalbinde açılmalar oldu.


Herşey Aslına Çeker

Bir

padişah

Hızır’ı görmek istiyordu. Bir gün bunun için tellallar

çağırttı:


-Kim bana Hızır'ı gösterirse onu armağanlara boğacağım,dedi.


Birçok oğlu uşağı olan fakir bir adam bu işe talip oldu. Karısına dedi

ki:


-Hanım ben padişaha Hızır'ı bulacağımı söyleyip ondan kırk gün müsade

alacağım. Bu kırk gün için padişahtan size ömrünüz boyunca yetecek

yiyecek, içecek ve para alırım. Kırk günün sonunda Hızır'ı

bulamayacağım için benim kelle gider, ama siz rahat olursunuz.


Adamın karısı kanaatkar biriydi:


- Efendi biz nasıl olsa alıştık böyle kıt kanaat geçinmeye. Bundan

sonra da idare ederiz. Vazgeç bu tehlikeli işten, dedi.


Ama adam kafaya koymuştu. Padişaha gidip Hızır'ı bulacağını söyledi.

Bunun için kırk gün izin istedi. Hızır'ı bulmak için koşuşturacağı kırk

gün zarfında ailesinin geçimi için sarayın ambarından tonlarca yiyecek,

içecek ve nakit para aldı. Bunları evine teslim edip kırk gün

ortalıktan kayboldu. Kırk günün bitiminde padişahın huzuruna çıkıp

herşeyi itiraf etti:


-Benim aslında Hızır'ı falan bulacağım yoktu. Ailece sıkıntı

çekiyorduk. Hızır'ı bulacağım diye sizden dünyalık almak istedim, dedi.



Padişah buna çok kızdı:


-Padişahı kandırmanın cezasını hayatınla ödeyeceğini hiç düşünmedin mi?

diye bağırdı.


Adam da her şeyi göze aldığını söyledi. Bunun üzerine padişah yanında

bulunan üç veziriyle görüş alış verişinde bulundu.


Birinci vezire sordu:


-Padişahı kandıran bu adama ne ceza verelim?


-Efendimiz, bu adamın boğazını keselim, etini parçalayıp çengellere

asalım.


Bu sırada peyda olan, nurani bir genç, vezirin sözleri üzerine söyle

dedi:


-Küllü şeyin yerciu ila aslihi


Padişah ikinci vezirine sordu:


-Bu adama ne ceza verelim?


-Hükümdarım bu adamın derisini yüzüp içine saman dolduralım.


Biraz önce ansızın ortaya çıkan genç yine:


-Küllü şeyin yerciu ila aslihi, dedi.


Padişah üçüncü vezire sordu:


-Ey vezirim sen ne dersin, beni kandıran bu adama ne ceza verelim?

Padişahım bana göre, bu adamı affedin Size yakışan, sizden beklenen

budur. Bu adam önemli bir suç isledi ama sanıldığı kadar da kötü biri

değil Çünkü çoluk çocuğunun rahatı için kendini feda edebilecek kadar

da iyi yürekli.


Nurani genç yine söze karıştı:


-Küllü şeyin yerciu ila asıhı


Bu defa padişah o çocuğa yöneldi:


-Sen kimsin? İkide bir tekrarladığın o laf ne demektir?


Genç cevap verdi:


-Senin birinci vezirinin babası kasaptı. Onun için kesmekten, etini

çengellere asmaktan bahsetti. Yani aslını gösterdi. İkinci vezirin

babası yorgancı idi. Yorgan yastık, yatak yüzlerine yün, pamuk

doldururdu. O da babasına çekti. Üçüncü vezirin ise babası da vezirdi.

O da soyuna çekti, büyüklüğünü gösterdi. Benim söylediğim söz "Herkes

aslına çeker" demektir.


Vezir istersen (üçüncü veziri göstererek) işte vezir, Hızır istersen

(kendini göstererek) işte Hızır, bu adamı mahcup etmemek için sana

göründüm, dedi ve kayboldu.


Hızır Aleyhisselam Nasıl Görülür?

Sultan

II. Mahmud Han zamanında yaşlı

bir kadıncağız duymuş ki, Hazreti Hızır her gün yatsı namazında, Yeni

Câmî'de görülürmüş. Kendisi de zâten Hızır Aleyhisselâm'ı görmeyi

öteden beri çok istermiş. Duyduğu söz üstüne ertesi gün kocasına durumu

bildirip, ondan izin alarak yatsı namazına Yeni Câmî'ye gitmiş. Namaz

çıkışında, avluda bir kenara çekilmiş ve başlamış çıkanlara dikkatli

dikkatli bakmaya. O pür dikkat çıkanları tâkip ederken, karşısından bir

yaşlı amca çıkagelmiş.


- Neye bakarsın hâtun?


-Dediler ki, bu câmîde her gece Hızır Aleyhisselâm görünürmüş. Onu

görmeye geldim.


-Peki onu görsen nasıl tanıyacaksın?


-Bilmem.


-O zaman buradan geçse, sen onu tanıyamazsın.


-Doğru, nasıl da akıl edemedim.


-Bak öyleyse, sana onu nasıl tanıyacağını öğreteyim.


-Olur


-Arkamdaki câmîyi görüyor musun?


-Evet


-Işıklarına bak. Söndü mü şimdi?


-A evet, söndü.


- Şimdi bir daha bak, ışıklar tekrar yandı mı?


-Baktım. Evet şimdi de yandı.

-Peki öyleyse. İşte

aynı böyle, arkasında duran câmînin ışıklarını olduğu yerden

kıpırdamadan yakıp söndüren birisini görürsen, işte o Hızır'dır.

-Doğru mu?


-Doğru


-Hay Allah râzı olsun, demiş ve kadın beklemeye devâm etmiş. Fakat

tabiî herkes dağıldığı halde, târife uygun kimse çıkmamış. Bizimki de

mahzun eve dönmüş. Kocası sormuş:


-Gördün mü Hızır Aleyhisselâm'ı?


-Yok, göremedim.


-Vah vah.


-Olsun, göremedim ama, nasıl görülür çok iyi öğrendim.


Hızır ve Gelin

1930'lu

yıllar. Rize. Anzer, halkın

kendi tabiri ile Ancer. Dünyaca balı ile meşhur olan Ancer. Binlerce

poleni

ve şifayı içinde barındıran balıyla meşhur Ancer. Kış. Yaylacılık yapan

Ancerlilerin bir kısmı aşağıya Rize'ye şehre inmemiş, kışlamışlar.

Yazdan

yığdıkları otlarıyla, mallarını kışdan çıkarıp, bahara eriştirmenin

çabası

içindeler. Evet hepsinin mal tabir ettiği koyunları, sığırları var,

tektük

birkaç tanesinin de kara kovanı var. Şifa niyetine ilaç niyetine küçük

bir kavanozu dolduracak kadar balları olurdu çoğunun. O da kış

bitmeden

tükenir giderdi.

Meryem.

Lezgilerin kızı Meryem. Yeni

gelin, beyini gurbete Samsun'a göndermiş. O da o kış yaylada kışlamış.

Sabaha kadar kar yağmıştır. Tam kürekle yolu açayım deyip, kapıya

yönelmekte

iken, kapısı çalınır. Kapıyı açari. İhtiyar bir adam selam verir ve:

-

Kızım, ben Aşağı Ancerdenim, gelinim

aş eriyor, canı bal çekti, Allah rızası için, bir  iki kaşık bal

verirmisin?

Meryem

gelin düşünmez bile, Allah

rızası değil mi der, dibinde üç dört kaşık bal kalmış olan kavonozu

getirir

, onun da yarısını ihtiyar'a verir. İhtiyar:

- Allah razı olsun kızım, artsın

eksilmesin der.

Meryem,

kavanozu koymak için geri

döner. Kavanozun ağzını kapatayım derken birde ne görsün, kavanoz

ağzına

kadar bal ile dolu. Meseleyi anlar, kapıya koşar, kar ile dolu yaylanın

uçsuzluklarına bakar. Ne bir insan vardır ne de kar da bir iz. Gelen

Hızırdır.

Aradan

üç

dört ay geçer, her gün

bal yediği halde kavanoz her seferinde ağzına kadar bal ile doludur.

Sırrını

hiç  kimseye açmaz. Yaza doğru beyi gurbetten gelir. Beyine her

öğün

bal verir. Bal bitmez, hem ancer balı olacak, bütün kış kalacak birde

her

öğün kaşık kaşık yenecek, bal bitmeyecek. Beyini merak sarar, sorar,

cevap

alamaz. Beyi en sonunda:

-

Ne olur beni  seviyorsan

söyle ne oluyor. bunda bir iş var.

Meryem dayanamaz ve

ağzı kapalı

kavonozu da alır ve olayı anlatır. Kavanozu açıp işte bak ağzına kadar

dolu demek istediğinde bir de ne görsün?

Kavonozun

dibinde iki kaşık bal

kalmış.

Evet,

gerçek yaşanmış  bir

olay... Belki  sizin başınıza da geldi, belki  gelebilir.

Meryem'in

kavonozundaki  bal bitmeyecekti. Sizin de belki

cebinizdeki

araba parasını verdiğiniz bir ihtiyar ardından elinizi her cebinizdeki

cüzdana attığınızda tükenmeyecek para... Ama sakın ha. Sakın ha. Hızır

ile karşılaştığınızı ve sırrınızı kimseye söylemeyin....

Hızır Geliyor

Hoca,

medresede ders verirken talebenin biri bazen ayağa kalkar. Hoca

sebebini  sorar. Talebe:

- Efendim Hızır geliyor da

ondan.

Hoca:

- Ben niçin göremem?

Talebe

:

- Sorayım efendim, deyip

tekrar geldiğinde sorar.

Hızır

Aleyhisselam'ın:

- Hocan süsü ile çok

uğraşıyor. Medreseye gelirken ayna

önünde,

cübbe sarık şöyle mi yakıştı, böyle mi yakıştı, diye fazlameşgul

oluyor.

bu gibi haller manevi terakkiye manidir, buyurduğunu hocaya

bildirdiği

günden itibaren, ayna karşısına geçmeyi terkedip, süslenmekten uzak

kalan

hoca efendinin, sarığı eskiyip sallanmaya başaldığından "Saçaklı Hoca"

ismi verilmiştir. (Rahmetullahi Aleyh)

Terakk-i

maneviye mani olan zinetten uzak kalmalı.

Hatıratım,

Ali Erol

Hızır Olduğunu Söylerim

Ramazan...

Cuma günü... Cuma vakti... Cami... Cemaat tek tük camiye

girmekte. İmam kürsüde... Girenlerin arasında... O... Hızır... Hızır

a.s.

da genç ihtiyar arasında onlardan biri gibi gidiyor bir köşeye

oturuyor.

Kürsüde imam sohbete başlıyor... Hızır'ın yanına  kırklarında bir

adam gelip oturuyor. Cami yavaş yavaş  dolmakta...

Adam,

bir

müddet sonra uyuklar bir vaziyette sallanıyor, ha uyudu ha

uyuyacak. Hızır a.s. adamı dürtüklüyor:

-

Uyuyacaksın, der. Adam:

- Uyumam, beni rahat bırak.

Hızır

a.s.

ses etmez, ancak ezan okundu okunacak, adam ha uyudu ha uyuyacak,

bir daha dürtükleyerek:

- Uyuyacaksın dedim, der.

Adam:

- Ben de sana uyumam, beni

rahat bırak dedim. Rahat bırak

beni.

Rahat bırak yoksa, Hızır olduğunu söylerim. Buradan çıkamazsın. Bu

kalabalık

sakalında bir tel bırakmaz.

Hızır

a.s.

susar ve gözlerine kapar, boynunu büker Allah'a yönelerek:

-

Ya Rabbim! Bu nasıl iştir. Bu kulun benim kim olduğumu bildi. Bu

nasıl iştirki bendeki listede bunun ismi yok.

Cevap

gelir:

-

Sana verilen listede beni sevenlerin isimleri var. O ise benim

sevdiklerimden...

Allah

sevdiklerinden etsin... Sevmek, seviyorum demek bir iddia.

İş sevilenlerden olmak...


Hızıra Söyle

Bediüzzaman

Saidi Nursi Emirdağ veya Afyon

hapishanesi'nde yatarken, bir gece Konya'nın Ladik kasabasına Ahmed

Ağa'nın yanına geldi. Ahmed Ağa'nın

yanında o anda sadece oğlu Zekeriya

vardı.

Bediüzzaman tayy-i mekan

ederek gelmişti. Ahmed Ağa'nın odasının

eşiğinde, ellerindeki kelepçeyi ve ayaklarındaki zincirleri çözdü,

içeri girdi:

-Bu

çıksın, dedi,

Zekeriya'dan ötürü,

konuşacaklarım var...

Ahmed

Ağa:

-Mahzuru

yok kardeşim, yabancımız değildir, oda duysun .., dedi.

Bediüzzaman:

-Ahmed

Ağa, üstada Hızıra söyle, tahammülüm kalmadı, dedi.

Ahmed

Ağa:

-Olur,

söyleyelim kardeşim Said, dedi.


Bediüzzaman tekrar anında kelepçeyi ellerine zincirleri ayaklarına

takarak geri döndü.


Bir müddet sonra aynı şekilde Bediüzzaman yine geldi ve:

-Söyledin

mi Ahmed Ağa?... Ne oldu netice? diye sordu.

Ahmed

Ağa:

-

Söyledim kardeşim Said, söyledim, dedi.

Bediüzzaman:

-Ne

dedi Üstad? diye sordu.

Ahmed

Ağa:

-Sabretmeni

söyledi, dedi.


Bediüzzaman bu cevabı alınca, bu defa kapıdan değil, pencereden çıkıp

gitti. Yine elleri kelepçeli, ayakları zincirli idi.


Şimdi söyle bir sorulsa, hem tayy-i mekan edebiliyor, hapishaneye girip

çıkabiliyor, kelepçelerini çözüp takıyor. Hemde hapishaneden çıkmak

için Hazreti Hızır'dan yardım istiyor... Bu nasıl oluyor diye bir soru

akla gelebilir.


Evliyalar bu güce sahiptirler. o kuvvet ve o  tasarruf ellerinde

var ama, izin almadan kullanamazlar. İşte Bediüzzamanda o

tasarruf kendisinde olduğu halde üstadı Hızır'dan izin almadan

kullanamamıştır.

Kaynak

: Ladikli Ahmet Ağa, Mustafa Özdamar


Hızırı Görmek İstiyorum

Vaktiyle,

saf-temiz bir adam, Hazreti Hızırı görmek derdine düşmüş. Ona birileri:


- Filan çöle

gideceksin filan

istikamete doğru  yürüyeceksin,

işte oralarda  bir yerlerde Hızır'ı  görebilirsin, demiş.


O da inanmış,

o çöle

gitmiş ve o

istikamete doğru yüürmeye başlamış.

Gariban adam çölde epeyce yürümüş. Bir müddet sonra birisiyle

karşılaşmış:


- Selâmun

aleyküm...


- Aleyküm

selâm.

- Hayırdır,

yolculuk

nereye

kurban? demiş karşılaştığı adam.


- Ben Hızır'ı

görmek

istiyorum. bu

çölde bu istikamete gidersem

görebleceğimi söylediler.... Gidiyorum işte....


- Peki Hızır'ı

görünce

tanıyabilecek misin?..


Saf adam:


- Vallahi, o

hiç

aklıma gelmedi

demiş.


- Üzülme... Ben sana

tarif edeyim:

Benim gibi kara kuru, seyrek

sakallı bir adamdır.


- Eyvallah

kurban

demişler ve

birbirlerinin tersine yürümüşler.


Çok geçmeden aklı

başına gelmiş,

geri dönmüş ama, kara kuru seyrek

sakallı Hızır (a.s.) sır olup gitmiş.


Adamcağız kulağını

kaşımış ve...


- Hay Allah,

kaçırdık." demiş.

Hızır'ı kaçırdığını anlamış.

İnsanların En Bilgini

Musa (a.s.)

Beni İsrail'e hutbe irad etmek üzere ayağa kalktı.

Kendisine,


"İnsanların en bilgini kimdir?" diye soruldu:


-Benim, diye cevap verdi.


Cenab-ı Hak,


"Allahulalem (yani en iyi bilen Allah'tır)" demediği için Musa'yı

azarladı. Ve:


"İki denizin birleştiği yerde bulunan bir kulum senden daha alimdir"

diye ona vahyetti.


Hz. Musa (a.s.):


-Ey Rabbim ben onu nasıl bulabilirim? diye sordu. Kendisine:


"Bir zenbile bir balık koy, onu sırtına al. Balığı nerede yitirirsen o

zat oradadır" dendi.

Dendiği

gibi yaparak

yola çıktı. Kendisiyle beraber, hizmetçisi olan Yuşa İbnu Nûn da yola

çıktı. Beraberce yürüyerek bir kayanın yanına geldiler. Hz. Musa ve

hizmetçisi dinlenmek üzere orada yattılar. Balık kımıldayarak zenbilden

çıkıp denize kaydı. Allah ondan suyun akıntısını tuttu. Öyle ki su

kemer gibi oldu. Balık için bir kanal meydana gelmişti. Hz. Musa (a.s.)

ve hizmetçisi bu manzaraya şaşırdılar. Günlerinin geri kalan kısmı ile

o gece boyu da yürüdüler. Musa'nın arkadaşı ona, balığın gitmesini

haber vermeyi unutmuştu.

Sabah

olunca Hz.

Musa (a.s.) hizmetcisine:

-Hele

sabah

kahvaltımızı getir. Biz bu yolculukta yorulduk, dedi. Ama emrolunduğu

yere gelinceye kadar yorulmamıştı.

Hizmetçi:

-Hani

bir kayanın

yanına gelmiş yatmıştık ya! Ben balığı orada unuttum. Onu hatırlatmayı,

bana mutlaka şeytan unutturdu. Balık denize şaşılacak şekilde sıvışıp

gitmişti, dedi.

Musa

(a.s.):

"Bizim

aradığımız

orasıydı" dedi ve hemen izlerinin üzerine geri döndüler.

İzlerini

takiben

yürüyerek kayaya kadar geldiler. Musa (a.s.) orada örtüsüne bürünmüş

bir adam gördü ve ona selam verdi. Hızır (a.s.) ona:

-Senin

bu yerinde

selâm ne gezer!

-Ben

Musa'yım.

-Benû

İsrail'in

Musa'sı mı?

-Evet.

-Sen,

Allah'ın sana

öğrettiği bir ilmi bilmektesin ki ben onu bilmem. Ben de Allah'ın bana

öğrettiği bir ilmi bilmekteyim ki, onu da sen bilemezsin.

-Allah'ın

sana

öğrettiği hakkı bana öğretmen şartıyla sana uymamı kabul eder misin?

-Sen

benimle beraber

olmak sabrını gösteremezsin. Mahiyet ve hikmetini bilmediğin şeye nasıl

sabredeceksin ki?

-İnşallah

sen beni

çok sabırlı bulacaksın. Hem ben senin hiç bir emrine karşı gelmeyeceğim.

-Öyleyse

gel. Ancak,

madem bana tabi olacaksın, ben sana haber vermedikçe bana hiç bir şey

sormayacaksın! dedi.

Hz.

Musa (a.s.):

-Tamam!

dedi.

Hz.

Musa ve Hz.

Hızır (a.s.) beraberce gittiler. Deniz kıyısında yürüyorlardı. Bir

gemiye rastladılar. Kendilerin gemiye almalarını söylediler. Gemi

sahipleri Hızır (a.s.)'ı tanıdılar. Ve ücret istemeksizin onları gemiye

aldılar.

Hızır

(a.s.), gidip,

geminin tahtalarından birini deldi.

Hz.

Musa (a.s.) ona:

-Bak,

bunlar bizi

bedava gemilerine aldılar, sen gidip gemilerini deldin, adamları

boğacaksın. Hiç de yakışık almayan bir iş yaptın! dedi.

Hızır:

-Ben

sana, "benimle

bulunmaya sabredemezsin" demedim mi? dedi.

Hz.

Musa:

-Unuttuğum

şey

sebebiyle beni sigaya çekme. Bu iş sebebiyle bana zorluk çıkarma!

ricasında bulundu.

Sonra

bunlar gemiden

indiler. Sahil boyu yürürken, çocuklarla oynayan bir yavrucak gördüler.

Hızır (a.s.) yavrucağı yakaladığı gibi eliyle başını kopararak çocuğu

öldürdü. Musa (a.s.):

-Masum

bir çocuğu

kısas hakkın olmaksızın niye öldürdün. Bu çok yadırganacak bir iş! dedi.

-Ben

sana demedim

mi, sen benim beraberliğime sabredemezsin! diye Hızır (a.s.), Musa'ya

çıkıştı. Hz. Musa:

-Ama

bu birinciden

de şiddetli idi" dedi ve ilave etti:

-

Bundan sonra sana

bir şey sorarsam, beni arkadaş etme, nazarımda bu hususta haklı

sayılacaksın, dedi.

Yola

devam ettiler.

Bir köye geldiler. Halktan yiyecek birşeyler istediler. Ama kimse

onları ağırlamadı. Köyde yıkılmak üzere olan bir duvara rastladılar.

Hızır (a.s.) eliyle şöyle göstererek: "Eğilmiş" diyordu. Onu doğrulttu.


Hz.

Musa (a.s.) ona:

-Bir

cemaat ki,

kendilerine geliyoruz, bize ilgi gösterip, ağırlamıyorlar, yiyecek

vermiyorlar. Sen onlara bedava iş yapıyorsun, dilesen ücret

alabilirdin! dedi.

Hızır

(a.s.), Hz.

Musa'ya:

-Artık

birbirimizden

ayrılma zamanı geldi. Şimdi sana sabredemediğin şeylerin te'vilini

haber vereceğim, dedi.

Resûlullah

(s.a.s)

bu ara ilave etti:

-Allah

Musa'ya

rahmet buyursun. Keşke, Hz. Hızır'la beraberliğe sabretseydi de

maceralarını bize nakletseydi, bunu ne kadar isterdim!

Ravi

devam ediyor:

Resûlullah (s.a.s) buyurdular ki:

"Birinci

(soru)su

Musa'nın bir unutması idi. Bir serçe gelerek geminin kenarına kondu.

Sonra denizden gagasıyla su aldı. Hz. Hızır bunu göstererek Hz.

Musa'ya, "Bak, dedi. Benim ve senin ilmin ve diğer mahlukatın ilmi,

Allah'ın ilminden, şu kuşun denizden eksilttiği kadar eksiltir."


Nasıl Bir Hızır Bekliyordun?

Akşehir Kaymakamı Ladikli

Ahmed Ağa'ya:

-

Ahmed Ağa, demiş siz hep görüşüyorsunuz, bir de bana göster Hızır

Aleyhisselâmı!..

Ahmed

Ağa, Kaymakamın talebine yuvarlak çerçeveli bir cevap vermiş:

-

Oğlum, nasibse görürsünüz inşallah! demiş.

Ahmed

Ağa'nın

hayranlarından olan Kaymakam, bir Ramazan günü, iftara yakın, iftar

sofrasına oturmuşlar, ailecek iftar topunu bekliyorlar...

Kaymakam  sigara tiryakisiymiş. Kaymakam tiryakiliğin verdiği ruh

haliyetiyle beklerken, kapısı üç kez çalınmış. Çıkmış bakmış Kaymakam,

kapıda bir adam:


-Biseciii! Bise alırmısınız efendiii?


Arkasında da bir deve, geviş getiriyor geve geve.


Ne desin Kaymakam?


- Ne bisesi be adam? Biseyi ne yapayım ben?


- Peki efendi kızma! Bizden sorması, sanki ısmarlamış gibiydiniz de...

Hadi iftar-ı şerifler hayrolsun! demiş, çekmiş devesinin yularını:


- Biseciii! Bise alan, katran alan...


Kaymakam kapıyı kapatıp da sofraya dönerken, mırıldanıp kendi kendine

içinden: Allah Allaaah! Bu saatte bise mi satılır be adam? Mübarek

iftar vakti... Fesûbhanallah! çekmiş.


Bir müddet sonra tekrar Ladik'e gittiği zaman:


- Aşk olsun Ahmed Ağa, bize Hızır Aleyhisselâmı daha göstermeyecen mi

Hacı Babam? diye sitem etmeye kalkınca, Ahmed Ağa:


- Size de aşk olsun hay guzum! Kapınıza gelen Hızır'ı kovarsınız, ondan

sonra da gelir bize sitem yaparsınız! demiş.


Kaymakam şaşkınlık içinde:


- Ne demek o? Ne zaman geldi Hacı Babam? diye sorunca, Ahmed Ağa:


- Ramazanın son günlerinde, siz sofrada beklerken kapınıza bir Biseci

geldi mi?


- Geldi?


- Devesinin semerindeki katran küplerine dikkat ettin mi, semere bağlı

mıydı, değil miydi?


- Ben bu tiryaki kafasıyla nerden dikkat edecem ona Hacı Babam?


- İçeceksen sen iç cigarayı oğlum! Cigara seni içmesin!... Hem sen

nasıl bir Hızır bekliyordun? Yakası kartlı, kravatlı birini mi

bekliyordun? Kolalı gömlekli, ütülü pantolonlu birini mi bekliyordun?

Neyse... Gördün işte gayrı... Görmedim diyemezsin! Kaçırdın ammaa,

gördün işte yine de... demiş ve teselli etmiş Kaymakamı, Ahmed Ağa,

ama.... Kaymakam epey eyvah çekmiş tabiii


O Kendini Tanıttı

Kânûnî,

bir gün kayıkla Boğaz’da gezmeye çıkmıştı. Ortaköy hizâsına gelince

kıyıya yanaşıp, bir adam göndererek Yahyâ Efendiyi çağırttı. O da

yanında bir

ahbâbı ile gelip kayığa bindiler. Birlikte giderlerken, Yahyâ Efendinin

ahbâbı,

devamlı olarak Kânûnî’nin parmağında bulunan çok kıymetli bir yüzüğe

bakıyor ve

bu bakış dikkati çekiyordu. Kânûnî bu hâli farkedince, parmağındaki o

kıymetli

yüzüğü çıkarıp;

-Siz

gâliba, bunu merak ettiniz, alıp daha yakından, bakıp inceleyiniz,

dedi.

O

zât

yüzüğü aldı. Evirip çevirdikten sonra, denize atıverdi. Yahyâ Efendi

hâriç, kayıkta bulunanlar çok hayret ettiler. Biraz sonra o kişi inmeği

arzu

etti

Bir

müddet gittikten sonra, o zât inmek istediğini bildirince,

Pâdişâh

kayıkçıya;

-Kıyıya

yanaş,dedi.

Kayık

kıyıya yanaştı. O zât, ineceği sırada denizden bir avuç su alıp Sultana

uzattı. Avucunda biraz önce denize attığı yüzük vardı. Yahyâ Efendi

hâriç,

kayıkta bulunan herkes, yine çok hayret ettiler. Kânûnî, elini uzatıp

yüzüğü alınca,

o zât birdenbire gözden kayboluverdi.

Kânûnî,

Yahyâ Efendiye dönüp;

-Ağabey,

ne oluyor, bu olanlar nedir ki? dedi.

O

da;

-Efendim

gördüğünüz, Hızır aleyhisselâm idi, dedi.

Bunun

üzerine Kânûnî;

-O

hâlde,

bunu ne için, daha önce demediniz, bizi niye tanıştırmadınız?”

deyince,

Yahyâ

Efendi;

-O kendini, tanıttı hükümdârım, lâkin siz tanımakta, geç kaldınız

hünkârım, buyurdu.


Size Bir Emanetim Var

Bir

gün dilenci kılığında birisi tarafından Ahmed Kuseyrî'nin evinin

kapısı çalınır. Kim olduğu sorulunca, Ahmed Kuseyrî'yi görmek

istediğini söyler. Evde olmadığı bildirilince;


- Size bir emânetim var."

diyerek bir dağarcık, bir torba ve küçük bir çıkını bırakıp almalarını

söyleyerek ayrılıp gider. Giderken de;


- Sonra uğrarım." der.


Ahmed

Kuseyrî hazretleri geç vakit eve gelir. Hanımı da kapıya gelen

ziyâretçiden ve bıraktıklarından bahsetmeyi unutur. Gece yarısı

mutfaktan sesler işiterek gidip bakarlar. Bırakılan küçük kaptan

kazanlar dolduracak kadar bal taşıyor. Torbadaki bir avuç darı çuvallar

dolduracak kadar artıyor. Çıkından ise çil çil altınlar taşıp yerlere

dökülüyor.


Ahmed Kuseyrî;


- Nedir bu hâller? diye sorunca hanımı şaşkın

ve hayretler içinde;


- Bilmiyorum." der.


Ahmed Kuseyrî;


- Bugün bize

gelen oldu mu?

diye sorar.


Hanımı hatırlayıp;


- Evet bir ihtiyar geldi. Sizi sordu.

Sonra uğrarım diyerek bunları bıraktı. Bereketlenip taşan bu şeyler ona

âittir,  dedi.


Ahmed Kuseyrî hazretleri bir an düşünüp;


- Bu gelen Hızır

aleyhisselâm mıydı yoksa? deyince, bırakılan kaplardaki artmalar ve

taşmalar durdu.


Böylece Hızır aleyhisselâmın bereketine kavuştular.

Hidayet Hikayeleri (13 hikaye)

Allah'ım Halkıma Din Ver!...

"Siz

Allah'ın dinine yardım edin ki, Allah da size yardım etsin."

(Muhammed

Sûresi, 33)

Bambaşka bir Serpil

Okuyacağınız

bu olay hayâl değil, senaryo değil, kurgu değil, roman

hiç  değildir. Bizzât yakınımda gerçekleşen bu olayın kahramanı,

25-26 yaşlarında genç bir kız…


Konu ise şu soru: "İslâm’da kadınlara, niçin erkeklerden daha

disiplinli  giyinmesi emrediliyor?" (Bknz. 24. S., 31. Â. ve 33.

S.,59. A.) Benim de dikkatimi çeken bu sorunun ilginç ve mantıklı

cevaplarından birini, bizzat  şâhit olduğum ilginç bir olayın

içinde, net olarak bulmuştum.

Yıllar önce arşivime attığım bu ilginç hâtırayı, siz

dostlarımla da  paylaşmak istiyorum.

Şöyle ki; 5-6 sene kadar

önce (Adidas, Nike, Puma v.d. Spor mlz.lerimağazacılığı yaptığım

yıllarda) 2. lig kulüplerinin de malzeme taleplerini,  firma

olarak biz karşılıyorduk.

2. lig kulüplerin finansmanını genelde büyük şirketler veya

belediyeler  karşılar.  Bir gün bu maksatla, Darıca kulübünün

başkanı olan belediye başkanlığının,  kulüpten sorumlu 2. başkanın

odasında oturuyoruz.

Başkanın biraz üzgün ve düşünceli olduğunu gördüm.

-Hayırdır başkan?… dedim.

-Bu görevde her gün bir başka sürpriz ile karşılaşıyoruz

Raif’ciğim…  dedi. ..ve devam etti.

Senden önce görüştüğüm bayan var ya, hani kapıda

karşılaştınız. Dekolte  giyimli…

-..Evet evet, manken zannettim. Dedim.

-İşte o bayan, geliş maksadının dışında ve dikine sorular

sordu da, ona  hayret ettim ve kafam takıldı. Çok ilginç olduğu

için sana şöyle  özetleyebilirim. Kulübümüzün bir yıllık sağlık

hizmetleri için ihâle açtık.  Bu kardeş de, bir hastaneyi temsîlen

gelmiş. Sözleşmeyi bana 25-30 dakikada  okudu. Bitirince de:

-Başkanım, 30 dakikadır yüzüme bile bakmıyorsunuz!… Sağa-sola

bakarak  cevap verip geçiştiriyorsunuz… Niçin?… ..dedi.

Ben de, çok sıkılmıştım:

-Kardeşim, çok özür dilerim ama, öyle dekolte bir kıyafetiyle

gelmişsiniz  ki… Gözlerimi günahtan korumak için bakmıyorum!… Yüce

Rabbimin biz  erkeklere emri bu!… Sizi, sözleşme imzalamaya bunun

için gönderiyorlar zâten, yani  kullanıyorlar sizi kardeşim. Sizin

adınıza da çok üzülüyorum…

Kız, göğüslerini dosya ile kapatıp, biraz mahcûp ve

utanarak:

-Başkanım, gerçi kravatlısınız ama, siz erkekler bu sıcakta

kısa kollu  gömlekle gezerken, biz kadınlara İslâmiyet "giyimde

disiplin" uyguluyor…

Hani eşitlik.? Haksızlık değil mi bu?...

Çok ciddî ve itham edici bir soru olduğu için, devam etmeye

mecbur kaldım:

-Elektrikten anlıyor musun kardeşim?…

-Evet başkanım, babam elektrikçi idi…

-Şu prizde kaç kablo var?…

-2 ana kablo var. Bir de sarı-yeşil izoleli topraklama kablosu

var… Ama  ne alaka?

-Devam ediniz kardeşim!

-İki ana kablolardan biri elektrik yüklü "FAZ", diğeri "NÖTR…"

Elektrik  yüklü olan mutlaka izoleli olmalı, yani birkaç mm.’lik

kısmı bile "ÇIPLAK"  olmamalı…

-Niçin öyle?…

-Çünkü; nötre yakın olduğu yerlerde elektron atlaması

olacağından, ısınma  başlar fark edilip tedbir alınmaz ise yangın

çıkarır. Veya sigortaları  attırır!…

-Bravvo kardeşim, işte kendi sorunuzun cevabını kendiniz

verdiniz!…

-Nasıl yâni başkanım?…

-Allah c.c. kadın ve erkeği hukûk ve adalette EŞİT yaratmış

fakat, görev  bölümü ve hayâtı paylaşımda, fıtrat olarak farklı

yaratmıştır. Yani kabaca  özetlersek erkek, aileyi koruma, ailenin

erzak, giyim ve tüm sosyal  ihtiyaçları temini için, daha güçlü

yani dış işlerine daha uydun fıtratta  yaratılmış. Kadını da

ailenin iç hizmetleri, doğum-bakım, çocuk terbiyesi,  ’insan

yetiştirme öğretmeni’ olarak iç işlerine uygun ve zarif

yaratmıştır.  Zorunlu hallerde görev paslaşmaları olabilir… Kadına

verilen zariflik,  lâtiflik, güzellik, aynen elektrik gibi

"çekicilik & câzibe" bir ailenin  katalizörüdür, bağlayıcı

artı’lardır. Kadındaki bütün bu artı farklılıklar,  huzûr ve

mutluluk için, ailenin erkeğine (eşine) tahsis edilmiş. Yani

erkeğe  aittir. Başkalarının ilgilenmesi kıskançlık sebebi ve

içten-içe huzursuzluk,  şüphe, tartışma kaynağıdır.

Televizyonlarda her gün bu konuda işlenen  tecâvüzler, boşanmalar

ve cinayetler bu tezimin doğruluğunu ispat  etmektedir… İslamiyet

ise sosyal huzûrun tesisi için, (âdetâ koruyucu  hekimlik gibi,)

ön tedbirler vâzetmektedir. İşte, örtünmek de’… ..derken,  o kız

sözümü kesti:

-Evet başkanım, gerçekten anladım… Çok çok teşekkür

ederim… 

-Kardeşim, sorunuzun sadece bir yönüne kısaca temas ettik…

Aile  boyutundan başka, güvence boyutu, zarâfet boyutu, sosyal

boyutu, kulluk  boyutu, imtihan boyutu, özellikle yaratıcıya itâat

boyutu ve benim de şu  anda hatırlayamadığım birçok boyutları var!…

-Başkanım, bir daha sizinle karşılaştığımızda, karşınızda

"bambaşka bir  Serpil" göreceksiniz. Bugünden sonra da hastanem

ile ilişkilerimi bu  çizdiğiniz şablona göre yeniden

değerlendireceğim!… ..dedi ve gözleri dolu  dolu oldu, azâmi saygı

göstererek ayrıldı…

******

Başkan ile görüşmemizi tamamlayınca ben de ayrıldım fakat,

birkaç gün hep  bu olayı düşündüm… Acaba, Serpil gerçekleri

anlamış mı idi?…

Başkana 3-4 gün sonra telefon açtım. Selam-kelam, hal-hatırdan

sonra:

- Serpil ile ilgili bir gelişme var mı? ..dedim.

-Evet… dedi başkan ve devam etti:

Bir gün sonraki randevuya gelmeyince şirketini aradım.  O

gün buradan gidince dosyaları teslim etmiş…

30 dakika kadar masasında bir şeyler yazarak, o kâğıdı

müdürünün masasına  bırakmış, bazı arkadaşları ile kucaklaşarak

ayrılmış…

-Peki başkanım, müdürünün masasına bıraktığı kâğıtta ne yazılı

imiş?  ..diye sordum.

Cevap çok ilginç:

-Bundan sonraki çalışma hayâtımı, "BAŞÖRTÜLÜ sürdürme"

teklifimi kabul etmeyeceğinizi bildiğim için, istifâ  ediyorum..*

A. RAİF ÖZTÜRK

Moralhaber

Barihudâ Hanımın Hidâyet Yolculuğu

"Allah,

Kendisine Yönelene Hidâyet Eder"

İnsan,

Cenâb-ı

Hak’tan samimiyet ve ısrarla isterse, Allah ona cevap verir.

Barihudâ

Tanrıkorur

İlk

adı,

Charmaine Angele Moo. Şimdiki ismi Şermin Barihuda Tanrıkorur. Ûdî

bestekâr,

yazar, merhum Cinuçen Tanrıkorur’un hanımı… 1946 yılında Jamaika’da

doğdu.

Üniversite eğitimi için Amerika’ya gitti. 1972-1975 yılları arasında

Kaliforniya Eyâlet Üniversitesi’nde (Amerika) Güzel Sanatlar Bölümü’nün

Heykeltıraşlık ve Tasarım kısmında yardımcı doçentlik yaptı. Daha sonra

Türkiye’ye geldi. Sekiz yıl Konya’da yaşadı. Türkiye’de Ortadoğu Teknik

Üniversitesi, Bilkent ve Selçuk Üniversitelerinde İngiliz Dili ve

Edebiyatı

Öğretim Üyeliği yaptı. 1984-2000 yılları arasında “Türk-İslâm Sanat

Tarihi”

üzerinde çalışarak “Mevlevî Mimarisi” adlı tez ile doktorasını

tamamladı.

1995’ten beri İslâm Ansiklopedisi’ne Mevlevîhâne Mimarisi ve Mevlevîlik

üzerinde maddeler yazmakta olan Barihuda Hanım, ayrıca üniversitelerin

düzenlediği panel ve sempozyumlara katılarak tebliğler sunmaktadır.

2004-2005

yılları arasında Türkiye Cumhuriyeti’ni temsilen UNESCO’ya takdim

edilmek üzere

«kültür mirası dosyası»nın hazırlanmasında görevli 65 kişilik ekibin

başında

bulundu. Bu heyetin hazırladığı “Mevlevî Âyin-i Şerifi” adındaki

bu

dosya, UNESCO tarafından dünya şâhseseri seçildi.

Doğduğum

Yer

Ben

Jamaika’da 1946 yılında doğdum. Âilece

hıristiyandık. Âilem doğudan gelmişler. Annem de, babam da aslen Çinli…

Beş

çocuklu bir âilenin tek kızıyım.

Jamaika,

1,5 milyon nüfuslu bir ada… Orta Amerika’da, Antilles (Antilya)

adaları arasında, Karayip denizinin içinde… Bizler, tabiatın içinde

yaşadığımız

için Allâh’a olan inancımız çok kuvvetliydi. Çünkü yaşadığımız yerde

çok sık

bir şekilde kasırga, sel, deprem gibi tabiî felâketlerle karşı

karşıyaydık. Her

zaman toptan yok olma tehlikesi vardı. O yüzden burada yaşayan

insanlar, pek

çok ölümlere çok yakından şâhid oldukları için Allâh’a duâları ile

ayakta

duruyorlar. Bu felâketlerin sonunda, insanlarda kadere teslimiyet,

şükür ve

tefekkür duyguları gelişiyor ve oradaki insanlarla Allah arasında güçlü

bir bağ

oluşmasına sebep oluyor. Bu hâdiseler bize Allah için imkânsız bir

şeyin

olmadığını, Allah’ın kudretini ve insanlara merhametini, duânın gücünü,

kısacası Allâh’a îmânı öğretiyordu.

Memleketim

Jamaika, İngiliz sömürgesi altındaydı. Okulumuzda İngiliz tarihi

ve edebiyatı dersleri vardı. Bütün hocalarımız İngiltere’den geliyordu.

Ancak

kreşten üniversiteye kadar bütün eğitim hayatım boyunca, İngiliz

sömürgesi

altında bulunmamıza rağmen kız ve erkek okulları birbirinden ayrıydı.

Daha

sonraki yıllarda Türkiye’ye geldiğimde, kız ve erkeklerin karışık bir

şekilde

eğitim görmeleri beni çok şaşırtmıştı.

Okul

yıllarımda okuduğum şiirleri hatırlıyorum da, tevhid inancının izleri

vardı içinde… Şimdi geriye doğru bakınca anlıyorum ki, içinde

bulunduğum

toplumun tabiatla haşır neşir olması, insanlardaki Allah’a bağlılık,

çocukluk

yıllarındaki tevhid izleri, âdeta beni İslâm’a hazırlamış. Hazırlamış

diyorum,

çünkü bulunduğum adada İslâm dininin adını bile duymamıştık. Çünkü

memleketime

İslâm’a dâvet eden hiç kimse gelmemiş. Câmi yok, hoca yok!.. 1973

yılına kadar

İslâm’dan haberim yoktu.

Amerika

ve Arayış Yıllarım

1973’te

Amerika’ya Los Angeles’a gittim. En çok din arayışına yönelişim bu

zamanlarda oldu.

Kendi

kendime soru sormaya başladım: Amerika’da her şey var, ama insanlar

neden huzursuz ve bir arayış içinde diye… İnsanlar, bilhassa üniversite

gençliği maddî şeylerde huzur bulamayınca, mânevî şeylere yönelmişler;

onlarda

huzur arıyorlar.

Her

türlü din hakkında bilgi topluyor, düşünüyordum. Âdeta mânevî bir

süpermarkete döndüm. Bazen de beni ısrarla kendi mensup oldukları din

ve

mezheplere çekmeye çalışan insanlar peşime düşüyordu.

Herkes

âdeta kendi dininin satıcısı olmuştu. Budistler geliyor, dinlerine

dâvet ediyor. Hinduizm’in temsilcileri geliyor:

“-Bizim

dinimiz daha güzel!..” diyor.

Hepsi

bende mânevî bir istidat gördüklerini söylüyorlardı. Gerçekten

küçüklüğümden

beri ben de bazı fevkalâdelikler yaşıyordum. Mesela olacak bir

hâdiseyi, 3-4

gün öncesinden rüyamda görüyor ve etrafımdakilere haber veriyordum.

Bunu fark

eden herkes yanıma yaklaşıyor ve beni kendi dinine dâvet ediyordu.

Peşime

düşen insanlar ve iç dünyamda yaşadığım sıkıntılar, artık dayanılmaz

bir noktaya gelmişti.

“-Ben

bittim, artık!..” dedim ve bir odaya kapandım. Üç aydan fazla

kimseyle görüşmedim. Durmadan Allâh’a yalvardım:

“-Allâh’ım!..

Kaderimde hangi dini benim için yazdıysan, hangisi benim için

hayırlıysa, beni o dine ulaştır. Ve bunun için bana bir işâret göster.

Burada

bütün dinler var. Ama hangisi gerçekten doğru bilemiyorum. Kaderimde ne

yazıldıysa bana açıkla ve o çizgiye teslim olayım!..”

Bir

yandan da sürekli düşünüyordum.

“-Dünyaya

niçin geldim? Allah benden ne istiyor? Dünyada ne yapmalıyım?”

Biliyordum

ki, ilâhî irâde ile cüz’î irâdem aynı istikamette olursa, o

zaman gerçek huzur ve selâmete ulaşacaktım. Bunda muvaffak kılması için

Allah’a

çok yalvardım.

İslâm’la

İlk Tanışma - İşaretler

O

sıralarda yukarıdaki komşuma bir zât geldi: Pir Vilâyet Han…

Pakistanlı.

O zaman ben üniversitede hocalık yapıyordum. Komşum beni çağırdı:

“-Sizi

biriyle tanıştıracağım!..” dedi.

Komşum

bir sûfîydi. Bir anda kendimi zikir toplantısının ortasında buldum:

“Lâ

ilâhe illallâh, Mûsâ Rasûlullâh”, “Lâ ilâhe illallâh, İsâ

Rasûlullâh”,“Lâ ilâhe illallâh, Muhammed Rasûlullâh” diye

zikir yapılıyordu.

Ben

bir taraftan da ilâhî bir işâret bekliyordum. Derken bir işâret geldi:

Pir Vilâyet Han, benim kaybolmuş yüzüğümü buldu. Şaşırdım. Bunun

aradığım

işâret olduğunu düşündüm. O topluluğun içine girdim.

Pir

Vilâyet Han, İngilizce’yi çok iyi biliyordu. Peygamberlerin hayatını,

Hazret-i Mevlânâ’nın, Bayezid-i Bistâmî’nin, İbnü’l-Arabî’nin

hayatlarını ve

«Esmâü’l-Hüsnâ»yı hep ondan öğrendim. Onlar Çistiyye tarikatından gelen

bir

kola mensuptular. Kendilerinde zikir var, ama abdest-namaz ve itikad

yoktu.

Onların bâtıl bir tasavvuf akımı olduğunu 3 yıl sonra anladım. İlk

başladığım

zamanlar bilmiyordum, tabiî…

Şimdi

anladığım kadarıyla bunlar Halvetiyye’nin bir kolu idiler ve onların

pîri Hindistan’da yatıyordu. Bunlarda her peygambere iman vardı, ama

son

peygamber olan Hazret-i Muhammed’in şeriatını uygulamıyorlardı. Onlarla

üç sene

süren birlikteliğim, hep imtihanlarla geçti. Kalbî hazırlık

safhasındaydım

sanki… Onlardan kalb temizliğini, zikri, istiğfârı öğrendim. Şâyet

onlardan bu

tasavvufî temrinleri öğrenmeseydim, belki İslâm’ın itikad ve amelini

anlamayabilirdim. Allah, âdeta onların eliyle kalbimi temizleyip,

İslâm’a

hazırlamıştı beni…

Çok

ilginçtir, Pir Vilâyet Han’la ilk tanıştığım gün, apartmandan aşağı

indim. Durakta otobüs bekliyordum ve esmer tenli bir adam bana doğru

yaklaştı.

Bu adamı daha önce hiç görmemiştim. İyice yanıma kadar yaklaştı ve:

“-Sen

ya Müslümansın, ya da Budistsin!..” dedi.

Ben

çekindim. Hiç tanımadığım birisi, yabancı bir erkek, bana niye böyle

diyor ki, diye düşündüm içimden…

Adam:

“-Sen,

yoksa o yukarıdaki pis ve yanlış yolda olanların yanında mısın?”

diye sordu. Sonra da:

“-Gel,

seni bizim evimize götüreyim, seni hanımımla tanıştırayım da sana

salâtı (namaz kılmayı) öğretsin!..” dedi.

Fakat

ben iyice şaşırdım ve korktum. İlk otobüse bindim ve oradan ayrıldım.

Çok

gariptir, bir sene sonra aynı adamı tekrar gördüm. Bir parkta

otururken, bu adam da parkın bir kapısından girdi ve önümde namaz

kılmaya

başladı. Secdeye vardı. O adamın yaptığı hareketlerin namaz kılmak

olduğunu,

ancak müslüman olduktan sonra öğrendim. Sonra elini açtı ve benim

duyacağım

şekilde -belki de bana duyurmak için- yüksek sesle duâ etmeye başladı:

“-Allah’ım,

bu kız çok temiz bir kız!.. Ne olur, doğru yola ulaştır!.. Bu

insanlardan onu kurtar!.. Doğru yolu bulsun!..” dedi.

Her

yerde hidâyete götüren işâretler ortaya çıkıyordu. Allah Teâlâ, âdeta

bana, sırayla bu insanları gönderiyordu, kendisine yaklaşmam için… Hani

âyet-i

kerîmede, “Allah kendisine yönelene hidâyet eder…” (er-Ra’d,

27)

buyruluyor ya… Ben, Allah’tan bunu istemiştim, O da sebeplerini

yaratıyordu.

Çile

Devri

Tam

bir çile devri dolduruyordum. İçinde bulunduğum tarikatın şeyhi Pir

Vilâyet Han, bana bir gün:

“-Sen,

bizden değilsin!.. Senin mânevî âilen çok uzaklarda!.. Sen burada

garipsin. Sen bu dünyaya garip geldin. Doğduğun yerde de seni kimse

anlamadı.

Şimdi etrafındakiler de seni anlamıyor. İnşâallah duâ edelim, er-geç

mânevî

âileni bulacaksın. Biz senin son durağın değil, başlangıç durağınız.

Mâneviyat

dünyanın ilk basamağıyız. Ama bizim yanımızda kalabilirsin. Bu, yalnız

başına

kalmaktan daha iyidir. Merak etme, bir gün gerçekten mânevî âileni

bulacaksın;

görünce de onları tanıyacaksın!..” dedi.

Onların

yanında çok hizmet ettim.

*

* *

Pir

Vilâyet Han’la birlikte, 1975 yılında Fransa sınırında Alp Dağlarında

Chamoni (Şamani) denilen bir yerde inzivaya çekildik. Çile ve riyâzet

dönemi

altı hafta sürdü. Herkesin küçük, ayrı ayrı çadırları vardı. Her sabah

kalkar,

kendi kendimize zikir yapardık. Kimse, kimseyle konuşmazdı. Ayrıca her

gün oruç

tutardık.

Bir

gün onlarla birlikte Alp dağlarında kampa çekildiğimizde, şeyhime

müracaat ettim ve:

“-Benim

soyadım Moo; ama bana seslendiklerinde «Hû!..», «Hû!..» gibi

geliyor. Bu zikri duyunca da, dünyadan sıyrılmak istiyorum. Sanki ben,

öbür

dünyaya doğru çağrılıyormuşum gibi hissediyordum. Artık dayanamıyorum,

bana bir

isim verin!..” dedim.

Şeyhim

yanıma geldi ve:

“-Öyleyse

ismin «Bari» olsun!..” dedi.

Bir

şeyler daha söyledi, fakat gerisini anlamadım.(1) Böylece beni rahatsız

eden “Moo” şeklindeki soyadımdan da kurtulmuştum.

Esrarlı

Bir Rüya

Riyâzâtımızın

beşinci haftasında bir rüya gördüm. Bu rüya için, hayatımı

değiştiren, beni İslâm’la buluşturan bir rüya diyebiliriz. Rüyamda bir

ses

duyuyordum. Parmağımdaki yüzüğüm kastedilerek:

“-O

yüzüğü Davud’a ver. Konya’da içine «Lâilâhe illallâh»

yazdırsın!..” deniyordu.

Davud

Bellak, o kampta aşçılık yapan bir Amerikalı idi. Uyandım.

“-Bu

ne garip bir rüya!..” dedim. “O adamı tanımam ki, nasıl gidip yanına

böyle bir şey söyleyeceğim şimdi!..”

Yemeğin

ardından Davud’un yanına gittim ve:

“-Konuşabilir

miyiz?” dedim.

Şaşkınlıkla:

“-Tamam.”

dedi.

“-Ben

bir rüya gördüm. Sanırım seninle alâkalı…” dedim ve rüyamı anlattım.

Birden yüzü değişti.

“-Altı

haftadır buradayım ve ben niye buraya geldim, diye düşünüyor; bir

işâret bekliyorum. Demek ki, ben, senin için buraya gelmişim.” diyerek

anlatmaya devam etti:

“-Ben

geçen sene Konya’da şeyhimin yanındayken bir rüya görmüştüm. Rüyamda,

bu Alp dağlarında her tarafı karlar bürümüştü. Dağda, uzun beyaz

elbiseli, uzun

saçlı bir kadın vardı. «Bana yardım et!.. Bana yardım et!..» diye beni

çağırıyordu. Rüyamı, hizmetinde bulunduğum Süleyman Efendi’ye anlattım.

Şeyhim

Süleyman Efendi:

«-O

seni çağıran Fahrünnisâ Hatun’dur.»(2) dedi. Sonra devamla:

«-O’nun

rûhu, batıdaki kadınlarda doğuyor. Sen onlardan birine yardım

edeceksin ve hidâyetine vesile olacaksın…» diyerek size işâret etmiş

demek ki…

Ben Konya’dan dönünce Norveç’te çalışmaya başladım. Bir reklam kağıdı

geldi.

Üzerinde Chamonix-Alp dağlarının resmi vardı. İçimden, işte rüyamda

gördüğüm

dağlar dedim ve bir işâret olduğunu düşünerek reklamdaki o işi kabul

ettim.

Şimdi verin yüzüğünüzü, seve seve «Lâilâhe illallâh»

yazdırayım. Onu,

Konya’ya bizzat götürürüm.” dedi.

Ben

de yüzüğümü çıkarıp kendisine verdim. Kamp bitti. Oradan ayrıldık.

Sonra Davud’la mektuplaşmaya başladık. Kendisine yüzüğümü soruyordum

hep; o da

henüz Konya’ya gitmediğini söylüyordu.

Kozmik

Mukabele Âyini

O

sıralar ben de çok meşguldüm. Pir Vilâyet Han’la beraber hazırlamış

olduğumuz,

büyük dinlerin arasındaki münasebeti anlatan ve Peygamberlerin

hayatlarından

çeşitli bölümler bulunan bir âyin Newyork’ta gösterilecekti. Ben de bu

âyinin

tasarım ve dekorunu düzenlemeden sorumluydum.

Bu

“kozmik mukabele” sahnelendiği esnada, hayatımda ilk defa bir ezân

duydum. Hem de Newyork’ta… Sudanlı Hamzaddin, hâfız idi ve harika bir

ezân

okudu. Çok etkilenmiştim.

İlginç

olan bir şey daha var, bu “kozmik mukabele”de oynayan kimseler

gerçek birer oyuncu değil, hepsi birer müriddi. Amaç, Allâh’ın bütün

zamanlara

peygamberler göndererek insanları kendisine dâvet ettiğini göstermekti.

Her bir

mürid, temsil ettiği peygamberin (!) hayatını öğrenmek ve hissetmek

için böyle

bir işe girmişti. Ama yaptığımız iş, din bakımından çok büyük bir

cür’et ve hataymış,

bunu da sonradan öğrendik.

Arayış,

Arayış…

Sonra

Boston’a gittim. Orada Harvard Üniversitesi’nde bir seminere

katıldım. Bir profesör, sancısız doğumu anlatıyordu. Elimi kaldırdım ve

söz

istedim:

“-Siz

hep maddî doğumdan bahsediyorsunuz, peki mânevî doğum sancısız olur

mu?” dedim. Profesör, nâzik bir ifadeyle:

“-Hanımefendi,

sizinle biraz sonra görüşebilir miyiz?” deyince, arka tarafa

geçtim ve seminerin bitmesini bekledim.

Profesör

yanıma geldi ve:

“-Kızım,

sen ölmeden önce ölmeye gidiyorsun!.. Senin çok büyük bir zâta

ihtiyacın var. Benim mürşidim Hindistan’da… İstersen sana onun adresini

verebilirim. Çünkü sen mânevî, özel bir dönemden geçiyorsun. Bu dönemi,

bir

mürşid-i kâmilin huzurunda geçirmelisin. En azından bu ölüm devresinden

çıkana

kadar!.. Ayrıca kesinlikle Batı toplumundan ve Amerika’dan dışarıya

çıkmalısın.

Bu dönemi burada atlatamazsın, burada kalırsan sana kimse yardım

edemez!..”

dedi.

Hayatımın

her safhasında birileri geliyor ve beni bir şeylere dâvet

ediyordu. İlk olarak anlattığım parkta namaz kılan ıraklı adam, sonra

Davud

Bellak, şimdi de bu profesör… Sanki Allah beni bir şeylere

hazırlıyordu. Ben de

çilemi tamamlıyordum.

Bu

ikazlar ve insanlar, sanki bana:

“-Artık

aklını kullan da, doğru yolu bul!..”

diyorlardı.

1-Yıllar

sonra tanıştığım Konya’daki şeyhim, ismimin “Bâri”

olduğunu öğrenince, onu “Barihudâ” olarak değiştirdi. Çünkü

Barihudâ,

Allâh’ın (husûsî olarak) hidâyet verdiği kimse demekmiş.

2

-Fahrünnisâ Hatun, Mevlânâ Hazretleri’nin en büyük

hanım müridiymiş.


"Mevlânâ Kapısında"

Anneannemin

Kabri

Yaşadığım

ve bir türlü tatmin olamadığım bu arayışlar beni yormuştu. Uzun

yıllardır memleketime, Jamaika’ya gitmemiştim. En kısa zamanda

toparlandım ve

anne-babamın yanına gittim.

Bu

arada garip şeyler üst üste gelmeye devam ediyordu. Ben bir yaşındayken

vefat eden anneannemin kabrini, bu gidişimde bulmuştum. Bunu anneme

söylediğimde, bana şöyle dedi:

“-Onun

ölüm haberini, bize, sen vermiştin. O, memleketinden kalkıp bizim

yanımıza gelecekti. O gece sen, ağlamaya başladın. Öyle çok ağladın ki,

ne

yapacağımızı bilemez hâle gelmiştik. Herkesi başına toplamıştın. Sonra

öğrendik

ki, tam senin hüngür hüngür ağladığın saatlerde annem vefat etmiş.

Annem, çok

büyük bir hanımmış. Köyde herkes dertlerini ona anlatır, o da herkesin

derdine

derman olurmuş. Mânevî yönü de varmış. Herkes ona saygı gösterirmiş.”

Annemden

bunları ilk defa duymuş ve biraz daha hayret içinde kalmıştım.

Onun mezarının başına gittim. Binlerce «kelime-i tevhid» getirdim.

“Hemen

Los Angeles’a Dön!..”

Sonra

Jamaika’da bir rüya daha gördüm. Yine bir ses, bana:

“-Sen,

anne-babanla vedalaş!.. Los Angeles’a dön. 23 Nisan’da orada olman

lâzım!..”

Rüyamda

kaplumbağalar, gökyüzünde yüzüyorlardı. Uyandım. Âileme bir şey

demeden onlarla vedâlaştım. Los Angeles’a döndüm. Küçük bir yer

kiraladım.

Çünkü Los Angeles’tan ayrılırken her şeyimi toplamış, işimi bırakmış,

öyle

gitmiştim. Şimdi her şeye tekrar baştan başlıyordum. Ve beklemeye

başladım.

“Ben şimdi buraya niye geldim?” diye düşünürken, Davud Bellak’tan bir

mektup

aldım. Davud, “Konya’ya vardım. Şeyhime hizmet ediyorum. Ona odun

taşıyorum…” diye anlatıyor, bu hâlinden de şikâyet ediyordu.

Ben

de, onu tesellî ediyor, Yunus Emre’nin hayatını bilmeden, “Ne kadar

şanslısın, mürşidini bulmuş, ona hizmet ediyorsun!..” diye Davud’a

mektup

yazıyordum. Sonra yüzüğümü sordum. O da yüzüğü “Lâilâhe illallâh”

yazılmak

üzere kuyumcuya verdiğini söyledi.

Davud,

gönderdiği bu mektupta, bir de Konya’dan Los Angeles’a gelecek olan

bir Mevlevî şeyhinden ve onların Los Angeles’ta icrâ edecekleri ilk

semâ

âyininden bahsetmiş ve sonra da:

“-Aman

23 Nisan’da Los Angeles’ta bulun da seni şeyh efendi ile

tanıştırayım!..

Ben de şeyhimle birlikte geleceğim ve senin yüzüğünü de getireceğim.”

diye

eklemişti.

İşte

beklediğim mesaj buydu. Rüyamda haber verilen ve günlerdir ne olduğunu

merak ettiğim işâret!..

Hidâyetin

Bedeli…

Ben

uzunca bir iç seyahat yapmıştım, oturduğum yerde… Yaptığım duâlarla,

okuduğum kitaplarla, tanıştığım insanlarla iç dünyamda kilometrelerce

yol kat

etmiştim. İnsanın, hakikati ararken aslında gitmesi gereken yerdeydim;

uzaklarda değil, gönül âlemimde… Böyle bir seyahat için diyar diyar

gezmeye gerek

yoktu, sadece bir rehbere ihtiyaç vardı. Bu yüzden:

“-Allah’ım,

ben hiçbir yere gitmeyeceğim, burada oturacağım. Sen benim

mürşidimi buraya gönder!..” diye duâ etmiştim.(1)

Halbuki

bazı arkadaşlarım, ihtiyaçları olan rehberi bulmak için

Afganistan’a, Pakistan’a… gitmişlerdi.

Bu

da samimi olarak ve ısrarla yapılan duâların ne kadar tesirli olduğunu

gösteriyor.

Bir

de benim câhilliğimi gösteriyor. Ne kadar cehâlet içindeymişim ki,

herşeyi ayağıma istiyormuşum. Allah’a şart koşulur mu? Halbuki Allah,

en iyisini

bilir ve en güzel şekilde herşeyi gerçekleştirir. O’ndan hayırlısını

isteyip

gerekli ortam ve şartları O’na bırakmalıydım. İnsan, yaşamadan birşey

anlamıyor.

Siz,

röportaja başlarken hidâyet mâceramı anlatmamı istediniz. Önemli olan

“Lâilâhe illallâh” deyip istikamet üzerine olabilmek… Allâh’a teslim

olmak…

Nefisle büyük bir cihada azmedebilmek… Sadece “Lâilâhe illallâh” deyip

sonra da

müslümanca yaşamamanın hiçbir faydası yok!.

*

* *

Neyse,

23 Nisan’da bu Süleyman Dede Efendi ve Davud geldi. Ben de onları

Los Angeles’a dâvet edip karşılayan kimselerin arasına girmiştim. Onu

dâvet

eden kişiler bana:

“-Sen

bu gelen şeyh efendiyi nereden tanıyorsun ki?” diye sordular.

Ben

de:

“-Bana

mektup geldi. Beni de dâvet ettiler.” dedim.

Onlar:

“-Nasıl

olur, onu buraya biz dâvet ettik.” dediler ve beni bir kenara doğru

ittirdiler.

Süleyman

Dede, uçaktan indi. Meğer daha önce Davud, Süleyman Dede’ye benim

fotoğrafımı göstermiş ve kısaca başımdan geçenleri de anlatmış.

Konuşurlarken

Süleyman Dede, fotoğrafa bakmış, alnıma bir çarpı işareti koymuş ve:

“-Hazret-i

Cebrail, bu kıza zaman zaman bazı haberler veriyor.” demiş.

Tabiî, benim bunlardan çok sonradan haberim oldu.

*

* *

Dînî

konularda bilgi sahibi insanların sayısı bile bu kadar azken, benim

başımdan geçen bazı olayları ve bazı tasavvufî incelikleri herkesin

yeterince

anlamasını beklememek gerektiğini düşünüyorum.

Gerçekten

bazı olaylar var ki, inanç taşımayan kimselerin kabullenmesi,

inanması çok zor!.. Onun için bunlar anlatılmaz, sadece hissedilir,

yaşanır. Bu

yüzden herkesin kendi iç yolculuğunu yaşaması lâzım!..

Süleyman

Dede ile Tanışma

Havaalanında

ben kalabalıktan biraz ayrılmıştım. Davud ve Süleyman Dede

uzaktan göründüler. Davud, “İşte anlattığım kimse!..” der gibi eliyle

beni

gösterdi. Süleyman Dede, bana Türkçe olarak:

“-Kızım,

bana su getirir misin?” dedi.

Türkçe

bilmediğim hâlde, ne demek istediğini anladım. Bir bardak su

getirdim.

“-Kızım,

akşam bizim tekkeye gel!..” dedi.

Akşam

dedikleri yere gittim. Orada yeni müslüman olmuş pek çok kimse vardı.

Süleyman Dede, hepsiyle tek tek ilgilendi. Hatta bir Meksikalı genç

vardı, yeni

hidâyete ulaşmış. Konya’ya götürüp onu yetiştirmiş ve tekrar Meksika’ya

göndermişti. Beni görünce:

“-Sen

Hazret-i Mevlânâ’dan mesajlar alıyorsun ve rüyaların bu mesajlara

rehberlik ediyor. Ama senin bu dünyada bir rehbere ihtiyacın var.

Kızım, ismin

ne?” dedi.

“-Bari…”

dedim.

“-Bundan

sonra, «Barihuda» olsun. Şimdi benden ne istiyorsun?” diye sordu.

“-Aramızda

Hazret-i Şems ve Hazret-i Mevlânâ gibi bir münâsebet (ilişki)

istiyorum. Sizin Hazret-i Şems olup beni bir Mevlânâ hâline getirmenizi

istiyorum.” dedim.

“-O

gün de gelecek… Bazen ben Hazret-i Şems gibi olacağım, bazen de sen!..”

dedi.

Büyük

laflar… Ne kadar çok câhilmişim, haddimi bilmeden neler söylemişim.

Şimdi bile garibime gidiyor. Ben sorular soruyordum, o da Mesnevî’nin

İngilizceye çevrilmiş Reynold Nicholson’un tercümesi veya şerhinden

bazı

yerleri bana gösteriyor:

“-Oku!..”

diyordu.

Bir

gün ona:

“-İngilizce

bilmeden o hanımla nasıl anlaştınız?” diye sormuşlar. Cevâben:

“-Kalpten

kalbe yol vardır.” demiş.

Gerçekten,

neyi sorsam, bana kitaptan yerini gösterirdi. Gösterdiği o

bölümü okur ve cevabımı almış olurdum. Tekkede sohbetler yapılmaya

başlamıştı.

Sohbeti, Türkçe’den İngilizce’ye çevirmek üzere bir tercüman

getirdiler.

Gelen

kimdi biliyor musunuz?! Yıllar önce, bana o bozuk tarikattan uzak

durmamı söyleyen, parkta namaz kılan ve benim doğru yolu bulmam için

duâ eden

Iraklı!.. Adam, beni orada görünce neredeyse kalp krizi geçirecekti.

Dedenin

elini minnetle öpmekte ve bir yandan da şöyle demekteydi:

“-Ah

dede, ne kadar iyi etmişsiniz, bu kızı evlat edinmekle… Ne kadar duâ

ettim, bu kız doğru yolu bulsun diye…”

Üç

sene sonra karşılaşmamız, hem de böyle bir yerde karşı karşıya gelmemiz

çok garipti.

Süleyman

Dede, o sohbette peygamberlerden bahsetti. Her zaman bir peygamber

geldiğini, peygamberlerin hükmünün kendi zamanları için geçerli

olduğunu, eğer

onların devrinde yaşasaydık, onlara tâbî olmamızın gerekli olduğunu,

şimdi ise

son peygamberin gönderilmiş bulunması sebebiyle sadece ona tâbî

olunmasının

zarurî olduğunu söyledi. Sohbette Yahudi ve Hıristiyanlar da vardı.

Hepimizin

rahatça anlayacağı ve kabulleneceği şekilde, bu gerçekleri uzun uzun

izah etti.

“Feyz”

meselesini bilirsiniz. Dede, eskiden Konya Mevlânâ Dergâhı’nın

imâretinde aşçıymış. Yemek yaparak insanlara şifâ dağıtırmış. Los

Angeles’a

gelir gelmez de kıyma aldırmış, kendi elleriyle köfte yapmıştı. Sohbete

katılan

çoluk-çocuk herkese bu köftelerden ikram etti. Dinleyicileri arasından

bazılarına işaret ederek:

“-Bu,

feyzi aldı.” diyordu.

Bazı

çocuklara yemekten önce el yıkamasını öğretti.

“-Buralarda

İslâm’ı öğretecek bir hocaya çok ihtiyaç var. Bu insanlar

temiz, ama yol gösterecek kimse yok!..” dedi.

Benimle

biraz hasbihal ettikten sonra:

“-Kızım,

senin kafanı bâtıl düşüncelerle çorbaya çevirmişler. Aslında her

şey çok kolay... Sen müslüman ol, her şey temizlenecek ve her şey

kolayca

anlaşılacak!..” dedi ve bana kelime-i şehâdeti telkin etti.

Müslüman

Oldum, Elhamdülilâh!..

Huzurunda

kelime-i şehâdet getirerek müslüman oldum, elhamdülillâh!.. Sonra

bana:

“-Kızım,

şimdi İslâmiyet’i öğrenmek için bir müslüman memleketine gitmen

lâzım… Burada doğru hoca bulamazsın. Ben Konyalı olduğum için seni

Konya’ya

dâvet ediyorum. Buyur gel, misafirim ol!.. İstersen başka İslâm

ülkelerine de

gidebilirsin. Fakat burada kalırsan bir şey öğrenemezsin. Bazen özel

konularda

görüşmen gereken hanım hocalara ihtiyacın olur, burada hocalar hep

erkek!..

Sen, müslüman hanımlarla tanışıp onlardan öğrenmelisin.” dedi.

Gerçekten

ben, Konya’ya gelene kadar hiç müslüman bir hanımla

tanışmamıştım.

Sonra

yine sözlerine devam etti:

“-Hem

geldiğinde Konya’da Mevlânâ hazretlerini ziyaret eder, duâ ederiz.

Onun hürmetine inşaallâh kapalı kapılar da açılır.”

Bu

sohbeti müteakip Süleyman Dede, iki buçuk hafta Amerika’da kaldı. O

zaman zarfında pek çok kimseyle birlikte çeşitli şehirlerden 11 kızı da

Konya’ya dâvet etmişti. Ben, bütün bunları Konya’ya vardıktan sonra

öğrendim.

Türkiye’ye

Dâvet

Süleyman

Dede, beni dâvet etmişti; ancak içimde bir huzursuzluk ve tereddüt

vardı. O sıralar rüyamda Hazret-i Meryem’i gördüm, o da beni “Gel,

gel!..” diye

dâvet etti. Meğer onun kabri de Türkiye’deymiş. Daha sonraki zamanlarda

rüyamda

beni dâvet eden başka evliyâullâhı da gördüm. Öğrendim ki, onların da

kabirleri

Türkiye’deymiş.

Gitsem

nasıl olacak diye düşünüyordum. Ama o zamana kadar Türkler hakkında

hep olumsuz şeyler duymuştum. Türkler vahşî ve barbar insanlarmış.

Osmanlı,

şöyleymiş-böyleymiş. Elime bir harita aldım ve onda Türkiye’yi çok zor

buldum.

İçimden ne zaman, “Sonra giderim!..” desem, başıma bir kaza geliyordu.

Bu

bunalımlar içindeyken, San Fransisko’ya gittim. Orada Kudüs’ten gelen

bir Rifâî şeyhine uğradım. Kapıdan girer girmez, şeyh kalktı ve:

“-Sen

Konya’ya dâvet edildin ve gitmiyorsun!.. 25 Temmuz’a kadar

gideceksin. Ben de orada olacağım.” diye azarladı.

Anladım

ki, benim için yollar Türkiye’den geçiyor. Ama hâlâ bir türlü

kendimi ikna edemiyordum.

Mevlânâ’nın

Kapısında

İkamet

ettiğim şehre dönerken, üstü açık bir arabaya binmiştim. Bir yandan

da, “Gitsem, orada kimi tanırım, lisân bilmiyorum, yer bilmiyorum.

Ne

yaparım ben tek başıma..” diye düşünüyordum. Başımı yana eğmiş

yatıyordum.

Birden arabanın açılıp kapanan tavanı havalandı, uçup gitti. Arabanın

arkasında

yola savruldu. Eğer başım yatık vaziyette değil de dik olsaydı,

kesinlikle

kafam da kopup savrulacaktı. Bu, bir ikazdı.

“-Tamam

Allah’ım, gidiyorum!..” dedim.

İkinci

defa Amerika’daki herşeyimi sattım. Biletimi aldım. Dönüşümün ne

zaman olduğu belli olmadığı için açık bilet aldım. Uçağa binip

Türkiye’ye

geldim. Davud da Temmuza kadar Türkiye’de olacaktı. O bana yardım eder

diye

düşündüm. Davud bana, Konya’da Mevlânâ türbesinin karşısındaki bir

halıcının

adresini vermiş ve:

“-O

sana yardım eder.” demişti. Amerika’dan İstanbul’a, İstanbul’dan da

otobüsle Konya’ya geldim. Yıl, 1976 idi. Konya’ya vardım, adresi buldum.

“-Süleyman

Dede, Ilgın’a, kaplıcalara gitti.” dediler.

Davud

da yoktu. Şaşkındım. İçimden, Hazret-i Mevlânâ beni çağırdıysa, ben

de ona giderim, dedim. Gittim. Kapıdan içeri girer girmez, türbedâr

Ömer Efendi

beni gördü ve:

“-Gel,

gel!.. Kızım geldi!..” diye bana doğru yaklaştı. Ben de onun yanına

gittim. Hazret-i Mevlânâ’nın tam önündeydik. Elini açtı, gülbank çekti

ve duâ

etti. Sonra bana dönerek:

“-Bütün

bunlar vâsıta!.. Sen yarın yıkan, gel!..” dedi ve bana işaretlerle

gusül abdestini öğretti. Bana, erkenden gelmemi ve geldiğimde kapıyı

tıklatmamı

tembihledi.

Târif

ettiği üzere yıkandım ve ertesi sabah erkenden gittim. Beni girilmesi

yasak olan bütün bölümlere soktu, türbenin her tarafını gezdirdi.

Hazret-i

Mevlânâ’nın kabrinin dibine kadar yaklaştırdı.

“-Çök!..”

dedi, oturdum ve sandukanın örtüsünü öptüm. Başımı kaldırdığımda

yukarıdaki kandile kafam çarptı.

“-Akıllan,

uyan!..” diye bir ses duydum ve mânevî terbiyem böylece başlamış

oldu.

Her

gün besmele çekiyor ve Mesnevî’den bir bölüm seçerek okuyordum. Oradaki

hocalar bana İslâm’la ilgili herşeyi öğretiyorlardı, hatta cenâze

yıkamaya

varıncaya kadar… Çünkü Amerika’ya dönecek ve orada hizmet edecektim.

Onlar

böyle dedikçe, hep:

“-Allah

bilir!..” diyordum.

Konya’da

Sekiz Yıl

Şimdi

Süleyman Dede ile karşılaştığım için çok şükrediyorum. Eğer beni

müslüman bir memlekete dâvet etmemiş olsaydı, İslâm’ın yaşanmadığı bir

ülkede o

ilk çile yıllarımı atlatamazdım. Amerika’da olsaydım, beni koruyan bir

toplum

olmayacaktı.

Burada

bir çocuk, ilk doğduğu andan itibaren müslüman bir çevrede büyüyüp

yetişiyor. Ben ise, bambaşka bir toplumda doğmuştum. Herşeye en

başından

başladım: elimi yıkamak, abdest almak, çamaşır temizlemek (şartlamak)

vb… Yirmi

dokuz yaşımdaydım, ama âdeta yeni doğmuş birisi gibiydim. Bana Süleyman

Dede’nin âilesi, Ferişte Teyze her şeyi öğretti. Bizi hamama götürdü,

temizliği

ve guslü öğretti.

Süleyman

Dede, yeni müslüman olan erkeklerle bizzat ilgilenir, onlara ilk

anda gerekli olan herşeyi, en ince teferruatına kadar öğretir; sonra da

Kur’ân-ı Kerîm okumasını, akaid, hadis ve ilmihâlini iyice öğrenmesi

için bir

hocaya teslim ederdi. Böylece onlar akıllarına takılacak her şeyi sorup

İslâm

hakkında daha geniş bilgi sahibi olabilirlerdi.

1976

yılında, Konya’da olmak çok zordu. Halk o zaman çok daha

muhafazakârdı. Orada Selçuk Üniversitesi de henüz açılmamıştı. Benim

hakkımda:

“-Bu

kız, burada tek başına ne yapıyor?” diyorlardı.

Hatta

bazıları benim bir casus olduğumu düşünüp beni sağa-sola şikâyet

etmişlerdi. Şeyh, müridinin mânevî babası oluyor ya, Süleyman Dede de:

“-Bu

kız evlenene kadar, ondan ben sorumluyum!..” der ve bu tür insanlara

karşı hep beni himaye ederdi. Hatta zaman zaman bana da:

“-Eğer

ben vefat ettiğimde sen hâlâ bekâr kalmış olursan, babanın evine

döneceksin!.. Burada tek başınasın. Yeni müslüman olmuşsun. Kalbin

temizlenmiş,

arınmış. Şimdi kim sana ne söylerse inanıyorsun. Toplumu, gerektiği

gibi

tanımıyorsun.” diye tembih ederdi.

Konya’ya

ilk geldiğimde bir müddet otelde kaldım. Daha sonra dul bir

hanımla kızının yanında vakit geçirdim. Daha sonra yatılı bir Kur’ân

kursunda,

küçücük çocuklarla beraber kaldım. Ama hâlâ Türkçe bilmiyordum. Bu

yüzden çok

zorluklar çektim. Bazen üstü akan, kerpiç evlerde gecelediğim oldu.

Nihayetinde

hepsi Allah rızâsı içindi. Tam 8 sene Konya’da kaldım ve

sonunda evleneceğim kişiyle tanıştım.

Her

Gün Bir İncelik, Bir Güzellik

Nicholson’un

6 ciltlik Mesnevî tercümesini yanımdan hiç ayırmıyordum. Her

sabah kalkınca tefe’ül yapıyordum. Yani rastgele bir bölümünü açıyor,

okuyor

ve:

“-Bakalım,

bu gün bana Mevlânâ ne diyor?” diye kendime ders çıkarıyordum.

Yeni

müslüman olan bir hanımın en büyük problemi, bütün zorluklarla tek

başına boğuşmasıdır. Ancak müslüman bir âile veya müslüman bir çevre

içinde

olunca, bu dertler büyük oranda azalıyor. Aynı Peygamber Efendimiz’in

ashâb-ı

kirama en basitinden en önemlisine kadar her merhalede her şeyi

öğretmesi gibi,

müslüman bir çevre de insana her konuda büyük bir lütuf oluyor.

Konya’da

geçirdiğim ilk Ramazan ayını hiç unutamam. Çevremizdeki komşular:

“-Bu

kız, bizim memleketimizde misafir. Biz, ondan sorumluyuz!..” derler ve

gönlümü almaya çalışırlardı.

Bir

yandan da:

“-Sen,

burada ilim öğreniyorsun. Eğer gurbet elde ölürsen, şehit

sayılırsın!..” diyerek sürekli teşvik ederlerdi.

Ramazan

ayında zengini-fakiri, hepsi nesi var, nesi yok bizimle paylaşırdı.

Peygamber Efendimiz’in “komşuluk” hakkındaki hadis-i şeriflerini âdeta

yaşayarak öğrettiler bana… Çocuklarını sallarken, uyuturken “Huuu!..

Huuu!..” diye

ninni söylerlerdi. Bunların hepsi benim için çok güzel birer örnekti.

Ali

Kemal Belviranlı hocaya sık sık giderdim. İngilizce bildiği için bana

namazı çizerek-yazarak öğretti. Namaz için gerekli bütün duâ ve

sûreleri

ezberletti.

Konya’da

ne yaptıysak kalma problemini çözemedik. En sonunda İstanbul’a

gittim. Konya’da yaşamak da hayli zorlaşmıştı. Konya’daki hanımlar

genel olarak

İngilizce bilmedikleri için onlardan dinî bilgiler açısından istifade

edemiyordum. Ancak onlardan dikiş-nakış, oya vs. öğrendim. Çeyiz bile

yapmaya

başlamıştım.

Bir

de yaptığım bazı şeylerde hanımlar sadece:

“-Günah!..”

diyorlardı.

Ben

de acaba “gelenek-görenek” mi, yoksa “Allah’ın kesin bir emri” mi diye

soruyordum. Bana kesin bir cevap veremiyorlardı. Hep sabrediyordum.

Hemen her

gün Mevlânâ’yı ziyaret ediyordum. Süleyman Dede de beni böyle üzgün

görmeye

dayanamıyordu. Sonunda İstanbul’a gittim.

Binbir

Günü Geçen Çileler

İstanbul’a

her geliş gidişimde biraz daha rahatlıyordum. Bir ara

memleketime de gittim. Ama bir tuhaf olmuştum. Kendimi hâlâ Konya’da

zannederek

herkese güveniyordum. Birşey aldığımda, paranın üstünü kontrol

etmiyordum.

Halbuki Anadolu’da insanlar, Allah’tan korktukları için paranın üstünü

kuruşu

kuruşuna ödüyorlardı. Halbuki mesela Newyork’ta herkes birbirini nasıl

kandırabileceğini düşünüyordu. İki dünya arasındaki fark, gece ile

gündüz

gibiydi.

Âilemin

İslâm’ la Tanışması

İlk

duyduğunda annem, müslüman olduğuma çok üzülmüştü. Türkiye’de, yabancı

bir ülkede tek başıma olmamdan rahatsız oluyordu. Annem her Pazar

kiliseye

giderdi. Oradaki papaza, benim müslüman olduğumu söyleyince, papaz da

benim

için Allah’tan af dilemeye başlamış. Eski dinime dönmem için birlikte

nice

duâlar etmişler.

Ben

de annemin hidâyete ermesi için çok duâ ettim, ama bu iş, istemekle

olmuyor. Allah’ın takdiri… Peygamber Efendimiz, öz amcasını bile

istediği hâlde

hidâyete getiremediği gibi…

Memleketimde

aradığım huzuru bulamayınca İstanbul’a geri döndüm. Dönüşte

bana Kur’ân-ı Kerîm ve Hadis öğretecek hocalar ayarlamışlardı.

İngilizce

tercüme yapacak birisi de vardı. Âdeta kendimi bir hanımlar tekkesinde

bulmuştum. Sorularıma istediğim gibi tatminkâr cevaplar bulabiliyordum.

İlk

defa Kur’ân-ı Kerîm’i hatmettim. Kur’ân-ı Kerîm okumayı çok zor

öğrendim, bir

türlü dilim dönmüyordu. Ama yavaş yavaş, büyük bir sabırla öğrettiler.

Türkiye’de

herşeyi yavaş yavaş öğreneceğimi anladım. Yine anladım ki, insanlara

ve makamlara takılmamak lâzım!.. Mevlânâ’nın dediği gibi renksiz

makama, berrak

makama ulaşıncaya kadar hiçbir şeye takılmamak lâzım!..

Süleyman

Dede, benim çektiklerimi gördükçe:

“-Bir

mevlevînin çilesi binbir gündür. Kızım, senin çilen ne kadar uzun

sürdü. Allah seni neye hazırlıyor, bir türlü anlamıyorum!..” diyordu.

Süleyman

Dede, bana sık sık:

“-Şu

anne-babana mektup yaz; onlar iyi olmasaydı, sen böyle iman

edemezdin!..” diyordu.

Türkçe’yi

iyice öğrenmiştim. İlk hatmimi indirdikten sonra, hatim duâmda

hocam anne-babam için dua etti… Aradan bir hafta geçmemişti ki,

Süleyman

Dede’yle beraber Amerika’ya dâvet edildik. Orada dört gün kaldık.

Oradan da

onu, annem ve babamın yeni göçtükleri şehre (Miami’ye-ABD) götürdüm.

Annem-babam,

onu görür görmez:

“-Bu,

bizim Tevrat ve İncil’de okuduğumuz Süleyman ve İlyas peygamberlerin

nûrunu taşıyor.” demişlerdi.

Annem-babam

çok bilgili insanlardı; özellikle Tevrat’ı çok iyi bilirlerdi.

Onların bu teveccühü de beni Süleyman Dede’ye ayrı bir şekilde

bağlamıştı.

Süleyman

Dede, orada namaz kıldı. Babam, bizzat yemek yaptı. Herkes onu çok

sevdi. Süleyman Dede de, onları Türkiye’ye dâvet etti.

Âilem,

3 yıl sonra Türkiye’ye geldi. Süleyman Dede’yi ziyaret ettiler. Bu

vesileyle tanıştıkları Türkleri de çok sevdiler.

Teslim

Olmayı Öğrenene Kadar

Süleyman

Dede ile tekrar Türkiye’ye döndüm. Bir ara, ona döndüm ve:

“-Ben,

daha ne kadar Türkiye’de kalacağım?” diye sordum.

O

da:

“-Aklından

neden ve niçin sorularını çıkarana kadar!.. Herşeyi sorgulayan

Batı kafasından kurtulup teslim olmayı öğrenene kadar…” diye cevap

verdi.

Aradan

bir hayli zaman geçti. Artık eskisi gibi tereddüt ve endişeler,

beynimi kemirip durmuyordu. İşte o zaman Süleyman Dede:

“-Artık

gidebilirsin!..” diye izin verdi.

Ama

bu sefer de ben gitmek istemedim. Süleyman Dede’ye:

“-Ben,

Allah’a gitmek istiyorum, ölmek istiyorum!..” dedim. O ise itiraz

etti:

“-Kızım,

sen daha otuz yaşlarındasın!.. Evleneceksin, beyine hizmet

edeceksin. Allah rızâsını kazanacaksın!..”

Konya’da

Hazreti Mevlânâ’nın Şeb-i Arus (Düğün Gecesi) kutlamasında 17

Aralık 1981’de bir semâ âyini vesilesiyle Cinuçen Tanrıkorur Bey ile

tanıştım.

Birkaç ay sonra da kendisiyle 28 Ağustos 1982’de evlendim. Sonra

öğrendiğime

göre, ikamet etmekte olduğumuz evlerimiz birbirine çok yakınmış. Yine

beyimin

vefatından sonra, günlüğünden okuduğuma göre de, rüyasında ona benimle

evlenmesini tavsiye etmişler.

Süleyman

Dede, bu evlilikten üç yıl sonra, 1985 yılında vefat etti. Allah

rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun.

Son

Olarak Okuyucularımıza Söylemek İsterim ki…

Gençler,

kültürünüzden, dininizden ve tarihinizden kaçmayın!.. Bunları

öğrenin ve onlarla gurur duyun!.. Eğer sahip olduğunuz bu değerlerden

kaçmaya

çalışırsanız, yok olmaya mahkum olursunuz. Özünüze dönün.

Değerli

okuyucularıma da şunları söylemek isterim. Türkiye’ye ilk defa

geldiğim 1976 yılındaki ülkenizle şimdiki Türkiye arasında maalesef çok

fark

var. Müthiş bir Batı hayranlığı, sizi esir almış. Batının teknolojisini

alın,

ama onun esiri olmayın. Batının kokuşmuş hayat tarzı; sizin dininizi,

âile

hayatınızı ve örflerinizi alıp götürmesin!.. Buna izin vermeyin!.. Âile

hayatının özenle korunması lâzım… Yaşadığınız toprakların altında bir

çok

evliyâullâh var. Onlar, sizin en büyük yer altı hazineniz!.. Onların

ruhları,

bu mekânları muhafaza ediyor. Ama siz de onların kıymetini bilmelisiniz.

Batı

dünyası bu mâneviyattan mahrum… Toprakları da, ruhları da, mânevî

hayatları gibi kurak ve çorak…

Teknoloji

geldi, rahatlık arttı, ama huzurunuz kayboldu. Dışarıda

aradığınız huzur, içinizde… Birçok kişi yoga ile meditasyonla o huzuru

arıyor.

Tıpkı benim İslâm’dan önceki çırpınmalarım gibi… Ben de İslâm’la

tanışmadan

önce, beyhûde yere huzuru oralarda aradım. Ama nafile… Gelin, siz de

değerli

vakitlerinizi boş yere kaybetmeyin… Huzuru, bulamayacağınız yerlerde

aramayın.

Huzur, sizde, sizin içinizde, sahip olduğunuz mukaddes değerlerinizde…

Son

söz olarak biz de; bu duygu ve ibret yüklü hayat ve hatıralarını

bizimle paylaşan Barihuda Tanrıkorur Hanım’a minnet ve şükranlarımızı

sunuyoruz.


Halime Demireşik

Şebnem Dergisi,

Sayı 27-28


(1)

Allah, duâlarıma

mukabele ile bana Pir Vilâyet Han’ı Hindistan’dan, Mevlevî Süleyman

Dede’yi de

Konya’dan Los Angeles’a getirmişti. Ama âdeta benim de bir emek sarf

etmem için

de tâ Jamaika’dan Los Angeles’a gelmek zorunda bırakılmıştım.


Bir Hidayet Öyküsü

Yerin

derinliklerinde gömülü, taşlaşmış olan bir cevher, hünerli eller

tarafından

çıkarılıp işlenmeyi bekler. "Nefs" denilen, "dipsiz kuyunun

içindeki rûh" çırpınıp durmaktadır. Onda da gömülü bir cevher vardır ki

bu, Allâh'ın insanlara hidâyet bahşettiği "Hâdî" esmâsıdır. Yükselip

yükselip en zirvede ışıklarını saçan bir güneş gibi; Hâdî esmâsı da,

takdir

edilen bir vakitte gömülü kaldığı derinliklerden yükselip kalb

semâlarını

aydınlatır.

İşte o

nasipli kullardan biri…

İsmi

Carol, Amerikalı...

Hidâyeti

için takdir edilen vakit, 90'lı yıllar. Hidâyete varış hikâyesini

kendisinden dinleyelim:

Düşünmeye

başladığım ilk zamanlardan bu yana Hristiyanlık beni hiç tatmin

etmiyordu. Hele bu dinin İsa -aleyhisselâm-'ın Allâh'ın oğlu olduğu

şeklindeki

akîdesini aslâ benimseyemedim.

İlkokul

üçüncü sınıfta bir Yahûdi arkadaşım vardı. Dîni beni çok etkilemişti.

Yaptığımız sohbetlerde "onun da, benim de ilâhımız olan Allâh'ın eşşiz

kudreti" karşısında büyülenmiştim.

İlköğretim,

lise ve üniversite boyunca Yahûdiliği araştırdım. Ve Yahûdilik

dersleri almaya başladım. Bu dinin, Allâh hakkında inanmak istediğim

şekline

çok yakın olduğunu anladım ve nihayet Yahûdi olmaya karar verdim.

Muhâfazakâr

bir hahamla görüştüm. Fakat haham, beni bu teşebbüsümden alıkoymaya

çalıştı. Ne

kadar ısrar etsem de kabul etmedi. Çok üzülmüştüm.

Bir süre

sonra başka bir Sinagog'da, başka bir hahamla konuşup Yahûdiliğe

girmek istediğimi söyledim.

Haham:

"-O

kadar istiyorsan Yahûdiliğe geçebilirsin, ancak öteki Yahûdiler, seni

aslâ bir Yahûdi olarak görmezler." dedi.

Bu

olanlardan sonra, yahudiliğe karşı tüm hevesim kırılmıştı.

Başka

dinleri araştırmaya başladım. Sırasıyla Budizm'i ve Amerikan

yerlilerinin

maneviyâtını inceledim. Önceki arayışlarım gibi hiçbir yere

varamıyordum. Ve

sonunda içimdeki "müteâl ve kudreti sonsuz Allâh" inancıyla yetinmeye

karar verdim.

Evlenmeye

karar verdiğim insanla karşılaşana kadar, İslâm'ı bir din olarak

araştırma ihtiyacı hissetmemiştim. Çünkü İslâm'ı, ortaçağda kalmış, hep

kan

döken, insanlara huzurdan çok savaş vaad eden bir din olarak duymuştum

ve

doğrusu hiç dikkatimi çekmemişti.

Müstakbel

kocamla ilk tanıştığımda, onun müslüman olduğunu öğrenince şaşırıp

kalmıştım. Kaba ve câhil olduklarını düşündüğüm için, espri yeteneğini,

hayata

dâir düşüncelerini ve derin bilgisini gördükçe hayrete düştüm. İslâm'la

aramdaki buz dağları bu ilk tanışmayla biraz erimişti. Böylelikle bu

dîni daha

iyi tanımak için incelemem gerektiğine karar verdim.

Günler

günleri, aylar ayları kovalıyor, araştırma yaptıkça İslâm'ın "hak

din" olduğunu görüyordum. Ve İslâm'ın tevhid inancının, yıllardır

içimde

beslediğim Allâh inancıyla ne kadar yakın olduğunu fark edince,

hayretler

içinde kaldım.

Ve ilk

vurgun yediğim an!

Hanımlarla

toplandığımız dersimizde dinlediğim bir âyet âdeta beni başka âlemlere

götürüp, oradan da kendime getirmişti.

Bakara

Sûresi'ndeki bu âyet, yahûdilerin inek kurban etmelerinden dolayı ilâhî

emri sorgulamalarıyla ilgiliydi. Âyet beni öylesine sarsmıştı ki, Allâh

karşısında çok büyük bir mahcûbiyet hissetmiştim.

Dersin

ortasında sesli sesli ağlamaya başladım. Bütün dinlediğim sözlerin

ötesinde, Kur'ân yalnızca âhenkli okunuşuyla öyle büyük bir mûcizeydi

ki,

kararmış gönülleri bile kıskıvrak yakalıyor, câzibesiyle kendine

çekiyordu.

Aynı

akşam, uyumadan önce, Allâh'tan bana yardımcı olmasını isteyerek

rastgele

Kur'ân-ı Kerîm'i açtım. İlk karşıma çıkan âyeti sesli sesli okumaya

başladım:

"Peygambere

indirileni dinledikleri zaman, âşinâ oldukları hakîkatlerden

duygulanarak gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. Onlar "Ey

Rabbimiz, îmân ettik." derler. Sen de bizi hakka şahitlik eden

mü'minlerle

beraber yaz. Biz Rabbimiz'in bizi sâlihlerle beraber cennetine

koymasına can

atarken, Allâh'a ve hak olarak bize gelmiş olana niçin îmân etmeyelim.

Bu

sözlerinden dolayı Allâh onları altlarından ırmaklar akan cennetlerle

mükâfatlandırdı." (Mâide, 83-85)

Âdetâ

nutkum tutulmuştu. Allâh, kelâmı Kur'ân ile benimle konuşmuştu. Allâh

Teâlâ'nın beni İslâm'a çağıran son mesajı buydu işte.

Kısa bir

süre sonra Kelime-i Şehâdet getirerek müslüman olmuştum. Rûhumun

özgürlüğe kavuştuğunu hissediyordum.

Yahûdilerin

beni içlerine kabul etmek istemeyişlerinin aksine, müslüman

kardeşler "Allâhu Ekber, Elhamdülillâh, Ehlen ve Sehlen" diyerek beni

sevinçle karşıladılar.

Onlarla

beraber olmak ve ümmetin içinde bir fert olduğumu düşünmek, kalbimi ve

rûhumu ısıtıyor. Beni hidâyete erdirdiğinden dolayı âlemlerin Rabbine

nihâyetsiz hamd ü senâlar olsun…

Ayşegül Zobi

Şebnem Dergisi, Sayı

5


Gafletten Hidayete

Sahabeden

Amr

İbnü'l Cemuh r.a. Hazretleri, İslâm'dan önce Medine'nin önde gelen

şahıslarındandı.

Ağaçtan yaptığı 'Menaf' adlı bir puta büyük saygı duyardı. Üç oğlu ise

müslüman

olmuştu.

Bir gece

Amr b.

Cemuh'un oğulları, bir arkadaşlarıyla birlikte Menaf'ı yerinden

aldılar,

götürüp bir lağım çukuruna attılar. Kimseye görünmeden de geri

döndüler.

Sabahleyin saygı için putuna giden Amr, onu yerinde bulamadı...

-

Yazıklar

olsun size! Bu gece tanrımızı kim çaldı? diye söylenmeye başladı.

Bağıra

çağıra, çevresine tehditler savurarak putunu aramaya koyuldu. Sonunda

onu bir

çukurda başaşağı devrilmiş olarak buldu. Kaldırıp temizledi, güzel

kokular

sürdü ve eski yerine koyarak şöyle dedi:

- Bu işi

yapanı

bir bilebilsem, onu perişan ederdim...

Ertesi

gece

gençler yine putu çalıp, bir gün önceki gibi yaptılar. Sabah olunca

adam yine

onu aradı ve pislikler içinde buldu. Alıp temizledi, güzelce kokulayıp

yerine

koydu.

Gençler

ertesi

gece yine aynısını yaptılar. Amr'ın sabrı taşmıştı. Yatmadan önce puta

gitti,

kılıcı boynuna taktı ve dedi ki:

- Ey

Menaf! Bu

işi sana kimin yaptığını  bilemiyorum. Şayet sende bir hayır

varsa, al

sana kılıç! Artık sen kendini koru!

Gençler,

yaşlı

Amr'ın derin uykuya daldığını anlayınca, putun boynundan kılıcı

attılar. Evin

dışına götürdüler ve bir köpek leşine bağlayıp bir lağım kuyusuna

atıverdiler.

Adam

uyanıp

putunu bulamayınca, yine aramaya başladı. Bu kez de bir lağım

kuyusunda,

üstelik bir köpek leşine bağlı ve yüzüstü devrilmiş vaziyette buldu.

Fakat bu

defa onu çukurda olduğu gibi bıraktı ve şöyle dedi:

-

Vallahi sen

tanrı olsaydın, köpek leşine bağlı olarak bu kuyuda böyle bulunmazdın!

Amr

müslüman

oldu. Canını, malını ve çocuklarını Allah yolunda Rasulullah s.a.v.'in

hizmetine verdi.

Bir Mahkumun Hikayesi

Amerikanhapishanelerinde,

ya da resmi adıyla ıslahevlerinde (correction institution), adına uygun

fonksiyon görmesi için, din dahil olmak üzere, her türlü ıslah metoduna

başvuruluyor. Hapishane kompleksi içinde yer alan ibadethane, bütün

dinlerin ibadet merkezi olarak kullanılıyor. Cuma günleri müslüman

mahkumların cuma namazı kıldığı bir cami fonksiyonu gören bina,

cumartesi günü sinagog olarak yahudilere ve pazar günü ise kilise

olarak hiristiyanların ayinlerine ev sahipliği yapıyor. Bu işten hem

mahkumlar memnun, hem de idareciler. Mahkumlar esarette dinini yaşama

özgürlüğüne sahip olduğu için sevinirken, hapishane idarecileri de

topluma zarar veren mahkummları din vasıtasıyla ıslah ettiği için

seviniyorlar.


Yaklaşık iki yıldan beridir, bulunduğumuz şehrin yakınındaki bir

hapishaneye, cuma günleri cuma namazı kıldırmaya gidiyoruz. Hürriyetin

ne kadar güzel bir nimet olduğunu, elleri ve ayakları zincire bağlanmış

bazı mahkumları görünce daha iyi anlıyorsunuz. Ama içeridekilerin

hepsinin durumu zanedildiği gibi içler acısı değil. Hatta dışarıdaki

pek çok insanla kıyaslandığında, imrenilecek durumda olanlar bile var.

Gentil bunlardan biri..


Bir zamanlar Kiliseye devam etmiş olan Gentil, aklı orada anlatılanları

bir türlü almadığı için bundan vazgeçer. Rabbinin kim olduğuna bir

türlü karar veremez. Yaratıcı, İsa’mı, Kutsal Ruh mu, yoksa Baba

mıydı?.. Yok eğer bu üçü de Yaratıcı ise, bir tane evrene üç tane

Yaratıcı çok değil miydi? Hele şu “Good Friday” kutlamaları hiç aklına

yatmıyordu. Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği günün yıldönümünü herkes

şenliklerle kutluyordu. Hz. İsa acıyla çarmıha giderken, böyle zil

takıp oynamanın ne anlamı olabilirdi ki? O’nun çektiği acının hepimizi

kurtardığına ancak çok bencil insanlar inanabilirdi. Aklı bu hikâyeyi

hiç mantıklı bulmuyordu. Nasıl olurdu da Baba, Oğlunu (İsa’yı), diğer

insanların günahları için, çarmıha gerdirtecekti. İnsan hukukunda bile,

herkes kendi suçunun cezasını çekerken, nasıl olurdu da Âdil Tanrı,

herkesin yaptığı ve yapacakları kötülükler için İsa’yı çarmıha

germişti? Birlikte aynı koğuşu paylaştığı müslüman arkadaşının

yaşantısı ve tavırları Gentil’ın aklında soru işaretlerinin yeşermesine

yol açtı. Kalbiyle ve aklıyla İslamiyete yakınlık duymaya başladı.

Dışarıda dolaşan birçok hür insan, arzularının rüzgârına kapılıp

savrulurken, kendini ve Rabb’ini tanımak için soru sormaya vakit

bulamazken, Gentil günlerce böylesi soruları yaşadı. Aklı sorularına

cevap ararken, kalbinde özlediği bir şeye kavuşacakmış gibi hisler

yeşerdi. Bir gün arkadaşıyla birlikte cuma hutbesini dinlemek üzere

ibadethaneye gitti. Gördükleri karşısında o kadar etkilendi ki, bir

sonraki cumayı adeta iple çekti. Aklı dinledikleriyle tatmin olurken,

kalbi namaz kılanları en arka saftan taklit etmenin kendisine verdiği

tarif edilmez huzurla doldu. Henüz müslüman olmamasına rağmen Gentil,

ibadetin güzeliği karşısında meftun olmuştu. Bir süre sonra da

hapishane camaatinin önünde şehadet getirerek müslüman oldu.

Hapishanenin bedeni esir eden duvarları ardında, Gentil’in ruhu, derin

ve gerçek bir özgürlüğe kavuştu.


Furkan Aydıner

Zafer Dergisi, Sayı 318


Bu da Benim Örtünme Hikayem

Anlatacaklarım,

yaşadıklarımdır. Dolayısıyla kimseyi bağlamaz. Birileri

mâkul buldu diye, dediklerimle ilgili inancım kuvvetlenmez. Birilerine

yanlış

geldi diye de, yaşadıklarımdan öğrendiklerimi çöpe atacak değilim.

Henüz

on bir yaşındaydım. Biraz iri yapılı olduğum için, ilk dünürümün bile

geldiği, babamın artık başımı örtmemi istediği, “Kocaman kız oldun, ne

o öyle

saç baş açık!..” dediği vakitlerdi. İkna edici olmaktan ziyâde,

dayatmaya

benzeyen bu talebi duymazdan geldiğim, ben duymamış gibi yaptıkça

babamın

yüzünün asıldığı zamanlar yani... “Bak, bizim âilede hep böyle… Bak

şunun

kızına, bak bununkine!..” diyerek, kendince ikna etmeye çalıştığı, ama

benim

daha sağlam gerekçeler duymaya ihtiyaç duyduğum bir dönem… (Keşke

sevgili

babam, bir hadis, bir âyet söylese de, beni de, kendini de zora

sokmasaydı.

Bilse söylerdi gerçi, belki onun da bildiği sadece bu kadardı…)

Günler

sonra, babam mutlu olsun diye başıma bir örtü aldım. Ben böyle

örtününce, akrabalarımızın çoğu da “Mâşaallâh, mâşaallâh!” dediler ve

iyi bir

şey yaptığımı, yaptığımın Allâh’ın da sevdiği bir iş olduğunu buradan

anladım.

Acemice

örttüğüm eşarp başımda, dışarı ilk çıktığımda, herkes bana bakıyor

sandım. Hâlbuki böyle bir şey yoktu. İnsanların kendi dertleri,

sevinçleri

vardı ve açıkçası, başımı örtmem ya da açmam, kimsenin umurunda

değildi. Ama

hani, kendimce çok büyük bir değişim yaşıyordum ya, sanki bu durumla

ilgili,

herkes de aynı duyguyu yaşayacakmış gibi geldi.

Evet,

insanlar, yanlarından geçerken bakıyorlardı, ama geçer geçmez kendi

dünyalarına dalıp beni unutuyorlardı. Aynısını ben de yapmıyor muydum?

Yanımdan

geçen yabancı birine sadece bakıyor, sonra arkasından gelen başka bir

yabancıya

da bakıyor, neredeyse hiçbiri hakkında kalıcı bir his taşımıyordum.

Sadece

bakmaktı bu... Elbette ilginç tipler görünce, daha büyük bir şaşkınlık

yerleşirdi bakışlarıma ama… Hepsi o kadar. Hatta bazen, başımı kaldırıp

bakmazdım bile…

Hâsılı,

sonunda geleneklere uymuş ve başı örtülü biri olmuştum. Ortaokula devam

ettiğim o yıllarda, vaziyetim buydu, fakat hâlâ ne yaptığının farkında

olmayan

bir çocuktum. Okulda bir Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi öğretmenimiz

vardı.

Derslere, diğer öğretmenlerden farklı olarak başörtülü girerdi. Yüzünde

nedense

hep keder olurdu. Bunun sebebini bilmezdim. Okuldaki diğer

öğretmenlerin onu

pek sevmediğini, hep yalnız dolaşmasından çıkartırdım azıcık…

*

* *

Şöyle

bir düşününce, tâ o zamanlardan varmış bu konu, diyorum… Sene, seksen

dört-seksen beş olmalı… Öncesinde ben iyice çocuk olduğumdan, pek bir

şeyin

farkında değilim. Ama neresinden baksanız, yarım asrı çoktan geçmiş bir

mevzu

bu “başörtüsü meselesi”… Gerçi, hadisenin geçmişi, Ebû Cehil’lere kadar

dayanır

ya, o da meselenin bir başka boyutu…

Geçenlerde

milletvekillerinden birinin, kürsüye çıkıp, gözlerini pörtlete

pörtlete: “Devran döneeerr, devran döneerr!” deyişini duyunca, bu, diye

geçti

içimden, devrânın hem kaçıncı dönüşü olur… Ne siz tükendiniz, ne de

biz…

Üstelik, “Allâh’ın nûrunu tamamlayacağı” bir gerçek ve siz, bâtıl

tarafta

durmakla kalmayıp, akıntıya kürek çekenlersiniz… Dalgalarsa hep, kimi

yutmaları

gerektiğini bilmişlerdir.

*

* *

Aradan

aylar geçip, liseye başladığım yıllarda, yine ve tamamıyla “âile

geleneği” olması sebebiyle okula başım örtülü gidip geldim. Okul

kapısından

içeri girerken, âilemin “Kızım, kurallara uy, sorun çıkartma!..”

telkininden

ötürü, başımı açarak okula girdim, çıkarken de pencereleri ayna edip,

iyi-kötü

örtündüm. Pek başarılı ve aktif bir öğrenciyken, okul genelinde

düzenlenen bir

münâzarada, “Kadın, evdeki sorumluluklarını yerine getirdikten sonra

çalışmayı

düşünmelidir.” dedim diye, öğretmenlerim tarafından “yobaz” bir âilenin

çocuğu

olmakla suçlandım. Bu ithamla beraber, okuldaki tüm iyi performansıma

karşın,

neredeyse bütün öğretmenler tarafından yapayalnız bırakıldım ve bu

yalnızlıkla

birlikte belki de ilk kez “Ben kimim?” sorusunun cevabını aramaya

başladım.

Her

şeye rağmen, liseyi iyi bir dereceyle bitirip üniversiteyi

kazandığımda, “okulun en popüler öğrencisi olmak ve bütün sosyal

aktivitelere

katılmak” gibi bir niyetim ve bunu başarabilecek gücüm vardı. Sesim

güzeldi,

koroda olmalıydım. Resmim iyiydi, sanat faaliyetlere katılmalıydım.

Diksiyonum

ve kalemim kuvvetliydi, o hâlde programlarda aktif olarak görev

almalıydım. Bir

gazete de çıkartmalıydım meselâ. Orası bir okuldu ve ben, okulun klasik

gereklerini yerine getirmekle kalmayıp, artı faaliyetlerle “etkileyici”

bir

öğrenci olmalıydım. Beni kim tutardı be! İşte çıkmıştım meydana! İşte,

herkesin

imrenerek bakıp durduğu bir okulu kazanmıştım! Bu fırsat, kaç kişiye

nasip

olurdu ki?!

Zaten,

âilemden de hep “Kurallara uy kızım!..” telkini geliyordu. Öyle her

kurala eyvallah diyen bir tip değilimdir, ama ne hikmetse, okul

kuralları

karşısında, uslu bir kedi gibiydim. O kadar ki, üniversite birinci

sınıf

bittiğinde, çevremde birçok arkadaşım vardı. Beni öve öve bitiremeyen

profesör

hocalarımdan birisi, ara sıra dersi bana anlattıracak kadar,

potansiyelime

değer verirdi. Tabiî ben de bir yıl boyunca, başörtülü olduğumu

kimselere belli

etmeden devam etmek başarısı gösterdim. Ne adına? İyi öğrenci olmak

adına…

Helâl olsun canım, kurallara o kadar iyi uy(u)dum(!)..

*

* *

Ben

böyle, dışarıda bir türlü, içeride başka türlü gelip giderken, bir gün,

okul kapısında karşıma çıkan bir takvim yaprağı, bütün hayatımı

değiştiriverdi.

Önüme çıkıveren bu küçük kâğıtta, “Dünyası için âhiretini satanları

gördün

mü?” diye soran bir cümle vardı. Hani, durur durur da birden

“Trink!” diye

düşer ya jeton, tam da bunun gibi, birden şunu sordum: “İşte, bu sen

değil

misin?!”

Evet,

dünya menfaati için âhiretimi satıyordum. Âhiretimi sattığımı nereden

biliyordum? Örtünmek Allâh’ın sevdiği bir şeydi ya, e ben de tâ okulun

bahçe

kapısındayken örtümü açıyordum ya… İşte bu. Niye açıyordum? Çünkü başka

türlü

gelsem, beni okula almazlardı. Okula almazlarsa ne olurdu? Diploma

alamazdım.

Diploma almazsam ne olurdu? İnsanların, bakıp da saygı duyacakları bir

etiketim

ve elimde bir mesleğim olmazdı. Bunlar olmasa ne olurdu? Şeyy,

bilmiyordum ki,

sahi ne olurdu? Ne olacak, bir kere annem-babam:

“-Onca

yıldır emek veriyoruz, bunu mu yapacaktın bize!” diyebilirlerdi.

Komşular, benim gibi çalışkan bir kızın, üniversite bitiremeyişini

yadırgar:

“-Vah

yazık, senden de hiç beklemezdik ayol!..” derlerdi.

Hem

canım, günâhı vebâli, o yasakçıların boynunaydı, bize neydi!? Köprüden

geçene kadar, ayılara dayı denirdi… Hatta eğer ben diploma alabilmek

uğruna

başımı açmasam, belki memleket kurtulmazdı. Çünkü Allah için hizmet

etmek, bazı

fedakârlıklara göğüs germekle olurdu. Tabiî ya, kim demiş, “âhiretini

satmak”

diye, okulu bitirene kadar başını açmak, üstelik fedâkârlıktı. Tâviz

mi!? O da

ne canım?! Yok yok, bu bir fedâkârlıktı… Falandı, filândı, feşmekândı…

Bir

anda, kalın bir perde âniden aralanıp, güneş göründü sanki… Yukarıda

sıraladığım ve birilerinin her zaman söyleme ihtimali bulunan o

cümleleri,

vicdanım kabul etmedi. Vicdanım, diyorum, zira ondan başka bir mihengim

neredeyse yoktu. Karar verdim: “Bu, âhiretimi satmamdır, başka bir

şey

değil! Hele fedâkârlık, hiç değil!”

O

günden sonra, başka hiçbir etki olmaksızın, derslere başörtülü girmeye

başladım. Zira okul ille de bitecekse, bu şartlar altında bitmeliydi.

Benim

için geçerli olan, vicdanımın kurallarıydı ve o uslu kedi ilk defa o

günlerde,

sessizce kükreyen bir aslana dönüştü. Zaten, ne olduysa, ondan sonra

oldu.

O

beni yere göğe sığdıramayan profesör ve doçent hocalarım, yeni kılığımı

hiç beğenmediler ve birden bire azılı birer düşman kesildiler. Onlar

sorguladıkça, onlar düşmanlık ettikçe, kendimi keşif gücüm arttı. Sırf

bana

kimliğimi fark ettirdiği için, onların düşmanlığını sevdim.

Bu

arada, üzerimde tesettüre dair biricik unsur, aynı ortaokul yıllarında

olduğu gibi, sadece bir başörtüsünden ibaret kalmaya devam ediyordu.

Başta

örtü, etekte yırtmaç… Altı kaval, üstü şişhâne derler ya hani... Bu ne

perhiz,

bu ne lahana turşusu derler ya, o hesap. Yani onca düşmanı, daha bu

kadarcık

bir örtünmeyle kazanmıştım. Şaşkındım. Şuursuzluk acı bir şey.

Nedenini,

niçinini bilmezlik acı… Hani kendimi az biraz fark etmiştim ya… Hani

ben

Müslüman’dım ve bu bana karşı çıkanların derdi, başımın örtüsüydü ya,

şöyle bir

karar almıştım: “O kadar zarif ve hoş bir tesettürüm olmalı ki,

başkaları da

bana bakıp, örtünmeli. Hatta şu düşmanlık edenler, bu vesileyle sıcak

birer

dosta dönüşmeli…”

Bu

amaçla, pek zarif ve şık giyinen bir genç kız oldum. Öğrenci yurdunda

adım “bayan zerâfet”e çıktığında pek mutluydum. Hâlbuki durumum, şer’î

ölçülere

uygunluk arz etmiyordu. Sadece, başımda bir örtü vardı ve çok şıktım, o

kadar…

Bir

gün, okuldan yurda dönerken, bir kız lâf attı:

“-Şuna

da bak! Başını sımsıkı kapatmış, ama eteğinde kocaman bir yırtmaç

var!”

Başımdan

aşağı kaynar sular dökülür gibi olmuş, ama kimseye belli

etmemiştim. Kız haklıydı… (Haklı olduğunu, aynı şeye babam da kızardı,

oradan

biliyordum. Ama başka bir bilinç taşımıyordum.)

Bir

başka gün (ki, artık “tesettürle ilgili bir âyet olduğunu yeni duyduğum

zamanlar” ) yine okul-yurt arasındaki yolda, bir adam edepsizce bana

doğru

uzandı. Kendimi çok korumasız ve kötü hissederken, bir yandan da şunu

sordum o

anda: Hani tesettürlü hanımlar rahat edecekti, hani onları herkes

namuslu

bilecekti? Evet, âyette böyle buyrulmuştu. Ama ben, işte, hiç de rahat

değildim. Birileri bana elini uzatacak kadar densizleşiyor ve tesettür

beni

korumuyordu. Bu soruların cevabı, bir süre sonra içimde şöylece

yankılandı:

“Allah

yalan söylemez. O hâlde kendine tekrar bak, sen tesettürlü

değilsin!..”

İşte

o andan itibaren, eksiklerimi sorgulamaya başladım. Acaba, “Çok şık

olayım da, bana bakıp başörtüsünü sevsinler.” diye düşünmem hata mıydı?

Her

gittiği yerde göze çarpan ilk insan olmak, caddede, durakta, mağazada,

gözlerin

hemen üzerine çevrilmesi, iyi bir şey miydi?

Babam,

birkaç sene evvel, yine geleneksel gerekçelerle pardesü giymemi

istediğinde, kabul etmemiştim. Sırf bana hoş görünsün de alışayım diye,

leylak

rengi ipek bir pardesü almıştı. Bu yaşadıklarımın ardından, onu

kullanmaya

başladım. Hiç değilse yırtık bir etekten daha iyi örterdi. Fakat

incecik,

leylak rengi bir ipekli kumaştan pardesü mü olur hiç? Zaten çok

geçmeden,

duyduğumda şok olduğum, burada anlatmaktan hayâ edeceğim, buna karşın

beni

kesinlikle geliştiren ve yabancı bazı adamların laf atmasından ibaret

olan yeni

bir ders neticesinde anladım ki, bu da tesettür değil… Ardından, evde

dolap

bekleyen, bir akrabamızdan yâdigâr deri pardesüyü denedim. Onunla da

huzur

bulamadım.

Sonunda,

büyük bir muhtaçlık hissiyle, kimselerin dikkatini çekmeyecek bir

dış kıyafetin peşine düştüğümde, üniversite üçüncü sınıftaydım ve çok

züğürttüm. Yeni pardesümün ilk taksidini arkadaşım Ülkü ödemeseydi,

işim çok

zor olacaktı. Onu üzerime giydiğimde, ne kadar da rahat hissetmiştim.

Lacivert

ve bol bir kıyafetti. İşte o gün, ilk kez örtündüğümü hissettim.

Üzerime

giydiğim şey beni kapatıyordu ve rahat yürüyordum. Bu da yetmeyip

renkli

eşarpları elden çıkardığım, büyük siyah eşarplar kullandığım, eldivenim

ve

güneş gözlüğüm olmadan dışarı çıkmadığım, bir peçeyle yüzümü de

kapatmaya

başladığım zamanlarda, üniversite dördüncü sınıftaydım.

Sadece

benden değil, başında ufacık bir eşarp bulunan herkesten savunma

istenirdi. Başımızı örtmek gibi bir suç (!) dolayısıyla, defalarca

savunma

verdik. Derslerden çıkarılıyor, yoklamalarda “yok” sayılıyor, açıkça,

“psikolojik bir savaşta karşılıklı cepheler” oluyorduk. Bu, ciddi bir

yorgunluktur ve ders çalışamayacak hâle getirir insanı… Okul bu mudur?

Bu mu

olmalıdır?

Bu

arada, tüm aykırı duruşuma karşın, benden hâlâ ümidini kesmeyen bir

hocam soruyordu:

“-Hele

de sen! Hele de sen! Anlamıyorum, senin gibi aydınlık bir beyin,

nasıl böyle giyinir?!”

Kendisine:

“-Bu

kıyafetimi, o aydınlık beynime borçluyum.” diyerek cevap verdiğim

yaşlı hocam, bana ve aynı safta durduğumuz arkadaşlarıma:

“-Ben

sizi bu kılıkta öğretmen yapmam!” diyerek, neredeyse kendi çapında

bir dâvâ andı içmişti. Çok şükür ki, birinin öğretmen olması, başka

birinin

değil, Allâh’ın dilemesiyledir. Herkes bildiğinin öğretmenidir ve okul,

öğretmenlik yaptığınız her yerdir…

Sadece

okulla kalsa mesele, belki de çekilir. Fakat hayır, böyle olmadı.

Okuldaki öğretim görevlilerinin yanı sıra, sırf bu yeni örtünme şeklim

sebebiyle, yakınlarım da beni dışladı.

Genç

bir kızdım. Koca bir şehirde yalnızdım ve başıma tatsız olaylar

gelmişti. İnsanlar terbiyesiz, ahlâksız ve fütursuzdu. Yaşadıklarım

beni, daha

fazla gizlenmem gerektiğine inandırdı.

Biricik

amacım, başıma gelenlerden daha beter bir durum yaşamamak ve

birilerinin, benden ötürü günaha girmesine mâni olmaktı. Oysa sırf bu

tercihim

sebebiyle, annemden bile olmadık laflar işittim.

Canlarım

benim... İnanabilselerdi iyi niyetime, böyle yaparlar mıydı hiç?

Ben onların bir tanecik kızıydım. Babam çok edepli ve temiz bir adamdı

ve

birilerinin kızına ya da hanımına, ömrü boyunca tek bir laf atmışlığı

yoktu. Bu

sebeple, başıma gelenleri anlayamadı. Annem gençliğinde hiç, benim

yaşadığım

tarzda imtihanlar yaşamamıştı ve:

“–Bana

niye kimse bakmadı, bana niye kimse lâf atmadı!..” diyerek, hâlimi

anlamadığına dâir işâretler verdi.

“Dul

kadın gibi giyinmek”le, “bir öcüye benzemek”le ve daha birçok

tuhaflıkla

itham edildim.

Okuldakiler ve evdekiler beni, alışveriş yaparken karşılaştığım o çocuk

kadar

tebessümle karşılayabilselerdi, her şey bambaşka olurdu:

Küçük

çocuk bana bakıp:

“–Niye

yüzünü örtüyorsun?” diye sormuştu. Ona:

“–Çünkü

böyle daha mutlu hissediyorum.” dediğimde:

“–Yaa,

tamam o zaman!..” diyerek, tatlı bir gülücükle karşılamıştı.

Evet,

mesele buydu aslında… Bu benim tercihimdi ve böyle mutluydum. Kimseye

karşı değildim. Bu tavrım, inat da değildi. Sadece kendimden yanaydım

ve ayıp

bir şey de yapmıyordum.

İnsan,

diyorum, iyi niyetinden ötürü bunca asılıp kesilirse, acep,

kusurundan ötürü ne edilir ki?

Hayır,

hayır, sordum; ama, merak etmiyorum aslında… Öylesine sordum. Zîrâ,

yarın bir gün:

“–İşte

biz kusurundan ötürü insanı böyle ederiz!” demesini istemem

Rabbimin… Kusurlarımı bugüne kadar yaptığı gibi, bu günden sonra da

örtmesini

dilerim.

Bu

durumda, yani kendi âileme dahî anlatamamışken bir zamanlar derdimi,

şimdi, birileri başımdaki örtünün sebebini kavrayamamış; mânâsından

geçtim,

daha ismini bile öğrenememişlerse, inanın çok fazla yadırgamıyorum.

Bu

arada, nedir örtümün adı: Başörtüsü!.. Türban değil…

*

* *

Okuldan

mezun olduğumda, “Allah kurtardı.” dedim ve üniversiteye devam

etmekte olan bütün tesettürlü genç kızlar için, yıllarca aynı duâda

bulundum:

“–Allah

kurtarsın!..”

Açıkçası,

şimdiki duâm daha farklı:

“–Allah

düşürmesin!”

Çünkü

bugünkü hâliyle üniversiteye girmek, bir nevî “iki araya, bir dereye”

düşmektir. Sadece bundan on beş yıl önce, kendi okuduğum üniversitenin

bahçe

manzaralarını hatırladığımda bile, haklı olduğumu derinden

hissediyorum. Tarih

hocamız, o manzarayı bir gün derste şöylece özetlemiş ve beni çok

şaşırtmıştı: “Nisan-Mayıs

ayları, gevşer gönül yayları, bahçeler bağlar bekler, bayanlarla

bayları…”

Hemen

şimdi aklıma; “Bir hilâl uğruna yâ Râb, ne güneşler batıyor.” mısrası

geliverdi. Yalnız ufacık bir farkla; “Etiket uğruna yâ Râb, ne güneşler

batıyor!”

İlâhî,

aklım da pek bir âlem…

*

* *

Döneyim

kendime… Yeni kılığımla, yani, sadece alnımın bir kısmı ve

buruncuğum ortadayken, rahat ettim mi? Hayır. Bir gün, böyle örtünmüş

okula

giderken, yanımdan geçen iki adamın terbiyesizce:

“–Kim

bilir içinde neler var?!” diyerek lâf attığını duyduğumda, elbette

târifsiz bir rahatsızlık kapladı her yanımı… O vakit:

“–Yâ

Rabbi, ben daha ne kadar örtünebilirim? Bunlar hasta… Sen bu hasta

kullarına şifa ver.” diyebilmiştim.

Birkaç

sene sonra, onların merakını bu derece güçlendirecek bir örtünmenin

de çok doğru olmadığına yattı gönlüm.

Demem

o ki, tesettürün gerekliliğini ve ne şekilde olması gerektiğini, âyet

ya da hadislerle emredildiğini daha bilmezken, Allah bana, çevremdeki

yabancı

insanların lâfları ve edepsizlikleriyle anlattı. O an ağır, yıpratıcı

ve küçük

düşürücü gelmiş de olsa, netice itibarıyla yaşadıklarım beni

olgunlaştırmıştır.

Bilmeden beni eğiten o yabancıları da, sırf bundan ötürü severim.

Umarım, her biri,

hayırlar içinde bulunuyorlardır.

Çok

değil, iki yıl kadar sonra, öğretmenlik mesleğine böyle pür tesettür

başladığımda, pek idealisttim. Aldığım paranın hakkını verecektim. Deli

gibi

çalıştım. İkinci yıl geldiğinde, bir gözlük bahâne oldu, peçemi açtım.

Ardından, beyaz önlükle derslere girmeye başladım. Müfettişler

geldiğinde âdî

bir suçlu gibi yemekhâneye kaçıştım. Üniversitede verdiğimiz saçma

sapan

savunmalar yetmemiş gibi, bir de öğretmenlik yaparken, bunları yaşamak

çok ağır

geldi. Bir yandan, borçlarımız vardı ve paraya da ne çok muhtaçtım?!

Sırf

kendim olarak kalabilmek ve inançlarımı huzur içinde yaşayabilmek

adına istifa ettiğimde, kırık, yorgun ve sinirleri bozuk biriydim.

Üstelik

artık, önceki iyi niyetimi kaybetmiş, aldığım paranın hakkını vermek

şöyle

dursun, “Zaten ne alıyorum ki?” der olmuştum. Kabuğum da, özüm de zaafa

uğramış, ibadetlerim iyice aksar hâle gelmişti.

Bu

hâldeyken istifamı vermek sûretiyle, kendi çapımda öğretmenlikten ev

hanımlığına hicret ettim. Durum bu minvaldeyken dahî, başını açarak

devam

etmeyi fedâkârlık değil, “tâviz” olarak görüyorum. Her tâviz, yeni bir

tâvizin

dâvetçisi… Bunun da ötesinde, insanın vicdânını ve kalbini yaralayan

bir bıçak

gibi… İnsan, kendine ters düşerek nasıl hizmet edebilir? Bizim

dönemimizde, tıp

fakültesinde okumakta olan bazı arkadaşlarımı hatırlıyorum şimdi.

Nasılsınız

diye sorduğumda:

“–Geleceğimizi

hazırlıyoruz işte... Geleceğimiz kaldıysa tabiî!..”diyerek,

pek kederli bir yüzle cevap vermişlerdi.

Tâviz,

gücünü alır insanın... Fedâkârlık ise, gücüne güç katar. Dünyanın

bir sahibi var. Ve benden istediği, dünyaya değil, kendisine kul olmam…

Dünyayı

kurtaracak olan da, batıracak olan da O… O hâlde ben, üzerime düşeni

yapmalı ve

emre mutî olmaya çalışmalıydım. Ne zaman ki, her ay almakta olduğum

öğretmen

maaşını bir kenara itip istifa etmek nasip oldu, rızık kapılarım da,

huzur

kapılarım da, hizmet kapılarım da ondan sonra açıldı. Allah, bütün

kapıları

elinde bulundurandır. Sanki şunu duydum: “Sen bir emrim için bir

kapıdan geçtin

ya, işte al kulum, dilediğinden gir, işte sana bin kapı…”

Bugün,

yıllardır başını örten, fakat şuurlu olarak örtünmeye başlaması

üniversite yıllarında nasip olan, biriyim. Şuurlandıktan sonra

dayatmayla iş

yapmadım. Zaten, başımı örtmemle ilgili babacığımın iyi niyetli

çıkışları

dışında bir zorlamayla ömrümce hiç karşılaşmadım. Biricik dayatma,

inançlarıma

karşı çıkan, görüntümü ve dünya görüşümü hazmedemeyen, dar görüşlü

birtakım

insanlardan geldi. İşin tuhaf tarafı, o zavallıcıklar dahî, sanırım

kendilerince iyi niyetliler ki, yaptıklarının adını “aydınlığa

çıkarmak”

koyuyorlar. Yani onlara göre, bir kadın başını açarsa, tüm prangalardan

kurtulur.

Yaşadıklarımla,

bir hanım için örtünmekten daha hayırlı bir tercihin

olamayacağını kavramış bulunuyorum. Üstelik zaman içerisinde, bu

hususta âyetle

sâbit bir emir bulunduğunu, hadîslerin de âyetle paralel mesajlar

verdiğini,

yani inanan bir Müslüman hanımın, örtünmeyi Allâh’ın bir emri olarak

kabul edip

uymaya çalışması gerektiğini öğrendim. Dolayısıyla, “Atın başınızdaki

örtüleri!” diye feryat-figan dolananların hâlini tuhaf buluyor ve

umursamıyorum.

Sadece

bedenimi örtebildiğim, sadece bu hususta vicdanım rahat olduğu için,

“sütten çıkmış bir ak kaşık” mıyım, hayır, değilim. Toparlamam,

düzeltmem,

tevbe etmem gereken nice hâllerim var. İnsanım. Ve bu “Namuslu,

iffetli,

zararsız, emre mutî bir kul olmaya çalışıyorum.” demektir.

Başımdaki

örtüyle uğraşmaktan bıkmamış olanlara diyecek sözüm şudur: “Evet,

o bir bez parçası olmanın ötesindedir. Evet, o bir simgedir! Her âyeti

tastamam

yaşayamasam da, tesettürle ilgili emri dikkate aldığımın bir

simgesidir!

Nefsimle her hususta savaşmakta olup, bazen zaferler, bazen yenilgiler

yaşasam

da, bu bez parçası benim, Allâh’ın rızası yolunda yürüyen bir karınca

olduğumu

haykırmamdır! Tam teslîm, sekînete ermiş biri değilsem de, hâl diliyle,

«Ben

Müslüman bir hanım olmaya çalışıyorum.» deyişimin simgesidir!

Evet!

Var mı îtirazı olan!? Başörtüm bir simgedir! Ama birilerinin sandığı

gibi bir çıkarın, bir dünyalığın, bir kavganın değil; bir inancın, bir

tercihin, bir vicdanın simgesidir! Beğenin veya beğenmeyin, kendi öz

tercihimdir, başımdadır ve Allah ayırmasın, hep başımda taç olarak

kalacaktır!”

Başlarını

açanlara diyecek bir sözüm yok… Zîrâ onlar arasında, hâlleri,

ibâdetleri, güzel gönülleri ile beni beşe katlayacaklar çoktur. Lâkin

her hayra

muhtaç olduğumuz bir zamanda, hangi emrin bir ucuna tutunup da itaatkâr

olabiliyorsak, o kadar iyidir. Dilerim, onların görünen eksiklerini,

benim de

görünmeyen eksiklerimi, Rabbim katından bir lutufla tamama erdirsin.

Artık,

dışarı çıktığımda, herkesin bana baktığını sanmıyorum. İnsanların

hâlâ kendi dertleri, sevinçleri var ve açıkçası, başımı örtmem ya da

açmam,

kimsenin hayatını etkilemiyor.

“Başörtülerinizi

açın, özgürleşin!” safsatalarıyla çocuk kandırmaya çalışan

birkaç kişi, varlığımı hazmedememişse, bu da onların kendi meselesi...

Yine de

bir Müslüman olarak, bundan kayıtsız kalmıyor, onların “kabızlıkları”

için, Hak

katından âcil şifalar diliyorum…

Vesselâm…

Neslihan Nur Türk

Şebnem Dergisi, Sayı

37 -38


Bu Süt Sizin

Gayr-i

müslim bir komşumuz vardı. Sonradan müslüman olmuştu.

Birgün kendisine hidâyete eriş sebebini sorduğumda şunları söyledi:

-Acıbadem’de

tarla komşum Rebî

Molla ’nın ticaretteki güzel ahlâkı vesilesiyle müslüman

oldum. Molla Rebî süt satarak geçimini temin eden bir zâttı. Bir

akşam

vakti bize geldi ve:

“ – Buyurun, bu süt sizin!” dedi. Şaşırdım:

“Nasıl

olur? Ben sizden süt istemedim ki!” dedim. O hassas ve

zarif insan:

“-Ben farkında olmadan hayvanlarımdan birinin

sizin

bahçeye girip otladığını gördüm. Onun için bu süt sizindir. Ayrıca

o

hayvanın tahavvülât devresi (yediği otların vücüdunda tamamen izâlesi)

bitinceye kadar sütünü size getireceğim…”

dedi. Ben:

“-

Lafı mı olur komşu? Yediği ot değil mi? Helâl

olsun!..” dediysem de Molla Rebî :

“ – Yok yok, öyle olmaz! Onun sütü sizin

hakkınız!..”

deyip hayvanın tahavvülât

devresi bitene kadar sütünü bize getirdi. İşte o mübârek insanın

bu

davranışı beni ziyâdesiyle etkiledi. Neticede gözümden gaflet

perdeleri

kalktı ve hidâyet güneşi içime doğdu. Kendi kendime:

“ – Böyle yüce ahlâklı birinin dîni, muhakkak ki

en yüce

bir dîndir. Böylesine zarîf, hakşinâs, mükemmel ve tertemiz

insanlar yetiştiren dinin doğruluğundan şüphe edilemez!” dedim ve kelime-i şehâdet

getirip müslüman oldum.

Kaynak:

Osman Nûri Topbaş, 40 Soru 40 Cevap, Genç Kitaplığı

Gurbette İslam'ı Bulanlar

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Yeni

farkına

varıyorum, yıllardır kavramaya yoksun olduklarımın.

O'na

kavuşunca,

yıllardır O'ndan habersiz yaşamanın, O'ndan uzak kalmanın pişmanlığını

tadıyorum en derinlerimde. Geçmiş yakıyor âdetâ yüreğimi… Ama “O”, o

kadar

merhametli ki, bütün kapılar kapansa bile, O'nun kapısı sonuna kadar

açık!

“İste vereyim, tevbe et affedeyim!” buyuruyor.

Artık

biliyorum

ki, O'ndan başka sığınak, O'ndan başka dayanak yok. Anlayan, dinleyen,

gözyaşlarımı dindiren yalnız “O”…

İki sene

önce

Ramazân-ı Şerif'te attım ilk adımlarımı yüceler yücesine. Namaza

başladım,

şeytanların bağlandığı o mübârek günlerde. Hâlbuki ben, nefsim beni

nereye

yönlendirirse oraya doğru yol alırdım. Hiç düşünmeden arzularımın

peşinden

koşardım. İslâmî bir hayattan ve tesettürden çok uzaktım. Ama O'na

attığım her

adıma karşılık, yeni öğrendiğim her şey beni öylesine etkiliyordu ki…

Meselâ

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in, kaşlarını alanlar

hakkında nasıl düşündüğünü öğrenince bir daha asla aynı hatayı

tekrarlamadım.

Gittikçe

her

gün biraz daha değişiyordum. İçinde bulunduğum ortam çok farklıydı.

Almanya'da

doğup orada yetişmiştim. Arkadaş ortamım genellikle gayr-i müslimlerden

oluşmaktaydı ve benim de onlardan hiçbir farkım yoktu. Ama artık içimde

öyle

fırtınalar kopuyordu ki, bir el sanki çekiyordu beni hızla o içinde

bulunduğum

ortamdan.

Ben

değiştikçe,

bana en yakın olanlar bile bir bir bırakıyorlardı, yüz çeviriyorlardı

benden. O

kadar yalnız kalmıştım ki; ne anlayanım vardı, ne de dinleyenim!.. Ama

herkesin

beni bıraktığında, o yalnızlıkta buldum O'nu… Gözyaşları içerisinde

yaptığım

her duâda… Ve anladım ki, O'ndan gayrisi yalanmış… Anladım ki, dost

olan yalnız

Allah imiş…

Paskalya

tatilinde sadece iki hafta gittiğim bir Kur'ân kursu, ben farkında

olmadan bana

o kadar çok şey kazandırmıştı ki!.. Selâm vermeyi, elhamdülillâh

demeyi, müslümanlar

arasındaki kardeşliği orada öğrendim. Bence en önemlisi de ilk defa

kesin

olarak tesettüre girmeye orada karar verdim. Artık tatil dönüşü, okula

başörtülü olarak devam edecektim.

Eve

gittiğimde

ilk işim Allâh ve Rasûlü'nün râzı olmadığı kıyafetlerden, o her gün

giydiğim

pantolonlardan temizlemek olacaktı dolabımı ve öyle de yaptım. Tek

isteğim

Allâh ve Rasûlünün hoşnut olacağı bir hâle bürünebilmekti.

Biliyordum,

birçok zorluklar bekliyordu beni. Belki okula kabul edilmeyebilirdim,

alay

edebilirlerdi, çevrem ve arkadaşlarım beni kabul etmeyebilirdi. Ama ben

bütün

bunları göz önüne alarak kimseye haber vermeden, örttüm başımı, teslim

oldum

Rabb'ime, çıktım yola.

Bir

kapıyı

kapatsa bile Allah; binbir kapıyı açmaya kâdir değil mi? Biz dünyaya

imtihan

için gelmedik mi? Nasıl olur da engellere, zorlukla karşı tâviz vererek

dünyayı

âhirete tercih edebilirdim ki?

Ben o

ilk

örtündüğüm günü, ömrüm boyunca unutamam. Kapalı olarak okula gideceğim

o ilk

gün; kendime bir destekçi, bir arkadaş aradı gözlerim. Sonra birden

aklım

başıma geldi. Ben yalnız değildim! Her zaman olduğu gibi en büyük

yardımcımla

çıkacaktım yoluma. Biliyordum, O Allah ki, beni hiçbir zaman yarı yolda

bırakmayacak, ben ne zaman darda kalsam yardımını esirgemeyecekti.

Böyle bir

destekle yola çıkan, artık neden korkabilirdi ki?

Ben bu

kararla

çıkmıştım o ilk sabah evden ve içimde daha önce hissetmediğim o

huzurla, hiçbir

tereddüt çekmeden girmiştim okulumun kapısından... Mutluluğum

gözlerimden

okunuyor, içim içime sığmıyordu âdetâ. Bugün benim bayramımdı! Çocuklar

gibi

mesuttum. Dünyaları verseler, o gün yaşadıklarımı veremezler,

tattıramazlardı

bana…

Yaklaşık

iki

senedir okuduğum okuluma, mezun olmama iki ay kala, birden tesettürlü

olarak

gitmeye başlamam, hâliyle birçok kimseyi şaşırtmıştı. Öğretmenler

yanıma gelip:

“-Eğer

aile

zoruyla kapandıysan sana yardım ederiz!” dediler.

Fakat

bendeki

kararlılığı görünce bütün teklifler karşılıksız geri döndü. Zaman zaman

öğretmenler, bazen de okul arkadaşlarım, benimle okulumda bulunan diğer

müslümanları kıyas ediyorlardı.

“-Sen

neden böylesin de, onlar öyle değil? Onlar müslüman değiller mi?”

gibi sorulara, onların anlayacağı şekilde cevap vermeye çalışıyordum.

Fakat

onlara cevap verirken; müslüman kardeşlerimin o hâlde olması, kalbimi

öylesine

yakıyor, öylesine sızlatıyordu ki… Tek isteğim onların da gözlerinin

hakikate

açılması, onların da iman nimetinin farkına varmalarıydı.

Özlem Öztürk

Şebnem

Dergisi, 12. sayı


İslâmsız Geçen Günlerime Acıyorum

İşkodra’nın

bir ilçesi olan Koplik’e giderken bir hâdiseyle karşılaştık.

Bizi çok etkiledi, bunu sizinle de paylaşmak istiyorum.


Arabayla

şehrin dışına çıktık. Köy yollarından geçerken karşımıza bir

mescid çıktı. Biz, şoförümüzden mescidin önünde durmasını ricâ ettik.

Hava çok

soğuktu. Baktık, mescidin kapısı aralıktı. İçeriye girdik. Farklı

yaşlardan

birkaç küçük kız, ellerinde Elifbâ ve Kur’ân-ı Kerim’ler incecik

halının

üstünde oturmuşlar, o günkü derslerine hazırlanıyorlar. Hocaları daha

gelmemiş.

En küçükleri 6-7 yaşlarında, beş kişiler… Onlara selâm verdik.

Yanlarında biraz

durduk, hasbihâl ettik. Onların bu kış günü, ısıtma sistemi olmayan bir

mescidde, incecik bir halının üzerinde Kur’ân-ı Kerim öğrenmeye

çalışmaları

bizi derinden sarstı. Din uğruna bu kadar çile ve fedâkârlığı göze alan

bu

insanlara, Allah elbette kolaylık verecek, rahmetini esirgemeyecektir.

Bir de

kendi yaşadığımız topraklardaki maddî imkânlarımız gözümüzün önüne

geldi; ve

kendi kendimize, “Acaba hangimiz dinimizin kıymetini daha çok biliyor”

diye

sormadan edemedik.


Koplik’ten

sonra Progres’te hanımlara bir sohbetimiz oldu. Peygamber

Efendimiz’den ve onun mükemmel hayatından bahsettik. Âile hayatını,

çektiği

çileleri, ahlâkını, fazîletlerini anlattık. Ayrıca İslâm’ın ne kadar

büyük bir

nîmet olduğunu, âile ve kızların eğitimin ne derece ehemmiyetli bir

konu

olduğunu dilimiz döndüğünce anlatmaya çalıştık. Burada büyük bir hanım

cemaat

bizi dinledi. Onların aktif olarak dînî hayat ve hizmetlerin içinde yer

almasında Hayriye Begü Hanım’ın büyük bir rolü olmuş. Şebnem

okuyucuları,

Hayriye Hanım’ı yakından tanırlar. Kendisiyle Şebnem Dergisi’nin 9.

sayısında

bir röportajımız olmuştu. İşte bu Hayriye Hanım, mahalle mahalle, ev ev

çevresindeki insanları ziyaret edip onlarla ilgilenmiş, her gönüle

giden bir

yol bulmuş ve hemen her akşam bir grupla birlikte olarak büyük bir

müslüman

hanımlar cemaatinin oluşmasına öncülük etmiş. Allah kendisinden râzı

olsun,

hizmetlerini meşkûr eylesin.


Progres,

Altınoluk’un Arnavutçası olan Etika’nın hazırlandığı bir mekân…

Arnavutluk hizmetlerinin merkezlerinden bir tanesi… Burada konferans

salonu,

kütüphane, bilgisayarlar vb. sosyal imkânlar da mevcud. Bu vesileyle

Arnavutluk’ta emeği ve hizmeti bulunan herkesi tekrar minnet ve

şükranla

anıyoruz.


Bu

konferans ve sohbeti müteâkip yakından tanışma fırsatı bulduğumuz bir

hanımefendiden bahsetmek istiyorum. Kendisi, görüşleriyle yaşayış ve

âile

hayatıyla bizi çok etkiledi. Geçen sayımızda ismini duyurduğumuz Anila

(Amine)

Hanımefendi ile sizleri tanıştırıp aradan çekiliyorum:


Kendisi

İşkodra İmam Hatip Lisesi’nde matematik öğretmeni… İslâmiyet’i

yaşamaya başlamadan önce, sadece adı Müslüman olanlardan… Ama

İslâmiyet’i

gerçek mânâsıyla öğrenip yaşamaya başlayınca hayatı tamamen değişmiş.

Her

Pazartesi-Perşembe mutlaka oruç tutan ve gece namazlarını hiç

aksatmayan Anila

Hanım, birçok talebesinin de namaza başlamasına vesîle olmuş. Okulun en

çok

sevilen hocahanımlarından…


Bize

kendinizi tanıtır mısınız?


İsmim

Anila Barbaroşi. 35 yaşındayım. Üç çocuk annesiyim. İşkodra İmam

Hatip’te matematik öğretmeniyim. Üç sene önce dinimi yaşamaya başladım.

Fakat

her geçen gün yeni bir şeyler öğrenerek İslâmî yaşayışımda ilerlemeye

gayret

ediyorum.

Sizin

dinimizi yaşamanıza vesîle olan hâdise nedir?


Şefkat

ve merhamet duygusu, bence bir müminin en önemli vasfı olmalıdır. Bu

duygularım, ben dinimi yaşamaya başlamadan önce de ruh dünyamda çok

ağır

basardı. Yine İslâm’ı yaşamaya başlamadan önce de Allâh’ın birliğine

inanıyordum. Mesela yılbaşı kutlamalarına katılmaz, banyo yapar bir

kenara

çekilir ve sadece Allâh’ın birliğini düşünürdüm.


6

sene önce İmam Hatip’te vazifeye başladım. Orada bir talebem vardı,

okulun en başarılı talebesiydi. Kapalı bir öğrencimizdi. Dersine

girdiğim ilk

zamanlardan itibaren bende farklı bir şeyler sezmiş. Benim gibi

merhametli bir

insanın, İslâm’dan uzak bir hayat içinde olması onu çok üzüyormuş.

“İnsan

bilmediğinin düşmanıdır.” derler ya, o, bana yaklaşmaya çalıştıkça ben

ona

karşı çıkıyordum. Ama sonra pes ettim. Ve ona teslim oldum. Asıl sebep

talebem

oldu, ama sonra kendim araştırmaya başladım.


Önce

sûreleri ezberlemeye başladım. İlmihal kitabına bakarak namaz kılmayı

öğrendim. Tabiî bu önceleri çok zor oldu benim için… Biz, o zaman dört

kişi,

bir odanın içinde yaşıyorduk ve hâmileydim. Eşimin âilesi de evin diğer

odalarında yaşıyordu. Onlardan hiçbiri İslâm’ı yaşayan insanlar

değildi. Evde

namaz kılacak bir yer bulamayınca evin bodrum katına indim. İlk

namazlarımı

orada kılmaya başladım. Onlar, bütün hayatım boyunca kıldığım en güzel

namazlardı. Orada bulduğum mânevî heyecanı, başka yerlerde tam

mânâsıyla

bulamadım.


Bu

arada İslâm’ı anlatan kitaplar okumaya başladım. Okuduğum şeyden kalbim

tatmin olunca, hemen yaşamaya başlıyordum. Okuduğum bir kitapta gece

namazının

fazîleti anlatılıyordu. Ondan sonra da gece namazlarına başladım. Bazen

kendi

talebelerime de söylüyorum:


“–Eğer

size gece kalkıp yapılacak bir iş söylense, bunu yapınca da bin euro

verilecek olsa ne yapardınız? Hemen kabul ederdiniz değil mi? Allah

Teâlâ ise,

o bin eurodan daha kıymetli ecirler veriyor. Cenâb-ı Hak, gece o

vakitte

kullarını görmek istiyor, onların istediklerini vermek istiyor. Ama

insanlar arkasını

dönüp yatıyorlar. Bunu düşününce Sübhânallâh, İnsan, Rabbinin dâvetine

nasıl

gafil kalır.” diyorum.


Çevrenizdekilere

İslâm’ı nasıl tebliğ etmeye başladınız?


İslâm’a

dönmesini istediğim ilk kişi, benim öz annem olmuştur. Onun kalbini

tanıdığım için, ahlakını bildiğim için, onun İslâm’dan uzak olmasına

çok

üzülüyordum. Gerek annemle ilişkimde, gerek talebelerime karşı

muâmelelerimde,

İslâm’ı anlatırken hep yumuşak davrandım. Ama onlar benden, dinimin

dışında bir

şeyler istediklerinde sertleştim ve tâviz vermedim. Annem şimdi beş

vakit

namazını kılıyor elhamdülillaâh… Bütün talebelerim de namaza başladı.

Sadece

beş vakit değil, hepsi gece namazına da kalkmaya başladılar. Hepimiz

Pazartesi,

Perşembe oruçlarımızı beraber tutuyoruz. Bir taraftan da Kur’ân-ı Kerîm

öğrenmeye başladık.


Şimdi

düşünüyorum da, İslâmsız yaşadığım her an bana değersiz geliyor.

Yaptığım her işi, Allah rızası için yapmıyorsam, bana değersiz geliyor.

İslâm’la buluştuğumdan beri kendimde büyük bir enerji görüyorum ve hep

okumaya

gayret ediyorum. İslâm sayesinde insanları daha fazla etkilediğimi

düşünüyorum.


Eşiniz,

çocuklarınız da sizin gibi dini yaşamaya başladılar mı?

Üç

çocuğum var. Oğlum 11 yaşında, beş vakit namazını kılıyor. Bazen

cemaatle namaz kılabilmek için okuldan kaçıyor. Kızım altı yaşında

sûreleri

okumaya başladı. Küçük oğlum ise, iki yaşında, ama dört sûre biliyor.

Yaşadıklarım içinde bana en zor gelen eşimin tesettüre girmeme izin

vermemesi…

O, namazıma, orucuma karışmıyor, fakat örtünmemi istemiyor. Dua

ederseniz inşallah

bir gün bu da olur.

Ben

iki sene önce, uzun etek ve uzun kollu gömlek giymeye başladım. Bunda

bile çok tepki gördüm. Gerek kendi akrabalarım, gerekse kocamın

akrabaları çok

karşı çıktılar. Sonra plaja gitmemeye başladım. En son plaja

gittiğimde, kendimi

çok kötü hissetmiştim. Kendimi saklamak, bir şeylerle örtmek istedim.

Bu da son

oldu, bir daha hiç gitmedim. Aslında insanda o utanma duygusunun olması

şart...

Bence bir müslümanın en önemli özelliklerinden birisi utanma duygusunun

olmasıdır.

Çocuklarınız

maşallah çok küçük yaştalar. Fakat muntazaman namazlarını

kılıyor ve sûreleri ezbere biliyorlar. Onlara nasıl namazı anlattınız,

nasıl

sevdirdiniz?

Namaz

kılmaya başladığım zaman kızım üç yaşındaydı. Önce ben namaz kılarken

üstüme çıkıyordu, rahat vermiyordu. Bilirsiniz çocuklar, her şeyi

taklitle

öğrenirler. Kısa bir süre sonra beni taklit etmeye başladı. Çocuklar

için

dinimiz anlatan “cd”lerden aldım. Televizyon izlemiyorduk artık...

Cd’leri

beraber izliyorduk, ben de onların anlayacağı şekilde yavaş yavaş

anlatıyordum.

Kızım bir gün:

“–Ben

de namaz kılarsam Rabbim beni de sever mi?” diye sordu. Ben de:

“–Tabii

ki sever. Hem de çocuk olduğun için daha çok mükafat verir; içini

de, dışını da güzelleştirir, iyi bir insan olursun.” dedim.

Namazını

kılar kılmaz hemen aynanın karşısına geçip “Acaba daha güzel oldum

mu?” diye bakıyor. Ayrıca başörtülü kızları çok seviyor. Onları sokakta

bile

görse tanımasa da koşup sarılıp öpüyor.

Oğlum

ise, ben namaza başladığımda sekiz yaşındaydı. İslâm’ı, onunla

beraber yaşamaya başladık. Oğlum biraz daha büyük olduğu için, onun

arkadaş

seçimine dikkat ettim. Benim İslâm’ı yaşamama vesîle olan talebemin bir

nişanlısı vardı. Onunla görüşmesini sağladım. Çünkü O, İslâm’ı yaşamayı

seven,

gayretli bir müslümandı. Eşimin bir akrabası var. O da İslâm’ı yaşadığı

için

akrabaları onu dışlıyorlar. Oğlum, bu ikisiyle arkadaşlık kurup onlarla

sohbet

etmeye başladı. Bunun dışında ben okuduğum kitapları oğluma veriyordum.

Anlayamayacağı yerleri, onun anlayacağı şekilde izah ediyordum.

Geçen

sene bir hocaya sordum:

“–Benim

oğlum imam olabilir mi? Böylece biz evde beraber cemaatle namaz

kılsak!” diye...

“–Yaptığının

farkındaysa, aklı başındaysa kıldırabilir.” dediler. [1]

Çok

sevindim. Oğlum, beni en fazla tenkid eden kişidir. Çünkü bazen onu

sabah namazına kaldırmıyorum. Kaldırmadığım zamanlar bana çok kızıyor.

Benimle

beraber Pazartesi-Perşembe günleri oruç tutmak istiyor. Abdest alırken

çocuklarıma cevap verince hemen beni uyarıyor:

“–Abdest

alırken konuşma!..” diyor.

Bazı

şeyleri benden daha iyi öğrendi. Aslında onun için dini yaşamak daha

zor… Okulunda neredeyse dinini yaşayan hiç kimse yok. Okulunda dindar

bir tane

öğretmeni var, sabahları o öğretmeninin yanına gidip kulağına eğilip:

“–Selamün

aleyküm.” diyor.

Diğerlerinden

kendisini saklıyor. Ben de sıkı sıkı dikkatli olmasını

tembihliyorum, çünkü bizim etrafımızda hep din düşmanları var.

Oğlumun

geleceğini bilemem, ama dinini iyi öğrenip, İlahiyat Fakültesi’ni

bitirmesini isterdim.

İslâm,

anne olarak benim işimi çok kolaylaştırdı. İslâm’da, bir ebeveynin

evladına vermek istediği her şey, emir ve yasak olarak belirlenmiş. Ben

İslâm’ı

bir yarışma olarak düşünmeye başladım. Kimler daha çok sevap kazanırsa,

yarışmayı onlar kazanacak… Her gece yatmadan önce kendimize sormalıyız,

“Biz,

bugün Allah için kazandık mı? Yoksa kaybedenlerden mi olduk?” diye…

Ben

şimdiden Allah için yaptıklarımın karşılığını görmeye başladığımı

hissediyorum. Talebelerimle konuştukça, daha çok kitap okuyup öğrenmeye

ve

yaşamaya gayret ediyorum. Çünkü her gün daha başka sorular soruyorlar.

Duâ

ederken de tek kendi talebelerim ve yakınlarım için duâ etmiyorum.

Düşmanlarım

için de dua ediyorum:

“–Yâ

Rabbi! Bana güzel ilim ve yaşama gayreti ver ki, düşmanlarımın kalbine

de girip onlara da İslâm’ı anlatabileyim.”

Âmine

ismini neden seçtiniz?

Aslında

ben seçmedim. Oğlum bir gün yanıma geldi:

“–Biz

öldüğümüz zaman kendi isimlerimizle çağrılacakmışız. Neden bana güzel

bir isim vermedin?” dedi ve sonra da:

“–Ben

artık ismimi değiştiriyorum, kendime Muhammed ismini veriyorum.” diye

ekledi.

Ardından

benim ismim problem oldu. Yok Hatice olsun, Âişe olsun derken,

oğlum:

“–Peygamber

Efendimiz’in annesinin ismi «Âmine», senin ismin de Âmine

olsun!..” dedi.

Aslında

oğluma benim isim vermem gerekirken o bana isim vermiş oldu.

Elhamdülillah…

Birçok

insan ezân okunan minarelerin altında yaşıyor, ancak namaz kılmıyor;

tesettüre girebileceği bir ortama sahip, fakat örtünmüyor. Bu durumda

olan

kardeşlerinize neler tavsiye etmek istersiniz?

Estağfirullah,

ben kimim ki, müslümanlara böyle bir konuda tavsiyede

bulunayım. Benim de eksiklerim, hatalarım var. Ancak bu konuda kendi

düşüncelerimi ve hissettiklerimi söyleyebilirim sadece…

Biraz

önce sizin de, Peygamber Efendimiz ile ilgili seminerde bahsettiğiniz

gibi, her insanın doğru bir örneğe ihtiyacı var. Ben de hayatımda ne

bir

siyasetçiyi, ne de bir sanatçıyı örnek aldım. Kendi fıtratımı, duygu ve

düşüncelerimi, kısacası kendimi Allah’ın Rasûlü’nde bulduğum kadar hiç

kimsede

bulamadım. Hayatlarında huzur arıyorlarsa, Peygamber Efendimiz’e

yönelsinler.

Ben hayatım boyunca aradığım her şeyi O’nda buldum.

Ben

talebelerime de hep söylüyorum:

“–Başka

şeylerle uğraşmayı bırakın!.. Kendinizi tanıyın. On dakikalık

tefekküre dalarsanız, nereden geldiğinizi, varlığınızı düşünürseniz çok

fazla

bir ilme bile gerek kalmadan hemen İslâm’ı bulabilirsiniz.” diyorum.

Kendilerinden

bol bol Kur’ân okumalarını istiyorum. Okudukça aradığınız her

şeyi bulacaksınız. On yaşında da olsan, yirmi yaşında da sana cevap

verecektir.

Onun için Kur’ân’a ve Peygamberimize sarılan aradığı huzuru bulur.

Bundan

sonra hayatınızdaki hedefleriniz nedir?

Elhamdülillah

seçtiğim yoldan emînim. Etrafımdaki insanlardaki yanlışlıkları

gördükçe, İslâm’ın ne kadar büyük bir nîmet olduğunu düşünüyorum.

Bunlar benim

imanımı arttırıyor. Bu dünyada ne kadar misafir olduğumu düşünürsem,

imanım ve

azmim de o kadar artacaktır.

Şimdi

en büyük isteğim, bir kere hac veya umre yapabilmek... Ama buradaki

maddî imkânlarla çok zor... Haccı okuduğum her zaman çok

heyecanlanıyorum.

Kendimi oralarda hissediyorum. Bu röportajı okuyan kardeşlerimin de bu

konuda

bana çok duâ etmelerini istiyorum.


Sizinle

tanıştığımız için çok mutlu olduk. İnşâallah bu röportaj, sizin

haccınıza vesile olur. Ve nice hidâyetlere vesile olmanız duâsı ile…


Halime

Demireşik

Şebnem Dergisi ,

38. sayı

[1]Normalde

bir insanın namaz kıldırabilmesi için âkıl-bâliğ olması şarttır.

Büluğa ermemiş birisinin kıldırdığı namaz, kendisine farz olmadığı

için;

kendisine ibadetin farz olduğu birisine imamlık yapması doğru değildir.

Burada

söylenen şey, bölge şartları göz önünde bulundurularak talime yönelik

bir

cevazdır. Okuyucularımızın bu hususu göz önünde bulundurmasını önemle

istirham

ederiz.


Moskova'dan Bir Hidayet Hikayesi

Hidâyet...

Cenab-ı Hakk'ın bazı kullarına rahmet deryasından sunduğu "bir testi

su" gibidir âdetâ... Hidâyet, rahmet bulutlarından bir sağanak yağmur

hâlinde yağar yüreklere... O taştan da katı olan yürekler, artık bir

gül bahçesine dönmüştür! Kimileri bu bir testi sudan kana kana içerek

ötelere yelken açarken, kimilerinin maâlesef bundan nasibi yoktur.


İşte

Aksana (Hira) kardeşimiz de, bu gül bahçesine girenlerden biri...

Haydi gelin hidayet öyküsünü hep beraber O'nun dilinden dinleyelim.

-Hira

Hanım, önce bize kısaca kendini tanıtır mısın?


Eski adım, Aksana Sigaçova... 25 yaşındayım. Rus bir anne ve Yahudi bir

babanın ikinci kızı olarak İjevsk'te doğdum. Evli ve bir çocuk

annesiyim. Aynı zamanda tıp fakültesi öğrencisiyim. 4 yıldır Moskova'da

yaşıyorum. Müslüman olduktan sonra "Hira" adını aldım.

-İstersen,

senin bu ilginç hidâyet hikâyene en başından başlayalım. Bize, seni

adım adım hidâyete sevk eden hâdiseleri anlatır mısın?


5 yaşımdayken annem ve babam ayrıldılar. Ben ve diğer iki kız kardeşim,

çok iyi bir insan olan anneannemin himayesinde büyüdük. Çocukluğumda ne

sık sık bizi ziyaret ederek ilgilenen annem, ne anneannem, ne

akrabalarım, ne de okuduğum okul bana bir din eğitimi verdi. Zaten din

eğitiminin yokluğu, insanların çoğunun dînî esasları dikkate almayan ve

nefislerini tatmin etmeye dönük bir hayat tarzı benimsemelerine yol

açmış idi. Hatta okulda Sovyet rejimi, "ateizm" ve "sosyalizm"

propagandası yapmakta, insanları ve kâinâtı Allâh'ın yarattığını inkâr

eden Darwin Teorisi okutulmakta idi. Darwin Teorisi, biyolojiye olan

olağanüstü merakımdan dolayı beni derinden etkilemişti. 15 yaşıma kadar

ateist olarak yaşadım.


1991 yılında Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla oluşan serbest ortamda,

gerek Hıristiyanlar ve gerekse Müslümanlar dinlerine sahip çıkmaya ve

sarılmaya başladılar. Annem de bizi zaman zaman Pazar âyinleri için

kiliseye götürmeye başlamıştı. Yine bir Pazar günü kiliseye gitmiştik.

Ben dinimi bilmediğim için gitmekte isteksiz davranıyor, fakat annemi

de kıramayacağım için onunla beraber gitmek zorunda kalıyordum. Annem,

kilisede mum yakıp teslis inancını sembolize eden ikonların önüne

koymamı istediğinde, ona bunu ne için yaptığımızı ve hangisinin önüne

koymam gerektiğini sordum. Bana tam bir cevap veremedi. Bunun üzerine

annemin de dinimiz hakkında bir şey bilmediğine kanaat getirdim. Ve bu

sorunun cevabını düşünerek kendim bulmaya karar verdim. Düşündükçe daha

farklı sorular çıkıyordu karşıma. Mum yakıp kilise ikonlarının önüne

koymadan yapılan bir duâ kabul olamaz mı idi? Kilise olmayan yerlerdeki

Hıristiyanlar ne yapacaktı? Âcilen yapılması gereken duâlar için Pazar

gününü beklemek, ya da mutlaka kiliseye mi gitmek gerekliydi? Allah ile

kulları arasında direk bir bağlantı olması daha doğru değil miydi?

Hıristiyanlar olarak neden Müslümanlar gibi evimizde ibâdet

yapamıyorduk? Bu gibi sorular, çocuk aklımı kurcalamaya başlamıştı.

İşte Hıristiyanlığı ilk sorguladığım an, bu an idi. Aklıma, diğer

dinlerin bu hususlarda ne içerdiği sorusu da gelmişti.


Aslında aklımı kurcalayan birkaç husus daha vardı: Allâh'ın çocuğu

olabilir miydi? O zaman Allah, bir anne olmalı değil miydi? Papazların,

bizlerin günahlarını bir çırpıda affetmesi kabul edilebilir bir şey

miydi? Yani daha işlemediğimiz bir günah için bile affedilme garantisi

vardı. Bu nasıl bir adâletti? Her isteyen affedildiğine göre "suç"

diye bir mefhum olamazdı. Bir insanın malı, canı ya da hakkına tecâvüz

edilmesini, diğer bir insan nasıl affedebilirdi? Papazlara bu hakkı kim

vermekteydi? Pekâlâ cennet ve cehennem kimler içindi? Bu durum "cennet"

ve "cehennem" kavramlarının mânâsını yok etmiyor muydu? Fakat bu

sorular, sadece kiliseye gittiğimiz Pazar günleri aklıma geliyordu.

Sanırım o dönemlerde bunları olduğu gibi kabul etmem dışında, pek de

bir alternatifim bulunmadığı için sorulara tatmin edici cevaplar

bulamamak beni fazlaca rahatsız etmemişti.


2001 yılı yazında, kız kardeşim Natalya ile beraber Türkiye'ye tatile

gitmiştim. İstanbul'da tanıştığım bir Türk ile evlendim. Evleneceğim

zaman kayınvalidem, nikâh öncesi Müslüman olmamı istedi. Benim için

Hıristiyan ya da Müslüman olmak hiçbir şey ifade etmiyordu. Müslüman

olmak için ne yapmam gerektiğini sordum. Kelime-i şehâdet getirmemin

yeterli olacağını söylemeleri üzerine kelime-i şehâdeti, mânâsını dahî

bilmeden telaffuz ederek Müslüman oldum. Sadece adım Müslüman olmuştu.

Yaşantımızda değişen bir şey yoktu. Açıkçası ben, bu durumu biraz

yadırgamış idim. Biz Hıristiyanlar ile eşimin âilesinin yaşantısı

arasında örf, âdet ve töresel birtakım farklar dışında, çok büyük bir

fark göremiyordum. Kısacası eşim ve âilesi, Türk toplumunun

çoğunluğunun aksine dindar değillerdi. Tabiî ki, bu dönemde kocamın

dine yakın veya uzak olması, benim için bir önem arz etmiyordu.


Müslüman oluşumla birlikte yeni dinimi merak etmeye başladım. Bu

merakım, bu dini yaşamak isteyişimden değil, sadece büyük ve kadîm bir

din olan İslâm hakkında hiçbir şey bilmememden kaynaklanıyordu. Bize

misafirliğe gelen komşu, akraba ve tanıdıklar bu konulara girmiyor,

daha ziyade Rusya'yı, Rusya'daki hayatı ve Sovyetler Birliği döneminin

komünist rejimini merak ediyorlardı. Fakat komşularımızdan Sümeyra çok

farklı idi. O, diğerlerinin aksine başörtülüydü. Ben, hâlinden ve

kıyafetinden onun İslâmî esaslara uygun bir hayat sürdürdüğünü

anlamıştım. Önceleri onun bana başımı örtmem, namaz kılmam ve İslâmî

ölçülere göre yaşamam gerektiği konularında sıkıcı telkinlerde

bulunacağını sanmıştım. Hatta onun söyleyebileceklerine karşı kendimi

savunmak hususunda hazırlanmıştım. Fakat Sümeyra örnek bir tebliğ

üslûbu kullanarak, öncelikle Allâh'ın varlığı ve birliği konusunu

düşünmemi önerdi. Bunu aklımı kullanarak bulabileceğimden, buna tam

olarak inanmadan ibadet yapmak konusunda bir motivasyonumun

olamayacağından bahsediyordu. Haklıydı da... Aklı iknâ, kalbi tatmin

olmamış bir insan, yüzde yüz saflıkta inanmadığı bir şey için birtakım

fedâkârlıklar gerektiren ibadetleri yapamazdı. Sümeyra İslâmiyet'e

başka bir açıdan bakmamı sağladı. Daha ziyâde ben sordukça anlatıyor,

beni ürkütmemeye gayret ediyordu. Bana, düşünerek Allâh'ı bulmayı

öğretti. Kâinâttaki her şey, niçin ve kime hizmet için yaratılmıştı?

Kime hizmet etmekteydi? Biz ne için yaratılmış idik? Bu soruları

soruyor ve cevaplandırıyordu. İzahları, bana mantıklı ve tutarlı

geliyordu. Artık ben de düşünmeyi öğrenmiştim. Öğrenmiştim, zira hiçbir

canlıya verilmeyen akıl, biz insanlara verilmişti. Aklımı kullanmamın

zamanı geldiğini düşünüyordum. Artık İslâm, benim için basit ve

faydasız bir din olmaktan çıkmıştı.


-Hira

Hanım, seni İslâm'a tam olarak ısındıran, yönünü İslam'a çeviren hâdise

ya da dönüm noktası neydi? Ne oldu da, hiç kimse seni Müslümanca

yaşamaya zorlamazken sen İslâmî bir hayat tarzına geçmeye karar verdin?


Müslüman olmuş idim, ama tam bir Müslüman değildim.

Anladığım kadarı ile Sümeyra kendisini sorumlu hissetmiş ve benimle

ilgilenmeye başlamıştı. Hayatın amacının ne olduğunu düşünmemi

istiyordu. Bana, düşündüğüm takdirde hakikati kendimin de

bulabileceğini söylüyordu. Bana Kur'ân'da birçok yerde akletmemiz,

düşünmemiz ve tefekkür etmemiz gerektiğinin bildirildiğini söylemişti.

Yine Kur'ân'da kâinâtın ve canlıların akıl sahipleri için Allâh'ın

varlığı ve birliğine işaret eden delillerle dolu olduğunun yazıldığını

söylüyordu.


Bir ara kendimi düşünceye verdim. Bir nevi inzivâ süreci başlamıştı.

Beni ve bu kâinâtı kim yaratmıştı? Yaratmasının sebebi neydi? Öldükten

sonra bir hayat var mıydı? Âhiret hayatı olmayacaksa, bu bazı insanlar

için bir haksızlık, bir adâletsizlik değil mi idi? Tüm hayvanlar,

bitkiler, güneş, denizler, yağmur, rüzgar... yani Kur'ân'ın ifâdesiyle

"yer,

gök ve her ikisi arasındakiler" insanlara hizmet etmekte ve

insandan daha üstün bir canlı bulunmamaktaydı. Bu nimetleri verenin,

gelecekte bizlerden hesabını sormaması mümkün müydü?


Artık zaman buldukça Sümeyra'ya gidiyor, bulamadığım cevapları ondan

dinleyerek rahatlıyor ve tatmin oluyordum.


Bir ara Kur'ân-ı Kerîm'de neler yazılı olduğunu merak ettim. Acaba bizi

yaratan, bize ne söylüyordu? Sümeyra aradığım cevapları orada

bulabileceğimi söylemişti. Bazı komşular aralarında zaman zaman

toplanıp Kur'ân okuma toplantıları yapıyorlardı. Onlara, "Okuduğunuz

bu sûrede ne anlatılıyor?" dediğimde bana bilmediklerini

söylemeleri beni çok şaşırtmıştı. İnsanlar neden bilmedikleri bir şeye,

bu derece hürmet etmekte ve değer vermekteydiler? Daha doğrusu bu kadar

değer verdikleri bir şeyin mânâsını, okuma imkânları olduğu hâlde, bunu

neden yapmıyorlardı?! Sanırım, bazı şeyler zamanla örf ve gelenek

hâline gelmişti. Dinin kısmen zor vecîbelerini yerine getirmekte gevşek

davrananların, Kur'ân'ı sadece Arapça'sından okuyarak veya birtakım

iyiliklerde bulunarak dînî bir vecibe îfâ etme huzuru ile

rahatladıklarını, psikolojik bir tatmine vardıklarını düşündüm.


2 yıldır Türkiye'deydim ve Rusya'daki âilemi çok özlemiştim. Kocamın da

rızâsını alarak kısa bir süreliğine Rusya'ya döndüm.


İçimdeki ateş hâlâ dinmemişti. Hemen bir câmiye giderek Rusça Kur'ân

meâli aldım ve okumaya başladım. Annemin beni delirmiş olarak

nitelemesine yol açacak derecede Kur'ân meâli okuyordum. Özellikle

kimleri, hangi amellerinden dolayı âhirette ne gibi bir akıbetin

beklediğini anlatan cehennem ile ilgili âyetler beni derinden sarstı.

Çok irkildim. Artık bir karar vermem gerektiğini düşündüm. Annemin

tepkisinden çok çekinsem de, bu ikileme bir son vererek Allâh'ın

istediği şekilde yaşamayı seçtim. Rusya'dan, Türkiye'deki eşime telefon

açarak yeni tercihimi kendisine bildirdim. İslâmî bir hayat tarzı

sürdürmemesi hâlinde kendisiyle olan evliliğimizin sürmesine pek sıcak

bakmadığımı anlattım. Müslüman'ca bir yaşantıyı reddettiği için onunla

ayrılmak zorunda kaldık.

-Ayrıca

senin gibi İslâmiyet'i sonradan tercih eden iki kız kardeşin var.

Natalya ve İlona'nın Müslüman olmasında senin İslâmiyet'i seçmiş

olmanın tesiri var mı? Bu konuda neler söyleyeceksin?


Türkiye'den döndükten sonra İslâmiyet'i kabul ettiğimi, ilk olarak

kardeşim Natalya'ya anlattım. Ona, Allah ve âhiretten bahsettim.

Özellikle "Esmau'l-Hüsnâ" denen Allâh'ın 99 sıfatının her

birini ona şerh ettim. Yani onun aklındaki "Allah çok büyük ve

yücedir."den öteye geçmeyen "Allah" kavramını daha açık ve net

bir şekle sokmak istedim. Allâh'ı, ona hiç anlatılmayan yönleriyle

tanıttım. Yaratıcısının kim olduğunu ve O'nun nelere muktedir olduğunu

anlamasını istedim. Ufkunun açılması ve hakîkati görmesi için çalıştım.

Geleceğini düşünmesi gerektiğini söyledim. Kardeşim Natalya (Medine)

Hazret-i Ebubekir misâli bir teslimiyet ile bana güvendi ve itirazsız

İslâm'ı kabul etti.

Natalya'nın

İslâmiyet'i seçmesi, bana diğer kardeşim İlona'yı (Meryem)

da bu güzel yola dâvet etmem noktasında güç verdi. Ama kardeşim bu

dâvete icâbet etmedi. Bir süre sonra evlendim ve Moskova'ya taşındım.

Kocam Andrey (Abdullah) benden 10 yıl önce Kur'ân meâli okurken

etkilenerek Müslüman olmuş biriydi. Kardeşim İlona'nın neler

kaçırdığının bilincinde olmamasına üzülüyordum. Onun da hidâyete ermesi

için kendisine Moskova'dan defalarca mektup gönderdim. Fakat yine bir

netice alamamıştım. Bizde misafir olarak kaldığı bir haftalık ziyâreti

esnasında İslâmî yaşantımız ve değişen âile ortamımızdan etkilenerek, o

da kendiliğinden Müslüman oldu.

-Peki

anne, baba, kardeş ve akrabaların Müslüman olmanı nasıl karşıladılar?

Onlarla şimdiki ilişkilerin ne durumda?


Annem; ben ve kardeşim Natalya'nın Müslüman olmasına çok ciddî

reaksiyon gösterdi. Annem bir müddet diretti, fakat üçüncü kardeşim

İlona da İslâm'ı tercih edince, kararlılığımızı görüp bizi yolumuzdan

çeviremeyeceğini anladı. Artık bundan sonra bizi kendi hâlimize

bıraktı. Ben ve Natalya, Müslüman eşlerle evlenip annemden ayrıldıktan

sonra ise, aramızdaki bu gerginlik azaldı. Onun bu durumu kabul

etmesinin kendi açısından ne kadar zor olduğunu anlıyorum. Annem ile

hâlâ görüşmekteyiz. Ben, onu çok seviyorum. Onun da bir vesîle ile

hidâyete ermesi için çok duâ ediyorum.

-Hira

hanım, bir Müslüman olarak Moskova'da, bir başka deyişle Müslüman

olmayan bir toplum içerisinde Müslümanların dinlerini yaşamaları

noktasında karşılaştığın zorluklar nelerdir? İslam'ı tercih ettikten

sonra en çok hangi hususlarda zorlanmaya başladın?


Rus halkının pek de alışık olmadığı İslâmî giyim tarzı ve başörtülü

hanım imajı, buradaki Müslümanların en büyük meselesi!.. Halkımızda bu

konuda eskiden bu yana devam eden bir önyargı mevcut!.. Bunu kırmak

sanıldığı kadar kolay değil... Caddede, metroda ya da markette tüm

gözlerin devamlı size çevriliyor olması, rahatsız edici elbette. Fakat

buna alıştık. Her geçen gün insanların da buna alışacaklarını

düşünmekteyim. Aslında birçok mesele, her büyük şehirde karşılaşılan

meselelerden... Zorluk olmadan kolaylık da olmuyor. Sabretmek

gerekiyor. Bildiğiniz gibi Kur'an'da "Ey inananlar! Sabır ve

namazla yardım dileyin. Allah, muhakkak ki sabredenlerle beraberdir."

(el-Bakara, 153) ve "Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır."

(el-İnşirah, 6) buyrulmakta...

-İslâmiyet'i

tercih ettikten sonra, yeni dininde seni şaşırtan, seni etkileyen ve

hayran bırakan şeylerle karşılaştın mı? Daha doğrusu İslâm'ın hangi

yönünü en çok beğendin?


Bu hususta üç şey söyleyebilirim: Müslüman olduktan kısa bir süre sonra

Ramazan ayı girmişti. Müslümanlar hiç beklemediğim şekilde birbirine

yardım ediyor, ikramda bulunuyor, derdi olana çare olabilmek için

aralarında organizasyonlara gidiyor, hayırda âdetâ yarışıyorlardı. Bir

çoğunun durumu, pek de iyi olmamasına rağmen elindekinin bir kısmını

ihtiyacı olan bir diğerine gözünü kırpmadan veriyordu. Kendi nefsi için

yaşamaya alışmış bir toplumdan gelmiş olmam münasebeti ile bu bende çok

büyük bir şaşkınlık ve hayret uyandırmıştı.

İkinci

olarak; günahları affeden, ama kendileri de insan olan ve

günahlar işleyebilen papazların, Allah adına bu bağışlamayı yapmalarını

hiç kabul edemiyordum. Bunun aksine İslam dininde "zerre kadar da

olsa yapılan her hayır ve şerrin hesabının görülecek olduğunu"

(el-Zilzâl, 7-8) öğrenmek, bende Allâh'ın ne kadar âdil ve yüce bir

yaratıcı olduğu noktasında derin bir hayranlık duygusu uyandırmıştı.

Artık bir kez daha kesinlikle doğru yolda olduğumu düşünmüştüm.

Son

olarak Müslümanların devamlı olarak, Allâh için bir şeyler

yapmaları beni çok etkilemişti. Müslümanlar her şeyi âhirete göre

tasarlıyordu. Yalan söylemekten, hırsızlık yapmaktan, başkasının

hakkını yemekten ve adâletsizlik yapmaktan uzak duruyorlardı. Namaz

kılıyor, oruç tutuyor, sadaka veriyor, nasihatlerle dolu sohbetlere

iştirâk ediyor, Allâh'ı zikrediyorlardı. Hatta sorumlu olmadıkları

hâlde sünnet ve nâfile ibâdetlere de teveccüh gösteriyorlardı. Elbette

bütün Müslümanlar, İslâm'ı bu derecede yaşamıyor, ama yaşayanların

oranı çok fazla!.. Hatta namaz kılmayanların ve dininin gereklerini pek

de umursamayanların çoğunda bile bunlar belli oranda mevcut... Yani

İslâm, hayatın en ince anlarına kadar yayılmış durumda... Küçücük

şeyler dahî Allâh'ın rızasını kazanmaya endekslenmiş. Yoldaki bir taşı,

insanlara eziyet vermesin diye kaldırmak veya bir hanımın akşamları

kocasını güleryüzle karşılayıp önüne güzel bir sofra kurması dahî

Allâh'ın râzı olması için yapılıyor. Bu ve benzerleri de beni etkileyen

şeyler arasında... Böyle bir din, hangi insanı etkilemez. Akıllı bir

insan, İslam'dan nasiplenmemişse, bence bunun sadece bir açıklaması

vardır; o insana ulaşılıp bu güzellikler kendisine güzelce

anlatılmamıştır.

Hıristiyanlarda

böyle bir yaşantı, maalesef yok. Herkes, kendi menfaati

için yaşıyor. Diğerinin derdiyle pek ilgilenen yok.

-Peygamber

-sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz hakkında neler söylemek

istersin?


Öncelikle O'nu çok sevdiğimi söyleyeyim. Çünkü kendimi sorumlu

hissederek kardeşlerim ve annem başta olmak üzere birçok kişinin

hidâyete ermesi için çalıştığım ve bunun ne kadar zor olduğunu

anladığımda hep O'nu düşündüm. O yüce insan, hayatı boyunca bu zor

vazifeyi icraya çalışmıştı. Size bu dâvetler esnasında karşılaştığım

tahammülü zor güçlükleri anlatmayacağım. Ama O'nun bu yolda

çektiklerini okurken hep gözlerim dolar. O'nu anlayabilmenin, O'nun

yolundan gitmekle daha kolay anlaşılacağını söylemek isterim.

Düşünebiliyor

musunuz? Hayatınızda örnek alabileceğiniz, hayran kalarak

değer verdiğiniz, kendisi gibi olmak istediğiniz hiçbir insan yokken,

karşınıza hayal dahî edemeyeceğiniz derecede mükemmel bir insan bir

"üsve-i

hasene" çıkıyor. Bunu kelimelerle anlatmak, sizce ne kadar mümkün?

O bizim için bir ideal ölçü!.. Bence O'nu Kur'ân'dan sormalı. Kur'ân'da

O'nun hakkında söylenenleri düşünürsek, O'nu ne kadar sevmemiz

gerektiğini daha iyi anlayabiliriz.

-Kur'ân-ı

Kerîm'in meâlini defalarca okuduğunu söylemiştin. Seni en çok etkileyen

âyetler ya da sûreler hangileri oldu?


Belirli bir âyet ya da sûre ismi zikretmek, Kur'an'ın bütününe

saygısızlık olur. Onun her âyeti birbirinden etkili... Fakat Fâtiha

Sûresi'nin benim üzerimdeki tesiri bambaşka olmuştur. O bir öz!.. Her

şeyi özetliyor. Bir de Allah -celle celâlühû- kimlerin âkıbetinin ne

olacağını belirtirken, cehennemden ve oraya girenlerin hâllerinden

bahsediyor. Bu da beni hep ürpertmiştir. Aklımda olan birkaç âyeti de

söyleyeyim isterseniz:

"Andolsun ki, «Allah ancak Meryem oğlu Mesih'tir»

diyenler kâfir oldular. Oysa Mesih, «Ey İsrailoğulları! Rabbim ve

Rabbiniz olan Allâh'a kulluk edin; kim Allâh'a ortak koşarsa, muhakkak,

Allâh ona cenneti haram eder, varacağı yer ateştir, zulmedenlerin

yardımcıları yoktur.» demişti."(el-Mâide, 72)

"Andolsun

ki, cehennem için de bir çok cin ve insan

yarattık; onların kalpleri vardır ama anlamazlar; gözleri vardır ama

görmezler; kulakları vardır ama işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibi

hatta daha sapıktırlar. İşte bunlar gâfillerdir." (el-A'râf, 179)

"Size

inanacaklarını umuyor musunuz? Oysa onlardan

birtakımı Allah'ın sözünü işitiyor, ona akılları yattıktan sonra, bile

bile onu tahrif ediyorlardı. Münâfıklar, inananlarla karşılaştıkları

zaman, «İnandık!» derlerdi; birbirleriyle yalnız kaldıklarında,

«Rabbinizin katında size karşı hüccet göstersinler diye mi Allâh'ın

size açıkladığını onlara anlatıyorsunuz? Bunu akıl etmiyor musunuz?»

derlerdi. Gizlediklerini de, açıkladıklarını da Allâh'ın bildiğini

bilmiyorlar mı?" (el-Bakara, 75-77)

"Vay, Kitâbı elleriyle yazıp, sonra da onu az bir değere

satmak için, «Bu Allah katındandır» diyenlere! Vay ellerinin

yazdıklarına! Vay kazandıklarına!" (el-Bakara, 79)

-Önceki

hayatın mâlûm... İslâm'a da sonradan katıldın. Her iki dine ve bu

dinlerin insanlarına âşinâ birisi olarak Müslümanlara ve Hıristiyanlara

neler söylemek istersin?


Çok önemli bir meseleye değindiniz. Bu konu, özellikle Rusya gibi

Hıristiyan ve Müslümanların iç içe yaşadıkları ülkeler için çok şey

ifâde ediyor. Aslında bu, başlı başına ayrı bir röportaj konusu

olabilir. Ama kısaca ifâde edecek olursak, Müslümanlar Kur'ân'ın

meâlini okumakta ve Allâh'ın -celle celâlühû- Kur'ân'da buyurduğu gibi

"akletmek"te, "düşünmek"te gevşek davranıyorlar. İdrâk yeterince

gerçekleşmeyince amel de eksik oluyor. İnsanlar, hayatın akışı

içerisinde durup düşünebilme fırsatı bulamıyorlar. Bunun için de bazı

hakîkatleri yeterince idrak edemiyorlar. Hayat bir "oyun ve eğlence"!..

Sanırım tek bir gün de olsa dünyevî işlerimizin tamamını bir kenara

bırakıp îtikaf benzeri bir seans yapmalı... Bir gün tefekkür etmeli!..

Sadece bir gün!.. Sanırım tefekkür sonrası, kişi dünyaya, hayata ve her

şeye farklı bir açıdan bakar hâle gelecektir. İdrâk büyük bir kavram!..

Anlamak değil, idrâk etmekten bahsediyorum. Zihnî değil, hissî bir şey

bu. Derinlemesine duyulan, yaşanan bir duygu...

Hıristiyanlıkta

ise "teslis inancı" akıl karıştırıyor. Neye

îmân edileceği konusunda tereddüt var. Bana göre, insan fıtratı, tek

bir tanrıya inanmak ve ona yönelmek üzere programlanmış. "Üçlü

tanrı inancı" (Teslis) beni hiçbir zaman tatmin edememişti. Allah,

üçün üçüncüsü olmamalı bence!.. Müslüman olmanın birinci şartı olan

kelime-i şehâdette Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in

Allah'ın "kulu" ve "elçisi" olduğu vurgulanıyor. Bu

daha doğru ve tatmin edici... Hıristiyanlıkta inanç konusu muallakta...

Hıristiyanların özellikle bu îmân konusunu tekrar tekrar düşünmeleri

gerektiği kanaatindeyim.

-Evet,

gerçekten film gibi bir mâceran var. Ne mutlu sana ki, uzaklardan

gelerek bir çoğunun Müslüman bir toplum içerisinde olmasına rağmen

farkına varamadığı bu büyük hakikati keşfettin ve bu mutlu sona erdin.

Allah bundan sonraki hayatınızda da muvaffakıyetler ihsân eylesin.


Âmin. Doğru yolu seçtiğimi düşünüyor ve diğerlerinin de bunu yapmasını

arzu ediyorum. İlginize teşekkür ederim.


Hatice Toprak

Şebnem Dergisi

Sayı 21

Sizin İnsanlara Mesajınız Ne?

Bu

husûsda başkalarının gayreti, sadece vesîle olmaktır. Allah dilemediği

halde,

diğer bir kimsenin -velev peygamber de olsa- gayreti ile hidâyetin

nasîb olması

mümkün değildir.


"...

(Allâh) kendisine

yönelen kimseye hidâyet eder!" (er-Ra'd, 27)

On

bir

yıl önce müslüman olmuş, 28. yaşına kadar hep bir din arayışı içinde

hakkı

bâtılın içinde aramış bir ruh: Amerikalı Jackie Frank (Melek Zeynep)

Hanım!..

Ve kendi ağzından hidayeti buluş hikayesi:


9 yaşında bir kızken banyoya girip kapıyı kapatır, havluyu başıma

örter, aynaya

bakardım. Bu ruhuma haz verirdi. Birileri bana Allah'ın kilisede

yaşadığını

söyledi. Bunun için ben de sık sık kiliseye gidip Allah'la başbaşa

olmak

isterdim. Bir gün yine kilisede yapayalnız Allah'ı düşünüyordum. Annem

beni

aramış, her zamanki gibi kilisede bulmuş. Sanki kiliseler benim

Hira'mdı. Yaşım

küçük olduğu halde kiliselerin papazlarına zor sorular sorardım. Çoğu

zaman

cevap veremezlerdi. İncil'de Yusuf ve Meryem'den İsa dünyaya geldi

diyor. Başka

bir bölümünde Allah'ın İsa'nın babası olduğu iddia ediliyor. "Nasıl

inanayım?" diye papaza sordum. O cevap vermedi.

İslam'ı

ilk duymam, beş-altı yaşlarındayken oldu. Gittiğim okulda bir müslüman

çocukla tanıştım. Annesi siyah çarşaf giyiyordu. Herkesin doğumgünü

kutlanıyordu, ama o çocuğun doğumgünü hiç kutlanmadı. Bir gün:

"-Senin

doğum günün niçin kutlanmıyor?" diye sordun.

"-Biz

müslümanlar doğum günü kutlamayız!.." dedi. O çocuğunannesi ve

teyzesi markete giderken onları ağaçların arkasından gizlice izlerdim.

Benim

gözümde onlar korunmuş birer melek gibiydiler.

Ergenlik

çağımda hiç kiliseye gitmez oldum. Çünkü kilise içimdeki boşluğu

doldurmuyordu. Sürekli Allah'a duâ ediyordum. Ailem pek dindar değildi.

Annemle

babam farklı kiliselere mensup olduğundan din hakkında konuşurlar, ben

de

onları dinlerdim. Lisedeyken din merakımdan dolayı bir din okuluna

gittim.

Öğretmenimiz hıristiyan bir kadındı ve sürekli İslâmiyeti kötülüyordu.

İncillerin hepsini okuduk ama Kur'ân-ı Kerim'den sadece öğretmenin

seçtiği

bölümler okunurdu. Bu bölümler de daha çok insanın aklında sorular

oluşturacak

türdendi. Diğer dinleri bilmek istiyordum. Zihnimdeki sorulara sürekli

cevap

arıyordum. O sıralar bir yahudinin yanında muhasebeci olarak çalışmaya

başladım. Onun kızıyla din hakkında çok konuşurduk. Neredeyse yahudi

olacaktım.

Ona Hazret-i İsa hakkında sorular sorduğumda sorularıma cevap

veremiyordu.

Yahudiliğin gereklerini yapardı, ama kalbiyle inancı kuvvetli değildi.

O

dönemlerde hıristiyanlıktaki yanlışları çok iyi biliyordum. Dört elle

sarıldığım yahudilikte de aradığım huzuru bulamadım.

25

yaşında bir restorantta çalışmaya başladım. Orada çalışanların biri

yahudi,

biri yehova şahidi, bir kaçı hıristiyan, ikisi de müslümandı. Restoran

kapanınca hepimiz oturur, din hakkında konuşur, herkes kendi dinini

anlatırdı.

Ben kendi kendime o iki müslümana acıyıp, bu iki zavallıyı hıristiyan

yapıp

kurtarayım diye düşünüyordum. İki müslümandan birinin adı Mustafa,

diğeri de

onun arkadaşıydı. Mustafa'nın arkadaşı, İslam'ı çok güzel yaşamaya

çalışan bir

müslümandı.

Bir

gün yine oturduk konuşuyorduk. Mustafa ve arkadaşı, her zamanki gibi

İncil

ve Hıristiyanlık hakkında umursamaz bir tavır takınmışlardı. Ben de

onların

haline bakarak İslamiyeti iyiden iyiye merak etmeye başlamıştım.

Mustafa tatil

için Türkiye'ye gitme hazırlıkları yaptığı bir zamanda kendisine

yaklaştım ve:

"-Mustafa

bey, ben sizinle İslamiyet hakkında konuşmak istiyorum."

dedim. O da:

"-Benimle

dinim hakkında konuşmak istiyorsan önce bizim Kitabımızı

okumalısın!" dedi. Ben de kabul ettim. Tatil dönüşü bana İngilizce

mealli

Kur'ân-ı Kerim getirdi. Sonradan fark ettim, İngilizceye çevrilmiş en

kötü

tercümelerden biriydi. Böyle olmasına rağmen daha Bakara suresini

tamamlamadan

doğruyu bulduğuma inanmaya başladım. Ve Mustafa Beye üç soru sordum.

Birinci

"Muhammed kimdir?" Hayatımda ilk defa bu ismi Kur'ân-ı

Kerim'de görmüştüm. Peygamber olduğunu açıkladı. Ama bu peygamber Arap

idi.

Diğer kültürdeki insanların bunu kabul etmesi zordu. Özellikle biz

Amerikalılar

için bu imkânsız gibiydi. Fakat o anlattıkça Hazret-i Muhammed'i bir

peygamber

olarak kabul ettim. Onun hayatını okudukça, karşılaştığı zorlukları

gördükçe

onun Allah tarafından bir terbiyeden geçirildiğini hissettim. Şimdi de

onun

ahlakı beni terbiye ediyordu.

İkinci

sorum ise, Kur'an'ın Hazret-i İsa hakkında ne söylediği idi. Yahudi

arkadaşlarıma bu soruyu sorduğumda bir şey söyleyememişlerdi. Hazret-i

İsa'nın

Allah'ın oğlu değil, "kün: ol" emriyle meydana gelmiş bir peygamberi

olduğunu anlattı. Zaten ben hıristiyan olduğum halde Hazret-i İsa'nın

Allah'ın

oğlu olabileceğini kabul etmiyordum. Şimdi ise aradığımı tam manasıyla

bulmuştum.

Üçüncü

sorum, "Müslümanların namaz kılarken niye yüzünü yere

koydukları" idi… O ise buna şöyle cevap verdi:

"-İnsanların

Allah karşısındaki kulluklarının zirvesi, bütün benliğinden

kurtulup secdeye kapanmaktır. Bu hal, gerçek mabud karşısında kulluğu

hissederek O'na yaklaşma arzusudur."

Sanki

duymak istediğim, arayıp durduğum cevaplar bunlardı. Hayatımda pek çok

karar vermiştim, ama müslüman olacağım hiç aklıma gelmezdi. 28.

yaşgünümde

müslüman oldum ve adeta yeniden doğdum. 6 ay sonra Mustafa bey, evlenme

teklif

etti. Elhamdülillah evlendim. O zamandan beri eşimi ve evliliğimi hiç

sorgulamadım, çünkü mutluydum.

İki

yıl boyunca müslüman olduğumu aileme söyleyemedim. Ramazan ayında

oruçlu

bulunduğum bir sırada ailemi aradım:

"-Oruçluyum,

müslüman oldum, çok mutluyum!" dedim. Annem çok ağladı,

beyimi suçladılar. Erkek kardeşlerim, ölümle tehdid ettiler. Hatta bir

tanesi

telefonda şöyle dedi:

"-Yakında

dinlerin savaşı olacak. O gün gelince ilk öldüreceğim kimse sen

olacaksın!"

Tartışacaktım,

oruçlu olduğum aklıma geldi. Onlara:

"-Oruçluyum!"

dedim ve telefonu kapattım.

Bir

gün erkek kardeşim beni örtüyle gördüğünde, onu başımdan çekti ve:

"-Bir

daha seni bununla görmeyeceğim!" diye bağırdı.

Elhamdülillah,

İslam'ı yaşarken başka zorluk görmedim. Yalnız mezhepleri

anlamakta zorluk çektim. Ama beyimin arkadaşı internetten bu konuda çok

kapsamlı bilgiler indirdi. Ve bu problemi de aştım.

İslam'ı

Amerika'da açıklamak kolay. Çünkü her zaman öğrenmek isteyen gruplar

var. Özellikle 11 Eylül'den sonra İslam'dan nefret edenler bile

araştırıp bir

pürüz ve kusur bulamayınca onu kabul etmeye başladılar. Bizim en büyük

eksiğimiz, İslâmiyet'i doğru anlatan, düzgün çevrilmiş İngilizce

kitapların

olmayışı!.. Çünkü ya az bilenler kitap yazmış, bu güzel bir İngilizce

ile

çevrilmiş, ya da iyi bilenler İngilizceye yeterince çevirememişler.

Ben

uzun zamandır, Amerika'da yeni müslüman olanlara İslam'ı anlatmaya

çalışıyorum. İnsanlar müslüman olmuş, ama İslamiyet'i o kadar az

biliyorlar ki…

Hayızlıyken yemeğe dokunabilir miyim, bu haldeyken ayrı bir masada mı

yemeliyim? Bu ve benzeri çok basit konularda bile bilgi eksikliği var.

Bilen

insan yok denecek kadar az!..

Bizim

vasıtamızla İslamiyete girenler oldu ama bu bizden değil, Allah'tandır.

Hapishanelere gidip oralarda İslamiyet'i anlattım. Bir gün hapishaneden

telefon

geldi. Arayan, orada hıristiyanlığı anlatan kimse idi. Hemen gelmemi

istedi.

Ve:

"-Burada

müslüman olmak isteyenler var." dedi. O gün orada üç kişi

müslüman oldu.

Bir

gün bir arkadaşımla İncil hakkında konuşuyorduk. O hıristiyandı. Ben

Hazret-i Meryem ve Hazret-i İsa ile ilgili ona bazı bilgiler verdim. O:

"-Bunları

İncil'den mi aldın?" dedi. Ben de:

"-Hayır,

bu Kur'ân-ı Kerim'de geçen âyetlerdir." dedim. Çok

sinirlendi, elindeki İncil'i yere atıp üzerine basarak oradan ayrıldı.

Şimdi

Türkiye'ye geldim. Buradaki manzarayla ilgili de birkaç cümle söylemek

istiyorum:

Türk

hanımları hayatları için çok mücadele veriyorlar, lakin aynı fedakarlık

ve

gayreti ahiretleri için göstermiyorlar. Bazen Allah için bazı dünyevî

makamlardan, servet ve menfaatlerden fedakarlık gerekebilir. Okuldan

bile

fedakarlıkta bulunabilirler, ancak bu Allah'ın ilim kapılarının

kapandığı

anlamına gelmez. Türkler bilmelidirler ki, onları izleyenler var. Onlar

yalnız

değil, biz de orada aynı şeyleri yaşıyoruz.

İkinci

önemli problem, çocuk eğitimindeki gaflet!.. Bu başlı başına muazzam

bir

kayıp. İslamiyetten habersiz yetişen çocuk ebeveyni için hayatı

zorlaştırıyor.

Amerika'da çocukları İslam üzere yetiştirmek zor. Burada

"estağfirullah,

elhamdülillah, inşaallah…" kelimelerini duyuyorlar. Bu bile önemli…

Çocuklarımıza,

Allah'ın onları devamlı gördüğünü aşılamamız lâzım!.. Amerika'da çocuk,

anne

babasını kahkahalarla öldürebiliyor. Çünkü onlarda kendilerini gören

bir Allah

düşüncesi yok.

Evlatlarını

İslam doğrultusunda yetiştirmeyen annelere sesleniyorum. Amerikalı

öğretmenlerin bir sözü vardır:

"Çocuklarımız

bilemeyeceğiz bir zamana ve göremeyeceğimiz bir mekâna birer

mesajdır."

Uzun

zaman önce bahsedilen zaman ve mekana göndereceğim mesajın şu olduğuna

karar verdim:

ilâhe illallah, Muhammedun Rasûlullâh!..

Eğer

çocuklarım bu mesajı benim için taşırlarsa kendimi bu hayatta başarılı

sayacağım, bunun için buraya geldim. Anne iyi öğrenecek ki, çocuklarına

öğretsin. Kardeşlerim size soruyorum:

"Siz

sizden sonrakilere hangi mesajı göndereceksiniz? Sizin insanlara

mesajınız ne?"

Halime

Demireşik

Bu da Benim Hidayet Hikayem Olsun

Şebnem Dergisi, 11. sayı

Teksas'tan İslam'a Hicret

Sizi

bu röportajda çok farklı biri ile tanıştırmak istiyorum: Najla Tammy

İlhan… Irk ve kültür açısından yaşadığımız topraklardan çok uzaklarda,

Teksas’ta (Amerika) dünyaya geldi. Âilesi dindar bir hıristiyan

âileydi. İlk

dînî bilgilerini âilesinde aldı ve üniversite yıllarına kadar İslâm’dan

habersiz yaşadı. İşletme Fakültesi’ni bitirerek mezun oldu. İslâm’la

ilk defa

üniversitedeyken tanıştı. Müslüman olduktan sonra, Teksas’taki özel

İslâmî

okullarda çalıştı, İslâmî radyo programları hazırladı ve sundu. Evli,

iki

çocuklu bir anne olup hâlen Türkiye’de oturan Nejla Hanımı ve onun

hidâyet

hikâyesini, bir de kendi ağzından dinleyelim.

Nejla

Hanım, biraz kendinizden bahsedebilir misiniz?

İsmim

Najla Tammy. Hristiyan bir âilede büyüdüm. Ebeveynim, ben beş yaşında

iken ayrıldılar. Annem ve babam, ikisi de din olarak Hıristiyanlığı

benimsemesine rağmen mensup oldukları kiliselerin görüşleri birbirinden

tamamen

farklı idi.

Babamın

bağlı olduğu mezhep biraz İslâm’a benziyordu. Bu mezhebi, 1960

yıllarında birisi kurmuş. İncil’i incelemiş ve ona göre hükümler

koymuş. Meselâ

bu mezhebe göre, oruç günü ve zekat günü vardı. Hınzır eti yemek

yasaktı. Noel

kutlamazdık. Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’ın kanunlarına göre yaşamayı

teşvik

ederlerdi. Allah inancı kuvvetli idi. Tevhid vardı. Teslisten de

bahsediliyordu, fakat en çok Allâh’ın birliği anlatılıyordu.

İncil’in

Kral James versiyonunda bulunan “On Emir”den beni en çok

etkileyen, birinci emirdi. Orada:

“Benden

başka hiçbir tanrı olmayacak. Gökyüzünde, yeryüzünde ve denizlerde

bulunan hiçbir şeyin resmini ve benzerini çizmeyeceksiniz. Kendiniz,

hiçbir

zaman bu resimlere boyun eğmeyeceksiniz veya hizmet etmeyeceksiniz.

Çünkü ben

sizin tek tanrınızım ve ben kıskanç bir tanrıyım!..’’

Bu

sözler, benim için teslisin tam zıttını çağrıştırıyordu ve tanrının tek

oluşunun delillerinden biri idi. Bazen de peygamberlerin hayatlarından

bahsedilirdi.

Bizim

Peygamberimiz’den de bahsediliyor muydu?

Hayır,

hiç duymadım. Zaten peygamberlere yakışmayacak şeyler anlatılıyordu.

Onbir yaşıma kadar o kiliseye bağlı idim. Sonra oradan uzaklaşmaya

başladım.

Çünkü aklıma uymayan şeyler yaşanıyordu. Meselâ kiliseye önceden

hanımların

makyaj yaparak gitmesi yasak değilken bir gün artık makyaj yapması

yasaklandı.

Garibime gitmişti. Eğer bu yasaksa, şimdiye kadar niye izin

verilmişti?!

Kiliseye gidip hanımları makyajsız görünce daha da şaşırdım. Sanki bir

maske

yüzlerinden kaldırılmış ve gerçek çehreleri ortaya çıkmıştı. Uzun

zamandır

muhtelif markalı makyaj katmanlarının altına gizlenen bu yüzler, şimdi

bana

sahte, ruhsuz ve cansız görünüyorlardı.

Neden

böyle bir yasak getirdiler?

Hanımların

edeplerine uygun olmadığını, Allâh’ın verdiği tabiî çehreyi

değiştirdiğini düşünmüşler. Fakat hanımları aklen pek ikna edemediler.

Kadınlar, iknâ olmadıkları hâlde bu isteğe boyun eğdi. Fakat bizim evde

en

başta annem ikna olmadı diyebilirim.

Anladığım

kadarıyla dindar bir âileydiniz...

Evet,

özellikle babam, dinine çok düşkündü. Her gün Tevrat’tan ve İncil’den

bölümler okurdu. Biz dinlerdik. Bizi hep dindar yetiştirmeye gayret

etti.

Yaşayarak da örnek olurdu. Ahlâkî temelimizi kuvvetli attı,

diyebilirim.

Onbir

yaşımdan sonra babamın kilisesinden uzaklaştım. Onaltı yaşımda da

Protestan kilisesine başladım. Annem, babamın kilisesini biraz katı

bulduğu

için normal Protestan kiliseyi tercih etti. Bu kilisede de sevgi,

iyilik ve

merhamet tavsiye ediliyordu. Ancak kimsenin hayatına müdâhale

edilmiyordu. Yani

bence ikisi de yarımdı. Ve en önemlisi, ruhları doyuramıyordu.

Kiliseler

arasındaki görüş farklılıklarını ve zihnimdeki soruları çözmek

için rahipten randevu aldım ve ofisine gittim. Odası tam bir yönetici

odası

idi. Koyu renkli döşemeler ve resimler, odayı da, beni de sıkmıştı.

Rahip

gelince sorularımı sordum.

“−Neden

bir kilisede Cumartesi, diğer kilisede Pazar ayini yapılıyordu?

Neden bazı kiliseler domuz etinin helâl olduğunu söylerken bazıları

haram

diyordu? Tanrı bir miydi, yoksa üç mü?”

Bazılarını

kendisi cevapladı, bazılarını da İncil’den âyetlerle açıklamaya

çalıştı. Cevaplarına ne ben inanmıştım, ne de kendisi…

Bir

türlü tam olarak inanamıyordum. Sorularıma, içinde bulunduğum din bir

türlü gerekli cevabı veremiyordu. Beni iknâ edemiyordu. Bu dinde ibâdet

yoktu.

İbâdet olarak sadece Mûsâ -aleyhisselâm-’ın Mısır’dan çıkarken mayasız

ekmek

yapması gösterilirdi. O, Mısır’dan çıkarken yanına ekmeği kabartacak

bir maya

almamış ve mayasız ekmek pişirip yemişti. O yüzden bütün mayaları çöpe

atmalı

ve mayasız ekmek yemeliyiz, derlerdi. Bunu bir ibâdet olarak

görürlerdi. Bunlar

da bana hep ters geliyordu.

Zihninizden,

cevabını bulamadığınız başka ne tür sorular geçerdi?

Rabbimiz

bizi yarattıysa, yalnız da bırakmaz. Evrensel bir yol olması

gerekir diye düşünürdüm. Tek bir Allah, herkesin takip edebileceği tek

bir din

gönderebilir. Herkesin, ancak huzura böyle kavuşacağını düşünürdüm.

Herkes

çeşit çeşit konularda tartışıyordu. Mesela “Kürtaj haramdır!” diyen

kiliseler

de vardı, helâl diyenler de!.. Bunun gibi bir sürü şeyler… Bence

insanlar,

bunlarla uğraşmamalıydı. Tanrı’nın bütün hudutları bildirmesi

gerekiyordu.

Bunlar beni yoruyordu.

İslâm’la

karşılaşınca, aradığım dini bulduğumu anladım. Çünkü o,

-elhamdülillâh- hayatın bütününü kapsayan mükemmel bir dindi. Bütün bir

hayat

sistemiydi ve kendi içinde ne bir kopukluk ve ne de birbirine tezat

vardı. Hak

dinin bütün özellikleri onda mevcuttu.

Rabbimiz

var, her şeyi yaratır. Yarattığına sınırlar koyar. Yol dik, ama

sınırlar geniş... Sınırın dışına çıkarsan da ceza var. Her yerde

konulan

sınırları aşanlara cezâ vardır. Böyle olunca mutluluk ve huzur oluyor.

Boşluk

yok, elhamdülillah! Bütün bunların cevabını İslâm’da bulunca, “İşte

bu!..”

dedim.

İslâm’la

nasıl tanıştınız? Hidâyetinize kim vesîle oldu?

İslâm’ı

ilk defa üniversite yıllarımda duymak nasip oldu. Eşim Murad Bey

vasıtasıyla İslâm’ı tanıdım. Aslında hem o benim hidâyetime vesîle

oldu, hem de

ben onun İslâm’ı tanıyıp yaşamasına vesîle oldum. Kendisi Türk ve

Müslüman

olmasına rağmen namaz kılmayan, Kur’ân’dan haberi olmayan birisi iken

benim

sorularımla İslâm’ı tanımış…

Oradaki

müslüman arkadaşları, onu bir gün Cuma namazına dâvet etmişler,

önce gitmemiş. Sonraki dâvetlerine icâbet ettiğinde büyük bir huzur

duymuş ve o

da İslâm’ın emirlerini öğrenmeye ve yaşamaya başlamış.

İslâm’ı

yaşamamasına rağmen Murad Bey’in hangi tavrı, sizin İslâm’ı

araştırmanıza sebep oldu?

Murad

Bey, dinin emirlerini yapmıyordu, ama ahlâkî yönünü taşıyordu.

Herhalde bu da Türklerin örfî yaşantılarının İslâm’a çok yakın

olmasından

kaynaklanıyor.

Babam

da iki sene evvel Türkiye’ye gelmişti. Ona Türkiye’yi nasıl bulduğunu

sordum. Babam:

“−Türkler,

Avrupa ülkelerinden daha sıcak, daha sevecen ve samimi

insanlar... Bu da onların Müslüman olmasından kaynaklanıyor!..” diyerek

hıristiyan olmasına rağmen bir itirafta bulunmuştu.

Yani

din ne kadar yaşanmasa da, İslâm’ın tesiri herkeste az veya çok

görülüyor. Meselâ temizlik, büyüklere saygı, âile yapısı vb. şeylerde

dinle

kültür iç içe... Sizler, içinde büyüdüğünüz için pek fark etmeseniz de

bunlar,

karakter olarak âdeta benliğinize işlemiş. Eşim, İslâm’ın emir ve

yasaklarını

öğrendikçe bunu daha iyi fark etti.

Benim

Murad Bey’le tanışmam, kendisiyle ortak bir arkadaşımız vesîlesiyle

oldu. Arkadaşım, onu hıristiyan yapmak istiyordu. Hep beraber hem

nehirde

kayıkla gezecek, hem de piknik yapacaktık. Herkes ikişerli gruplara

ayrıldı.

Biz de Murad Bey’le aynı kayıktaydık. Gezerken bir taraftan da

konuşuyorduk.

Dünya görüşü, problemlerin çözümünde sunduğu fikirler çok farklı ve

derindi.

Öğlen

duâ etmek için hepimiz toplandık, ama o katılmadı. Yemek yemeden

evvel de:

“−Hangi

yiyeceklerde domuz eti yok?” diye sordu.

Ben,

babamın kilisesinden aldığım terbiye sebebiyle, eskiden beri hiç domuz

eti yemiyordum. İlk defa benim gibi, domuz eti yemeyen birisiyle

karşılaşınca

çok şaşırdım. İşte benim ilk sorularım orada başladı. Tabiî, onun da

ilk

araştırmaları…

Bir

gün bana üniversitemizin kütüphânesinden İmam Nevevî Hazretleri’nin

“Kırk

Hadis” kitabını getirdi. O kitabı iki akşamda bitirdim. Ve çok

etkilendim.

Yıllarca aradığım hikmeti artık bulmuştum. O zamana kadar öyle hikmetli

sözler

ne duymuş, ne de okumuştum.

Hadîs-i

şerîflerin hangisinden daha çok etkilendiniz?

Hepsinden

çok etkilendim. En çok da 1.400 küsur yıl evvel söylenen sözlerin

hâlâ geçerli olması ve etkilemesi, çok farklı bir duygu!.. Bunu size

anlatacak

bir söz bulamıyorum. Ve o sözlerin hepsi, her insanın yaşayabileceği,

örnek

alabileceği mükemmellikteydi. Her biri tek başına rehberlik yapabilecek

vasıftaydı âdeta… Hâlâ okuduğum bütün hadîs-i şerîflerden çok

etkileniyorum.

İslâm öyle geniş, öyle derin bir umman ki, öğrenmekle bitmiyor

elhamdülillah!..

Allah öğrendiklerimizi yaşamayı da nasip etsin. Tek başına öğrenmek de

yetmiyor.

Ben

hadîs-i şerîfleri ilk defa okuduğumdan:

“−Ne

güzelmiş!” deyip bırakmadım, bırakamadım. Öyle etkilendim ki, hemen

hayatıma geçirmek istedim ve hâlen de aynı gayretin içindeyim.

Küçüklüğümden

beri:

“−Allâh’ım!..

Hikmeti bulmama yardım et!” diye duâ ederdim. “Kırk Hadîs”i

okuyunca, bu duâlarımın kabul olduğunu hissettim.

Peki,

hemen Müslüman mı oldunuz?

Hayır,

hemen Müslüman olmadım. Fakat öğrendikçe İslâm’ı yaşamaya başladım

diyebilirim. Öncelikle biraz daha bol giyindim. Bu da kendime olan

saygımı

artırıyordu. İnanın, insanların sapık bakışlarından kurtulmak, benim

kendime

olan saygımı artırdı. Dışım rahatlayınca, içim de rahatladı.

Bir

gün Murad Bey:

“−Başörtün

var mı?” diye sordu.

Evet,

vardı. Ancak başıma değil, belime ya da boynuma bağlıyordum.

“−Takar

mısın? Bir düşün…” dedi.

Düşündüm

ve denemeye karar verdim. Örtüyü başıma takınca, fıtratıma ne

kadar uygun olduğunu gördüm. En önemlisi, örtünme, her dinde de var

aslında…

Hazret-i Meryem’in resimleri, hep başörtülü idi. Kraliçelerin

tablolarına

bakın, hep uzun ve bol giyinirler. Başlarında mutlaka şapka-bone gibi

örtüleri

vardır.

Ben

Teksas’ta büyüdüğüm için kovboy filmlerini çok severdim. Orada da

hanımlar hep uzun ve bol giyinirler, başlarını da boneyle örterlerdi.

Düşündüm;

dar veya açık giyinince, inanın rahat olmuyorsunuz. Hep kendinize

bir zarar gelebileceğinin tedirginliğini yaşıyorsunuz. Sanki sizi

kullanmak

isteyenler, böyle giyinmenizi istiyorlar. Aslında siz istemiyorsunuz.

Yani

başkalarını memnun etmek için, kendinizi zora koşuyorsunuz!..

Düşündükçe,

örtüye ne kadar muhtaç olduğumu fark ettim.

Murad

Bey’in telkinleri ve davranışları beni etkiliyordu. Genç erkek:

“−Aç!”

demiyor, “Kapat!” diyordu.

“−Kendini,

başkasına kullandır!” demiyor, “Kendine saygı göster!..”

diyordu.

“−Beynini

kapatma! Güzelliğini muhafaza et!..” diyordu.

Bütün

bunlar hiç olmadığım kadar kendimi iyi hissettiriyordu.

Anlaşılan

henüz müslüman olmadan örtündünüz, peki, çevrenizden nasıl

tepkiler aldınız?

Murad

Bey dâhil hiç kimse örtüneceğimi bilmiyordu. Kış günüydü. Başımı

örtüp okulda derse gittim. Hiç kimse bir şey demedi. Üşüdüğüm için

örttüğümü

düşündüler. Sadece çinli bir hıristiyan arkadaşım, arkamda oturuyordu.

Bana

eğilip:

“−Onun

dinini kabul ettin mi?” dedi. Ben de:

“−Hayır!”

dedim. Ama içimden, “Yakında kabul edeceğim!..” diye geçirdim.

Oradan

çıkınca Murad Bey’le kütüphanede ders çalışacaktık. Kapıdan girdim,

beni tanıyamadı. Fark edince çok mutlu oldu. Kütüphanede bunu

yapabildiğimi

görünce müslüman olacağımı anlamış, orada bana evlenme teklif etti.

Beni

zorlukların içinde yalnız bırakmak istemedi. Arkadaştan öte, eş olarak

da

yardım etmek istediğini söyledi.

Ben

de evlilik teklifini severek kabul ettim. Ve müslüman olduktan sonra da

evlendik.

Müslüman

olmadan Kur’ân-ı Kerîm’in meâlini okudunuz mu?

Hayır,

okumadım. Hadîs-i şerîfler ve Murad Bey’in sorularıma verdiği

hikmetli cevaplar, mutmain olmama yetti. Fakat Murad Bey, benim iyice

emin

olmam için önceden ihtidâ etmiş müslümanlarla görüştürdü. O da bana,

“İslâm’da

niçin çok evlilik var?” onu anlattı. Sonradan duyunca yanlış

anlamayalım

diye… Ancak onun da fıtrata uygun olduğunu hepimiz zaten biliyoruz.

Bunun emir

değil, (savaş, hastalık vb.) zor zamanlarda kullanılan bir ruhsat

olduğunu

anladım.

Âileniz,

müslüman olduğunuzu öğrendiklerinde tepki gösterdiler mi?

Daha

müslüman olmadan önce, annem tepki göstermeye başladı. Başörtüme çok

kızdı. Arabamı geri aldı.

“−Kız

kardeşini görmeyeceksin!..” dedi.

Beni

ikna etmeleri için, arkadaşlarıma defalarca telefon ettirdi. Günlerce

ağladı, çeşit çeşit diller döktü, ancak olmadı.

Ben

kararımı vermiştim. Amerika kültüründe bir hıristiyan olarak devam

edemezdim. Murad Bey’in hayatına bakıyorum, daha huzurlu… Hayatı, hep

iyiye

doğru koşuyor. Amerikalıların hayatı ise, yaşlandıkça kötüye ve

huzursuzluğa

gidiyor. Ben kendi hayatımda böyle kötü bir sonu seçemezdim.

Sonra

babama telefon açtım. Babam:

“−Seni

şimdiye kadar doğru yolu takip etmen için yetiştirdim. Eğer doğru

yolu buldunsa devam et!” diyerek destek oldu.

İslâm’a

girdikten sonra, zorlandığınız herhangi bir yönü oldu mu?

Hayır

zorlanmadım. Çünkü Allah’tan olduğuna bütün kalbimle îmân ettim. Bir

şey, Allâh’ın emri ise, seçeneğin yok, mecbursun. En önemlisi, bu

mecbur

olduğun emirler, senin tamamen faydana olan şeyler!.. Yapmazsan

zorlaşır,

yaparsan kolaylığını Allah verir diye düşünüyorum.

Şunu

anlamıyorum; örtü, Allâh’ın emri… Rasûlullâh’ın etrafındaki bütün

hanımlar örtülü idi. Şimdi bazıları hâlâ örtü farz mı, değil mi, bunu

tartışıyor.

İslâm’ın,

sizi en çok etkileyen, en beğendiğiniz yönü nedir?

Her

emrini, her yönünü çok seviyorum. Fakat evrensel olması beni çok

etkiliyor. Bu yalnızlığı, karanlığı ve yanlışlığı çözüyor. Sadece

teslim olup

yaşamak lâzım… İslâm, bütün insanlığın fert, toplum ve dünya olarak her

problemini çözecek çapta bir din… Sadece biz onu seçelim ve onun

emirlerine

tâbî olalım yeter!

Bugün

birçok müslüman, müslüman olduğunu kabul ediyor, fakat müslümanca

yaşamayı kabul etmiyor. Bu çok yanlış!.. Mutluluğu, huzuru böyle

yakalayamazsınız!.. “Bal, bal” demekle insanın ağzı tatlanmaz ki!..

Yaklaşık

onsekiz yıllık müslüman bir hanım olarak müslüman hanımlara

dergimiz vasıtası ile iletmek istediğiniz bir mesajınız var mı?

Türkiye’de

modaya çok aşırı bir ilgi var. Bu da “Biz dindarız, ancak alt

seviyede değiliz!..” demek için herhâlde… Yahut bir tepki… Bilemiyorum.

Ama bu

da İslâm kimliğine yakışmıyor. Amerika’da kimse kimsenin giyimine

karışmaz,

herkes istediğini giyinir. Burada uyumlu giyinmeyene bile bakışlar

değişiyor.

Hâlbuki, markalı giyinmek şart değil!.. Temiz, bol, sâde kıyafet

müslümana daha

çok yakışıyor diye düşünüyorum. Her gün değişik giyinmek farz değil

ki!.. Buna

yetişmek çok zor ve benim bu kadar vaktim yok!.. Hayat çok kısa...

Allah sana

fazla zenginlik verdi diye abartmamak lâzım, israfa dikkat etmeli!..

Kıyâfet

fiyatlarına bakınca çok şaşırıyorum. Nasıl bir gömleğe yüz lira, iki

yüz lira

verilir ki… Pazarda benzerleri on lira… Diğeri markalı olunca iki yüz

lira

oluyor. Dünyada bu kadar aç insan varken bir gömleğe bu kadar para

vermenin

doğru olacağını düşünmüyorum.

Bunun

dışında, dilimizi nasıl kullandığımızda çok önemli… En çok hayretime

giden şey, herkesin kalabalık içinde birbirlerinin kilosunu sorması...

Bunu,

birbirlerinin eşlerinin yanında yapanlar bile var!.. Kilo almışsın,

vermişsin

diyerek bütün dikkatleri muhatabının üstüne çekiyorsun.

Eşim,

ben müslüman olmadan önce, Türkiye’ye izne gelip geri döndüğünde bana

nazar boncuğu hediye getirmişti.

“−Bunu

duvarına as, seni kötülüklerden koruyacak!..” dedi.

Henüz

müslüman olmamış bulunmama rağmen ondan rahatsız oldum. Bir taş beni

nasıl koruyabilirdi ki!.. Ben onu kırdım, attım. Türkiye’de bu tür

şeyler çok

yaygın… Allah Kur’ân’da insanı nelerin koruyacağını bildirmiş; İhlâs,

Felak,

Nas ve Âyete’l-Kürsî… Allah’tan başka hiçbir şey seni koruyamaz!.. Seni

Yaratan’dan başka hiçbir şey seni koruyucu olamaz.

Ama

Türkler’de takdir ettiğim yönler daha fazla!.. Âile bağlarınız çok

kuvvetli… Âilece yemek yemeniz, büyükleri ziyaret etmeniz çok güzel!..

İnşâallâh bunları hiç kaybetmezsiniz!..

Özellikle

gençlere dikkat edelim; Batı kültürüne, maalesef gerektiğinden

çok daha fazla hayranlar!.. Hayran kalmasınlar!.. Hayran oldukları

insanların

hepsi bunalımda. Onlar bütün sapkın yolları denediler ve şimdi

çöktüler. Aynı

hataları tekrar etmenin hiçbir mânâsı yok. Onların düştüğü batağa

düşmeden

uyanmak lâzım!..

Bu

yüzden gençlerin İslâm terbiyesine çok ihtiyacı var, değil mi?

Evet,

tek kurtuluş reçetesi orada çünkü... Meselâ bana:

“−Sen

de birisinin İslâm’a girmesine vesîle oldun mu?” diye soruyorlar.

Ben

en önemli sorumluluğumun, çocuklarımı müslümanca yetiştirmek olduğunu

düşünüyorum. Sonra inşâallah, başkalarına da sıra gelecek… Biri 15,

diğeri 13

yaşında… İki çocuğumun da İslâm’ı severek yaşaması için gayret

gösteriyorum.

Tamam, başka ülkeye gideceğim, insanları İslâm’a dâvet edeceğim, fakat

kendi

çocuklarımı oralarda kaybedersem ne faydası var!.. O yüzden Amerika’ya,

Avrupa’ya gidip yaşamayı tercih etmiyorum. Kimseye de bunu tavsiye

etmiyorum.

Müslümanlar beraber olmalı bence, durup dururken kâfir okyanusu içinde

çırpınmaya gerek yok!

Müslümanlar

beraberce İslâm’ı daha iyi öğrenip yaşarlarsa, zaten onlar

gelip sizdeki fazîletlere talip olurlar. Siz “örnek şahsiyet”

olursanız,

zaten size gelirler. Tebliğ için oralara gitmek çok da faydalı olmuyor.

Belki

birkaç kişiyi müslüman olarak kazanıyorsunuz, fakat kendi nesillerinizi

kaybedebiliyorsunuz.

Sen

kendini koruyorsun, onları taklid etmiyorsun, ancak çocukların taklid

ediyor, şerre özeniyor. Avrupa ülkelerine gidenler, oradan geri dönmek

istemiyorlar. Neden? Nefse rahat geliyor!.. Rahat, hesap soran yok,

akraba

ziyareti yok!.. Komşuya destek vermek yok!.. Çünkü kimse onu

beklemiyor. Herkes

hayatını fert olarak tek başına yaşıyor. Müslümanca yaşamak ise,

fedakârlık

gerektiriyor, nefse zor geliyor!.. Fakat bu fedakârlık aslında en büyük

nimet!..

Bu

anlattığınız sebeplerden dolayı İslâm’da hicret vardır. İslâm’ı

yaşayamıyorsan, oradan hicret etmek farz olur. Bu husus, Nisâ Sûresi,

97.

âyette geçer. Siz de inşâallâh, dininizi yaşamak için burayı tercih

etmekle

hicret sevabına nâil olursunuz.

Gerçekten

burada tatil yapmakla yaşamak arasında çok fark var!.. Buraya

yerleşince âdeta câhil kaldım. Dil bilmiyorsun, okumayı bilmiyorsun.

Çevren

yok! Bu kadar zor ve yıpratıcı olacağını hiç tahmin etmemiştim.

Hatta

bir arkadaşım Amerika’ya giderken ona sarıldım, fark etmeden ağlamaya

başladım. Neden ağlıyordum? Galiba nefsim rahatlığı özlemişti. Başka

bir

arkadaşım da bana sarıldı:

“−Ağlama!..

Sen hicret ettin. Hicret etmek çok zordur, ama çok sevaptır!..”

diyerek beni teselli etti.

Gerçekten

“hicret” duygusunu o zaman daha iyi anladım. Ben

doğduğum,

büyüdüğüm ve alıştığım toprakları bıraktım ve ezân sesleri arasında

olmayı

tercih ettim. Müslümanların içinde müslümanca yaşamayı, eşimin ve

âilemin

hakkını vermeyi istedim. Çocuklarım büyüklere saygıyı, akraba

ziyaretini

öğrensinler istedim. Dışarıya çıkınca müslüman toplumu içinde

olduklarını

hissetsinler.

<>

Hidâyet mâcerânızı bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz.

<>


<>Ben

de bu fırsatı verdiğiniz için size teşekkür ederim. Okuyucularınızın

dualarını da beklerim. Hidâyet yolculuğum hakkında daha geniş bilgi

sahibi

olmak isteyen okuyucularımıza da, “Timaş Yayınları” arasında neşredilen

“Teksas’tan Hakikate Yolculuk” isimli hâtırat kitabımı tavsiye ederim.

Halime

Demireşik

Şebnem Dergisi, 54. sayı

Namaz Hikayeleri (13 hikaye)

Boş Dönmemiş Olursun

Ahmed

bin Hadraveyh hazretlerinin evine bir gün hırsız girdi. Her tarafı

aradı, fakat götürecek bir şey bulamadı. Eli boş döneceği zaman Ahmed

bin Hadraveyh;


- Ey genç! Şu kovayı al su doldur. Abdest al ve namaz

kıl. Bu arada evime belki bir şey gelir, sana veririm. Böylece evimden

boş dönmemiş olursun, dedi.


Genç onun emrettiği gibi hareket etti.

Sabah olunca zengin birisi Ahmed bin Hadraveyh'e yüz elli altın

getirdi. Ahmed bin Hadraveyh hazretleri bu parayı o gence vererek;


- Al

bu gece kıldığın namazlar sebebiyle sana mükafattır." dedi.


Genç onun bu merhamet ve iltifâtı

karşısında şaşırdı, hâli de değişti. Sonra; "Yolumu kaybetmiş, bozuk

işlere dalmıştım. Bir gece hayırlı bir iş yapıp Allahü teâlâya ibâdet

ettim. Rabbim de bana böyle ihsânda bulundu." diyerek tövbe edip Ahmed

bin Hadraveyh hazretlerine talebe oldu.

Eşeğini Kaybeden Köylü ve Cuma Namazı

Adamın biri bir gün eşeğine buğday yükleyerek değirmene

varır. Eşeğin sırtındaki buğday çuvallarını indirir indirmez eşek kaçar

ve kaybolur. Adam eşeğin peşine düşerek aramaya koyulsa Cuma namazını

kaçıracaktır.

Tam bu sıkışık anda adamın tarla komşusu çıkagelir ve

der ki, “Bugün sulama sırası senindir; hemen git; nöbetini kullanarak

toprağına su ver. Sıranı kaçırırsan bir daha nöbet sana gelinceye kadar

tarlanı sulayamazsın.“

Adamın biri bir gün eşeğine buğday yükleyerek değirmene

varır. Eşeğin sırtındaki buğday çuvallarını indirir indirmez eşek kaçar

ve kaybolur. Adam eşeğin peşine düşerek aramaya koyulsa Cuma namazını

kaçıracaktır.

Tam bu sıkışık anda adamın tarla komşusu çıkagelir ve

der ki, “Bugün sulama sırası senindir; hemen git; nöbetini kullanarak

toprağına su ver. Sıranı kaçırırsan bir daha nöbet sana gelinceye kadar

tarlanı sulayamazsın.“

Adam, Cuma namazını kaçırmamak için kaybolmuş eşeğini

aramaktan vaz geçmişken bu defa da başına tarla sulama derdi çıkar.

Dünyalık geçim bakımından işlerin her ikisi de biri birinden mühimdir.

Eşeğin peşine düşmezse hayvancağız tamamen kaybolabilir; ya da

canavarların birine yem olur. Halbuki köylü eşeksiz geçinemez. Öteye

beriye yüklerini kim taşıyacak ve neyin sırtına binerek yolculuğa

çıkacak?

Tarla, zamanında ve düzgün aralıklarla sulanmadığı

taktirde o yılki ekinler ya noksan olur. Ya da hiç olmaz. Bu da bir

köylü için bütün ev halkının o yıl açlıkla karşı karşıya kalması

demektir. Ayrıca buğday çuvalları da değirmende kalmaktadır. Adamın

sırasını bekleyip ekini öğütmesi ve onu evine götürmesi lazımdır ki

karısı öğle yemeğine ekmek pişirebilsin.

Adam işlerin hangisine koşayım diye düşünüp dururken

Cuma namazının vakti gelip çatar. Hemen hatırına varlıkların biricik

sahibi Allah‘ın kesin emri gelir. “Cuma ezanı okunduğu zaman, dünyalık

işlerinizi bırakarak Allah‘a ibadet etmeye koşunuz. Cumadan çıktıktan

sonra işlerinize dağılarak helal yollardan geçiminizin peşine düşünüz.“

Adam şöyle düşünür: “Az sonra yüce Allah‘ın kesin emri beni ibadet

yerine çağıracaktır. Şu anda kafamı yoran dünyalık nimetlerle birlikte

daha nice nimeti bana veren O değil midir? Üstün ve ortaksız bir gücün

sahibi olarak, O verdiği nimetleri istediği anda geri alıp kulu

çaresizlik içinde çırıl çıplak bırakacağı gibi elden kaçar gibi olan

nimetleri tekrar kulunun eline ve emrine veremez mi? O halde tamam,

herşey ne olursa olsun; ben Cuma namazına gidiyorum.“ Bu kesin karardan

sonra saydığımız bütün sıkışık işlerini yüzüstü bırakarak camiye koşar.

Dünya işlerinin kafa yoran düşüncelerinden sıyrılarak Allah‘ın evine

gider.

Hatibin okuduğu hutbeyi can kulağıyla dinlerken, hafta

içinde yaptığı günahları bir bir aklından geçirir; daha önceki Cuma

namazından çıkarken artık günah işlemiyeceğine gönülden söz verdiği

halde sözünü tutamıyarak yaptığı dine aykırı hareketlerden ötürü

yüreğinde derin bir pişmanlık duyar. Esirgeyen ve bağışlayan Allah‘dan,

her adımını O‘nun emrine uygun şekilde atamadığı için samimi bir utanç

duyar.

Pişmanlık ve utancının manevi gözyaşları ile gönlünü

karartan günah pasları silinir. Kalbinin bir hafta önceki o tatlı

rahatlığa ve Allah (c.c.) huzurunda teslim olmuşluğa tekrar büründüğünü

hisseder ve sevinir. Fakat bu sevincin yanında “Ya ibadetlerimi yüce

Allah (c.c.) kabul etmezse; ya farkında olmadan ağır şekilde Allah‘ı

gücendirecek bir günah işliyor ve Allah‘ın yaygın esirgeciliğini

kendimden uzaklaştırıyorsam“ diye içinde bir korku ve endişenin

kıpırdadığı duyar. Sonra aklında gelir ki iyi bir mü‘min zaten her an

Allah‘ın rahmetine güvenecek hem de O‘nun korkusunu hiçbir an gönlünden

çıkarmıyacak, bu iki duyguyu aynı anda taşıyarak kendini yolun doğrusu

üzerinde tutacaktır.

O halde bu korkulu ve aynı zamanda ümitli hali temiz bir

mü‘minin özlenen halidir. Sağlam bir mü‘mine yakışır duygu ve

düşünceler taşıdığına ayrıca sevinir. Allah‘ın öz evinde O‘na

bağlılıkların en samimisini sunarak Cuma namazını kıldıktan ve arınmış

bir gönülle ibadet evinden çıktıktan sonra adam, evine varır.

Bir de ne görsün!... Namazdan önce kafasını yoran ve

neredeyse Cumayı kaçırmasına sebep olmak üzere bulunan bütün işler,

adeta kendiliğinden oluvermiştir. Eşeği eve dönmüş, buğday öğütülmüş,

tarlası da sulanmıştır. Yemek pişirip taze ekmek hazırlayan karısı

sofrayı kurmuş kocasının camiden dönmesini beklemekteydi. Karısına “Bu

işler nasıl yoluna girdiğinden dolayı içinde katmerli sevinç duyar, ve

karısı olanları anlatır; adamın birisi değirmene gitmişti, kendisinin

sanarak bizim buğdayları öğütmüş, çuvalları evine getirince yanlışlık

yaptığını anlamış ve bize göndermiş. Eşek az önce kendiliğinden dönerek

eve geldi. Komşunun tarlasını doldurup taşan su, bizim tarlaya akarak

toprağımızı sulamış ve işte işler gördüğün gibi yoluna girmiş.“

Adam bir yandan Allah‘a karşı, mü‘min kalabalığı ile birlikte samimi

kulluk borcunu yerine getirip gönül rahatlığına kavuştuğundan ötürü öte

yandan namaz öncesi canını sıkan işler, zincirlemesine kendiliğinden

yoluna girdiğinden dolayı ayrıca katmerli sevinç duyar, kullarının her

işini yoluna koyan yüce Allah‘a şükürler ederek karısı ve çoluk çocuğu

ile birlikte sofraya oturur.

Hapishanede Kılınan Namaz

Horasan

vâlisi Abdullah bin Tâhir, çok

âdil biriydi. Jandarmaları birkaç hırsız yakalamış, vâliye

bildirmişlerdi.

Getirilirken hırsızlardan birisi kaçtı. O sırada Hiratlı bir demirci,

Nişapur'a

gitmişti. Demirciyi, gece eve giderken, jandarmalar yakaladılar ve

diğer

zanlılarla beraber vâliye çıkardılar.

Vâli

dedi ki:

-

Hepsini hapsedin!

Bir

suçu olmayan demirci, hapishanede hemen abdest alıp, namaz kıldı.

Ellerini

uzatıp:

''Yâ

Rabbi! Bir suçum olmadığını ancak sen biliyorsun. Beni bu zindandan

ancak

sen kurtarırsın!'' diye duâ etti. Vâli uyurken rüyâsında dört kuvvetli

kimse

gelip, tahtını ters çevirecekleri zaman uykudan uyandı. Hemen kalkıp,

abdest

aldı, iki rek'at namaz kıldı. Tekrar uyudu. Tekrar o dört kimsenin

tahtını

yıkmak üzere olduğunu gördü ve uyandı. Kendisinde bir mazlumun âhı

olduğunu

anladı.

Vâli

hemen hapishane müdürünü çağırtıp sordu:

-

Acaba bu gece hapishanede mazlum birisi kalmış mı?

Müdür

dedi ki:

-

Bunu bilemem efendim. Yanlız biri namaz kılıyor, çok duâ ediyor göz

yaşları

döküyor.

-

Hemen adamı buraya getiriniz. Demirciyi vâlinin yanına getirdiler.

Vâli

hâlini sorup, durumu anladı, ve dedi ki:

-

Sizden özür.diliyorum. Hakkını helâl et ve şu bin gümüş hediyemi kabul

et.

Herhangi bir arzun olunca bana gel!

Demirci

de cevabında dedi ki:

-Ben

hakkımı helâl ettim. Verdiğiniz hediyeyi kabul ettim. Fakat işimi,

dileğimi senden istemeye gelemem.

-

Neden gelemezsiniz?

-

Çünkü benim gibi bir fakir için, senin gibi bir sultanın tahtını birkaç

defa

tersine çevirten sâhibimi bırakıp da, dileklerimi başkasına söylemek

kulluğa

yakışır mı? Namazlardan sonra ettiğim duâlarla beni nice sıkıntılardan

kurtardı.

Pek çok murâdıma kavuşturdu. Nasıl olur da başkasına sığınırım? Rabbim,

nihayeti olmayan rahmet hazinesinin kapısını, ihsân sofrasını herkese

açmış

iken, başkasına nasıl giderim? Kim istedi de vermedi? Kim geldi de, boş

döndü?

İstemesini bilmezsen, alamazsın. Huzûruna edeple çıkmazsan rahmetine

kavuşamazsın!


Akıl

isen nemâzı, çün saâdet tâcıdır.

Sen namazı şöyle bil ki, mü'minin mi'râcıdır.


Namaz

ADAM,

bineceği otobüsün kalkmasına bir saatten fazla süre olduğu için,

terminalin

yarı aydınlık koridorlarını arşınlıyordu. Ellerini yıkamak üzere biraz

ilerideki mescide yanaştığında, iş tulumları giymiş bir genç ona doğru

gelerek:

-

Herhalde

namaz kılacaksınız, dedi. Abdest alma yerimiz de mevcuttur.

Adam,

elindeki sigaranın külünü delikanlının ayakları dibine silkelerken:

- Sen

herhalde görevlisin, diye diklendi. Ne iş yaparsın burda?

Delikanlı,

köşedeki süpürgeye işaret ederek:

-

Temizlikçiyim efendim, diye kekeledi. Lavabo ve tuvaleti temizliyorum.

Adam, onu

alaycı gözlerle süzerken:

- Ben,

namazı senin gibi çulsuzlara bıraktım, diye sırıttı. Bu iş size öyle

yakışıyor

ki?

Temizlikçi

genç, adamın hakaretine aldırmayacak kadar olgundu. Fakat namaza karşı

yapılan

saygısızlık, canını çok sıkmıştı. Vereceği cevabı bir süre düşündükten

sonra,

susmayı tercih ederek işine döndü.

Adam,

mağrur

adımlarla oradan uzaklaşırken, başının döndüğünü hissetti. Sırtından

çıkartarak

koluna aldığı kaşe paltonun ağırlığını da ilk defa fark ediyordu. Biraz

önce

yediği iki porsiyon kebap, herhalde tansiyonunu yükseltmiş ve kendisini

hâlsiz

bırakmıştı. Birkaç adım daha attığında âniden fenalaşarak dizleri

üzerine

çöktü. Allah?tan ki kolundaki palto ondan önce yere serilmiş ve yeni

aldığı

takım elbisenin kirlenmesini engellemişti. Adam, çömelmiş vaziyette

olmasına

rağmen fırıldak gibi dönen başını yere dayayarak bir müddet dinlendi ve

tekrar

doğrulduğunda, aynı rahatsızlığı duyarak hareketini tekrarladı. Fakat,

başkaları tarafından görülmüş olmaktan endişe ediyordu. Bunun için

başını

yerden kaldırıp sağa sola bakındığında, terminalin çaycısı olduğu

anlaşılan bir

gençle burun buruna geldi. Delikanlı, adamı saygılı bir ifadeyle

selâmlarken:

-Allah

kabul

etsin bey amca, dedi. Ama kıble biraz daha sağa doğruydu.

Cuneyd Suavi

Namaz Kılan Adam ile Köpek

Vaktiyle

mescidin birinde bir adam konuklamıştı. Din yolunda gayreti kendisine

azık

edinmişti. O aşık adam, bir gece sabaha kadar namazdan başka bir şeyle

meşgul olmamak

niyetiyle mescide gitmişti.


Fakat gece olup etraf kararınca bir ses duyuldu. Namaz kılan adam,kemal

sahibi

birinin mescide geldiğini sandı. Gönlünden,


''Böyle bir insan mescide ancak ibadet etmek için gelir. İyi oldu.

Böylece

kamil bir adam namazımı görüp, ibadetimi duyacak!'' diye geçirdi.


Bütün gece sabaha kadar ibadette bulundu, bir an bile ibadeti

bırakmadı. Bir hayli dua etti,ağlayıp inledi. Kah tövbe etti, kah

istiğfar....


Müstehap ve sünnetleri yerine getirdi. Kendisini adam akıllı iyi

gösterdi.


Tan yeri ışıyıp etraf ağarınca mescid aydınlandı. Adam bir de baktı ki,

mescidin

köşesinde bir köpek yatmış uyuyor. Bu dertle canı yandı, kanı kurudu...

Gözyaşları yağmur gibi kirpiklerinden damlamaya başladı... Gönlü utanç

ateşiyle öyle bir yandı ki; içinden çıkan ahlarla dili de yandı, damağı

da....


Ve kendi kendine dedi ki:


''A edepsiz! ALLAH seni bu gece şu köpekle terbiye etti. Bütün gece şu

köpek

için ibadette bulundun.

Ne olurdu, bir gecelik de ALLAH için uyanık kalsaydın. Senin, bir gece

bile

ALLAH için riyasızca ibadet ettiğini görmedim...

Ey

riyakar insan! Nice köpekler

var ki senden daha iyi. Bir bak kendine! köpek

nerede sen neredesin?

Utanmazlığın yüzünden riyalara gark oldun.

ALLAH 'tan utanmaz mısın sen? Kendi kadrini, mevki ve dereceni gördün

ya! Bu şekilde muvaffak olmaktan artık

ümidini kes! Bu alemde, bu halinle bir senin elinden bir iş

gelmez.Gelse bile ancak

köpeklere layık bir iş olur bu. Bilmem ki, neden şeytana eş olursun?

Niçin nakşa kapılıp sersemleşirsin?''

Şeytanın şu zulüm

yuvasından kaç artık. Şu

şaşkınlıklarla dolu zindandan geç. Şu deccal  sesli adamlardan ne

istersin. Şu kendilerini mehdi gösterenlerden ne umarsın?


İlahiname,

Feridüddin Attar, Semerkand Yayınları


Namaz Kılmanın Bereketi

Hikmet

ehli zatlar buyuruyor ki:


(İçki

içmek büyük günahtır, içki içen namaz kılmamalı)

deniyor. Bu yanlıştır.

Namaz ayrı içki ayrıdır. Çok büyük günahlar işlense de, namazı asla

ihmal

etmemelidir. Âlimlerimiz, (Namazın bereketiyle, diğer günahların

bırakılması

kolay olur) buyuruyorlar.


Salih

bir zatın pazarcılık yapan komşusu, işten eve gelince çilingir

sofrasını

kurarak her gece gürültü yapar. Salih zat, komşusunun gürültüsünden

rahatsız

olduğu için, başka bir eve taşınır, bir kaç gün sonra da bu komşunun

vefat

etmesi üzerine tekrar eski evine taşınır.


Bir

gün kapı çalınır, kapıyı açıp bakar ki boyu, gökyüzüne kadar uzanan bir

adam. Ne istediğini sorunca, adam der ki:


Kazmayı al benimle gel!


Sen kimsin, beni nereye götüreceksin, bana ne yapacaksın?


Sus, kazmayı al benimle gel!


Kazmayı

alır beraber giderler, mezarlığa gelirler. Bir mezarı göstererek,

burayı kaz der. Mübarek zat gösterilen mezarı kazar, dur der, bir tuğla

çıkarmasını söyler ve bir tuğla çıkartır, tuğlayı çıkardığın delikten

mezarın içine

bak der, bakar ki, komşusu Cennette ve üstelik tahtta oturuyor, tahtı

da var.


Mübarek

zat şaşırır, bu benim vefat eden komşum der. Bu nasıl olur? Peki, ben

nerede hata yaptım? der.


O

zat da der ki:


Vefat eden komşun her günahı işlerdi; fakat namazını hiç bırakmazdı ve

namazın arkasından da şöyle dua ederdi:


"Ya

Rabbi biliyorum günahım çok; fakat Peygamber efendimizi, Ehl-i beytini,

aralarındaki savaşlar ne sebeple olursa olsun, Eshab-ı Kiramı ve

onların

yolunda olanları seviyorum, onların hatırına günahlarımı affet, bana

Cennetini

ihsan et" diye dua ederdi. Namazlarını ve bu duayı hiç bırakmazdı. Bu

hasleti

onun kurtulmasına sebep oldu.


İbadetlerin

hepsini kendinde toplayan ve insanı Allahü teâlâya en çok

yaklaştıran şey namazdır. Namaz kılmak, huzur-u ilahiye çıkmak

demektir.

Namazda, Allahü teâlânın huzurunda olduğumuzu bilerek okumalıyız.

Namazı, ne

olduğunu bilerek kılmalıyız!


Namaz ve Kurtulan Tüccar

Atlı

bir eşkıya, Şam ile Medine arasında ticaret

yapan bir tüccara bağırır:


— Davranma öldürürüm.


— İşte malım. Hepsini al ve beni serbest bırak!


— Mal zaten benim olacak. Ben senin canını da almak

istiyorum.


— O hâlde bana biraz mühlet ver, abdest alıp namaz

kılayım!


Eşkıya,

izin verir. Tüccar, abdest alıp dört rekât namaz kılar. Namazdan

sonra dua eder. Dua bitince, hemen orada yeşil elbiseli bir süvari

belirir.

Eşkıya, bu süvariye saldırır; fakat süvari bir darbe vurup eşkıyayı

attan

düşürür. Sonra tüccara der ki:


Haydi, şimdiye kadar çok insanın canına kıyan şu eşkıyayı öldür!


Bir cana nasıl kıyarım ki?


Fakat bu eşkıya seni öldürecekti. Bunu öldürmezsen daha çok cana kıyar.


Ben hayatımda kimseyi öldürmedim. Beni mazur gör!


Süvari,

eşkıyayı öldürür.


Eşkıyadan

kurtulan tüccar, süvariye sorar:


Sen kimsin?


Ben 3. kat gökte bulunan bir meleğim. Sen birinci defa dua ettiğinde

gök

kapıları öyle çalındı ki, mühim bir olayın olduğunu anladık. İkinci

defa dua

ettiğinde gök kapıları açıldı. Üçüncü defa dua edince, Cebrail

aleyhisselam

geldi. (Şu zavallıyı kurtar) dedi. Ben de hemen geldim. Bu

eşkıyayı

öldürmeyi, Allahü teâlâ bana nasip etti. Ey tüccar, iyi bil ki, kim de

senin

gibi dua ederse, Allahü teâlâ onun sıkıntısını giderir, ona yardım eder.


Tüccar

sağ salim Medine’ye dönünce, başından geçenleri Peygamber efendimize

anlatır. Resulullah efendimiz buyurur ki:

(Elbette

Allahü teâlâ, sana Esma-i hüsnayı telkin etti. O isimlerle dua

edilirse, Allahü teâlâ, o duayı kabul eder, istenileni verir.)


Namaza Gelenin Farkı

Harun

Reşid, bir Ramazan günü Behlül'e, akşam

namazında camiye gitmesini ve namaza gelen herkesi iftara davet

etmesini

söyledi.


Akşam oldu, namaz kılındı, namazdan sonra Behlül 5-10 kişilik bir

grupla çıka

geldi. Harun Reşid şaşırdı:

-

Akşam

camiye bu kadar insan mı geldi?


Behlül cevap verdi:

-

Siz

bana camiye gelenleri değil, namaza gelenleri iftara çağır dediniz.

Namazdan sonra cami kapısında durdum, çıkan herkese hocanın namaz

kıldırırken

hangi sureyi okuduğunu ve daha başka şeyler sordum. Onları da yalnız bu

getirdiğim kişiler bildi. Camiye gelen çoktu ama namaza gelen bu

kadarmış.

Namazda Vurulmak

Rasul-i

Ekrem

s.a.v.'in de hazır bulunduğu 'Zâtü'r-Rika' gazvesindeki bir çarpışmada,

müslümanlardan biri müşrik bir adamın muharebe yerinde bulunan karısını

öldürmüştü. Kadının kocası da misilleme olarak mutlaka bir müslüman

öldürmeye yemin

etmişti. Rasulullah s.a.v. ve arkadaşlarının peşinden onları izlemeye

başladı.

Allah Rasulü akşam üstü bir yerde konaklama hazırlığı yaptı ve

yanındakilere

sordu:

- Bu

gece istirahatimizde bize kim bekçilik yapacak?

Muhacir

ve Ensar'dan iki adam cevap verdiler:

- Ya

Rasulallah, biz sizler için nöbet tutarız.

-

Öyleyse şu vadinin giriş kısmında bekleyin.

Bu iki

gönüllü, Ammar b. Yâsir ile Abbâd b. Bişr idiler. Gece nöbetine

duracakları sırada Ensar'dan olan Abbâd, Muhâcirler'den olan Ammar'a:

-

Gecenin hangi bölümünde nöbette olmamı istersin? diye sordu. O da:

-

Gecenini ilk bölümünde benim yerime sen bakıver, dedi.

Bu

karardan sonra Muhacir, kendi nöbeti gelinceye kadar arkadaşının yanına

uzanıverdi. Nöbetteki Ensar da, vaktin değerlendirmek için gece

namazına durdu.

Meğer

karısı

öldürülen müşrik herif de, o sırada yakınlardaydı. Namazda duran adamı

farketti

ve onun nöbette olduğunu anladı. Bir ok atıp sapladı ve atmaya devam

etti.

Nöbetçi sahabi üçüncü okla ağır yaralanmıştı. Derhal rükû ve secdeleri

yapıp

namazının tamamladı ve arkadaşını uyardı:

- Kalk

artık kalk! Ben yaralandım arkadaş, hareketten kesildim!..

Arkadaşı

yerinden fırlayınca, okçu müşrik de korkup uzaklaştı. Yaralı

arkadaşının durumunu gören Muhacir hayretle sordu:

-

Fesubhanallah! Sana ilk ok atılanca beni uyandırsaydın ya!

-

Okumakta olduğum bir surenin ortalarında idim. Onu kesmek istemedim.

Eğer

Rasulullah'ın bize verdiği nöbetçiliğe zarar gelmeyecek olsaydı, canım

çıkasıya

okuduğum sureyi kesmezdim.


Namazı geciktiren genç

Manifaturacılık yapan bir genç vardı. İşlerinin çokluğunu bahane ederek,

namazlarını hep son vaktine bırakırdı. Dükkânın yakınındaki camide, vaktin

çıkmasına az zaman kala namazlarını yetiştirirdi.

style="font-family: cambria;">


Bir gece, kan ter içinde kalmıştı.

Rüyasında ölmüş, hesap için mizan başına getirmişlerdi. (İbadetlerimi yaptım, haram işlemedim,

hesabım kolay geçer) diye ümit ediyordu. Melekler önce iman ve doğru itikat

aradılar, hemen önlerine geldi. Sonra namaza sıra geldi; fakat aradılar, bir türlü bulamadılar.


- Ben hiçbir namazımı kazaya bırakmadım, mutlaka bulmanız lazım, diye feryat ediyordu.

style="font-family: cambria;">


Nihayet melekler,


- Kusura bakma, sana ait bir tek namaz bulamadık. Şimdi seni cehenneme

atacağız, diyerek yüksek

bir dağa çıkardılar. Genç çırpınarak,


- Hayır, bunda bir yanlışlık var,  ben hiç namazlarımı bırakmadım, dediyse

de dinlemediler, dağın tepesinden, aşağıda olan cehenneme fırlattılar. O şiddetli

korkuyla, dizlerinin bağı çözüldü, birden karşılarına nur yüzlü bir zat çıktı, düşerken havada

yakalayıp,


-Ben senin kıldığın namazlarım, dedi.

style="font-family: cambria;">


Genç heyecanla,


- Ben çok perişandım, az sonra cehenneme düşecektim, niye bu kadar geç

kaldın? diye sordu.


O da,


- Sen de beni hep son vakte bırakırdın, dedi.

style="font-family: cambria;">


Genç o günden sonra

vakti girer girmez namazlarını kılmaya başladı.

Sabaha Kadar Namaz Kıl Hatırlarsın

Adamın

biri parasını sakladığı yeri unutmuştu. Ne kadar düşündü ise günlerce

aramasına

rağmen parayı sakladığı yeri bir türlü hatırlayamıyordu. Benim bu

derdime bir

çare bulursa o bulur diyerek doğru imam-ı  azam

hazretlerinin huzuruna gitti.


İmam-ı  azam dedi ki:


“Bu senin meselen fıkıhla ilgili değil ama, yine de sana bir akıl

vereyim: Sen

git bu gece sabaha kadar namaz kıl, ümit ediyorum ki, paranı koyduğun

yeri

hatırlarsın.”


Adam o gece sabaha kadar ibadet etmeye karar verip abdest aldı, namaz

kılmaya

başladı. Daha gecenin yarısı bile olmadan parayı koyduğu yeri

hatırladı. Namazı

bıraktı, doğru parayı koyduğu yerden alıp yattı.


Sabah olunca imam-ı azama, (Allah senden razı olsun, bu derdime de çare

buldun.

Daha gecenin yarısında parayı koyduğum yeri hatırladım) deyince,

Hazret-i İmam,

(Keşke sabaha kadar ibadete devam etseydin. Çünkü şeytan senin sabaha

kadar

ibadet etmene tahammül edemediği için daha gecenin yarısında sana

hatırlatmış.

Sabaha kadar da şükür namazı kılsaydın daha iyi ederdin. Sen parayı

bulunca

namazı bıraktın) dedi.


Sen Namaz Kılmış Olmadın

Resulullah

(s.a.v.) Efendimiz, bir gün mescitte ashabıyla birlikte otururken, isni

Hallad olan, yeni öğrenmiş bir bedevi zat girdi. Rüku ve secdesini tam

yapmadığı bir namaz kıldı.

Sonra huzura gelerek selam

verdi. Resulullah Efendimiz selamını aldı ve.

- Dön namazını tekrar kıl,

buyurdu.

O zat dönerek, önceki

kıldığı gibi namazını tekrar kıldı. Resul-i Zişan (s.a.v.),

- Dön tekrar kıl; çünkü

sen, namaz kılmış olmadın!, buyurdu.

Bu hal üç defa tekerrür

edince Hallad (r.a.) :

- Ya Resulullah! Seni hak

ile gönderen Allah'a yemin olsun ki, ancak bu kadar biliyorum,

doğrusunu bana öğretirmisin? dedi.

Bunun üzerine Efendimi z

(s.a.v.):

- Namaz kılmak isteyince

güzelce abdest al, kıbleye dön, iftitah tekbirini al, kolayına geldiği

kadar Kur'an oku, sonra rükua varıp sukunet buluncaya kadar dur. Sonra

başın büsbütün doğruluncaya kadar ayakta kal, sonra secdeye

varıpmutmain oluncaya kadar dur, başını kaldırıp hareketsiz kalıncaya

kadar otur. Bunları bütün namazlarda böylece yaparsan namazın tam olur,

bundan neyi eksiltirsen namazı eksiltmiş olursun, buyurdu.

Sen Namazı da Kaza Et

Zahid

olarak bilinen fakat riyakâr olan biri, padişahın misafiri olmuştu.

Sofraya oturduklarında, her zaman yediğinden daha az yedi. Namaza

kalktıklarında her zamankinden daha yavaş kıldı. Padişahın, kendisini

takdir etmesini istiyordu.


Evine dönünce sofra kurdurdu, yemek istedi. Anlayışlı bir oğlu vardı.

Babasına,


-Sultanın ziyafetinde bir şey yemedin mi baba? diye sordu.


-Onların önünde ayıplamasınlar diye işe yarayacak kadar bir şey

yemedim, dedi.


Çocuk cevap verdi,


-Öyleyse baba sen namazı da kaza et! Çünkü onu da işe yarayacak gibi

kılmamışsındır!.



Oruç Hikayeleri (20 hikaye)

Ayeti Kerimenin İndirdiği İftar

Hz. Hasan ve Hz.

Hüseyin küçük yaşta hastalanırlar. Hz. Ali ile Hz. Fatıma çocuklar iyi

olunca, ikisi de oruç tutar. Birinci gün, iftar için hazırladıkları

yemeği, o esnada kapılarına gelen yetimlere vererek, iftar etmeden,

ikinci günün orucuna başlarlar. O  akşam iftarlığını da, yine o

saatte kapıya gelip, (Allah için bir şey verin!) diyen fakir ve

miskinlere verdiler. O gece de, iftar etmeden, üçüncü günün orucuna

başladılar. O akşam dahi, kapılarına gelen esirleri boş çevirmemek için

iftarlıklarını bunlara verdiler.


Bunun üzerine, Ayet-i Kerime indi. Ayet-i Kerimenin Meal-i Alisi

şöyledir:


"Bunlar,

adaklarını yerine getirdiler. Uzun ve sürekli olan kıyamet gününden

korktukları için, çok sevdikleri ve canlarının istediği yemekleri

miskin, yetim ve esirlere verdiler. Biz bunları, Allahu Teala'nın

rızası için yitirdik. Sizden karşılık olarak bir teşekkür, bir şey

beklemedik, bir şey istemeyiz dediler.  Bunun için, Cenab-ı Hak,

onlara Şarab-ı Tahur içirdi."

(İnsan, 7-9, 21)


Orucu Yaşayanlar, Salih

Büte, Kayıhan Yayınları, 2007

Beşikte Oruç

Abdulkadir Geylani Hazretleri, henüz

iki-üç aylıkken görülen

kerametlerini annesi söyle anlatır:


"Oğlum

henüz birkaç aylıktı. Mübarek Ramazan ayı geldi. Birinci gün şafak

söktükten güneş batıncaya kadar bütün gün hiç süt emmedi. İkinci gün de

ayni durum tekrar edince anladım ki Abdulkadir oruç tutuyor.


İkinci

sene Şaban ayının sonuna doğru hava fazla bulutlu olduğu için halk Ay'ı

göremedi. Ramazanın başlama tarihini tespit edemediler. Abdulkadir'in

bu meziyetini bilenler hemen annesinin yanına

gidip onun süt emip emmediğini sordular. Gerçekten o gün Abdulkadir

şafaktan beri süt emmemişti. Daha sonra o günün ramazanın birinci günü

olduğu anlaşıldı.


Beşikteyken oruç tuttuğunu şu beyit ile dile getirir.


"Başlangıcım şöyleydi, dillerde söylenirdi.

Beşikteyken oruçtum, bunu herkes bilirdi.


Allah ona ayağını veli kullarımın omuzlarına koy derken sebebi bu olsa

gerek ...


Kaynak:

Orucu Yaşayanlar, Salih

Büte, Kayıhan Yayınları, 2007

Bir Ramazan Masalı

Bir

varmış, bir

yokmuş. Adı bilinmeyen uzak dağların ardında, hiç kimsenin duymadığı

bir ülke varmış.

Bu ülkede insanlar büyük büyük işler yaparlarmış; daha doğrusu öyle

olduğunu

zannederlermiş. İşleri büyük olunca, her anları çok yoğun olurmuş.

Artık kimse

kimseyi görmez olmuş ülkede... Sabah erkenden uyanan halk, işbaşı

yapar; akşama

kadar işinin başından ayrılmazmış. Dedik ya; büyük işlerin adamlarıymış

onlar!.. O yüzden, ne doğarken, ne de batarken; onları hiç

ilgilendirmezmiş

güneş... Ne bahar geldiğinde kırlarda açan papatyalar, ne sonbaharda

dökülen

yapraklar dokunurmuş yüreklerine... Onlar papatyaların suyunu şifa diye

satmayı, sonbaharda kış öncesi yakıt giderini azaltma planları yapmayı

severlermiş. Kıyıda köşede kalmış hastalar, fakirler ve yaşlılar;

kıyıda köşede

kalırmış onlar için...

"-Hayat,

bu işte!.." derlermiş. "Hastalanırsan devre dışı

olursun. Yaşlılık pilin bitmesi, iş gücünün azalmasıdır."

Fakirler

içinse kimse tek lâf etmezmiş. Onlar, hiç yokmuş bu ülkenin

gündeminde...

Gel

zaman git zaman; bir gün sokaklarda tellâllar bağırmışlar.

"-Duyduk

duymadık demeyin! Padişahımız ağır bir hastalığa dûçâr olmuştur.

Herkes, şifası için elinden geleni yapsın; duâsı makbûl olanlar el

açsın;

şifâdan anlayan hekimler saraya adım atsın!.."

Pek

duâ eden olmamış ama; "Nasıl şifa oluruz?" diye düşünen hekimler,

ülkenin dört bir yanından saraya akın etmişler. Bir de ne görsünler;

padişah

kocaman olmuş!!! Masal bu ya; padişah yemek yemeye çok çok düşkün bir

adammış.

"-Ülkeyi

yöneten adam öyle mi olurmuş?" demeyin, masal işte!

Padişah

yemek yiye yiye hasta olmuş; vücudu kocaman olmuş. Artık ne

oturabiliyor,

ne kalkabiliyormuş. Hiç kımıldamadan öylece yatıyormuş padişah!.. Sanki

midesi

dağ olmuş. Öyle büyümüş ki, midesi, bedeninde kalbine hiç yer kalmamış.

İşe

bakın siz, mide büyüyünce, kalp küçülür, katılaşırmış.

Hekimler,

padişaha ilaçlar yapmışlar. Az yesin diye midesini küçültmeye

çalışmışlar, ama kâr etmemiş. Hele kalbi için kimse bir şey yapamamış.

Belki

beslenir de büyür diye, gözyaşı takviyesi yapmışlar damarlarından.

Nâfile, o da

işe yaramamış.

Padişahın

yakınları ümîdi kesmişler. Ama kalbi sağlam bir hekim:

"-Allah'tan

ümit kesilmez!.." demiş. "Bu sözümü yabana atmayın!

Ümit, kulların en sağlam ipidir."

Onlar

da, ümitlerini yeniden yeşerterek beklemeye başlamışlar. Bu güzel ve

mânâ

katılmış bekleyiş, ben diyeyim beş gün, siz deyin beş ay, devam etmiş.

Bir

gün, ülkenin sınırlarından içeriye yaşlı bir adam girmiş. Yaşlı

dediysem,

âsası olanlardan değil, gözü ve gönlü yaşlı olanlardan... Lâkin, kimse

bilmezmiş gözünden çıkan yaşları, gönlündeki sızıyı... O, dimdik,

dupduru

gezmeye başlamış, Allah'ın yol verdiği bu ülkede.

Az

gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Geçtiği dereler-tepeler

şenlenmiş.

Yol boyu ağaçlar, serçeler ve karıncalar fark etmiş, bu adamda bir

başkalık

olduğunu... Ağır ağır yürüyormuş adam; karmakarışık bir hayata alışık

ülke

insanlarına inat, her âna anlam katıyormuş. Güneşe gülümsüyor,

karıncalara yol

veriyormuş. O yürüyor, ardından bir "huzur" rüzgarı bırakıyormuş efil

efil... Böyle bir huzura alışık değilmiş insanlar. Ve onlar da durup

derin

derin içlerine çekmişler huzur rüzgarını. Hayat yavaşlamış ülkede. Bir

adam,

tek başına nasıl değiştirebilirmiş bunca şeyi, sözsüz, kelâmsız?!

Şaşırmışlar... Nihayet; yolunu kesip adını sormuşlar. Durmuş adam,

tebessüm

etmiş:

"-Ramazan..."

demiş.

Ramazan'ın

yürüyüşü devam ediyormuş. Ünü her yere yayılmış, saraya kadar

ulaşmış. Ümidi kuşanmış saray halkı, Ramazan'ı bir lutuf saymışlar ve

saraya

dâvet etmişler.

Saraya

giren Ramazan, lükse, şatafata hayret etmiş. O geldiğinden beri çoktan

ülke gündemine düşmüş gerçi fakirler... Ama, bu israf kanına dokunmuş;

üzülmüş,

kalbine yaşlar inmiş. Onu alıp götürmüşler, hasta padişahın huzuruna...

Ramazan, içeri girince bir daha sızlamış kalbi, yine ıslanmış. Kocaman

bir

bedenle, kımıldamadan yatan padişaha yaklaşmış; eğilip kalbini

dinlemiş. Ne cılızmış

kalbi; ah ne zayıf!...

Padişahın

yakınlarına dönmüş Ramazan;

"-Bu

hastalığın hekimlik dilinde adı; şişmanlıktır. Mânevi âlemde ise biz

buna «ağır ruh hastalığı» diyoruz."

"-Peki,

çare nedir?" diye sormuşlar.

"-Çare

Allah'tır, Allah'tandır. 30 gün, 30 gece kalacağım bu ülkede...

İlan edin halka; 11 ay bedenler doymuştur; bir ay ruh doyacak! Fakirler

kardeş

bilinecek, duâları alınacak. Ve zamanın kıymetini bilecek bütün

insanlar.

Seheri, sabah bilecek; «vaktin oğlu» olma yarışına girecekler!"

"-Vaktin

oğlu mu?" demişler, şaşırmışlar.

"-Biz

ona «ibn-ül vakt» deriz. Ancak bu hâle erişenler, aldıkları nefesi

hissedebilirler, ciğerlerinin her köşesinde... Böylece, kalbin her

atışı bir

hayra alâmet olur."

Sonra

padişaha dönmüş, Ramazan:

"-Sen

de biraz iyilik yap. Hâl-hatır sor güle, böceğe!.. Tâ ki, kalbinin

‘tıp tıp'larını duyasın..."

Bunlardan

sonra, saraydan çıkmış Ramazan. Ardında, rüzgarını bekçi bırakmış.

Ülkenin her şehrini, sokağını, yaylalarını, ırmaklarını, ovalarını

dolaşmış.

Bir ay sürmüş yolculuğu... Bir akşam ezanı vakti, terk etmiş ülkeyi.

Bir dahaki

seneye niyetlenmiş; yine gelmeyi, yine düzen, yine sekînet getirmeyi...

Burda da masal bitmiş.

"-Bu

masalda hiç mi kötü yok?" diye sormayın. Ramazan bir yere

geldiğinde; bütün kötüler, esir edilirmiş bilinmez bir yerlerde. Gökten

üç rahmet inmiş; biri padişahın cılız kalbine; biri "vaktin oğlu"

olabilenlere, biri de Ramazan'ın rüzgârını yüreğinde hissedenlere...

Kübra Akbet

Şebnem Dergisi ,

Sayı 20

Bizzat Şeytan Uğraşıyor

Bir

Ramazan günü Abdulkadir Geylani Hazretleri dostları bir çölden

geçiyorlardı. Hava oldukça sıcaktı. Tuttukları oruçtan dolayı açlık

onların takatini kesmiş ve onları halsiz bırakmıştı. Buna rağmen,

yollarına devam ediyorlardı. Bu sırada karşılarında bir ışık

belirdi ve onlara şöyle seslendi:


-Ben

sizin rabbinizim Ramazan'da yemek içmek size haramdır. Ama

şimdi size helal kıldım. Yiyiniz içiniz.


Bu

ilginç durum karşısında heyecana kapılan bazıları, hemen su

kaplarına ve yiyeceğe el attılar. Tam bu sırada Abdulkadir Geylani

hazretleri dostlarını uyardı:


-Sakın

oruçlarınızı açmayın!


Sonra

sesin geldiği tarafa dönüp:


-

"Euzu billahi mine'ş-şeytani'r-racim. Euzu billahimine şerri zalike"

kovulmuş şeytandan Allaha sığınırım.


Bu görünen şeyin zararından

Allaha sığınırım, der demez nur görünen şey bir anda kapkara

kesildi! Şeytan

kendisini süslü göstererek onları aldatmaya yeltenmiş ama

oyunu çabucak ortaya çıkmıştı.


Orucu Yaşayanlar, Salih

Büte, Kayıhan Yayınları, 2007

Cehennem Korkusu

Haccac

ve adamları Mekke ile Medine arasında yolculuk ya­parken bir suyun

başında mola

verdiler.

Sofra

kurulunca; Haccac etrafa bakın fakir birisi varsa getirin beraber

yiyelim dedi. Hizmetçiler

yakınlarda üzerinde bir hırka olan birini gördüler. Onu uyandırıp; Seni

Haccac

çağırıyor, dedi­ler

ve adamı Haccac'ın yanına götürdüler.

Haccac:

-Gel

beraber yemek

yiyelim, dedi.

Adam

yemem diyerek Haccac'ın teklifini reddetti cevaba şaşıran Haccac

sebebini

sorunca:

-Beni

senin sofrandan daha iyi. bir

yere çağırdılar.

-Nereye

çağırdılar? Deyince adam:

-Allah'ın

misafirliğine çağırdılar. Ben

oruç tutuyorum deyince,

Haccac

böyle sıcak günde oruç mu tutuyorsun? Deyince adam şöyle cevap verdi:

-Evet,

bu sıcak günde oruç tutuyorum ki kıyamet gününün sıcaklığından

kurtulayım, dedi.

Çoban ve Elma Ağacı

Yaşlı

çoban sürüsünü otlatmak için yaylaya çıktığında tepeye yakın bir elma

ağacının

altında dinlenir ve eğer mevsimiyse, onunla konuşarak:

"Hadi

bakalım evladım, derdi. Bu ihtiyarın elmasını ver artık".


Ebubekir (r.a.) Oruç Açıyor

Hazreti

Ebubekir kavurucu bir yaz günü oruç tutmuş ve akşam iftar

sofrasında sadece bir tas soğuk su vardır İftar vakti gelince soğuk su

ile orucu nu açmak için bardağı ağzına götürdü. Fakat bardağı ağzına

götürmesiyle bırakması bir oldu. Ve hıçkırıklara boğuldu bir oldu.

Yanındakiler Hz. Ebubekir'in bu haline bir anlam vermediler. Hz.

Ebubekir kendine gelince neden bir anda hıçkırıklara büründüğünü

sordular.


Hz. Ebubekir şöyle cevap verdi:


Bir gün Allah Resulü (Sallallahu Aleyhi Vesellem) ile otururken eliyle

hareketler yapıyordu. Sanki karşısında birisi varmış gibi ona git

diyordu sordum.


-Ya Resullailah elini iter gibi hareket yapıyordunuz? Diye sordum.


Şöyle cevap verdi;


Dünya yanıma geldi kendini bana kabul ettirmek istedi, git dedim

kendini bana kabul ettiremezsin dedim.


-Yeminler olsun sana, sen benden kaçıp kurtulsan senden sonrakiler

benden kurtulamayacaklar kendimi onlara kabul ettiririm.


Hazreti Ebubekir:


-Bende bu soğuk suyu içerken dünyayı kabul edenlerden mi oldum diye

ağladım.


O soğuk su içerken bunu düşünüyorsa biz soframıza inip kalkan yemekler

için ne demeliyiz? Dünyanın kullarıyız dersek doğru olur mu?


Orucu Yaşayanlar, Salih

Büte, Kayıhan Yayınları, 2007

Gıybet Dinledim Orucum Bozuldu

Allah

dostlarının orucu akşama kadar sadece aç kalmak de­ğildir. Onlar orucu

kendini

değil

haram ve mekruhlara onlar kendini şüpheli olan şeylere karşı

bile kendini kapatmaktır. Onla­rın

derdi sadece akşama kadar aç kalmak değil,

tuttukları oruçla Rıza-i

ilahiye kavuşmaktır. Onlar için

yılın her

ayı ramazan ayı gibi yaşıyorlardı. Sürekli oruç tutardı.

Bir

gün oruçlu iken yanın­da Hindistan sultanı çekiştirilip, gıybeti

yapılınca;

Dıhlevi

hazretleri;

"Eyvah

orucum bozuldu" dedi.

Yanındakiler;

"ama

efendim

gıybet yapan siz değildiniz" de­yince;

"Gıybeti

yapan da dinleyende ortaktır." hadisi

şerifi

ile

karşı­lık

verdi.


Hayvanlar Oruç Tutmaz

Son

Asrın Evliyalarından Hacı Cemal Öğüt Fatih Camiinde,

bir Ramazan gününde vaaz ediyor. Dışarıda oruç tutmayanları, başı

açıkları,

namaz kılmayanları görüyor, onlara bir şeyler demesi lazım, ama direkt

olarak

bir şey de söylemek istemiyor.

Konuya

şöyle giriyor:

Şu

Hacı Cemal var ya, bu saf hanımla nasıl yaşayacak,

nasıl idare edecek, bilemiyorum."

Diyeceksiniz

ki: "

Senin

hanım çok mu saf?"

Aman

sormayın, o kadar saf, o kadar saf ki, isterseniz

bir saflık örneği vereyim de bakın anlayın. Hacı Cemal'in de bu saf

hanımla

nasıl yaşayacağını siz düşünün.

Efendim,

öğle namazından önce abdestimi aldım, cübbemi

giydim, kapıya da çıktım, buraya vaaza gelmek üzere ayakkabı­larımı

giyerken bizim hanım da mutfakta

iftarlık yemek hazırlı­yordu. Birden feryadı bastı.

"Eyvah, bu

da mı gelecekti başıma?"

Hemen

ayakkabılarımı çıkardım/mutfağa doğru koştum, bak­tım,

mutfakta bir şey yok.

Dedim

ki:

"Hanım,

yangın alarmı ve­rir

gibi ne bağırıyorsun öyle? Ne

var?"

Dedi

ki:

"Görmüyor

mu­sun kediyi?"

"Görüyorum,

kediye ne olmuş?"

“Daha

ne olacak? İftarlık pideleri yiyor" demez mi?

Tepem

at­tı.

"Hanım

sen de ne kadar cimrisin. İnsan bir pide için

bu kadar çığlık

atar mı? İşte camiye gidiyorum. Ne kadar pide istersen alır getiririm,

hem de tazesinden" deyince,

hanım bu sefer saf saf bana

baktı, dedi

ki:

"İlahi

hoca, asıl saf olan sensin! Ben pideye mi

acıyorum? Görmüyor musun, şu mübarek

Ramazan gününde hayvan oruç tutmuyor, oruç? Şapur şupur pide yiyor. Ben

hay­vanın oruç yediğine kızıyorum,

ona üzülüyorum."

Tepem

iyice attı. Ben de dedim ki:

"İlahi

hatun sen bilmiyor musun ki, hayvanlar oruç

tutmaz, sen bilmiyor musun ki hayvanlar namaz

kılmaz, sen bilmiyor musun ki, hayvanlar açık yerlerini

örtme ihtiyacı duymazlar"

Cemal

Hoca cemaate döner:

“Nasıl

bizim bu saf hatuna iyi söylemiş miyim?"

Cemaatte

gülüşmeler,

mesaj alınmıştır.

Huzura Oruçlu Gitmek

Ramazan

ayının ilk günlerindeydi. Bir

gece oturduğu

evden dışarıya çıkan Nasuhi Efendi, dergahın bahçesinde dolaşıyordu.

Onun

bahçede dolaştığını gören hanımı, bahçeye çıkarak yanına yaklaştı ve


"Muhterem

Efendim! Bu gece vakti bu bahçede niçin gezinip

durursunuz?" diye sordu.

O

da;

"Allah

Teala bilir ama bu

bayramı burada geçireceğiz.

Şimdiden

kendime yer hazırlıyorum."

buyurdu.

Hanımı

bunu işitince üzüldü;

"Niçin

böyle söyleyip yüreğimizi yakıyorsunuz." dedi.

Nasuhi

hazretleri;

"Takdir-i

İlahi böyledir."

cevabını verdi.

Aradan

günler geçti. Ramazan-ı

Şerif ayının orta­ sına

geldiğinde,

sevenlerini etrafına toplayıp, yerine oğlu Alaed din

Efendiyi halife tayin etti ve

vasiyetini bildirdi.

Muhammed

Nasuhi Hazretlerinin

talebelerinden Şami Ahmed Efendi, vefat edeceği gün hocasını ziyaret

etti. Muhammed

Nasuhı

Efendinin hastalığı iyice artmıştı.

Şami

Ahmed Efendi ona;

"Efendim

biraz az oruç tutup ilaç kullanırsanız rahatsızlığınız iyileşebilir."

deyince,

Nasuhi

Efendi;

"Oğlum!

Cenab-ı

Hakk'ın inayetiyle otuz senedir farzları değil

nafileleri dahi noksan yapmadım. İnşallah

bu gece dergah-ı

iz­zete

oruçlu giderim." buyurdu.

Muhammed

Nasuhi

hazretleri vefat ettikleri gün ikindi namazından sonra hizmetinde olan

dervişlere;

"Bu

gece Cüneyt-i Bağdadi, Abdülkadir-i Geylanı, Molla

Hünkar

Celaleddın, Maruf-i

Kerhı, Seyyid Yahya Şirvan, Sultan

Şaban-ı Veli ve Hocam Ali Atvel hazretleri

teşrif buyuracaklardır. Onlara hizmette kusur etmeyin.

"İftar

vaktinde

Derviş İbrahim, Nasuhı hazretlerinin yanından odanın kapısına va­rıp

iki lokma ekmek yedi. Üçüncü

lokmayı yerken Nasuhi

haz­retleri

bir defa;

"Hu"

diye seslendi.

Derviş

İbrahim ekmeği bı­rakıp

içeri girerken tekrar; "Hu" diye Allah

Teala'nın ismini zikredip

ruhunu teslim etti.-

Orucu Yaşayanlar, Salih

Büte, Kayıhan Yayınları, 2007

.


Mecusinin Affı

Bir Ramazan günü idi.

Müslüman

mahallesinde oturmakta olan

ateşe tapan bir Mecusi'nin küçük çocuğu Müslümanların arasında ekmek

yiyordu. Hemen babası

çocuğun bu halini fark etti:


-Oğlum Müslümanların

arasında yemek

yenir mi onlar bu günlerde

oruç tutarlar onlarca muhterem günlerdir, diyerek çocuğu azarlayıp eve

gönderdi.


Her faninin başına gelen

ölüm O'nu da

alıp götürdü ölümünden sonra

şehirde bulunan bir Allah dostlarından birçoğu Mecusi'yi rüyalarında

cennet'te gördüler. Halbuki

hayatında Allah diye ateşe

ibadet eden bir kimsenin, cennete girmesi adli ilahiye mugayirdi.


-Nasıl oldu da

bu nimete eriştin! Biz seni imansız bilirdik. Hatta öldüğünde cenazen

namazını bile

kılmadık. Dediklerinde O şu

cevabı verdi.


-Evet! Doğru

söylüyorsunuz. Ben Mecusi

idim. Fakat bir gün küçük

oğlum Müslüman mahallesinde, onlar oruçlu olduğu halde ekmek yiyordu.

Ben çocuğun onların

gözleri önünde ekmek yemesine müsaade etmedim. Müslümanların hürmet

ettiği bir şeye bende

hürmet ettiğim için Cenabı-ı Allah benim ruhumu bir Müslüman olarak

aldı. Ölüm anında başıma biri

geldi. Bana "Eşhedü enla

ilahe illalah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resuıühu." dedirtti

ve ondan sonra

ruhumu teslim ettim, o sebepten bu gördüğünüz mükafata kavuştum, dedi.


Hikayenin işaret ettiği

nokta şudur. Bir

Mecusi Ramazan ayına gösterdiği

hürmetten dolayı imanın tadını alırsa, inanarak oruç tutan ve dilini

dudağını bağlaması,

şehevati nefsaniyeyi gemleyen

bir mümin ve Ramazan ayına hürmet edenin durumu nasılolacaktır, Siz

düşünün.


Orucu Yaşayanlar, Salih

Büte, Kayıhan Yayınları, 2007 


Nefse Paye Yok

Beyazıt Bestami sultanul

arifin adıyla anılır. Bir gün nafile oruç tutar ve ikindiye

doğru nefsinin artık orucu kabullendiğini ve artık tutmak istediğini

anlayınca

Sultan-ul

Arifin hemen ağzına bir kaç üzüm tanesi atar ve orucunu bozar ve kendi

kendine:

-Ne

sana ne de bana olsun derdi.

Nefsinin

feryat edip;

-Beni

niye zararlı çıkardın? Diye çıkıştığını

hissedince

-Ne

sen

kazandın nede ben diyordu.

Anlaşılan

tuttuğu oruca Allahtan başkasını ortak etmek istemiyordu. Saf halis

sadece onun rızası için

yapmak istiyordu.


Orucu Yaşayanlar, Salih

Büte, Kayıhan Yayınları, 2007


Onlar Oruç Tutmadılar

Peygamberimiz

bir gün ashabına oruç tutmalarını emrederek:

- Ben izin vermeden kimse orucunu açmasın,

buyurur.

Herkes orucunu tutar. Akşam olunca, teker teker

müracaat edenlere, iftar müsaadesi verir. Bu arada bir adam gelerek:

- Ya Resulullah!

İki genç kız oruç tuttu ve yoruldular. Zat-i alinize gelmeğe

utanıyorlar. Müsaade buyurursanız iftar etsinler, dedi. Resul-i Ekrem

(s.a.v.) müsaade etmedi. Adam iki defa daha geldi. Sonunda Resulullah

(s.av.)


- Onlar oruç tutmadılar. Bütün gün

insanların etini yiyenler, nasıl oruçlu olurlar? Git onlara söyle: Oruç

tuttularsa, istifra etsinler bakalım, buyurdu.


Adamcağız gitti, gerekeni söyledi. Onlar da

denileni yaptı ve kan parçaları kustular. Adam Resülullah Efendimize

dönerek vaziyeti bildirdi. Bunu üzerine Peygamberimiz (s.a.v.):


- Nefsim kudretinde olan Allah’a yemin

ederim ki; eğer kusmayıp bu kan parçaları midelerinde kalsaydı, onları

cehennem ateşi yerdi.


Onların Ameli Yok

Allah

Resulü Sallallahu Aleyhi Vesellem bir gün ashabıyla otururken bir an

kıyametten bahsetmeye başladı. Anlatır ... anlatır,  kıyamet

günü kulun amellerine konu gelir.

Kıyamet

günü birçok kimse Tehame kadar sevapla gelir. Allah Teala

onların amellerini boşa çıkarır.

Bu

dehşetli tablo karşısında ürperen Salim Mevla Huzafe Hazretleri

atılarak;

-Anam

babam sana feda olsun ya Resulullah, Biz o kavmi nasıl

tanıyacağız?

-Seni

hak dinle gönderen Allah'a yemin ederim ki, ben onlardan olmaktan

çok korkuyorum.

-Ey

Salim! Onlar oruç tutarlar namaz kılarlar ama kendilerine haramdan

bir şey teklif edildiği zaman Allah Teala'dan

korkmadan haram

işlerler.

İşte Allah

onların amellerini kabul etmez.

Orucu Yaşayanlar, Salih

Büte, Kayıhan Yayınları, 2007

Orucu Bazen Bozmak Gerek

Muhammed

Bahauddin Şah Nakşibend

(k.s.) Hazretlerine

pişmiş

bir balık hediyesi geldi. Dervişler

de yanında bulunuyor­lardı. Aralarında

bir abid, zahid

genç

vardı. O

gün oruçluydu.

Şah

Nakşibend

Hazretleri

o gence

şöyle dedi:

-Arkadaşlarına

uy, orucunu

aç.

O

genç, böyle bir

emri kabul

etmedi; orucunu açmadı.

Şah Efendimiz

ona şöyle dedi:

-Sen

bugün

orucunu

aç, arkadaşlarınla

ye. Ben sana, Ra­mazan

ayında

tutulan bir günlük oruç

sevabı bağışlayacağım.

O

genç, yine

bu emri kabul

etmedi; orucunu açmadı.

Bu se­fer de,

Şah Hazretleri

şöyle dedi:

-Sen

şimdi bu

orucu aç, gelen

şu balığı kardeşlerinle birlikte ye. Ben

sana Ramazan

günlerinde tutulan

oruçlar kadar oruç

sevabı

bağışlayayım.

O genç

bunu da kabul etmedi,

orucunu

bozmayacağını söy­ledi.

Bunun

üzerine, Muhammed

Bahauddin

Şah

Nakşıbend (k.s.)

Hazretleri şöyle

dedi:

-Senin

gibi biri ile Sultan'ül-Arifin

Bayezid-i Bestami de

karşılaştı; Allah

ondan

razı

olsun.

Sonra

şu

emri verdi:

-Bunu bırakınız; zira

bu, Hak'tan

da,

hakikatten da uzaktır. Zira

o gibi kimseler, Allah'ın

veli

kullarının emirlerini küçümsemişlerdir. Bundan

sonra Allahu Teala onu, beladan

belaya çarptırdı.

Dünyada uğramadığı felaket

kalmadı.

İçinde

bulundu­ğu ibadet

saadetinden de oldu. Zühdü de

eridi;

iyi

hali de

Oruç İman Ettirdi

Budist bir bayan turist

2003 yılı Ramazan ayında Türkiye'ye gelir.

Birkaç günlük gezisi sırasında

kimsenin gündüz bir şey yememesi

dikkatini

çeker. Bir gün bir lokantaya girer yemek ister, burada

da bir ilginçlik vardır. Yemeğin verildiği yer dışarıdan görünmüyordur.

Bunun sebebini sorunca garson:


-Ramazan abla Ramazan,

der.


Turist

bayan bir şey anlamaz. Ertesi gün tanıştığı rehberini

yemeğe

çağırır o da "Ramazan" deyip geçiştirir. Merak eder

sorar, Nedir bu Ramazan rehberi bu ayın Müslümanlar için kutsal

bir ay olduğunu, bu ayda Müslümanların gündüz bir şey yiyip

içmediğini uzun uzadıya anlatır. Neden aç kalıyorlar? Niçin nasıl

gibi sorular ardı arkasına gelir ve bayan otele gider. Nasıl olurda

sadece yaratıcı yemeyin diyor kimse yemiyor şeklinde düşüncelere

dalar hem bu tanrı budaya hiç benzemiyor. İslamiyeti araştırır

ve şu kanaate varır sadece yaratıcı emrediyor diye yeme

içme gibi temel ihtiyaçlardan vazgeçiliyorsa bu fedakarlıklara

katlanılıyorsa,

bu din batıl olamaz diyerek iman ediyor ve Müslüman oluyor.


Orucu Yaşayanlar, Salih

Büte, Kayıhan Yayınları, 2007

Oruçlu musunuz, Değil misiniz?

Senusi Hazretleri, Allah

korkusunun

fazlalığı kendisinin devamlı Allah tarafından gözetilme şuuru ve

tefekkür halinde olmak gibi sebeplerden dünyada sanki hapiste gibiydi.

O günlerini bir gün

oruçlu bir gün oruçsuz geçirirdi. Kendisini bir şey verilince yer,

verilmezse talep etmezdi. Oruçlu olduğu bazı günlerde,


-Oruçlu musunuz yoksa

değil misiniz? Diye sorulunca;


-Ne oruçluyum ne de değilim derdi.


Oruca niyetli olduğu için

"oruçlu.

değilim" diyemezdi. Ama kendini hakiki oruç tutanlardan oruç ıbadetinin

hakkını verenlerden saymadığı için "oruçluyum" da diyemezdi, soranlar

böyle söylemesindeki inceliği

anlamayıp:


-Oruçlu olup

olmadığınızı bilmiyor musunuz? diyenlere cevap vermez sadece tebessüm

ederdi.


Orucu Yaşayanlar, Salih

Büte, Kayıhan Yayınları, 2007

Padişah, Kölemin Kölesi

Devrin

birinde padişahın biri Ramazan ayı geldiği vakit, ikin­diden sonra

akşama kadar

davulcuların şenlik yapmalarını ve çalgılar çalmalarını emrederdi.

Bununla

hem günün tez geçme­sini ve hem de açlığın tesirini anlamamasını

sağlamak,

isterdi. Çünkü

oruç ekseriye ikindiden sonra insana şiddetle tesir eder.

İşte yine bir Ramazan ayında padişah oruçtan fazla incinmemek için bu

şekilde

emretmişti. Bir

gün böyle vaziyette iken oradan bir kamil Şeyh geçer. Bakar

ki çalgılar çalmıyor, davullar vurulu­yor, adeta kıyamet kopuyor. Kendi

kendine

şu kötülüğü kaldır­malıyım ve bu padişahı bu gafletten uyarmalım. Çünkü

bu an

if­tar anıdır. Rahmet

ve mağfiretin coştuğu bir zamandır. Bu

za­manda

bu çeşit hareketler Müslümanlara gerekmez der.

Padişahın

sarayına gider, çalgıları susturmak ve neşelerine son vermek ister.

Padişah

da onu o anda saraydan seyreder. Padişah ihtiyarın yakalanmasını

emreder, adamı

huzuruna çağır­tır ve kendisine şöyle sorar:

-Şu

münasip olmayan işi niçin işledin?

İhtiyar:

-Bu

iş kötü bir iştir. Biz kötü işleri kaldırmakla memuruz der.

Padişah:


-Benden korkmadın mı?

İhtiyar;

-Senden

bana gelecek olan şeye

sabrederim.

Nitekim Allah Teala Kur'an'da "sana gelen şeye

sabret" buyurdu. Ben

senden asla korkmam. Çünkü sen kölemin kölesisin.

Padişahın

etrafımdakiler:

-Bu

adam aklını kaybetmiştir.

İhtiyar:

-Hayır,

ben aklımı kaybetmedim. Bi­lakis,

hakikatte o, kölemin kölesidir.

Sen kölemin kölesisin. Çünkü

insanlar iki kısımdır:


Birincisi; nefsi mağlup, kendisi galip alandır ve

nefsini istediği tarafa çevirebilir.

İkincisi

ise: Nefsi kendisine galip ve üzerine amir kimsedir.

Ey

padişah! Şimdi düşün, sen bunların hangisindensin?"

Padişah:

-İkincisiyim,

der.

İhtiyar:

-Nefis

kulumdur, sen de nefsin kölesisin. Yani sen kölemin kölesi oldun, der.

İhtiyarın

bu sözleri üzerine padişah son derece müteessir olarak derhal tevbe

edip pişman

olur. İhtiyara da birtakım ik­ramlarda bulunur.

Recep Ayında Oruç

Basra'da

yaşayan

abide bir kadın vardı. Evliya

kadın ölümü yaklaşınca oğluna:


- Oğlum Recep

ayında oruç tutup namaz kıldığım elbiselerimle beni defnet dedi.


Bir süre sonra o evliya

kadın öldüğünde

oğlu vasiyetini unutup normal

bir kefen ile defnedip eve geldiğinde annesini sardığı kefeni evde

bulur. O an aklına annesinin

vasiyeti gelir Recep ayında

ibadet ettiği elbiseleri gelir. Evi arar elbiseleri bulamayınca oturup

hayretler içinde düşünür, ama bir

şey anlayamaz.


Gaybden bir ses gelir. O

ses "kefenini

al biz onu Recep ayında oruç

tuttuğu elbiselerle" defnettik. Çünkü biz Recep ayında oruç tutanı

mezarda bile olsa üzüntülü bırakmayız.


Orucu Yaşayanlar, Salih

Büte, Kayıhan Yayınları, 2007

Sabrın Zirvesi

Allah Dostlarından

Hazreti Rabia Hayatını ibadete adayan bu yolda evlenmeyi dahi

düşünmeyen yüce kametin hayatında orucun yeri bambaşkaydı. Sık sık

nafile oruç tutardı bir defasında yiyecek bir şey bulamadı sekiz gün

böyle geçmişti ve yiyecek bir iftarlık kuru bir ekmeği bile yoktu.

Açlık iyice şiddetlenmiş ve kendi kendine acaba nefsime zulüm mü

ediyorum diye düşünürken derken kapı çalınır. Komşusu bir tabak yemek

getirmiştir.Ortalık

karanlıktır. Onu alıp yere koyar. Işık aramaya gider. Işığı yakınca

kedinin yemeği döktüğünü görür. Ne yapayım bari iftarı su ile açayım

diye düşünür. Bu sırada ışık söner ve bardağı alıp

su içecekken bardak düşüp

kırılır. Elini açar:


-Ya Rabbi! Bu zavallı kulunu deniyorsun, fakat acizliğimden

sabredemiyorum. Diyerek bir ah çeker. Bu sırada gaybden şöyle bir ses

duyulur:


-Ey Rabia! İstersen dünya nimetlerini üstüne saçayım. İstersen

üzerindeki dertleri kaldırayım. Fakat bu dertler ile nimetler bir arada

bulunmaz.


Bu sözü işitince Hazreti Rabia:


-Ya Rabbi beni kendin ile meşgul eyle ve senden alıkoyacak işlere

bulaştırma diye dua eder.


Orucu Yaşayanlar, Salih

Büte, Kayıhan Yayınları, 2007

Ölüm Hikayeleri (13 hikaye)

Azrail Araya Girdi

Azrail

anını almaya

geldiğinde

Hz.İbrahim, canını kolay teslim etmez. Azrail'e:

- Yürü git,

Sultana

arzet, halilinden

can istemesin artık, der.

Yüce Allah buyurur

ki:

"Eğer

Halil'imsen haliline canını feda et! Halbuki sen

canını vermemeye

uğraşıyorsun. Başka  kim böyle

dostundan canını esirger?"

Yanında

bulunanlardan biriside

Hz.İbrahim'e

-Ey alemin nuru,

neden Azrail'e can

vermiyorsun? Aşıklar bu yola canlarını

koyarlar; sen ise bir canını

esirgiyorsun diyiince:

Halillullah derki.

- Ben hemen

canımı

verecektim ama araya Azrail girdi. Halbuki ateşe

atılırken Cebrail gelmiş, "Ey Halil, benden bir şey iste" demişti. O

zaman ben Cebraile bakmadım ben. Çünkü yolumu

kesiyor, beni Rabbimden

alıkoyuyordu. Cebrail'e bile baş eğmemişken ben,

nasıl olur da Azrail'e

can veriririm?

Allah'tan

"Canını

feda et" sesini

duymadıkça can veremem ben. Fakat O can vermemi

emrederse, bütün can

ülkesi yarım arpa bile etmez bence. O emretmedikçe

iki alemde de canımı

başka birisine teslim edemem ben. Diyeceğim bundan ibaret.

Kaynak: Mantıku't - Tayr,

Feridüddin Attar

Azrail Söylediğinden de Güzelmiş

İlkokulu

bitirip kursa gelmişti. Ailesi kendi

isteğiyle geldiğini söylemişti. Kayıt için adını sorduğumda:

"-Fatma"

dedi, hiç de çekinmeyen bir tavırla... Ve ekledi:

"-Eğer

beni hafız yapmazsanız, kayıt yaptırmak istemiyorum."

Böyle

tehdit edercesine konuşması, onu yaşından daha olgun

gösteriyordu.

Tebessümle:

"-Korkmayın

küçük hanım, siz isteyin hafız da yaparız, hoca da!.."

O küçük

gözlerinin içi parıldadı birden.

Annesi:

"-Hocahanım,

çocuk işte, kusuruna bakmayın. İlle de hâfız olacağım der,

başka bir şey demez. Bizim köyün hocasından duymuş. Peygamber

Efendimiz,

"Hâfız olanlara cennette taç giydirilecek!" buyurmuşlar herhalde. Siz

daha iyi bilirsiniz ya, biz bu kadar duyduk anladık!.."

Kendisini

teselli etmek ihtiyacı hissettim:

"-Tabii

teyze, ne demek!.. Keşke herkes sizin gibi duyduklarını hemen

kabul etse de teslim olsa... Siz hiç merak etmeyin, kızınız önce

Allah'a sonra

bize emanet!.."

Kadıncağız

elime yapıştı. Öpecekken ellerimi geri çektim, utandım.

Tuttum, ben

onun elini öptüm. Gözleri yaşardı.

"-Hocahanım

bu eller, gözler hep günahlı, asıl sizinkiler öpülmeye

layık!.."

"-Estağfirullâh

teyze!" dedim . "O âhirette belli olur."

Bu

konuşmadan sonra kaydını yaptığımda Fatma'nın Erzurumlu olduğunu

öğrendim.

Bir an düşündüm.

"-Küçük

nasıl kalacak, bu kadar uzaklarda..."

Zaman

ilerledikçe Fatma'nın edepli tavırları daha da çok etkiledi beni.

Azimliydi. Geceleri uykusunun arasında ayetleri sayıklarken görüyordum

çoğu

kez. Böyle devam ederken arada bir bana gelip çeşitli sorular

soruyordu.

Birgün:

"-Hocam

hâfız olmak için Kur'ân'ı bitirmek mi lazım?" diye sordu.

Ben

de:

"-Tabii

ki hepsini ezberleyeceksin ki, "hâfız" adını

alacaksın."

Bu

cevabıma çok üzülmüş gibiydi. Bir şey demek istiyordu sanki...

Teşekkür etti

ve döndü arkasına gitti.

Derslerim

arasında onlara sürekli Kur'ân ezberlemekle işin

bitmeyeceğini

mutlaka içindekileri uygulamanın gerektiğini hatırlatıyordum.

Talebelerden

biri:

"-Hocam"

dedi. "Fatma'nın annesi, abdestli olmayanların

hâfızlara dokunamayacağını söylemiş. Bu doğru mu?" diye sordu.

Çok

ilginçti doğrusu. İçimden "mâşallâh!"

dedim. Ve onların sorularına da cevap vermek için, "Osmanlı zamanında

atalarımız Kur'ân'a ve hâfıza kıymet verdiklerinden öyle yaparmış."

dedim.

Çok

hoşlarına gitmişti bu iş. Hepsi âdetâ kendilerini ulaşılması zor,

vitrindeki altın gibi görüyorlardı.

"Görsünler"

dedim kendi kendime... Bu yaşta, buralara gelmişler.

Allah'ın kelâmını ezberliyorlar, onlara fazla görmem bunu.

Bu arada

Fatma ara sıra rahatsızlanıyor ve revirde yatıyordu. Zaman

geçtikçe

Fatma'nın morali ve sağlığı daha da çok bozuluyordu. Birgün dersini 2

kez

aksatınca sormak zorunda kaldım:

"-Ne

oldu, yoksa anneni mi özledin?"

Sert bir

şekilde bana döndü. Solgun yüzüne bir ciddiyet gelmişti:

"-Hayır",

dedi.

"-Öyleyse

neden moralin bozuk? Sık sık da hasta oluyorsun!" dedim.

Yalvarır

gibi oldu. Gözleri dolmuştu:

"-Yanlış

anlamayın, inanın ki annemi özleyip de gitmek istediğim yok.

Burayı çok seviyorum. Allâh'ımdan çok korkuyorum. Buraları terk

edersem, bana

âhirette hesabını sormaz mı?"

Dilim

dudağım bağlandı. Bir şey diyemedim. Suçlu bile hissettim,

kendimi. O

küçük kalbte bu ne îmandı, Yâ Rabbi! Onu hayranlıkla izliyordum.

Birgün

çok rahatsızlandı. Doktora götürmek zorunda kaldık. Bir çok

tahlillerden

sonra, arkadaşım olan doktor hanım:


"-Hocahanım, derhal bu talebeyi ailesinin yanına gönder." dedi.

Şaşkınlıkla:

"-Neden?"

diye sordum. Bana:

"-Belki

üzülecek, hatta inanmayacaksın ama, bu talebe "kanser!..".

Âdeta

başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü.

Hastâneden

ayrılırken Fatma'ya hiç bir şey diyemedim. O ise hâlimi anlamış

gibi, bana sorular sorup dikkatimi dağıtmaya çalışıyordu. Kulağıma

eğilerek:

"-Hocam"

dedi. "Azrail insanların canını alırken nasıldır?"

Ağlamamak

için zor tutum kendimi:

"-Mü'min

kullara karşı çok güzel bir sûrettedir." dedim.

Mırıldandı:


"-Belki

hafız olamam, ama Elhamdülillah mü'minim!" diye.

Hâfız

olmak için Kur'an'ı bitirmek gerektiğini söylediğimde neden

üzüldüğünü

şimdi anlamıştım. Demek ki hastalığını biliyordu.

Bir kaç

gün sonra eşyalarını hazırlamaya başladık.

Çünkü artık dayanılmaz acılar içinde kıvranıyordu. Evine gitmesi

gerekiyordu.

Ailesi geldi. Fatma yanıma gelerek, mahcûbiyetle:

"-Bana

kızmadınız değil mi? Eğer söyleseydim belki kursa

almazdınız!.."

"-Ne

demek!.. Nasıl kızarım sana.." dedim. "Hem sonra, sakın

üzülme hâfızlığımı bitiremedim diye. Bu yola girdin ya, Rabbim seni

hâfızlar

zümresinden yazmıştır inşâallâh!" dedim.

Öyle

sevindi ki! Sarıldı boynuma:

"-Gerçekten

ben şimdi hâfız sayılır mıyım? Anne bak duydun değil mi?"

Hüngür hüngür ağlıyordu.

Ya

Rabbi, bu ne aşktı!

Rabbimin

hikmeti tecelli etse de iyi olsaydı şu Fatma, ne güzel bir kul

olurdu.


Böylece Fatma'yı gözyaşları ile Erzurum'a uğurladık. Çok geçmedi. Bir

iki hafta

sonra ailesi ağırlaştığı haberini verdi. Bu bir iki hafta içinde ondan

iki

mektup almıştım. Bana hep hâfızlık tâcını merak ettiğini, bunun

rüyalarına bile

girdiğini yazıyordu.

Birgün

sabah namazından sonra telefon çaldı. Fatma'nın annesiydi

karşımdaki

ses... Ağlamaklı bir sesle:

"-Hocahanım

Fatma'yı uğurladık. Rica etsem bir hatim okur musunuz?"

deyince, ben de dayanamadım ağlamaya başladım.

Annesi

beni teselli edercesine telefonu kapatmadan:

"-Size

ölmeden önce şunu söylememi istedi", dedi. Hıçkırarak:

"-Anneciğim,

hocama söyle!.. Azrâil söylediğinden de güzelmiş."

"Ey

Rabbim; senin kelamın için yanıp tutuşan, yoluna yapışıp kelâmına

sımsıkı sarılan kulunu, sen son nefesinde yalnız bırakır mısın hiç?"

Bir Kere Ölürüm

Ahmed

bin Hadraveyh hazretleri kendi

nefsini muhâsebeye çektiği bir hâdiseyi şöyle anlatmıştır:


Uzun müddet nefsime muhâlefetle onu

kahretmiştim. Bir defâsında bir cemâat cihâd için gazâya gidiyordu.

Bende de gazâ için büyük bir arzu uyanmıştı. Nefsim gazânın sevâbı ile

ilgili hadîs-i şerîfleri bana hatırlatıyordu. Hayret edip, kendi

kendime, gâlibâ nefsin bu istekli hâli bir hîledir! Çünkü nefs seve

seve ibâdet ve tâatta bulunmaz! Herhalde devamlı oruç tuttuğum için

nefsin tâkatı kesildi de bu sebeple savaşa gitmemi ve orucumu açmamı

istiyor dedim.


Nefse dedim ki: "Ey nefs gazâ için sefere

çıkınca oruca devâm edeceğim." Nefs; "Olur kabul." deyince şaşırdım ve

herhalde ben nefsi geceleri namaz kılmaya mecbûr tutuyorum da onun için

gazâya çıkmamı ve böylece gece namazını bırakacağımı ve rahata

kavuşmayı istiyor diye düşündüm. Nefse gazâda da seni gece uyutmam

dedim. "Bu da kabul!" dedi.


Bu cevabına da hayret edip, iyice

düşündüm. Sonra herhalde nefs yalnızlıktan usandı da halkın arasına

karışmak istiyor. Bu sebeple diye yorumladım ve nefse; "Konakladığımız

her yerde insanların arasında oturmayacağım. Tenhâ bir kenara

çekileceğim." deyince nefsim; "Onu da kabul ediyorum!" deyince artık

onun maksadını anlamaktan âciz kaldım. Allahü teâlâya sığınıp; "Yâ

Rabbî! Beni nefsin hîlesinden haberdâr et ve onun aldatmasından koru.

Sana sığındım." diye yalvarıp duâ ettim.


Bunun üzerine nefs, şöyle dedi: "Benim

isteklerime muhâlefet etmekle beni günde yüz defâ öldürüyorsun, bundan

kimsenin haberi yok. Hiç olmazsa gazâda bir kere ölürüm de bunu bütün

cihân halkı duyar. Derler ki, âferin Ahmed Hadraveyh'e, onu, nefsini

öldürdüler, şehîdlik derecesine erdi..."


Nefsin bu cevabı üzerine; "Sübhanallah,

bu nefs öyle yaratılmış ki, hayatında da ölümünde de münâfık! Ne bu

dünyâda ne de âhirette müslüman olmak istemiyor! Ben onu tâatte

bulunmak istiyor sanmıştım. Ona zünnâr bağlandığının farkına

varmamışım." diyerek, daha çok muhâlefet ettim.

Bu Akşam Hindistan'da

Hz.

Süleyman'ın sarayına kuşluk vakti saf bir adam

telaşla girer.

Nöbetçilere,

hayati bir mesele için Hz. Süleyman'la

görüşeceğini söyler ve hemen

huzura

alınır. Hz. Süleyman (a.s) benzi

sararmış, korkudan titreyen adama

sorar:

-

Hayrola ne var? Neden böyle korku içindesin?  Derdin

nedir?

Söyle bana...

Adam

telaş içinde:

-

Bu sabah karşıma Azrail (a.s) çıktı.

Bana hışımla baktı ve hemen

uzaklaştı. Anladım ki, benim canımı

almaya kararlı..

-

Peki ne yapmamı istiyorsun?

Adam

yalvarır:

-

Ey canlar koruyucusu, mazlumlar sığınağı

Süleyman! Sen her şeye

muktedirsin.

Kurt, kuş, dağ, taş senin emrinde.

Rüzgarına emret de beni buradan ta

Hindistan'a

iletsin. O zaman Azrail (a.s) belki beni bulamaz. Böylece

canımı

kurtarmış

olurum. Medet senden!

Hz.

Süleyman, adamın haline acır. Rüzgarı

çağırır ve:

-

Bu adamı hemen al. Hindistan'a bırak!" emrini verir.

Rüzgar bu...

Bir eser, bir kükrer. Adamı alır ve bir anda

Hindistan'da uzak bir

adaya

götürür.

Öğleye doğru Hz. Süleyman,

divanı toplayarak

gelenlerle görüşmeye

başlar.

Bir de ne görsün, Azrail (a.s.) da topluluğun

içine karışmış, divanda

oturmaktadır.

Hemen yanına çağırır:

-

Ey Azrail! Bugün kuşluk vakti o adama neden

hışımla baktın? Neden

o zavallıyı korkuttun?" der.

Azrail

(a.s) cevap verir:

-

Ey dünyanın ulu sultanı! Ben, o adama

öfkeyle,hışımla bakmadım.

Hayretle

baktım. O yanlış anladı. Vehme

kapıldı. Onu, burada görünce şaşırdım.

Çünkü

Allah (cc) bana emretmişti ki:

-

"Haydi git, bu akşam o adamın canını

Hindistan'da al!" Ben de bu

adamın yüz kanadı olsa, bu akşam Hindistan'da

olamaz. Bu nasıl iştir,

diye

hayretlere düştüm. İşte ona

bakışımın sebebi bu idi.

Osman Nuri,

Mesnevi Bahçesinden Bir Testi Su

Emanetçi

"Dünya

hayatı yalnızca bir oyun ve

oyalanmadan ibarettir. Takvâ sahipleri için âhiret yurdu gerçekten daha

hayırlıdır. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz?" (En'am , 32)

Sabah

saat 9:15... Kadının mahmur gözleri, üzerine

doğan güneşin okşamasıyla binbir güçlükle açıldı. Tam oniki saat

uyumuştu.

Kahvaltıya kalkmadan bu gün yapması gereken şeyleri bir şerit gibi

zihninden

geçirdi. İstemeye istemeye yatağından doğruldu. Günlük işlerine

koyuldu. Bir

saatlik koşuşturmadan sonra karnının iyice acıktığını hissetti. TV

karşısına

nefis bir kahvaltı masası hazırladı. En çok sevdiği dizi de başlamıştı.

Artık

keyfine diyecek yoktu. Aniden çalan kapı zilinin kısa kısa ve kesik

sesi onu

sinirlendirmeye yetti. Kapıyı açtı. Karşısında bakımsız, saçına aylarca

tarak

deymediği belli olan bir kız çocuğu çıktı. Kızcağız:

"-Abla,

Allah rızası için biraz yiyecek!... Gözünün, kulağının sadakası

olsun. Allah razı olsun." diye yalvarıyordu. Kaşlarını çattı:

"-Benim

kocam akşama kadar yağmur çamur demeden çalışsın; ben de senin

gibi ne idüğü belirsizlere dağıtayım, olur şey değil?!." deyip, kapıyı

hızla yüzüne kapattı. Bu ona öyle bir haz vermişti ki, damarlarında

dolaşan

sinsi yılan, keyiften bir karış daha uzadı. Kapının deliğinden, gitmiş

mi diye

baktığında, çocuğun gözyaşlarını silmekle meşgul olduğunu gördü. Ama bu

da onu

etkilemeye yetmemişti. Yine TV'nin karşısına geçip, kaldığı yerden

kahvaltısına

devam etti. Kahvaltıdan sonra aynanın karşısına geçti. Yüz hatlarındaki

kırışıklıkları mahzun bir şekilde seyrederken aynanın önündeki iki sene

öncesine ait resmi dikkatini çekti. Hayıflanarak "nereden nereye"

diye mırıldandı. Üstelik geçen hafta yakın bir arkadaşının depremde

zamansız

ölümü, onu tahmininden daha fazla etkilemişti.

Yüzüne

gençleştirici kremleri büyük bir kaçış ve korku ile sürerken yine

kapının çalışıyla ürperdi. Eli ayağı hırstan titriyordu. Gelen yine o

kızsa

haddini bildirecekti. İnsanların arsızlığını düşünerek kapının deliğine

eğildi,

kim olduğunu anlayamamıştı. Doğrulup:

"-Kim

o?

Diye sordu. Dışardan vakur bir ses:

"-Emaneti

almaya geldim, haydi kapıyı aç!" dedi.

Cevap

vermesine fırsat kalmadan meçhul şahsı karşısında buluverdi. Boyu tarif

edemeyeceği kadar uzun, gözleri sanki bütün deryalara analık edercesine

mavi,

yüzünün rengi sis kaplamış bir bulut gibi buğulu... Bedeninin harareti

etrafını

yakıyordu. Elinde uzun bir sopa, onun da ucunda yuvarlak dikenli bir

top...

"-Haydi

ver!.." diyordu.

Kadın

ne

olduğunu anlamamıştı. Korkunun bile korktuğu bir anda:


"-Kimsin

sen, ne istiyorsun benden?" diye haykırdı.

Meçhul

şahıs ise bir alacaklı edasıyla:

"-Ben

o

kimseyim ki, süt kokulu bebeleri anasından koparırım. Ben o

kimseyim ki, âşıkların bakmaya kıyamadığı ceylan gözleri söndürürüm.

Ben o

kimseyim ki, dünya hırsından saçları ağarmışları zorla dünyadan

koparırım. Ben,

ben, adı ağızlara korku ile alınan Azrail'im. Tam otuz yıldır sende

olan

emaneti almaya geldim. Haydi ver!.." dedi.

Vücudu

bir

pamuk yığını gibiydi sanki... Yıkıldı, yıkılacak... Rengi uçmuş,

dizlerinin

bağı çözülmüştü. Yıkılıverecekken emanetçi onu kucakladı ve olduğu yere

uzatıverdi. Kadın gözlerini aralayınca etrafında nûranî, daha önce

görmediği

birkaç meleği fark etti... Dünya günlerinin bittiğini bir daha anladı.

Gözünün

önüne çocukluğu, gençliği, evliliği ve gafletle geçen ömrü geldi.

Pişmandı. Ama

artık çok geçti.

Dikenli

topla bütün organları, ayak tırnaklarından yukarıya doğru çekilmeye

başladı. Ayak tırnaklarından gelmeye başlayan bu acıyı daha önce hiç

tatmamıştı. Soğuk soğuk terler boşanıyor, ayaklarının buz gibi olduğunu

hissediyordu. Evet, evet hızla hazin sona gidiyordu. İçinde Ramazan

gecelerinden kalma bir âyet çınladı.

"Her

nefis ölümü tadacaktır."

Bu iki

dünyasını birbirine katan acıya daha fazla dayanamadı. "-Yeter,

yeter!..." diye inledi... Emanetçi durdu, etrafındaki yardımcı

meleklere:

"-Ellerine

bakın!.." diye seslendi. Eline baktılar.

"-Bomboş,

hiç sadaka vermemiş. Elleri bomboş." dediler.

İşte o

an, emanetçinin mavi gözleri ile az önce kapıyı yüzüne çarptığı

kızcağızın yalvaran bakışlarını birbirine karıştığını gördü.

Emanetçi

bu sefer,

"-Kalbine

bakın!.." dedi. Tekrar bir koşuşturmaca, cevap geldi:

"-Kalbi

çok karanlık, bir şey göremedik!" dediler. Emanetçi,

"-O

zaman devam edin." dedi. Dikenli topu yukarıya doğru çekmeye

başladılar. Bütün vücudu lime lime ediliyor, sanki ömrünün hesabını bu

dikenli

topa veriyordu.

Gelen

acıyı saç tellerinin ucuna kadar hissediyordu. Artık bütün arzuları,

istekleri, hırsları, hayalleri boğazına düğümlenmişti.

O güzel,

yeşil gözleri yerlerinden fırlamak üzereydi. İşte o an âşinâ bir ses:

"-Bir de

dilinin altına bakın, dedi. Ümitsiz birkaç el dilinin altını

yokladı.

Artık

her şey bitmiş, yapacak bir şey kalmamıştı. Bütün ümitlerinin söndüğü

yerde bir güneş doğuverdi. Gözlerine dolan yaşları yanaklarından

salıverdi.

"-Allah'ım,

Allah'ım." dedi.

Lâ ilâhe

illallah lafzını gördüler orada... Emanetçi:

"-Bırakın."

dedi. "Kalbini katmadan diliyle de olsa Allah'ı

anmış, bırakın. Allah affetsin!.."

Ve

emâneti aldı, sessizce çıkıp gitti...

"Ey

insanlar, hiç şüphesiz, Allah'ın va'di haktır; öyleyse dünya

hayatı sizi aldatmasın!.." (Fatır, 5)


Halime Demireşik

Şebnem Dergisi

Kabirde Konuşan Genç

Takva

sahibi

olmak, hayatın her döneminde güzel. Ama

fırsatlar çağı

gençlikte bir başka güzel. Güce, kuvvete,

güzelliğe rağmen günahlardan

sakınanların mükafatı ebedi mutluluk.

Hayatın baharı şeytana

satılmazsa,

sonsuz bahar bir adım ötede.

Hz.

Ömer'in

(R.A.) halifeliği döneminde ibadet ehli, son derece takva

sahibi bir genç vardı. Hz. Ömer'in hayret ve

takdirle izlediği bu

gencin

kalbi, Allah ve Rasulü'nün (A.S) sevgisiyle doluydu. Vakit

namazlarında

cemaati kaçırmaz, namazdan çıkar

çıkmaz evine döner ve ihtiyar

babasının

hizmetini görürdü.

Bu

gencin

evine giden yolu bir kadının

kapısının önünden geçiyordu.

Kadın her defasında gencin yoluna çıkarak

çirkin tekliflerde bulunuyor,

fakat genç, Allah korkusundan ona iltifat etmiyordu.

Yine

bir gün

yatsı namazını kıldıktan sonra evine

giderken, kadın tekrar

karşısına çıktı. Bu sefer

bütün maharetini kullanarak genci kandırmayı

başardı. Fakat genç, kadının

ardı sıra eve girerken birden bire Allahu

Tealâ Hazretleri'ni hatırladı ve korkuyla dilinden şu ayet döküldü:

'Takvaya

erenler (var ya); onlara şeytandan herhangi bir vesvese

iliştiği

zaman (Allah'ın emir ve yasaklarını)

hatırlayıp, hemen gerçeği

görürler.'

(A'raf/201)

Hemen

ardından da bayılarak düştü. Kadın

hizmetçisini çağırdı. Genci

tutarak evinin önüne getirip koydular. Sonra da

kapıyı çalarak babasına

haber verdiler. Babası dışarı

çıkınca, oğlunu baygın bir vaziyette

kapının

önünde buldu. Komşulardan bir kaçı genci

tutup eve taşıdılar. Uzun bir

müddet baygın kalan genç kendine gelince,

babası:

-

Evladım

neyin var ne oldu? diye sordu.

Oğlu:

-

Bir şeyim

yok. dedi.

Babası:

-

Allah

aşkına söyle! deyince, oğlu başından

geçenleri anlattı. Babası:

-

Hangi

ayeti okumuştun? diye sordu. Genç, ayeti okudu ve tekrar

kendinden

geçti. Bir de baktılar ki genç ruhunu teslim

etmiş. Bunun üzerine genci

yıkadılar ve gece vakti götürüp göz

yaşlarıyla defnettiler. Sabah

olunca

olay Hz. Ömer'e bildirildi. Hz. Ömer, gencin babasına

gelerek

başsağlığı

diledi ve:

-

Bana niye

haber vermedin? diye sordu.

Gencin babası:

-

Ey

Mü'minlerin Emiri, vakit geceydi. dedi. Hz. Ömer:

-

Bizi onun

kabrine götürün. dedi. Hz. Ömer ve beraberindekiler

gencin

kabrine geldiler.

Hz. Ömer (R.A):

-

Ey filan

kişi! Rabbin makamında durmaktan korkanlara iki cennet

var.

(Rahman/46) dedi. Kabirdeki genç konuşup:

- Ya Ömer!

Rabbim Cennette bana onları iki defa verdi. diye cevap verdi


Kefen Soyanın Hali


Arif-i

Billah'tan birisi, Bağdat caddelerinde dilenen kör bir

dilenciye rastladı. Allah'ın suçsuz yere

hiçbir belâ vermeyeceğini

bilen Allah dostu:

-Sana

ne oldu da gözlerin kör oldu? Sonradan mı

oldu, ana doğma mı körsün? diye sordu.

Âmâ

sonradan gözlerinin kör olduğunu söyledi ve

başından geçen

hadiseyi şöyle anlattı:

-

Ben

vaktiyle kefen soyardım. O zaman gözlerim görür

ve güçlü idim.

Bir gün bana adaletiyle meşhur bir hakim rastladı.

Bana şöyle dedi:

-

Sen

kefen soyarmışsın. Bu iyi bir şey değil.

Senin cezanı vermek

bana düşer ama, suçüstü

yakalayamadığımız için ve şahid

de olmadığından

sana bir ceza veremiyorum. Senden isteğim ben

öldüğüm zaman benim

kabrimi açıp da kefenimi çalma! Al sana bir

kefenin kıymeti ne ise şimdiden vereyim, dedi ve belki de bir kefenin

değerinden de

fazla para

verdi. Bu kötü huyumdan vazgeçmem için bana

nasihatta bulundu.

Aradan

zaman geçti, her fani gibi o âdil hakim de dünyadan

göçüp

gitti. Fakat benim içimi bir fitne aldi. İlla da gidip

kefeni soymak

istiyordum. Adam bana parasını vermişti ama, olsun

dedim. Bu daha iyi,

iki kâr birden yapmış oluruz. Adam nasıl olsa

öldü. Kalkıp da bana bir şey söyleyeceği yok ya dedim ve gidip Hakimin

mezarını açtım. Kefeni

almak için kabre girdiğimde, karşıdan öyle

iki heybetli melek geldi ki,

ben şaşkına dönmüştüm.

Hiçbir şey yapamadan kabrin içine

çömelip

kaldım. Ben kefen soymak şurda dursun tirtir titriyordum

korkumdan.

Gelen

melekler, hakimin etrafında dolaşıp bir yerinde

sakatlık olup

olmadığını kontrol ediyorlardı. Her

tarafını muayene ettiler. Hiç bir

noksanlığı yoktu. «Aferin sana. Ne mübarek

bir zatmış, hiçbir isyanı

yok» diyorlardı. Her tarafını iyice muayene

ettikten sonra sağ

kulağında bir miktar akıntı

gördüler. Acaba bu akıntı neden olmuştur

diye biri birine sorunca, öbürü şöyle

söyledi:

-Bu

çok

adaletli bir hakimdi. Bir dâvada, bir

tanıdığı ile başka

bir adamın muhakemesi vardı. Hakim her ikicini de

hakkıyla dinledikten

sonra tanıdığı zatı haksiz

gördü ve adaletle hükmetti. Lâkin

tanıdığı

zat konuşurken, ona daha fazla kulak verip onun

söylediklerine daha çok

dikkat etmişti, işte bu kulağındaki

akıntı bundandır,dedi.

Melekler

aralarında konuşmaya devam ediyorlardı. Hakimin bu

hareketinden dolayı zalim olduğuna hükmettiler ve azap

edilmesine karar

verdiler.

Birisi:

-

Buna şimdi ne ceza vereceğiz? dedi. öteki melek:

-

Bunun

kabrini ateşle doldurmamız gerekiyor, dedi ve orası

sanki

bir Cehennem oldu. Öyle şiddetli bir ateş

yığını içinde kaldı ki,

ateşin şiddetinden gözlerim kör oldu. İşte benim kör olmama sebep

budur, diye anlattı.

Kaynak:

Büyük Dini

Hikayeler, İbrahim sıddık İmamoğlu, Osmanlı

Yayınevi


Kefendeki Mektup

Abdürrahmân

bin Avf (r.a) buyurdu.

Hazret-i Ömer bir gece bir tulumu su ile

doldurup, arkasına almış,

Medîne-i Münevvere köylerine giderken yorulmuş.

Ben dedim ki,

-Ey emîr-el mü'minîn, yorulmuşsunuz! Bana ver,

biraz da ben götüreyim.

Buyurdu ki,

-Eğer bugün sen benim tulumumun yükünü götürür

isen, yarın benim

günâhımın yükünü kim götürür.

Dedim,

-Senin ne yükün var ki, sen Resûlullahın (sav)

yolu üzerine yürüyorsun.

Buyurdu ki,

-Ben Resûlullah hazretlerinin dostu o zemân

olurum ki, bu hilâfetden

başabaş kurtulayım.

Oğulları

Abdüllah  babasının vefâtlarından bir sene sonra onu rüyâda

görmüş. Sabâhleyin başı açık dışarı gelip, Resûlullah (sav)

hazretlerinin mescid-i şerîflerine vardı. Seslenip, dedi ki,

-Ey Sahâbîler, toplanın. Babamın selâmını size

getirdim. Hepsi

toplandılar.

Orada Abdüllah hazretleri buyurdu.

-Dün gece babamı rü'yâda gördüm. Dün geceye

kadar, babamın âhırete göç

edişi bir sene oldu. Resûlullah (sav) hazretlerine babamı rüyâda

göreyim niyyeti ile salevât getirirdim. Fekat, göremezdim. Tâ dün gece

gördüm. Babamın yüzü değişmiş.

Dedim,

-Ey baba! Bu ne hâldir. Senin yüzünün rengi

kırmızı idi.

Dedi,

-Ey oğul, şimdi kurtuldum. Şimdiye kadar

muhâsebede idim.

Dedim.

-Ey baba nasıl hesâb olundun.

-Hesâbın biri bitmeden biri başlıyordu. Hâl bir

yere erişdi ki,

beyt-ül-mâla âid sadaka develerinin bir yuları var idi. Birçok yerden

bağlamışdım. Artık deveye takacak yeri kalmamışdı. Dışarı atmışdım.

Cenâb-ı Rabbil âlemînden azarlayıcı hitâb geldi ki, niçin o yuları

atdın. Müslimânların malını zâyi etdin.

-Ey baba, bu itâbdan ne sebeble kurtuldun.

Dedi ki,

-Ey oğul! O mektûb sebebi ile ki, sana demişdim.

Bu mektûbu benim

kefenim arasına koy.

O

mektûb şu idi.

Bir gün Hasen ve

Hüseyn (r.anhüma) hazretleri babamın

yanına geldiler.

Selâm verdiler. Oturdular. Babam, müslimânların işi ile meşgûl idi.

Selâmlarını işitmedi. Sonra işi bitdi.

-Buraya gelin.

Onlar dediler,

-Biz selâm verdik.

Babam dedi,

-İşitmedim.

Babam kalkdı.

Onların yanına vardı. Onların ikisi de ayağa kalkdılar.

Babam ikisinin de elini öpdü. Hazîne ile meşgûl olan hizmetkâra buyurdu

ki,

-İki kaftan getir.

Her birini birine

giydir. Onlardan sonra özr dileyip, dedi ki,

-Bizden râzı olun

ki, bilmedik, kusûr etdik.

Hasen ve Hüseyn (r.anhüma),

babalarının huzûrlarına vardılar.

Dediler ki,

-Emîr-ül

mü'minîn Ömer

bize elbise

verdi.

Hazret-i

Alî (k.v) çok

memnûn oldu

ve buyurdu ki,

-Geri

Emîr-ül

mü'minîn

huzûruna gidiniz.

Söyleyin ki, bizim babamız der ki, Resûlullah (sav) hazretlerinden

işitdim. Resûlullah buyurdu ki, (Ömer hayâtda iken, İslâmın nûrudur.

Dünyâdan gidince de Cennet ehlinin çirâğıdır.)

Hasen ve

Hüseyn (r.anhüma) geldiler, haber

verdiler.

Hazret-i Ömer

(r.a) dedi ki,

-Siz ikiniz

de onu babanızdan işitdiniz mi?

Dediler,

-Evet.

Hazret-i Ömer

oğluna dedi ki,

-Yâ Abdüllah!

Divit ve kalem ve

kâğıd getir. Hasen ve Hüseynin (r.anhüma)

babaları

Alîden (ra) işitdikleri ve onun Resûlullahdan (sav) (Ömer hayâtda iken

islâmın nûru, dünyâdan gidince de Cennet ehlinin çirâğıdır) buyurduğunu

ve üçünün şehâdetlerini yaz.

Üçünün de

şehâdetlerini yazdılar.

Sonra,

oğluna:

-Ey Abdüllah!

Bunu, ben vefât edince, kefenim arasına, göğsüm

üzerine koy ki, zor durumda kalınca imdâdıma

yetişsin, buyurdu.


Kefeniniz Sizin Olsun

Bir

ihtiyar... Ömrünün son demlerini yaşamakta...

Yolculukta... Azığı

bitmiş. Aç. Susuz. Bir kasabaya  geliyor. Camiye

gidiyor... Hoş

geldin

diyen yok, perişan haline bakıp bir ihtiyacın var

mı diyen yok. Sadece

boş ve donuk gözlerle bakıyorlar... Akşam

oluyor.. Namaz. Yatsı oluyor.

Namaz. Buyur eden yok. Tek başına camide. Allah'ın

evinde. Allah'ın

misafiri.

O gece ölüyor. Belki  de açlıktan.

Sabah

namazına gelen aynı insanlar. Yabancıya

karşı vazifelerini yapıyorlar.

Yıkıyorlar, kefenliyorlar ve gömüyorlar.

Gömüldüğünün

gecesi gene sabah namazı. O da ne; Mihrapta bir kefen.

Kefen. Bir kağıt. Kağıt boş değil. Bir

yazı:

- Biz size bir

misafir gönderdik. Hem yorgundu. Hem de aç. Onu

misafir

etmediniz. Ne yedirdiniz ne de içirdiniz. Alı

istemiyoruz. Kefeniniz de

sizin olsun!

Aman...

Aman... Dikkat. Gelen Allah misafiridir... Aman...

Aman ha.


Ölüsüne Yirmi Değnek Vurun ki

Medîne

ehâlisi anlaşarak bir yere toplandılar. Ömer

(r.a)

hazretlerinin adâletini tecrübe etmek için

anlaşdılar. Aralarından bir

yehûdî

çıkdı.


-Ben sizin müşkilinizi hâl etmeğe muktedirim,

dedi.

Onlar

da buna ba'zı va'dlerde bulundular.

Hz.

Ömerin bir oğlu var idi. Bedenen çok za'îf

kalmışdı. O yehûdî,

kendisini

hekîm tanıtıp, Hz. Ömerin (r.a) oğlunun

yanına vardı. Hâlini ve

hâtırını sordu.

O da, za'îfliğinden bir mikdâr hikâye yolu ile şikâyet etdi. Mel'ûn

yehûdî

tebessüm ederek, bunun ilâcı kolaydır, dedi.

Bu da ilâcını istedi. Zîrâ

kalblerinde

kin ve hîle yokdu. Yehûdî, önüne

düşüp, odasına götürdü. Sonra bir

sürâhî şerâb

doldurup, şerbetdir diye önüne koydu. Bu senin derdine

devâdır. Bunu

içdiğin

gibi sıhhat bulursun, dedi. O da sözünü

hakîkat zan edip, şerâb ne

olduğunu

görmediği için, o sürâhîdeki şerâbı içip, serhoş oldu. O

yehûdînin

güzel bir

kızı vardı. O kızı arz eyledi. Şerâbın te'sîri ile serhoş

olduğundan,

kıza

sâhib oldu. Bir zemândan sonra ayılıp,

aklı başına geldikde, yapdığı

işlere

pişmân oldu. Nedâmet ile tevbe ve istigfâr

edip, evlerine geldi.

Hikmet-i

rabbânî, o kız hâmile olup, çocuk

doğdu. Sonra, mel'ûn yehûdî, bir çok

yehûdîyi

ve o çocuğu yanına alıp, Ömer (r.a)

hazretlerinin yanına getirdiler.

Dediler

ki,

-Yâ

halîfe, senin oğlun, bizim kızımıza

zorlıyarak sâhib olup, bu çocuk

hâsıl

oldu. Biz bunu beslemeğe mecbûr değiliz.

Hz.

Ömer (r.a) bunu görünce, mubârek

gönülleri perîşân olup, oğlunu

çağırdı ve

bu durumu sordu. Oğlu da meydâna gelen hâdiseyi

anlatdı. Hz. Ömer (r.a)

o

ma'sûma beyt-ül-mâldan nafaka ta'yîn eyledi.

Sonra oğlunu aşağı alıp,

dînin

emri olan sopayı vurdurmağa başladı. Sopa

sayısı kırk olduğu zemân,

Eshâb-ı

güzîn, Ömer (ra) hazretlerinin yanına gelip,

ricâ etdiler.

-Yâ

halîfe, oğlunuz hastadır, bu şekildeki sopaya

tehammül edemez. İhsân

eyle,

bunun suçunu bize bağışla. Zîrâ

sesi, Resûlullah (sav)hazretlerinin

sesine

benzerdi. Eshâb-ı güzîn bunu, Ravda-i

Mutahharaya götürüp, yüksek ses

ile

Kur'ân-ı azîmüşşânı

okutup, kendileri dışarıdan dinlerler idi. Hz.

Habîbullahın

hasretinden ciğerlerini dağlarlar idi. Lutf eyle, sesi hurmeti

için

suçunu afv

eyle diye, ne şeklde söylediler ise, iltifât eylemedi.

-Allahü

teâlânın hakkında hâtır olmaz.

Âhıretde çekmekden, dünyâda

cezâsını

bulmak iyidir, buyurdular.

Altmış

değnek oldukda, babasına çağırdı

ki,

-Yâ

baba, bir ân mehil ver ki, azîz annemin

yüzünü göreyim, halâllik

dileyeyim.

İltifât

eylemeyip, yetmiş sopa oldukda, çağırıp,

-Yâ

baba, işte ben ölüyorum. Mubârek

yüzünü bana göster, görün ki, hasret

gitmiyeyim, dedi. Hz. Ömer (r.a) mubârek

yüzünü çevirip, gösterdi.

Sopa

sayısı seksen oldukda rûhunu teslîm etdi. Hz.

Ömere öldüğünü

bildirdiler.

Buyurdu

ki,

-Ölüsüne

yirmi değnek vurun ki, Hak emri yerini bulsun.

Ondan

sonra da yirmi değnek vurdular. Yüz temâm oldu. Sonra

techîz ve tekfîni

yapıp, götürüp defn eylediler.

Sonra

Hz. Ömer (r.a), acabâ babalık hakkını

yerine getirip, seni kurtardım

mı.

Allahü teâlânın huzûrunda hâlin

nasıl oldu diye ağladı. O gece Eshâbdan

birisi

onu rü'yâda gördü. Sultân-ı

kâinât (sav) hazretlerinin huzûr-u şerîfinde

oturup, zevk ve sefâ ederdi. Bu sahâbîyi

gördüğü gibi, kalkıp,

güle-güle yanına

geldi.

Dedi

ki,

-Allahü

teâlâ babamdan râzı olsun ki, atalık

hakkını yerine getirdi. Allahü

teâlâya hamd olsun ki, devâmlı Fahr-i

âlem (sav) hazretlerinin hizmet-i şerîflerinde olup, bir ân

ayrılmıyorum.

Dünyâ kahrından kurtulup, zevk

ve safâ

içine düşdüm. Ertesi günü o

sahâbî gelip, rü'yâda gördüğü

hâli, Hz.

Ömere

anlatdı. Hz. Ömer (r.a) ağlamağı

bırakıp, Allahü teâlânın

inâyetine şükr

secdesi eyledi.

Kaynak:

Menakıb-i

Çihar Yar-i Güzin


Ölüm Hikayeleri

Trablusşam

Nakîb-ül-eşrâfı Şeyh

Abdülfettâh Zağbî Efendi, Yûsuf

Nebhânî hazretlerine şöyle

anlatmıştır:


Bir

defâsında bir

arkadaşımız

hastalanmıştı. Abdullah ibni Şeyh

Hıdır

ez-Zağbî'yi de yanımıza alıp

ziyâretine gitmek istedik. Onu götürmekten

maksadımız hastanın bereketlerinden istifâde

ederek şifâya kavuşması

idi. Ancak

gitmek istemedi. Çok ısrar edince kabûl edip

bizimle geldi. Hastanın

yanına

vardığımızda, şiddetli

hastalığından hiç bir eser kalmadı.


Ayağa kalkıp bizi

karşıladı.


-Hoş geldiniz,

deyip konuştu. Ziyâreti yapıp yanından

ayrıldık.

Ayrılıp

giderken yolda Şeyh

Abdullah

hazretleri;

-

Ben ölüyü diriltemem, dedi.


Bu sözüyle ziyâretine gittiğimiz kişinin

öleceğine işâret etmişti.

Dedim ki:


- Onun yüzünde hiç ölüm işâreti

yok.


Yine;


- Ben ölüyü diriltemem, buyurdu.


Sonra memleketine gitti. Hasta arkadaşımız

iyileşti çarşıya pazara

çıkıp

dolaştı. Ben Şeyh Abdullah hazretlerinin

işâretine ve diğer taraftan da

hastanın sıhhate kavuşmasına hayret

ediyordum. Çünkü o öleceğine

işâret

etmişti. Hasta ise sapasağlam olmuştu. Aradan on

gün kadar geçti. Bir

gün o

arkadaşın evinin bulunduğu taraftan ağlama sesleri

işittim. Merak edip

sorunca,

arkadaşımızın vefât ettiğini

öğrendim. O zaman Şeyh Abdullah'ın

kerâmetini

anladım.


Ölüm Hikayeleri

Abbasî halifesi

Harun Reşid'in önde gelen devlet adamlarından Cafer

el-Bermekî

(Ö.187/803),

üstün bir alim, zarif bir edib ve pek cömert bir zengin

olarak tanınıp

sevilmişti.

Çeşitli yerlerde valilik ve komutanlık

yapmış başarılı bir idareciydi.

Halifenin çok sevip takdir ettiği bir yakını

ve yardımcısıydı. Babası

Yahya

el-Bermekî ise Harun Reşid'in veziriydi.

Harun Reşid,

Cafer'i ve çok sevdiği kızkardeşi Abbase'yi

yanından hiç ayırmazdı.

Sohbet

meclisinde onları da hazır bulundururdu. Harun, Cafer ile

Abbase'nin

aynı

meclis ve sofrada meşru olarak buluşup

görüşmelerini sağlamak

için,

Cafer'e çok fazla yaklaşmamak şartıyla

Abbase'yi nikâhlama teklifinde

bulundu.

Cafer'in kabulü üzerine, Abbase'yi onunla

nikâhladı.

Cafer ve Abbase,

sohbetlerden sonra Harun kalkıp gidince başbaşa

kalırlardı. Cafer

verdiği sözün

gereği Abbase'ye ilişmiyordu. Fakat Abbase rahat

durmadı. Bir fırsatını

bularak, zayıf bir anında Cafer'e nikâhın

gereğini yaptırdı ve

Cafer'den hamile

kalarak bir oğlan çocuğu doğurdu. Halifeden korkan

Abbase, çocuğu

gizlice

Bağdat'tan Mekke'ye gönderdi.

Harun Reşid o

sene

hacca gitmiş ve işin

gerçeğini öğrenmişti. Bu duruma fena

halde sinirlenmişti. Cafer'in artan kudreti, nüfuzu,

bazı icraatları ve

harcamaları da halifeyi ürkütüyordu.

Nikâhın neticesi ise bardağı

taşırdı. Bir

hayatla birlikte bir ölüm doğdu. Cafer-i Bermekî,

Harun Reşid'in

emriyle idam

edildi.

Derler ki, Cafer'in

babası Yahya o yıl

hac sırasında Kâbe'nin kapısında şöyle

dua etmişti:

'Allahım!

Eğer beni

günahlarım yüzünden

cezalandıracaksan, çoluk-çocuğum ve

mallarımı almakla da olsa senin rızana

ulaşmam için cezamı dünyada ver,

ahirete

bırakma.'

Yahya'nın

duası

kabul edilmişti. Oğlu

Cafer idam edilmiş, kendisi de hapiste

ölmüştür.

Yusuf Yavuz, Semerkand Dergisi


Yarın Burada Bir Çinli Kardeşim Vefat Edecek

Yıl

2005... Şubat ayının sonları. Çin’in değişik bölgelerinden

on kişi İstanbul’a gelir. Bunların ortak özelikleri yeni Müslüman

olmalarıdır.

Umre için İstanbul üzerinden Arabistan’a gideceklerdir. Kimi yirmi gün

önce,

kimi bir ay, kimi iki ay önce Müslüman olmuştur. Ne yeterince İslâmî

bilgileri,

ne de yapacakları umre ile ilgili bir bilgileri vardır. Yanlarına,

kendilerine

yardımcı olacak, hem Çince’yi, hem Arapça’yı iyi bilen, hem de İslâmî

bilgisi

olan birini rehber olarak alacaklardı. Türkistan’daki Çin zulmünden

kaçıp

İstanbul’a yerleşmiş bir Uygur kardeşimiz, bu on Çinliye rehber olur.

Bundan

sonra hâdiseyi bu kardeşimizden dinleyelim:

“Yeni

Müslüman

olmuş bu on Çinli ile birlikte yola çıktık. Kısa zamanda aramızda iyi

bir

dostluk kuruldu. Yeni Mü’min olmuş bu insanlar, büyük bir heyecan

yaşıyorlardı.

Hiçbirinin İslâmî bilgisi yoktu. Hatta namazda okuyacakları sûreleri

bile

bilmiyorlardı.  Namazlarda sadece “Elhamdülillah, Allahu Ekber”

diyebiliyorlardı. Önce Mekke’ye gittik. Kâbe’de onların hâli görülmeye

değerdi.

Yeni doğmuş çocuklar gibiydiler. Kah ağlıyor kah gülüyorlardı.

İsimlerini

değiştirmiştik: Muhammed(Çan Çing), Hasan(Çun Fang) gibi her biri yeni

ismi ile

çağrılıyordu. On Çinli kardeşimizden biri olan Muhammed’te bir

farklılık vardı.

Bu durum dikkatimi çekmişti. Her namazını gözleri yaşlı olarak

bitiriyordu.  Bir gün Muhammed sordu:

-

İçki

nedir,

İçkiye dinimiz nasıl bakar?

-

Rabbimiz içkiyi kesin olarak yasaklamıştır, içilmesi, yapılması,

taşınması,

satılması yasaktır.

Kaldığmız

otele

gelmiştik. Muhammed bir telefon edeceğini söyledi ve ona memleketine

telefon

etme imkânı sağladık. Çin’deki kardeşini arıyordu. Kardeşine aynen

şöyle

diyordu:

-

İçki

fabrikamızı kapat, Allah’ımız öyle emretmiş. Bize bu emre uymak düşer.

Kardeşi

bunu yapamayacağını, birçok bağlantısının

olduğunu, durup dururken kapatırlarsa, yüz binlerce dolar zarar

edeceklerini,

hiç olmazsa kendisine biraz zaman vermesini söyler. Fakat Muhammed

kararlıdır:

-Allah

emretmiş, bize uymak düşer. Fabrikayı hemen kapat, ben gelince borçları

hallederim.

Mekke’deki

ziyaretimizi bitirdik ve Medine’ye gittik. Medine’de bir sabah namazı.

Efendimizin “Burası cennet bahçesidir” buyurduğu yerde sabah namazının

farzını

kılıyoruz. Muhammed benim yanımda. Diğer Çinli kardeşlerimizle aynı

saftayız.  Muhammed secdeye varıyor ancak bir daha kalkmıyor. Biz

namazı

bitirdiğimiz halde o hâlâ secdede. Zannettim ki Muhammed secdede

kendinden

geçti. Ancak uzun süre beklememize rağmen kalkmayınca merak ettim.

Seslendim.

Cevap vermedi. Tekrar seslendim yine tepki yok. Tedirgin oldum.

Elimi

uzattım, omzuna dokundum ve hafifçe çekeyim dedim ki, sağ tarafının

üzerine

yuvarlanıverdi. Hemen ambulans çağırdık, hastaneye götürdüler. Biz de

arkasından gittik. Hastanedeki ilk muayenede çoktan vefat ettiğini

söylediler.

Muhammed’i hastanenin morguna kaldırdılar. Çinli kardeşlerimle birlikte

hastanenin önünde ne yapacağmızı bilemez bir hâlde üzüntü içinde

bulunuyorduk. O

sırada bir araba ile makam mevki sahibi biri olduğu anlaşılan bir zat

geldi.

Herkes onu hürmetle karşıladı, sonradan öğrendik ki bu zat Medine’nin

ileri

gelen yöneticilerinden biri imiş. Hastane yetkililerine sordu:

-

Bugün burada ölen bir Çinli var mı?

-

Evet, dediler.

Biz

de meraklanıp,

-Biz

O Çinli’nin arkadaşıyız. Neden sordunuz?” diye sorunca şu açıklamada

bulundu:

-Dün

gece Efendimiz rüyamda bana göründü ve buyurdular ki,

‘Yarın

burada bir Çinli kardeşim vefat edecek, onun

cenazesi

ile ilgilenin’

Bir

anda her şey değişti. Muhammed’i morgdan aldılar, bir devlet yetkilisi

defnedilir gibi defnedildi.”

Kulis

Ankara,  Milli Gazete,  28.08.2005


Şeytan Hikayeleri (13 hikaye)

Eyyub (a.s) ve Kıskanç Şeytan

Eyyub

(a.s.) Suriye dolaylarında halkı Allah yoluna çağırmış ve bu arada

başına birçok belâlar gelmesine rağmen hepsine gönül rahatlığı ile

katlanarak üstün bir sabır örneği olmuş bir Peygamber'dir.


Önceleri çevresinde eşi az bulunan büyük bir zengindi. Yine bir

Peygamber sülâlesinin torunu olan babasından kendisine büyük bir miras

kalmıştı. Sürü sürü koyunları, kervan kervan develeri ve bir o kadar

sayıda katır ve eşekleri vardı. Civardaki en verimli tarlaların ve

çayırların sahibi de kendisi idi.


Öyle iken dünyanın servet ve zenginliğinde zerre kadar gözü yoktu.

Dünya malının yine dünyaya kalacağını; servet ve zenginliğe aldananın

hem dünyada hem de âhirette sefil olacağını iyi biliyordu. Zenginliği

ile olduğu kadar benzersiz cömertliği ile de ün ve şöhret salmıştı.


Kimsesiz yetimlerin öz babası, dulların koruyucusu ve yoksulların

kayırıcısı idi. Civardaki bütün dara düşenler ve geçimini temin

edemeyenler onun varlıklı kapısına başvururlar ve sayıları ne kadar çok

olursa olsun hiçbirinin eli boş dönmezdi. Zengin ve cömert Eyyûb'ün

çoluk çocuğu da kalabalıktı. Üç tane karısı ve on dört tane çocuğu

vardı. Şeytan Eyyub (a.s.)'ın zengin servet ve malına rağmen dünyaya

gönül vermemesine, varlığını ve malını Allah'ın adamış olmasına karşı

çıldırtıcı derecede kıskançlık duyuyordu. "Eyyub (a.s.) hem bu

dünyasını hem de öbür dünyasını kazanmanın sağlam yolunu tutmuştur. Ne

yapıp etmeli ve hiç olmazsa dünyalarından birini yıkmalı; hatta mümkün

olursa her ikisini de altüst etmeli" diye düşünüyordu.


Öte yandan yüce Allah (c.c.), lânetlik şeytanın neler düşündüğünü,

dosdoğru yola koyulmuş Eyyub'e ne benzersiz bir kıskançlıkla göz

diktiğini biliyordu. Bir gün şeytanın içindekileri dökmesi için ona

şöyle sordu; "Sevgili kulum Eyyub hakkında neler düşünüyorsun?" Şeytan

fırsatını bulmuştu; hemen cevap verdi; "Ne olacak! Eyyub ateşin

yakmakla bitiremeyeceği geniş bir servetin sahibidir. Zenginliğinin

hatırı ve malının elinden çıkmaması için sana bağlılık göstermekte ve

ibadet etmektedir. Malını yitirip rahatı ve saadeti elinden kaçsa bir

saatliğine bile sana bu günkü gibi bağlılık göstermesi mümkün

değildir."


Yüce Allah (c.c.) Peygamberlerinden biri olan Eyyub'u iyi tanımakta ve

yoluna bağlılığının dünya serveti ile uzaktan yakından ilgili

olmadığını kesinlikle bildirmektedir. Bu apaçık gerçeği, Allah'a karşı

gelmenin yolunun ilk koyucusu olan lânetlik şeytana da ispat etmeyi

diler, yukarıdaki iddialara cevap vermek üzere şöyle der; "Sen her

zaman olduğu gibi yine yanılıyorsun. Eyyub'un bana olan bağlılığı,

dünya hayatına kavuşmuş olması ile alâkalı değildir. Dünyadaki en

yoksul ve en çaresiz kullarımdan biri olsa O, yolunu

değiştirmeyecektir. Bunu iyi biliyorum, ama mademki sen tersini

düşünüyorsun, dediklerimin doğruluğunu sana da ispat edeceğim. Sevgili

kulum Eyyub'ü imtihana tabi tutacağım. O'nu, sahip olduğu servet ve

saadetinden iyice mahrum bırakarak çekilmez acıların kucağına atacağım.

Göreceksin, bakalım, eşsiz ve samimi kulluğunda bir değişiklik, bir

gevşeklik gösterecek mi?"


Yüce Allah'ın şeytana söylediği sözlerin arkasından gelen yıllar

Eyyub'un ardı arkası gelmez belâ ve felâket yılları oldu. Önce yaygın

bulaşıcı bir hayvan hastalığı bütün sürülerini ve kervanlarını göz

yumup açana kadar silip süpürdü. Durumu Eyyub Peygamber'e bildirmeye

geldikleri zaman O'nu namazlığın üzerinde diz çökmüş, biricik Allah'ına

yalvarırken buldular. Eyyub'un kâhyasına verdiği cevap gayet kısa

olmuştur; "Sürü ve kervanları bana veren Allah'tır. Şimdi alan da O, ne

yaparsa yerli yerindedir."


Arkasından beldeye çöken kavurucu bir kuraklık. Eyyub'un bütün

tarlarını verimsiz kum yığını haline getirdi. Allah'ın sevgimi

Peygamber'i bu afeti de eşsiz bir dayanıklılıkla karşıladı. İbadet ve

Allah'a bağlılığında zerre kadar eksiklik ve gevşeklik göstermedi.

Fakat felâketler Eyyub'u durmadan kovalıyor, tükenmek bilmiyordu. Bir

gün komşu evlerde ancak zararsız bir sarsıntı olarak duyulan bir deprem

evini, aile halkının üzerine yıkmış; üç karısından ikisi ile birlikte

bütün çocukları çöküntüler altında can vermişti.


Eyyub'un başına gelen felâketler bu kadarla da kalmadı. Dillere destan

olmuş servetini ve çoluk çocuğunu kaybettikten sonra ağır ve bulaşıcı

bir hastalığa da yakalandı. Yine de Allah'a bağlılıktan ve kesintisiz

ibadetten bir adım geri kalmadı. Yanında bir tek karısı kalmıştı.

Beraberce bir fakir kulübesine sağındılar. Servetinin bol olduğu

günlerde önünde saygı ile eğilen halk, birbirini kovalayan felâketlerin

sonunda çaresiz bir sefalete düşünce Eyyub'den iyice yüz çevirdiler.


Eyyub'un hastalığı günden güne ilerliyor ve vücudunu adım adım

tüketiyordu. Her tarafını kurtlar sarmıştı. Günün birinde komşuları,

kocasının yastığı başından ayrılmayan eşine başvurarak şöyle dediler;

"Eyyub'un hastalığı çok tehlikeli ve bulaşıcı bir hastalıktır,

Şehrimize yayılmasından endişe duyuyoruz. Onun için sen hemen kocanı

yanına alarak şehrimizi terket yoksa sizi zorla çıkaracağız."


Haberi duyan Eyyub (a.s.) bu felâketin karşısında da sabır ve

bağlılığını elden bırakmadı. Hemşehrilerinin dediklerine uyarak

kulübesinden ayrılmaya karar verdi. Sadık eşinin sırtında, doğup

büyüdüğü ve iyi günlerinde bütün hayatında saygı gördüğü şehrinden

ayrılarak yakınlardaki bir ormana sığındı.


Karsı şehirden getirdiği balta ile ağaç keserek içinde oturabilecekleri

bir kulübe yaptı. Eyyub (a.s.) yine ibadetine devam ediyor; olup

bitenler karşısında bir tek şikayet sesi bile yükselmiyordu. Halbuki

Peygamberlerin duası reddedilmezdi. Durumunun düzelmesi için bir defa

bile el kaldırıp Allah'ına yalvarsa duası kesinlikle kabul edilecek ve

tekrar eski günlerine dönecekti.


Fakat gönlünde Allah'tan gelen herşeyi hoşnutlukla karşılayan sarsılmaz

bir iman aydınlığı barındırıyordu. İşin sonu nereye varırsa varsın;

başına ne ölçüde çekilmez ve katlanmaz felâketler gelirse gelsin, şahsı

adına yüce Allah'ın işine karışmayı düşünmüyordu.


Hatta bir defasında karısı O'na "Sen büyük bir Peygambersin. Allah'a

yalvar da hiç olmazsa seni öldürücü hastalıktan kurtarsın" diye teklif

edince önce gücenmiş; sonra da eşine şu cevabı vermiş; "Ne yüzle

durumumdan şikayet edecek ve Allah'tan iyi günler dileyeceğim.

Zenginlik ve saadet için geçen seksen seneme karşılık üç dört yıldan

beri felaketli yıllar yaşıyorum. Felaketli yıllarım iyilik ve rahmet

içinde geçen günlerim kadar oldu mu ki ağzımı açmaya yüzüm olabilsin?"


Ağır ve devasız hastalık nihayet sabırlı Eyyub'ü artık bitirmek üzere

idi. Vücudunu tarayan kurtlar her yanını tüketmiş, sadece kalbi ile

dili kalmıştı. Artı yenecek bir tarafı kalmadığı için kemik kalıntısı

haline gelen vücudunu terk eden kurtların ikisi dili ile kalbine

saplanmıştı.


O, ana kadar hiçbir insanoğlunun eşini gösteremeyeceği bir sabırla

başına gelen felâketlere katlanan Eyyub (a.s.) kalbi ile dilini kurtlar

sarınca gözyaşları dökerek Allah'a şöyle sesleniyordu:


"Yüce Allah'ım. Şu ana kadar başıma gelenler halkın düşüncesine göre

her ne kadar ağır felâketler idiyse de benim umurumda değildi;

hiçbirini sana karşı şikayet etmemi gerektirecek sebepler olarak

görmedim. Başıma ne gelirse gelsin sana karşı taşıdığım imanla

aydınlanan bir kalbim ve her an seni zikreden bir dilim vardı. Bu iki

âzâ ile sana karşı olan kulluğumu yerine getirebiliyordum.


Ama şimdi kurtlar bu âzalarıma saldırdılar. Onlardan da mahrum kalırsam

sana karşı beslediğim imanı nerede taşıyacak ve seni neyle anacağım. Şu

andaki derdim ve gözyaşlarım bu yüzdendir."


Bunun üzerine imtihanı tam bir başarı ile bitiren Eyyub'e yüce Allah

(c.c.) önce sıhhatini sonra da daha evvel elinden çıkan servet ve

evlâtlarını geri vererek onu eski rahat günlerine döndürdü.


Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor:


"Eyyub'un duasını kabul ettik. Üzerinden belâ ve musibetleri savdık.

O'na (önce sıhhatini sonra da daha evvel) elinden çıkan servet ve

evlâtlarını geri verdik. Üstelik de daha da çoğaltarak tarafımızdan

nimet verdik. Bütün bunları Allah'a ibadet edenlere öğüt (ve ibret)

olsun diye yaptık." (Enbiya, 84)


Yüce Allah (c.c.) cümlemizi belâ ve

musibetlere karşı sabırla katlanan

kullarından eylesin, âmin...

Mürşidin Hikmeti

Hikâye

olunduğuna göre, Van'ın Gürpınar kazasından bir zat, Nehrî

kasabasına

gelerek Tâhâ'l-Hakkârî hazretlerine talebe olmak istedi. Nihayet ısrarı

ve

muhabbeti sebebiyle kendisine mânevî ders tarif edildi ve bir tesbih de

hediye

olarak verildi. Büyük bir sevinçle memleketine döndü. Derslerine şevkle

devam

ediyor, gönlü huzur ve feyizle doluyordu.

Bir

gün hayvanlarına kurt saldırmış, büyük bir kısmını telef etmişti.

Şeytan:

"-Bu

hocaya bağlanmak sana yaramadı, uğursuz geldi." diye vesvese

verdi.

Gün

geçtikçe bu vesvese giderek artıyordu. Nihayet bu tâlihsiz talebe

aldığı

dersi bırakmaya karar verdi. Tâhâ'l-Hakkârî hazretleri'nin huzuruna

vararak,

verdiği dersi artık bıraktığını söyledi. Daha önce kendisine hediye

ettiği

tesbihi de geri iade etti.

Aradan

yıllar geçmişti. Bir öğle vaktiydi. Tâhâ'l-Hakkârî hazretleri

namaza

kalkarken, birden mübarek ellerini heybetle uzatıp:

"-Def

ol, yâ mel'ûn!" dedi ve sonra namaza başladılar.

Namazdan

sonra halîfelerinden biri:

"-Efendim,

mübarek ellerinizi uzatmadaki hikmet ne idi?" diye sordu.

O da:

"-Bir

zamanlar, bizi seven bir mürîdimiz vardı. Ölüm döşeğinde

yatıyordu.

Şeytan ona musallat olmuş, îmânsız gidecekti. Yanından şeytanı kovduk,

imanla

göçtü, elhamdülillâh." dedi.

Halîfesi

devam ederek:

"-Efendim,

çok affedersiniz! Bir gün sizinle beraber otururken biri

gelmişti. Verdiğiniz dersi artık bıraktığını söyleyerek, hediye

ettiğiniz

tesbihi de geri vermişti. Acaba bu, o adam mıydı?" diye sordu.

Tâhâ'l-Hakkârî hazretleri de cevap verdi:

"-Evet,

o adamdı. Bir zamanlar bize muhabbeti vardı. Bu muhabbeti

sebebiyle ona vefâkâr davrandık."

Kübra Ersan,

Şebnem Dergisi

Nuh (a.s) ve Şeytan

Nuh (a.s) asma kökleri

dikmiş, geniş bir üzüm bahçesi meydana getirmek istiyordu. Fakat

diktiği kökler bir türlü yeşermek bilmiyordu. Nûh (a.s), "Acaba neden

yeşermiyor?" diyerek tasalanıp dururken bir gün kendisine yaşlı bir

ihtiyar kıyafetine bürünerek lânetlik şeytan çıkageldi ve "Ey Allah

elçisi!" dedi. " Eğer bağının yeşererek üzüm vermesini istiyorsan

izin ver de bütün asma köklerinin diplerine şu yedi hayvanı keserek

kanlarını akıtayım ."


Bağının yeşerip de çil çil üzümler vereceğini duyan Nûh Peygamber,

"bildiğiniz gibi yapın" diyerek şeytana izin verdi. Şeytan da şu yedi

hayvanı kesti:


Arslanı

Ayıyı

Kaplanı

Çakalı

Köpeği

Horozu

Tilkiyi


İşte bunların kanlarını asmaların köklerine bir bir döktükten sonra,

bağ yeşerdi ve üzüm verdi. Böylece şeytanın ileri sürdüğü iddiası

yerine gelmiş oluyordu. Daha önce tek renkte olan üzümler adı

geçen hayvanların kanlarıyla sulandıktan sonra tam yedi renge

bürünmüşlerdir .


İşte o yüzdendir ki içki kullanan kimsede şu yedi karakteri

görmekteyiz. Her içki içen kimse sarhoşken; kendini aslan gibi cesur,

ayı gibi kuvvetli, kaplan gibi öfkeli (kükremiş) , çakal gibi

konuşkan (uluyan) köpek gibi kavgacı (hırlayıcı) ,

tikli gibi kurnaz ve intikamcı, horoz gibi ötücü hisseder.

Hayatül Kulub

Peygamberimizle Şeytan

İki cihan güneşi Peygamberimiz (s.a.v.)

bir gün Şeytan'la mescit kapısında karşılaşınca ona:

style="font-family: cambria;">


"Ey Şeytan! Burada ne

yapıyorsun?" diye çıkışır.


Lânetlik Şeytan

ise, verdiği cevapta,


"Mescidin içine girip

namaz kılan falanca adamın namazını bozmak istiyorum, fakat uykuda

yatmakta olan filan kişiden korkuyorum" diyerek hainane plânını ortaya

döküverir.


Sevgili Peygamberimiz

(s.a.v.) bu defa da şu ince noktayı anlamak için şu soruyu sorar;

style="font-family: cambria;">


"Ey Şeytan, Rabbine

karşı ibadet eden, O'na yalvarıp yakaran o namaz kılan müminden

korkmuyorsun da, herşeyden habersiz uyuyan o kişiden niye

sakınıyorsun?"


Şeytan şöyle cevap

verir:


"Mescitte namaz kılan mümin, cahil bir kimse. O yüzden onu yanıltmak ve

namazını bozmak kolay. Fakat uykuda bulunan kişi, âlim bir zattır.

Namaz kılanın, namazını bozduğumda, âlimin hemen yetişip

düzelteceğinden korkuyorum."


Şeytan ile Hz. İsa (a.s)

Hz.

İsa (a.s) yarım kerpici başının altına koymuş, yatıp uyumuştu. Uyanıp

gözlerini açtığında İblis'i başında bekler buldu. Ona.

-

A melun başımda ne bekliyorsun? diye sordu.

İblis

ona dedi ki:

-

Başının altına koyduğun benim kerpicim. Bütün dünya benim malım

olduğuna göre, bu kerpiç parçası da benim malımdır demektir. Madem ki

malımı kullanıyorsun bana ortak oldun demektir.

Hz.

İsa (a.s) kerpici başının altından aldı, fırlatıp attı. Yeniden uyumaya

niyetlendi. İblis de savuştu gitti.

Ey

dünya dertleriyle üzülen, ip gibi eğilip bükülen adam!

Madem

sonunda herşeyi arkanda bırakıp gideceksin, açgözlülük yapmanın,

durmadan mal yığmanın ne âlemi var?


Kaynak: Mantıku't

Tayr, Feridüddin

Attar



Şeytan ile oduncunun döğüşü

Odunculukla hayatını

kazanan bir

zat

vardı. Allah'a karşı kulluk" vazifesini yapar, kimsenin ekşisine

tatlısına karışmazdı. Bu zahit kişinin bulunduğu köyün yakınında bir

köy daha vardı, onlar da dağda kutsal diye kabul ettikleri bir ağaca

taparlar, ondan meded beklerlerdi.

Oduncu, bir gün:

«Şunların Allah

diye

taptıkları ağacı kesip odun edeyim, pazarda satarak ekmek parası

kazanırım; hem de, bir kavmi Allah'a isyandan kurtarmış olurum» diye

düşünerek Allah rızası için ağacı kesmeye karar verdi.

Dağa doğru giderken

karşısına

acaip

suratlı pis bir adam çıkarak nereye gittiğini sordu. Oduncu:

- Halkın Allah diye

taparak

Allah'a

isyan ettikleri ağacı kesmeye gidiyorum, dedi. Adam, oduncuya:

- Ben şeytanım... O

ağacı

kesmene

müsaade etmiyorum, deyince zahit oduncu, şeytana çok kızmıştı.

Öldürmek için hücum

ederek yere

yatırdı

ve üzerine oturup hançerini boğazına dayadı.

Şeytan zahide:

- Ey zahid, sen beni

öldüremezsin.

Allah bana kıyamete kadar müsaade etmiştir. Fakat gel o ağacı kesme,

seninle anlaşalım. Ben sana her gün bir altın vereyim, sen de ağacı

kesmekten vazgeç. Hem el ağaca tapıyormuş, günah işliyormuş senin

neyine gerek, altınını al işine bak, dedi.

Adam şeytanı

bırakmıştı. Şeytan

adama,

akşam yatıp sabahleyin yastığının altına bakmasını söyledi ve anlaşarak

ayrıldılar.

Adam ağacı kesmekten

vazgeçip,

evine

dönmüştü.. Akşam yatıp sabahleyin yastığının altına baktığında, altını

gördü. Memnun olmuştu, ikinci gün oldu. Fakat bu sefer şeytan altını

koymamıştı. Adam kızıp baltasını aldığı gibi dağa ağacı kesmeye gitti.

Fakat yolda yine şeytanla karşılaştılar. Adam şeytana iyice kızmıştı.

Görünce:

- Seni sahtekâr

seni, kandırdın

değilmi

beni?., diyerek üzerine hücum etti.

Fakat evvelkinin tam

tersine bu

sefer

şeytan adamı tuttuğu gibi altına aldı. Adam şaşırmıştı. Bu nasıl hâl

der gibi şeytanın yüzüne bakıyordu. Şeytan:

- Hayret ettin değil

mi? Niçin

bana

yenildiğinin sebebini söyleyeyim: Dün sen Allah rızası için ağacı

kesmeye gidiyordun. Seni değil ben, dünyadaki bütün şeytanlar bir araya

gelsek yine yenemezdik. Lâkin şimdi Allah rızası için değil de, sana

altını vermediğim için kızdığından gidiyorsun, işte o yüzden bana

mağlup oldun ve sana ağacı kesmene müsaade etmeyeceğim, dedi.

Kaynak:

Büyük Dini Hikayeler, Osmanlı Yayınevi



Şeytan ve Elinde Bir Bardak Su

Allah dostlarından Ebû

Zekeriyya hasta döşeğinde ölümle pençeleşiyordu. Yakın dostlarından

biri kendisine "Lâ ilahe illallah, Muhammedün Resûlullah! (Allah'tan

başka ilah yoktur, Muhammed O'nun kulu ve elçisidir.)" sözlerini telkin

etmek istedi. Bir etti, iki etti, üç etti. Ebu Zekerriya her defasında

söylemeyi reddediyordu.


Bu durum karşısında yakın dostu Ebu Zekerriya'nın son nefesinde imansız

gideceğinden korktu ve endişeye kapılmıştı. Bütün bir ömrünü Allah'a

ibadet ve taat etmekle geçiren böylesine bir kimsenin şimdi hasta

döşeğinde ölüm ile pençeleşirken Kelime-i Tevhid getirmemesine bir mana

veremiyordu. Şeytanın bir kandırışına mı yenilmişti yoksa? Veyahut da

yüce Allah'ın tecellisi karşında mı idi?


Bir müddet kafası bu düşünceler içinde çalkalanan dost baktı ki Ebu

Zekerriya sanki kafasında resmi geçit yapan düşünceleri okuyormuş gibi

bir aralık gözlerini açarak,


- Bana bir şey mi dediniz? diye sordu.


Orada bulunanlar.


--"Evet, üç defa şehadet getirmeni söyledik, her defasında reddettin. O

yüzden büyük bir endişeye düştük." diye cevap verdiler.


Bunun üzerine Ebu Zekerriya şu olayı anlatmaya başladı:


"Lanetlik şeytan elinde su bardağı ile gelmişti: Sağ yanıma dikilmiş

elinde suyu göstererek "içecek misin?" diye soruyordu. Karşılınğında

ise, "İsa, Allah'ın oğludur" dememi istiyordu. Reddettim. Sonra sol

yanıma geçip dikildi. Yine aynı hareketleri tekrarlayarak "İsa,

Allah'ın oğludur" cümlesini söylememi istedi. Yine reddettim. Üçüncü

olarak "La ilahe (Allah yoktur)" diye söyledi, yine reddettim. Böylece

her çareye başvurarak tam manasıyla yoklamasını yapıp da müspet bir

netice alamayınca elindeki suyla dolu bardağı yere çarptı ve sıvışıp

gitti. İşte gerçekte ben sizi değil, onu reddediyordum."


Ardından da Şehadet getirerek ruhunu teslim eden Ebu Zekerriya gülen

bir çehreyle Cennete yolculuk ettiğini müjdeliyordu.


Yüce Allah (c.c.) cümlemizi kendisini İslam'ın hizmetine vererek

Cennetlik olan kullarından eylesin, amin...


Ermişlerden Osman Efendi, Seçme Dini Hikayeler, Seda Yayınları


Şeytana Taş Çıkartan Adam

Adamın biri çölde tek

başına koyulmuş giderken lânetlik şeytan da insan kılığına bürünerek

ardından yetişir ve kendisine yol arkadaşlığı teklif eder.

Adam ile şeytan yollarına devam ederlerken vakit bir

hayli ilerler, akşam olur, gün batar, sabah olur gün doğar. Lânetlik

şeytanın kafası önemli bir noktaya takılır. Bakar ki adamda ne sabah,

ne öğle, ne ikindi, ne akşam, ne de yatsı namazı. Hiçbirini kılmıyor.

Artık yol yürümekten yoruldukları için bir yerde konaklamak üzereyken

şeytan ayrılarak koşmaya başlar. Şaşırıp kalan adam ardından, "Nereye

gidiyorsun böyle beni yalnız bırakıp da" diye haykırır.

Bunun üzerine şeytan duraklayarak adama şu ibret dolu

cevabı verir:

- Arkadaş, ben ömrümde bir defa Allah'a karşı geldim. O

yüzden kovuldum. Fakat sen günde beş defa karşı geliyorsun. Korkarım

Allah (c.c.) gökten taş yağdırır da bana da isabet eder.


Şeytan'ı İmtihana Çeken Mümin

İlk zamanlarda lanetlik şeytan insanlar

arasında öz çehresiyle serbestçe dolaşabiliyordu.

style="font-family: cambria;">


Bir

gün gerçek mü'minlerden biri yanına yaklaşarak şeytanı denemek istedi.

Mü'min,


- Ey Şeytan, ben seni çok seviyorum. Aynı senin gibi olmak için

ne yapmak gerek? Bana söyler misin?" diye söze girişti.


Lanetlik şeytan

bir av yakaladığından emin söze başladı. Önce,


- Hayret!  Bugüne

kadar benim gibi olmak isteyen bir kişiyle karşılaşmamıştım. Sen nasıl

istiyorsun bunu? Ne mutlu sana! Seni candan tebrik ederim,  dedi.

style="font-family: cambria;">


Sonra da kendisi gibi

olabilmenin yolunu şöyle gösterdi:

style="font-family: cambria;">


- İlk işin namazı terk

etmek olacak. Sonra da eğriye, doğruya boyuna yemin edeceksin.

style="font-family: cambria;">


Bütün

bunları can kulağıyla dinlemiş görünen mü'min ortaya atılarak,


- Ey Şeytan!  Ben Allah'a namazımı terk etmeyeceğim, asla dilimi

yemine alıştırmayacağım diye erkek sözü verdim. Sözümden beni kimse

caydıramaz, dedi.

style="font-family: cambria;">


Birden oltaya

düşürülerek kandırma ve avlama

usulleri meydana çıkarılmak istendiğini anlayan şeytan başına kaynamış

su dökülmüş gibi şaşırıp kaldı. Bunun üzerine lanetlik şeytan:

style="font-family: cambria;">


- Şimdiye

kadar senden başka kimse beni tuzağa düşürüp de insanları nasıl

kandırıp avladığımın usullerini öğrenememiştir. Fakat bundan böyle öz

çehremle insanlar arasında dolaşmıyacağım ve hiç kimseye de kandırma

metodlarını açık etmeyeceğim, diye and içti.

{Kenzül Ahbar}

Şeytan'ın hilesi ve Zeus

Şeytan,

şeytanlığını yapabilmek için, insanların zihnine girebilmek

için kendine hep bir yol arayıp bula gelmiştir...

Bir

zamanlar..., Allah'tan

sakınan, gece gündüz

ibadet

eden birçok kimse vardı.

Onlar Allah'ı

sever,  Allah'da onları severdi. Allah onların dualarını

geri çevirmezdi.

Allah'ın bu sevdiği

seçkin kullarını insanlarda sever ve

sayardı.

Tabi

şeytan da

vardı. Ama

Şeytan'ın işi zordu. İnsanoğlunun ayağını kaydırmak zordu. Bu salih

kullar yoluna engeller koyuyor, doluya koyuyor almıyor, boşa koyuyor

almıyor du. Şeytanlık bayağı zordu, acınacak hali vardı İblis'in

oğlunun.


Ama şeytan bu  durur mu? Durmaz tabi...  Düşündü düşündü,

yılları düşünmekle geçti ve bir gün fırsatını buldu.

Bu

Allah

dostları, halk tecelli edip vefat etmeye başlayınca, Şeytan balkarki

engeller kalkmaya başlamıış, halkın içine

girebiliyor. O da her fırsatta onların içine girmiş ve  her

fırsatta onlara Allah dostlarını hatırlatmaya başlamış...

-

Şunu, şunu

nasıl bilirdiniz?

-

Allah

Allah. Sorduğun soruya bak. Nasıl  bileceğiz? Onlar

Allah'a

çok bağlıydılar. Duaları geri çevrilmezdi.

-

Onlara ne

kadar üzülüyorsunuz?

-

Çok çok..

Tarifi mümkün değil.

-

Öyleyse

onları görmek isterdiniz değil mi?

-

Hemde

nasıl!

-

Niçin

onlara hergün bakmıyorsunuz?

- Ne demek

istiyorsun? Hiç

mümkün

olabilir

mi? Onlar vefat ettiler,

aramızdan ayrıldılar.

-

Siz de onların resimlerine bakın!

Şeytan'ın

bu

sözleri halkın beğenisini toplar.

Bunun

üzerine o salih

insanların resimlerini yaparlar ve hergün o resimlere bakmaya

başlarlar

böylece ayrılık özlemlerini giderirler...

Zamanla

resimlerden heykellere

geçerler...

Bunları

evlerine ve mabetlerine kadar her yere koyarlar...

Resim

ve

heykelleri ilk yapan bu insanlar Allah'a ibadet ediyorlar.

O'na ortak koşmuyorlardı.

Bu

heykellerin taştan yapıldığını, yarar ve

zararı

olmadığını biliyorlar, ancak gene de saygı gösteriyorlardı.

Gittikçe

heykeller

çoğaldı. Heykellerin çoğalmasıyla saygıda çoğaldı.

Heykellere

saygı ve

bağlılık gösterisinde bulunmak moda oldu. Öyle olduki, salih bir kimse

vefat edince, hemen heykelini yapmak bir görev haline geldi.

Nesiller

geldi nesiller gitti.

Çocuklar

torunlar babalarının ve dedelerinin

heykellere tavırların görmüş, onların önünde başlarını eğdiklerini,

saygı

duruşunda bulunduklarını görmüşlerdi.

Boynuz

kulağı geçer misali,

çocuklar

saygıda babalarınıda geçtiler, secde etmeye, ihtiyaçlarını heykellerden

istemeye başladılar.

Bu

arada heykeller için kurban kesmelerde

başlamıştı.

Sonunda

heykeller putlaştı. İnsanların ihtiyaçlarını gideren tanrılar

olarak kabul görmeye başladı. İbadet artık onlaraydı. Şeytan'ın

tuzağına

düşülmüştü.

...ve

sonraları tanrılaştırılan Zeus bile Hz. İdris'in Atina'ya Tevhid

inancını tebliğ etmesi ve halkı çok tanrıcılığın parçaladığı ahlâkî

yozlaşmadan kurtarması için gönderdiği valiydi.


Şeytanın malı

Gafil

bir adam

bir şeyhin kapısına vardı, Şeytan'dan bir hayli şikayetçi oldu.

"Şeytan

beni yoldan çıkartıyor. Beni kandırıp dinimi, ahiretimi mahvediyor. "

dedi.

Şeyh

de ona dedi ki:

"Ey

genç adam, senden az önce şeytan gelmişti buraya. O da senden bıkmış,

usanmış. Ona yaptığın zulümleri anlatıp şikayet ediyordu. Diyor ki:

"Dünyanın

hepsi benim malımdır. O benim malıma göz  koymaya, kendi mülkümü

elimden almaya çalışıyor. Ben de bu yüzden onun dinine saldırıyorum.

Bana zararı olmayan, malıma göz dikmeyen adamla benim ne işim olsunki!"

Mantıku't

Tayr, Feridüddin Attar



Şeytanın pisliği

Cüneyd-i

Bağdâdî'nin

talebelerinden biri şeytanın vesvesesine kapılıp;


"Artık ben kemâle geldim. Sohbete devâm etmeme lüzum kalmadı." deyip

kendi başına bir yere çekildi.


Benlik ve gururundan dolayı şeytânî bir

rüyâ gördü. Rüyâsında, bağlık bahçelik içinde güzel nehirler ve çok

lezzetli yemekler yediğini gördü. Bu rüyâyı hakîkat zannedip, kibiri

daha da arttı ve bu hâlini arkadaşlarına anlattı. Onlar da Cüneyd-i

Bağdâdî'ye arzettiklerinde, Cüneyd-i Bağdâdî çok üzüldü ve anlatılan

kimsenin yanına gitti. Baktı ki o kimseyi şeytan aldatmış, Ona;


"Seni

bu gece Cennet'e götürürlerse, Cennet'e vardığında üç defâ Lâ havle

oku." buyurdu. Hakîkaten o kimseyi rüyâsında Cennet'e götürdüler. O

kimse Cennet'e vardığında üç defâ Lâ havle okudu. Gördüklerini ve

kendisinde hâsıl olan şeytânî hâllerin hepsini unuttu. Bir anda

kendisinin pislik ve çöplük içerisinde olduğunu gördü.Uyandığında

gördüklerini hatırladı ve içine düştüğü hatâyı anladı. Çok pişman olup

tövbe etti ve Cüneyd-i Bağdâdî'nin elini öptü. Sohbetlere devâm edip,

talebeler arasındaki yerini aldı.


Hazret-i Cüneyd-i Bağdâdî buyurdu ki:


"Herkese bir mürşid-i kâmil lâzımdır. Aksi halde mel'ûn şeytan gelip

kendisine musallat olur ve insan maazallah ona tâbi olur."


Evliyalar

Ansiklopedisi, İhlas

Yayınları


Şeytanla Savaş

Horasan’da bir genç

vardı.

Gönlü ilim aşkıyla mum gibi yanıyordu. Iraka gitmiş, ilim peşinde bir

hayli

koştuktan ve bir çok şey öğrendikten sonra memleketine dönmek üzere

hazırlanmıştı. Adeta sevincinden köpürüp taşıyor, kendisini bir kelebek

kadar

nazlı görüyordu. Tam bu ana ariflerden biri ile karşılaştı. Gönlü yüce

arif onu

denemek için: